13 Ekim 2015 Salı

BAŞKANLIK YOLUNDA TÜRKİYE...

Bu yazı 22 Ağustos 2015 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


İçinden geçtiğimiz şu zaman diliminde toplumun geleceğini ilgilendiren konuları sağlıklı bir şekilde tartışamıyoruz. Siyasî ve politik sistemimizi derinden etkileyecek mevzûlar da buna dâhil. AK Partinin sürekli olarak gündemde tuttuğu başkanlık meselesi de tartışamadığımız konular arasında. Tayyip Erdoğan ve AKP, başkanlık sisteminin bizler için en ideâl yöntem olduğuna karar vermişler ve buna karşı çıkan herkes ‘milli irâde düşmanı’ ve ‘hâin’ ilân ediliyor!

Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olduğu halde tarafsızlık ilkesine aykırı hareket ederek düzenlediği seçim öncesi konuşmaların birinde sarfettiği; ‘’400 milletvekilini verin ve bu iş huzûr içinde çözülsün” sözü çok konuşuldu. 7 Haziran seçimleri sonrasında aniden patlayan terör olayları ile birlikte bu söz tekrar hatırlandı ve bu söze değişik anlamlar yüklendi. Birçok kişi bu söz ile terör olayları arasında bağlantı kuruyor. Burhan Kuzu’nun seçim mağlûbiyeti ardından kullandığı; ‘’millet kaosu seçti!’’ sözü aslında gelecek günlerin habercisi gibiydi. Zâten Bakan Müezzinoğlu da ‘’başkan seçseydik bu kaos olmayacaktı’’ diyerek resmi tamamladı. Seçimin ardından PKK ile yürütülen ‘Çözüm’ süreci bir anda bitti ve neredeyse hergün şehit haberleri duymaya başladık.

Bu durum karşısında Bülent Korucu haklı olarak şöyle soruyordu: ‘’Demirel, Evren’e sormuştu: ‘11 Eylülde akan kan 12 Eylülde nasıl durdu?’ Biz de soralım: 6 haziranda akmayan kan 8‘inde neden akmaya başladı.’’ Twitter’ın takip edilen isimlerinden Bumerang17_25, ‘’Erdoğan kararını vermiş; ne pahasına olursa olsun parlementer sistemi kilitleyip, seçmene başkanlıktan başka çareniz yok diyecek’’ cümlesiyle aslında bir gerçeği özetliyordu. Seçim 7 Haziran’da olduğu halde Ağustos ayı sonu itibariyle hâlâ bir hükümetimiz yok ve Erdoğan dışında kimse de ne olacağını bilmiyor. Bu oyalamaya dönük belirsizlik stratejisi, toplum tarafından; ‘başkanlık yolunun taşları döşeniyor’ şeklinde yorumlanıyor.

Zâten Ağustos ayı içerisinde Erdoğan, yaptığı bir konuşmada; cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesiyle yeni bir döneme girildiğini söyledi ve ‘’artık ülkede sembolik değil, fiili gücü olan bir cumhurbaşkanı var… ister kabul edilsin ister edilmesin. Türkiye’nin yönetim sistemi bu anlamda değişmiştir. Şimdi yapılması gereken, bu fiili durumun Anayasal olarak kesinleştirilmesidir” diyerek anayasal dairenin dışına çıktı ve niyetini açıkça ifşa etti.

Erdoğan’ın hükümetin kurulamaması noktasındaki müdâhaleleri; bir anda patlak veren terör olayları ve ‘’millet kaosu seçti’’ sözleri eşliğinde okununca toplumda şüpheler iyice arttı. Yeniyön’den Emre Uslu, AKP’nin çözüm sürecinde PKK’yı nasıl güçlendirdiğini ele alırken ve Cemal Meray, gayri hukukî işlere bulaşmış ve kendisini kurtarmak için iktidarda kalmaktan başka seçeneği olmayan idarenin paramiliter yapılar yoluyla toplumsal çatışmayı tetikleyerek, varlığını korumak isteyebileceğine işaret ederek konuya iki farklı açıdan daha bakmamızı sağladılar. Faruk Arslan ise hükümetin IŞID’e verdiği desteklerden de örnekler vererek yapılan yanlışların ulaştığı boyutları daha iyi anlamamıza yardım etti. IŞID’e desteği alenî olan bir hükümetin benzer bir simbiyotik ilişkiyi PKK ile de kurmaması için hiçbir sebep yok.

Terörün, hükümetlerin çıkarları uğruna kullanılabilen bir araç olması yeni bir olgu değil. Birçok ülke bunu zaten kullanıyor. Fransa, ABD, Türkiye ve daha birçok ülke bu konuda sabıkalı. İngiliz doğumlu Amerikalı yazar ve gazeteci Christopher Hitchens, terörizmin [bir araç olarak kullanılmasının, U.T.] diktatörlükler veya diktatör olma yolundaki kişiler için ihtilâllerden daha iyi bir taktik olduğunu söyler. Zâten Hitler de meclisi yaktırmak suretiyle sistemi kilitleyerek iktidarı ele geçirmiş ve diktatoryasının temellerini o sâyede atmıştı.

Hâlihazırda şehit yakınları oynanan oyunları görmüş durumdalar. Her şehit cenazesinden hükümete ve Erdoğan’a karşı bir tepki seli yükseliyor. Bu gidişat öngörülememiş olacak ki; ilk şehit haberlerinin ardından AKP cenâhından bazı isimler, ölümlerin AKP’nin oylarını arttırdığına dâir yapılan anletlerden söz ediyor ve bunu ‘başarılı!’ bir gelişme olarak sunuyorlardı. Geldiğimiz süreçte artık şehit cenazelerine yalnızca Anadolu Ajansı ve TRT’nin alınacağı söyleniyor ve imamlardan halkı hükümete karşı temkinli olmaya çağırmaları isteniyor. AKP iktidarı döneminde sayıları 160’ı bulan yayın yasağı varken, pek yakında şehit haberlerine de yayın yaşağı konulursa hiç şaşırmam; hele erken seçim planları yapılma aşamasındayken…

Başkanlık yolunda yaşadığımız bu tür tehlikeli gelişmeleri endişe ile izlerken şehitlerimize rahmet, yakınlarına sabr-ı cemil diliyoruz!



CEMAATİN EN BÜYÜK HAYAL KIRIKLIĞI!

Bu yazı 17 Ağustos 2015 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


‘’Cesur Yürek Cemaat’’ başlıklı yazıda özetlemeye çalıştığım gibi Cemaat ve askerî vesayetlerden kurtulmak isteyen kesimler sivil anayasa ümidi ile AK Partiye destek vermişlerdi ancak AK Parti liderliği tarafından yarı yolda bırakıldılar ve ihanete uğradılar. Hatta 2010 referandumundan henüz beş yıl geçmiş olmasına rağmen bugün Erdoğan’ın ‘sivil darbesini’ konuşuyor Türkiye. Bununla da kalmayıp Ergenekon davalarının öcü AKP eliyle Cemaatten alınmaya başlandı. 17-25 Aralık süreci AKP açısından artık mızrağın çuvala sığmayıp açtığı delikti sadece.

Geçen bahsettim: Toba Beta ‘’ihânete uğradığında hayal kırıklığını hemen at; böylece acının kök salmasına izin verme’’ demişti. Cemaat de uğradığı ihânetin oluşturduğu hayal kırıklığını çok hızlı bir şekilde üzerinden attı ve acının orada kök salmasına müsâade etmedi. Kimbilir belki de aynı sebeple Fethullah Gülen, ‘’olumsuzluğu yalnızlaştırmak lazım’’ demiş (19 Mayıs 2015) ve ‘’ [insanları] affetmeye hazır olun!’’ tenbîhinde bulunmuştu.

Cemaat bunu dik durarak başardı. Sert rüzgârlar ağaçları eğerken sanki onlara benliğini hissettirir; bir bakıma bîat isterler, kesilince de ağacın salınım yaparken devrilmesini ümit ederler. Erdoğan’ın tüm gücü ve kendine güveni ile estirdiği öfke fırtınası da henüz yeni filizlenmiş olan Cemaat’i biraz bükse de hiç beklemediği bir mukavemet ile karşılaştı. Tıpkı Fetih suresinde bahsedilen ekinler gibi; ‘’Onlar filiz vermiş, gitgide güçlenmiş, kalınlaşmış, nihâyet gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzer ki, ekincilerin pek hoşuna gider. Onlarla Allah kâfirleri böylece öfkelendirir.’’

İhânet acısının kök salmaması için gerekli dirâyet ve niyet gösterilmişti. Şikâyet edilmiyordu, sadece şaşırma duygusu vardı. Böyle olmalıydı! Çünkü acı, şekva toprağında kök saldıkça ondan ümitsizlik ağacı çıkar. Onun meyvesi öfke, tadı pişmanlık, çekirdeği de hüsrandır; yani hüzün ve daha çok acıdır. Musîbet daha ilk vurduğu anda; acı, sabır toprağına düşmeli, orada kök salmalı ki ondan ümit ağacı çıksın. İşte onun meyvesi bilgelik, tadı şükür duygusu, çekirdeği de itminân duygusu; yani güvenle huzura erme ve mutluluktur.

Sabır ve itminân yörüngeli duruşlarına karşın mağduriyete uğramış bu insanların içlerinde hâlâ bir burukluk yok değildi. AKP liderliğinin, işlediği suçları örtme adına zaman kazanma ve ortalığı bulandırma gayretlerine belki tahammül edilebilirdi. Ancak, o ihânetten daha büyük bir hayal kırıklığı var ise şayet; o da genel anlamda halktan, özel anlamda ise, her bir bireyin kendi öz akrabalarından gördüğü acımasız ve haksız muamelelerdi.

Meşhur Yıldız Savaşları (Star Wars) filminde bilge Yoda’nın beni çok etkileyen bir sözü vardı. ‘’Korku öfkeye; öfke nefrete; nefret ise acıya yol açar’’ diyordu. Erdoğan’ın siyasi illüzyonları, politik manipülasyonları, fakirlik, gelecek endişesi ve vazgeçilmezlik aşıları ile korkuttuğu halk, karşısına bir günah keçisi olarak konan kesimlere karşı âni bir öfke duygusu geliştirmiş, sonra bu öfke nefrete dönüşmüş ve toplumsal bir acı oluşturmuştu.

Yukarıda resmettiğim gibi; onlar sınavı kaybetmiş, acının şekva toprağında kök salmasına izin vermişlerdi. O yüzden de öfke meyvesi yiyorlar, kendileri gibi düşünmeyen herkese karşı (akrabaları, babaları, kızları vb. dâhil) tarifsiz bir öfke girdabına yakalanıyorlardı. Artık onlara göre herkes hatalı, hâin, ajan, ve hattâ (bazılarınca) kâfirdi. Bilmiyorlardı ki; ağızlarındaki öfke meyvesi yakın bir zamanda pişmanlık tadı verecek, yere tükürdükleri çekirdek de yeni hüsranlar bitirecekti. Üstelik bu ‘yakın’ zaman aslında Gülen’in ‘’affetmeye hazır olun!’’ dediği kadar da yakındı.

Evet! Hizmete gönül vermiş insanlar için artık kendi akrabaları, kuzenleri, teyzeleri, (hatta bazıları için), eşleri ve babaları ile aynı ortamda oturmak imkansız bir hâle gelmişti. Yapılan propagandalar nasıl bir öfke nöbeti, nasıl bir nefret atmosferi oluşturmuştu ki, AKP’li bir aileden gelen eşi, Cemaatten diye kendisinden boşanıyor, babası evlatlıktan reddedecek kerteye geliyor, birlikte doğup büyüdüğü hatta hep ellerinden tuttuğu kuzenleri kendisine ve kendisi gibi temiz insanlara hâin, ajan, terörist gibi benzetmeleri insafsızca yakıştırabiliyordu. Acaba medya havuzundan nasıl bir cerâhat akıyordu ki insanlar bunu içince âdetâ cinnet geçiriyorlar ve kendi öz akrabalarına ve muhâlif her sese saldırıyorlardı.

AKP liderliğinin yaşattığı acılar belki dile getiriliyordu bir nebze de olsa; ancak bu en büyük hayal kırıklığı nedense pek dile getirilmiyordu. Belki de Romalı filozof Seneca, ‘’hafif acılar konuşabilir; ama derin acılar dilsizdir’’ derken haklıydı. Bu herşeyden daha büyük bir acıydı şüphesiz. İspanyol şair G. Lorca’nın dediği gibi; ‘’içiniz kor gibi yanarken susmak, acıların en beteridir.

İbrahim’in (a.s.) içine atıldığı ateşin büyüklüğünden ve Nemrut’un fitnesine esir olmuş herkesin o ateşi daha da büyütme hırsıyla odun taşıdıklarından bahsedilir ya, şimdiki Nemrutların tutuşturdukları; kardeşi kardeşe düşman eden bu büyük nefret (fitne) ateşinin büyüklüğü karşısında ben de hep o anı düşünürüm. O ateşin ve çıldırmışçasına o fitneye odun taşıyanların öfkesinin büyüklüğünden olsa gerek; ateşi söndürmek için gagasıyla su taşıyan ve ‘tarafım belli olsun!’ diyen kuşun fedâkârlığı bu yüzden çok büyük ve değerlidir. Kimbilir belki bizler de yazdığımız bu küçük yazılar ile hep o kuş gibi olabilme arzusundayızdır. İnşallah bizim önümüzdeki fitne ateşi de ülkemizi yakmaz; söner ve ortalık sütliman olur, tıpkı İbrahim’e olduğu gibi.

CESUR YÜREK CEMAAT

Bu yazı 11 Ağustos 2015 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Mel Gibson’ın oynayıp yönettiği o meşhûr Cesur Yürek (Braveheart) filmi üzerinden uzun yıllar geçmiş olsa da filmin sahneleri bugün bile hafızalarımızda taptâze canlı duruyor. Gibson’ın, İskoç halkının bağımsızlığı adına mücâdele eden William Wallace’ı canlandırdığı filmde, onun bir yandan İngilizlerle yaka paça oluşu, diğer yandan da korkak İskoç soylularını özgürlük mücâdelesine iknâ çabaları ve gördüğü ihânetler ele alınıyor.

Wallace, İskoç asillerinin siyasî ve askerî güçleri olmadan özgürlük savaşını kazanmanın çok güç olacağını bilmektedir. Asiller ise bir yandan Wallace’a özgürlük mücâdelesinde onun yanında oldukları izlenimini vermekte, diğer yandan da iliklerine kadar korktukları İngilizlere karşı savaşma konusunda çekince sergilemektedirler. İskoç tahtının prensi Bruce, Wallace’a hayranlık duymakta ancak babasının yönlendirmelerinin ve İngilizlere karşı mücâdelenin anlamsız olduğuna dâir söylemlerinin etkisi altında kalmaktadır. Babasına göre; İngilizlerle birlikte hareket etmek kendi asillik imtiyazlarının devamı adına gerekli olan tek şeydir ve Wallace’ın ön ayak olduğu özgürlük mücadelesi İngilizleri kızdıracağı için kendi çıkarları aleyhinedir. Benzer sebeplerle tüm asiller İngilizlerden korkmakta, onlara karşı savaşmak istememekte ve İngilizlerin verdiği toprak rüşvetleri, güç vaadleri ve asillik imtiyazlarını kaybetme korkuları ile kolayca etki altında kalmaktadırlar.

Halk arasında fitili çoktan ateşlenmiş olan özgürlük mücadelesi ateşi her yeri sardığı için, asiller halkın kahraman ilan ettiği Wallace’ın destek beklentilerine direk olarak hayır diyememekte onun yanındaymış gibi görünmektedirler. Ancak Falkirk Savaşı esnasında İskoç soyluları ona ihânet ederler. Plana göre Wallace yaya askerleri ile düşman saflarına dalmıştır ve ardından İskoç asillerinin atlı birlikleri gelecektir. Ama öyle olmaz! Savaşın en kritik noktasında rakibine son darbeyi vurmaya hazırlanan Wallace, arkasına dönüp bakar; fakat asillerin sahadan usulca ayrılışını, onları İngilizlerin önünde ölüme terkedişini seyreder.

Asiller bu savaşta Wallace’ın biteceğini düşünmüş ve İngilizlerden toprak rüşveti almışlardır. İngiliz kralı sinsice gülmektedir ve yanındaki bir ekiple savaş alanından ayrılır. Wallace son bir hamle ile arkalarından tek başına gider. Kral, yanındaki bir kasklı savaşçıya geri dönüp Wallace’ı bitirmesini emreder. O da gelir ve Wallace ile dövüşmeye başlar. Wallace rakibini yere yatırır; boğazını kesmek için kaskını çıkarır ve bir anda karşısında Bruce’u görür. En güvendiği, İskoç tahtının prensi, belki de bağımsızlık sonrası İskoç kralı olmasını ümit ettiği Bruce; İngiliz kralının yanında bir nefer gibi dolaşmakta bununla da yetinmeyip onu öldürmeye çalışmaktadır. Mel Gibson’un sergilediği belki de en güzel oyunculuk sahnesi işte ihânete uğradığı o andır. Hiç konuşmadan; yüz ifâdeleri ile çok şey anlattığı enfes bir sahnedir o. İhânet karşısında hissedilen duygular bir roman zenginliğinde Wallace’ın kanlı yüzünde seyredilmektedir adetâ.

17-25 Aralık sürecinin ardından ülkemizde yaşanan gelişmeler, Hizmet hareketinin AK Parti ve Erdoğan eliyle gördüğü ihânet bana tekrar bu sahneyi anımsattı. Ergenekon Terör Örgütü dâvâları eğer neticelense idi ülkemizde darbe günlerine vedâ edebileceğimiz ve sivil bir anayasaya kavuşabileceğimiz bir zemin yakalanabilecekti. Bu bir bakıma Türk halkının, etrafını kuşatan Ergenekon surlarını eriteceği bir özgürlük mücâdelesi idi. Başta Cemaat olmak üzere liberaller, Alevîler, Kürtler ve toplumun diğer kesimleri Erdoğan’a ve AKP’ye (filmdeki güç ve siyaseti temsil eden asillere) güvenmişlerdi. Oysa onlar kişisel hesapların, beklentilerin, makam ve güç sevdasının, korkuların, kasetlerin, dosyaların, kolay paranın mağduru olmuş; bununla da kalmayıp Ergenekon dâvâları ile kendisini ön plana çıkarmış olan Cesur Yürek Cemaat’in bitirilmesi çalışmalarının bir parçası (neferi) haline gelivermişlerdi. Artık KCK suçluları serbest bırakılıyor, Dolmabahçe’de Ergenekon’a; Oslo’da İngilizlerin gözetiminde PKK’ya, Cemaat’in bitirileceğine dâir sözler veriliyor; ardından da dershâneleri kapatılmaya, iş adamları tehdit edilmeye başlanıyor, KCK’ya ve IŞİD’e darbe vurmuş polisler hapse atılıyordu. Gazeteci Baransu, Samanyolu TV müdürü Karaca ve daha niceleri haksızca hapse giriyor; eşler stresten henüz doğmamış bebeklerini kaybediyorlardı.

Tam ümit ufkuna ulaşıldığının sanıldığı bir anda; Ergenekon dâvâlarının (mücâdelesinin) tam ortasında destek vermesi beklenen AKP (asiller) savaş alanını, kim bilir ne vaadler ve korkular üzerine, terkediyordu. Bununla da kalınmıyordu. İngiliz kralın kendisini takip eden Wallace’ı bitirmek için kendi adamlarını değil de alaycı bir emirle İskoç prensi Bruce’u göndermesi gibi, Cemaati bitirmek üzere Erdoğan ve onun danışmanları, havuz medyası, bazı akademisyenler ve ilâhiyatçılar gönderiliyorlardı.

Batı’da kullanılan anonim bir sözde şöyle der: ‘’Bugünün hayal kırıklıklarının yarının rüyaları üzerine gölge etmesine izin verme.’’ Yetiştiği felsefe ve hayata bakış açısı gereği; Hizmet hareketi zaten gözünü hep geleceğin hülyalarına dikmişti ve ayağına takılan dikenlere aldırış etmiyordu. Kısa süreli bir hayal kırıklığı yaşanmıştı sadece. Endenozyalı yazar Toba Beta’nın Benim Atam bir Astronottu isimli eserinde ‘’ihânete uğradıysan hayal kırıklığından hemen kurtul; o sayede umutsuzluk acısı (bitterness) kök salmaz’’der.

Cemaat de AKP liderliğinden gördüğü ihânet karşısında kendisini çok hızlı bir şekilde toparlamış, onların yaşattığı hayal kırıklığını bir kenara itmiş ve ‘’kalbin zümrüt tepelerine’’ giden yola ümitsizlik gölgesi düşmemesi adına acının orada kök salmasına izin vermemişti. Kimbilir belki de Montaigne; ‘’aslında insanlar seni hayal kırıklığına uğratmıyor. Sadece sen yanlış insanlar üzerinde hayal kuruyorsun’’ derken veyahutta Kafka, ‘’ beni hayal kırıklığına uğratan, kendimden başkası değil’’ derken haklıydılar. Buna hak verdiği için olsa gerek; daha sürecin başlarında Fethullah Gülen, ‘’gayrımeşru muhabbetin neticesi, merhametsiz azap çekmektir’’ diyor; bir yandan Kafka’ya hak veriyor, diğer yandan da gittikçe daha da artacak olan ve bizim şimdilerde şahit olduğumuz gittikçede çirkefleşen merhametsizliklere, zulümlere işâret ediyordu.

Bu ilk ihânetin şoku hızlıca atlatılmıştı. Ancak Hizmet insanlarını hâlâ üzen, hayretlere düşüren bir hayal kırıklığı, bir üzüntü daha vardı. Ona da ‘’Cemaatin en büyük hayal kırıklığı’’ diyerek sonra devam edelim.


AK PARTİ YARGILANIR MI?

Bu yazı 30 Temmuz 2015 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.

Bu başlığı bundan birkaç yıl sonra okuyan bir insan olduğunuzu düşünün. Sizin için pek bir anlam ifâde etmeyecektir. Çünkü o zaman Türk siyasî tarihinde yaşanan bir volkanik patlamanın külleri arasında dolaşıyor olacaksınız. Bu yanardağ patlar mı sorusundan ziyâde bu patlamanın yaraları nasıl sarılır düşüncesi ile hemhâl oluyor olacaksınız; milletinin dertleri ile dertlenen bir insansanız tabi.

Ama unutmayın! Bizler bu soruyu karanlığın en zifiri noktasında iken soruyoruz. Dağın eteklerinde sarsıntıların henüz başladığı, küllerin gökyüzüne yeni fışkırdığı bir anda… Zifiri karanlıktayız. Işığın geleceğini biliyoruz; vâd edilmiş bir nur o zîrâ; ancak göremiyoruz onu. Önümüz sanki bir karadelik ile çevrelenmiş gibi; umudumuz olacak her ışığı yutuyor âdetâ. Ümitsizlik mi peki bize bu soruyu sorduran? Hayır! Ne ümitsizlik, ne de çâresizlik. En azından benim etrafımdaki dostlarım ümitsiz ve çâresiz değiller. Asr suresinde belirtildiği gibi; insanların hüsran içinde olduğu böyle bir fitne zamanında birbirlerine sabrı tavsiye ederlerken diğer yandan hakkı da tavsiye etmeye devam ediyorlar. O güzel insanlardan biri olan Abdullah Aymaz, dağın etekleri 17-25 Aralık depremi ile ilk sarsıldığında; ‘’işimiz var, müşteriler bekliyor!’’ demişti; ‘ışık süvarilerinden’ bir yardım eli bekleyen ve Kimse Yok Mu? diyen dünyanın dört bir yanındaki yüz binlerce mağdur ve mahsun gönlü kasdederek…

Ufak bir soru daha soralım: Hak kime tavsiye edilir? Fitneye, zulme sebep olan yoldan çıkmış bir muhatabınız varsa elbette onadır çağrınız. Şefkatinizin gereğidir bu. Ama zaman olur; muhatabınızın kini, kibri ve hırsı öyle derin, öyle kesiftir ki; ne deseniz kâr etmez. Düşman bellemiştir sizi. Varlığınız onun günaha bulaşmış ruhunu rahatsız etmekte, siz onun körelmiş vicdanını iyi niyetle bilemeye çalışırken onun ağzından sadece öfke gıcırtıları duyulmakta… duruşunuz belki de ona Allah’ı ve âhiret hesabını hatırlattığı için ‘’onlara su bile yok!’’ dedirtecek derecede basîretini bağlamaktadır. Anlayacağınız; suç deryasına batmış, kendi menfaatleri uğruna vatanı Gulyabanîlere teslim etmiş, sonra da onların biçtiği rolleri kabullenip oynamak zorunda kalmış ve karşılarına çıkan herkesi bertaraf etmek zorunda bırakılan aciz, ahmak; ama bir o kadar da sinsi, yalancı, acımasız, ‘omurgasız’, dönek, müfteri ve çıkarcı insanların hâkim olduğu günlerin içerisindesinizdir. Yezid’in karşısındaki Hüseyin, ağabeylerine güvenip yola çıkmış ama kendisini kuyuda bulmuş Yusuf, Kızıldeniz ile Fir’avun’un ordusu arasında sıkışmış Musa, zırhı ve gücü ile mağrur Calut’un karşısında elinde sapanla bekleyen, bıyıkları henüz terlemiş Davut olduğunuz günlerdesinizdir.

İnsanların belki de son bir umut diyerek; hitabetlerine, ellerindeki Kur’an’a ve simgeleri kullanmadaki ustalıklarına güvenerek destek verdiği liderler zamanla güç zehirlenmesi yaşamış, kendilerine kurulan tuzakların esiri olmuş, nâsihlere kulaklarını tıkamakla kalmayıp; onların varlığından rahatsızlık duyan hırsızların, arsızların, teröristlerin, çıkarcıların ve bilmem daha hangi iç ve dış mihrakların telkinleriyle o nasihatçileri terörist, paralel, örgüt, hain ilan etmiş… Bunlarla da yetinmeyip o insanların dünyanın dört bir yanında oluşturdukları ‘sulh adacıklarını’ yok etmeye çalışmış…

Aslında tüm bu saldırılar; kendini bir daha seçtirip iktidarını koruma, kendini güvenceye alma, yargılamalardan kurtulma adına zaman kazanma ve kazanılan süreçte bir daha yargılanmamak amacıyla ne yapılması gerekiyorsa onu yapma hamleleridir. Görevlerinden alınan veya atılan binlerce polis, hâkim, savcı ve asker, yargıya yapılan müdahaleler ve mühendislik çalışmaları, Havuz medyası ile iğfâl edilen yığınlar… Bir yandan KCK, PKK ve İŞİD gibi terör odaklarına verilen destekler, aklanan kara paralar, rüşvetler, yolsuzluklar, fesat karıştırılan ihâleler ve elde edilen milyar dolarlar… ve tüm bunlar sayesinde kazanılan inanılması zor bir güç ve o gücün verdiği kibir ve hırs sarhoşluğu altında ezilen, idrakleri felç edilmiş, illüzyon mağduru bir toplum…

Peki geçer mi bu günler? Dağılır mı etrafımızı kuşatan ve ışığımızı yutan karadelikler. Def olur mu toplumun nabzına sürekli korku, fitne ve nefret tohumları saçan münâfık Gulyabanîler? Kısacası yargılanır mı bir gün AK Parti denen ve artık bizi insanlığımızdan utandıran yapı?

Benim hiç şüphem yok bundan! O yüzden ‘müşterilerim’ ile ilgileniyorum ben; şimdiki ve gelecekteki müşterilerimle… Planlar yapıyor, projeler geliştiriyorum onların gelecekleri adına. Çünkü biliyorum ki; herşey bittiğinde ve AK Parti adâlet lavlarının altında eridiğinde yanardağın külleri arasında dolaşan insanlar ümütsizce bakınacaklar etraflarına. Zâlim Tiranlara inanıp nasihatçılara ettikleri küfürlerin mahcûbiyeti vuracak suratlarına. Olsun önemli değil! İşimiz şefkat bizim. Küllerin arasında durup onların ellerinden tutacak ve birlikte Zümrüdü Anka kuşu gibi küllerimizden tekrar doğacağız; aşkla ve şevkle!

Öyle bir yargılanacak ki AKP, bu ülkede belki elli sene boyunca kimse; bir daha halkın duyguları ile hoyratça oynamaya, devlet imkanlarını kullanarak çalmaya, rüşvet almaya, adâleti baltalamaya ve dini duyguları bir paçavra gibi atmaya cesâret edemeyecek!

AK PARTİ VE ADALET PRİZMASI

Bu yazı 26 Temmuz 2015 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır. 

Adalet kelimesini duyduğumuzda aklımıza gelen klişe sözler vardır. Adalet mülkün temelidir denir meselâ. Adaletin sembölü ise; gözü bağlı şekilde bir elinde kılıç diğer elinde terazi tutan Eski Roma’dan kalma Justitia figürüdür. Aynı şekilde; ama gözü açık Yunan Tanrıçası Themis de vardır. Adalet terazisi kararlarda objektiflik ve tarafsızlık dengesini sembolize eder. Kılıç ise adaleti uygulamakla yükümlü olan otoritenin gücünü, istikrarını ve devamlılığını temsil eder. Gözün bağlı olması; adalet dağıtıcılarının, duyguların, çıkarların, gücün ve kişilerin etkisinde kalmaması, kişilere göre adalet dağıtmaması; tamamen kendi iç vicdanî gözleri ile hakîkate bakması anlamındadır. Zîrâ, ‘’en mükemmel adalet, vicdandır.’’ (Victor Hugo)

Adaletin gözü kördür derken de bu hakîkat anlatılmak istenmektedir şüphesiz. Karşısına oturan kişinin zenginliğine, soyuna, asaletine, ırkına bakmaması beklenir adaletten. Oysa çoğu zaman böyle olmaz! Adalet ve hukuk sisteminin zenginlerin, güçlülerin ve zalimlerin elinde bir paçavraya döndürüldüğü çok olmuştur. Hâlihazırda ülkemizde yaşanan süreç de adalet sisteminin AKP hükümeti ve Erdoğan eliyle felç edilmesi sürecidir. İddialar karşısında aklanmak yerine hukuk sistemini dağıtmağa, bununla da kalmayıp onu yeniden dizayn etmeye çalışmaktadır AKP.
İşte bu nedenle aslında adaletin gözünün bağlı olmaması gerektiğini düşünürüm. Prof. Sami Selçuk, başka bir sâikle de olsa, Themis’de ki gibi yargıcın gözünün açık olması gerektiğini savunur. Ona göre adalet, karşısına oturan kişiyi çok iyi tanıyarak karar vermelidir. Bir eğitimci gözüyle meseleye ben de benzer bir zaviyeden şöyle bakıyorum:

Adaletin kılıcı, terazisi vb. kavramlar dışında yeni kavramlara ihtiyacımız var. Bence ‘adalet prizması’ sembolü olmalıdır. İnsan gözünün algılayabildiği görünür ışık bir prizmaya vurduğunda değişik dalga boylarındaki tayflarına ayrılır. Böylece renkleri görürüz. Adalet sistemi de vicdan gözlerine yansıyan ışıkları (suç, delil, iddia) dalga boylarına ayırıp analiz ederek karar vermelidir. Böyle bir bakış; bilgiden ve delilden beslenme, olayların esasına vâkıf olma, hakîkatı tüm renkleri ile görme bilgeliğidir. Yargıçlar bilge olmalıdır aynı zamanda. Gerçek bilgelik cesareti de besler. Hatta bu kabiliyetleri öyle derinleşmelidir ki, sadece görünen ışığı değil, diğer dalga boylarını da görebilmelidirler. Çünkü günümüzde suçlar artık daha bir ustalıkla, çeşitlilikle ve cesaretle işlenmektedir; hükümet kılığına girmektedir meselâ. Görünen ışık elektromanyetik ışınımların küçük bir kısmıdır. Onun dışında X-ışını, radyo, mikrodalga, ultraviyole, kızılötesi ve gama ışınları da vardır. Karanlıkta bizim seçemediğimiz bir fareyi kızılötesi ışınlar sayesinde görür yılanlar. Güneşe bakarken tüm dalga boyları ile bakabilsek onu sadece sarı değil birçok farklı tarz ve renkte görebilirdik. Onun gibi; bilge bir adalet, suçları ve şahısları değişik bilgelik ve bilgi (delil) boyutlarıyla da görüp değerlendirebilmeli, hakîkate öyle vâkıf olmalıdır. Kant’ın dediği gibi; ‘’insanlar ışığı görmez, ışıkla görür.’’ Önemli olan onu algılayabilecek kabiliyetin (gözün) – adalet açısından – vicdan gözünün, bilgeliğin, bilgeliğin kazandırdığı cesaretin ve ‘prizmanın’, olmasıdır.

Felç edilen adalet sistemimiz öyle mi oysa? AKP hakkında kara para aklama, rüşvet, yolsuzluk, ihâleye fesat karıştırma, teröre destek, fişleme, yalan, iftirâ, adam kayırma vb. birçok dalga boyunda tezâhür eden suç iddiaları ve delilleri var. Buna rağmen adalet sistemi felç edilerek sadece AKP ampülünden, yani Erdoğan ve Havuz medyasının yoğun ve sistemli illüzyonundan, yansıyan ışığı (‘’paraleli’’) görmesi istenmektedir. Oysa o ışığa adalet prizmasından bakabilsek bahsettiğim suçlar görünecektir. Fenerle gözüne ışık tutup hareketsiz bırakma bir tavşan avlama yöntemidir. Hukuk sistemimiz işte bu şekilde AKP ampülünün ışığı ile felç edilmekte ve adalete adetâ bir ışık körlüğü yaşatılmaktadır. ‘Adaletin gözü kördür’ sözü AKP’ce böyle anlaşılmak istenmektedir.

Ülkenin AKP cenderesinden kurtulup bir an evvel normalleşmesi lâzım. Adalet sistemi ancak o zaman rahat bir nefes alıp aslî vazifesine dönebilir ve süreçten aldığı derslerle resmini çizdiğim bilgeliği yakalama yolunda ilerleyebilir. İşte o zaman geldiğinde adalet sisteminin AKP’yi nasıl yargıladığını görecek ve hangi ‘dalga boylarında’ ne tür suçların irtikâb edilmiş olduğunu hayretle ve teessürle izleyeceğiz!


Sabır ve dua ile bekliyoruz!

AK PARTİ ve ADALETİN GELDİĞİ NOKTA!

Bu yazı 21 Temmuz 2015 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır. 

Adalet, ‘’toplumdaki ve insandaki umumi ahenk ve dengeyi sağlayacak değerler bütünüdür’’ (Fethullah Gülen). Toplumu ve insanın mâhiyetini dengede tutar; onları ifrat ve tefritlerden korur. Toplum içinde karşılıklı güven, sadakat, itaat ve birlikte yaşama duygularını besler. Mâide suresinde (5/8) belirtildiği gibi; ‘’takvâya en çok yakın olan’’ şeydir adalet. Aynı takvâ; yine Kur’ân’ın işaretiyle (Hucurat, 13) Allah katında insanların derecesini, konumunu belirleyen bir kabiliyettir. Adalet gibi bir değerler bütününe sahip olabilen insanlar nasıl üstünlüğün belirleyicisi olan takvâya en yakın konumda iseler, adalet ile yönetilen devletler de diğerlerine göre daha üstün ve Hakk’a en yakın konumda olanlardır. Adalet öyle önemlidir ki, Gülen’in yorumu ile, Nahl suresinde (16/90) insana ‘’ilk önce adalet emredilir, sonra ihsan gelir.’’ İhsan ki; insanın Allah’ı görüyor gibi kulluk yapması, ibadet etmesidir. Kendi içinde bir ahenk ve denge yakalayamamış ve gerekli adalet duygusunu geliştirememiş bir insan Allah’a yakınlaşma adına da sıkıntılar yaşayacaktır. Aynısı toplumlar için de geçerlidir.

Ülke olarak adalet duygusundan hızla uzaklaştığımız bir dönemden geçiyoruz. İç dengelerimiz sarsıldı. Adalet sahasında savrulma yaşamadığımız bir gün geçmiyor adeta. Adaletin gücünü temsil eden ‘Adalet Kılıcını’ kendi eline alıp etrafa tehditler saçan liderlerimiz var bizim. Tehditle de kalmayıp adalet sisteminin işleyişine müdahalelerde bulunuyor; hatta sistem mühendisliğine soyunuyorlar.

‘Adalet mülkün temelidir.’ Mülk ise; devlet, mal, can vb. sahip olduğumuz her değerin, hakkın ve güvencenin adıdır. AK Parti ile yaşanan süreç; birilerinin hükümet olma imkanlarını kullanarak elde ettikleri gücün ve maddi imkanların yani kendi mülklerinin korunabilmesi refleksi; adalet sisteminin ona kalkan yapılmak istenmesidir. Adalet bir şekilde kendi mal ve güçlerinin, menfaatlerinin temeli, dayanağı ve koruyucusu olma konumuna getirilmiştir.

17-25 Aralık hadiseleri bir yanardağın patlamadan evvel oluşturduğu sarsıntılar ve etrafa saçtığı küller mâhiyetindeydi. Ülkede bir çok şeyin yolunda gitmediği zaten görebilenler tarafından biliniyordu. Halk nezdinde bunların anlaşılması ancak böyle bir sarsıntı ile mümkün olabildi. Hükümet hakkındaki rüşvet, yolsuzluk, karapara aklama gibi iddialar ve sızan tapeler kafaları karıştırdı. AK Partinin aklanmak yerine ‘darbe’ ve ‘paralel’ söylemleri geliştirmesi ve vakit kaybetmeden tüm yargı sistemini felç etmesiyle herşey netlik kazandı.

Geldiğimiz noktada binlerce polis, savcı ve hakim mağdur edildi, görev yerleri değiştirildi yada görevden uzaklaştırıldı. Sulh Ceza Mahkemeleri tesis edildi ve HSYK bir kaos merkezi haline dönüştürüldü. Verilen bazı kararlar Erdoğan tarafından ‘kabul edilmedi.’ Hukuksuzluk zemini için gerekli mekanizmalar ve baskı araçları tesis edildi. Adalet sistemimiz; ulaştığı gücü yitirmemek için onu felce uğratan bir lider kadronun kum torbası haline getirildi. Adalet ve hukukun bu derece içinin boşaltıldığı; bir paçavra haline getirildiği ve ona olan güvenin tarumâr edildiği bir başka dönem sanırım olmamıştır. Terör uzmanı polisler ya hapiste yada dağıtıldı. Ülkede bombalar patlamaya başladı. Bu süreçte milletimizin adalet anlayışı ve ona olan sadâkati de test edilmiştir ve sonuç şimdilik pek iç açıcı görülmemektedir. En acısı da, bu yangına odun taşıyan hakim ve savcıların varlığı ve diğer birçok hukuk insanının yaşananlar karşısında suskun kalmalarıdır.

Martin Luther King, ‘’her şeyin sonunda düşmanlarımızın sözlerini değil, dostlarımızın sessizliğini hatırlayacağız’’ der. Sanırım AKP gemisi battığında bizler de hukuku katleden cüretkârlardan çok; toplumun, bir avuç insan dışında, bu katliam karşısındaki suskunluklarını konuşacağız.

AKP ve adalet konusuna devam edeceğiz…

AK PARTİ GEMİSİ BATARKEN

Bu yazı 14 Temmuz 2015 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır. 

Mevcut siyasî, hukukî ve ekonomik şartlar, siyasî atmosferimizin oluşturduğu kısır döngüler ve sosyo-politik gerçekliklerimiz göz önüne alındığında AK Parti için bir gelecek görmekte zorlanıyorum. Yaklaşık 13 yıla yaklaşan iktidarı döneminde halk AK Partiye diğer partilere nasip olmayan ölçülerde, Turgut Özal’dan bile daha çok, ikramlarda bulundu: Koalisyonsuz hükümetler, Cumhurbaşkanlığı, sivil anayasa için referandum desteği… En önemlisi de; halk, AKP’ye değişim adına güvenmiş, umut bağlamıştı. Buna Kürtler, Aleviler, liberaller ve Cemaat  de dahildi. İlk olarak liberallerle ayrıldı yollar, ardından da Aleviler, Kürtler ve Cemaat. Velhasıl toplumla kaynaşılamadı. Devlet yardımı alan milyonlarca insanın göbek bağı, belirli vaadlerle ‘biat’ ettirilen dinî kesimler, fırsatlardan istifade eden yüzbinlerce partili ve şiddetli bir medya propagandası olmasa 7 Hazirandaki seçim hezimetinden çok daha önce tökezleyebilirdi AKP gemisi.

Toplumun sunduğu altın fırsatları doğru okuyamadı yada okumak istemedi AKP. Bu nokta sosyologların ve politik analizcilerin yakın gelecekte en çok üzerinde duracakları husus olacaktır. AKP’nin İslâmcılığı tartışması bile bu bağlamda değerlendirilmelidir.

Halkımız AKP’ye politika tarihimizde görülmemiş şekilde, askeri vesayetin bitirilmesi adına, Ergenekon operasyonu üzerinden destek verdi; savcısıyla, polisiyle, istihbaratçısıyla hatta askeriyle. Kendisine önemli bir hareket alanı açtı. Kalbe giden tıkanmış bir damarı açma operasyonu idi bu âdeta. Demokrasi bünyesinde kan dolaşımı normale dönecek; tüm dolaşım sistemi (yasama, yürütme, yargı) uzun bir aradan sonra ilk defa ahenk içinde çalışabilecekti. Normal çalışabilen devlet bünyesi ontolojik kimliğine dönebilecek; aslına rucû edecek ve aslî sorumlulukları olan demokrasi, ‘adâlet’ ve ‘kalkınma’ gibi değerler üretebilecekti.

Okyanusta gemisine bindiği kaptanın pusula bilgisine ve vizyonuna güvenmişti millet; ancak kaptanın, pusulasına değil de etrafındaki korsanlara ve rüzgarın hiç kesilmeyeceğine olan inancına güvendiğini 17-25 Aralık vesilesiyle anlayacaktı. Meğer maksat sahile ulaşıp medeniyete kavuşmak değil; define avcılığıymış!

AKP yanlış tercihlerin ve lider hırsının kurbanı oldu. Toplumsal enerjiyi fayda üreten bir harekete değil, ihtirasının öngördüğü şekillerde dönüştürmeye harcadı. Bunun böyle olduğu 17-25 Aralık sürecinde gün yüzüne çıktı; adalet sistemine müdahale, karalama kampanyaları, gazeteci tutuklamaları, İnternet yasakları, yalan ve iftira haberleri ile susturulmaya çalışılan muhalefet, cadı avı… Tüm bunların batmak üzere olan Titanik’in çıkardığı son sesler olduğu yakında görülecek. Titanik buz dağına çarptığında eğer dursaydı ya batmaz ya da çok daha yavaş batardı diyen uzmanlar vardır. Onlara göre, durulmadığı ve kaptan yanlış manevra yaptığı için geminin alt güvertelerinin daha hızlı su alması sağlanmış oldu. 17-25 Aralık sonrası AKP’nin Erdoğan kaptanlığında yaptığı hızlı ve değişken manevraları böyle okumak lazım.

Nihayetinde 7 Haziran seçimlerinde de görüldüğü gibi mevcut toplum desteği kaybedilmeye başlandı. Birçok AKP’li bile kaybın nedenini Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olduğu halde sisteme müdahalesine, Reza’nın desteklenmesine ve yapılan yanlışlara bağladı. Bunca yıllık iktidarın ardından ülkeyi dönüştürme adına bir çok fırsat kaçtığı gibi, ülke çok büyük enerji ve itibar kaybına uğradı. Sadece içindeki insanlarla değil, o büyük cüssesine güvenen kibri ile de batmıştı ‘’Batmaz’’ denilen Titanik; tarihe öyle mâl olmuştu.

Yakında bu gemi de batar; kurtulabilenler kaçar. Ayrıca, batmak üzere olan bir geminin kaptanını değiştirerek gemiyi batmaktan kurtaramazsınız. Havuz medyası mı? Merak etmeyin! Titanik batmak üzereyken gemideki müzisyenler hâlâ çalmaya devam ediyorladı.

ZALİMLERİN EN BÜYÜK SİLAHI

Bu yazı 6 Temmuz 2015 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır. 

Geçen yazıda korkunun temelleri ve etkileri üzerinde durmuştuk. Şimdi biraz daha genele gidip günlük hadiseler ile korkunun ilişkisine ışık tutalım.

Canlılara ‘’hıfz-ı hayat’’ (hayatın korunması) için verilmiş olan korku aslında makro ve mikro planda Allah’ın (c.c.) canlılar alemine yerleştirdiği müthiş bir dengenin adıdır. ‘The Purge’ isimli filmi izleyenler hatırlarlar. Hani ABD’de ‘kurucu babaların’ bir günlüğüne öldürme dahil tüm yasakları kaldırdıkları ‘arınma günü’ temalı olan film. Aynen onun gibi; Allah’ın bir günlüğüne tüm canlılardan korku duygusunu kaldırdığını hayal edin. Tüm dünyaya kaos hakim olur. Canlılar ya korku duygularını kaybettikleri için her türlü yanlışı yapıp yem olurlar veya cesaret sarhoşu olup her yere, her güce saldırırlar; kaos doğururlar. Bir arada dolaşarak aslanlardan korunan bizon sürüsü, toplu hareket ve göç duygusunu yitirirken, cesaret yüklemesi yapan insanlar da ya en büyük aptallalıkları denerken ölürler yada sağa sola saldırarak etrafa zarar verirler. Adalet, can, ölüm, kaybetme, hatta tanrı korkusu olmayan bir dünya…

Oysa kainattaki korku duygusu yaşamı dengeler. Diğer insanlar ve canlılarla olan etkileşimlerimiz, aile fertleri, gruplar, sistemler, devletler ve liderler ile olan ilişkilerimiz daha çok bu duygunun etrafında şekillenirler. Dengede tutamadığımızda ise tüm bunların manipülasyon ve baskılarına tutsak ve kurban oluruz. Yada kendimizi kısıtlar, denizden korktuğu için sahilde bekleyen bir tekne konumuna düşer, hayatı kendimize zindan ederiz.

Toplumun da bir korku dengesi vardır. Zalimler, hırsızlar ve despotik idareler ifrat boyutunda yaşadığımız korkularımızdan beslenirler hep. Toplumun korku damarını emip vücudun direncini kırarlar. İran doğumlu Fransız yazar Marjane Satrapi ‘’korktuğumuzda analiz ve derin düşünce yetilerimizi kaybederiz, korkumuz bizi felç eder. Tüm diktatörlerin zaptetmelerinin arkasında korku itici güçtür’’ der. Meşhur ‘V for Vendetta’ filminde kahramanımız ‘’korku, bu hükümetin esas aracı haline geldi derken’’ gerçeğe ışık tutar aslında.  Oysa ‘’insanlar hükümetlerinden değil, hükümetler insanlardan korkmalıdır.’’

Nedense böyle olmaz. Zalimler korkulardan beslenme konusunda vampirlerden bile daha mahirdirler. Onlar bize gelmez; biz onlara gider teslim oluruz çoğunlukla; ya güçlerinin, ya mallarının, ya karizmalarının, ya da bize vaad ettiklerinin cazibesine kapılırız korkuyla karışık olarak. Atasoy Müftüoğlu’nun dediği gibi ‘’en tehlikeli diktatörlük de manevi diktatörlüktür. Manevi aracılar aracılığı ile gerçekleştirilen tiranlıktır.’’ Tanrı ile vatan ile kalbimizi okşar; sonra onsuz o ideallere ulaşamayağımız korkusu ile felç eder zihnimizi. İngiliz yazar Huxley; gelecekte gözyaşı olmadan diktatörlükler üreyeceğini çünkü insanların özgürlükleri ellerinden alınırken bundan hoşlanacaklarını söylerken ne kadar da haklıdır.

Korku ile bağlamışızdır ümitlerimizi diktatörlerimize; söz söyleyecek, düşünecek halimiz kalmamıştır artık ve ‘’söyleyecek sözü olmayanlar diktatörlüğü hissetmezler.’’ (Ali Şeriati)

BİR KORKU ANALİZİ!

Bu yazı 30 Haziran 2015 tarihinde Yeniyön.tv ve daha sonra Sonsaniye.ca sitelerindeki köşelerimde yayınlanmıştır. 

Ümitsizliğin, cehaletin ve erdemsizliğin zifiri karanlığında, bir korku denizinin dalgaları arasında savruluyoruz yalnız başımıza; egomuza tutunmuş bir vaziyette. Hayatımızı korku, endişe ve zaaflarımız yönlendiriyor adeta. Okyanusun derinliklerinde bir balığın karnında tutsak olmuş Yunus (a.s.) gibi, sebeplerin tümden aleyhimize sükût ettiği böyle bir ortamda bile O’na (c.c.) yönelip; ‘Sübhansın ya Rab! Ben nefsime zülmettim’ diyemiyoruz. Oysa diyebilsek; kendimizi tanımış olacak, hiçbir şeye muhtaç olmayana sığınarak bizi kendisine esir eden ihtiyaçlarımızın ve onları kaybetme korkusunun tutsaklığından kurtulmuş olacağız. Ucundan tutunup sımsıkı sarıldığımız egomuzun, o engin ve dalgalı korku denizinde bize yön verebileceğini zannediyor ve kulaç attıkça daha çok yoruluyor, yönümüzü kaybediyor ve enerjimizi tüketiyoruz.

Evet! Korku böyle bir duygudur işte. İnsanların yaptığı para ve şehirler gibidir ürettiğimiz korkular. Önce biz onları yapar şekillendiririz; sonra da onlar bizi… Öyle inanır ve bağlanırız ki onlara zamanla, kölesi oluruz onların: Paranın tutsağı, şehir yaşantısının tutsağı (bitmek tükenmek bilmeyen ihtiyaçlarımızın, israfın, gösterişin, yaşam mücadelesinin) ve korkularımızın tutsağı… Kim bilir belki de bu yüzden Aristo, ‘’kim ki korkularının üstesinden gelir, gerçek olarak özgür olur’’ demiştir.

‘’İnsanoğlunun en eski ve güçlü duygusu korkudur’’ der Amerikalı yazar H.P. Lovecraft. İnsanlık tarihinde ilk cinayeti işleyen Kabil’in, kardeşi Habil’i bir kıskançlık yüzünden öldürdüğü anlatılır hep. Doğrudur bu elbet; onun kestiği kurban kabul edilmemiştir zira. Ancak hiç kimse Kabil’in bu suçu işlerken kıskançlığından ziyade aslında korkularının esiri olmuş olabileceğini  (Allah tarafından kabul görmeme, Adem (a.s.)’ın temsil ettiği peygamberlik bayrağının taşıyıcısı olamama, gücünü koruyamama, dışlanma, yalnız kalma, ötekilenme ve sevilmeme) ve kardeşini o nedenle öldürmüş olabileceğini düşünmez. Belki de Habil’in kendisinden daha üstün, daha beğenilir olmasından korkmuştur Kabil. Shakespeare’in dediği gibi, ‘’zamanla korktuğumuz şeylerden nefret etmeye başlarız.’’ Kıskançlıktan, nefret ve öfkeden daha derin, ve korkunç bir duygudur korku. Köşeye sıkışan bir sincabı bile ölümcül yapabilir. Zaten çoğu kez korktuğu için kıskanmaz yada öfkelenmez mi insan?

Kendini gerçekleyen bir kehanettir korkma duygusu. Montaigne’nin dediği gibi; ‘’acı çekmekten korkan biri zaten korktuğu şeyden dolayı acı çeker’’ hale gelir zamanla. Kabil’e de öyle olmuştur, tüm insanlara da. Şeytan bile korkunun kurbanı olmuştur bence, kibrinden çok.; Adem’in (a.s.) cansız vücudunu ilk gördüğü ve şaşkınlık içinde onun topraktan bedenine ilk dokunduğu andan itibaren hemde. Sadece, kibir yaptı Şeytan denir oysa. Gizler kendini korku diğer duyguların arasında; sinsidir. Kimi zaman öfke, kimi zaman kıskançlık, kimi zaman kin, kimi zaman da kibir olarak çıkar karşımıza.

Korku, insanı ve onun benliğini hergün öldürebilecek güçtedir. Simyacı adlı eserinde Coelho, ‘’korkularına yenilme; yenilirsen, kalbinle konuşamazsın der.’’ Çünkü, kalbiyle hayata bağlanır insan. Ümitlerimiz, duygularımız, hayallerimiz kalbimizden beslenirler hep. Korkularına tutsak olan insan bu melekelerini yitirmeye başlar zamanla. En kötüsü de insandan korkmaktır. Fethullah Gülen Hocaefendi,  ‘’insanlardan korkmak, insanı felç eder, onların eline bakıp onlardan bir şeyler beklemek ise çok defa sükût-u hayal ve ümitsizliğe sebebiyet verir’’ der ve bir de reçete sunar: ‘’Kimseden korkmamanın tek çaresi korkulacak merciden korkmak, hiçbir zaman ümitsizliğe düşmemenin yolu da, her zaman için kuvvetli ve vaadini yerine getirmeye muktedir olana itimat etmekle olur.’’ Tıpkı balığın karnındaki Yunus’un; kuyuya atılan Yusuf’un, Calut’un karşısındaki Davut’un ve Firavun’un karşısında ki Musa’nın durumları gibi.

Peki bu duygu neden verilmiştir insana; kainatta hikmetsiz bir iş bulunmadığına göre? Bediüzzaman Hazretlerinin tesbitiyle; insandaki ‘’havf (korku) damarı hıfz-ı hayat (hayatın korunması) için’’ verilmiştir insana. Ancak o da, havfın fazlasının hayatı azâba çevireceğini ilave etmiştir.

Velhasıl, Allah’ın (c.c.) içimize yerleştirdiği her duygu gibi korku da alsında bizim yararımıza. Ancak nefsinin ve egosunun büyüsüne kapılıp kim olduğunu unutan, Hak’tan kopan insanoğlu bozar kendi kimyasını; ifrat ve tefritler arasında gelgitler yaşamaya başlar. İnsana verilen havf duygusu da böyledir; eksikliği insanı korunmasız bırakacağı gibi, fazlası da onu zaaflarının ve insanların kölesi yapar. Vahşi bir ata benzer korku; onu evcilleştirmeyi başarırsan ona sahip olursun. Tersi de doğrudur tabi bunun. Eğer o seni evcilleştirirse, bu sefer o sana sahip olur.

Öyleyse ne yapmalı insan? İnsanın benliğini zehirleyen korkunun panzehiri cesaret ise eğer; Plato’nun dediği gibi, ‘’cesaret, neyden korkmaman gerektiğini bilmektir.’’ Bir Romalı flozof olan Seneca da, cehalet (bilgisizlik) korkunun sebebidir’’ der. Demek ki tanımalı insan önce korkularını. Bizim literatürümüzle düşünürsek; önce Hakkı bilmeli insan kendini bilmek için. Sonra da onu Hak’tan ve gerçeklikten uzaklaştıran, kalbiyle konuşmasını engelleyen ve duygularını felç eden korkularını tanımalı. ‘’İfade edilemeyen korkular feth edilemezler’’ (Stephen King). İşte bu yüzden önce içinde yüzdüğü korku denizi ile yüzleşmelidir insan; tanımalıdır onu ve o’nun kendisini nasıl aldattığını, hangi hakikat sahilinden alıp gerçekliklerden uzaklaştırdığını bilmelidir.

Tek bir çaresi vardır korkulara hükmetmenin: Hakka dayanıp kendini keşfetmek, kendini bilmektir. Ancak bu sayede kendi olabilir, zulümlerden kurtulabilir ve özgür olur insan ve böylece hakikat denizine açılabilir. Yine Coelho ile bitirelim öyleyse: ‘’Tekne limanda güvendedir. Ama teknenin amacı bu değildir.’’ Kendinizi keşfedin, korkularınızın zincirlerini kırın ve korku denizinizi özgürlük denizine çevirin.

30 Aralık 2014 Salı

PARALEL RÜYALAR (2)


Bu yazı 31 Aralık 2014 tarihinde FarukArslan.com sitesinde yayınlanmıştır.

Daha önce hiç böyle duygular yaşamamıştı. Hani bazı insanlar vardır hiç rüya görmediklerini iddia eden. Kendilerini bilimsel söylemler kullanarak ‘her insan rüya görür; ama hatırlamaz’ gibi repliklerle ancak ikna edebilirsiniz. O da o insanlardan birisidir işte. Sade, kendi halinde, renksiz bir ruh dünyası vardır; rüyaların boyasının bile karışmadığı…

O yüzden olsa gerek, hayatına bir anda giren o en son gördüğü rüyaları hiç unutamamış; onların etkisinden hala kurtulamamıştır. Acaba birşeyler mi olacak diye düşünmektedir! Iran’dan getirilen büyücü… sevdiği insanlara rahatsızlık veren; ama kaybeden ve kendisinin onların ahiretteki akıbetleri için oturup hüngür hüngür ağladığı insanlar….

Düşüncelerinin bu kasvetle sarsıldığı böyle günlerde bir rüya daha görür. Sanki bir savaşın, daha doğrusu bir katliamın yaşandığı bir şehrin kalıntıları arasında dolaşmaktadır. Her yer kan gölüdür. Binalar harabeye dönmüş; sokaklar cesetler ile doludur. Yürümeye devam eder. Birazdan karşısına çocuk cesetleri çıkar. Gördüğü manzara karşısında dayanamaz. Dizlerinin bağı çözülür sanki. İçinde fırtınalar kopar bir anda. Müthiş bir his kaplar benliğini. O anda hisseder ki; hadise Gayretullaha dokunmuştur! İstemdışı bir şekilde ellerini parmakları aşağıya gelecek şekilde kaldırır. Her bir parmağından şimşekler çıkmaya başlar. Dünya, gözleri önünde bir anda küçülür; bir haritaya döner adeta ve dünyanın değişik noktalarında, o gördüğü kanlı sahneden sorumlu kişilerin konumları bir nokta şeklinde işaretlenir. O da, parmaklarından çıkan şimlekler ile o noktalara atışlar yapmaya başlar. Birkaç vuruşun ardından henüz bütün noktalar tümüyle vurulmamıştır ki bir anda dünya haritası kaybolur ve Türkiye haritası belirir gözünün önünde. Sıra oraya gelmiştir!

Uyanır korku ve endişe ile. Zaten önceki rüyaların etkisi ile hep; ‘’neler olacak!’’ diye düşünüp durmaktadır. Bu rüya onu daha da sarsar. Acaba Türkiye’nin başına bir şeyler mi gelecektir? Türkiye’de, ne yada kimler cezalandırılacaktır?..

Günler geçer ve nihayet 17-25 Aralık olarak ifade edilen dönem gelip çatmıştır. Kimselerin bilemediği bir şekil ve zamanda enteresan hadiseler patlak vermiş; devir yeni Tiranlar ve Yezidler doğurmaktadır. Tek dertleri insanlığa hizmet etmek olan güzel insanların eğitim kurumları hedef alınmış; kendilerine ağır hitamlar yapılmaya başlanmıştır. İşte şaşkınlıkla geçen böyle günlerden birinde bir rüya daha görür. Kendisini o sonradan Tiran olarak adlandırılan malum kişinin etrafında görür. Onun konuşma yapacağı bir yerdedir; hatta onu rahatsız etmeyecek şekilde konuşma metnini de o yazmıştır yada yazan kişilerden biridir. Malum zat halkın önüne çıkar ve konuşmasına başlar. Birkaç kelam ettikten sonra birşeylerin yanlış olduğunu düşünür. Konuşmasını keser ve ‘’bana o konuşma metnini getirin’’ der. Bir bilgisayar ekranı koyarlar önüne. Yazıyı okumaya başlar malum şahıs. Okudukça morali bozulur, gittikçe de sinirlenir. Hatta öyle olur ki, öfkesi birazdan bir siniri nöbet şeklini alır ve titremeye başlar. Henüz insanların FuatAvni diye bir fenomeni duymadıkları günlerdir. Ancak o, ‘’korkma, titre!’’ nidasının ne anlama geldiğini sanki bu rüyada önceden bizzat görmüştür. Malum şahıs, sinir nöbeti devam ederken bir an için toparlar kendisini ve son bir hamle yapar O’nun üstüne doğru. O’nun ise yapacağı tek şey vardır. Teslimiyet içinde gözlerini kapatır; ellerini yana ve yukarı doğru açar ve ardından da ‘’Rabbi yessir…’’ duasını okumaya başlar. İşte o anda, henüz duayı bile tamamlayamadan hamle yapan malum şahıs bir anda üzerine kapaklanır; ölmüştür!

Bu rüya ile düşünce dünyası daha da allak bullak olmuştur. Her gün düşünce hafakanları yaşamaktadır. Bir eğitimci olarak iş hayatı da çok sıkıntılı geçtiğinden her günü artık daha da kasvetli bir hal almıştır. O günlerde bir rüya daha görür. Yüksek bir gökdelenin tepesindedir. Yanında gönül verdiği hizmetten olduğu anlaşılan bazı insanlar ve küçük çocuklar vardır. Oradaki insanları o koordine etmektedir. Herkes kucağına küçük bir çocuk almış; onlara tefekkür etmeyi öğretmektedir. Evet, oradaki işleri budur. İnsanları koordine ettikten sonra o da kucağına küçük çocuklardan birisini alır. Parmağı ile ona ufuk çizgisini göstermektedir. Gökyüzü hafif kızıla boyanmıştır; sanki şafak vaktidir. Çocuklara tefekkür etmeyi öğretirken bir yandan da ‘Gayril magdubi aleyhim…’ ifadesini tekrar ettirmektedirler.

İşte tamda o anda gökyüzünden bir helikopter iner binanın tepesine. İçinden genç görünümlü, yakışıklı bir adam iner. İçine doğar hemen; gelen bir melektir. Teftişe geldiğini anlar O’nun; hissetmiştir bunu. Konuşmaz kendisiyle gelen Zat. Beni takip et manasına bir işaret eder ve onu bir kat aşağıya indirir. Çatıdaki arkadaşlarından tanımadığı birisi de takılır yanlarına.  Aşağı kata indiklerinde eline bir silah alır gelen ziyaretçi. Yanlarında gelen arkadaşına karşısına geçmesini söyler; ona ateş edecektir. Genç adam teslimiyet içinde geçer hiç tereddüt etmeden. O ise şaşkın bakışlarla o zatı ve üçüncü kişiyi izlemektedir. O zat ona kenara çekilip izlemesini işaret eder. Sanki onun şahitlik etmesini ve izlemesini istemektedir. Sihanını kaldırır, yerde mevzi alır ve gence doğrultur. Gençte hiçbir kıpırdama yoktur; teslimiyet tamdır. Tam ateş edecekken o zat tekrar ayağa kalkar; genci vurmaktan vazgeçmiştir. Arkasını döner ve oradan ayrılmaya hazırlanır. Hiçbir konuşma olmadığı halde onu uğurlaması gerektiğini düşünür ve yanında yürümeye başlar. Melek bir balkonun kenarına kadar gelir. Tam ayrılmak üzereyken bir anda yüzünü hafifçe yana doğru çevirir ve ona bakar. Göz göze gelirler. Tek bir şey söyler ona: ‘’Çok güzel!’’ der ve balkonun kenarına çıkıp havada yürüyerek oradan ayrılır. Binanın tepesinde başlayan sonra alt katta devam eden teftiş bitmiştir!

Gelişen hadiseler ışığında ve bu rüyanın tesiri ile artık şüphesi kalmamıştır. Gönül verdiği hizmet ve arkadaşlarını çok çetin bir imtihan dönemi beklemektedir. Ama herkes tamdır; hazırdır (Allah’ın izniyle). Belki de böyle bir süreçte yapılması gerekli şeylerin kodları da vardır bu rüyada diye düşünür hep: Ne olursa olsun hizmete, eğitmeye, yeni bir nesil yetiştirmeye, (eğitmeniyle, memuruyla) hadiseler karşısında sebat edip dik durmaya ve tevekkül etmeye devam…

Nitekim böyle olduğunu da görmüştü aslında. 17 Aralık hadisesi patlak vermeden önce Hocaefendi’nin kaldığı mekanı ziyaret etmek kısmet olmuştu kendisine. Yaklaşan fırtınaya rağmen orada sadece iman hakikatlerinin konuşulduğunu görmüş; tevekkül soluklamış, gönlü huzur bulmuştu. *

Günler ilerledikçe ortalık daha da kızışmaya başlamıştı. Henüz birkaç ay evvel Hocaefendiyi övgü dolu ifadeler ile ülkeye davet eden malum şahıs bir anda değişmiş, akla hayale gelmedik iftira ve söylemlerle o güzel insana ve hizmet erlerine hakaretler etmeye başlamıştı. Bu insanların o ithamları hiç hak etmediklerini çok iyi bilen bir güruh insan da makamlarının, ilimlerinin hakkını verememiş; kimisi hırs, kimisi haset, kimisi de makam-mansıp gibi saiklerle derin bir sessizliğe bürünmüşlerdi. Hak için halkla beraber olması gereken kişiler; yılanların, çiyanların sofrasına oturmuş; onların ‘önüne yatıp’, maskaraları durumuna düşmüşlerdi. Ne tür bir tuzağa düşmüşlerdi ki; bu, samimiyetini ve masumiyetini çok iyi bildikleri insanlara karşı onları, ’haşhaşi’’, ‘’sülük’’, ‘’ajan’’, ‘’içi boş alim müsveddesi’’ vb. ifadeler kullanmaya zorluyordu!

İçinin bu gelişmeler ile sıkıldığı bir gece bir rüya daha gördü. Hafif bayır bir yolun üst kısmında Hocaefendi ve birkaç kişi ile beraber duruyorlardı. O yolun bitiminde de o yolu diklemesine kesen başka bir yol daha vardı. İnsanların artık Tiran olarak çağırmaya başladıkları o kişi de oradaydı. Sinirli ve öfkeli bir şekilde diğer yolda uzaklaşarak gidiyordu. Hocaefendi onun arkasından seslendi. Hatta, seslenmekle de kalmayıp bulundukları yokuş aşağı yolun sonuna kadar yürüyerek arkasından onu çağırmaya devam etti. Hal ve tavırları ile de sanki gitme, öfkeni yen, geri gel diyordu. Hocaefendi, bunu bir şefkat emaresi olarak yapıyordu. Ancak o zat hiç umursamadan öfke ile; ardına bile bakmadan oradan uzaklaşıyordu. O ise, bayırın başında durmuş oradakilerle beraber hadiseyi izliyordu. Ancak bir farkla; sanki her an bir şey olacakmış gibi bir his vardı içinde. O yüzden istemdışı bir şekilde tüm o hadiseler yaşanırken bir yandan Hocaefendiye, bir yandan o öfkeli zata, bir yandan da gökyüzüne bakıp duruyordu. Hocaefendi’nin artık belki de son olarak ona seslendiği ve ‘’geri dön’’ dediği bir andı. Gözü öfkeli kişiye son bir kez baktı; değişen bir şey yoktu. O anda gözü aniden gökyüzüne kaydı. Sanki Gayretullaha dokunmuştu artık hadise; gökyüzünde bir anda bir gökyüzükapısı açılmıştı… Uyandı!

Elbette herşeyin en iyisini Allah (cc) bilirdi ve rüyalarla amel edilmezdi. Ama onun hisleri onu hiç yalnız bırakmıyordu. Tıpkı daha önce gördüğü rüyadaki o ‘kaybeden’ insanların akıbetine ağladığı gibi, bu son rüyalarda gördüğü kişi ve onun hatalarına esir olmuş kişiler için de aynı şekilde üzüntü duyuyordu. Çok geçmemişti ki, Türkiye ziyaretini yaptığı günlerden birinde o öfkeli zatı tekrar rüyasında gördü. Onun tam yanında idi. Göz göze bakıyorlardı. Suratı kıpkırmızı kesilmişti; şeytanlaşmıştı adeta ve patlamak üzere olan bir yanardağın enerjisi vurmuştu suratına. Çok geçmedi ki birden titremeye başladı o zat. Onun titremeye başlaması ile birlikte bir anda kendisinin o boyuttan çıkıp başka bir boyuta geçtiğini gördü. Bir anda insanların arasında buluverdi kendisini. Sarsıntı olmuş; deprem olmuştu ve insanlar kaçışıyorlardı…

Uyandı! Allah (cc) ülkemizi, insanımızı afetlerle imtihan etmesin, hakkında hayırlısını nasip etsin ve onu korusun diyerek dua etmekten başka sığınacak bir düşünce bulamadı gecenin ıssız karanlığında.


* Bu Pennsylvania ziyaretime ve yazıda adı geçen kişiye Hocaefendi tarafından gönderilen hediyelerin (kendimce) anlamına dair duygularımı anlattığım ‘Pennsylvania’dan Mesaj Var’ başlıklı yazım için link: http://akliselim.blogspot.com/2014/05/pennsylvaniadan-mesaj-var.html

Not: Süreç içerisinde görülen başka bir rüyaya dair yazılan ve Zaman Amerika’da yayınlanan ‘Vefasızlığın Çıldırtan Sessizliği’ başlıklı yazı için link: http://akliselim.blogspot.com/


Uğur Tezcan


Twitter: @ugur_tezcan

26 Aralık 2014 Cuma

PARALEL RÜYALAR (1)

Bu yazı 24 Aralık 2014 tarihinde FarukArslan.com sitesinde yayınlanmıştır.


Henüz 17-25 Aralıklara çok uzak bir zaman diliminde, kendi halinde ve kendi çapının ancak kaldırabileceği sıkıntılarla meşgul bir gönül rüya iklimine dalar. Göz kapakları kapanıp nazarı rüya alemine uyandığında o çok sevdiği gönül insanını görür yanında. Kendisi ile gönül birliği etmiş bir sürü insan da onlarla beraberdir. Ancak ortam hiç tekin değildir, kasvetli ve pusludur. Anlam veremediği bir telaş ve panik hali vardır dostlarında. Göremediği, anlam veremediği birileri sürekli olarak onları kovalamaktadır. Sevdiği insanları böyle görmeye hiç alışmadığı için müthiş bir sıkıntı ve hafakan hali rüya aleminden akıp kalbini sıkmaktadır. Hele o sevdiği insanın da orada o sıkıntılı hali yaşıyor olduğunu görmek onu iyice sarsmıştır. O, her zaman özgür olmayı seven ruhu ‘bir an evvel vücuduma geri dönsem ve uyansam’ demektedir adeta. Sevdiği o insanlar telaşla bir sağa bir sola koşuşturmaktadırlar… Artık yüreği iyice sıkışmış bir vaziyette, gözleri hep o sevdiği insanın üzerindedir.

İşte ne olursa o anda olur! Herkesin panik içerisinde etrafa savrulduğu bir hengamede… o kaçışan insanlar hiç beklemedikleri bir anda aniden muzaffer olurlar. Bir saniye önce seyrettiği telaşlı yüzler kaybolmuş, yerini zafer naraları atan sevinçli yüzler almıştır. Ama o hiç rahat değildir. Sanki sonsuzluktan gelen bir ilham akmıştır içine. Görmediği, tanımadığı halde az önce kendilerini kovuşturan insanların ahir zaman akıbetleri bir acı olup saplanmıştır kalbine. Arkadaşları ile birlikte sevinecek mecali kalmamıştır. Bir kaldırım taşına oturur ve hüngür hüngür ağlamaya başlar. Dilinden ise şu cümleler dökülmektedir: ‘’Değer miydi? Bunca şey (dünyalık) için (kaybedeceğiniz ve ahiretinizi mahvedeceğiniz) belli olduğu halde değer miydi?’’

Artık uyanmıştır! Ancak rüyasında o kadar ağlamıştır ki, onun hasıl ettiği yorgunluk ve üzüntüyü günlerce üzerinden atamayacaktır… Kafasında ise hep bir düşünce: Kimdi bu kendilerini kovuşturan; sonra kaybeden ve ahiretini mahveden insanlar… kimlerin akıbetine çok üzülmüş ve ağlamıştı bu kadar ve neydi bu mücadele….

Aradan aylar geçmiş, takvimler sıcak Ağustos günlerini göstermeye başlamıştır. Rüyasında tekrar özgürce uçmaktadır. Hayatında hiç lüks bir konak görmüş müdür bilemez; ancak kendisini malikane gibi bir evin içerisinde; şık giyimli, monşer tipli üç adamın yanında bulur. Yukarıdan onları izlemekte ve konuşmalarını dinlemektedir. Uzunca bir konuşmanın ardından içlerinden lider tipli olanı konuşmaya son noktayı koyar. Devrin hükümetini kastederek; onlara büyü yapmaları gerektiğini ve bunun içinse bir evin içinde üç adet inek kesilmesi gerektiğini söyler. Ama nedense bu işi yapabilecek kişinin yurt dışından getirilmesi elzemdir. Adam, bu işi bana bırakın der gibi bir eda ile yerinden kalkar ve yola koyulur. O da boş durmaz tabi! Bu kişiyi takip eder. Kendi evine gider adam ve içeri girer. O da peşinden gider. Merakı artmıştır, cesareti ise tamdır. Evin kapısına doğru ilerler. Bir anda kapı açılır! Siyah kapşonlu bir pelerin giymiş ve kapşonu kafasına geçirmiş gizemli bir adam karşılar kendisini kapıda. Yurt dışından getirilen adamla yüz yüze gelmiştir bir anda. Adam onu kendilerinden sanar. Farsça bir ifade ile selamlar kendisini ve elini uzatır; o da karşılık verir ve elini uzatır adama. Adam tokalaşırken özel bir dokunuş yapar baş parmağı ile onun baş parmağı üzerine; bir şifre, bir paroladır sanki bu dokunuş. Bozuntuya vermez; aynı şekilde tokalaşır adamla ve içeri girer. Merakı artmıştır artık! Odanın içine kayar bakışları. Bir ineğin kesilmiş olduğunu görür. Odanın her yeri kan revan içerisindedir. O şekilde uyanır!

Artık uyumak imkansızdır onun için. Zihni şaşkınlık seline maruz kalmış, fikirler zihin duvarlarına çarpıp durmaktadır. Herkesin uyuduğu bir zaman diliminde o, gözünü tavana dikmiş bir vaziyette düşünmekte, gördüğü rüyaya bir anlam vermeye çalışmaktadır. Neler olmaktadır! Derken bir süre önce gördüğü; o hallerine ağladığı insanlar gelir aklına ve sayıklar: Acaba neler olacaktır ve zaman nelere gebedir?

(devam edecek…)

17 Aralık 2014 Çarşamba

Vefasızlığın Çıldırtan Sessizliği

Bu yazı 29 Ekim 2014 tarihinde Zaman Amerika'da yayınlanmıştır. 

Ayakları yerden kesilmiş bir şekilde, havada asılı bir vaziyette duruyordu. Yine öncekiler gibi bir seyahat mi olacak diye düşünmeye başladı. Daha önce de uçtuğu çok olmuştu. Yıldızları seyre daldığı; bazen yıldızları bile geride bırakarak Samanyolu Galaksisinin bile görülemez hale geldiği noktalara ve hatta daha başka diyarlara bir kaç saniye içinde gittiği olmuştu. Ama bu sefer farklı bir his vardı içerisinde. Havada asılı bir vaziyette kalmış, gönlünün gitmek istediği, insanlardan, ülkemizde yaşanan sıkıntılardan ve dünyaya ait her şeyden uzak yerlere uçamıyordu.

Bir kaç ivmelenme denemesi yaptı. On-yirmi metre kadar yükselip tekrar alçaldı. Kaç defa denediyse de hep aynı şey oluyordu. Sanki bir şey onu yerin içine doğru çekmeye çalışıyordu. İçine güçlü bir his aktı. Evet! Bu sefer sanki toprağın içine doğru uçması gerekiyordu. Ama bu nasıl olacaktı? Aynı zamanda da ürkütücü bir şeydi. Son bir sıçrayış yaptı; ama tekrar yere doğru kaydı. Bu sefer toprak onu daha da güçlü çekiyordu. Artık anlamıştı; bu sefer uçuş tersine olacaktı. Dudaklarından birden: ‘’Allah’ın (cc) hükmü her yere geçer’’ ifadesi dökülüverdi; başına ne gelecekse razı olacaktı.

Bu söz sanki bir anahtar oluvermişti . ‘Açıl susam açıl!’ demişti sanki toprağa. Bardaktan boşalırcasına bir sür’atle bu sefer toprağın içine; yerkürenin derinliklerine doğru akıl almaz bir hızla akıp gidiyordu bedeni.

Bir anda mahzeni andıran bir mekanın içerisinde buldu kendisini. Hala havada asılı bir vaziyette uçuyordu. Yerçekimsiz bir ortamda gibiydi. Etrafına bakındı. Aman Allah’ım burası ne kadar ıssız, donuk, puslu ve can sıkıcı bir yerdi. Şaşkındı! Neden gökyüzüne değil de buraya uçtuğunu düşündü. Etrafı kolaçan edip nerede olduğunu anlamaya çalışmak dışında aklına bir şey gelmemişti. 

Havada asılı olduğu için bir yerlere tutunarak ilerlemesi gerekiyordu. Az ileride mahzenin zemininde biraz büyükçe bir delik gördü. Eliyle deliğe tutunarak vücudunu ileriye çekmesiyle birlikte ani bir şok yaşadı. Aman Allah’ım! Bu da neydi böyle, nereye gelmişti! Vücudu, yanmaktan yada ateşe maruz kalmaktan simsiyah olmuş bir insan bedeni o küçük deliğe hapsedilmişti. Bu ne can sıkıcı bir işkence metodu idi. Hem bu öyle küçük bir delikti ki, sadece bir vücudun sığabileceği ve yukarıdan bakınca da yalnızca kafanın görülebileceği kadar ufaktı. Başka bir delikten aşağıya doğru baktı ve hemen altlarından lavlara benzer ateşlerin aktığını gördü. O an içine güçlü bir his doğdu; bu sefer Cehenneme ya da ona girizgah mahiyetinde bir yere gelmişti. Kim bilir; belki de Üstad’ın bahsettiği ve ileride Cehennem-i Kübra’ya tebdil edilecek olan Cehennem-i Süğra benzeri bir yer idi burası.

O bunları düşünürken birden içeriye, az önce gördüğü beden gibi vücutları simsiyah olmuş, adeta bir silüete dönmüş insanlar girmeye başladı. Onun üzerine doğru geliyorlardı. Bir kaçını haklayıverdi kolaylıkla. Ancak gitgide sayıları artıyordu. Ne yapacağını şaşırmıştı. Çaresizlik içinde dua etmekten başka şansı olmadığını anladı ve o eski kadim dostu duayı okumaya başladı. Daha ilk cümlesi bitmemişti ki, bir anda sanki boyut değişimini andıran bir görüntü değişikliği yaşandı.

O ürkütücü mahzen bir anda kaybolmuş; normal bir odaya dönüvermişti. O siyah gölgeyi andıran insanlar da gitmiş yerlerini normal insanlar almıştı. Bir Risale sayfasında gibiydi adeta! Sanki Üstad’ın anlatımlarında olduğu gibi etrafını ejderhalar, arslanlar sarmış; duaya sarılmasıyla da onlar kaybolmuş, onların yerine temsil ettikleri hakikatler belirivermişti.

Odanın ortasına doğru baktı. Basit bir masanın yanında ve sanki kendisini bekliyormuşçasına gözlerini ona dikmiş oturan bir adam gördü. Üzerinde tıpkı Osmanlı padişahlarını yada paşalarını veyahut da o döneme ait bir beyliğin kıyafetlerini andıran bir giysi vardı. Önemli birisi olduğu belliydi.

Bu gizemli şahsa doğru bir kaç adım attı. İçinden; acaba böyle bir kişi neden bu Cehennemvari mekana hapsedilmiş olabilir diye düşündü. Peki, etrafındaki onunla ilişkili olduğu anlaşılan kişiler neden aynı kaderi paylaşmışlardı. Dayanamadı! Biraz daha yaklaştı ve o şahsa, ‘’siz ne yaptınız da buraya düştünüz!’ diye soruverdi.

Sanki bu soruyu bekliyor gibiydi karşısındaki adam. Çaresizlik ve pişmanlık dolu bir eda ile gözlerinin içine donuk bir bakış attı; sanki yüzyıllara yayılan bir pişmanlık süzülüyordu bu derin bakıştan.. Ardından;  ‘’biz’’ dedi; ‘’dünyada iken Osmanlı’ya filanca mücadelede destek vermedik!’’… Duydukları karşısında dona kalmıştı! Ne diyeceğini bilemedi. Sonra o şahıs usulca ayağa kalktı ve yandaki bir odaya doğru ilerlemeye başladı. Sanki onun da takip etmesini istiyordu. O da takip etti. Yan odaya geçtiklerinde ona, sanki duvara kazınmış gibi olan bir liste gösterdi. Parmağı ile o ‘destek vermedik’ dediği ‘mücadele’nin adını işaret etti.

O da parmağını listeye uzattı ve o ismi bir kaç kere zihninde tekrar etti. ‘’Unutmamalıyım’’ dedi kendi kendine. Ezberleyeyim ki, bu rüyadan uyandığımda bu mücadele tam olarak neymiş, nerede ve ne zaman olmuş, nerede ve nasıl destek verilmemiş, burada muhatap olduğum kişiler kimlermiş… böylece araştırabilir ve bu konuda bir yazı yazabilirim diye düşündü. Odadan yavaş adımlarla ayrılırken hala o listede gördüğü ismi dudakları ile tekrar ediyordu. Son adımını da atmıştı ki, birden uyanıverdi… Ne yazık ki o ismi hatırlayamıyordu artık. Ama nasıl olmuştu bu? Oysa henüz bir saniye önce o ismi en az altı kez tektar etmişti zihninde.

Unutkanlığına hayıflanmayı bıraktı. Derin bir düşünceye daldı genenin ıssızlığında. Belki de unutmam gerekiyordu diye düşündü. Hem hatırlasa ne olacaktı ki? Ölenleri bile hayırla yad etmek, onlar hakkında su-i zanna sebep olabilecek şeylerden kaçınmak gerekmiyor muydu? Hem rüya ile amel de edilmezdi.

Öyleyse bu rüyanın başka bir anlamı olmalı diye düşündü. Halihazırda yaşanan sıkıntılar geldi aklına.  Öyle ya! Tek derdi insanlığa hizmet etmek olan bir güzide insan ve onun etrafında haleler oluşturmuş güzel insanlar karalanıyorlardı. Onların, gelecek savaşları ve kavgaları önlemek adına kurmaya çalıştıkları köprüler önceleri Şubat fırtınaları ile yıkılmak istenirken şimdilerde de onu içten kemiren termit ve tahta kurusu istilalarına maruz kalıyorlardı. O güzide insanın ifadesi ile; ‘’haramiliklerini’’ örtmek için ‘’şamata’’ çıkaran insanlar, kendi çıkarları ve kinleri ve çaresizlikleri uğruna devlet gemisini ateşe veriyor, kendilerine engel olarak gördükleri bir hareketin fertlerini ise paralel olmakla, haşhaşilikle, sülük olmakla, ajanlıkla itham ediyorlardı. Adeta devlet aklı gitmiş, yerini servet ve makam hırsı almıştı. Bu paranoya öyle bir noktaya ulaşmıştı ki, kendisine Allah korkusunu hatırlatan insanları ona düşman ilan ettiriyordu. Abdülhamit Han yıllarca; Batı’dan aldığı ve yapay ideallerle bezeli bir eğitim neticesinde medeni olduğunu zannedip dağdan inen, maceraperest, İttihatçı zihniyetli ‘’kurtlarla dans’’ etmişti. Şimdiyse; polisi ile savcısı ile öğretmeni ile vatanını korumaya çalışan insanlar bu sefer; içlerine girmiş, makam ve kasa bağımlısı haline gelmiş, bir Kürt atasözündeki gibi ağacın bünyesinin içine musallat olmuş, ‘kurtlarla’ dans etmek zorunda kalmışlardı. A. Bulaç’ın ifadesi ile Çanakkale’den daha zor ve daha çetin bir dönemden geçtiğimiz dönemlerdi bunlar.

Tarihin bütün Firavunları, Tiranları, Karunları, Yezitleri sanki tekrar hortlamıştı. Toplum, Kur’an da anlatıldığı gibi adeta hipnotize olmuş, hiç bir şeyi sorgulamıyor. Haksızlık gören bir topluluğa karşı gözünü kapatıyor ve sadece ‘’çalıyor ama çalışıyor’’, ‘’ekmeğimizi veriyor’’ diyordu. Ülkenin geleceği… teröre verilen destek,…yok edilen devlet aklı ve itibarı… ülkenin güvenliğinde açılan gedikler toplumu hiç ilgilendirmiyordu. İşte böyle bir dönemde dostların vefasızlığı da insanı çok yaralıyordu. Dost bilinen kişiler, bu hizmet ehli güzel insanların ‘’haşhaşi’’ olmadıklarını, ‘’paralel örgüt’’ kurmadıklarını, ‘’ajanlık’’ yapmadıklarını, ‘’faiz lobisine’’ çalışmadıklarını çok iyi; hatta en iyi derecede bildikleri halde seslerini çıkarmıyorlar, elde ettikleri veya edecekleri makamlar, ticaret kapıları, küçük servetler, sahte itibarlar kaybolmasın diye, ‘’kendilerinden hiç bir ücret istemeyen’’ bu insanların karalanmasına göz yumuyor; ülkenin elden gidişine ses çıkarmıyorlardı. A. Kurucan’ın naklettiği ve o güzide insanın dudaklarından döküldüğü gibi; oysa böyle bir dönemde herkesin; “Hissiyât-ı insaniye ile kükremesi lazımdı.” Halbuki öyle olmuyor; dostlar susuyor, içler dışa aksediyordu. Dostluğun pahalı, hakikatı savunmanın ise zor; ama değerli olduğu böyle bir dönemde, onlar ucuz olana ve Üstad’ın ‘lüzumsuz değil’ dediği mekana o hakikati kurban ediyorlardı. Yine Kurucan’ın nakletmesi ile son sözü gene o güzide insan söylüyordu; “A-l-l-a-h var!” Evet Allah vardı ve ‘O’nun (cc) hükmü her yerde geçerdi!

Zaman Gazetecilik Semineri'nden Görünen Gelecek

Bu yazı 1 Ekim 2014 tarihinde Zaman Amerika'da yayınlanmıştır. 

Bu yaz, uzun bir aradan sonra gerçekleştirdiğim Türkiye ziyaretimde Zaman Gazetesi'nin geleneksel olarak düzenlediği Gazetecilik Seminerlerini de takip etme fırsatım oldu. Ekrem Dumanlı, Bülent Korucu, Ahmet T. Alkan, Abdülhamit Bilici, Ali Çolak ve Kerim Balcı, gazetecilik mesleğinin bugünü ve geleceğine dair önemli fikirler sundular. Bir eğitimci gözüyle bu duayen yazarların çizdikleri gazetecilik portresinden mülhem bir satır arası okuması yapmak ve geleceğe dair ufak bir pencere açmak istiyorum.

Devletin gücünü eline geçirdiği için güç zehirlenmesi yaşayan ve Ahmet T. Alkan’ın ifadesi ile bulaştığı ‘’yolsuzluk iddialarının üstünü kapatmak için teneke çalıp hep bir ağızdan gürültü çıkaran bir taife’’ herkesin malumu. İşte bu taifenin, elinde tuttuğu devlet ve medya gücünü sonuna kadar kullanarak bağlı bulundukları bir Camia’yı bitirmeye azmettiği bir ortamda Zaman Gazetesi yazarlarının mevcut saldırıları bırakıp geleceğin gazeteciliğine dair yorumlar geliştirmeleri beni ziyadesiyle memnun etti. Ardından ziyaret ettiğim Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nda da durum çok farklı değildi. Onlar da işlerine devam ediyor; geleceğin meselelerine el atıyor; planlar geliştiriyorlardı. İşte bu nedenle, eğitim alanındaki çalışmalarına destek verme yönündeki ricalarını hemen kabul ettim. Kısacası Alkan’ın ifadesi ile; uzun bir aradan sonra ziyaret ettiğim ülkemde herkes ‘’sütünün gereğini icra ediyordu’’. Belli ki Cemaat’in ‘sütü’ ilim ve hakikat sentezli, geleceğe endeksli ve ahiret yörüngeli bir kaynaktan besleniyordu. ‘Sıfırlanmak’ kastıyla üzerlerine saldırıldığı bir anda bile onlar çay içiyor; geleceği şekillendiriyorlardı.

Bahsettiğim semineri şu soru ile özetleyerek başlayayım: Sizce gelecekte nasıl bir gazetecilik revaçta olacak? Geleceğin gazeteci ve yazar prototipi nasıl şekillenecek? Bu soruları üçlü bir yetenek sacayağında değerlendirmek mümkün: Çok yönlü okuma ve doğru bilgiye ulaşma kabiliyeti, bu bilgiyi çok boyutlu ve sofistike bir tarzda sentezleyebilme kabiliyeti, ilkeli olabilme ve toplumla bütünleşebilme kabiliyeti. Geleceğin başarılı gazeteci modelini işte bu üç boyut belirleyecek.
Zaman yazarlarının dünyadaki yeni eğilimleri iyi okuduklarını görmek beni mutlu etti. Zira Batı dünyasında da eğitim uzmanları, eğitim politikacıları, stratejistler ve iş dünyasının ileri gelenleri, 21. yüzyılda yaşayan insanın farklı bir kabiliyet donanımı ile yetiştirilmesinin önemine işaret ediyorlar. Bunun için ise yeni bir eğitim modelinin geliştirilmesi gerektiğini savunuyorlar. Gazetecilik mesleği açısından bakıldığında da Kerim Balcı’nın ‘convergent’ gazetecilik şeklinde ifade ettiği yeni anlayış, mevzuyu tam da bu noktaya bağlıyor.

Şüphesiz bir bilgi ve teknoloji çağının içinde yaşıyoruz. Bilgiye ulaşabilme kolaylığı beraberinde bilgi kirliliği ve fikir tembelliğini de getiriyor. Artık bilgiyi işleyen değil; tüketen nesiller yetişiyor. İşlenmiş bilgi üretmenin zor olduğu; ama başarılı olunduğu takdirde de gücü tanımlar hale geldiği dönemlerden geçiyoruz. Said Nursi’nin, ‘gelecekte mücadele belagat sahasında olacaktır’ ve ‘medenilere galebe ikna iledir’ şeklinde özetleyebileceğim öngörüleri tam da bu konuya işaret ediyor ve bu yazıda resmedilen yeni insan tipinin inşasını hedef gösteriyor. Böyle bir dünyada bilgiye kendi düşünce dünyasının rengini verebilen, onu sistemleştirip işleyebilen bir nesil gerekiyor. Bu, rafine bilgiyi sadece üreten değil; onu etkin bir şekilde kullanabilen, sunabilen, ikna yeteneği gelişmiş fertlerden oluşan bir toplum/medeniyet projesidir.

Bu konu Batı dünyasının gündemine çoktandır girmiş durumda. Özellikle Amerika’da bilim ve iş çevreleri, içinde bulunduğumuz yüzyılda yetişen nesillerin bilgiyi inşa edebilen, onu çok yönlü olarak kullanabilen, analitik düşünme kabiliyeti yüksek, disiplinler arası düşünebilen, girişimci, kendini ifade edebilen, ikna kabiliyeti gelişmiş, değişik kültürlerle kaynaşabilen, inisiyatif kullanabilen, risk alabilen, birkaç dil bilen bireylerden oluşması gerektiğini ifade ediyorlar ve buna dair, ‘21. yüzyıl vatandaşının özellikleri’ adı altında, yeni bir eğitim modeli geliştirmeye çalışıyorlar.

Seminer boyunca dinlediğim yorumlarda geleceğin gazetecilik mesleğine dair bu bağlamda ilginç ipuçları vardı. Geleceğin gazetecisinin de tıpkı geleceğin insanı gibi çok yönlü okumalar yapabilmesi, içinde yaşadığı toplumu ve alt kültürleri tanıyabilmesi, birkaç dil bilmesi, rafine ve sofistike bilgi üretebilmesi,  yaşadığı toplumla bütünleşebilmesi, o toplumu adeta bir sosyolog gibi tahlil edebilmesi, meseleleri, kavramları ve sahasının teorik altyapısını bir filozof gibi irdeleyebilmesi gerekecektir. Böyle bir gazeteci/yazar adeta bir deneme yazarı gibidir. Ele aldığı bir kavramı tüm boyutları ile bilen, tahlil eden, içselleştiren, ona kendinden bir boya katıp okuyucusunu bir düşünce sarmalının içinde dolaştıran başarılı bir deneme yazarıdır o adeta…

Şimdilerde yaşadığımız politik kargaşa atmosferi bir gün mutlaka değişecek ve üzerimizdeki fırtına bulutları bir bir dağılacak. İşte o günler geldiğinde hep beraber demokrasimizin ve gazetecilik anlayışımızın dibe vurduğunu fark edeceğiz. Yavuz Baydar’ın Turkish Review dergisinde yayınlanan bir yazısında ifade ettiği gibi, bugünlerde Türk medyasının yavaşça ölümüne şahit oluyoruz. Her şey normale döndüğünde medyamız küllerinden yeniden dirilecek. Tarumar olmuş demokrasimizi, bürokrasimizi, adalet sistemimizi ve medyacılık anlayışımızı el birliği ile yeniden inşa edeceğiz. Ekrem Dumanlı’nın da işaret ettiği o ‘ideal demokrasi’ ortamı tesis edilebilirse öyle bir Türkiye’de, hâlihazırda gözde tutulan gazeteci ve medyacı tipi, onları içinde barındıran medya organları ile birlikte iflas edecek; tükenecektir. Böyle bir Türkiye’nin ihtiyaç duyacağı yeni insan tipi ve onun meyvesi olan medyacısı da yukarıda işaret ettiğim kabiliyetleri haiz bireylerden oluşacaktır. Bu donanıma sahip olmayan kişilerin gazetecilik yapma imkânı azalacak hele köşe yazarlığı yapma şansları hiç kalmayacaktır. Çünkü sadece gazeteci değil fert de evirilecek, toplumun köşe yazarlarından ve medya organlarından beklentisi de köklü bir değişime uğrayacaktır. 

Böyle bir ortamda artık klasik bir tartışma konusu haline gelen ‘İnternet gazeteciliği mi yoksa basılı medya mı’ tartışması da anlamsızlaşacaktır. Nitekim Abdulhamit Bilici’nin de işaret ettiği gibi ‘muhteva’ okurlar nezdinde daha bir önem kazanacak ve ortam önemini gitgide yitirecektir. Muhteva ve yorum salt bilginin, yüzeysel haberin önüne geçecek, şahıslar ve hadiseler değil; fikirler daha çok takip edilir, konuşulur olacaktır. Okurun görmek istediği zengin içerik yeni tip gazeteci nezdinde temsil edileceğinden tercih edilen muhteva ve bunu sunabilen yazar hangi ortamda ifade alanı bulabiliyorsa insanlar o ortama teveccüh edeceklerdir. Bu tıpkı suyun doğal akışı gibidir. Su, her zaman kendisine bir yol bulur. Basılı medya, içinde bulunduğu klikleşme ve kıskançlık hastalığından kendisini kurtaramazsa esnekliğe daha müsait olan İnternet medyacılığı dizgini ele alacak basılı medyaya hayat hakkı tanımayacaktır. Çünkü muhteva artık İnternet ortamında kendisine yer bulabilecektir. Böyle bir ortamda basılı medya için tek nefes alma alanı gene İnternet ortamı olacaktır. Basılı medyanın ömrü, yoruma dayalı bu yeni tip gazetecilik anlayışını temsil eden çok yönlü yazarlara ve gazetecilere ne kadar ortam sunabildiği, ne kadar kucaklayıcı olabildiği ile doğru orantılı olacaktır. Aksi takdirde kalite kendisine mutlaka bir yol bulacak ve İnternet ortamı işte o zaman basılı medyanın önce reklam gelirlerini ardından da etki alanını erozyona uğratacaktır. Bu bağlamda, günümüzdeki bazı basılı medya organlarının yakın gelecekteki mutlak ölümlerini şimdiden görür gibiyim.


Peki, bu yeni tip insan modeli yetişmeye başlamış mıdır ve ülkemiz bu çizgiyi yakalayabilecek midir? Bunun temini adına bizim bir modelimiz, stratejimiz mevcut mudur? Az önce bahsettiğim gibi Batı dünyası bu konuya çok ciddi bir şekilde kafa yormaya başladı bile. Bizim mevcut eğitim sistemimiz ise önümüzdeki 25-30 yılda çökecek bir noktaya doğru hızla ilerlemekte. Peki, çözüm ne ve bir eğitim hareketi olan Hizmet Hareketi bu idealin neresinde? Devam edeceğiz!

28 Mayıs 2014 Çarşamba

Eğitim Sistemimize Genel Bir Bakış

Bu yazı 14 Mayis 2014 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesinde yayınlanmıştır.

Türkiye, eğitim siyaseti ve politikaları konusunda yazı yazmanın çok zor olduğu bir ülke. Bunun önemli nedenlerinden birisi ülkemize has bir tarzda gelişen siyasi atmosfer ve ona bağlı şekillenen politika çarklarıdır. Mevcut siyaset anlayışımız bağlamında eğitim, siyasi çevreler açısından bir ‘kale’ olarak algılanıyor. Her seçim döneminde Eğitim Bakanlığı atamalarının Milli Savunma Bakanlığı yanında ilk merak edilen konular arasında yer alması ve 28 Şubat soğuklarının ilk vurduğu alanlardan birisinin yine eğitim sahası olması sanırım bu tezi güçlendiriyor.

Özellikle ülkemizdeki mevcut siyasi gündemin kavurucu sıcağı altında eğitim sistemimize dair kalem oynatmak gün geçtikçe daha da zorlaşıyor. Örnek için son gündem maddemiz olan dershanelerin kapatılması konusuna bakmak yeterli. Normal bir ülkede eğitimcilerin de içinde olması gereken bir tartışma olsada, bizdeki mevzu tamamen siyasi bir hamle olduğu için konuyu eğitim politikaları ve sosyolojisi bağlamında tartışmak anlamsızlaşıyor ve boşa harcanan bir emek noktasına geliyor. Gelin biz rotamızı yoğun siyasi gündemin fırtınalı havasından başka yöne çevirerek konumuza devam edelim.

Geçenlerde Abant Platformu’nun, ülkemizin eğitim politikalarını masaya yatırdığı bir toplantıda Prof. Dr. Eser Karakaş’ın ifade ettiği bir cümle çok önemli. Karakaş’a göre mevcut eğitim sistemi ile ‘’Türkiye’de çağa uygun bir öğrenci profili yetiştirmek önümüzdeki 25 yıl imkansız.’’

Eğitim sorunlarımızı kangren olmuş sorunlar yumağı olarak görmek mümkün. Neden mi? Çünkü politikacıların, her türlü yatırımlarını öne çıkarmak maksadı ile övgü ile bahsettikleri eğitim sistemimiz, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler ile kıyaslandığında çok da iyi bir görünüm arz etmiyor. Mevcut sorunları çözecek iradeyi gösteremediğimiz gibi bunlara her gün yenilerini ekliyoruz. Kısır bir döngü içerisindeyiz adeta. Çözüm yönünde ciddi bir irade ve akıl sergileyemediğimiz gibi maddi imkansızlıkların eğitime yansımasının da önüne geçemiyoruz.

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nün (OECD) en son açıkladığı ‘’İyi Yaşam Endeksi’’ verilerine göre ülkemiz, üye 37 ülke içerisinde hayat koşulları bakımından en son sırada. Halkının yaşama memnuniyetinin en düşük olduğu ülkelerden biriyiz. Yaşanan bu tür sıkıntılar elbette eğitim sistemimize ve öğrenci kalitemize de yansıyor.

Yine OECD ülkeleri arasında yapılan ve 65 ülkeden öğrencilerin katıldığı araştırmaya göre (PISA), ülkemiz eğitim alanında gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler sıralamasında 45. sırayı alarak ortalamanın altında seyrediyor. 2003 yılından itibaren katıldığımız bu geniş kapsamlı çalışmada konumumuz genel olarak pek değişmedi. Eğitim kalitemizin yaklaşık 10 yıllık durumunu özetleyen bu bilgiyi, Prof. Karakaş’ın yukarıda alıntıladığım ileriye dönük tahmini ışığında değerlendirdiğimizde, ülkemizin geleceği adına çalan tehlike çanlarının seslerini duyar gibi oluyoruz. Bir ülkeye ait eğitim sisteminin mevcut sorunlarının ve genel ekonomik gidişatının gelecek çeyrek asırda da varlığını sürdürmesi, toplum üzerinde doğrusal değil üstel (eksponensiyel) yıkımlara ve yaralara yol açar. Henüz bunun bilincinde değiliz.

Peki bu gidişata ülkemiz içerisinde yapageldiğimiz merkezi sınav sistemi açısından bakıldığında manzara nasıl görünüyor? Geçenlerde açıklanan 2014 YGS sonuçlarına göre bu sahada da durumumuz pek iç açıcı değil. Başarısızlık oranı geçen yıla göre yüzde otuz oranında arttı. Her bölümden 40 sorunun sorulduğu sınavda Türkiye geneli Türkçe ortalaması 18,7. Sosyal bilimler alanında 11,2. Bu oran Matematik ve Fen Bilimleri alanlarında ise çok düşük. Sırasıyla 6,1 ve 3,5 net ortalaması ancak yakalanabilmiş. Sınavda toplam 138 bin aday barajı geçememiş. Yaklaşık 1 milyon 900 bin öğrenci arasından 900 bin tanesi sınavda tek bir net bile çıkaramamış. Aynı istatistiğe Matematik ve Fen Bilimleri noktasından baktığımızda benzer bir tablo var. Fen alanında 900 bin, Matematik alanında 420 bin aday tek bir doğru yapamamış. Fen alalında sıfır çeken 900 bin adaya, bir doğru yapan 200 bin; iki doğru yapan 120 bin; 3 doğru yağan 100 bin ve 4 doğru yapan 70 bin kişi de eklendiğinde yakklaşık olarak 1 milyon 400 bin öğrencinin Fen Bilimleri alanında temel bilgilerden mahrum kaldığını söyleyebiliriz. Yani öğrencilerimize Matematik ve Fen Bilimleri öğretemiyoruz. Önümizdeki yıllarda dershanelerin de kapanması ile bilrlikte bu rakamların nerelere çıkacağını tahmin etmek hiç de zor değil.

İşte yukarıda işaret ettiğim tüm hususlar dikkate alındığında görülüyor ki; ülkemiz eğitim sisteminin politik ve siyasi müdahalelerden bir an evvel arındırılması gerekiyor. Bundan da önemlisi, eğitim felsefemizin modern araştırmalar temel alınarak yeniden yapılandırılması şart. Umarım ülkemiz insanı, bu kötü gidişatı bir an evvel farkeder, içerisine hapsolduğu kısır döngülerden kurtulur, ihtiyacı olan iç dinamikleri geliştirir ve sorunun çözümü adına yapılması gerekenleri etkili bir şekilde hayata geçirebilir.

PENNSYLVANIA’DAN MESAJ VAR!

Amerika’nın sıcak ve nemli bir iklime sahip olan ve her daim yeşilin hakim olduğu sakin ve huzurlu bir eyaletinde geçen 11 yılın ardından daha soğuk bir iklime taşınalı henüz beş ay olmuş. Uçağın camına kafamı dayamış bir vaziyette bulutları seyrederken değişik duygular içerisindeyim. Uçağım New Jersey hava alanına yaklaşırken, ben kâh Amerika’da gurbette geçen yıllarımı düşünüyor kâh davetli olduğum eğitim seminerininin detaylarını kafamda irdeliyor bir yandan da ilk defa ziyaret edeceğim bir mekanı görme heyecanı ile iniş anını bekliyorum.

Nihayet refakatçim olan yol arkadaşım ile buluşuyorum. New Jersey’nin soğuk ve binalarla dolu atmosferinden ve bunaltıcı trafiğinden yavaş yavaş uzaklaşıyoruz. Yol arkadaşım ile yaptığım ufak hal hatırlaşma biraz olsun sıcaklık katıyor içime. Uzakta New York’un o meşhur gökdelenleri beliriyor gözümün önünde. Kısa bir bakışla o kasvetli soğuk binaları seyrediyor ve yalnız insanlarının halini düşünüyorum. Düşüncelerimi dağıtmak hissi doğuyor kalbime birden. Dikkatimi o kasvetli binalardan almak için önümdeki iki günün planlamasını konuşmaya başlıyorum yol arkadaşımla. Planımıza göre ilk gün misafirliğe gittiğim yerde geçecek. İkinci gün ise tekrar New Jersey’e seminer için geri döneceğiz.

Aslında bir Cemaat kurumunun davetlisi olarak bir eğitim seminerine katılmak üzere geldim New Jersey şehrine. Zor günlerden geçiyoruz. Öyle ya! Bir ülkenin Başbakanı ve onun oligarşik temayüllere sahip danışman kadrosu adeta bir medya imparatorluğu tesis etmişler, devletin istihbarat kurumunu hükümetin arka bahçesi haline getirmişler, muazzam bir maddi güç temini ile diğer dini cemaatleri dizayn ederek ve rakiplerini kendi bünyesine katarak yeni bir cemaat oluşturmaya başlamışlar ve bununla da kalmayıp aykırı olarak gördükleri Camiayı bitirmek için planlar geliştirmişler. Üstelik henüz bir kaç hafta öncesinde hükümet bu planlarını yürürlüğe koymaya başlamış ve Cemaat’e ait tüm dershane ve etüt merkezlerini kapatmak üzere harekete geçmişti. Twitter üzerinde gerçekleşen hak arama ve düşünce paylaşma gayretleri haricinde Amerika’da ki Camia fertleri arasında siyasi gündeme karşı gördüğüm genel lakaydsızlık beni hep memnun etse de, gündeme kilitlenilmeyip ‘yola devam’ ve ‘müşteriler bekliyor’ çağrılarına uyularak, atılım ve fikir üretme çabalarına devam ediliyor olduğunu görmek, adeta bir hayranlık kılıfına bürünmüş, takdir duygusuna bulanmış şaşkınlık hislerimi bir kere daha harekete geçirmişti.

İki saatlik bir seyahatin ardından nihayet gideceğimiz mekana varmıştık. Hava soğuktu. Eşyalarımızı alıp kalacağımız misafirhanenin yolunu tuttuk. Son derece mütevazi bir binanın salonunda çekyatların üzerinde yatacaktık. Eşyalarımızı bırakıp misafirhaneden çıkıp kendi halimize diğer iki ana binanın içini gezdik. Gördüğüm salonlar, odalar ve küçük bir yemekhane Türkiye’de birilerinin iddia ettiği gibi son derece lüks bir hayatın yaşandığı çiftlik içerisinde bir villa kesinlikle değildi. Sadece misafir yoğunluğu düşünülerek geniş bir alana yayılmış iki büyükçe bina ve bir kaç misafirhaneden oluşan mütevazi; ama zevkli bir şekilde dizayn edilmiş nezih bir mekandı. Eminim benden sadece bir kaç hafta evvel aynı mekanı ziyaret etmiş olan Bülent Arınç ve Hakan Fidan Beyler de benimle aynı izlenimleri edinmiş, benim oturduğum o mütevazi sedirlerde oturmuşlardır.

Kamp yerinin programını sorduğumuzda herkesten aldığımız yanıt aynıydı. Burada hayat sanki zamana göre değil ; zaman, namaz ve sohbet aralarına göre dizayn edilmişti. Kampta ibadet ve okuma ile geçen gün, kısa bir uykunun ardından gece ibadetleri ve dua zamanları ile sanki gece yarısı da devam ediyordu. Normal bir insanın iki yemek ve günlük meşguliyetler arasına sıkıştırdığı namaz vakitleri burada namaz vakitleri arasına sıkıştırılmış mecburi meşgaleler olarak değişime uğramıştı. Verilen yemek de zaten bir tabaklık, insanı doymadan kalkmaya sanki mecbur eden adiyattan bir günlük eylemi çağrıştırıyordu. Neyse ki misafirlerini düşünüp tedbir almışlar ve bir molla gibi sofradan az yiyip kalkmayı beceremeyen benim gibi misafirleri için tabaklarını ikinci kez doldurabilecekleri rahat bir ortam oluşturmuşlardı.

Ortamda sürekli bir sükunet ve huzur hakimdi. Günümüz ya namazı ya da Hocaefendinin bir sonraki sohbetini beklemekle geçiyordu. Aralarda yapabileceğiniz en güzel şey ise doğal olarak etrafınızdaki herkes gibi kitap okumaktı. Şanslı bir günümüzdeydik. Günlük rutini gereği çıkması gereken tüm ders ve sohbetlerine çıkmıştı Hocaefendi. Etrafındakiler ile geçirdiği bu zaman dilimleri haricinde kendi küçük odasında ibadetle ve küçük hasır bir yatak üzerinde çile ile geçen bir ömürdü onunkisi.

Zaman ilerlemişti. Nihayet o meşhur ikindi sohbetlerinden birinde bulmuştum kendimi. Hocaefendi, az önce özetlediğim ve hem kendisini hem de bir evladı gibi üzerine titreyerek büyüttüğü Cemaatini hedef alan o saldırılar sanki hiç yapılmıyormuş, dershaneleri sanki hiç kapatılmak istenmiyormuş gibi imandan, kulluk şuurundan bahsedip duruyordu. Gün boyu muhatap olduğum kamp sakinlerinden gündelik mevzularla alakalı en ufak bir konuşma duymamış olmanın ve etrafımda sürekli ya namaz kılan ya da kitap okuyan insanların olmasının verdiği şaşkınlık daha da derinleşmişti içimde. Oysa ‘Denizler Altında Yirmi Bin Fersah’ romanında olduğu gibi arzın (tarihi olayların muhatabı konumunda olan bir mekanın) tam ortasındaydım. Bu duygularla Hocaefendinin bahsettiği konulara karışıp gitmiş ve ayrı bir hayranlık ufkuna açılmıştı gönül dünyam. Halbuki hükümetin ve takipçilerinin yoğun propagandalarına inansa insan, içinde bulunduğum yer Amerika’da, ‘içerisinde beş yıldızlı lüks villaların ve hizmetçilerin’ olduğu bir mekan; sakinleri de gün boyu oturup ‘fitne üreten’, ‘dinden çoktan uzaklaşmış’, ‘müslümanlık bilincini yitirmiş’, ‘zamanlarını twit atmakla’ geçiren kimselerdi. Eminim bu mekanı defaatlerce kere ziyaret eden hükümete yakın bazı gazeteciler ve hükümet mensupları da bu düşüncelerin yanlışlığını aslında biliyor olmalıydılar!

Bir yandan bunları düşünürken diğer yandan da sohbette ifade edilen iman şuurunun ufkuna dalmıştım. Bir anda içime doğan bir refleks ile kafamı pencereye doğru çevirdim. Pennsylvania’nın ilk karı yağmaya başlamıştı. Yıllardır kar görmemiş olmanın verdiği heyecan uzun süredir görmek istediğim Hocaefendinin sıcak sohbeti eşliğinde gönlümü okşuyordu. Bu duygular içerisinde biten sohbet, akşam namazının ardından diğer binada daha küçük bir salonda devam etti. Değişik ziyaretçiler hep değişik konularda sorular soruyorlardı. Gıdalar içerisindeki bazı uygunsuz maddelerden, bu konularda yapılan bir takım araştırmalardan bahsedildi. Hala; benim merak ettiğim gündelik konulardan inatla söz açılmıyordu. Sanki herşey Allah’ın takdirine bırakılmış gibi bir hava hakimdi. Sanki o konulari konuşmak abesti. Bir an duraksadı Hocaefendi. Elini kitaplığa uzatarak iki kitap istedi talebesinden. Kitaplar itina ile getirilip önündeki küçük sehpanın üzerine kondu. Eline kalemi aldı ve her iki kitabın da ön sayfalarına notlar yazdı. Belli ki birisine hediye gidecekti o kitaplar. Herkes şaşkındı. Acaba bu kitaplar kime hediye edilecekti ve içerisine neler yazılmıştı. Herkes susmuş, gözleri ile Hocaefendinin kalemini takip ediyordu. Çıt çıkmıyor, nerede ise kalemin sesini duyabileceğimiz bir sessizlik ortamında gözlerimizi kalemin üzerinde gezdiriyorduk. El hareketlerine dikkat ettim. Sanırım Osmanlıca ile yazılıyordu. Molla olarak bilinen talebeler de şaşkındı. Not, kitabın üzerine mi yoksa tarihe mi düşülüyordu emin değildim. Bir talebesi benimle aynı hisse kapılmış olmalı ki acele ile kalkıp bir yere gitti ve az sonra elinde bir fotoğraf makinesi ile geri döndü. Sanki an’a resimlerle de ortak olmak istiyordu. Nihayet yazma işi bitince kitapları yanında oturan başka bir misafire takdim etti ve sonra kaldığı yerden sohbetine devam etti. Belki de çok önemli ve tarihi bir ana şahit olmuştuk; ama o bunu çok değer verdiği imani sohbetin tabir caizse bir tenefüs zamanı içinde; o da insanlar biraz dinlensinler saikiyle verdiği küçük bir arada yapmıştı. Demek ki gündelik meşgaleler bu mekanda sadece namazların ve sohbetlerin imkan verdiği ölçüde kendilerine yer bulabilirlerdi. Bunu daha iyi anlamıştım!

Sohbet bitmiş herkes kalacakları mekanlara dağılmaya başlamıştı. Dışarıda lapa lapa kar devam ediyordu. Yollarda yürümek zorlaşmıştı. Ayakkabılarımı giyip tam adım atmaya başlamıştım ki birisi koluma girdi. ‘Genç kardeşim! Ben bu yolda yürüyemem, kalacağım yere kadar götürür müsün’ dedi. Az önce kitapların kendisine takdim edildiği kişiydi bu. Sevinmiştim! Hem ona yardım edecek hem de merakımı giderecektim. Gecenin karanlığında karlar üzerinde birlikte yürümeye çalışırken cesaretimi topladım ve ‘hediyeler Başbakan için mi’ diye sordum. ‘Evet’ demişti. Kitapların neler olduğunu ise zaten biliyordum. Üzerlerinde neler yazılmış olduğunu sordum. Aldığım yanıtla sevinmiştim: ‘Hele bir gidelim, çay demler beraber bakarız!’’

Ertesi gün sabah namazının ardından New Jersey’e eğitim seminerine katılmak üzere yola çıktık. Yanımıza yolluk olarak birer simit bulabilmiştik yalnızca, o; ‘hizmetçilerle dolu çok lüks bir hayatın yaşanıldığı zannedilen’ mekandan ayrılırken. Bir yandan simidimi yiyor diğer yandan da tepelere ve ağaçlar üzerine gerilmiş beyaz kar örtüsünün güzelliğini seyrediyorum. Arabamızın camlarına çarpıp eriyen kar tanecikleri ve radyodan gelen tiz klasik müzik sesi düşüncelerimi alıp ayrı bir ufka götürmüştü. Aklımda hep o hediye kitaplar vardı. ‘Neden o iki kitap!’ deyip duruyordum kendi kendime. Yol arkadaşımı çoktan unutmuş kendi hayal ufkumda bencilce bir düşünce atmosferinin girdabına takılıp gitmiştim. Bu şekilde geçen yaklaşık iki saatlik bir yolculuğun ardından nihayet New Jersey’e yaklaştık. Kafamı arabanın camına yaslamış bir vaziyette hala o iki kıtabın bana verdiği bir mesaj olduğu ve benim onu bulmak zorunda olduğum fikrinden zihnimi alamıyordum.

Ve işte karşımda gene New York şehrinin o büyüleyici; ama bana hep soğuk gelmiş, devasa gökdelenleri. Bakışlarımı gökdelenlerin oluşturduğu o görkemli silüete kilitliyorum. Düşüncelerim şehrin mimarisinden çok bende çağrıştırdığı medeniyetin temel dinamikleri üzerine yoğunlaşıyor. Amerikan süper gücünü meydana getiren, şekillenmesine öncülük eden temel dinamikler, prensipler, kabiliyetler, kurallar bir festival havası içerisinde geçit töreni yapıyorlar zihnimde. Sonra Osmanlı ve o ihtişamlı İslam medeniyetleri geliyor aklıma. Onlar da aynı kabiliyetler üzerine hatta belki de daha üstün prensipler üzerine kurulmuşlardı diye geçiriyorum içimden ve listelemeye başlıyorum her birini New York’un o gizemli gökdelen silüetinin üzerine yazarcasına. İlim, hikmet, adalet, sistemli hareket vs. derken o ilimden beslenen beyan ve ikna kabiliyeti, o hikmetin meyveye düçâr olma hali ifadeleri dökülüyor ağzımdan. Birden bir şimşek çakıyor adeta kafamda ve zihnimdeki tüm düşünce kırıntılarını kendi karanlıklarına hapsedip kendisine has tek bir düşünce ile aydınlatıyor. Şimdi anlıyorum diyorum kendi kendime! Sanki Hocafendinin Başbakana neden bir Kur’an-ı Kerim ve bir de kendi Beyan isimli kitabını hediye ettiğine dair illa bir neden aramam gerekiyormuş bencilliği ve haddini bilmezlik içerisinde. Henüz olaylar yeni başlamış, kalp kırıcı sözlerin, gönül yaralayıcı iftira ve yalanların yeni günyüzüne çıktığı günlerdi. Ama öncesinden beri aleyhte bazı bitirme-tasfiye etme çalışmaları olduğu hep biliniyordu. Belki Hocaefendi daha fazlasını da biliyor ama hep içine atıp sabrediyordu. Kamptaki; o herşeyi Sahibine havale etme hali belki de bundan ötürü idi.

Kur’an; hakkı, adaleti, ilmi ve hikmeti temsil ediyordur dedim kendi kendime. Bir medeniyet ancak bu temeller üzerine kurulabilir ve idame ettirilebilirdi. Beyan da işte o ilim, irfan ve hikmetten beslenen, adalet ve hakikat kavramları ile desteklenen bir medeniyette hayat bulur ve sonra da onu süsleyen, hakikatta sabit kılan, ayakta tutan ve yeni medeniyet çekirdekleri haline getiren bir irfan meyvesi haline dönüşürdü. İşte benim o iki hediye kitaba yüklediğim manalar bu şekilde olmuştu. Yani bir yandan muhatabına; adalet, hak ve hakikatten ayrılma, zulme kaçma; diğer yandan da beyan ve ifadelerine dikkat et ki onlar hakikatın ve medeniyetin birer bestesi olabilecekken, sahibini yaralayan, hak ve adaletten uzaklaştıran birer öfke tokmağı ve içinden çıkılması imkansız bir ümitsizlik bataklığına dönüşmesin. Kısaca, ‘haktan ayrılma; adaletten şaşma ve hep doğruyu söyle’ demekti bu.

Bu seyahatim ile bu yazıyı yazdığım ana kadar aradan bir kaç aya yakın bir zaman geçti. Bu süreç içerisinde yaşanan gelişmelere; kısaca yapılan fişlemelere, görevden almalara, hakaretlere, iftiralara, yazılan yalanlara, birilerinin ortaya çıkan konuşmalarına, büyükelçilere verilen utanç emirlerine, yargı ve adalet sisteminin hallaç pamuğu gibi atılışına, ülkenin kamplaştırılarak nasıl bir tehlikenin içine atıldığına bakıyorum. Etrafımda gördüğüm o samimi ve gündemden uzak kalmaya çalışan insanların ilerleyen günlerde bizzat; o hediyelerin muhatabı kişi tarafından nasıl; ‘haşhaşi’, ‘virüs’, ‘ajan’, ‘hain’, ‘paralel örgüt’, ‘lobi’ şeklinde ithamlara maruz bırakıldıklarını ve bizzat Hocaefendinin nasıl ‘içi boş alim müsveddesi’, ‘sahte peygamber’ ifadeleri ile hakarete ve nefret suçuna muhatap olduğunu gördükçe o hediyeler geliyor aklıma hep. Acaba diyorum; Hocaefendi o iki kitabı hediye olarak gönderirken gerçekten benim içime doğan o manaları da beraberinde mi gönderiyordu muhatabına. Yoksa ben mi yanlış anlamlar yüklüyordum Kur’an ve Beyan isimli o iki hediye kitaba. Sanırım bu sorunun cevabını vermek artık zamana kaldı.