Bu yazı 10 Temmuz 2010 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesinde yayınlanmıştır.
Oldum olası sendika kavramının bizim toplumumuzdaki algılanış ve uygulanış biçiminden rahatsızlık duymuşumdur. Cumhuriyet tarihimiz sendikalaşma kapsamında nice kutuplaşmaların, sorunların ve çözüm adına üretilen çözümsüzlüklerin gözlendiği bir zaman dilimi olmuştur. Kendisine böyle ek anlamlarla yüklenen misyonu, onu yapay bir mevkiye taşıyınca, sendikalaşma; toplum mühendisliğine soyunan bir takım çevrelerin vazgeçemediği bir alet haline gelmiştir.
Medya, bugün nasıl 4. Kuvvet olarak tanımlanıyorsa, ülkemize has sendikalaşma konsept ve uygulamalarından tevellüd eden sendikaları da 5. Kuvvet olarak tanımlamak hiç yanlış olmaz. Nitekim, halihazırda, mahkeme delil klasörlerine giren bazı deliller ışığında Ergenekon suç örgütünün sendikalara nasıl bir görev biçtiğini yakinen müşahede ettik ve aynı Ergenekon’un Kıbrıs’ta ne kadar etkin olduğunu da çok iyi biliyoruz.
Değişik anlamlar ihtiva edebilen sendika kavramı, ilk uygulanış alanları yönüyle ekonomik temelli olsa da, zamanla gelişen tanımı sayesinde bugün daha farklı kulvarlarda da kullanılmaktadır. Tanımı ve kökeni itibari ile belirli bir amaç/ticari kaygı neticesinde bir araya gelen insanların oluşturdukları bir örgüt veya daha çok Yunanca kökenli ‘syndikos’ kelimesinden türemiş olması bakımından (bkz. Wikipedia) bir ‘sorun’un koruyucusu/kollayıcısı anlamını da ihtiva eder. Fakat dikkatinizi çekmek isterim ki; sendika kavramı belirli bir suç işlemek maksadıyla organize olmuş insanlar birliği olarakta değerlendirilmekte ve tanımlanmaktadır.
Bu bağlamda ülkemize baktığımızda, sendikalar daha çok bir meslek grubunun haklarını savunma amaçlı faaliyet yürütmektedirler! Bu daha çok kişi/meslek grubu eksenli bir algılayış biçiminin bir ürünüdür ve özellikle 80 öncesi ve sonrası gelişen sol hareketlerin güdümü ile artan bir değere ulaşmıştır. Darbe mühendisi çevrelerin ise her zaman iştahını kabartan bir ‘kale’ olarak algılanagelmiştir. Daha özel ve geniş bağlamda, ‘’sorun’’ eksenli sendikalaşmalar (çalışan haklarını hariç tutarsak) bizde biraz eksik kalmıştır. Mesela, bir grup insan bir araya gelip, ‘kıyafet özgürlüğü sendikası’, ‘hayvanları koruma sendikası’ da kurabilirler. Bizim kültürümüzde bu daha çok vakıf mantığı ile ele alınan bir husustur. Henüz daha temel yaşamsal sorunlarla boğuşmakta olan ülkemiz vakıfçılık alanında da zayıf kalmış olsa da, bu konudaki örnekler için Osmanlı dönemine ait vakıflaşma kültürüne göz atmak yeterlidir.
Sizler sendika kavramına, ülkemizdeki ve yavru vatan Kıbrıs’taki muhtemel uygulamalara bu zaviyelerden baka durun, ben bu yazının yazılmasına neden olan hadisenin önce sunumuna ardından da Amerika’da bir eğitim kurumunda görev yapan bir idareci olarak bunun bir değerlendirmesine gireyim.
Takip etmişsinizdir. İlk olarak 1 Temmuzda Kıbrıs’ta bazı eğitim sendikaları, bünyelerinde Milli Eğitim Bakanlığı’nın onayı ve gözetimi dahilinde yaz Kur’an kursları tertip edilen iki okulu bastılar. Zaman Gazetesi’nin aktardığına göre, ortaokul öğrenci ve öğretmenlerini zorla dışarı çıkararak sonrada protestolarını gerçekleştirdiler. Eskiden Türkiye’de çok dinlediğimiz klasik sloganlarını attılar. Tarih 4 Temmuz... Ülkenin Başbakanı bu sendikaları tavırlarından dolayı kınadı ve haklarında hukuki işlem yapılacağını ilan etti! (9 Temmuz itibari ile henüz herhangi bir adım atılmadı). İlaveten, bu sendikaların ‘’toplumun değerlerine savaş açmanın anlamsız olduğunu’’ belirterek onları saygılı olmaya davet etti (Zaman, 4 Temmuz 2010).
6 Temmuz tarihinde baskına ait bir takım detaylar gün yüzüne çıktı. Yine Zaman Gazetesi’nin haberine göre, ismi ‘Kıbrıs Türk’ ifadesi ile başlayan ve bu baskını gerçekleştiren sendika üyeleri, polisin müdahalesine rağmen, okula kapıdan giremeyince yangın merdiveninden giriyorlar; çocukları kovalayarak fotoğraflarını çekiyorlar. Daha sonrada taciz ettikleri öğrenci ve öğretmenler aleyhinde Türk oldukları gerekçesiyle ‘’işgalci’’; onları korumaya çalışan polisleri de ‘’işgali koruyan polisler’’ şeklinde suçluyorlar ve polisle tartışıyorlar. Ve yine habere göre, polis sendika üyelerini güçlükle dışarı çıkarabiliyor.
7 Temmuz... Aynı sendika üyeleri bu sefer başka bir okulu basıyorlar. Hem de KKTC Başbakanı ‘’gerekli güvenlik önlemlerini alıyoruz!’’ demiş olmasına rağmen! Yine polisin engelleyemediği bir eylem... Okula zorla giren ve kapıları tekmeleyerek, öğrencilerin zorla resimlerini çeken sendika üyeleri ve durumdan şikayetçi olan, çaresiz öğrenci velileri... Çaresizliklik içindeki bir velinin; aynı şeyin geçen sene de yaşandığını ve bir işlem yapılmadığını belirten sözleri ile aslında kendisi acizlik içerisinde olan adalet ve hukuk sistemimizin ne durumda olduğuna işaret edip şimdi, Amerika’da bir eğitim kurumunda yöneticilik yapan birisi olarak, Kıbrıs’ta yaşanan bu vahim hadisenin Amerika’da yaşanması halinde izleyeceğimiz senaryoyu Kıbrıs örneğine paralel bir şekilde sizlerle paylaşmak istiyorum.
Öncelikle şunu belirteyim: Amerika’da hiçbir sendika böyle bir eylem gerçekleştirmeye cesaret edemez. Hele Kıbrıstaki gibi ’ayrımcılık yapma’ kategorisine giren bir eylemi... Diyelim ki etti. Bu durumda ne olur? Birincisi; Amerika’da her ilk ve orta öğretim kurumunda, okula baskın olması durumunda öğretmen, idareci ve öğrencilerin nasıl hareket edeceğine dair yıl içerisinde bir kaç kez tatbikat yapılır. Baskın olması durumunda öğrencilerin ve öğretmenlerin bildiği bir sistemle uyarı verilir. Bu uyarıyı duyan herkes kapılarını kilitler. Öğrenciler duvar kenarlarına çömelerek dizilirler. Kıbrıs hadisesinde polis daha dışarıdakileri sakinleştirmeye çalışırken bu yeterli süre zaten mevcuttu.
İdareciler hemen 911’i arayarak okulun bir kaç yetişkin tarafından basıldığını ve silahları olup olmadığını bilmediklerini rapor ederler. Özellikle küçük öğrencilerin bulunduğu okullara yapılan saldırılara karşı daha hassas olan polis teşkilatı olayı fazlasıyla ciddiye alır. Üç dakika içerisinde yerel polis eşliğinde özel eğitimli SWAT timleri ve federal büro ajanları (FBI) ambulanslar ve itfaiye eşliğinde okula gelirler.
Bu aşamada yukarıda koyulaştırdığım noktaları senaryoya yerleştirmeye başlıyorum. Sendika üyelerinin polisle tartışması gibi bir lüksleri yoktur. Polis buna kesinlikle müsaade etmez. Dinlemez bile. Üyeler slogan ata dursunlar, polis kendileri ile ‘’yahu yapmayın etmeyin’’ repliklerine kesinlikle girmez. Aciz değildir çünkü. Arkasında adalet sisteminin olduğunu bilir. Tek şey söyleyip durur: Sizi uyarıyorum derhal susun ve benimle iş birliği yapın babında emir cümleleri kullanır. Öfkeli gurup taşkınlığa devam ettiğinde ise bu sefer onlara birazdan yapacakları uygulamaları hatırlatır; elektrik şoku verme gibi. Tabi bu senaryo hadisenin halen okul dışında cereyan etmesi halindedir. Yerel polisi izlemekteyiz. Diyelim ki sendika üyeleri polisi aştı ve yangın merdiveninden içeri girdi veyahutta polis geldiğinde üyeler zaten içeri girmişlerdi. Birincisi; polisin gözü önünde böyle bir şey cereyan edemez. Anında silahını çeker ve vurur yada başka bir şekilde üyeleri pasivize eder. Yada olaya direk SWAT timleri müdahele eder. Üyelerin derhal dışarı çıkmasının emredildiği bir anonsun ardından çıkmadıkları takdirde, SWAT timleri içeri dalar ve gerekirse sendikacıları öldürür.
Diyelimki sendikacılar sağ salim pasivize edildiler. Direk olarak gözaltına alınırlar. Arkalarında kim var, başımıza iş gelir mi gibi bir endişesi yoktur polisin. Haklarında özel ve kamu davaları açılır. Aileler asla çaresiz olmadıklarını iyi bilirler. Aileler ve eğitim kurumu sendika aleyhine tazminat davaları açarlar. Büyük ihtimalle de kazanırlar. Öğrencilere ve öğretmenlere psikologlar atanır. Muhtemelen sendika da kapatılır yada toplum baskısından dolayı kendisini fesh eder.. Yada idarecileri istifa ederler. Ayrımcılık suçları direk olarak federal bir suç olduğundan sendika kendisini FBI’ın takibinden kurtaramaz.
Amerika’da bir öğrencinin velisinin istemi dışında resmini de çekemezsiniz. Okulun İnternet sayfasında öğrencinin resmini yayımlayabilmek için bile veliden imzalı bir belge almanız gerekir. Öğrencilerinizi herhangi bir yarışmaya götürmek istediğinizde bile, yarışmayı organize eden kurum günler öncesinden öğrencilerin resimlerinin çekilmesi ihtimaline binaen veli izin kağıdı gönderir size. Kıbrıslı sendikacıların, öğrencilerin zorla resimlerini çekmesi bile, başlarına çok büyük belaların açılması için yeterlidir ABD’de.
Daha çok detaylar olsada burada keseceğim. Kıbrıs’ta ve ülkemizde benzer hadiseler, kanunsuzluklar çok uzun zamandır yaşanıyor. Adalet sistemlerimiz böyle zayıf, aciz, pısırık bir kişilik taşıdığı müddetçe de yaşamaya devam edeceğiz. Böyle fütursuz bir kanunsuzluk irtikab eden bir sendika, arkasında ona destek veren Ergenekonvari bir güç olmadan bu tür kabadayılıklara cesaret edemez. Ergenekonvari yapılanmalar ise gücünü bu yazıda resmetmeye çalıştığım zayıf damarımızdan alırlar. Yani, hukuk sistemimizdeki gedikler, devletin güçlü olmaması, polis teşkilatının kanunları koruma noktasında elinin zayıf olması... Yaklaşık bir yıl önce gazetelerin İnternet sayfalarına düşen bir videoyu izliyorum. Elinde bıçak, bir saldırgan etrafındakileri tehdit ediyor; gazetecilerin tabiri ile ‘’dehşet saçıyor’’. En az 10 dakika süren bir zaman zarfında polis memurlarımız sadece, ‘’kardeş yapma etme’’ diyaloğundan öte geçemiyorlar zanlı ile. Amerika’da ise olay çok basittir. Adamı emir cümleleri ile sükunete davet edersiniz ve işbirliği yapmadığı takdirde başına gelecekleri hatırlatırsınız. Hele elindeki bıçağı polise sallamaya da başlamışsa ya elektrik tabancasının elektrotlarını yada bir kurşunun yakıcı sıcaklığını bağrında hissediverir. Artislik yapmasına müsaade edilmez.
Polis ve arkasındaki adalet sistemi güçlü ve yıldırıcı olmalı. Anlayışlı, tedbirli; ama tavizsiz olmalı. Bir grup kendini bilmez, milletin gözünün içine baka baka geçen sene de işlediği bir haltı, aynı cesaretle polisi dahi aşarak işleyememeli. Bu güçlü bir devlet olabilmenin, gerçek bir hukuk devleti olabilmenin göstergesidir. Bir okulunu ve içerisindeki küçük çocukları dahi koruyamayan, sorumluları en ağır şekilde cezalandıramayan bir devletin etkin ve uzun ömürlü olması beklenemez. Bir gün, Amerika’da da benzer bir hadise karşısında ülke başkanının benzer acizlikler içerisinde bir açıklama yaptığını, adalet sistemi ve polis teşkilatının olaya Kıbrıs ve Türkiye’deki gibi müdahale ettiğini görürseniz, Amerika’nın artık son nefeslerini vermeye başladığından emin olabilirsiniz. Çünkü sağlam bir hukuk ve adalet sistemi uzun nefesli bir devlet olmanın temelidir. ‘Adalet mülkün temelidir’; işte bu demektir. Ancak, güçlü bir polis teşkilatı ve güçlü bir hukuk sistemi ile geleceğe güven ve ümitle bakabiliriz. Keşke Polis teşkilatımıza, meclisimize ve hukuk çevrelerimize bu önemli konuda en ince detaylarına kadar bir brifing verebilseydim.
9 Temmuz 2010 Cuma
KIBRIS’TAKİ SENDİKA TERÖRÜNE AMERİKA’DAN BAKIŞ
Gönderen Turk zaman: 10:28 Bu kayda verilen bağlantılar
Etiketler: adalet, Ergenekon, Hukuk, Kibris, polis, sendika, sendikalasma
5 Temmuz 2010 Pazartesi
MEDYA GÜNDEMİ EŞLİĞİNDE: NE ZAMAN ADAM OLURUZ?
Bu yazı 6 Temmuz 2010 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesinde yayınlanmıştır.
Türkiye’de herhangi bir gazetede köşe yazarlığı yapmak zor bir iş midir, yoksa kolay mı? Bu soruyu size yöneltseler nasıl cevap verirdiniz? Böyle muğlak sorular karşısında Amerikalıların kullandıkları çok kısa ama öz bir cevap şekli vardır: ‘It depends’ derler. Yani, cevabın niteliği soruyu hangi koşula ve parametreye göre değerlendirdiğimize göre şekil alır demektir bu. Yukarıdaki soruyu da işte bu zaviyeden ele alıp bir değerlendirme yapalım ve oradan da mevzumuzu daha genel bir perspektife taşıyarak ‘biz ne zaman adam oluruz?’ sorusuna cevap bulmaya çalışalım.
Bir ülke düşünün! Sanat, kültür, edebiyat ve felsefe bilgileri yeterli düzeyde olan kişilerin bile kendilerini sadece siyaset ve politika yazmak zorunluluğunda hissettikleri... Entelektüel düzeyi geniş ve derin olan yazarlarının ülkenin düşünce ufkunu ve geleceğini inşa ettikleri değil, ülke gündeminin, yazarların düşünce altyapısını inşa ettiği... Ciddi anlamda hiçbir entelektüel birikimi olmayan bir takım yazarların, ülke gündeminin belirlenmesinde ve şekillenmesinde daha çok etkin oldukları... Ellerine tutuşturulan dosyalarla bir sağa bir sola saldıran, kaynakları kesilince de kaldırımlara savrulan köşe yazarlarıyla dolu... Bir üniversitede öğrenci yetiştirse daha faydalı olabilecek bir sosyoloğun, medyanın ‘amiral köşküne oturtularak’ hükümet kurma-yıkma mühendisliğine soyundurulduğu... Gazetecilerin vurulduğu... Ne zaman güzel bir gelişme yaşasa aniden artan terör ile sevincinin kursağında bırakıldığı...
Bir ülke düşünün! Halkının düşmanlıklar, kin ve nefret duygularıyla birbirine düşman hale getirildiği... Birbirini anlamaz, dinlemez ve birbirine tahammül edemez hale getirildiği. Böyle bir ortamda her gazeteci ve köşe yazarının kendisine bir taraf bulma zorunluluğu hissettiği; özgür iradesini yitirip ve mesleğin gereği olan şüpheciliği hakikat izciliği noktasında değil de, sadece karşı grup aleyhinde bir silah olarak kullanır hale geldiği...
Bir ülke düşünün! Belirli bir tarafı tutmadığı halde, sadece ülkede çetecilerden, darbelerden arınmış bir demokrasi tesis edilsin diye kalem tutan yazarların dahi gene kendi meslektaşları tarafından ‘’karşı taraf’’ olarak ilan edildiği ve fikri bir linçe tabi tutulduğu...
Bir ülke düşünün! Kan, kin, nefret, ölüm, kavga, aldatma, tecavüz, sahtekarlık, hırsızlık, zam, falan parti filan parti vb. haberlerin eğreti verecek bir çılgınlıkta ve yoğunlukta gazete sayfalarını doldurduğu... Kadın resimleri ile gazetelerin satılabileceği anlayışının hakim olduğu.. Gazete sayfalarının yarısını yukarıdaki türde haberlerin diğer yarısını da futbolun işgal ettiği... Bu nedenle de insanların hem takım hem de parti tutmadan yaşayamaz bir hale geldikleri...
Bir ülke düşünün! Ordunun ve bir siyasi partinin ‘Cumhuriyet’in temel direği sayıldığı’. Aynı partinin milletin gözünün içine baka baka ‘ordu darbe yapsa da biz de nemalansak’ anlayışı ile yıllardır demokrasiyi baltaladığı... Bir başbakan’ı idam ettirdiği... Parti liderinin, davalar henüz devam ederken sırf yargıyı etkilemek için, ‘’ben Ergenekon’un avukatıyım diyebildiği’’ ama bu desteğe rağmen bir gece operasyonu ile Ergenekoncu çevreler tarafından alaşağı edilerek vezirin piyon ile yer değiştirildiği (ileride bir taşla çok kuş hesabı eşliğinde yeni bir vezirle değiştirmek üzere)...
Bir ülke düşünün! Bütün dünya profesyonel ordular tesis etmeye yönelirken, kendi subaylarının ‘profesyonel ordu’ kavramından bu kadar korktuğu ve kaçındığı... Ordunun ve Genelkurmay’ın başka hiçbir ülkede olmadığı derecede burnuna kadar siyasetin içine battığı... 2003, 2004 ve 2007 yıllarında dahi içerisinden darbe planlayan üst düzey bazı komutanlar çıkarabildiği ve yargılanan bu kişileri hapishanede ziyaret ederek destek vermeye başka bir subayını gönderebildiği... Geçenlerde 2000 küsürüncü yılını kutlayan ordusunun tarihinde hiç bu kadar kötü yönetilmediği... Hatta tarihinin en kötü Cumhurbaşkanı (Sezer) ve Genelkurmay Başkanlarının (Özkök hariç) aynı on yıl içerisinde beraber siyaset! yaptıkları... Genelkurmay başkanının, ‘’bize karşı bir ‘psikolojik’ harekat yürütülüyor’’ diye diye açık bir psikolojik harekat yürüttüğü ve emrinde bir ‘Psikolojik Harekat Dairesi’ (şimdiki adı Bilgi Destek Daire Başkanlığı) bulunan tek kurumun başında olduğu halde bunu söyleyebildiği...Ordu içinden vatanını seven bazı subaylar yaşanan darbe girişimi, yolsuzluk vb. bir takım suçları belgeleri ile ihbar ettiğinde, bizzat Genelkurmay başkanın veya başka üst düzey bir komutanın medya karşısına çıkıp; gereğini yapıp soruşturma başlatacağız diyeceklerine, utanmadan ‘’kim sızdırıyor’’ tarzı repliklere girebildikleri... Hatta Genelkurmay Başkanı’nın 'İrticayla Mücadele Eylem Planı'nı ihbar eden ‘meçhul subayı’, 'yanlış adam' olarak tanımlayabildiği ve ‘’bizden de yanlış adamlar çıkabilir. Önemli olan onu bulup gereğini yerine getirmek.'' diyebildiği... (Zaman, 6 Temmuz 2010)
Bir ülke düşünün! Adaletin her yerde mülkün temeli olarak görüldüğü bir zaman diliminde, bazı yüksek yargı mensuplarının, Ergenekon çetecilerini ve darbe planlayıcılarını kurtarmak için akla hayale gelmeyen hukuksuzluklara, Ali Cengiz oyunlarına yeltendikleri... Kara planları, ses kayıtları ve belgelerle ortalığa saçılan devlet memurlarının kendinden emin tavırlarla ‘ben yaptım oldu’ şeklindeki kayıtsızlıkları... HSYK’nın tahakkümünden, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay’ın siyasete bulaştığından sıklıkla bahsedildiği, ‘’o mahkeme bizden’’ diyenlerin ortalıkta rahat rahat dolaştıkları... Bazı önemli davaları, anlamsız yere senelerce süren bir sürece yayılıp sonrada ‘mürur-u zaman’ (zaman aşımı) denilerek bazı kesimlerin mahkemelerde kurtarıldığı... Darbecilikten ve diğer suçlardan yakalanan bazı üst düzey komutanların nedense bir anda çok ciddi rahatsızlıklar geçirerek ‘GATAKULLİ’ ye getirildikleri...
Bir ülke düşünün! Hala başörtüsü takmanın yasak olduğu... İktidardaki hükümetin bile bu konuda bir çözüme gitmesine izin verilmediği... Ana muhalefet partisinin bazı yüksek yargı organları ve bazı askerlerle iş birliği yaparak bu konudaki çözümsüzlüğün bayraktarlığını yaptığı... Ama bununla da kalmayıp sanki bu sorunu ancak kendisi çözermiş gibi sahte yalanlar uydurduğu; ardından da ‘’ben öyle bir şey demedim’’ diyerek hemen çark ettiği (Kılıçdaroğlu’nun son açıklamaları, 1-2 Temmuz tarihli gazeteler)... Ana muhalefet liderinin, ’terörü, başörtüsünü biz çözeriz’’ cümlesi ardından gazetecilerin ‘’nasıl’’ sorusuna karşılık ‘’onu bize bırakın’’ diyerek siyaset yaptığını, oy kazandığını sandığı, milleti aptal yerine koyduğu ve aslında hiç bir şey için bir planı olmadığını tüm dünyaya böylece açık ettiği... Ve gene aynı ana muhalefet liderinin, hükümetten oy çalacağım ve kendimi ispatlayacağım telaşı ile, bizleri ‘’bana ne ben de isterim’’ siyaseti ile tanıştırdığı...
Başbakan’ın şehit verdiğimiz mevzileri gezmesinin ardından, ‘ben de giderim, banane! banane!, hem ben gidip ayakta dururum, çok cesurum’dur’ mantalitesi ile siyaset yaptığı... Bazı gazetelerin de bu tek taraflı tartışmayı ciddiye alıp gündem oluşturduğu... Üstüne üstlük, Genelkurmay Başkanı’nın da böyle bir ‘’mevzii turizmine’’ (Abdullah Abdülkadiroğlu, Samanyoluhaber, 5 Temmuz 2010) kasıtlı veya kasıtsız kapı aralayarak siyasete bir kez daha alet olduğu... İnternet sayfasında bu resimleri Başbakan’ın adından bahsedilmeden; ama ana muhalefet liderinin yanındakilerin bile isimleriyle yayınlandığı... Tıpkı bir çocuk tiyatrosu oynar gibi cepheye gidilip (başka bir cephe) ayakta resim çektirerek resimlerin basına servis edildiği...
Bir ülke düşünün! Ordusunun iki bin küsür yıllık tarihinde hiç bu kadar zayıf olmadığı... Teröristi çoban zannedip (gidip kontrol etme gereği bile duymadan) askerlerini şehit veren; parkta duran sade vatandaşı ise terörist zannedip vuran... Bunun kendisinden hesabının dahi sorulamadığı... Sayıları yüzü aşan terörist gurubunun sınır geçip karakol bastığı... Ve gene kimsenin hesap soramadığı... Halka karşı balyoz darbesi planlayan ve bu plan kapsamında kendi uçağını düşürüp komşu ile savaş çıkarmaya, Fatih Camii’ni bombalatıp halkı galeyana getirmeye, diğer din ve ırklardan bazı kimseleri öldürterek bir iç savaş çıkarmaya çalışan, bir cemaate ait evlere silah yerleştirerek sonrada cadı avı başlatmayı planlayan bir askerin; ‘’üstlerim ne dedi ise onu yaptım’’ sözüne rağmen hiç bir üssün yargılanmayı bırakın haklarında soruşturma dahi açılamadığı... (Hadi Kıbrıs’ı da bizden sayalım) ülkenin Milli Eğitim Bakanlığı izni altında çalıştıkları halde bir Kur’an kursunun kendini rejimin bekçisi ilan eden ‘solcu’ ve/veya ‘Ergenekon tandanslı’ sendikalar tarafından basılarak içindekilerin sorgulanması ve hanelerine tecavüz suçu işlendiği halde yaptıklarının yanına kâr kaldığı...
Bir ülke düşünün! 21. yüzyılda şehir içlerinde bile hala Jandarma karakollarının olduğu... En büyük üniversitelerinden biri olan ODTÜ’nün hâlâ Jandarma tarafından korunduğu... Jandarmanın polisin görev alanında olan yerlerde hesap vermeden iş yürüttüğü... Öğrenci yurdu basıp halkı fişlediği... Terörle çok etkili bir şekilde mücadele eden Polis Özel Harekat’ın 28 Şubatçılar etkisiyle el etek çektirildiği... 30 bin masumun katili bir terör elebaşısının sivil hükümetin ve polisin elinin yetişemediği bir adadan avukatları aracılığı ile ülke gündemi belirlediği; ufak çaplı bir siyasi parti liderinden daha çok mesaj verebildiği... Mecliste hükümet ortağı iken bu kişinin asılmasına giden yolu ‘çekimser’ kalarak (şimdiki gibi; ‘asmazsam namerdim’ edebiyatından uzak bir tarzda) kendisi tıkadığı halde, şimdiki Başbakan’ı neden asmıyorsun diyerek suçlayan, meydanlarda halka urgan atarak şov yapan milliyetçi! bir liderin siyaset yaptığı...
Bir ülke düşünün! Bir hükümet iyi bir iş yaptığında bile muhalefet partileri ve bir kısım medyası sırf muhalefet olsun diye o işten eleştirilecek bir şeyler bulmak için taklalar atsın... Muhalefet etmenin politikacılar nezdindeki tek karşılığı; ‘ona nasip olmasın yeter ki!’ mantalitesi olsun... Sadece politikacılar mı? Hudson’da yapılan bir toplantıda bir komutanı dahi; ‘’terör şimdi biterse AKP’nin işine yarar’’ diye endişe arz edebilsin... Ve halkın nerede ise yarısının oyları ile iktidar olmuş bir parti bu kadar çetin şartlarda politika üretmeye, devlet yönetmeye mecbur kalsın...
Bir halk düşünün! Bir imparatorluk iken böyle sefil hallere düşmüş, düşürülmüş olsun. Yukarıda kısmen resmetmeye çalıştığım çirkeflikler kendisine medya diye, haber diye, siyaset diye, rejim-laiklik diye yutturulmuş olsun... Parçalanmış; partilere, takım tutma mantığı altında dağıtılmış, birbirinden nefret eder hale getirilmiş olsun... Orduya, medyaya ve yargıya sızan Ergenekoncu suç çetesinden hesap bile soramaz hale getirilmiş olsun... Seçimde oligarşik-faşist bir zihniyetin sevmediği bir partiye oy verdi diye ‘’ahmak’’, ‘’göbeğini kaşıyan adam’’ diye hakaret görsün... Başı türbanlı analarının evlatları sürekli şehit olup dururken aynı analar ordusunun kışlasına girmeye layık görülmesin... Okuduğu gazeteler, seyrettiği televizyonlar askerin ‘’akreditasyonuna’’ takılıp kalsın... Bu arada bazı komutanların yakınları ve bazı iş adamlarının çocukları hal-hatır veya rüşvet karşılığında askerliklerini yapmak üzere tatil beldelerine gönderilsin...
Bir halk düşünün! Kendisini özgür bilip, demokrasi altında yaşadığını zannetsin; ama aslında demokrasi kendisine çok görülüyor olsun... Kendi sivil anayasasını dahi yapmasına izin verilmesin... Kendi sivil mahkemesinde suç işleyen askerleri yargılaması istenmesin. Referandumda kendi kaderini belirlemesin diye Anayasa Mahkemesi’nin ön iptali için birileri ülkede her tezgahı denesin...
Liste uzayıp gider. O yüzden burada keselim.
Ne zaman mı adam oluruz? İşte yukarıda sıraladığım komik ve eğreti senaryolar artık tartışılmadığı, tek ve ana gündemimiz olmadığı zaman... Alevi, Sünni, Kürt, Türk vesairi ile birlikte artık birbirimizi sevip ortak noktada yaşamayı öğrendiğimiz zaman... Barış, dostluk, kardeşlik diyenleri ‘’acaba ne amacı var?’’ şüphesi ile değerlendirmekten vazgeçtiğimiz zaman... Artık takım tutar gibi parti tutmadığımız zaman... Doğan gurubu ve Cumhuriyet anlayışındaki gazetecilik, kendisini Taraf ve diğer alternatif gazetecilik anlayışlarına bıraktığı zaman... Ergenekon teröristlerinden hesap sorup, demokrasiyi sağlam kazığa bağladığımız zaman... Oligarşik, elitist, faşizan, milliyetçilik körü ve sadece eleştiren bir muhalefet anlayışından kurtulup Avrupa’da ki muhalefet anlayışını geliştirdiğimiz zaman... Artık köşe yazarlarımız halkı az siyasetin yanında sanat, kültür, edebiyat, felsefe vb. alanlardaki fikir ve düşüncelerle de besleyebildiği, eğitebildiği... bu ülkede entelektüel anlamda gazetecilik yapmanın zor olmadığı zaman... Ülke gündemi bu kadar cıvık ve eğreti şeylerle çok yoğun bir şekilde uğraşmadığı zaman... Entelektüel birikimi olmayan kimselerin gazeteci; güvenilir olmayan kimselerin hukuk adamı; ehil olmayanların lider ve demokrasi sevdalısı-sempatizanı olmayanların ise asker olamadığı bir ülke haline geldiğimiz zaman... Kısacası; Türkiye uygarlığın neresinde? sorusunun cevabını gönül rahatlığı ile verebildiğimiz zaman...
Gönderen Turk zaman: 16:53 Bu kayda verilen bağlantılar
Etiketler: Ergenekon, Genelkurmay, medya, Ordu, siyaset, turkiye
4 Haziran 2010 Cuma
TODA İSRAİL
Bu yazı 6 Haziran 2010 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesinde yayınlanmıştır.
İsrail'in, Gazze'ye yardım ulaştırmak maksadıyla yola çıkan yardım gemilerine yaptığı saldırı dünya çapında çok geniş kesimlerin tepkisini çekti. Endişe ile karışık duygularla, ''saldırmasa iyi olurdu!'' şeklindeki ''light'' tepkilerden tutunda; ''yeter artık!'', ''hadlerini bildirelim!'', hatta ''savaş açalım!'' derecesine kadar varan bir tepkiler yelpazesi izledik kısa bir zaman dilimi içerisinde. Bu hislerden çok farklı ve gayet sükunetli bir haleti ruhiye içerisinde ben de, İbranice teşekkürler anlamına gelen 'toda' kelimesi ile birlikte 'Toda İsrail!' diyerek duygularımı paylaşmak istedim sizlerle.
Neden mi bu başlığı seçtim? Arz edeyim:
Teşekkürler İsrail...
Bir avuç sivil insanın, en üstün nitelikli komandolara ve en modernize donanıma sahip olduğunu düşünen bir orduyu sadece su sıkarak yenebildiğini gösterdiğin, savaşın silahla değil azimle, sabırla ve bazen şehit vererek kazanıldığını gösterdiğin için...
Türkiye'nin seni rahatsız eden barışcıl politikalarını ve dünya nezdinde ve Araplar arasında artan itibarını, gemideki sivil insanları öldürerek 'çizebilirim' diye düşünecek zavallılıklara, acziyetlere düştüğün için...
Gemiyi uluslararası sularda basmanın ne kadar ahmakça olduğunu düşünemediğin için...
Uçaktan atlamayı bile beremeyip güverteye düşen kendi komando askerini tedavi etmeye çalışan insanların üzerine mermiler sıkarak insanlık dereceni gösterdiğin ve kendi kuyunu kendin kazdığın için...
Sadece PKK terörüne değil, İsrail'in ''devlet terörüne'' de şehit vermemizi sağladın... Artık PKK ile birlikte terazinin diğer tarafını doldurduğun için... Evlerimize Güneydoğu'dan şehitler gelirdi. İlk defa olarak evlerimize İsrail'den de şehit cenazeleri gönderdiğin, zulmün kalkması uğruna bazen şehitler vermesi gerektiğini bilen bir millete bir birleşme ve kaynaşma unsuru daha kazandırdığın için...
Saldırıyla eş zamanlı olarak güney sahillerimizde ve ardından diğer şehirlerde PKK terörünün tekrar hortlamasını tetiklediğin, PKK'nın sana nasıl taşeronluk yaptığını bizlere ve Kürt kardeşlerimize gösterdiğin ve böylece bundan sonra PKK üzerine çok daha ısrarla gitmemizi sağlayacağın için... Kürt kardeşlerimiz PKK'nın arkasında Ergenekon çetesinin olduğunu daha yeni öğrenmişti... Onlara yeni birşey daha öğrettiğin için...
Eskiden sadece Filistin'li kanı akıtırdın. Şimdi ise; tüm dünya'ya ait kanları tek bir geminin içinde Filistin'li kanları ile katıştırıp, onları aynı dava etrafında birleştirmeyi kendi ellerinle başardığın için...
Dünyanın şımarık, fütursuz ve kendi başına buyruk yaşayan bir çocuğu olduğunu tekrar ispat ettiğin için...
Yaptığın her fütursuzca ve 'ben yaptım oldu' eksenli hareketinin artık göz ardı edilmeyeceğini sebep olduğun tepki seli ile sağladığın için...
Eskiden olsa; eylemlerin bir çok dünya medyası, hatta hükümeti tarafından görmezden gelinirdi. Sen de bunu bir güç alameti sayar ve yeni eylemlerine bir geçit olarak kullanırdın. Bu son olayın ardından öncelikle CNN'den başlayıp diğer malum medya hatlarında turladım. CNN, klasik; üstü örtülü, sinsi yönlendirmeli haberlerle sana nefes aldırmaya; diğer bazı medya organları da açıktan savunma refleksleri ile sana can simidi atmaya çalışsalarda, aslında dünya medyası bazında da eski popüleritenin kalmadığını gördüm. Türkiye'de ki; eskiden hemen seni açıktan savunma yarışına giren tipler dahi durumun vehametinden dolayı seni açıktan destekleyemez hale gelmişler. Yardım gemileri yola çıktığında bizim bazı medyacılar da acaba kendi aralarında ve kendi amiral gemilerinde; hele bir iki sıkıntı çıksında içinden AKP'ye yüklenecek bir iki malzeme çıkarırız diyorlar mıydı ki? Bunu nereden mi çıkarıyorum: Eski amiral gemisi kaptanının şu sözlerinden: ''İsrail Hükümeti öyle bir şey yaptı ki, artık hiçbirimizin 'Ama' [yani İsrail'i savunmaya çalışacak, U.T.] diyecek ne mecali, ne hali, ne de cesareti kaldı...'' ''Bakın bizleri de ne hale getirdiler [İsrail Hükümetini kastediyor]. 'O gemide niye çocuklar var' diye dahi soramıyoruz'' [burada AKP hükümetine yüklenme niyet ve planını ibraz ediyor] (Hürriyet, 1 Haziran 2010).
Baskının hemen ardından dünya Yahudilerinin tepkilerine dair bir arayış içerisine girdim... Klasik söylemlerin ve fanatikliğin girdabından kurtulamayan bazı grupların klişe tepkileri dışında bir de ne göreyim: Sayıları azımsanmayacak düzeyde bir çok Yahudi, İsrail hükümetini eleştiriyor. Önemli bir Yahudi diaspora merkezi olan Los Angeles şehrinin önde gelen bazı Yahudi kanaat önderlerinin demeçlerini okuyorum: İsrail'in çok kötü bir şekilde yönetildiğinden bahsediyorlar; aralarda 'ama' lı ifadeler kullansa da bazıları... Sonra, kendisi de Yahudi asıllı bir televizyoncu, stand-up'çı olan Jon Stewart da İsrail'i ekranda rezil edenler arasında yerini alıyor; İsrail'in yardım gemisine müdahale mantığını ve argümanlarını 'ti'ye alarak.
Teşekkürler İsrail...
Tek bir Yahudi'nin dahi desteğini kaybetmenin senin için hayati değerde olduğu bir dönemde, önemli bir Yahudi kesimini karşına almayı başardığın için...
İsrail'in hamasi ve beceriksiz bir kaç politikacının ellerine düştüğünü, Yahudi ağızlardan da dünyaya dinlettirdiğin için...
Konuyu meclisinde görüşürken; Arap asıllı olan ve kendi milletinin seçtiği milletvekillerini ''vatan haini'' olarak nitelendirdiğin ve kendi demokrasinin ayağına kendin kurşun sıkarak tüm dünyaya Ortadoğu'da nasıl bir ''tek demokrasi'' olduğunu bu şekilde ispat ettiğin için...
Bu da yetmez! New York'lu bazı Yahudi grupları sokaklara döküp; onların, ellerinde Türk bayrakları ile İsrail'i protesto etmelerini sağladığın ve bizlere bir ilki yaşattığın için...
Yahudiler arasında aslında sanıldığı gibi yek vücut bir dayanışma olmadığını cümle aleme gösterdiğin için...
Arkandaki güçlü medya desteğine ve zengin şirketlere rağmen; bir avuç masum sivilin, yaşlının, kadının hatta çocuğun PR (halkla ilişkiler) başarısı karşısında eriyebildiğini ispatladığın için...
Teşekkürler İsrail...
Milyonlarca dolar harcasak yapamayacağımız PR çalışmasının bereketini ve getirisini beceriksiz ve öfkesinin kurbanı olmuş bir kaç yöneticin sayesinde bize tepside ikram ettiğin için...
Yine bu duygularla Davos'a gelmiş olan lideriniz, Başbakanımıza ''One Minute'' dedirttiği için. Bizler 20 sene uğraşsak diğer İslam ülkeleri hatta diğer milletlerden bir çok insanın nezdinde bir günde bu kadar popüler hale gelemezdik.
Bu iki kelimelik ifadenin tezahürlerinin; son saldırı ardından Hükümetin gerçekleştirdiği, diğer dünya ülkeleri nezdindeki girişimlerin ve yapılan okkalı ve güzel düşünülmüş demeçlerin arttırdığı öz güvenimizi Fenerbahçe 10 kere üst üste UEFA şampiyonu olsa gene de kazanamazdık.
Olaya tepki olsun diye 15,000 İsrail vatandaşı Türkiye'ye gezilerini iptal edecek demişşin. Şimdi bizim hükümet akıllı davransa ve her gün Türk dizileri izleyen Araplara yayın arasında; İsrail'liler turizmden para kazanmayalım diye vatandaşlarını göndermiyor dedirtse... ertesi yıl 150,000 Arap Türkiye'ye gelmez mi? Gelirse gene teşekkürler İsrail...
Teşekkürler İsrail...
Tüm bu davranışlarınla ve zulmü andıran uygulamalarınla kendine ''Hitler'in çocukları'' dedirttiğin için... Eski'nin mazlum ve mağdurunun nasıl yeninin zalim ve mağruru haline gelebildiğini tarihin ibret levhalarına yazdığın için...
Kurşunlarla yere serdiğin yaralı, masum sivillerin göğüsleri üzerine komandalarına ayak bastırtıp; sonra da güya hakaret etsinler, öç alsınlar mantığı ile ''one minute'' dedirttiğin için... (Gemide bulunan Yenişafak yazarı Hakan Albayrak'ın aktarımı) ve böyle davranarak aslında Erdoğan'ın ''one minute''ının sinende ne kadar derin bir yara açtığını; seni sinirden kudurttuğunu; ne kadar etkili bir Osmanlı tokadı yemiş olduğunu acizlik kokan bir tavırla ima ettiğin için...
Sivillere karşı silahındaki bir kurşunla dahi güvenilemeyecek bir İsrail'in, barınaklarındaki atom bombaları ile hiç güvenilemeyeceğini dünyaya gösterdiğin ve Türkiye'nin bu konudaki uyarılarının haklılığını ispata yardım ettiğin için...
Eski Mısır'da sana zulmeden Firavun; kibrinin, gururunun ve öfkesinin kurbanı iken bir Musa gerekti seni onun pençesinden kurtarmak için. Yukarıda hatlarını çizdiğim davranışlarınla şimdi sen; kendinin Firavun, Mavi Marmara'nın ise Musa olduğunu tespit ettirdin gören gözlere, düşünen beyinlere ve hisseden kalplere.
Yazımı Yahudi halkı adına bir temenni ile bitiriyorum. Umarım sizler; ülkenizi ve soydaşlarınızı yukarıda resmettiğim şekildeki bir ülke ve onun vatandaşları haline sokmayı başaran, basiretsiz ve beceriksiz; ama bir o kadarda öfke dolu, hınç dolu, düşmanlık dolu, faşist liderlerinizden kurtulursunuz. Demokratik bir ülkesiniz! Önünüzdeki ilk seçimde yapacağınız tercih kendi kaderinizi kendinizin tayin edeceği önemli bir dönüm noktası olacaktır. Unutmayın! Yahudileri yeni saldırıların ve nefretlerin pençesinden kurtarmak istiyorsanız, kendinizi öncelikle Netanyahu gibi, Lieberman gibi liderlerin fikri hastalıklarından ve azgın pençelerinden kurtarın. Dünyanın öfkesinin Yahudiliğinize değil; sinesi öfke dolu basiretsiz liderlerinize olduğunu görün ve gereğini yapın.
Savaşsız ve barış dolu, nefretten uzak bir dünya hayali ile noktalıyorum. Saldırılarda şehit olan masum ve yardımsever vatandaşlarımıza Allah'tan rahmet diliyorum.
Gönderen Turk zaman: 21:22 Bu kayda verilen bağlantılar
Etiketler: Israil
11 Mayıs 2010 Salı
TÜM ERGENEKON AVUKATLARINA DERS OLSUN
Bu yazı 11 Mayıs 2010 tarihli IV.Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.
Sayın Baykal'ın ismi üzerinde oynanan son kaset oyunu, ülkemiz siyasi tarihinin önemli mihenk taşlarından biri olmaya aday gözüküyor. Hadisenin, yıllar sonra bile bir takım derin analizlerin ilgi odağı olacağına eminim. Kasetteki görüntülerin Baykal'a ait olup olmaması ile hiç ilgilenmiyorum. Konuyu; zamanlaması, sunuş tarzı, hangi kesimlerin ne tarz tepkiler verdikleri ve çıkış kaynakları açısından değerlendirmek lazım. Yoksa salt, Baykal ismi üzerinden meseleye yaklaşmak, planın arkasındaki çevrelerin ekmeğine yağ sürmek anlamına gelir. İslam inancı ile yoğrulmuş Anadolu kültürü de zaten meseleye bu açıdan yaklaşmayı öğütlüyor bizlere.
Herşey ayarlanmış. İki hafta sonra gerçekleşecek CHP kurultayı öncesi Baykal'ın ayağını kaydırmak için mevcut kaset hazırda bekletilmiş. Partililer tarafından yapılan bir açıklamanın da gösterdiği gibi, kaset İnternete sürülmeden evvel, Baykal konudan sekiz saat öncesinden haberdar imiş (Taraf, 9 Mayis 2010). Eminim bundan daha da önce haberi olmuştur Baykal'ın. Zira parti başkanlığı seçimine bir daha katılmaması için pazarlıkların ve köşeye sıkıştırmaların daha öndecen başlamış olması icap eder. Böyle pazarlıklar son iki haftaya bırakılmaz.
Hadisenin arkasında CHP karşıtı (CHP jargonu ile konuşursak laiklik karşıtı) kesimlerin olmadığı çok açık. Zaten, olayın duyulduğu andan itibaren Baykal lehinde en anlayışlı ve alkışa değer yaklaşımlar bu çevrelerden geldi. Başbakan'ın yaptığı açıklama ve bazı gazetelerin (mesela Zaman, Yenişafak, Taraf...) kaset haberlerine değer vermemesi nedense en çok CHP sempatizanı gazeteleri rahatsız etti. Mevzuya ilk olarak kendilerinin, 'komplo' vb. savunmalarla atlaması gerekirken, onlar aynı anda kurulmuş saatler gibi 'Baykal istifa!' zilleri çalmaya başladılar. Bu nedenle olayın arkasında Ergenekon'a yakın çevrelerin ve partililerin olduğunu düşünmek mantığa hiç te ters düşmüyor. Star'dan Ergun Babahan (9 Mayıs 2010), ''Deniz Baykal, dün sabah gazeteleri alıp birinci sayfalarına baktığında, kendisine bu kirli tezgahı kimin kurduğunu anlamıştır'' derken aynı çevrelere işaret etti ve ''neden sistem iktidara karşı en büyük silahı olan partinin, kendisini her koşulda koruyan liderini bir anda satıyor?'' diyerek meseleye anlamlı bir boyut kazandırdı. Samanyoluhaber'den Abdullah Abdülkadiroğlu da (9 Mayıs 2010), ''Ergenekon’un ağızları şimdi koro halinde Baykal’a istifa besteleri yapıyor'' diyerek sızdırma işinin arkasındaki adrese işaret etti.
Akl-ı selim her ne kadar bu şekilde olduğunu göstersede, Ergenekon çevrelerinin kaynak saptırması yapmaya çalışması beklenen bir gelişme olmalı. Nitekim gene Ergun Babahan aynı yazısında şöyle demeyi gerek görmüş: ''Kimin bundan sonra ne yazacağına dikkat edin. Şimdi F Tipi, cemaat, polis teşkilatı çekti sızdırdı geyikleri de artacak. İnanmayın.''
Peki neden? Neden kendisini ''Ergenekon'un avukatı'' olarak tanımlamış bir kişi yine bu çevreler tarafından siyasetin dışına itilmeye çalısılıyor?
Muhtemel nedenlerin iki boyutu var: Güncel; siyasi ve politik gelişmeler ve bunlarla ilişkili olarak şekillenen gümdemlerden zarar gören bazı çevrelerin psikolojik durumları ve bunların dışa vurum şekilleri.
'Adam harcama', Ergenekon'un ve benzer yapıların bazen isteyerek bazen de mecbur kalarak yaptıkları bir eylem. Bu tür yapıların içerisine girmiş iseniz hatta sadece sempatik yaklaşmış bile olsanız bir kullanım sürenizin olduğunu bilmeniz gerekir. 12 Eylül olaylarında kullanıldıklarını ve aldatıldıklarını itiraf eden binlerce sade vatandaştan tutun, 'ikinci Atatürk' alkışları arasında Genelkurmay koltuğuna uğurladıkları Genelkurmay Başkanlarına kadar, oradan da Necip Hablemitoğlu'na kadar kimleri harcamadılar ki? ''İkinci Atatürk'' Yaşar Büyükanıt Paşa'yı darbe yapmadı diye nerede ise vatan haini ilan ettiler. Soyuyla ilgili haberler yaydılar. Suçunu da dindarlara yıkmaya çalıştılar. Necip Hablemitoğlu'nun idealist çizgisini kullanıp sonrada ölüsü sağlam propaganda malzemesi olur düşüncesi ile öldürdüler. Öldürülen, sonrada defterleri Veli Küçük'lerden çıkan subaylar, kendilerine suikast tertip edilen paşalar, yada evlerinde ölü bulunan bazı subaylar ise cabası. İlker Başbuğ'a da ''ikinci Atatürk'' gözüyle baktılar; ama onun da darbeye pirim vermeyen tavrı karşısında, İsrailde ki ağlama duvarı önünde çekilen resimlerini piyasaya sürdüler.
AKP ve devlet kurumları eksenli çok büyük değişimler oluyor. 12 Eylül anayasası değişmek üzere. Kürt vatandaşlara dönük siyasi ve ekonomik açılımlar terörün sonunu getirebilecek ölçekte. Bunlardan da önemlisi artık halk suça bulaşmış derin yapılanmalarını sorguluyor, hatta bununla da kalmıyor yargılamak istiyor. Muvazzaf subayların bile tutuklanabildiği bir ülke haline geldi Türkiye. İşte böyle hayati tehlikelerin cenderesinde kıvranan bir yapılanma, daha sabırsız hareket ediyor. İşine yarar düşüncesi ile desteklediği isimleri kendi arzu ettiği kısa süreçte etkin olamazlarsa hemen defterinden siliyor. Kendisini ''Ergenekon'un avukatı'' ilan etmiş, anayasa değişikliğine karşı çaba göstermiş bir sempatizanını bile harcıyor bu çevreler. Zaman kaybetmeye tahammülleri yok. O yüzden aceleci ve panik atak yaşıyor. Kendi çizgisine uygun görüşler taşıyan kişileri o yüzden daha kolay gözden çıkarabiliyor. Baykal, kendi milletvekillerini arkasına alıp anayasa değişikliğine karşı ne kadar mücadele vermiş olsa da sonuçta başarısız oldu. Tıpkı Büyükanıt Paşa ve Başbuğ gibi kendisinden beklenen şeyi gerçekleştiremedi.
Bu başarısızlığı dışında Baykal'ın (bu çevrelere göre) bir zayıf karnı daha var. O da Baykal'ın partideki kemalist çizgiyi takip etse de aşırı laikçi olmaması hatta dini değerlere saygılı oluşu. Yani bir temsil sorunu da var Baykal'ın. Rejimin laiklik kapısının bekçisi konumundaki bir parti başkanının Mevlana ile ilgili anlamlı sözler ifade etmesi, çarşaflı bir üyeye parti rozeti takması ve bir zamanlar darbe yapmaya sebep gösterilecek kadar ciddi bir ''gericilik'' örneği olan Kutlu Doğum haftasına katılması, Ergenekoncu çevrelerin ve katı laikçi derin CHP'nin tahammül edebilecekleri hususlar değil. Hele bir de; Kutlu Doğum töreninde yaptığı komuşmayı düşünün. Ben ilk okuduğumda kendi kendime Baykal'ın işi bitti demiştim. Hatta ''mücahit Baykal'' başlıklı bir yazı yazmayı bile düşünmüştüm. Neler mi demişti Baykal o konuşmada? ''İslamiyet, insanoğlunun yaşadığı her türlü soruna çözüm üretiyor. Dinimiz, 1400 yıl önce insanların renginin ve ırkının önemli olmadığını vurgulamıştır, ırkçılığı yasaklamıştır. Öldürmeyi, eşitsizliği, adaletsizliği yasaklamıştır. Herkes Allah önünde eşittir. Eğer İslam ahlakını ve sistemini bütün dünyaya yayabilirsek hiçbir yerde kavga, gürültü olmaz. Zaten İslam anlayışı ne zaman nerede tam anlamıyla hakim olsa, orada hiçbir gürültü patırtı olmadığını görüyoruz." Taha Akyol'un dediği gibi (Milliyet, 17 Nisan 2010) laikliğin belkide en içten savunucusu olan Ecevit'i bile ''Gülen’in müridi diye suçlayabilecek kadar ‘laikçi’ bir zihniyete sahip'' olan bir CHP mantalitesinin ve laikçi çizginin yukarıda alıntıladığım sözleri hazmetmesi mümkün değil.
Nitekim Baykal da sızan kaset ile ilgili olarak yaptığı açıklamada benzer bir hususa işaret etmiş:
''Orada [Kutlu Doğum töreninde] yaptığım konuşmanın mütedeyyin insanlarımız tarafından da takdirle karşılanması bazı çevreleri ürküttü... Bazı çevrelerin yıllardır sürdürdükleri 'CHP din düşmanı bir partidir' yalanını yıktık. İnançlı yurttaşlarımızla hiçbir kavgamız olmadığı, halkımızın dinine, diline, giyim ve kuşamına müdahale etmediğimizi halkımız gördü. O kesimleri de sahiplenmemiz ve bilhassa son olarak Diyanet İşleri Başkanı'mızın davetlisi olarak Kutlu Doğum Haftası'na katılışım ve orada yaptığım konuşmanın mütedeyyin insanlarımız tarafından da takdirle karşılanması bu çevreleri ürküttü. Yıllardır sürdürdükleri yalanın ortaya çıkmasından, CHP'nin halkımızın her türlü dini inancına ve yaşam tarzına saygılı olduğunun anlaşılmasından korktular."
Bu açıklama ile Baykal her ne kadar yukarıda izah ettiğim harcanma nedenlerinden bir tanesine üstünkörü değinmişsede yinede politik davranıp Ergenekoncu çevreleri ele vermemiş. Kasetin ikinci günü gazete köşelerinden ''istifa'' çığlıkları atmaya başlamalarına rağmen Baykal gene de Ergenekon'a karşı itidalli davranmayı tercih etmiş. Açıklaması çok ortada. Birileri çıkıp açıklamayı taraflı yorumlayarak kaset olayından dindar çevreleri ve AKP'yi sorumlu tutabilir. Vatandaş bunun böyle olmadığını bilsede açıklamanın belirsizliği iki taraflı bir bıçak gibi her kesimi yaralamaya açık bir üslüp belirsizliğine sahip. Baykal artık gerçekleri görmeli ve demokrasiden yana tavrını belirlemeli. Korkunun ecele faydası olmaz. Bu çevrelerin geçenlerde Şamil Tayyar'ın önemli isimlere suikastlar olabilir diyerek uyardığı gibi bu sıralar Baykal'a suikast yapmaya kadar işi götürebileceklerini düşünüyorum.
Bu son olayın ve yukarıda örneklerini verdiğim olayların ışığı altında tüm ''Ergenekon avuklatlarına'' sesleniyorum: Bu tür yapılanmalar için sizin ideolojik ve idealist çizginizin hiçbir önemi yoktur. Genel olarak yurt dışı bağlantılı olan bu tür hareketler insanlarımızı ''vatan, millet, Sakarya'' edebiyatı ile kandırırken devlet içi bir yapılanmaya ve kadrolaşmaya ihtiyaç duyarlar. Milliyetçilik yada laiklik duygularını istismar ettiği kişilerin beyinlerini doyurarak kontrolünde uzun süre tutamayacağını bildiği içinde diğer yandan kuyularını kazmaya başlar. Ergenekon operasyonları ile devlet birimlerinin ele geçirdiği yüzlerce şantaj kasetlerini, üst düzey komutanlar (Büyükanıt Paşa dahil) hakkında nasıl istihbarat çalışmaları yaptıklarını (eşinin harcamaları dahil), ve halen ele geçirilememiş (özellikle yargı mensuplarına ait) kozmik odalarda saklanan başka şantaj kasetlerini bu gözle bir daha düşünün. Düşünün ve bir gün mutlaka sizlerin de ipini pazara çıkaracaklarını aklınızdan çıkarmayın. O yüzden iyisimi onurunuzla hatalarınızı göğüsleyin; ama Ergenekonvari yapıların ekmeğine yağ sürecek antidemoktarik yaklaşımlar içerisine girmeyin. Ergenekon'a yaranılmaz. O yüzden hep Ergenekon'a değil, halka nasıl hesap veririz endişesi ile hareket ediniz. Halk'a kendinizi sevdirdiniz mi o halk sizin kasetlerinizi görmez ayrıca affedip bağrına basmasını da bilir.
2 Ocak 2010 Cumartesi
TÜRKİYE’NİN ERGENEKON’LA KOZMİK İMTİHANI
Bu yazı 7 Ocak 2010 tarihli IV.Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.
Çok ilginç gelişmelere sahne olan, sürprizlerle dolu bir yılı geride bıraktık. Toplumun hem yekünü hem de farklı farklı kesimleri, muhatap olma derecelerine göre, nasiplerini aldılar 2009 yılı bohçasından. Kürtçeye özerklik haberleri ile açılan; ama devletin üst düzey yetkililerine suikast planları ile kapanan, bize ne sunacağını hiç kestiremediğimiz haylaz bir yıl...
Eminim, ne milletimiz ne de Başbakanımız, zamanın en küçük birimlerinden biri olan ‘’bir dakika’’ ifadesinin, 2009 yılında asırlara bedel bir mâhiyet ve anlam kazanacağını tahmin etmemişlerdir. Evet! İngilizce bir dil olalı ‘one minute’ ifadesi hiç bu kadar büyük bir anlam kazanmamış; kibir âbidesi bir devlet başkanının başını ezerken dünyanın yarısına yakın bir kitleye ‘eyvallah!’ dedirtmemiştir. İşte 2009 yılı bize bunun olabileceğini tüm cesareti ile gösterdi.
Daha neler mi oldu? Obama Amerika’nın ilk siyahi başkanı olmayı başardı. Amerika, Irak’ta iflas ettiğini nisbeten kabul etti, onurunu zedelemeden Irak bataklığından çıkma planları yaparak, gözünü Afganistan’da yeni mâcerâlara dikti.
Ancak kanaatimce en büyük sürprizi bizim Ergenekon câmiası yaşadı. Bir örümcek ağı hassasiyeti ile kurdukları suç organizasyonunun bu kadar kolay çözülebileceğine hiç ihtimal vermemiş olacaklar ki; yaşadıkları hezimetler karşısında şaşkınlıkla karışık bir sağa tosladılar bir de sola. Eskiden hep taşeron kullanmaya alışmış olan örgüt, yaşadığı panik havası ile artık piyonlarını değil, kale (orduya sızmış), vezir (adalete sızmış), at (medyaya sızmış) ve fillerini (siyasete sızmış) çıkardı sahneye. Hatta, son günlerde ‘at’ların topu taca atma gayretlerine bakılırsa ‘şâh’ı rahatlatmak için ‘kale’leri ile bir ‘rok’ hamlesi yapmak isteyeceklerini kestirmek bile zor değil. Savcıların hamlesi zaten bu ‘rok’ hamlesini savuşturup ‘şah’ı savunmasız bırakmak idi belkide.
Efendim! bu yıl, Alevi kardeşlerimiz için de sürprizlerle dolu bir yıl oldu. Âcizâne bendenizin de dahil olduğu bir grup insan şimdiye kadar hep, Alevi kardeşlerimizin yıllardır nasıl sinsi bir plan ile CHP siyasetine mahkum edildiklerini, bir takım provakasyonlar ve sahte laikçilik oyunları ile toplumdan izole edildiklerini söyleyip durduk. İşte 2009 yılı orataya döktüğü kirli Ergenekon çarşafları ile, Alevi kardeşlerimizin önemli bir kısmına bu gerçeği gösterdi. Bir çok Alevi’nin Ergenekon fişleyicileri tarafından nasıl fişlendikleri, bazı liderlerine nasıl kışkırtma amaçlı suikast tertip edildiği, hem Alevi hem de Sünnileri birbirlerine düşürmek için nasıl kurnazlıklar planlandığı belgeler ışığında bir bir ortaya döküldü ve herkesin gözünü açtı. En önemlisi de, CHP’nin Aleviler hakkında gerçekte ne düşündüğü o meşhur ‘Dersim’ açıklaması ile gün yüzüne çıktı ve Baykal’ın da destek vermesi ile tarihte yerini alan ifşaatlar arasında yerini aldı. Alevi kardeşlerimizin hâlâ süren tepkileri konunun burada kalmayacağını gösterir mâhiyette.
Ergenekon’la devam... 2009 senesi, bize Kozmik odanın kapısını açarak güzel bir hediye bırakarak gitti. Genelkurmay’dan birileri son bir hamle ile bazı evrakları yakmış olsada, odanın içindeki dumanlar bertaraf olduğunda bu kozmik oda bize sırlarını ifşâ edecek ve milletimiz, 2009 senesinin bize aslında ne kadar büyük bir armağan takdim ederek, bir teşekkür dahi beklemeden, mütevâzi bir edâ ile aramızdan çekip gittiğini anlayacaktır.
Kozmik oda açılırda basın bundan nasibini almaz mı hiç! Hem de ilk alan o oldu. Kozmik odanın ilk kurucularından gelen ifşaatlar, bu odanın varlığını ilk açık eden Ecevit’ten tevârüs ettiğimiz alıntılar ve bazı gazetecilerin satırlarına yansıyan itiraflar meğer bazı gazetecilerin ve siyasilerin ‘’Özel Harekatçı’’ olduklarını gözler önüne seriverdi. Bazı gazetecilerin bir anda Genelkurmay’dan daha çok ‘kozmik oda’ savunucusu çıkmaları, bazı siyasilerin hiç gecikmeden topu taca atma gayretleri, bizleri şimdiden 2010 yılından yeni sürprizler dilenen bir hâlet-i ruhiye içerisine soktu bile.
2009 yılı, yer altından lav silahları çıkardı; birileri ‘boru’ dedi. Adâlet mühürler ‘ıslak’ dedi; birileri ‘tuzum kuru’ dedi. Belgeler Ergenekon dedi; biri ‘fasa fiso’ dedi, diğeri ‘ben avukatıyım’ dedi. Kurucuları JİTEM dedi; birileri ‘yok’ dedi. Taraf ‘darbe günlüklerini’ doğruladı; birileri ‘bağcıyı’ dövdü. Deliller ‘kafes planı’ dedi; birileri ‘kağıt parçası’ dedi. Adâlet, ‘Ergenekon çetecileri’ içeri dedi; birileri ‘gidip bir ziyaret edelim’ dedi. Hakimler adaleti tescil edelim dedi; ama birileri emekli paşaları ‘GATAKULLİ’ ye getirdi, rahat ettirdi. AKP, demokratik açılım dedi; en çok Kürt hakları savunucuları panik yaşadı. ‘’Bir arslan miyav dedi; minik fare kükredi. Fareden korktu kedi; kedi pır uçuverdi’’. İşte önceden devir aldığıyla, kendisiyle böyle bir yıldı 2009.
Zaman’dan Mustafa Ünal’ın bir tarih kitabından aktardığı gibi (1 Ocak 2010): ‘’Tarihin kesin dönemleri ve çağlara ayrılması sadece ders kitaplarında vardır. Tohumdan ağaca sıçrama olmadığı gibi insanlığın evrimi de sıçramalarla yürümez…’’ Hele bir yıldan bir diğerine bu hiç beklenmez. Bizler de 2010 yılından bir sıçrama beklemiyoruz. Sadece; 2009 yılından tevârüs ettiği sürprizlerin üzerini örtmesin, aksine deştikçe deşsin; kozmik ve benzeri odaların gizemlerini fâş etsin; ‘oda’dan ‘loca’ya geçit açsın; ‘şâh’a ‘mat’ çeksin; ülkemizin Ergenekon’a karşı yürüttüğü ‘kozmik sınavda’ yüzünü güldürsün ve bu ülkenin Başbakanına bir daha ‘one minute’ dedirtmesin yeter. Mümtazer Türköne, 2010 yılı için ‘’Tarihin hüküm yılı’’ ifadesini kullanıyor (Zaman, 1 Ocak 2010). Şimdi, hâl böyle iken, sizce ben çok mu şey istiyorum 2010 yılından?
2010’dan ilk medya notu: DKM’nin işaret ettiği bir habere göre (2 Ocak 2010) Hürriyet’in yeni amirali Berberoğlu, kendisini tanıttığı ilk yazıda ‘şeyh torunu’ olduğu vurgusunu yapmış. Hafızam yanıltmıyorsa daha önce de Sezer’in atadığı ve AKP’ye kapatma davası açan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurahman Yalçınkaya da Doğan Grubu medyasında özellikle ‘şeyh torunu’ vurgusu ile tanıtılmıştı kamuoyuna. Bu bir taktik midir? Basınımızın yeni ‘Amiralinin’ hangi çizgide olacağının göstergesi ve AKP’ye bir ‘aba altından sopa gösterme’ yöntemi midir bunu zaman gösterecek.
Gönderen Turk zaman: 19:28 Bu kayda verilen bağlantılar
Etiketler: 2009, 2010, Ergenekon, kozmik oda
12 Temmuz 2009 Pazar
AYŞE ARMAN'IN PSİKOLOJİSİ
Bu yazı 14 Temmuz 2009 tarihli IV.Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.
Önce Özkök duyurdu Arman'ın tesettür giyerek bizlere bir sürpriz hazırladığını. Bu haberi duyunca ilk tepkim, "acaba nasıl bir kışkırtmanın peşindeler" şeklinde oldu; hem de cümlede geçen çoğul ekini bilinçli bir şekilde seçerek... İkinci bölümü bugün yayınlanan yazı maalesef bu endişemde haklı olduğumu hissettiriyor bana. Zira, Arman'ın yazısının ardından 'karşı kesimin' bazı yazarlarının belli tarzda yazılar kaleme alarak mevzuyu daha farklı bir boyuta taşıyacaklarını ve tartışma konuları hiç eksik olmayan ülkemizde yeni bir tartışma konusu başlatacaklarını kestirmek hiç de zor değil. Baksanıza Ahmet Hakan bugünkü yazısında (13 Temmuz 2009) aynı konuyu kaşıyıp hiç gecikmeden 'Arman ajitasyonuna' malzeme sağlamış bile.
Hazırladığı yazı serisinin ilk ikisi yayınlandı henüz; ancak bu sefer çok kötü faka basmış Arman. Tesettüre girerek yaşadığı 'sıkıntıları' anlatırken kendisinin ve belirli bir kesimin iç hastalıklarını ve önyargılı dünyasını iyice deşifre etmiş. Ruhsal bir manik depresif psikoz yaşadığının bilincinde değil. Bu tür hastalarda kendine aşırı güven ve riskli işlere girişme istek ve arzusu doğar. Manik halde iken aşırı ve nedensiz gülme hali, depresif fazda ise sinirlilik hali hüküm sürer. Dikkat dağılır. Bir konu üzerine yoğunlaşma yeteneği zedelenmeye başlar. Karşı cinse de istek artar...
Arman'ın karşı cins yerine 'tesettürlü kadınlara' karşı olan saplantısı iyice dışa vurmuş ve kendisine böyle riskli bir işe girme ruh haleti kazandırmış. Her iki yazısını da okursanız yazıların genel karakterinin ''sinirimiz bozuldu...'', ''gülüyoruz'' kısır döngüsü ve haleti ruhiyesi altında yazıldığını hemen farkedeceksiniz. Arman'ın yazısındaki belirsiz ve ikilemli üslup bize şunu da gösteriyor: Bazı insanların yaptkları işin yanlışlığı vicdanlarının derinliklerinden yansırken zihinlerinin ön yargılı kalıplarına çarpar ve kendilerini; ''hayır hayır doğru olanı yapıyorsun devam et'' şeklindeki bir ruhsal ikilemin içine atarlar. Bu ikilemin oluşturduğu kısır döngü zaten manik-depresif döngüye girmiş bir bünyede böyle bir 'Arman sendromu' oluşturabilir.Oluşturmuşta...
Daha önce Amerika'da bu tür 'tebdil-i kıyafet' hatta 'tebdil-i mekan' yaparak belli bir grubun içinde yaşayan, sonra da bu tecrübelerini başkaları ile paylaşan çalışmalar, yazılar okumuştum. Arman'ınki bu okuduklarımdan son derece farklı. Çünkü o kişiler bu işi ellerinden geldiğince profesyönel bir tarzda yapmaya çalışmışlar ve bir takım araştırma teknikleri kullanmışlardı. Bu tür işler Arman gibi, başıma başörtüsünü geçirip 'bizim mahallede' bir dolaşayımda hem mahalle baskısı yapmadığımızı cümle aleme ispatlayayım! hem de şu başörtüsünün ne kadar ''huzursuzluk ve rahatsızlık'' veren bir bez parçası olduğunu tesettürlülerin suratına çarpayım önyargısı ile yapılmaz. Hürriyet gazeteciliği bu ise ona sözüm yok zaten.
Her iki yazısını da tamamen bu kavrayış ile yazmış ve gidip dolaştığı her yere bu önyargılar ile gitmiş kendisi. Arman'ın bilmediği bir gerçek de bu zaten. Batılı akranları bu tür işler içine girerken içine karıştığı grubu anlamak, tanımak; hatta bazen empati yapabilmek için girerler. Gazetecilik nasıl, neden, niçin, kim gibi soruların üzerine yoğunlaşan bir meslekse, o gazeteciler de bu tür sorular zihinlerinde olarak girerler bu tür çalışmaların içine. Oysa Arman'ın paragrafları içinde ''mahalle baskısı yok'' cümlesi çok sıklıkla kullanılıyor. Tesettürlü insanları bir şekilde anlamaya çalışmak şöyle dursun, aksine aşağılama üslubu hakim yazısında. Şu ifadelere bir göz atalım: ''Ninja kaplumbağa... Zulmün adı haşema... Karşı mahallenin kadınları... hiç yüzmüyorlar... Örtü gözünü değil, burnunu ortaya çıkarıyor... Kafamı cendereye sokulmuş gibi hissediyorum... Öyle bir baskı, sıkışıklık, rahatsızlık... Dünyayı 180 derece algılayamıyorum...Bir enerjim vardı, hayat akardı içimden, geçerdi, hissederdiniz, hissederdim. O şimdi yok. Ben sanki matlaştım. Kimse, benimle göz göze gelmek istemiyor. Yokum sanki...'' Bu ne tür bir nefrettir, ne çeşit bir öfke ve kin halidir anlamak mümkün değil.
Meğer tesettürlü iken 'kendi mahallesinin' lüks mekanlarına gidince hiç 'baskı!' olmamış kendisine karşı. Oysa satırları arasında bazı yerlerde nasıl yadırgandıklarını hatta Reina'ya zengin Arap taklidi yaptıkları halde nasıl alınmadıklarını anlatmak zorunda kalmış. Buna rağmen mahalle baskısı yok tezini gene vurgulamış ve Reina'ya alınmamalarını yadırgamak yerine ''arabamıza gidip güldük'' repliği ile geçirtirmiş. Adını da 'Reina'da Ayrımcılık' yerine ''Reina Komedisi'' koyarak üstüne toprak atmış bu mevzunun.
Arman ajitasyonu bunlarla da yetinmemiş. Ee! maksat ''bizim mahallede baskı yok-onların mahallede var'' önyargısını ispatlamak! olunca Fatih semtine hiç uğramamak olur mu? Uğramışlar tabi ki, hem de mini eteklerini giyerek. Yazısının bu bölümlerini sıksanız üslubundan, şimdi birisi çıkıp bize tokatı basacak beklentisi şırıl şırıl damlıyor. Ancak kimse çıkıpta 'ulan kafir, al şu tokadı' dememiş olmalı ki, bu bölümde okuruna aşılamak istediği önyargıyı da, ''bir tesettürlü'' bayandan yaptığı alıntı ile kapatmış Arman. Alıntı şöyle: ''Bir arkadaşımızı tokatlayarak sersem ettiler... Siz hiç durmayın, hızlı adımlarla caddeyi baştan başa yürüyün. Bir şey olursa koşabilirsiniz değil mi?" Meğer Fatih semtine kaçmayı bilmeyen giremezmiş. Bu tavsiyeyi de öğreniyoruz Arman ablamızın araştırmacı! kişiliğinden...
En başta belirttiğim gibi, Ahmet Hakan'ın ''tesettürlü kadınlara AKP'li erkek zulmü'' içerikli yazısı ile Arman'ın tesettürlü kadınları hem aşağılayan hem de erkekleriniz gül gibi yaşarken siz, bu hem size hiç yakışmayan hem de sıkıntı veren ninja kıyafetleri altında işkence çekiyorsunuz... tandanslı yazı dizisini yan yana koyunca midem bulanıyor. Girişte arzettiğim, yeni bir lüzumsuz; ama bilinçli bir tartışma konusunun nasıl fırına verildiğini üzüntü içerisinde izliyorum. Bu tür niyetler ile yazılan yazılar insanlarımızı bölmekten ve birbirilerine karşı olan önyargılarını kemikleştirmkten öte bir amaca hizmet etmez. Eğer amaç bu değilse, bu tür kısır döngülerin içinden çıkması lazım gazetecinin. Gazeteci birleştiri olmalı; bölücü değil. Toplumu aşağılamaya değil; anlamaya çalışan kişi olmalı. Gerçi Arman'dan çok şey beklememek lazım. ''Ben gazetemde başörtülü çalıştırmam'' diyen ayrımcı bir yayın yönetmeninin altında çalışıyor kendisi. Anlayacağınız Hürriyet gazeteciliği ülkemizi aydınlatmaya ve batılılaştırmaya! devam ediyor vesselam...
Not: Eğer hakiki bir hukuk devleti olsa idik Arman'ın yazısında ortaya çıkan Reina'nın ayrımcılık yaptığına dair delilin ve az önce alıntıladığım Hürriyet ayrımcılığının Cumhuriyet savcılarının ilgi alanına takılması gerekirdi. Henüz gerçek bir hukuk devleti olamadığımız için savcıları göreve çağırmıyorum tabii olarak. 13 Temmuz 2009
Gönderen Turk zaman: 21:51 Bu kayda verilen bağlantılar
Etiketler: Ayse Arman, Hurriyet, tesettur
21 Haziran 2009 Pazar
Erbakan Ne Demek İstedi?
Bu yazı 22 Haziran 2009 tarihli IV.Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.
''AKP ve Gülen'e Tuzak'' konulu belge son D-8 toplantısı sonunda Erbakan'a da sorulmuş. Erbakan'ın bu soruya verdiği yanıt ise oldukça ilginç: "Bu konu hakkında hiçbir bilgimiz yok. Bilgimiz olmayan hususlarda herhangi bir şey düşünmemiz ve bir şey söylememiz mümkün değil" (Zaman, 21 Haziran 2009). İlk bakışta normal görünen bu cevap aslında o kadar da masum değil. Erbakan'ın pozisyonundaki bir insanın bu konuda "yeterli bilgim yok" demesi normal karşılansada, "hiçbir bilgim yok" ifadesini tercih etmesi kabul edilemez. Zira, darbeci ve muhtemelen Ergenekon sempatizanı kadroların koltuğundan ettiği eski bir Başbakan kendisi.
Gazeteci bu, rahat durur mu? Erbakan'ın bu muğlak ve kaçamak cevabından tatmin olmayınca aynı soruya cevap alabilmek için ısrarcı olmuş. Erbakan ise meseleyi ustaca bir 'Demirel manevrası' ile savuşturma yolunu denemiş. Eminim başarılı da olmuştur ve birazdan alıntılayacağım o ifadenin ardından o gazeteci bir daha üsteleyememiştir. Erbakan'ın cevabı şu: "İmam-ı Şafi, olmamış hadiseler hakkında fetva vermezdi." Erbakan ve Demirel'in nedense aynı tornadan çıktıklarını düşünmüşümdür hep. Bu cevabı okuyanların zihinlerini eskilere taşıyıp o klasikleşmiş Demirelvari üslup manevralarına bir göz attıklarını görür gibiyim.
Şimdi Erbakan'ın cevapları ile devam edelim. Gazetecinin ısrarı aslında işe yaramış. Çünkü, Demiralvari üslup, sadece 'geçiştirici', 'hakikatı unutturup dikkatleri dağıtıcı' fonksiyon eda etmez. Onun kendine has, üslubun ve kullanılan betimlemenin içine sinmiş bir hakikat payı da vardır; hakikatten, içteki asıl niyeti gösteren düşünceden kopmayan, kopamayan bir yanı da vardır. Çünkü kullanılan ifade ile bir yerlere mesaj gönderme ihtiyacı olur belli dönemlerde. Dikkat ederseniz bu ikinci cevap ilk cevabın masumluğunu ortadan kaldırıyor ve onu, 'hakkında hiçbir şey bilmediğim bir konuda konuşamam' ekseninden, 'ben aslen böyle bir belgenin ve imzanın varlığını kabul etmiyorum yada etmek istemiyorum' noktasına kaydırıyor. Arzu eden az önceki alıntıyı tekrar okuyabilir.
Aslında kimsenin kendisinden bu son gelişme konusunda "fetva" beklediği yok. Açıkçası ne düşündüğünün merak bile edildiğini düşünmüyorum. Tıpkı Demirel'in içinde bulunduğu durum gibi. Çünkü her ikisinin de artık hiçbir inandırıcılığı kalmadı insanların gözünde. Az önce de bahsettiğim gibi, mevzubahis darbeci çevreler bu iki ismin önlerine kaç kere taş döşediler; hatta bununla da kalmayıp alaşağı ettiler. O meşhur 28 Şubat döneminin izleri zihinlerimizde hala capcanlı duruyor. Nasıl bir 'modern' darbe ile başbakanlık koltuğundan edildiğini, o dönemde ne tür açık ve gizli tehditler, sıkıştırmalar yaşandığını bugün tek tek öğreniyoruz. Bu yüzden hapis cezası bile aldı Erbakan, ta ki Cumhurbaşkanımız Gül kendisini bu durumdan kurtarana kadar. Bu yaşananları kendisine gerçekten dert edinen bir siyasetçi, böyle bir soru karşısında kahramanca ortaya atılıp, bir kısım akl-ı selim sahibi insanın dediği gibi, 'mutlaka araştırılsın', 'konu sivil yargıya intikal etsin ve soruşturulsun', 'gerçekse gereken yapılsın ve sorumlular cezalandırılsın' diyebilirdi. Zikrettiğim sıkıntıları yaşamış bir "dava" adamı ve liderden de bu beklenirdi. Muğlak ve kaçamak ifadeler yerine bu tür bir üslup ile meseleye yaklaşsa idi, kimse de tutup kendisine 'ispatlanmadı, bilmeden ne konuşuyorsun' demezdi. O nedenle; kendisinin, ''bilmeden konuşamam'' şeklindeki yaklaşımı sadece bir kaçamaklık ve saptırma örneği. Başka türlü bir açıklaması yok bunun.
Hem, kendisi AKP ile ilgili konularda ve İsrail ile ilgili her hangi bir mevzuda şahin kesilirken; en ateşli, sert ve kesin yargılarla konuşurken, konu darbeciler, Ergenekoncular, 28 Şubatçılar, Batı Çalışma Grupçular olunca neden hep sessiz ve pısırık kalıyor. Bu hala çözülememiş bir muammadır. Bu son kaçamak cevapları verdiği ve organizatörlüğünü yaptığı D-8 zirvesinde söylediği bir başka söze göz atalım mesela. Zaman Gazetesi'nin haberine göre (21 Haziran 2009) Erbakan, konuşmasında, "dünya düzeninin yıkılması ve adil düzenin kurulması gerektiğini" söylemiş ve "bugünkü dünyanın Siyonizm'in eseri olduğunu" anlatmış. Sözlerine şöyle devam etmiş: "Siyonizm bir timsah gibi. Üst çenesi Amerika'dır. Alt çenesi Avrupa Birliği'dir. Kuyruğu İsrail'dir. Gövdesi, birtakım Müslüman ülkelerin yöneticileri, medyacıları, işadamları, işbirlikçileridir." İşte gördüğünüz gibi, ne kadar kesin ve net ifadeler. Sanki, bu iddiaların hepsi ispatlanmışta, Erbakan hoca bunları bilip haykırıyor. Müslüman ülkelerde kim İsrail'e hizmet ediyor tek tek biliyor. Oysa, her nedense her fırsatta kendisine çatmayı bir vazife bildiği İsrail'in ve o "timsah" siyonist rejimin 28 Şubat döneminde ordumuz ile yaptığı tatbikat, işbirliği, eğitim birliği, silah ve teknoloji alım satımı konularında hiç bir şey söylemiyor. Üstelik o dönemde kendisi Başbakandı ve koalisyon ortağıydı. Buna rağmen kendisini alaşağı etti o çevreler. O gün bu gündür, varsa yoksa hala İsrail'e çatıp duruyor. Bu darbeci çevreleri İsrail kadar yerden yere vursa, bildiklerini; hatta sadece yaşadıklarını anlatsa, millete daha çok hizmet etmiş olurdu kendisi.
Erbakan'a yöneltmek istediğim bir kaç soru ve bir uyarı ile bitireyim. Sayın Erbakan: Neden susuyor ve konu ordu olunca bu kadar pısırık oluyorsunuz? Sizi takip edenleri 'her şey Siyonistler'in başının altından çıkıyor' söylemleri ile galeyana getirmekten ne zaman vazgeçeceksiniz? Bunun gerçekten bir faydası olduğunu düşünüyor musunuz? Müslümanların asıl sorununun kendi kusurlarında olduğunu, çözümün de yine kendilerine çeki düzen vermekte yattığını ne zaman göreceksiniz? Halihazırdaki 'çözüm üretmeden düşman üreten' tavrınızın Yahudi avı dışında bir işe yaramayacağını göremiyor musunuz. Bu hatayı Hitler yapmıştı zaten. İsrail'in gücünü neden bu kadar büyütüyorsunuz? Bu insanları galeyana getirmekten ve size oy verdirtmekten başka ne işe yarayacak? Diyelim ki oy verdiler ve başa getirdiler? Dikkatlerimizi üzerine çektiğiniz bu 'siyonist tehlikeden' bizi kurtarmak için somut olarak ne yapacaksınız? İktidara da geldiniz. O zaman bu konuda neler yaptınız? Mesela, az önce altını çizdiğim gibi, sizin döneminizde 'Siyonist İsrail' ile yapılan işbirliği ve anlaşmalara neden göz yumdunuz? Ya da önceden yapılanlara çomak sokmaya ve siyonist rejim ile mücadeleye hiç giriştiniz mi? Ya da sizden önce yapılan bu yöndeki bazı 'hataları' tesbit edip düzelttiniz mi? AKP için meydanlarda; bunlar "Bizans'ın torunları" şeklinde çok kesin "bilgilerle" konuşabildiniz de, darbeci komutanlar hakkında hala neden konuşa mıyorsunuz? Demirelvari üsluplara ve 'siyonist' karşıtı söylemlere karnımız tok artık. Ama inanın, şuracıkta bir kalemde aklıma gelip sıraladığım soruların cevaplarına açız. Bizi doyurur musunuz lütfen? Ve bir düzeltme... "Olmamış hadiseler" konusunda sadece İmam Şafi değil hiç bir imam fetva vermezdi. Meselenin dindeki fıkhi boyutunu suistimal etmekle kalmayıp, kusura bakmayın ama, iyi bir laf-ı güzaf etmişsiniz; gazeteciyi geçiştirmek ve gerekli yerlere mesajınızı iletmek için. 21 Haziran 2009
Gönderen Turk zaman: 00:30 Bu kayda verilen bağlantılar
2 Ocak 2009 Cuma
İSRAİL VE MEDYA
Bu yazı 3 Ocak 2009 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.
Öyle bir ülke düşünün ki, bir şehir büyüklüğünde olduğu halde adı her mevz-u bahis olduğunda dünyanın tüm halkları da medyasıyla ve kamuoyuyla işin içine bir şekilde girmiş olsun. Kimisi onun yaptıklarına ateş püskürmeye başlasın, kimisi alenen onu desteklesin, kimisi de ‘ama’lı cümleler eşliğinde taklalar atarak vaziyeti kurtarma telaşına düşsün. Öyle ya da böyle, bugün İsrail ne zaman bir yere saldırsa, yeni kanlar ve gözyaşları dökmeye yeltense dünya genelinde, özellikle medya bazında, işte böyle bir etkiyi de hasıl etmekte.
Dünyanın geride kalan 200 küsür ülkesinde cereyan eden önemli hadiseler özellikle batı medyasında ya hiç haber yapılmaz veyahutta geçiştirilir. Türkiye veya dengi bir ülkenin Başbakanı Amerika’yı ziyaret eder, bu CNN’de bile çıkmaz. Oysa bize Amerikalı bir aktör tatile gelir de günlerce bu konuşulur durur. Hürriyet vb. gazetelerin sayfaları ilgili aktörün yarı çıplak resimleri ile dolar, sanatçının davet edenlerinden talep ettiği içkinin adından, kalacağı odada bulunmasını istediği havluya varana kadar herşeyi öğrenir Türk kamuoyu. Oysa, bizimki gibi ülkelerden oraya giden devlet ricalinin Amerika’ya ayak basmasını bırakın ne tür bir taleple oraya gittiklerinin bile hiç bir önemi yoktur onlar için.
Oysa konu İsrail olunca işler değişir. Olmert veya Perez (önceden de Şaron’un) CNN’de verdikleri demeç sayısı Amerikan Başkanı’ninkinden çoktur. En ufak bir bölgesel çekişmede hemen bir İsrail Başkanı’nın yada bir bakanının mülakatı yayınlanır Amerikan televizyonlarında.
İsrail’in son vahşeti de her zamanki gibi dünya medyasını terazinin kefesine koydu ve onları samimiyet testine tabi tuttu. Bu son saldırıda da genel olarak Amerikan medyası, özel olarakta CNN ellerinden geleni yapıp, olayı; İsrail’e atılan füzelere karşı meşru müdafaa, Hamas ‘militanlarını’ temizleme operasyonu (bu arada Hamas’ın seçimle iş başına geldiğini hatırlatan yok) şeklinde sunma gayreti içerisindeler. ‘Umarız uzun sürmez’ sözleri ile döktükleri timsah gözyaşları ise cabası. Ölü sayılarını verirken bile ‘’bir Filistinli doktorun söylediğine göre, ölenlerin çoğu Hamas elemanı’’ demek suretiyle ölenlerin çoğunun aslında çocuklar ve diğer masum insanlar olduğu gerçeğini örtbas ediyorlar. Fox News ise hemen bir Hamas belgeseli sunmakta gecikmedi mesela.
Olaya tepki veren Arap medyası malum; ‘gaz alma’ telaşında ve bir şey yapamamanın verdiği halet-i ruhiye ile lafı ağzında geveleyip duruyor hamasi nutuklar eşliğinde. Türk medyasının tepkisini ise, geçenlerde DKM sayfalarında okuduğunuz ‘’İsrail Filistin’e Bomba Yağdırdı; ‘Bizim Gazeteler’ Ne Yaptı?’’ başlıklı yazı özetler mahiyetteydi (Ertuğrul Acar, 28 Aralık 2008). Basınımızın geneli olaya verilmesi gereken tepkileri verirken, maalesef Radikal, Cumhuriyet, ve Akşam gazetelerinin yukarıda zikrettiğim ‘takla atan gazateler’ (İsrail mevz-u bahis olduğunda) safına nasıl dahil olduklarını gözler önüne seriyordu o yazı. Hele Akşam Gazetesi’nin ‘’Bunun Adı Savaş’’ diyerek, aslı katliam olan bir hadisenin savaş (yani karşılıklı sataşma; bu, olayın diğer taraf açısından-İsrail- nefs-i müdafaa olduğu varsayımını da beraberinde getirir) olarak takdim edilme gayretine girişmiş olması yeterince düşündürücü... Bu yazıdan bir kaç gün sonra Yenişafak’tan Tamer Korkmaz’ın (1 Ocak 2009) geçtiği özet de bahsimizi destekler nitelikte. Korkmaz’ın sözü ile bu faslı kapatıyorum: ‘’Medyamızdaki ABD-İsrail muhipleri ise ‘füze gözbağcılığı’ (Hamas’ın fırlattığı bir kaç füzeyi kastediyor, UT) yaparak örtülü biçimde İsrail’in katliamını haklı göstermeye çabalıyorlar... Başbakan’ın İsrail’e çıkışmasına bozuk çalışıyorlar.’’
Yine, DKM sayfalarında okuduğum Murat Birsel’e ait bir alıntı yazıda da bu İsrail ve dünya medyası bahsine ışık tutacak ilginç bir özet sunulmuştu okurlara. Yazar; ‘’İsrail saldırısından sonra dünyanın en önemli haber kanallarını taradım, afedersiniz ne kadar güzel, iyi giyimli insan varsa İsrail tarafında... Yine –afedersiniz- ne kadar pejmurde, meramını anlatamayan, yaka bağır aççık saç sakal karışmış insan varsa haklı tarafta... Yerden göğe haklı ama haklılığını haykıramıyor!’’ derken işte bahsettiğim bu hakikata değişik bir zaviyeden işaret ediyordu.
Gelelim merakla beklenen İsrail medyasına. Bu konudaki özeti de Fehmi Koru’dan okuduk geçenlerde (Yenişafak, 31 Aralık 2008). Koru’ya göre İsrail gazeteleri de saldırıyı destekliyor ve önceden bir takım muhalif sesler olabilsede bu son saldırı dolayısıyla İsrail’in daha bir yek vücut hareket ettiğine işaret ediyor. Her ne kadar geçenlerde The Huffington Post’un sitesinde okuduğum Greg Mitchell imzalı bir yazı (28 Aralık 2008) Haaretz Gazetesi’nin istisna olduğuna işaret etsede, bu genelin ahvalini değiştirmez. İlginçtir o yazıda Mitchell yaşanan dram karşısında ‘’Her zamanki gibi: Atak karşısında Amerikan medyası (ve bir çok liberal) sessiz, bir İsrail Gazetesi endişelerini izhar ediyor’’ diyordu; benim az önce sunduğum özeti desteklercesine...
Bu konuda söz dönüp dolaşıp her zaman ‘onlar ve bizim hal-i pür melalimiz’ noktasına geldiği için sözü daha fazla uzatmadan, yorumların devamını herkesin kendi vicdanına havale ediyor, ölen Filistinli masum kardeşlerimize Allah’tan rahmet, geride kalanlarına sabr-ı cemil niyaz ediyorum. Bir koltuk, para ve güç uğruna, İsrail bombaları altında can veren masumlarına değil de, Hamas ile arasındaki çekişmeye odaklanan, seçimde yenişemediği Hamas’ın İsrail füzeleri ile (diğer masumlar ile birlikte) yıkılmasına göz yuman Filistin Kurtuluş Cephesi yetkililerine ve onlara cesaret veren bazı Arap krallarına/devletlerine de Allah akıl fikir versin diyorum.
Not: Bu yazıyı bitirdikten sonra yahoo.news’e takıldı gözüm. Yarım saat önce Associate Press’ten geçilen bir haberde Amerikan Dışişleri Bakanı Condolezza Rice’ın şu sözleri haber geçilmişti dünya kamuoyuna. ‘’ Amerikan Dışişleri Bakanı Condolezza Rice militan Hamas örgütünü Gaza’lı insanları rehin tutmakla suçladı... Hamas Filistin’in otoritesi Mahmut Abbas’ın güçlerine karşı gerçekleştirdiği kanunsuz darbeden (yapılan demokratik yerel seçimleri kastediyor, UT) beridir Gaza’daki insanları rehin tutuyor.’’ Utanmasalar İsrail o insanları özgürleştirmek için füze yağdırıyor bile diyecekler. Tıpkı Irak’ta olduğu gibi. İşte batı medyasından yansıyan en sıcak göz boyama örneği... 2 Ocak 2009
Gönderen Turk zaman: 08:18 Bu kayda verilen bağlantılar
Etiketler: Condoleezza Rice, Israil, medya
24 Aralık 2008 Çarşamba
BİR PROFESÖR'ÜN AKADEMİK İNTİHARI
Bu yazı 25 Aralık 2008 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.
Prof. Dr. Binnaz Toprak ile ilk olarak Florida Üniversitesi’nde düzenlenen bir toplantı vesilesi ile tanışmıştım. Sanırım 2005 yılının bir sonbahar ayı idi. Bahsettiğim o toplantıdan kısa bir süre önce samimi oduğum Bosnalı bir bayan profesörden davet mektubu almıştım. Sanırım Binnaz Hanım bu bayan ile öğrencilik yıllarında aynı odayı paylaşmışlar ve o gün bugündür samimiyetlerini hiç kaybetmemişler. Bu bayan mesajında ‘’Boğaziçi Üniversitesi’nden çok samimi bir arkadaşımı davet ettim. Türkiye’de İslam ve Demokrasi konusunda konuşacak, sen de gel’’ demişti bana. Bu davete icabet edince, 10-15 kişilik ufak bir grup ile birlikte samimi bir atmosferde tanışmış olduk Binnaz Hanımla.
Hakkında edindiğim ilk izlenim olumlu idi. Görüşleri her ne kadar ‘laik’ gündemin tesiri altında kaldığını göstersede genel olarak objektif idi. Daha sonra takip ettiğim bir kaç çalışması da genel hatları ile objektifti denilebilir.
Takip etmişsinizdir. Ülkemiz son günlerde Binnaz Hanım’ın da isminin karıştığı tartışmalı bir çalışma ile çalkalanıyor. Bazı gazetecilerin de katılımı ile gerçekleşen bu çalışmanın, ‘’faaliyetleri tartışmalı’’ Soros Vakfı tarafından desteklendiğini Ali Bulaç Bey’in Zaman’daki yazısından öğrendim (Zaman, 22 Aralık 2008) geçenlerde. Bildiğiniz gibi eski Sovyet bloku ülkelerinden bazılarında gerçekleşen ‘kadife’ devrimlerin ve ayaklanmaların ardındaki finansör de yine aynı vakıftı.
Uzmanlık alanım bilimsel çalışmalarda ölçme ve değerlendirme olduğu halde, bu yazıda mezkur çalışmanın yöntemi ve ‘’bilimselliği’’ konularına değinmeyeceğim. Zira çalışmanın bu yönlerinin ne kadar hatarlı ve kusurlu olduğu medyanın bir çok kalemi tarafından dile getirildi. Bu bağlamda aynı tezleri dile getirmek ancak malum-u ilam olur.
Raporun kamuoyu tarafından sert bir dille eleştirilen iki yönünden birisi bilimsel yoksunluğu iken diğer yönü de niteliği ve maksadı idi. Ben bu yönde yazılan yazılara bir katkıda bulunacağım.
Ülkemizde ciddi bir Alevi-Sünni çatışması çıkarılmak istendiği böyle bir dönemde marjinal bazı solcu, Kemalist ve Alevi derneklere gidip yanlı bir takım sorular sormak suretiyle önemli bir dini cemaati hedef göstermek hangi amaca hizmet eder? Ülkemizde bir çok şey gibi Alevi-Sünni ilişkileri de olumlu yönde gelişmeler gösteriyor. Belli çevrelerin Ergenekon soruşturması süreci ile yara aldığı bu kritik dönemde sorunların çözümü yönünde atılan adımlar hız kazandı. Yaşanan gelişmelere Alevi kardeşlerimizin geneli sıcak bakıyor. Gelişmelerden rahatsız olanlar az önce de ifade ettiğim gibi azınlıkta olan, marjinalleşmiş, Alevi olmadığı halde Alevi’ler adına konuşmayı kendisine iş bellemiş, daha çok Ali’siz Alevilik hatta din dışı Alevilik anlayışını hakim kılmaya çalışan kemalist, laikçi (laik değil) çevreler. Bu son çalışmada da sanki bu gruplara ulaşılarak Fethullah Gülen Cemaati zan altında bırakılmaya ve hedef gösterilmeye çalışılmış. ‘Bulgular’ öyle bir yorumlanmışki adeta tüm Alevi çevrelere; ‘bakın bu cemaat ve AKP sizinle diyalog kurmaya çalışıyor; ama aslında üzerinizde ‘’mahallle baskısı’’ kuruyorlar’ demeye getiriliyor. Bunu da aşarak ‘böyle bir mahalle baskısını çoktan tesis etmişler ve uyguluyorlar’ mesajı çıkartılmak isteniyor. Kime dayanarak: Özenle seçilmiş 400 kişiye sorarak. Üstelik mekan olarakta Fethullah Gülen’in memleketi olan Erzurum’a yüklenilmiş nedense.
Zaman Gazetesi’nde (24 Aralık 2008) okuduğum konu ile alakalı bir haber mevzuyu daha da ilginç hale getiriyor. Habere göre, çalışmaya Cumhuriyet Gazetesi Temsilcisi Recep Kapucu da isyan etmiş. Bahsettiğine göre kendisine, 'Erzurum'da Aleviler kendilerini ifade edemiyorlarmış, doğru mu?' diye sorulmuş. O da; 'yok böyle bir şey’ diyerek, yanında çalışan Zülfikar kolyeli arkadaşını işaret etmiş ve ‘’bu şehirde asla böyle şey yok’’ demiş. Anlaşılan o ki, bazı görüşler istedikleri gibi çıkmasada amacına uygun bir şekle sokularak sunulmuş kamuoyuna. Bizzat görüş bildirenlerin bile sonradan katılmadığı; hatta çalışmayı bizzat örgütlemiş bazı kişilerin bile bilimselliğini irdelediği bir rapor ile karşı karşıyayız. Serdar Turgut’un çok güzel ifade ettiği gibi ‘bir kaç gazetecinin gidip seçilmiş bir kaç kişiye soru sorarak gerçekleştirebilecekleri bir muhabirlik çalışması’’ maalesef bu şekilde bir bilimsellik kılıfına sarılmaya ve belirli çevrelerin hedefi vurulmaya çalışılmış. Çok yazık…
Bütün bunlar bir yana, beni en çok üzen husus; mezunu olduğum Boğaziçi Üniversitesi’nin ve objektifliğine inandığım bir profesörün adlarının ve bilimsel kimliklerinin böyle yanlı bir propagandaya ‘’bilimsellik’’ adı altında alet olmuş olmaları. Ülkemiz böyle kritik bir dönemden geçerken yapılan bu ‘’yanlışı’’ ilgili hocamızın ve Üniversite’nin (aynı üniversiteden başka bir profesör de bu hatanın tarafı oldu maalesef) akademik intiharı olarak görüyorum. Zira çalışma için bizzat görüş bildirenlerin bile eleştirdiği böyle yanlı bir propagandanın halk nezdinde kaybettireceği intiba zor tamir edilir. Binnaz Hanım bundan sonraki çalışmalarının objektifliğini topluma nasıl kabul ettirir bilemem. Beni daha çok düşündüren husus bu elim akademik intiharı arkadaşı olan o Bosnalı profesöre nasıl takdim edeceğim.
Konu ile dolaylı olarak irtibatlı olsa da bahsetmeden geçemeyeceğim. Binnaz Hanım’la tanıştığım Florida’daki o toplantıya Bosna, Makedonya ve Arnavutluk üzerine uzman Arnavut kökenli bir siyaset bilimci daha katılmıştı. Kendisine Gülen camiasının oralardaki faaliyetleri sorulduğunda profesör olumlu bir yaklaşım sergilemiş; cemaatin oralarda Vahhabi etkisini kesen önemli bir etken olduğundan; ayrıca diyaloğa açık, uzlaşmacı, olumlu bir çizgi olduğundan bahsetmişti. Binnaz Hanım da o gün orada hiç bir itiraz seslendirmemişti bu görüşlere karşılık olarak.
Umarım bu sözde 'bilimsel’, özde toplumu bölücü rapor; bizleri birbirimize hedef tahtası olarak göstermekten başka bir amaca hizmet etmeyecek olan bir ‘bilimsel kılıklı raporlar’ döneminin öncü deprem sarsıntısı değil, münferit bir hatadır. 24 Aralik 2008
Gönderen Turk zaman: 14:02 Bu kayda verilen bağlantılar
Etiketler: Alevilik, bilimsel, Binnaz Toprak, profesor, rapor
4 Kasım 2008 Salı
ABD BAŞKANLIK SEÇİMLERİ VE MEDYA
Bu yazı 5 Kasım 2008 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.
Hemen hemen her ülkede ve sistemde medyanın seçimler üzerindeki etkisi konuşulur. Kimilerine göre bu abartılmış bir komplo teorisidir, kimilerine göre ise gerçek bir olgudur. Ben büyük çoğunluk gibi ikinci görüşe kendimi daha yakın hissediyorum. Hem Türkiye'de hem de Amerika'da yaşamış birisi olarak bu olguyu gayet somut deliller ve göstergeler ışığında tecrübe ettiğimi ifade etmeliyim. Özellikle Amerikan başkanlık seçimleri söz konusu olduğunda, medyanın seçimler üzerindeki konusu nedense çok sıklıkla hatırlanır ve vurgulanır. Bu yazıda, sadece bu yaygın öngörüye katkıda bulunan bir izahat yapmaktan ziyade, medyanın bu rölü nasıl ifa ettiğine/edebildiğine dair bir kaç somut delil göstereceğim.
Bu satırları yazdığım esnada seçim sandıkları açılalı henüz üç saat geçmiş durumda. Obama ve McCain arasındaki rekabet, seçime son üç gün kala, adayların kesenin ağzını açması ile birlikte ülkedeki heyecanı doruk noktasına çıkardı. Bu konuda en etkili ve zamanlama yönünden de en başarılı girişimleri Obama'nın yaptığı söylenebilir. Seçilmesi durumunda hem zenci kökenliler arasından hem de Hawai'den ilk başkan seçilecek olacak Obama'nın arkasında şüphesiz çok önemli bir halk ve medya desteği var. Buradaki siyaset yorumcularının işaret ettiği ve benim de şahsen toplum içinde gözlemlediğim gibi Obama destekçisi ''halk kitlesinin'' önemli bir kesimi sanılanın aksine ''zenci oy'' olarak değil, ''genç oy'' olarak tasnif ve takdim ediliyor. Bu mezkur eğilimi ''tasnif'' kelimesi ile ifade ederken uzmanların analizlerine, ''takdim'' kelimesi ile de medya faktörüne işaret ediyorum. Bu husus, medyanın Amerikan seçimlerindeki rölü konusunda değinmek istediğim birinci nokta.
Bir takım önde gelen medya kuruluşları uzun süredir seçmenin bilinçaltına hitap eden haberler, yorumlar ve analizler yayınlıyorlar. Bu yorumlarda verilmek istenen mesaj başkan adayının seçimi konusunda ''ırk'' faktörünün belirleyici bir etken olmayacağı yönünde idi. Buna ilave olarakta genç seçmenin Obama'yı benimseyeceği ve seçimde kendisini destekleyeceği yönünde uzun süredir yayınlar yapılıyor. Bu noktada meseleye iki yönden bakmak mümkün: Bu medya kuruluşları ya halkın nabzını çok iyi tutuyorlar ya da yaptıkları yayınlarla kararsız seçmeni etkilemeye çalışıyorlar. Gerçek elbette bu ihtimalin bir bileşkesi niteliğinde. Amerikan seçimleri arefesinde, yaşlı ve daha tutucu kesimlerin oy verme işlemine daha çok ilgi gösterdikleri, genç ve daha liberal olan kesimlerin ise daha az ilgi gösterdikleri hep konuşulan bir olgu olmuştur. Fakat, hem bir önceki seçimlerde hem de bu son seçimlerde genç kesimin seçimler üzerindeki etkisi hissedilen bir artış sergilemekte. Bu da medyanın bu etkiyi başarmada ne kadar etkin bir rol oynayabileceğinin önemli bir işareti.
Kanaatimce medya bu ''ırk'' faktörü üzerinden bir başarıya daha imza attı. O da, Obama'ya (zenci olması hasebiyle) sadece zencilerin değil, her kesimden insanın oy vereceği yönünde sürekli tahşidatlar yapıldı. Bu tür yayınların da insanların meselelere bakış açılarını etkileyeceğini düşünüyorum. Unutmayalım! Daha önce kendi ülkemizde bir iki medya kuruluşunun seçimler öncesinde tartışmalı ''anket çalışmaları'' yaptıkları vakidir. Yayınlanan o anketlerin insanların bilinçaltını etkilemeye dönük, ''bak zaten bu parti önde gidiyor'' imajı oluşturmaya çalıştıkları defalarca tartışıldı. Amerika gibi bir ülkede bu tür fabrikasyon anket sonuçlarına teşebbüs etmek ilgili medya kurumunun intiharı anlamına gelebileceğinden pek mümkün değil. Ancak, medyanın elindeki mamipülasyon gücünü ''uzman görüşleri'' ve haberler aracılığı ile kullanmayacağı garantisini kimse temin edemez.
Medyanın seçimlerdeki rölü konusunda ikinci ve daha önemli olan bir nokta daha var. Medyanın Amerikan seçimleri üzerindeki yönlendirici etkisini irdelerken gözden kaçan bu husus bize son derece önemli bir delil sunmakta. Şöyleki: Amerikan halkı bir önceki başkanlık seçimini de büyük bir heyecanla takip etmiş ve önemli bir demokratik katılım örneği sergilemişti. Güçlü Demokrat aday John Kerry, ikinci kez Başkan seçilen Bush karşısında çok etkili bir kampanya yürütmekteydi. Televizyon ekranlarında Bush ile giriştiği sözlü düellolarda onu bastıran hatta ezen bir portre çiziyordu. Amerikan halkının çok önem verdiği ekonomi içerikli planlarını anlatırken de gayet destekli ve planlı yaklaşımlar ortaya koyuyordu. Bush ise bir kaç klişe sözü ağzında dolandırıp durmakta, ekonomi içerikli soruları bile ikinci cümlenin ardından hemencecik Saddam ve terör ile olan savaşın önemine bağlamaktaydı. Bir çok uzman ve halk Kerry'nin popüler oyları da alarak başkan olacağını düşünmekteydi. Oysa o dönemde medya gücü kullanılarak çok etkin bir proje hayata geçirildi. Seçime son bir ay kala tartışmaların yönü ekonomik olandan tamamen ''savaş ve terör'' olana, buna ilave olarakta Amerikalı yaşlı, tutucu, muhafazakar (daha çok Evanjelist) ve Cumhuriyetçi seçmenin hassas karnı olan ''gay evliliği'', ''kök hücre kopyalanması'' ve ''kürtaj'' konularına kaydırıldı. Bunlardan birincisi ile, terör konusunda kendileri de çok hassas olan bazı demokratların ve kararsızların fikri çelinmeye çalışıldı. İkincisi ile de özellikle 60 milyon oy potansiyeline sahip olduğu düşünülen Evanjelistlerin ve diğer klise mensuplarının ilgi alanları başka konulara odaklandırıldı. Kliselerin Bush'a oy verilmesi için nasıl kampanyalar yaptıklarını bizzat müşahade etmiştim o dönemde.
Dikkat edin, bu son seçimde bu arzettiğim hassas konular hiç gündeme gelmedi.getirilmedi. Çok cılız kaldı yada çoklukla geçiştirildi. En azından ülkenin en önemli ve baş tacı meseleleri konumuna getirilmediler. Sizce o dönemde medyanın hiç gündeminden düşmeyen bu konular şimdi hiç gündeme gelmediyse bunun bir anlamı yok mudur? Acaba medya aynı konuları neden gündemine hiç almadı da, yapılan yayınlar hep ekonomi eksenli oldu. Veyahutta, seçmenin ırk faktörüne dikkat etmediğine dair ve genç seçmenin Obama'yı desteklediğine dair yayınlar yapılıp durdu. Bunu da geçtim. Obama'nın ''gizli Müslüman'' olduğu yönündeki Cumhuriyetçi propaganda bile hiç bir zaman önemli bir medya gündemi olmadı.
Sizleri bu sorular ve düşünceler ile başbaşa bırakırken şahsım adına medyanın etkin gücü karşısında bir kere daha şapka çıkarıyorum. Sonuçlar sabah açıklanacak ancak ben şimdiden Obama'yı kutlamış olayım. Hem seçildiği hem de medyanın rüzgarını arkasına almayı başardığı için. 4 Kasım 2008
Gönderen Turk zaman: 20:58 Bu kayda verilen bağlantılar
2 Kasım 2008 Pazar
BOĞAZİÇİLİ OLMAK
Yurt dışında yaşadığımdan dolayı ülkemiz gazetelerini vaktim elverdiği ölçüde İnternet üzerinden takip edebiliyorum ancak. İnsan gurbette yaşayınca bilgisayarının düğmesine dokunup gazeteleri açmak üzere iken ''acaba bugün neler oldu ülkemde'' duygusunu içinden geçirmeden edemiyor. Türkiye'de bulunduğum yıllarda hiç hissedemediğim bir duygu idi bu. Bir yandan Ergenekon davasının seyrini heyecanla takip ederken, diğer yandan bugün inşallah bir yerlerde bir provakasyon olmamıştır ve yeni bir şehit vermemişizdir hissiyatı altında, içimde bir ürperti ve buruklukla bekliyorum ilk gazete sayfasının açılışını.
Karşıma çıkan bir takım haberler bana ''ülkede değişen bir şeyler yok'' düşüncesini yaşatsada bir takım haberler bütün günümü hatta haftamı berbat etmeye yarıyor. Bu tür haberlerden birisi ile karşılaştım geçenlerde bir kaç gazetede ve ne yazıkki yaşadığım derin hayal kırıklığını hala üzerimden atabilmiş değilim. Biliyorsunuz, Boğaziçi Üniversitesi hiç alışık olmadığımız ve kendisinden hiç de beklemediğimiz bir tarzda medyanın gündemine düştü. Eski İstanbul Üniversitesi idarecilerinin o güzel üniversitemizin tarihine bir kara leke gibi düşürdükleri o antidemokratik ve yasakçı uygulamaların bir benzeri artık Boğaziçi'nde bile yaşanır hale gelmişti.
Bir Boğaziçi Üniversitesi mezunu olarak ne kadar derin bir teessür içinde olduğumu ifade etmekten acizim. Kendisi ile hem okurken hem de mezun olduktan sonra hep gururla bahsettiğimiz güzel üniversitemiz bu hallerede mi düşecekti? Mezun olduktan sonra bir kaç sene daha yüksek lisans ve asistanlık yaptığım bu güzide okulun bizlere kazandırdığı güzel değerlerle hep övündük yıllarca. Bu değerlerin en başında da demokrasi, fikirlere saygı ve meselelere liberal bir bakış açısı gelirdi. 28 Şubat döneminin o kemikleri donduran soğuk demokrasi dışı uygulamaları bile üniversitemizde bir esinti olarak hissedilmiş, diğer üniversitelerimizin çoğunda ivedilikle hayata geçirilen yasakçı ve başörtüsü karşıtı uygulamalar Boğaziçili hoca ve öğrenciler nezdinde pek bir karşılık bulamamıştı. Zira her görüşten birçok öğrenci bir arada yaşama becerisinin ne demek olduğunu çok iyi biliyorlardı.
Anlaşılan zamanla bir takım değerler aşınmaya; yeni rektörün ve beraberindekilerin etkisi ile Boğaziçi ruhu yara almaya başlamış. Yasak en etkin şekilde halen başta Eğitim Fakültesi olmak üzere Hazırlık Okulunda devam ediyor. Az önce arzettiğim gibi lisans ve yüksek lisans eğitimimi bu okulda hem de Eğitim Fakültesi'nde tamamladım. Basına ''yasakçı dekan'' olarak yansıyan Prof. Baykal kendisini çok iyi tanıdığım hocam ve bir kaç sene birlikte çalışma imkanını da bulduğum bir akademisyendir. Benim gibi bir Ölçme Değerlendirme uzmanıdır kendisi. Ölçme ve Değerledirme alanının en temel kavramları olan ''geçerlilik'' ve ''güvenilirlik'' kavramlarını ilk defa kendisinden öğrendim. Henüz o zamanlar kitaplara bağlı teorik tanımlandırmalar bağlamında öğrenmiştik bu kavramları. Amerika'da devam eden doktora tahsilim boyunca da bu kavramların hayatın ve zamanın temel dinamikleri arasında olduklarını idrak ettim. Zira yaptığımız herşey yada verdiğimiz her karar bir önceki anlayış ve güzel uygulamalarla uyumlu ve ahenk içinde olmalı, iyiye, güzele ve mantıklı olana doğru atılan her adımda istikrar korunmalı ve verdiğimiz kararlar, içinde yaşadığımız dönemin evrensel değerleri açısından bir geçerliliğe sahip olmalı...
İşte evrensel değerlerin ve özgür düşüncenin temadisi ve terakkisi adına en önemli kaleler durumunda olan üniversitelerimizden beklenen tavırda bu olmalıdır. Çünkü bir üniversite olma vakarı bunu gerektirmektedir. Hele Boğaziçi gibi köklü ve belli değerleri kendisine kimlik edinmiş bir üniversitenin günlük politikalar uğruna istikrar ve prensip rayından çıkarılması bir düşünce ve prensip intiharıdır. Halen kendisini bir Boğaziçili olarak hisseden birisi olarak 21. yüzyılın başında bulunduğumuz şu dönemde bile böyle anlamsız ve gereksiz başörtüsü düşmanlığının ve yasakçılığının peşine düşebilen bir zihniyeti üniversiteme ve Boğaziçililik ruhuna yakıştıramıyorum. Yasağı uygulayan kişiler eskiden böyle değillerdi yada üniversitenin liberal anlayışı onları dizginliyordu bilemem. Bildiğim birşey var ise yeni rektörün üniversitemize layık olmadığıdır. Bu kişiler saygı duyduğum hocalarımda olsalar hissiyatımı ifade etmek isterim. Diğer Boğaziçililerin de benim gibi hissettiklerini çok iyi biliyorum. Kendileri ile halen irtibat halinde bulunduğum mezunlar değil, gazetelere demeçleri yansıyan tek yürek olmuş farklı görüşlerden öğrenciler bile benzer tepkiler verdiler bu yanlış anlayışa.
Üniversitemiz ve değerlerimiz hep yaşayacak ve Türkiye'nin geleceğine ışık tutmaya, onu demokratik ve özgürlükçü anlayış ve bilgi ile aydınlatmaya devam edecektir. Çünkü biz Boğaziçililer böyle istiyoruz. 3 Kasım 2008
Gönderen Turk zaman: 19:36 Bu kayda verilen bağlantılar
8 Ekim 2008 Çarşamba
SON TERÖR SALDIRISI VE DEĞİŞEN TOPLUM
Değişen dünya şartları ile birlikte insanımız, değerlerimiz ve hayata bakış açımız hızla değişiyor. Bundan toplumun her kesimi belirli ölçüde ve zamanı geldiğinde nasibini alıyor. Bu doğal bir süreç. Doğal olmayan; değişimi okuyamayıp ona direnmeye çalışmak. Bu değişim karşısında savunmaya ve korumaya çalıştığınız fikir, düşünce, ideoloji, aksiyon her ne ise, eğer çok sağlam bir temele dayanmıyor, o değişim selinin önünde esaslı bir aksiyon barajı tesis edip direnç gösteremiyorsa, yıkılmaya mahkumdur. Bunun için, son 20 senede göçüp giden komunist akımlara, bir çöp parçası gibi etrafa dağılmak zorunda kalan diktatörlere, tiranlara, ülkemizde iflas etmiş bulunan sol anlayışa, hali hazırda yaşanan ekonomik sarsıntılar altında inleyen Batı'ya, IMF'nin ve NATO'nun yerle bir olan imajlarına bakmak yeterli.
Bizim ülkemiz de bu gelişmelerden fazlası ile nasibini alıyor. Halk gittikçe bilinçleniyor. Eğitim kalitesi yükseldikçe toplumun katmanları arasında oluşturulmuş yapay ayrılıklar ve bölünmeler eriyor. Son 40 senesi darbelerle kara deliklere yutturulmuş olan Anadolu insanı artık darbelere ve darbecilere sıcak bakmıyor, prim vermiyor. Devlet baba anlayışı yerini git gide halkına hizmetle yükümlü, hesap verebilen, şeffaf yönetim anlayışına bırakıyor. Demokrasi bilinci yükseliyor ve demokrasi daha sağlıklı bir şekilde idrak ediliyor. Kemalizm ideolojisinin Atatürk idealleri ile alakası olmayan, elit, ayrılıkçı, darbeci bir safsata olduğu daha iyi anlaşılıyor. Vatanseverlik, kuvvacılık, ulusalcılık postuna bürünmüş, asıl amaçları kursaklarını doyurmak olan aç kurtların oyunları Ergenekon sahnesinde pazara çıkıyor. Bahsettiğim oluşumun ne tür suçlara bulaştığı ve ne tür eylemler planladığı, PKK'yı bile el altından nasıl yönettiği delilleri ile ortaya çıktı. Spekülasyon yapıp, komplo teorisi üretmiyorum.
Her ne kadar bu tür yapılanmalar özetle beyan ettiğim bu toplumsal dönüşüme direnmeye çalışşalarda çıkış yolları yok. Bu yapılarla birlikte devletin her kurumu da bu değişime ayak uydurmak zorunda. Daha önce de ifade etmeye çalıştığım gibi, son yaşanan Ergenekon terör örgütü tutuklanmalarını AKP'nin öncülüğünde gerçekleşen bir hadise gibi görmek çok eksik kalır. Olay NATO kalıntısı bu illegal terörist örgütlenme ile devletin ve bürokrasinin değişen yüzü arasında yaşanıyor. Bilinçlenen Anadolu halkı ve onun bir yansıması olan yeni devlet; içindeki pisliklerden temizlenmeye çalışıyor. Buna Yargı, Polis, Ordu dahil. Daha bir kaç yıl evvel bir askerin yargılanabilmesi ihtimalini bile zihnine yerleştiremeyen bir toplum son bir sene içerisinde yaşanan gelişmeler ışığında askerlerin de suça bulaşabileceği ve yargılanabileceği fikrine alışmaya çalışıyor.
Bu bakış açısı altında son yaşanan terör saldırısına ve ordumuzun hal-i pür melaline gelelim...
İçinde bulunduğumuz zaman dilimi içerisinde cereyan eden bu baş döndürücü ve dönüştürücü değişime direnmeye çalışan bir ordu yapımız var maalesef. Son yaşanan terör saldırısı neticesinde şehit verdiğimiz evlatlarımız bu sefer geride sadece ''vatan sağolsun'' nidaları ve klişeleri bırakmadılar. Dikkat edin, toplumun farklı kesiminden duyarlı insanlar bu sefer bazı subayları ve ordumuzun idare ediliş tarzını yüksek sesle sorgulamaya başladılar. Bu güzel ve gerekli olan bir gelişme. Ordumuza saygımız sonsuz, ancak meseleleri ''orduyu yıpratmayın'' klişesine hapsettiğimiz ve insanları konuşturmadığımız müddetçe topal kalmış PKK terörüne bile evlatlarımızı şehit vermeye devam edeceğiz. Bunu kabullenmek mümkün değil. Yüreğimiz yanıyor. Yıllarımız ve enerjimiz heba oluyor.
Orduyu yakıdan takip eden bir insanım. Subayların eğitimi çok zayıf. Teknolojik alt yapı son derece eksik. Harekat kabiliyeti kısıtlı, ileriyi iyi okuyamayan, hala soğuk savaş döneminin anlayışı ile 500 bin askeri besleyen hantal bir yapı mevcut. Bu eski anlayışın temsilcileri ile daha ufak ama tecrübeli bir ordu anlayışını temsil eden subaylar arasında birincisinin üstünlüğü yönünde bir zıtlık mevcut. Bir kaç yüz kişilik bir terörist grup sınırınızdan içeri giriyor ve siz bunu göremiyorsunuz. Büyükanıt Paşa, teröristleri BBG evi gibi izliyoruz derken neyi kastetti anlamak güç. Herhalde yanlış evi izliyorlar. Ve yine bu kalabalık terörist grup tıpkı bir kaç ay önce yaptığı gibi bir karakolunuzu basıyor ve hiç korumasız erlerinizi! şehit ediyor. Belki saatler süren bu çatışma esnasında Hava Kuvvetlerimizin komutanının çatışmadan haberi olmuyor. Zira kendileri o sırada golf oynamakta. Hadi golf oynamak elit bir subay için hacetten sayılsında, bu koordinasyon ve iletişim eksikliği ne ile izah edilecek. 2000 yıllık bir ordu bu keyfiyetle mi dünyaya temsil edilmeli insanımız düşünmeden edemiyor. Geçen seneki bir yüzlere varan teröristin gene sınırlarımıza girip bastığı karakolun görebi başında olmayan komutanına ödül vermişti Genelkurmay. Şimdi nasıl bir imaj çalışması yapılacak merakla bekliyoruz.
Bu zafiyetlere bir de ordunun siyasete bulaşan imajı eklenince ordumuz halk nazarındaki saygınlığını iyice yitiriyor. Daha bitmedi... Kendi halkının yoğunlukla takip ettiği bazı medya organlarına andıç uygulayan, Ergenekon terörüne bulaşan bazı emekli subayları hapiste ziyaret eden üst rütbeli subayların varlığı bu olumsuz imajı iyice alt üst ediyor. Daha bir kaç ay önce bir çok arkadaşım bedelli askerliğini yapmak üzere Antalya'da idi. Orada bir subayın ''Egenekon'un öcünü alacağız'' sözünü duyduklarında vatan hizmetinin kendileri için nasıl vatan hüznüne dönüştüğünü üzülerek dinledim kendilerinden.Yapılacak çok iş var daha.
Yaşadığım bir üzüntü de son terör saldırı karşısında bazı komutanların vermiş oldukları tepkinin sığ oluşu. Fehmi Koru'nun dikkat çektiği gibi; ''Evet o karakol da eksiklik çok ama askerler onun yüzünden ölmedi'' diyebilen bir komutana nasıl itimat edeceğiz. Ya da olayların hemen akabinde öz eleştiri yapmak yerine hemen OHAL isteyen subayların varlığını dünyaya nasıl izah edeceğiz. OHAL'in ne anlama geldiği yakında ilkokul kitaplarına girecek... Böyle bir talebi yaparken acaba gerçekten onun faydasına mı inanıyorlar bunu kendileri ile konuşup anlamayı çok isterim doğrusu.
Hatırlarsanız 'Kurtlar Vadisi: Irak' filminin ilk sahnelerinde bir hezimet onuruna dokununca (askerlerin başına çuval geçirilme hadisesi) intihar eden bir komutan görüntüsü vardı. Bazı subaylarımız bu sahneye ''Türk subayı intihar etmez'' diyerek karşı çıkmışlardı. Evet! Türk subayı intihar etmemeli, ancak gerektiğinde istifa etmeyi bilmeli. Vahim boyutlardaki hataların neticesinde vatan evladı şehit oluyor. Lideri hapiste olan tek dişi kalmış bir örgüt, 500 bin askeri olan bir ülkenin içine 300 kişilik bir ordu sokup karakol basabiliyor. Dikkat edin nerede ise her medya köşesinden bu ortak çağrı yapılıyor. Olması gereken de bu zaten. Bu son terör saldırısı rezaletinden sonra başta Genelkurmay Başkanı olmak üzere tüm kuvvet komutanları istifa etmeliler. Yerlerine gelen yeni komutanlar da artık şu anlayışa sahip olmalılar:
21. yüzyıl teknolojik altyapısı sağlam, hantal olmayan, harekat kabiliyeti hızlı bir ordu gerektirir. Ergenekon bir terör örgütüdür. Onun mensupları içinde emekli subaylar var ise bunların yargılanması ordunun imajına zarar vermez; aksine saygınlığını ve güvenilirliğini artırır. Her kurum gibi ordumuz içinde de suça bulaşan kimseler olabilir. Bu doğaldır. Doğal olmayan; meseleyi bir imaj sorunu haline getirip yargı sürecini açmaya direnmektir. Terör ile mücadele üç ay acemi eğitimi almış erlerle olmaz, özel kuvvetler ile olur. Andıç, ortaçağa ait bir uygulamadır. Ve sonuncusu... ''Asker çok iyi eğitimlidir, sivil bilmez'' devri kapanmıştır. Bu halk ordusunu çok sever ama hem devletinden hem de ordusundan daha parlak, kıvrak bir zekası ve basireti vardır. Sadece sabırlıdır. ''İhmal emez, imhal eder''.
Bu vesile ile son hunhar saldırıda şehit olan evlatlarımıza rahmet, yakınlarına sabır diliyorum. Şimdi sıra, birlik olma ve ülkeyi tekrar OHAL çılgınlığına çekerek kardeş kavgasına neden olmaya çalışan Ergenekon kırıntılarına fırsat vermemekte... Umarım akl-ı selim galip gelir. 8 Ekim 2008
Gönderen Turk zaman: 20:33 Bu kayda verilen bağlantılar
Etiketler: degisim, Ergenekon teror orgutu, Ordu, teror
2 Ağustos 2008 Cumartesi
''BRILLIANT BUT TROUBLED MIND''
Bu yazı 4 Agustos 2008 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.
Yalnızca Amerika'da değil dünya genelinde derin tesirler hasıl eden 11 Eylül hadisesini hep birlikte yaşadık. Amerika'da bulunmam nedeniyle bu elim vak'anın Amerikan toplumu üzerinde oluşturduğu etkileri ve bunu takip eden gelişmeleri direk olarak gözlemleme imkanı buldum. Son derece ürkek ve hassas hale gelen toplum kendisini duygusal bir tepki atmosferinin kucağına salmaya başladı günden güne ve duygusal manipülasyonlara açık hale geldi. Sanırım terörün en büyük amaçlarından birisi de, hedef topluluk üzerinde bu tür bir değişim meydana getirmek ve bunu devam ettirmek olsa gerek. Olaya bu zaviyeden bakınca birazdan ele alacağım konuyu ve yıllarca başımıza musallat edilen PKK terörünü daha iyi analiz etmek mümkün olabilir.
Meş'um 11 Eylül hadisesinin hemen akabinde ilginç bir gelişme daha yaşandı Amerika topraklarında. Kaynağı belirsiz bir merkezden bir anda bazı devlet kurumlarına içinde ölümcül Antrax maddesi bulunan zarflar gitmeye başladı. Korku dönemi bitmemişti Amerikan halkı için. Sanki bir el Amerika'lılara; ''içimizdeki düşman her an bizi tehdit ediyor'' mesajı veriyordu. Ülkede yaşayan bir çok Müslüman bu gelişme üzerine daha da endişelenmiş; ''acaba bu olayı da Müslümanların üzerine yıkarlar mı?'' şeklinde düşünmeye başlamıştı. Öte yandan, bir takım medyanın bazen önyargılı bazen de kasıtlı tavrından dolayı bu yeni tehdidin! algılanma biçimi, tehdidi oluşturanların ekmeğine yağ sürmeye devam ediyordu. Medyanın bu tavrı yıllar öncesinde cereyan eden 'Oklahoma bombacısı' olayından ders alınmadığının alametlerini taşıyordu üzerinde. Hatırlarsanız, o bombalama eylemi henüz tahkikler bitirilmeden, hemencecik Müslümanların üzerine yıkılmaya çalışılmıştı medya tarafından. Oysa olayı bir Amerikalı'nın gerçekleştirdiği sonradan ortaya çıkmıştı. Antrax hadisesinde Amerikan medyası tamamen Oklahoma benzeri bir beceriksizlik sergilemese de konuya yaklaşım tarzları olayın belirsizliğinin Müslümanlar üzerine kaymasına yaramaya yetmişti bile.
Bu Antrax konusuna neden değindiğime geleyim şimdide. Bu olaylar zinciri üzerinden yıllar geçti ve Amerika'da belki de on binlerce insan, medyanın işaret ettiğim tavrından dolayı, bu zehirli mektupların ardında da Müslüman birilerinin olduğunu düşündü. Taki 1 Agustos 2008 tarihli Associated Press haberi, olayın gerçek failini haber yapana kadar. Gelişmelere bakılırsa bazı devlet kurumlarına gönderilen bu ölümcül Antraxlı mektupların ardında asker kökenli Amerikalı bir bilim adamı varmış. Habere göre, Federal Devlet Ajanları kendisini yakalamadan evvel intihar etmiş ilgili şahıs.
Peki bu gelişme medyaya nasıl yansıyacak dersiniz. Ülkemizde, yalan veya kasıtlı haberleri yüzlerine vurulmuş, mahkemelerde bile mahkum edilmiş gazeteler rencide ettikleri insanlardan hiç bir zaman özür dilemediler. Bir kısım Amerikan medyası da dilemeyecek. Zamanında sağduyu çağrısı yapmayı ihlal ettik dmeyecek bir çoğu. Bizim gazetelerin yaptığı gibi pişkinliğe devam edenler olacağı gibi, olayın yönünü kendi üzerlerinden başka mecralara kaydırmak isteyenler de olacak. Devletin suça alet olmuş olan birimleri de bu trene dahil olacak doğal olarak. Nitekim, haberi okuduğum yahoonews sitesinde gördüğüm bir ifade pek de haksız olmadığımı hissettirdi bana. Bazı devlet kaynakları hiç vakit kaybetmeden ilgili asker bilim adamını ''kafası karışık zeki bir bilim adamının'' 'bilim hırsı' (UT) şeklinde lanse etmişler. Güya bu bilim adamı ''Antraxa karşı geliştirdiği ilacı test etmek'' için! böyle enteresan ve çılgınca bir girişimde bulunmuş. Kullanılan ifade benim başlığa taşıdığım ifade: ''Brilliant but troubled mind'' (zeki ama şaşırmış-gafil-karışık bir zihin, hatta kişilik).
Hani! bizim ülkemizde birileri ne zaman bir devlet adamımıza karşı tehdit içeren bir saldırı gerçekleştirse, bazı yayın organları ve kurumlar, ''adam zaten deliymiş'' propagandasına başlarlar ya! işte ona benzer bir durum. Gerçekte deli filan olmayan, ilgili devlet adamlarına ''aklını başına al'' mesajı vermek için gerçekleştirilmiş eylemler bunlar. Demirel'e Anıtkabir de elinde Kur'an'la! saldıran meczup ve bir başka devlet adamımızın üzerine bakkal kasası fırlatan ''akıl hastası'' bakkal örneklerini hatırlayınız. Ya da Üzeyir Garih'i öldüren, ''kışlasından nasıl olmuşsa kaçabilmiş'' ''sorunlu genç'' örneğini. Mahiyetleri ve motivasyonları farklı olsada faili; ''meczup'', ''kafası karışık'' şeklinde tanımlayarak kamuoyunun dikkatini başka mecralara çekmeye ve olayı gerçek ekseninden kaydırmaya gerçekleştirlen medya illüzyonlarına bir kaç örnek. Acaba kimse takip etmiş midir bu adamlar akıl hastanesinde ne kadar kaldılar; akıbetleri şu anda nedir diye... Merak ediyorum doğrusu.
Bu son Antrax gelişmesinin zihnimde canlandırdığı tek gerçek bu değil elbette. Gördüğünüz gibi ''çılgın'' karakterli birileri sinsi planlar yapıp, ses getirecek eylemler tertip ederek masum insanları suçlu gibi gösteren faaliyetler içerisinde olabiliyorlar. Amerikalı asker kökenli bilim adamının bu işi gerçekten Müslümanları zor durumda bırakmak ve Amerika'da ki El Kaide/''terörist Müslüman'' imajını canlı tutmak için yapmış olabileceği gerçeğini hiç bir zaman göz ardı edemeyiz. Belki bu işler için organize olmuş bir örgüt bile vardır oralarda da. Bizim Ergenekon terör örgütünün delilleri ile ispatlanmış planlarına göz atın mesela. Kurdukları hücre gruplarını manipüle ederek sağ kesim ile sol kesimi nasıl birbirine kırdırdıklarını ve nasıl darbe planları yaptıklarını; hangi illerimizde bir Kürt-Türk çatışması çıkarmaya çalıştıklarını hayretler içerisinde okuduk ve takip ettik. Kendi kurdukları sol oluşumlar ile Kürtleri, ''vatansever'' oluşumları ile de Türkleri nasıl birbirlerine düşürmeye çalıştıklarını bizzat müşahede ettik. Ve bu sinsi planların yöneticiliğine soyunmuş ''aydın!'' insanların gerçek yüzlerini ibretle seyrettik: Yani bizdeki ''zeki ama kafaları karışık adamları''...
Amerika'lı ''zeki ama kafası karışık'' bilim adamından, bizim "Çılgın Türklere'' uzanan böyle bir suç ağı var mıdır bilemem. Bilebildiğim tek şey varsa o da; bu tür fitne ve fesat karakterli ruhların her zaman aramızda var olacağı, bizler yapay ayrımlarla birlikteliğimizi kaybettiğimiz ve bu azınlık gruplardan kortkuğumuz müddetçe de aramızda var olmaya devam edecekleridir. Amerika'dan Türkiye'ye yaptığımız bu zihin egzersizinin bundan sonrasını sizlerin hayal güçlerinizin kucağına teslim ederek sözlerimi noktalıyorum. 2 Agustos 2008
Gönderen Turk zaman: 12:27 Bu kayda verilen bağlantılar