12 Temmuz 2009 Pazar

AYŞE ARMAN'IN PSİKOLOJİSİ

Bu yazı 14 Temmuz 2009 tarihli IV.Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Önce Özkök duyurdu Arman'ın tesettür giyerek bizlere bir sürpriz hazırladığını. Bu haberi duyunca ilk tepkim, "acaba nasıl bir kışkırtmanın peşindeler" şeklinde oldu; hem de cümlede geçen çoğul ekini bilinçli bir şekilde seçerek... İkinci bölümü bugün yayınlanan yazı maalesef bu endişemde haklı olduğumu hissettiriyor bana. Zira, Arman'ın yazısının ardından 'karşı kesimin' bazı yazarlarının belli tarzda yazılar kaleme alarak mevzuyu daha farklı bir boyuta taşıyacaklarını ve tartışma konuları hiç eksik olmayan ülkemizde yeni bir tartışma konusu başlatacaklarını kestirmek hiç de zor değil. Baksanıza Ahmet Hakan bugünkü yazısında (13 Temmuz 2009) aynı konuyu kaşıyıp hiç gecikmeden 'Arman ajitasyonuna' malzeme sağlamış bile.

Hazırladığı yazı serisinin ilk ikisi yayınlandı henüz; ancak bu sefer çok kötü faka basmış Arman. Tesettüre girerek yaşadığı 'sıkıntıları' anlatırken kendisinin ve belirli bir kesimin iç hastalıklarını ve önyargılı dünyasını iyice deşifre etmiş. Ruhsal bir manik depresif psikoz yaşadığının bilincinde değil. Bu tür hastalarda kendine aşırı güven ve riskli işlere girişme istek ve arzusu doğar. Manik halde iken aşırı ve nedensiz gülme hali, depresif fazda ise sinirlilik hali hüküm sürer. Dikkat dağılır. Bir konu üzerine yoğunlaşma yeteneği zedelenmeye başlar. Karşı cinse de istek artar...

Arman'ın karşı cins yerine 'tesettürlü kadınlara' karşı olan saplantısı iyice dışa vurmuş ve kendisine böyle riskli bir işe girme ruh haleti kazandırmış. Her iki yazısını da okursanız yazıların genel karakterinin ''sinirimiz bozuldu...'', ''gülüyoruz'' kısır döngüsü ve haleti ruhiyesi altında yazıldığını hemen farkedeceksiniz. Arman'ın yazısındaki belirsiz ve ikilemli üslup bize şunu da gösteriyor: Bazı insanların yaptkları işin yanlışlığı vicdanlarının derinliklerinden yansırken zihinlerinin ön yargılı kalıplarına çarpar ve kendilerini; ''hayır hayır doğru olanı yapıyorsun devam et'' şeklindeki bir ruhsal ikilemin içine atarlar. Bu ikilemin oluşturduğu kısır döngü zaten manik-depresif döngüye girmiş bir bünyede böyle bir 'Arman sendromu' oluşturabilir.Oluşturmuşta...

Daha önce Amerika'da bu tür 'tebdil-i kıyafet' hatta 'tebdil-i mekan' yaparak belli bir grubun içinde yaşayan, sonra da bu tecrübelerini başkaları ile paylaşan çalışmalar, yazılar okumuştum. Arman'ınki bu okuduklarımdan son derece farklı. Çünkü o kişiler bu işi ellerinden geldiğince profesyönel bir tarzda yapmaya çalışmışlar ve bir takım araştırma teknikleri kullanmışlardı. Bu tür işler Arman gibi, başıma başörtüsünü geçirip 'bizim mahallede' bir dolaşayımda hem mahalle baskısı yapmadığımızı cümle aleme ispatlayayım! hem de şu başörtüsünün ne kadar ''huzursuzluk ve rahatsızlık'' veren bir bez parçası olduğunu tesettürlülerin suratına çarpayım önyargısı ile yapılmaz. Hürriyet gazeteciliği bu ise ona sözüm yok zaten.

Her iki yazısını da tamamen bu kavrayış ile yazmış ve gidip dolaştığı her yere bu önyargılar ile gitmiş kendisi. Arman'ın bilmediği bir gerçek de bu zaten. Batılı akranları bu tür işler içine girerken içine karıştığı grubu anlamak, tanımak; hatta bazen empati yapabilmek için girerler. Gazetecilik nasıl, neden, niçin, kim gibi soruların üzerine yoğunlaşan bir meslekse, o gazeteciler de bu tür sorular zihinlerinde olarak girerler bu tür çalışmaların içine. Oysa Arman'ın paragrafları içinde ''mahalle baskısı yok'' cümlesi çok sıklıkla kullanılıyor. Tesettürlü insanları bir şekilde anlamaya çalışmak şöyle dursun, aksine aşağılama üslubu hakim yazısında. Şu ifadelere bir göz atalım: ''Ninja kaplumbağa... Zulmün adı haşema... Karşı mahallenin kadınları... hiç yüzmüyorlar... Örtü gözünü değil, burnunu ortaya çıkarıyor... Kafamı cendereye sokulmuş gibi hissediyorum... Öyle bir baskı, sıkışıklık, rahatsızlık... Dünyayı 180 derece algılayamıyorum...Bir enerjim vardı, hayat akardı içimden, geçerdi, hissederdiniz, hissederdim. O şimdi yok. Ben sanki matlaştım. Kimse, benimle göz göze gelmek istemiyor. Yokum sanki...'' Bu ne tür bir nefrettir, ne çeşit bir öfke ve kin halidir anlamak mümkün değil.

Meğer tesettürlü iken 'kendi mahallesinin' lüks mekanlarına gidince hiç 'baskı!' olmamış kendisine karşı. Oysa satırları arasında bazı yerlerde nasıl yadırgandıklarını hatta Reina'ya zengin Arap taklidi yaptıkları halde nasıl alınmadıklarını anlatmak zorunda kalmış. Buna rağmen mahalle baskısı yok tezini gene vurgulamış ve Reina'ya alınmamalarını yadırgamak yerine ''arabamıza gidip güldük'' repliği ile geçirtirmiş. Adını da 'Reina'da Ayrımcılık' yerine ''Reina Komedisi'' koyarak üstüne toprak atmış bu mevzunun.

Arman ajitasyonu bunlarla da yetinmemiş. Ee! maksat ''bizim mahallede baskı yok-onların mahallede var'' önyargısını ispatlamak! olunca Fatih semtine hiç uğramamak olur mu? Uğramışlar tabi ki, hem de mini eteklerini giyerek. Yazısının bu bölümlerini sıksanız üslubundan, şimdi birisi çıkıp bize tokatı basacak beklentisi şırıl şırıl damlıyor. Ancak kimse çıkıpta 'ulan kafir, al şu tokadı' dememiş olmalı ki, bu bölümde okuruna aşılamak istediği önyargıyı da, ''bir tesettürlü'' bayandan yaptığı alıntı ile kapatmış Arman. Alıntı şöyle: ''Bir arkadaşımızı tokatlayarak sersem ettiler... Siz hiç durmayın, hızlı adımlarla caddeyi baştan başa yürüyün. Bir şey olursa koşabilirsiniz değil mi?" Meğer Fatih semtine kaçmayı bilmeyen giremezmiş. Bu tavsiyeyi de öğreniyoruz Arman ablamızın araştırmacı! kişiliğinden...

En başta belirttiğim gibi, Ahmet Hakan'ın ''tesettürlü kadınlara AKP'li erkek zulmü'' içerikli yazısı ile Arman'ın tesettürlü kadınları hem aşağılayan hem de erkekleriniz gül gibi yaşarken siz, bu hem size hiç yakışmayan hem de sıkıntı veren ninja kıyafetleri altında işkence çekiyorsunuz... tandanslı yazı dizisini yan yana koyunca midem bulanıyor. Girişte arzettiğim, yeni bir lüzumsuz; ama bilinçli bir tartışma konusunun nasıl fırına verildiğini üzüntü içerisinde izliyorum. Bu tür niyetler ile yazılan yazılar insanlarımızı bölmekten ve birbirilerine karşı olan önyargılarını kemikleştirmkten öte bir amaca hizmet etmez. Eğer amaç bu değilse, bu tür kısır döngülerin içinden çıkması lazım gazetecinin. Gazeteci birleştiri olmalı; bölücü değil. Toplumu aşağılamaya değil; anlamaya çalışan kişi olmalı. Gerçi Arman'dan çok şey beklememek lazım. ''Ben gazetemde başörtülü çalıştırmam'' diyen ayrımcı bir yayın yönetmeninin altında çalışıyor kendisi. Anlayacağınız Hürriyet gazeteciliği ülkemizi aydınlatmaya ve batılılaştırmaya! devam ediyor vesselam...

Not: Eğer hakiki bir hukuk devleti olsa idik Arman'ın yazısında ortaya çıkan Reina'nın ayrımcılık yaptığına dair delilin ve az önce alıntıladığım Hürriyet ayrımcılığının Cumhuriyet savcılarının ilgi alanına takılması gerekirdi. Henüz gerçek bir hukuk devleti olamadığımız için savcıları göreve çağırmıyorum tabii olarak. 13 Temmuz 2009

21 Haziran 2009 Pazar

Erbakan Ne Demek İstedi?

Bu yazı 22 Haziran 2009 tarihli IV.Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

''AKP ve Gülen'e Tuzak'' konulu belge son D-8 toplantısı sonunda Erbakan'a da sorulmuş. Erbakan'ın bu soruya verdiği yanıt ise oldukça ilginç: "Bu konu hakkında hiçbir bilgimiz yok. Bilgimiz olmayan hususlarda herhangi bir şey düşünmemiz ve bir şey söylememiz mümkün değil" (Zaman, 21 Haziran 2009). İlk bakışta normal görünen bu cevap aslında o kadar da masum değil. Erbakan'ın pozisyonundaki bir insanın bu konuda "yeterli bilgim yok" demesi normal karşılansada, "hiçbir bilgim yok" ifadesini tercih etmesi kabul edilemez. Zira, darbeci ve muhtemelen Ergenekon sempatizanı kadroların koltuğundan ettiği eski bir Başbakan kendisi.

Gazeteci bu, rahat durur mu? Erbakan'ın bu muğlak ve kaçamak cevabından tatmin olmayınca aynı soruya cevap alabilmek için ısrarcı olmuş. Erbakan ise meseleyi ustaca bir 'Demirel manevrası' ile savuşturma yolunu denemiş. Eminim başarılı da olmuştur ve birazdan alıntılayacağım o ifadenin ardından o gazeteci bir daha üsteleyememiştir. Erbakan'ın cevabı şu: "İmam-ı Şafi, olmamış hadiseler hakkında fetva vermezdi." Erbakan ve Demirel'in nedense aynı tornadan çıktıklarını düşünmüşümdür hep. Bu cevabı okuyanların zihinlerini eskilere taşıyıp o klasikleşmiş Demirelvari üslup manevralarına bir göz attıklarını görür gibiyim.

Şimdi Erbakan'ın cevapları ile devam edelim. Gazetecinin ısrarı aslında işe yaramış. Çünkü, Demiralvari üslup, sadece 'geçiştirici', 'hakikatı unutturup dikkatleri dağıtıcı' fonksiyon eda etmez. Onun kendine has, üslubun ve kullanılan betimlemenin içine sinmiş bir hakikat payı da vardır; hakikatten, içteki asıl niyeti gösteren düşünceden kopmayan, kopamayan bir yanı da vardır. Çünkü kullanılan ifade ile bir yerlere mesaj gönderme ihtiyacı olur belli dönemlerde. Dikkat ederseniz bu ikinci cevap ilk cevabın masumluğunu ortadan kaldırıyor ve onu, 'hakkında hiçbir şey bilmediğim bir konuda konuşamam' ekseninden, 'ben aslen böyle bir belgenin ve imzanın varlığını kabul etmiyorum yada etmek istemiyorum' noktasına kaydırıyor. Arzu eden az önceki alıntıyı tekrar okuyabilir.

Aslında kimsenin kendisinden bu son gelişme konusunda "fetva" beklediği yok. Açıkçası ne düşündüğünün merak bile edildiğini düşünmüyorum. Tıpkı Demirel'in içinde bulunduğu durum gibi. Çünkü her ikisinin de artık hiçbir inandırıcılığı kalmadı insanların gözünde. Az önce de bahsettiğim gibi, mevzubahis darbeci çevreler bu iki ismin önlerine kaç kere taş döşediler; hatta bununla da kalmayıp alaşağı ettiler. O meşhur 28 Şubat döneminin izleri zihinlerimizde hala capcanlı duruyor. Nasıl bir 'modern' darbe ile başbakanlık koltuğundan edildiğini, o dönemde ne tür açık ve gizli tehditler, sıkıştırmalar yaşandığını bugün tek tek öğreniyoruz. Bu yüzden hapis cezası bile aldı Erbakan, ta ki Cumhurbaşkanımız Gül kendisini bu durumdan kurtarana kadar. Bu yaşananları kendisine gerçekten dert edinen bir siyasetçi, böyle bir soru karşısında kahramanca ortaya atılıp, bir kısım akl-ı selim sahibi insanın dediği gibi, 'mutlaka araştırılsın', 'konu sivil yargıya intikal etsin ve soruşturulsun', 'gerçekse gereken yapılsın ve sorumlular cezalandırılsın' diyebilirdi. Zikrettiğim sıkıntıları yaşamış bir "dava" adamı ve liderden de bu beklenirdi. Muğlak ve kaçamak ifadeler yerine bu tür bir üslup ile meseleye yaklaşsa idi, kimse de tutup kendisine 'ispatlanmadı, bilmeden ne konuşuyorsun' demezdi. O nedenle; kendisinin, ''bilmeden konuşamam'' şeklindeki yaklaşımı sadece bir kaçamaklık ve saptırma örneği. Başka türlü bir açıklaması yok bunun.

Hem, kendisi AKP ile ilgili konularda ve İsrail ile ilgili her hangi bir mevzuda şahin kesilirken; en ateşli, sert ve kesin yargılarla konuşurken, konu darbeciler, Ergenekoncular, 28 Şubatçılar, Batı Çalışma Grupçular olunca neden hep sessiz ve pısırık kalıyor. Bu hala çözülememiş bir muammadır. Bu son kaçamak cevapları verdiği ve organizatörlüğünü yaptığı D-8 zirvesinde söylediği bir başka söze göz atalım mesela. Zaman Gazetesi'nin haberine göre (21 Haziran 2009) Erbakan, konuşmasında, "dünya düzeninin yıkılması ve adil düzenin kurulması gerektiğini" söylemiş ve "bugünkü dünyanın Siyonizm'in eseri olduğunu" anlatmış. Sözlerine şöyle devam etmiş: "Siyonizm bir timsah gibi. Üst çenesi Amerika'dır. Alt çenesi Avrupa Birliği'dir. Kuyruğu İsrail'dir. Gövdesi, birtakım Müslüman ülkelerin yöneticileri, medyacıları, işadamları, işbirlikçileridir." İşte gördüğünüz gibi, ne kadar kesin ve net ifadeler. Sanki, bu iddiaların hepsi ispatlanmışta, Erbakan hoca bunları bilip haykırıyor. Müslüman ülkelerde kim İsrail'e hizmet ediyor tek tek biliyor. Oysa, her nedense her fırsatta kendisine çatmayı bir vazife bildiği İsrail'in ve o "timsah" siyonist rejimin 28 Şubat döneminde ordumuz ile yaptığı tatbikat, işbirliği, eğitim birliği, silah ve teknoloji alım satımı konularında hiç bir şey söylemiyor. Üstelik o dönemde kendisi Başbakandı ve koalisyon ortağıydı. Buna rağmen kendisini alaşağı etti o çevreler. O gün bu gündür, varsa yoksa hala İsrail'e çatıp duruyor. Bu darbeci çevreleri İsrail kadar yerden yere vursa, bildiklerini; hatta sadece yaşadıklarını anlatsa, millete daha çok hizmet etmiş olurdu kendisi.

Erbakan'a yöneltmek istediğim bir kaç soru ve bir uyarı ile bitireyim. Sayın Erbakan: Neden susuyor ve konu ordu olunca bu kadar pısırık oluyorsunuz? Sizi takip edenleri 'her şey Siyonistler'in başının altından çıkıyor' söylemleri ile galeyana getirmekten ne zaman vazgeçeceksiniz? Bunun gerçekten bir faydası olduğunu düşünüyor musunuz? Müslümanların asıl sorununun kendi kusurlarında olduğunu, çözümün de yine kendilerine çeki düzen vermekte yattığını ne zaman göreceksiniz? Halihazırdaki 'çözüm üretmeden düşman üreten' tavrınızın Yahudi avı dışında bir işe yaramayacağını göremiyor musunuz. Bu hatayı Hitler yapmıştı zaten. İsrail'in gücünü neden bu kadar büyütüyorsunuz? Bu insanları galeyana getirmekten ve size oy verdirtmekten başka ne işe yarayacak? Diyelim ki oy verdiler ve başa getirdiler? Dikkatlerimizi üzerine çektiğiniz bu 'siyonist tehlikeden' bizi kurtarmak için somut olarak ne yapacaksınız? İktidara da geldiniz. O zaman bu konuda neler yaptınız? Mesela, az önce altını çizdiğim gibi, sizin döneminizde 'Siyonist İsrail' ile yapılan işbirliği ve anlaşmalara neden göz yumdunuz? Ya da önceden yapılanlara çomak sokmaya ve siyonist rejim ile mücadeleye hiç giriştiniz mi? Ya da sizden önce yapılan bu yöndeki bazı 'hataları' tesbit edip düzelttiniz mi? AKP için meydanlarda; bunlar "Bizans'ın torunları" şeklinde çok kesin "bilgilerle" konuşabildiniz de, darbeci komutanlar hakkında hala neden konuşa mıyorsunuz? Demirelvari üsluplara ve 'siyonist' karşıtı söylemlere karnımız tok artık. Ama inanın, şuracıkta bir kalemde aklıma gelip sıraladığım soruların cevaplarına açız. Bizi doyurur musunuz lütfen? Ve bir düzeltme... "Olmamış hadiseler" konusunda sadece İmam Şafi değil hiç bir imam fetva vermezdi. Meselenin dindeki fıkhi boyutunu suistimal etmekle kalmayıp, kusura bakmayın ama, iyi bir laf-ı güzaf etmişsiniz; gazeteciyi geçiştirmek ve gerekli yerlere mesajınızı iletmek için. 21 Haziran 2009

02 Ocak 2009 Cuma

İSRAİL VE MEDYA

Bu yazı 3 Ocak 2009 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Öyle bir ülke düşünün ki, bir şehir büyüklüğünde olduğu halde adı her mevz-u bahis olduğunda dünyanın tüm halkları da medyasıyla ve kamuoyuyla işin içine bir şekilde girmiş olsun. Kimisi onun yaptıklarına ateş püskürmeye başlasın, kimisi alenen onu desteklesin, kimisi de ‘ama’lı cümleler eşliğinde taklalar atarak vaziyeti kurtarma telaşına düşsün. Öyle ya da böyle, bugün İsrail ne zaman bir yere saldırsa, yeni kanlar ve gözyaşları dökmeye yeltense dünya genelinde, özellikle medya bazında, işte böyle bir etkiyi de hasıl etmekte.

Dünyanın geride kalan 200 küsür ülkesinde cereyan eden önemli hadiseler özellikle batı medyasında ya hiç haber yapılmaz veyahutta geçiştirilir. Türkiye veya dengi bir ülkenin Başbakanı Amerika’yı ziyaret eder, bu CNN’de bile çıkmaz. Oysa bize Amerikalı bir aktör tatile gelir de günlerce bu konuşulur durur. Hürriyet vb. gazetelerin sayfaları ilgili aktörün yarı çıplak resimleri ile dolar, sanatçının davet edenlerinden talep ettiği içkinin adından, kalacağı odada bulunmasını istediği havluya varana kadar herşeyi öğrenir Türk kamuoyu. Oysa, bizimki gibi ülkelerden oraya giden devlet ricalinin Amerika’ya ayak basmasını bırakın ne tür bir taleple oraya gittiklerinin bile hiç bir önemi yoktur onlar için.

Oysa konu İsrail olunca işler değişir. Olmert veya Perez (önceden de Şaron’un) CNN’de verdikleri demeç sayısı Amerikan Başkanı’ninkinden çoktur. En ufak bir bölgesel çekişmede hemen bir İsrail Başkanı’nın yada bir bakanının mülakatı yayınlanır Amerikan televizyonlarında.

İsrail’in son vahşeti de her zamanki gibi dünya medyasını terazinin kefesine koydu ve onları samimiyet testine tabi tuttu. Bu son saldırıda da genel olarak Amerikan medyası, özel olarakta CNN ellerinden geleni yapıp, olayı; İsrail’e atılan füzelere karşı meşru müdafaa, Hamas ‘militanlarını’ temizleme operasyonu (bu arada Hamas’ın seçimle iş başına geldiğini hatırlatan yok) şeklinde sunma gayreti içerisindeler. ‘Umarız uzun sürmez’ sözleri ile döktükleri timsah gözyaşları ise cabası. Ölü sayılarını verirken bile ‘’bir Filistinli doktorun söylediğine göre, ölenlerin çoğu Hamas elemanı’’ demek suretiyle ölenlerin çoğunun aslında çocuklar ve diğer masum insanlar olduğu gerçeğini örtbas ediyorlar. Fox News ise hemen bir Hamas belgeseli sunmakta gecikmedi mesela.

Olaya tepki veren Arap medyası malum; ‘gaz alma’ telaşında ve bir şey yapamamanın verdiği halet-i ruhiye ile lafı ağzında geveleyip duruyor hamasi nutuklar eşliğinde. Türk medyasının tepkisini ise, geçenlerde DKM sayfalarında okuduğunuz ‘’İsrail Filistin’e Bomba Yağdırdı; ‘Bizim Gazeteler’ Ne Yaptı?’’ başlıklı yazı özetler mahiyetteydi (Ertuğrul Acar, 28 Aralık 2008). Basınımızın geneli olaya verilmesi gereken tepkileri verirken, maalesef Radikal, Cumhuriyet, ve Akşam gazetelerinin yukarıda zikrettiğim ‘takla atan gazateler’ (İsrail mevz-u bahis olduğunda) safına nasıl dahil olduklarını gözler önüne seriyordu o yazı. Hele Akşam Gazetesi’nin ‘’Bunun Adı Savaş’’ diyerek, aslı katliam olan bir hadisenin savaş (yani karşılıklı sataşma; bu, olayın diğer taraf açısından-İsrail- nefs-i müdafaa olduğu varsayımını da beraberinde getirir) olarak takdim edilme gayretine girişmiş olması yeterince düşündürücü... Bu yazıdan bir kaç gün sonra Yenişafak’tan Tamer Korkmaz’ın (1 Ocak 2009) geçtiği özet de bahsimizi destekler nitelikte. Korkmaz’ın sözü ile bu faslı kapatıyorum: ‘’Medyamızdaki ABD-İsrail muhipleri ise ‘füze gözbağcılığı’ (Hamas’ın fırlattığı bir kaç füzeyi kastediyor, UT) yaparak örtülü biçimde İsrail’in katliamını haklı göstermeye çabalıyorlar... Başbakan’ın İsrail’e çıkışmasına bozuk çalışıyorlar.’’

Yine, DKM sayfalarında okuduğum Murat Birsel’e ait bir alıntı yazıda da bu İsrail ve dünya medyası bahsine ışık tutacak ilginç bir özet sunulmuştu okurlara. Yazar; ‘’İsrail saldırısından sonra dünyanın en önemli haber kanallarını taradım, afedersiniz ne kadar güzel, iyi giyimli insan varsa İsrail tarafında... Yine –afedersiniz- ne kadar pejmurde, meramını anlatamayan, yaka bağır aççık saç sakal karışmış insan varsa haklı tarafta... Yerden göğe haklı ama haklılığını haykıramıyor!’’ derken işte bahsettiğim bu hakikata değişik bir zaviyeden işaret ediyordu.

Gelelim merakla beklenen İsrail medyasına. Bu konudaki özeti de Fehmi Koru’dan okuduk geçenlerde (Yenişafak, 31 Aralık 2008). Koru’ya göre İsrail gazeteleri de saldırıyı destekliyor ve önceden bir takım muhalif sesler olabilsede bu son saldırı dolayısıyla İsrail’in daha bir yek vücut hareket ettiğine işaret ediyor. Her ne kadar geçenlerde The Huffington Post’un sitesinde okuduğum Greg Mitchell imzalı bir yazı (28 Aralık 2008) Haaretz Gazetesi’nin istisna olduğuna işaret etsede, bu genelin ahvalini değiştirmez. İlginçtir o yazıda Mitchell yaşanan dram karşısında ‘’Her zamanki gibi: Atak karşısında Amerikan medyası (ve bir çok liberal) sessiz, bir İsrail Gazetesi endişelerini izhar ediyor’’ diyordu; benim az önce sunduğum özeti desteklercesine...

Bu konuda söz dönüp dolaşıp her zaman ‘onlar ve bizim hal-i pür melalimiz’ noktasına geldiği için sözü daha fazla uzatmadan, yorumların devamını herkesin kendi vicdanına havale ediyor, ölen Filistinli masum kardeşlerimize Allah’tan rahmet, geride kalanlarına sabr-ı cemil niyaz ediyorum. Bir koltuk, para ve güç uğruna, İsrail bombaları altında can veren masumlarına değil de, Hamas ile arasındaki çekişmeye odaklanan, seçimde yenişemediği Hamas’ın İsrail füzeleri ile (diğer masumlar ile birlikte) yıkılmasına göz yuman Filistin Kurtuluş Cephesi yetkililerine ve onlara cesaret veren bazı Arap krallarına/devletlerine de Allah akıl fikir versin diyorum.

Not: Bu yazıyı bitirdikten sonra yahoo.news’e takıldı gözüm. Yarım saat önce Associate Press’ten geçilen bir haberde Amerikan Dışişleri Bakanı Condolezza Rice’ın şu sözleri haber geçilmişti dünya kamuoyuna. ‘’ Amerikan Dışişleri Bakanı Condolezza Rice militan Hamas örgütünü Gaza’lı insanları rehin tutmakla suçladı... Hamas Filistin’in otoritesi Mahmut Abbas’ın güçlerine karşı gerçekleştirdiği kanunsuz darbeden (yapılan demokratik yerel seçimleri kastediyor, UT) beridir Gaza’daki insanları rehin tutuyor.’’ Utanmasalar İsrail o insanları özgürleştirmek için füze yağdırıyor bile diyecekler. Tıpkı Irak’ta olduğu gibi. İşte batı medyasından yansıyan en sıcak göz boyama örneği... 2 Ocak 2009

24 Aralık 2008 Çarşamba

BİR PROFESÖR'ÜN AKADEMİK İNTİHARI

Bu yazı 25 Aralık 2008 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Prof. Dr. Binnaz Toprak ile ilk olarak Florida Üniversitesi’nde düzenlenen bir toplantı vesilesi ile tanışmıştım. Sanırım 2005 yılının bir sonbahar ayı idi. Bahsettiğim o toplantıdan kısa bir süre önce samimi oduğum Bosnalı bir bayan profesörden davet mektubu almıştım. Sanırım Binnaz Hanım bu bayan ile öğrencilik yıllarında aynı odayı paylaşmışlar ve o gün bugündür samimiyetlerini hiç kaybetmemişler. Bu bayan mesajında ‘’Boğaziçi Üniversitesi’nden çok samimi bir arkadaşımı davet ettim. Türkiye’de İslam ve Demokrasi konusunda konuşacak, sen de gel’’ demişti bana. Bu davete icabet edince, 10-15 kişilik ufak bir grup ile birlikte samimi bir atmosferde tanışmış olduk Binnaz Hanımla.

Hakkında edindiğim ilk izlenim olumlu idi. Görüşleri her ne kadar ‘laik’ gündemin tesiri altında kaldığını göstersede genel olarak objektif idi. Daha sonra takip ettiğim bir kaç çalışması da genel hatları ile objektifti denilebilir.

Takip etmişsinizdir. Ülkemiz son günlerde Binnaz Hanım’ın da isminin karıştığı tartışmalı bir çalışma ile çalkalanıyor. Bazı gazetecilerin de katılımı ile gerçekleşen bu çalışmanın, ‘’faaliyetleri tartışmalı’’ Soros Vakfı tarafından desteklendiğini Ali Bulaç Bey’in Zaman’daki yazısından öğrendim (Zaman, 22 Aralık 2008) geçenlerde. Bildiğiniz gibi eski Sovyet bloku ülkelerinden bazılarında gerçekleşen ‘kadife’ devrimlerin ve ayaklanmaların ardındaki finansör de yine aynı vakıftı.

Uzmanlık alanım bilimsel çalışmalarda ölçme ve değerlendirme olduğu halde, bu yazıda mezkur çalışmanın yöntemi ve ‘’bilimselliği’’ konularına değinmeyeceğim. Zira çalışmanın bu yönlerinin ne kadar hatarlı ve kusurlu olduğu medyanın bir çok kalemi tarafından dile getirildi. Bu bağlamda aynı tezleri dile getirmek ancak malum-u ilam olur.

Raporun kamuoyu tarafından sert bir dille eleştirilen iki yönünden birisi bilimsel yoksunluğu iken diğer yönü de niteliği ve maksadı idi. Ben bu yönde yazılan yazılara bir katkıda bulunacağım.

Ülkemizde ciddi bir Alevi-Sünni çatışması çıkarılmak istendiği böyle bir dönemde marjinal bazı solcu, Kemalist ve Alevi derneklere gidip yanlı bir takım sorular sormak suretiyle önemli bir dini cemaati hedef göstermek hangi amaca hizmet eder? Ülkemizde bir çok şey gibi Alevi-Sünni ilişkileri de olumlu yönde gelişmeler gösteriyor. Belli çevrelerin Ergenekon soruşturması süreci ile yara aldığı bu kritik dönemde sorunların çözümü yönünde atılan adımlar hız kazandı. Yaşanan gelişmelere Alevi kardeşlerimizin geneli sıcak bakıyor. Gelişmelerden rahatsız olanlar az önce de ifade ettiğim gibi azınlıkta olan, marjinalleşmiş, Alevi olmadığı halde Alevi’ler adına konuşmayı kendisine iş bellemiş, daha çok Ali’siz Alevilik hatta din dışı Alevilik anlayışını hakim kılmaya çalışan kemalist, laikçi (laik değil) çevreler. Bu son çalışmada da sanki bu gruplara ulaşılarak Fethullah Gülen Cemaati zan altında bırakılmaya ve hedef gösterilmeye çalışılmış. ‘Bulgular’ öyle bir yorumlanmışki adeta tüm Alevi çevrelere; ‘bakın bu cemaat ve AKP sizinle diyalog kurmaya çalışıyor; ama aslında üzerinizde ‘’mahallle baskısı’’ kuruyorlar’ demeye getiriliyor. Bunu da aşarak ‘böyle bir mahalle baskısını çoktan tesis etmişler ve uyguluyorlar’ mesajı çıkartılmak isteniyor. Kime dayanarak: Özenle seçilmiş 400 kişiye sorarak. Üstelik mekan olarakta Fethullah Gülen’in memleketi olan Erzurum’a yüklenilmiş nedense.

Zaman Gazetesi’nde (24 Aralık 2008) okuduğum konu ile alakalı bir haber mevzuyu daha da ilginç hale getiriyor. Habere göre, çalışmaya Cumhuriyet Gazetesi Temsilcisi Recep Kapucu da isyan etmiş. Bahsettiğine göre kendisine, 'Erzurum'da Aleviler kendilerini ifade edemiyorlarmış, doğru mu?' diye sorulmuş. O da; 'yok böyle bir şey’ diyerek, yanında çalışan Zülfikar kolyeli arkadaşını işaret etmiş ve ‘’bu şehirde asla böyle şey yok’’ demiş. Anlaşılan o ki, bazı görüşler istedikleri gibi çıkmasada amacına uygun bir şekle sokularak sunulmuş kamuoyuna. Bizzat görüş bildirenlerin bile sonradan katılmadığı; hatta çalışmayı bizzat örgütlemiş bazı kişilerin bile bilimselliğini irdelediği bir rapor ile karşı karşıyayız. Serdar Turgut’un çok güzel ifade ettiği gibi ‘bir kaç gazetecinin gidip seçilmiş bir kaç kişiye soru sorarak gerçekleştirebilecekleri bir muhabirlik çalışması’’ maalesef bu şekilde bir bilimsellik kılıfına sarılmaya ve belirli çevrelerin hedefi vurulmaya çalışılmış. Çok yazık…

Bütün bunlar bir yana, beni en çok üzen husus; mezunu olduğum Boğaziçi Üniversitesi’nin ve objektifliğine inandığım bir profesörün adlarının ve bilimsel kimliklerinin böyle yanlı bir propagandaya ‘’bilimsellik’’ adı altında alet olmuş olmaları. Ülkemiz böyle kritik bir dönemden geçerken yapılan bu ‘’yanlışı’’ ilgili hocamızın ve Üniversite’nin (aynı üniversiteden başka bir profesör de bu hatanın tarafı oldu maalesef) akademik intiharı olarak görüyorum. Zira çalışma için bizzat görüş bildirenlerin bile eleştirdiği böyle yanlı bir propagandanın halk nezdinde kaybettireceği intiba zor tamir edilir. Binnaz Hanım bundan sonraki çalışmalarının objektifliğini topluma nasıl kabul ettirir bilemem. Beni daha çok düşündüren husus bu elim akademik intiharı arkadaşı olan o Bosnalı profesöre nasıl takdim edeceğim.

Konu ile dolaylı olarak irtibatlı olsa da bahsetmeden geçemeyeceğim. Binnaz Hanım’la tanıştığım Florida’daki o toplantıya Bosna, Makedonya ve Arnavutluk üzerine uzman Arnavut kökenli bir siyaset bilimci daha katılmıştı. Kendisine Gülen camiasının oralardaki faaliyetleri sorulduğunda profesör olumlu bir yaklaşım sergilemiş; cemaatin oralarda Vahhabi etkisini kesen önemli bir etken olduğundan; ayrıca diyaloğa açık, uzlaşmacı, olumlu bir çizgi olduğundan bahsetmişti. Binnaz Hanım da o gün orada hiç bir itiraz seslendirmemişti bu görüşlere karşılık olarak.

Umarım bu sözde 'bilimsel’, özde toplumu bölücü rapor; bizleri birbirimize hedef tahtası olarak göstermekten başka bir amaca hizmet etmeyecek olan bir ‘bilimsel kılıklı raporlar’ döneminin öncü deprem sarsıntısı değil, münferit bir hatadır. 24 Aralik 2008

04 Kasım 2008 Salı

ABD BAŞKANLIK SEÇİMLERİ VE MEDYA

Bu yazı 5 Kasım 2008 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Hemen hemen her ülkede ve sistemde medyanın seçimler üzerindeki etkisi konuşulur. Kimilerine göre bu abartılmış bir komplo teorisidir, kimilerine göre ise gerçek bir olgudur. Ben büyük çoğunluk gibi ikinci görüşe kendimi daha yakın hissediyorum. Hem Türkiye'de hem de Amerika'da yaşamış birisi olarak bu olguyu gayet somut deliller ve göstergeler ışığında tecrübe ettiğimi ifade etmeliyim. Özellikle Amerikan başkanlık seçimleri söz konusu olduğunda, medyanın seçimler üzerindeki konusu nedense çok sıklıkla hatırlanır ve vurgulanır. Bu yazıda, sadece bu yaygın öngörüye katkıda bulunan bir izahat yapmaktan ziyade, medyanın bu rölü nasıl ifa ettiğine/edebildiğine dair bir kaç somut delil göstereceğim.

Bu satırları yazdığım esnada seçim sandıkları açılalı henüz üç saat geçmiş durumda. Obama ve McCain arasındaki rekabet, seçime son üç gün kala, adayların kesenin ağzını açması ile birlikte ülkedeki heyecanı doruk noktasına çıkardı. Bu konuda en etkili ve zamanlama yönünden de en başarılı girişimleri Obama'nın yaptığı söylenebilir. Seçilmesi durumunda hem zenci kökenliler arasından hem de Hawai'den ilk başkan seçilecek olacak Obama'nın arkasında şüphesiz çok önemli bir halk ve medya desteği var. Buradaki siyaset yorumcularının işaret ettiği ve benim de şahsen toplum içinde gözlemlediğim gibi Obama destekçisi ''halk kitlesinin'' önemli bir kesimi sanılanın aksine ''zenci oy'' olarak değil, ''genç oy'' olarak tasnif ve takdim ediliyor. Bu mezkur eğilimi ''tasnif'' kelimesi ile ifade ederken uzmanların analizlerine, ''takdim'' kelimesi ile de medya faktörüne işaret ediyorum. Bu husus, medyanın Amerikan seçimlerindeki rölü konusunda değinmek istediğim birinci nokta.

Bir takım önde gelen medya kuruluşları uzun süredir seçmenin bilinçaltına hitap eden haberler, yorumlar ve analizler yayınlıyorlar. Bu yorumlarda verilmek istenen mesaj başkan adayının seçimi konusunda ''ırk'' faktörünün belirleyici bir etken olmayacağı yönünde idi. Buna ilave olarakta genç seçmenin Obama'yı benimseyeceği ve seçimde kendisini destekleyeceği yönünde uzun süredir yayınlar yapılıyor. Bu noktada meseleye iki yönden bakmak mümkün: Bu medya kuruluşları ya halkın nabzını çok iyi tutuyorlar ya da yaptıkları yayınlarla kararsız seçmeni etkilemeye çalışıyorlar. Gerçek elbette bu ihtimalin bir bileşkesi niteliğinde. Amerikan seçimleri arefesinde, yaşlı ve daha tutucu kesimlerin oy verme işlemine daha çok ilgi gösterdikleri, genç ve daha liberal olan kesimlerin ise daha az ilgi gösterdikleri hep konuşulan bir olgu olmuştur. Fakat, hem bir önceki seçimlerde hem de bu son seçimlerde genç kesimin seçimler üzerindeki etkisi hissedilen bir artış sergilemekte. Bu da medyanın bu etkiyi başarmada ne kadar etkin bir rol oynayabileceğinin önemli bir işareti.

Kanaatimce medya bu ''ırk'' faktörü üzerinden bir başarıya daha imza attı. O da, Obama'ya (zenci olması hasebiyle) sadece zencilerin değil, her kesimden insanın oy vereceği yönünde sürekli tahşidatlar yapıldı. Bu tür yayınların da insanların meselelere bakış açılarını etkileyeceğini düşünüyorum. Unutmayalım! Daha önce kendi ülkemizde bir iki medya kuruluşunun seçimler öncesinde tartışmalı ''anket çalışmaları'' yaptıkları vakidir. Yayınlanan o anketlerin insanların bilinçaltını etkilemeye dönük, ''bak zaten bu parti önde gidiyor'' imajı oluşturmaya çalıştıkları defalarca tartışıldı. Amerika gibi bir ülkede bu tür fabrikasyon anket sonuçlarına teşebbüs etmek ilgili medya kurumunun intiharı anlamına gelebileceğinden pek mümkün değil. Ancak, medyanın elindeki mamipülasyon gücünü ''uzman görüşleri'' ve haberler aracılığı ile kullanmayacağı garantisini kimse temin edemez.

Medyanın seçimlerdeki rölü konusunda ikinci ve daha önemli olan bir nokta daha var. Medyanın Amerikan seçimleri üzerindeki yönlendirici etkisini irdelerken gözden kaçan bu husus bize son derece önemli bir delil sunmakta. Şöyleki: Amerikan halkı bir önceki başkanlık seçimini de büyük bir heyecanla takip etmiş ve önemli bir demokratik katılım örneği sergilemişti. Güçlü Demokrat aday John Kerry, ikinci kez Başkan seçilen Bush karşısında çok etkili bir kampanya yürütmekteydi. Televizyon ekranlarında Bush ile giriştiği sözlü düellolarda onu bastıran hatta ezen bir portre çiziyordu. Amerikan halkının çok önem verdiği ekonomi içerikli planlarını anlatırken de gayet destekli ve planlı yaklaşımlar ortaya koyuyordu. Bush ise bir kaç klişe sözü ağzında dolandırıp durmakta, ekonomi içerikli soruları bile ikinci cümlenin ardından hemencecik Saddam ve terör ile olan savaşın önemine bağlamaktaydı. Bir çok uzman ve halk Kerry'nin popüler oyları da alarak başkan olacağını düşünmekteydi. Oysa o dönemde medya gücü kullanılarak çok etkin bir proje hayata geçirildi. Seçime son bir ay kala tartışmaların yönü ekonomik olandan tamamen ''savaş ve terör'' olana, buna ilave olarakta Amerikalı yaşlı, tutucu, muhafazakar (daha çok Evanjelist) ve Cumhuriyetçi seçmenin hassas karnı olan ''gay evliliği'', ''kök hücre kopyalanması'' ve ''kürtaj'' konularına kaydırıldı. Bunlardan birincisi ile, terör konusunda kendileri de çok hassas olan bazı demokratların ve kararsızların fikri çelinmeye çalışıldı. İkincisi ile de özellikle 60 milyon oy potansiyeline sahip olduğu düşünülen Evanjelistlerin ve diğer klise mensuplarının ilgi alanları başka konulara odaklandırıldı. Kliselerin Bush'a oy verilmesi için nasıl kampanyalar yaptıklarını bizzat müşahade etmiştim o dönemde.

Dikkat edin, bu son seçimde bu arzettiğim hassas konular hiç gündeme gelmedi.getirilmedi. Çok cılız kaldı yada çoklukla geçiştirildi. En azından ülkenin en önemli ve baş tacı meseleleri konumuna getirilmediler. Sizce o dönemde medyanın hiç gündeminden düşmeyen bu konular şimdi hiç gündeme gelmediyse bunun bir anlamı yok mudur? Acaba medya aynı konuları neden gündemine hiç almadı da, yapılan yayınlar hep ekonomi eksenli oldu. Veyahutta, seçmenin ırk faktörüne dikkat etmediğine dair ve genç seçmenin Obama'yı desteklediğine dair yayınlar yapılıp durdu. Bunu da geçtim. Obama'nın ''gizli Müslüman'' olduğu yönündeki Cumhuriyetçi propaganda bile hiç bir zaman önemli bir medya gündemi olmadı.

Sizleri bu sorular ve düşünceler ile başbaşa bırakırken şahsım adına medyanın etkin gücü karşısında bir kere daha şapka çıkarıyorum. Sonuçlar sabah açıklanacak ancak ben şimdiden Obama'yı kutlamış olayım. Hem seçildiği hem de medyanın rüzgarını arkasına almayı başardığı için. 4 Kasım 2008

02 Kasım 2008 Pazar

BOĞAZİÇİLİ OLMAK

Yurt dışında yaşadığımdan dolayı ülkemiz gazetelerini vaktim elverdiği ölçüde İnternet üzerinden takip edebiliyorum ancak. İnsan gurbette yaşayınca bilgisayarının düğmesine dokunup gazeteleri açmak üzere iken ''acaba bugün neler oldu ülkemde'' duygusunu içinden geçirmeden edemiyor. Türkiye'de bulunduğum yıllarda hiç hissedemediğim bir duygu idi bu. Bir yandan Ergenekon davasının seyrini heyecanla takip ederken, diğer yandan bugün inşallah bir yerlerde bir provakasyon olmamıştır ve yeni bir şehit vermemişizdir hissiyatı altında, içimde bir ürperti ve buruklukla bekliyorum ilk gazete sayfasının açılışını.

Karşıma çıkan bir takım haberler bana ''ülkede değişen bir şeyler yok'' düşüncesini yaşatsada bir takım haberler bütün günümü hatta haftamı berbat etmeye yarıyor. Bu tür haberlerden birisi ile karşılaştım geçenlerde bir kaç gazetede ve ne yazıkki yaşadığım derin hayal kırıklığını hala üzerimden atabilmiş değilim. Biliyorsunuz, Boğaziçi Üniversitesi hiç alışık olmadığımız ve kendisinden hiç de beklemediğimiz bir tarzda medyanın gündemine düştü. Eski İstanbul Üniversitesi idarecilerinin o güzel üniversitemizin tarihine bir kara leke gibi düşürdükleri o antidemokratik ve yasakçı uygulamaların bir benzeri artık Boğaziçi'nde bile yaşanır hale gelmişti.

Bir Boğaziçi Üniversitesi mezunu olarak ne kadar derin bir teessür içinde olduğumu ifade etmekten acizim. Kendisi ile hem okurken hem de mezun olduktan sonra hep gururla bahsettiğimiz güzel üniversitemiz bu hallerede mi düşecekti? Mezun olduktan sonra bir kaç sene daha yüksek lisans ve asistanlık yaptığım bu güzide okulun bizlere kazandırdığı güzel değerlerle hep övündük yıllarca. Bu değerlerin en başında da demokrasi, fikirlere saygı ve meselelere liberal bir bakış açısı gelirdi. 28 Şubat döneminin o kemikleri donduran soğuk demokrasi dışı uygulamaları bile üniversitemizde bir esinti olarak hissedilmiş, diğer üniversitelerimizin çoğunda ivedilikle hayata geçirilen yasakçı ve başörtüsü karşıtı uygulamalar Boğaziçili hoca ve öğrenciler nezdinde pek bir karşılık bulamamıştı. Zira her görüşten birçok öğrenci bir arada yaşama becerisinin ne demek olduğunu çok iyi biliyorlardı.

Anlaşılan zamanla bir takım değerler aşınmaya; yeni rektörün ve beraberindekilerin etkisi ile Boğaziçi ruhu yara almaya başlamış. Yasak en etkin şekilde halen başta Eğitim Fakültesi olmak üzere Hazırlık Okulunda devam ediyor. Az önce arzettiğim gibi lisans ve yüksek lisans eğitimimi bu okulda hem de Eğitim Fakültesi'nde tamamladım. Basına ''yasakçı dekan'' olarak yansıyan Prof. Baykal kendisini çok iyi tanıdığım hocam ve bir kaç sene birlikte çalışma imkanını da bulduğum bir akademisyendir. Benim gibi bir Ölçme Değerlendirme uzmanıdır kendisi. Ölçme ve Değerledirme alanının en temel kavramları olan ''geçerlilik'' ve ''güvenilirlik'' kavramlarını ilk defa kendisinden öğrendim. Henüz o zamanlar kitaplara bağlı teorik tanımlandırmalar bağlamında öğrenmiştik bu kavramları. Amerika'da devam eden doktora tahsilim boyunca da bu kavramların hayatın ve zamanın temel dinamikleri arasında olduklarını idrak ettim. Zira yaptığımız herşey yada verdiğimiz her karar bir önceki anlayış ve güzel uygulamalarla uyumlu ve ahenk içinde olmalı, iyiye, güzele ve mantıklı olana doğru atılan her adımda istikrar korunmalı ve verdiğimiz kararlar, içinde yaşadığımız dönemin evrensel değerleri açısından bir geçerliliğe sahip olmalı...

İşte evrensel değerlerin ve özgür düşüncenin temadisi ve terakkisi adına en önemli kaleler durumunda olan üniversitelerimizden beklenen tavırda bu olmalıdır. Çünkü bir üniversite olma vakarı bunu gerektirmektedir. Hele Boğaziçi gibi köklü ve belli değerleri kendisine kimlik edinmiş bir üniversitenin günlük politikalar uğruna istikrar ve prensip rayından çıkarılması bir düşünce ve prensip intiharıdır. Halen kendisini bir Boğaziçili olarak hisseden birisi olarak 21. yüzyılın başında bulunduğumuz şu dönemde bile böyle anlamsız ve gereksiz başörtüsü düşmanlığının ve yasakçılığının peşine düşebilen bir zihniyeti üniversiteme ve Boğaziçililik ruhuna yakıştıramıyorum. Yasağı uygulayan kişiler eskiden böyle değillerdi yada üniversitenin liberal anlayışı onları dizginliyordu bilemem. Bildiğim birşey var ise yeni rektörün üniversitemize layık olmadığıdır. Bu kişiler saygı duyduğum hocalarımda olsalar hissiyatımı ifade etmek isterim. Diğer Boğaziçililerin de benim gibi hissettiklerini çok iyi biliyorum. Kendileri ile halen irtibat halinde bulunduğum mezunlar değil, gazetelere demeçleri yansıyan tek yürek olmuş farklı görüşlerden öğrenciler bile benzer tepkiler verdiler bu yanlış anlayışa.

Üniversitemiz ve değerlerimiz hep yaşayacak ve Türkiye'nin geleceğine ışık tutmaya, onu demokratik ve özgürlükçü anlayış ve bilgi ile aydınlatmaya devam edecektir. Çünkü biz Boğaziçililer böyle istiyoruz. 3 Kasım 2008

08 Ekim 2008 Çarşamba

SON TERÖR SALDIRISI VE DEĞİŞEN TOPLUM

Değişen dünya şartları ile birlikte insanımız, değerlerimiz ve hayata bakış açımız hızla değişiyor. Bundan toplumun her kesimi belirli ölçüde ve zamanı geldiğinde nasibini alıyor. Bu doğal bir süreç. Doğal olmayan; değişimi okuyamayıp ona direnmeye çalışmak. Bu değişim karşısında savunmaya ve korumaya çalıştığınız fikir, düşünce, ideoloji, aksiyon her ne ise, eğer çok sağlam bir temele dayanmıyor, o değişim selinin önünde esaslı bir aksiyon barajı tesis edip direnç gösteremiyorsa, yıkılmaya mahkumdur. Bunun için, son 20 senede göçüp giden komunist akımlara, bir çöp parçası gibi etrafa dağılmak zorunda kalan diktatörlere, tiranlara, ülkemizde iflas etmiş bulunan sol anlayışa, hali hazırda yaşanan ekonomik sarsıntılar altında inleyen Batı'ya, IMF'nin ve NATO'nun yerle bir olan imajlarına bakmak yeterli.

Bizim ülkemiz de bu gelişmelerden fazlası ile nasibini alıyor. Halk gittikçe bilinçleniyor. Eğitim kalitesi yükseldikçe toplumun katmanları arasında oluşturulmuş yapay ayrılıklar ve bölünmeler eriyor. Son 40 senesi darbelerle kara deliklere yutturulmuş olan Anadolu insanı artık darbelere ve darbecilere sıcak bakmıyor, prim vermiyor. Devlet baba anlayışı yerini git gide halkına hizmetle yükümlü, hesap verebilen, şeffaf yönetim anlayışına bırakıyor. Demokrasi bilinci yükseliyor ve demokrasi daha sağlıklı bir şekilde idrak ediliyor. Kemalizm ideolojisinin Atatürk idealleri ile alakası olmayan, elit, ayrılıkçı, darbeci bir safsata olduğu daha iyi anlaşılıyor. Vatanseverlik, kuvvacılık, ulusalcılık postuna bürünmüş, asıl amaçları kursaklarını doyurmak olan aç kurtların oyunları Ergenekon sahnesinde pazara çıkıyor. Bahsettiğim oluşumun ne tür suçlara bulaştığı ve ne tür eylemler planladığı, PKK'yı bile el altından nasıl yönettiği delilleri ile ortaya çıktı. Spekülasyon yapıp, komplo teorisi üretmiyorum.

Her ne kadar bu tür yapılanmalar özetle beyan ettiğim bu toplumsal dönüşüme direnmeye çalışşalarda çıkış yolları yok. Bu yapılarla birlikte devletin her kurumu da bu değişime ayak uydurmak zorunda. Daha önce de ifade etmeye çalıştığım gibi, son yaşanan Ergenekon terör örgütü tutuklanmalarını AKP'nin öncülüğünde gerçekleşen bir hadise gibi görmek çok eksik kalır. Olay NATO kalıntısı bu illegal terörist örgütlenme ile devletin ve bürokrasinin değişen yüzü arasında yaşanıyor. Bilinçlenen Anadolu halkı ve onun bir yansıması olan yeni devlet; içindeki pisliklerden temizlenmeye çalışıyor. Buna Yargı, Polis, Ordu dahil. Daha bir kaç yıl evvel bir askerin yargılanabilmesi ihtimalini bile zihnine yerleştiremeyen bir toplum son bir sene içerisinde yaşanan gelişmeler ışığında askerlerin de suça bulaşabileceği ve yargılanabileceği fikrine alışmaya çalışıyor.

Bu bakış açısı altında son yaşanan terör saldırısına ve ordumuzun hal-i pür melaline gelelim...

İçinde bulunduğumuz zaman dilimi içerisinde cereyan eden bu baş döndürücü ve dönüştürücü değişime direnmeye çalışan bir ordu yapımız var maalesef. Son yaşanan terör saldırısı neticesinde şehit verdiğimiz evlatlarımız bu sefer geride sadece ''vatan sağolsun'' nidaları ve klişeleri bırakmadılar. Dikkat edin, toplumun farklı kesiminden duyarlı insanlar bu sefer bazı subayları ve ordumuzun idare ediliş tarzını yüksek sesle sorgulamaya başladılar. Bu güzel ve gerekli olan bir gelişme. Ordumuza saygımız sonsuz, ancak meseleleri ''orduyu yıpratmayın'' klişesine hapsettiğimiz ve insanları konuşturmadığımız müddetçe topal kalmış PKK terörüne bile evlatlarımızı şehit vermeye devam edeceğiz. Bunu kabullenmek mümkün değil. Yüreğimiz yanıyor. Yıllarımız ve enerjimiz heba oluyor.

Orduyu yakıdan takip eden bir insanım. Subayların eğitimi çok zayıf. Teknolojik alt yapı son derece eksik. Harekat kabiliyeti kısıtlı, ileriyi iyi okuyamayan, hala soğuk savaş döneminin anlayışı ile 500 bin askeri besleyen hantal bir yapı mevcut. Bu eski anlayışın temsilcileri ile daha ufak ama tecrübeli bir ordu anlayışını temsil eden subaylar arasında birincisinin üstünlüğü yönünde bir zıtlık mevcut. Bir kaç yüz kişilik bir terörist grup sınırınızdan içeri giriyor ve siz bunu göremiyorsunuz. Büyükanıt Paşa, teröristleri BBG evi gibi izliyoruz derken neyi kastetti anlamak güç. Herhalde yanlış evi izliyorlar. Ve yine bu kalabalık terörist grup tıpkı bir kaç ay önce yaptığı gibi bir karakolunuzu basıyor ve hiç korumasız erlerinizi! şehit ediyor. Belki saatler süren bu çatışma esnasında Hava Kuvvetlerimizin komutanının çatışmadan haberi olmuyor. Zira kendileri o sırada golf oynamakta. Hadi golf oynamak elit bir subay için hacetten sayılsında, bu koordinasyon ve iletişim eksikliği ne ile izah edilecek. 2000 yıllık bir ordu bu keyfiyetle mi dünyaya temsil edilmeli insanımız düşünmeden edemiyor. Geçen seneki bir yüzlere varan teröristin gene sınırlarımıza girip bastığı karakolun görebi başında olmayan komutanına ödül vermişti Genelkurmay. Şimdi nasıl bir imaj çalışması yapılacak merakla bekliyoruz.

Bu zafiyetlere bir de ordunun siyasete bulaşan imajı eklenince ordumuz halk nazarındaki saygınlığını iyice yitiriyor. Daha bitmedi... Kendi halkının yoğunlukla takip ettiği bazı medya organlarına andıç uygulayan, Ergenekon terörüne bulaşan bazı emekli subayları hapiste ziyaret eden üst rütbeli subayların varlığı bu olumsuz imajı iyice alt üst ediyor. Daha bir kaç ay önce bir çok arkadaşım bedelli askerliğini yapmak üzere Antalya'da idi. Orada bir subayın ''Egenekon'un öcünü alacağız'' sözünü duyduklarında vatan hizmetinin kendileri için nasıl vatan hüznüne dönüştüğünü üzülerek dinledim kendilerinden.Yapılacak çok iş var daha.

Yaşadığım bir üzüntü de son terör saldırı karşısında bazı komutanların vermiş oldukları tepkinin sığ oluşu. Fehmi Koru'nun dikkat çektiği gibi; ''Evet o karakol da eksiklik çok ama askerler onun yüzünden ölmedi'' diyebilen bir komutana nasıl itimat edeceğiz. Ya da olayların hemen akabinde öz eleştiri yapmak yerine hemen OHAL isteyen subayların varlığını dünyaya nasıl izah edeceğiz. OHAL'in ne anlama geldiği yakında ilkokul kitaplarına girecek... Böyle bir talebi yaparken acaba gerçekten onun faydasına mı inanıyorlar bunu kendileri ile konuşup anlamayı çok isterim doğrusu.

Hatırlarsanız 'Kurtlar Vadisi: Irak' filminin ilk sahnelerinde bir hezimet onuruna dokununca (askerlerin başına çuval geçirilme hadisesi) intihar eden bir komutan görüntüsü vardı. Bazı subaylarımız bu sahneye ''Türk subayı intihar etmez'' diyerek karşı çıkmışlardı. Evet! Türk subayı intihar etmemeli, ancak gerektiğinde istifa etmeyi bilmeli. Vahim boyutlardaki hataların neticesinde vatan evladı şehit oluyor. Lideri hapiste olan tek dişi kalmış bir örgüt, 500 bin askeri olan bir ülkenin içine 300 kişilik bir ordu sokup karakol basabiliyor. Dikkat edin nerede ise her medya köşesinden bu ortak çağrı yapılıyor. Olması gereken de bu zaten. Bu son terör saldırısı rezaletinden sonra başta Genelkurmay Başkanı olmak üzere tüm kuvvet komutanları istifa etmeliler. Yerlerine gelen yeni komutanlar da artık şu anlayışa sahip olmalılar:

21. yüzyıl teknolojik altyapısı sağlam, hantal olmayan, harekat kabiliyeti hızlı bir ordu gerektirir. Ergenekon bir terör örgütüdür. Onun mensupları içinde emekli subaylar var ise bunların yargılanması ordunun imajına zarar vermez; aksine saygınlığını ve güvenilirliğini artırır. Her kurum gibi ordumuz içinde de suça bulaşan kimseler olabilir. Bu doğaldır. Doğal olmayan; meseleyi bir imaj sorunu haline getirip yargı sürecini açmaya direnmektir. Terör ile mücadele üç ay acemi eğitimi almış erlerle olmaz, özel kuvvetler ile olur. Andıç, ortaçağa ait bir uygulamadır. Ve sonuncusu... ''Asker çok iyi eğitimlidir, sivil bilmez'' devri kapanmıştır. Bu halk ordusunu çok sever ama hem devletinden hem de ordusundan daha parlak, kıvrak bir zekası ve basireti vardır. Sadece sabırlıdır. ''İhmal emez, imhal eder''.

Bu vesile ile son hunhar saldırıda şehit olan evlatlarımıza rahmet, yakınlarına sabır diliyorum. Şimdi sıra, birlik olma ve ülkeyi tekrar OHAL çılgınlığına çekerek kardeş kavgasına neden olmaya çalışan Ergenekon kırıntılarına fırsat vermemekte... Umarım akl-ı selim galip gelir. 8 Ekim 2008

02 Ağustos 2008 Cumartesi

''BRILLIANT BUT TROUBLED MIND''

Bu yazı 4 Agustos 2008 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Yalnızca Amerika'da değil dünya genelinde derin tesirler hasıl eden 11 Eylül hadisesini hep birlikte yaşadık. Amerika'da bulunmam nedeniyle bu elim vak'anın Amerikan toplumu üzerinde oluşturduğu etkileri ve bunu takip eden gelişmeleri direk olarak gözlemleme imkanı buldum. Son derece ürkek ve hassas hale gelen toplum kendisini duygusal bir tepki atmosferinin kucağına salmaya başladı günden güne ve duygusal manipülasyonlara açık hale geldi. Sanırım terörün en büyük amaçlarından birisi de, hedef topluluk üzerinde bu tür bir değişim meydana getirmek ve bunu devam ettirmek olsa gerek. Olaya bu zaviyeden bakınca birazdan ele alacağım konuyu ve yıllarca başımıza musallat edilen PKK terörünü daha iyi analiz etmek mümkün olabilir.

Meş'um 11 Eylül hadisesinin hemen akabinde ilginç bir gelişme daha yaşandı Amerika topraklarında. Kaynağı belirsiz bir merkezden bir anda bazı devlet kurumlarına içinde ölümcül Antrax maddesi bulunan zarflar gitmeye başladı. Korku dönemi bitmemişti Amerikan halkı için. Sanki bir el Amerika'lılara; ''içimizdeki düşman her an bizi tehdit ediyor'' mesajı veriyordu. Ülkede yaşayan bir çok Müslüman bu gelişme üzerine daha da endişelenmiş; ''acaba bu olayı da Müslümanların üzerine yıkarlar mı?'' şeklinde düşünmeye başlamıştı. Öte yandan, bir takım medyanın bazen önyargılı bazen de kasıtlı tavrından dolayı bu yeni tehdidin! algılanma biçimi, tehdidi oluşturanların ekmeğine yağ sürmeye devam ediyordu. Medyanın bu tavrı yıllar öncesinde cereyan eden 'Oklahoma bombacısı' olayından ders alınmadığının alametlerini taşıyordu üzerinde. Hatırlarsanız, o bombalama eylemi henüz tahkikler bitirilmeden, hemencecik Müslümanların üzerine yıkılmaya çalışılmıştı medya tarafından. Oysa olayı bir Amerikalı'nın gerçekleştirdiği sonradan ortaya çıkmıştı. Antrax hadisesinde Amerikan medyası tamamen Oklahoma benzeri bir beceriksizlik sergilemese de konuya yaklaşım tarzları olayın belirsizliğinin Müslümanlar üzerine kaymasına yaramaya yetmişti bile.

Bu Antrax konusuna neden değindiğime geleyim şimdide. Bu olaylar zinciri üzerinden yıllar geçti ve Amerika'da belki de on binlerce insan, medyanın işaret ettiğim tavrından dolayı, bu zehirli mektupların ardında da Müslüman birilerinin olduğunu düşündü. Taki 1 Agustos 2008 tarihli Associated Press haberi, olayın gerçek failini haber yapana kadar. Gelişmelere bakılırsa bazı devlet kurumlarına gönderilen bu ölümcül Antraxlı mektupların ardında asker kökenli Amerikalı bir bilim adamı varmış. Habere göre, Federal Devlet Ajanları kendisini yakalamadan evvel intihar etmiş ilgili şahıs.

Peki bu gelişme medyaya nasıl yansıyacak dersiniz. Ülkemizde, yalan veya kasıtlı haberleri yüzlerine vurulmuş, mahkemelerde bile mahkum edilmiş gazeteler rencide ettikleri insanlardan hiç bir zaman özür dilemediler. Bir kısım Amerikan medyası da dilemeyecek. Zamanında sağduyu çağrısı yapmayı ihlal ettik dmeyecek bir çoğu. Bizim gazetelerin yaptığı gibi pişkinliğe devam edenler olacağı gibi, olayın yönünü kendi üzerlerinden başka mecralara kaydırmak isteyenler de olacak. Devletin suça alet olmuş olan birimleri de bu trene dahil olacak doğal olarak. Nitekim, haberi okuduğum yahoonews sitesinde gördüğüm bir ifade pek de haksız olmadığımı hissettirdi bana. Bazı devlet kaynakları hiç vakit kaybetmeden ilgili asker bilim adamını ''kafası karışık zeki bir bilim adamının'' 'bilim hırsı' (UT) şeklinde lanse etmişler. Güya bu bilim adamı ''Antraxa karşı geliştirdiği ilacı test etmek'' için! böyle enteresan ve çılgınca bir girişimde bulunmuş. Kullanılan ifade benim başlığa taşıdığım ifade: ''Brilliant but troubled mind'' (zeki ama şaşırmış-gafil-karışık bir zihin, hatta kişilik).

Hani! bizim ülkemizde birileri ne zaman bir devlet adamımıza karşı tehdit içeren bir saldırı gerçekleştirse, bazı yayın organları ve kurumlar, ''adam zaten deliymiş'' propagandasına başlarlar ya! işte ona benzer bir durum. Gerçekte deli filan olmayan, ilgili devlet adamlarına ''aklını başına al'' mesajı vermek için gerçekleştirilmiş eylemler bunlar. Demirel'e Anıtkabir de elinde Kur'an'la! saldıran meczup ve bir başka devlet adamımızın üzerine bakkal kasası fırlatan ''akıl hastası'' bakkal örneklerini hatırlayınız. Ya da Üzeyir Garih'i öldüren, ''kışlasından nasıl olmuşsa kaçabilmiş'' ''sorunlu genç'' örneğini. Mahiyetleri ve motivasyonları farklı olsada faili; ''meczup'', ''kafası karışık'' şeklinde tanımlayarak kamuoyunun dikkatini başka mecralara çekmeye ve olayı gerçek ekseninden kaydırmaya gerçekleştirlen medya illüzyonlarına bir kaç örnek. Acaba kimse takip etmiş midir bu adamlar akıl hastanesinde ne kadar kaldılar; akıbetleri şu anda nedir diye... Merak ediyorum doğrusu.

Bu son Antrax gelişmesinin zihnimde canlandırdığı tek gerçek bu değil elbette. Gördüğünüz gibi ''çılgın'' karakterli birileri sinsi planlar yapıp, ses getirecek eylemler tertip ederek masum insanları suçlu gibi gösteren faaliyetler içerisinde olabiliyorlar. Amerikalı asker kökenli bilim adamının bu işi gerçekten Müslümanları zor durumda bırakmak ve Amerika'da ki El Kaide/''terörist Müslüman'' imajını canlı tutmak için yapmış olabileceği gerçeğini hiç bir zaman göz ardı edemeyiz. Belki bu işler için organize olmuş bir örgüt bile vardır oralarda da. Bizim Ergenekon terör örgütünün delilleri ile ispatlanmış planlarına göz atın mesela. Kurdukları hücre gruplarını manipüle ederek sağ kesim ile sol kesimi nasıl birbirine kırdırdıklarını ve nasıl darbe planları yaptıklarını; hangi illerimizde bir Kürt-Türk çatışması çıkarmaya çalıştıklarını hayretler içerisinde okuduk ve takip ettik. Kendi kurdukları sol oluşumlar ile Kürtleri, ''vatansever'' oluşumları ile de Türkleri nasıl birbirlerine düşürmeye çalıştıklarını bizzat müşahede ettik. Ve bu sinsi planların yöneticiliğine soyunmuş ''aydın!'' insanların gerçek yüzlerini ibretle seyrettik: Yani bizdeki ''zeki ama kafaları karışık adamları''...

Amerika'lı ''zeki ama kafası karışık'' bilim adamından, bizim "Çılgın Türklere'' uzanan böyle bir suç ağı var mıdır bilemem. Bilebildiğim tek şey varsa o da; bu tür fitne ve fesat karakterli ruhların her zaman aramızda var olacağı, bizler yapay ayrımlarla birlikteliğimizi kaybettiğimiz ve bu azınlık gruplardan kortkuğumuz müddetçe de aramızda var olmaya devam edecekleridir. Amerika'dan Türkiye'ye yaptığımız bu zihin egzersizinin bundan sonrasını sizlerin hayal güçlerinizin kucağına teslim ederek sözlerimi noktalıyorum. 2 Agustos 2008

20 Temmuz 2008 Pazar

YAĞMURDAN SONRA

Yazı yazmayı hobi olarak değerlendiren bir insanım; ancak itiraf etmeliyim ki, günlük köşe yazıları yazan yazarlara hep imrenmişimdir. Yazma duygusu içinize bir işlemeye görsün, artık her baktığınız nesne, her duyduğunuz hadise yeni bir yazının ilk düşünce mürekkeplerini işlemeye başlar zihninizde. Her an yazmak, yazabilmek istersiniz gönlünüzde.

Hayal aleminde mürekkebini harmanladığım, yazmayı arzu ettiğim bir takım konular vardı. Ne yazık ki doktora tezimi tamamlamak zorunda olduğumdan dolayı uzun zamandır zihnimde çok mürekkep kurutmak zorunda kaldım. Bunlardan birisi AKP’nin kapatılma mevzusu ile alakalı idi. Diğeri ise, yukarıda okuduğunuz başlığa ilham olan bir deneyim hakkında idi.

Başlıkta kullandığım ifadeyi Samanyolu TV’nin geçtiğimiz yıllarda yayınlanan o güzel dizisinden almadım. Fakat ne yalan söyleyeyim, yaşadığım o deneyimin ardından kafamda şekillenen yazının başlığını kurduğumda, yaptığı çağrışımlardan dolayı bu diziyi hatırlamadan da edemedim. Şimdi o olaya gelelim…

Nisan ayında idik. Amerika’nın güney eyaletlerinden birinde, sıcak ve nemli bir akşamın bağrında bir arkadaş toplantısındayız. Gurbette, sıcak bir muhabbetin ardından çay faslına geçiyoruz. Herkes ikili-üçerli ufak gruplar oluşturup farklı konuların akıntısına kaptırıyor kendisini. Bir arkadaşım, ben ve Türkiye’de herkesin yakından tanıdığı, eserlerini ve konuşmalarını ilgiyle takip ettiği çok ünlü bir profesör ile birlikte bir palmiye ağacının altındaki ufak bir beton zeminin üzerine çörekleniyoruz. Hoca, prosunu yakıyor ve derin muhabbetebimiz başlıyor. Ülke meselelerine ve Ergenekon’a dalıyoruz bir anda. Hoca dışında o gün orada bulunan her doktora öğrencisi, Ergenekon’un bir terör örgütü olduğunu düşünüyor. Hatta düşünmeden de öte, biliyor. Hoca, Ergenekon davası bağlamında yakalanan yada tutuklanan insanların bir kısmı ile tanışıklığı bulunduğundan dolayı konuya duygusal yaklaşıyor. Prosunun dumanını palmiye ağacının üzerimize sarkan dallarına doğru gönderirken bazı Ergenekoncuları kastederek, ‘’vatanını seven bir kaç kişi vardı, onları da tutukluyorlar’’ şeklinde bir düşünce serdediyor. Bu çok ünlü ve şahsende çok sevdiğimiz insanı kırmamak için muhalefet etmiyoruz. Kendisiyle bakışlarla anlaşıyoruz adeta. Hoca zeki bir insan. Oradaki her bir doktora öğrencisinin aksini düşündüğünü biliyor. Bazı Ergenekonculara karşı içinde bir sempati beslese de bu gençleri de Türkiye’nin geleceği olarak gördüğünden olsa gerek içinde oluşan duygu boşluğunun gözlerine yansıyışını önleyemiyor.

Bu belirsizliği dağıtmak için yakalanan Ergenekonculardan çok meşhur bir ismin Avrasya hareketine dikkat çekiyorum. Türkiye’de Cumhuriyet ve Doğan Medya okuyan azınlık bir kesim bu hareketin fikir babası olarak bu kişiyi görüyor. Kendisine bu hareketin fikir babasının Rus kafatasçısı bir Rus bilim adamı olduğunu ve Türkleri yok etmek gibi açıkça dile getirilmiş bir söylemi bile olduğunu belirtiyorum. Arife tarif gerekmezmiş ya hani… Ergenekon terör örgütü mensuplarının ancak şimdilerde ispatlanan ve dış güçlerle, misyoner bazı kliselerle olan gizli bağlantılarını hiç ele almama gerek kalmıyor. Kitaplarında Apo’yu öven, Atatürk’e hakaret eden bir adamın televizyonlarda nasıl Türkçülük ve Atatürkçülük tasladığına ise hiç girmeme gerek kalmıyor. Hocanın elbette bu terör örgütü ile hiç bir bağlantısı yok. Örgütün propaganda ağına yakalanan bir çokları gibi o da milli duyguları ile oynanmış, Atatürkçülük, vatan-millet sevgisi istismar edilmiş birisi.

Bu önemli mesajlaşma karşılıklı bakışlar altında devam ederken bir anda hocanın ayağının altında beliren ani bir hareketlenme dikkatlerimizi dağıtıyor. Nereden ve ne zaman geldiğini anlayamadığımız bir tarzda oturduğumuz beton zemin üzerinde sağa sola kıvranmakta olan bir solucan görüyoruz. Bir kaç saat evvel yağan yağmurun etkisi ile olsa gerek, kendisini dışarı atmış bir solucan bu. Hoca bu ani hareketlenmeyi ilk anda kestiremeyip korku ile irkiliyor. Sadece bir solucan diyorum kendisine. Sonra elime ufak bir dal parçası alıp toprağa sallıyorum solucanı. Ardından ise; ‘’senin yerin orası, burada kalırsan ölürsün’’ diyorum. Hoca kendisini toparlıyor ve prosundan derin bir nefes daha çekiyor. Evet! diyerek sözlerine devam ediyor: ‘’Bunlar böyle yağmurdan sonra nefes almak için dışarı çıkarlar, ancak bir süre sonra toprağa ulaşamazlarsa kuruyup ölürler’’ diyerek beni tasdik ediyor.

Bir anda konu değişiyor. Arkadaşım ve hoca yeni bir konunun altını ateşe vermek üzerelerken benim zihnimde bu yazının düşünce mürekkepleri akmaya başlıyor. Bir iki dakika gibi kısa bir sürede konunun ana hatları zihnimde oluşurken, sıra hemen başlığa geliyor. Bir solucanı bir de Ergenekon terör örgütünü düşünüyorum beynimin bir köşesinde. İşte bu düşünceler arasında gelip giderken bir anda ‘’yağmurdan sonra’’ diyorum kendi kendime. Evet! Yazının başlığı bu olmalı…

Arif okuyucuya tarif gerekmez ya, ben kendim için bir sağlamasını yapayım bu başlığın. Bizim Ergenekoncular da şimdi detaylarına girmeyeceğim bir yağmura aldanıp nefes alabilme psikozuna soktular kendilerini ve toprağın üzerine çıktılar. Aklıselim sahiplerinin o güzel tespitleri ile ifade ettikleri gibi… Anadolu’nun yükselen yeni sesi olayları hep sabırla takip etti. Kendi kendisine korku ve gelecek endişesi aşılayan ve içine düştüğü panik girdabının etkisi ile ‘nefes’ almak üzere kendisini ve ilişkide bulunduğu mensuplarının bir kısmını toprağın üstüne salan örgüt, kendisini bir anda Emniyet, Bürokrasi, Yargı ve Ordu’nun kendini terör örgütlenmelerinden arındırmak isteyen yüzü karşısında buldu. Her ne kadar örgüt o muhteşem propaganda gücünü kullanıp üzerine gelenleri Amerikan uşağı gibi göstermeye çalışsada aslında kendi liderliği boğazına kadar dış güç bağlantısına batmış durumda. Tutuklanan Tolon Paşa'nın ''bu bir okyanus ise ben bir damlayım'' şeklindeki beyanına bu gözle de bakmak yanlış olmaz zaten. Ufak bir seçim yağmurundan bile endişeye kapılıp kendisini yok olmanın kucağına atan örgüt aslında bizlere karnının ne kadar yumuşak olduğunu da göstermiş oldu böylece.

Yeri gelmişken Tolon Paşa'ya buradan en güzel cevabı gönderelim. Bu millet çok yol aldı Paşam. Okyanusları da aşmayı becerecektir elbet.

AKP'nin kapatılma meselesine de ufakça değineyim. Daha önceki bir yazıda da ifade etmiştim. Ortalığı bulandırmak isteyen birilerinin iddia ettiği gibi, AKP ve Ergenekon çekişmesi yaşamıyoruz Türkiye'de. Bunu elin The Economist dergisi bile anladı. Yaşanan mücadele devletin Anadolu'laşmış yeni yüzü ile Ergenekon terör örgütü, gayr-ı milli unsurlar ve dış güç destekli benzer oluşumlar arasındadır. AKP kendisini bu çekişmenin ortasında bulmuş, devletin yeni yüzünün harekete geçmesi için uygun bir zeminin oluşmasına katkıda bulunmuştur o kadar. Kapatılma davası açıldığından itibaren arkadaşlarımı asla ikna edemediğim bir konu bu. Ben sürekli olarak AKP kapatılmayacak diyorum. Onlar ise yayılan propagandadan etkilenip kesin kapatılır şeklinde düşünüyorlar. AKP, yapay propagandalardan ürküp, devletin yeni yüzünün kulağına çaldığı tavsiyelere kulağını tıkamasa ve gerekli demokratik düzenleme ve ekonomik atılımlara devam etse yetecek. AKP, ürkek kalmaya devam eder ve yapılan içi şişirilmiş propagandalara aldanıp yapması gerekenleri yapmazsa ancak işte o zaman kapatılma süreci kendini gerçekleyen kehanet şekline dönüşebilecektir. Çünkü bu ürkeklik devletin yeni yüzünün siyasi tedbirler bağlamında elinin Ergenekon terör örgütü karşısında zayıflamasına yol açacaktır ve AKP ancak o zaman kapatılabilecektir. Mevcut gidişat göz önüne alındığında AKP'nin kesinlikle kapatılamayacağını düşünüyorum. Kapatılsa bile bu Ergenekon adına geçici bir başarı sayılacak, hatta örgütün henüz toprak üstüne çıkmamış bazı mensuplarının yeni seçim yağmuru arefesinde ortaya çıkmasına yarayacaktır. Orta derecede kalan bir grup halen ortaya çıkmaya devam etmekteler zaten. Ergenekon hakkında; görmezden gelme, yok sayma, avukatlık üstlenme gibi taklalar atanlara dikkat ediniz. AKP'nin kapatılmaması durumunda zaten hali hazırdaki hukuki süreç devam edecek, örgütün içinde yaşanan çözülmeler ve birbirini satmalar devam edecektir. Örgütün milliyetçilik ve vatan kurtarma şeklinde cereyan eden sinsi ve yalancı propagandası altında hipnotize edilmiş bulunan bazı kesimlerin, ortaya çıkan suç delillerini görüp hipnozdan uyanmasıyla da örgüte en ciddi darbelerden birisi daha vurulacaktır.

Anlayacağınız yağmur halen yağmaya devam ediyor... Boşuna dememişler: ''Yağmur Rahmettir!'' diye.

20 Temmuz 2008

Not: Ben bu yazıyı yazdıktan bir kaç gün sonra kapatma davası neticelendi. Davanın açıldığı andan itibaren hep red kararı çıkacağını düşünmüştüm. Bu karar yukarıdaki yazının içeriğini daha anlamlı kılıyor. Kararın bu şekilde çıkması hem ülke içi hem de ülke dışı bazı dinamiklerin nasıl değişmeye yüz tuttuğunu gösteriyor. Yoksa biizdeki bazı faşist, hasta zihinli, okumuş cahil laikçilikçilerin adam olmaya başladığını, insafa geldiğini göstermiyor. İnlerine çekildiler ve topluma yeni bir bölücülük ısırığı atmak için fırsat kolluyorlar. AKP kendisine önerilen ekonomik ve kanuni düzenlemeleri yapmazsa bu süreç devam edecek. Yaparsa, devletin değişen yeni yüzüne yardım etmiş olacak ve böylece sorunun köklü çözümüne giden yol daha bir güvenle aşılabilecektir. AKP, uzun vadeli plan eksikliği ve belli kritik dönemlerde sergilediği çekingenliklerin bedelini ödemek üzere iken, devletin yeni yüzünün desteğini buldu arkasında. Şimdi geri ödeme zamanı. Zaten kendi sloganları da millete hizmet etmek değil mi? Artık kapatma vesair mazeretler de kalmadı. Bundan sonra ekonomi, sosyal refah ve demokrasi alanında atılmayan her adım oy ve prestij kaybı demek AKP için. 4 Ağustos 2008

22 Mayıs 2008 Perşembe

ZAMAN AŞIMI ve ERGENEKON

Bu yazı 24 Mayıs 2008 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.


Üzerinde uzmanı olmadığınız konular hakkında yazı yazarken daha yazının en başında bunu okurla paylaşmak genel bir adettir. Her yazar bu konuda aynı hassasiyeti sergilemese de uygun olan, tevazu kültürümüze layık olan davranış şekli budur. Bugünkü yazıya işte böyle bir hassasiyet ile başlamak istiyorum. Zira hukuk sistemimizin en önemli konularından birisinin sade bir vatandaş olarak zihnimde canlandırdığı bir takım düşüncelere ve endişelere işaret edeceğim; ardından ise mevzuyu Ergenekon terör örgütüne getireceğim.

Başlıktan da anlaşılacağı gibi ele alacağım konu ''zaman aşımı'' meselesi. Bildiğiniz gibi, hukuk sistemimiz içerisinde bir takım suçlar yada davalar zaman aşımına (eski tabirle mürur'u zaman'a) uğrayarak suçlunun daha ceza almadan kurtulmasına yarayabiliyor. Genel olarak tanım, belli hakların zaman geçtikçe kazanılması veya kaybedilmesi şeklinde ifade edilsede, bunun bizdeki uygulaması çoğunlukla belirli zümrelere mensup bir takım şahısların en ufak bir ceza ve göz hapsi dahi almadan adaletin elinden kurtulmaları şeklinde tezahür ediyor. En kötü ihtimalde ise (suçlu açısından tabi) aynı işlem, kişinin biraz ceza aldıktan sonra kısa sürede kurtulması şeklinde cereyan ediyor.

Eğer yakın huhuk tarihi uzmanlarımız, zaman aşımı kuralının en son hangi masum vatandaş, yada Hürriyet'in değerlendirmesi ile; ''göbeğini kaşıyan adam'' yararına kullanıldığına dair bizleri bilgilendirebilirlerse görüşümüz elbette değişir. Ancak bu bile, senelerdir takip ettiğimiz ve suçları halk nezdinde (hatta bizzat adalet önünde) tespit edilmiş nice zenginlerin ve siyasetçilerin zaman aşımından nasıl yararlandırıldığı gerçeğini örtmeye yetmez. Evet, nice suçlular gördük ki, dosyaları bir şekilde mahkemelerde kayboldu (Ergenekon davası sürecini hatırlayınız); yada bu kişilerin davaları mahkemelerde sümen altı edilip millete unutturuldu. Takip eden bir kaç sene içerisinde ise zaman aşımı bahanesi ile bir takım hesap defterleri tamamen kapatıldı. Sanırım millet olarak artık sadece demokrasi ve laiklik gibi kavramları değil, hukuk ve yargı sistemimizin belirli uygulamalarını da tartışmaya açmamızın zamanı geldi. Zaten bu süreç başlamış durumda. Türban kanunen yasak olmadığı halde, ucu açık bazı ifadelerin nasıl kişisel yorumlara kurban edildiklerini senelerdir izliyoruz. Bu tartışılmaya başlandı halk arasında. Aynı şekilde, son AKP-Yargı çekişmesi sürecinde, bazı yargı üyelerinin Cumhuriyetimizin kuvvetler ayrılığı ilkesini nasıl ihlal ettiklerini ve nasıl hadleri olmayan ''bildirilere'' imza atttıklarını da gördük. Çok yakında bu da tartışımlaya başlanacaktır.

Dikkat ediniz... Uzun bir süredir Ergenekon'un üzerine gitme konusunda ciddi bir adım atıl(a)mıyor. Suçları delilleri ile kesinleşmiş bulunan bazı kişilerin akıbetleri ne olacak millet hala bilmiyor. Soruşturmanın kapsamının şimdiden çok daha farklı boyutlara ulaştırılabilmesi gerekiyordu oysa. Geçenlerde Cem Uzan'ın davasının nasıl zaman aşımına uğra(tıl)dığını görünce, aklıma hemen Ergenekon terör örgütü ve onun yakalanan meşhur bazı mensuplarının isimleri geldi. Acaba! dedim kendi kendime. Zaman aşımı, Ergenekon'un bu fertleri için de uygulanır mı ki ileride diye düşünmeden edemedim. Bunun olmaması için hiç bir güvencemiz yok çünkü. Tavsif ettiğim hastalıklı ''zaman aşımı'' süreci nasıl olsa birileri istediğinde halkımızın ve adalet sistemimizin aleyhine işlemeye başlıyor bir şekilde. Uzan'ın dolandırıcılık suçları kanıtlanmış suçlar. Üstelik üzerinden çok kısa bir süre geçti bu suçların. Öyle 20-30 senelik olaylardan değil, 4-5 senelik kısa bir zaman diliminden bahsediyoruz.

Ergenekon tutukluları üzerinden hissettiğimiz belirsizlik beni bu yüzden endişelendiriyor. Bu kişilerin iki sene sonra, ''zaman aşımından'' ötürü salıverilmelerini görmek beni çok üzecek. Böylece millet olarak bir mücadeleyi daha kaybetmiş, terör mensuplarına yeni kahramanlıklar için güç ve cesaret aşılamış olacağız. Umarım bu yorumlarım kendini gerçekleyen kehanet hükmüne geçmezler.

Zaman aşımı konusu işte böyle bir süreç. Elbette belirli hassasiyetler göz önünde bulundurularak ortaya çıkarılmış bir kavram ve uygulama bu. Ancak her araç gibi o da tutanın elinde yanlış kullanımlara alet olabilir; oluyorda. Kanaatim; bu kavramın ve uygulamasının hukuk sistemimizde kapsamı alanına taşırılarak bazen yanlış amaçlar için kullanıldığı yönünde. Bunun gerekçesini de az önce izah etmeye çalıştım. Dini literatürde bu kavram daha çok mülkiyet hakları kapsamında ele alınıyor. İster mantık planında değerlendirin isterseniz dini planda; suçu ispatlanmış bir kişinin suçunun zaman aşımına uğraması ve sırf bu nedenle bir ''hak'' kazanması, cezasını çekmeden özgürlüğüne kavuşması kabul edilemez bir durum. İşte bu nedenle, ispatlanmış suçlar irtikab edenlerin, hırsızların, katilllerin vb. zaman aşımı bahane edilerek rahata ve özgürlüğe kavusturulmaları mantıken saçmadır ve ivedilikle revize edilmesi gerekmektedir. Dinen de caiz olmayan bu uygulamanın (aşağıdaki notu okuyunuz) kapsama alanı ve yürürlülük esasları bir an önce daraltılmalı ve çerçevesi yeniden belirlenmelidir. Belirlenmelidir ki, Ergenekon teröristlerinin benzer bir süreç kullanılarak serbest bırakılmalarının önüne bir an evvel geçilebilsin. Baykal'ın da dediği gibi; ''Şeriat'ın kestiği parmak acımaz'' ve acımamalıdır da. Suçu işleyen suçunu hak ettiği derecede çekmeli ve adeletin kılıcından kaçamamalıdır. Umarım bu konuda da son sözü söyleyen halk olur.

Not: Mevzuyu din planına taşıdığım için umarım bazı laikçiler (laik demiyorum) hemen tepki üretmeye başlamazlar. Bu vesile ile böylelerine hemen bir hatırlatmada bulunayım. CHP lideri Baykal'ın kürsülere çıkıp İmam Yusuf'tan fetvalar izhar ettiği; laik üniversitelerimizin laikçi rektörlerinin türban fetvaları açıkladıkları günlerin içinden geçiyoruz. AKP aleyhine açılan haksız kapatma davasını yorumlarken, laik mahkemelerimizi kastederek, ''şeriatın kestiği parmak acımaz'' diyebilen bir Baykal'ı ve onu alkışlayan laiklik istismarcısı CHP'li kitleleri hayretler içerisinde izlediğimiz garip bir zaman diliminin içerisindeyiz. Konuyu din alanına taşırken işte bu çevrelerden destek alarak yazıyorum...

28 Mart 2008 Cuma

ERTUĞRUL ÖZKÖK AYNAYA BAKIP YAZARSA!

Bu yazı 2 Nisan 2008 tarihli IV.Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Yazının takip eden bölümlerine ışık tutması açısından yazıma mecaz bir söylem ile başlamak istiyorum. Sanırım Ertuğrul Özkök bazı yazılarını aynaya bakarak yazıyor. Bunun ne anlama geldiğini, bir şeklin görüntüsünün aynada nasıl tezahür ettiğini bilirsiniz? Görüntülerin aynadaki akisleri ters olduğu için, mesela bir yazıyı aynaya bakıp okumak çok zordur. Hal böyle iken daha da zor olanı deneyip aynaya bakarak yazı yazmak ise hiç akıl karı değildir. Peki bu mecazi aynanın mahiyeti nedir diye soracak olursanız, yanıtım şudur: Bu ayna hakikat değil, iğfal yansıtan bir aynadır. Hani şu lünaparklardaki gibi; hakikati (insanın gerçek şeklini) normal boyutlarında değil de, ışığı iğfal ederek, yanılsama oluşturarak ve odağından saptırarak deve veya cüce şeklinde gösteren aynalar...

Özkök'ün bana bu mecazı hatırlatan yazısına (Hürriyet, 26 Mart 2008) değinerek devam etmek istiyorum.

''Ortak akıl, krize el koyuyor'' başlıklı bir yazıyı ulusalcı bir yayın organı haline gelen Hürriyet'te değilde, mesela; demokrat Taraf Gazetesi'nde okusanız nasıl bir ilk izlenime kapılırdınız? Sizin adınıza bir çıkarımda bulunmama izin verin. Herhalde, temsil kabiliyeti olan birileri bir araya geldiler ve son yaşanan parti kapatma teklifine, bu teklifin hassas ekonomimiz üzerindeki olumsuz tesirine, demokrasiye müdahele planlarına (ortaya çıkarılan darbeler) ve demokrasi rayına döşenmiş bazı suikast bombalarına (planlarına) dur dediler şeklinde düşünürdünüz değil mi?

Halbuki aynı ifade ışığı, Ertuğrul Özkök gibi ulusalcı ve İlhan Abici bazı yazarların gözleri önündeki aynaya yansıdığında hadise çok farklı bir mahiyet kazanıyor ve şu anlama geliyor: Sivil toplum kuruluşları bir araya geldi ve tıpkı bizim gibi düşünerek (ulusalcı kanat) ''uzlaşma'' istedi. Yani, Ergenekon diye birşey yok. Hükümet yargıyı kullanarak gereksiz yere bir savaş başlattı... Aydınları! susturuyor... Yargı ve Ordu'yu hedef alıyor... Ülkeyi geriyor... ve çok asabi hareket ediyor...

İşte Özkök ve benzerlerinin önlerinde duran ve kendisine bakarak yazılarını yazdıkları 'deve', 'cüce' aynası böyle bir işlem görüyor. Gelin şimdi biz hakikatin aynalardaki yansımalarından gözümüzü bir an için alalım ve objenin kendisine yani hakikate, olayların aslına dikkat kesilelim.

Özkök'ün ilgili yazısına konu olan ''ortak akıl'', 40 milyon insanı temsil kabiliyeti olan sivil toplum kuruluşlarının bir araya gelerek yaptığı değerlendirmeye tekabül ediyor. Evet bu kuruluşlar bir araya gelip ortak bir açıklama yaptılar; ancak üzerinde durdukları ana tema ''ülkemizde huzur ortamının devam ettirilmesi'' şeklindedir. Bunun nasılına değinen açıklamalar içerisinde, ''siyasi partilerin kolaylıkla kapatılabilmesi... demokratik süreç ve kurumların güçlenmesine hizmet etmek yerine zarar vermektedir'' şeklinde bir ifade de vardı. Oysa Özkök, demokrasi vurgulu bu uyarıyı görmeyerek, AKP'nin kapatılması konusuna hiç değinmiyor yazısında. Konuyu ustalıkla, ulusalcı kanadın Selçuk, Perinçek ve Alemdaroğlu tutuklanmalarının hemen ardından geliştirdiği ''uzlaşmacılık'' postuna bürüyor.

Şu ifadelere bir göz atalım:

''Bütün bunların anlamı şu. 'Sivil toplum', yani Türkiye’nin 'ortak aklı', 'ortak sağduyusu' krize el koyuyor. Siyasetçilerin bundan etkilenmemesi mümkün değil. Etkilenmezlerse, bundan böyle demokrasi kelimesini de ağızlarına almamalıdırlar.''

Özkök'ün de varlığını kabul ettiği ve 40 milyon insanı temsil kabiliyeti olan (bu arada yüzde ellisi AKP'ye oy vermiş olan) insanımızı temsil eden bu 'sivil toplum' kuruluşları ''parti kapatma, demokrasiye zarar verir derken'', bunu görmezden gelip, AKP kapatılsın ama Ergenekoncuların da üzerine sinirli bir şekilde gitmesin, sakinleşsin, uzlaşsın şeklinde göz boyamak demokrasi ile nasıl açıklanabilir. Acaba bu göz boyamanın ardından utanmadan ortaya çıkıpta ''etkilenmezlerse, bundan böyle demokrasi kelimesini ağızlarına almasınlar'' demeye nasıl cüret edebilir bir insan. Halkın yüzde ellisinin demokratik haklarını kullanarak seçtiği bir partiyi kapatmaya çalışıyorsunuz... Baykal zamanı geldi diyor... Varlığını inkar ettiğiniz Ergenekon teröristleri darbe planlıyor... İlhan abiniz de bu örgütün peşindeki savcıları tehdit edip duruyor... Acaba, ''demokrasi kelimesini ağzına almaması gerekenler'' kimler diye merak ediyorum..., ya da ''sivil toplumun ortak aklını'' görmezden gelenler, ondan ''etkilenmeyenler''... Hem yeri gelmişken! Seçimden hemen sonra aynı sivil toplumu ''göbeğini kaşıyan adam'' ve ''ahmak'' olarak nitelendiren bazı yazarlar hala gazetenizde yazıyor ve bir tanesi zatınızın da ödül dağıttığı bir törende ödül alıyor! (DKM, 27 Mart 2008). Bu turşunun adını bize de bağışlar mısınız?

Özkök'ün önündeki aynaya bakarak yazdığı yazıdan başka alıntılarla devam edelim:

''İlhan Selçuk, bu kadar hoyratça bir gözaltından sonra, Başbakan’a 'uzlaştırma' çağrısı yapabiliyorsa, herkesin kendi sinirlerini, kendi öfkelerini kontrol altına almak gibi tarihi bir görevi var demektir. Bunun için ne yapmalıyız?... Herkes kulaklarını 'marjinallere', 'savaş tamtamları çalanlara', 'rövanşizme', 'intikamcılığa', savaşa çağıran seslere, kalemlere kulaklarını tıkayacak... Beş on bin satan gazete köşelerinde uydurulan abuk sabuk komplo teorilerini elinin tersiyle itecek.''

Bir şeyi anlamakta güçlük çekiyorum. Selçuk'un kendisi bile kendisini gayet kibar bir atmosferde sorguya götüren ''küpeli'' ve ''okumuş çocuklar'' olan polislere laf edemedi. Bu ulusalcı kanadın olayın sadece zamanına bakarak (sabah saat 4'te) konuyu ''hoyratça'' şeklinde yorumlamalarını anlamak güç. Yahu bu ülke, 12 Eylül dönemlerinde evlerinden götürülen ve kendilerinden bir daha haber alınamayan insanların, aydınların hikayelerini dinlemiş bir ülke. Kendiniz de o dönemlerde bunları tecrübe ettiğiniz halde, artık işini nezaketle yapan, döverek, tartaklayarak adam götürmeyen bir polis buldunuzda neden rahatsız oluyorsunuz? Kıymetini bilsenize. Neden tek söyleyebildiğiniz şey, ''sabah'ın o saatinde alınır mı?'' dan öteye geçemiyor? ve bunu ''hoyratlık'' olarak nitelendiriyor sunuz? Oysa Sacvılık bu sorunuzun cevabını vermişti. Gözaltına alınanlardan bir kaçı erken vakitte yurt dışında bir toplantıya gideceği için operasyonu erkene almaları gerektiğini ifade etmişlerdi. Savcılık, Genelkurmay gibi ''andıç'' uygulamadığına göre, bunlar sizin gazetede yazılmadı galiba!

Hem sonra, İlhan Selçuk salıverildikten sonra ''sakinleşti'' de biz mi farketmedik? Adam hala savcı tehdit edip duruyor. Dünkü, ''Yargı Sisteminin İade-i İtibarı'' başlıklı yazımda bunu detayları ile resmettim (DKM, 27 Mart 2008). Aradan daha bir gün geçti, adam çıkıp savcıyı tekrar tehdit etti: ''Kendi kariyerini tehlikeye atma'' diyerek. Hem de utanmadan; ben yaşlıyım, bunca hastalığım var. Ölseydim katil olacaktın ''katil savcı!'' pişkinliği ile karışık sundu arzettiğim tehdidini. Aklıma gelmişken sorayım: Ergenekon hakkında haber yapan Taraf gazetesi'nden bir gazetecinin evini bastı polis dün. Evde gazetecinin yaşlı annesi vardı. Eğer o kadıncağız da kalpten gitseydi, İlhan Selçuk bu baskına onay veren savcıyı da ''katil'' diyerek tavsif edecek miydi? Yoksa benim savcım ''iyi'', senin ki ''kötü'' yü mü oynayacaktı?

Tüm bunların nesi sakinleşme belirtisi anlayamıyorum. Salıverildikten sonraki ilk açıklamasında hükümete yüklenerek onu, ''yargıyı'' ve ''orduyu'' hedef almakla suçlamadı mı? Hem de yakalanan Ergenekoncuların (Perinçek'in partisinden çıkan belgelerin de desteği ile) yargıç ve komutan öldürme planları göz önünde iken... Buna rağmen Perinçek tutuklanması karşısında hala ''hedefte ordu ve yargı var'' diyebilmişken... Şimdi aynı adam çıkıpta hükümete karşı ''uzlaşı'' kelimesini kullandı diye, bu tehdit dolu ve saldırgan beyanları nasıl ''sakinleşme'' belirtisi olarak kabul edeceğiz ve pişkinlikle, bu suçlamayı yönelttiği partinin liderine ''yahu sakin ol, sakin'' diyeceğiz? Ayrıca, adamların ''uzlaşma'' dan ne kast ettiklerini de iyi biliyoruz: Sakinleştikleri filan yok. Tek istedikleri Ergenekon'un üzerine gidilmemesi ve 'partinin kapatılmamasına karşılık' meselenin (yani bu terör örgütünün) hasır altı edilmesi. Özkök'e soruyorum: Hala sakinleşmeyip ortalığa tehditler savuran Selçuk'un da ''kendi sinirini ve öfkesini kontrol altına almak gibi tarihi bir görevi'' yok mudur? Hem de tarihimizde belkide ilk defa devletin ve milletin savcıları bu kadar açıktan tehdit ediliyor, saygısızca tahkir ediliyorken... Umarım Selçuk ve diğer 'İlhan abiciler' Türkiye Gazeteciler Cemiyetinin en son yayınladığı mesajda savunduğu gazeteci tanımını okurlar: ''Gazeteci... iftira, hakaret, lekeleme, saptırma, manipülasyon, söylenti, dedikodu ve dayanaksız suçlamalardan kesinlikle uzak durur... her ne amaçla olursa olsun, tehdit ve şantaj gibi yollara başvurmaz.'' (DKM, 28 Mart 2008).

Özkök'ün aynasından bizlere yansıttığı çözüm de süper. Neymiş; ''herkes kulaklarını 'marjinallere', 'savaş tamtamları çalanlara', 'rövanşizme', 'intikamcılığa', savaşa çağıran seslere, kalemlere kulaklarını tıkayacak''mış... Beş on bin satan gazete köşelerinde uydurulan abuk sabuk komplo teorilerini elinin tersiyle itecek''miş. Yapma ya! Devletin güvenlik birimleri Ergenekon hakkında her gün yeni bir delil ortaya çıkarırken, Veli Küçük'ün bizzat notlarının başlığı Ergenekon... ifadeleri ile süslenmişken bu örgütlenmenin mafya kurmak, adam fişlemek, yargıç ve kuvvet komutanı katletmek planları ortaya çıkarılmışken... darbe planları bizzat ispatlanmışken... bu kişiler, ''marjinal'', ''savaş tamtamcısı'', ''rövanşist'', ''intikamcı'' olmuyor da; kanuni görevlerini yapan savcı ve emniyet mensupları ile bunları köşelerine taşıyan yazarlar mı oluyor?

Son bir sorum daha var Özkök'e. Artık bir şeyin hakikat olarak değer kazanabilmesi için yazıldığı gazetenin illaki yüksek tirajlı mı olması gerekiyor? Tirajı bir kaç bin diye Taraf veya başka bir gazetenin haber yaptığı deliller direk olarak komplo teorisi yerine mi geçiyor? Sizin tekzip edilmiş yüzlerce haberinizi tirajınız yüksek diye bu halk kabul mü etmeliydi? Ya da parti kapatmaya temel oluşturan ''hiç uydurulmamış!'' haberlerinizi... Madem artık 'tirajın kadar konuş', 'tirajın azsa seni takmaya lüzum yok' gazeteciliği öneriyorsunuz, o zaman Taraf Gazetesi'ne bir öneri yapayım: Bundan sonra elinize geçen ilginç Ergenekon haberlerini Zaman Gazetesi'ne postalayınız. Malum, nerede ise Hürriyet ve Milliyet'in toplamından çok satıyor. O zaman dikkate alır belki Özkök bu haberleri ve Ergenekon diye bir terör örgütünün varlığını (Veli Küçük'ün notlarını görmezden gelsede) kabul etmiş olur.

Yazısını bitirirken şöyle diyor Özkök: ''Ben geçen pazar gününden beri bu 'muzır neşriyata' kulaklarımı tıkadım. İnanın ne olup bittiğine daha sağlıklı bakıyorum. Daha güzel, daha pozitif düşünüyorum.'' Ne olup bittiğine nasıl daha sağlıklı baktığın, hangi aynadan bakarak yazdığın bu yazı ile ifadesini bulmuştur. ''Muzır neşriyatı okumayı bırakma'' tavsiyesine gelince: Asıl ''muzır neşriyat'' hangisi acaba? Özkök'ün ilgili tavsiyesini mevcut Hürriyet okurlarına bir belletmek lazım. 28 Mart 2008

26 Mart 2008 Çarşamba

YARGI SİSTEMİNİN İADE-İ İTİBARI

Bu yazı 27 Mart 2008 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Başlıkta kullandığım terim bildiğiniz üzere, vakti zamanında itibarı bir şekilde zedelenmiş, dumura uğratılmış bir kişinin yada kurumun yok olan, hasar gören itibarının geriye teslim edilmesi, temize çıkarılması vb. anlamlara geliyor. Bunun gerçekleşmesi için ilgili kişinin hayatta olması da gerekmiyor. Mesela seneler önce (haksız) nedenlerle asılmış bir kişinin seneler sonra itibarı iade! edilebiliyor. Daha enteresan olanı, halen hayatta olan bir kişi ya da kurumun itibarlarının zaten aramızdan göçüp gitmiş olanlarına kıyasla daha az hatırlanıyor, düşünülüyor olması. İşte bu yazıda, halen nefes alabilen yargı sistemimizin iade-i itibarı konusuna değineceğim.

Sizleri bilemem ama ben yaşanan son gelişmelerden ve ulusalcı kesimin yargının saygın kimliğine zarar veriyor olmasından son derece endişe duymaktayım. Herkes yaşanan gerginliğin bir tarafına doğru hızla sürüklenirken, halen hayatta olan hukuk sistemimizin onurunun ve saygınlığının nasıl ayaklar altına alındığını fark eden az. Meseleyi; falan yargıcın yanlı, ideolojik kararı; filan yargıcın saat 4'te iş başı yapmasının sorun olması! noktasında ele almıyorum. Ulusalcı kanadın yargı sistemini nasıl manipüle etmeye çalıştığını zaten delilleri ile izliyoruz. Bu meslek grubundan birilerinin bir takım hataların içine düşmesi tüm yargı sistemimize teşmil edilemez.

Beni rahatsız eden ve endişelendiren husus yaşanan bu son süreçte yargı mensuplarımızı tehdit etmenin ne kadar kolay hale geldiği hususu ve maalesef bu öfke tufanının cezalandırılması noktasında yargımızın hiç bir tepki vermiyor olması. Söylenenler yenilir yutulur cinsten değil. Demokrasi ve ifade özgürlüğü ile de hiç alakası yok. Çünkü adamlar ortaya alternatif, aykırı bir fikir filan sunmuyorlar. Açıkça tehdit ediyorlar.

Hatırlarsanız, İlhan Selçuk ''savcı görevini yapmasın, görür gününü'' tehditleri savurmuştu gözaltına alınmadan bir iki gün evvel. Baykal ise seçimden hemen önce 367 konusunda (Danıştay) hele gerekeni yapmasın ülkede 'kan çıkar' demişti. Benzer taşkınlıkların ve sokak kabadayılığının bu kesimin başka fertleri tarafından da dile getirildiğini ya medyada okuyor ya da etrafımızdaki fertlerinden duyuyoruz. Bu öfke tufanı arasında gözlerden kaybolan bir hakaret daha vardı. Kanaltürk'ün sahibi Tuncay Özkan da çıkıp milletin seçtiği bir bakana (bağışlayın) ''köpek'' tabirini kullanarak hakaret edebilmişti (DKM, 23 Mart 2008).

Bu sürece en son dahil olan kişi, tutuklanan İşçi Partisi Genel Başkanı Perinçek'in avukatı ve Parti Genel Sekreteri Nusret Senem. Bakın ne diyor kendisi: ''İşçi Partisi'ne leke sürecek adamın biz alnını karışlarız'' (Samanyolu Haber, 24 Mart 2008). Ne demek istediğim herhalde sizler gibi nazik ve sakin insanlar nezdinde herhalde anlaşılıyordur. Anlaşılıyordur da; bu insanların serdettikleri bu ciddi tehditlerin neden yanlarına kar kaldığını sizler de benim gibi anlayamıyorsunuzdur herhalde!

Oysa bunlar hukuk devleti kapsamında çok ciddi suç unsurları. Bir insanın 'seni mahvederim' demesi bir mahkemede 'adam tehdit etme' kapsamına alınabilir. Hedefteki kişiye gerçekten bir şey olursa, bu tehditleri sarf eden kişilerin hiç bir kaçar yolu da olmaz bir hakimin önünde. Ciddi bir suçlama unsurudur bu çünkü. Bu ulusalcılarımız ortaya çıkmış; birisi ''gerekeni yapma gününü görürsün diyor'', diğeri ''kan çıkar diyor'', diğeri de ''alnını karışlarım diyor.'' Ya hu madem bu kadar erkeksiniz, gününü nasıl göstereceğinizi de söylesenize?... Ya da alnını nasıl karışlayacağınızı?... Bir savcının bu tehditlere karşı suç duyurusunda bulunması için bu kişilerin bu tanımlamaları yapması bile gerekmiyor üstelik. Tehdidin kendisi bunun için yeterli bir gerekçe.

Peki bu noktada soruyorum: Neden hukuk sistemimiz içerisinden birileri çıkmıyor ve yargı mensuplarımızın bu şekilde aşağılanmasına, kendi mesleklerinin ve onurlarının bu şekilde yıpratılmasına ses çıkarmıyor? İlhan Selçuk, Ergenekon soruşturmasından ziyade öncelikle bu tehditvari üslubundan dolayı sorguya çekilmeliydi; ama olmadı. Millet ''Aman İlhan Abi'miz yaşlı'' tiriplerine girdi hemen. Adam çetecilikten yargılanıyor, ama bazı gazeteciler meseleyi ''ifade özgürlüğü'' maskesi ile örtüp zihin bulandırma telaşındalar. Herkes gözünü Ergenekon'a dikmiş. Arada yargı sistemimiz yıpranıyormuş, halkın yargıya ve yargı mensuplarına olan itibarı sarsılıyormuş bakan eden yok. Gözaltından şartlı salıverildikten sonraki ilk yazısında gene hükümete yüklenen İlhan Selçuk, ''İktidar yargıyla oynamaya başlamak hevesine kapıldı mı ülkede ne huzur kalır ne de istikrar...'' diye yazıyordu. Bu ne pişkinlik böyle? Sormak lazım: Peki yargı üyelerini açıkça tehdit etmek ne zaman ''yargıyla oynamak'' gibi belirsiz bir fiilden daha masum hale geldi?

Böyle bir garabette şüphesiz iki faktörün bileşkesi etkili bir rol oynuyor. Birinci ve en etkili sebep, Ergenekon örgütü ile çok ciddi bağlantıları ortaya çıkan ulusalcı kesimin dinmek bilmeyen öfkesi ve hayatta kalma mücadelesi altında sergilediği taşkınlık. Bu kesim yaşanan gözaltıların ve ispatlanan suçların etkisini hafifletecek, paratöner görevi ifa edecek propagandalara ihtiyaç duyuyor ve yargıya yüklenmesinin, onu etki altında tutmaya çalışmasının temel nedeni de bu. Bu süreçte laiklik, demokrasi, vatan elden gidiyor tarzı her türlü değer istismar edilecek ve ediliyorda. Diğer yandan, devlet kanadı bu kesimin taşkınlık nedenlerinin farkında; ancak onun büyük propaganda gücünden ve halkı (özellikle laik kesimleri) iğfal etme (aldatma) kabiliyetinden de çekiniyor. Zira, bu kesim bıyık altından; ipimiz piyasaya çıktı telaşı yaşarken, diğer yandan son bir çırpınış sergilemeyi de ihmal etmiyor. Bu uğurda kullandıkları en büyük koz örgütün altına gizlendiği milliyetçilik! ve vatan kurtarma! postu. İşte bu yöntemi kullanarak laik kesimlerin ve yargının zihnini bulandırmak, dikkatlerini dağıtmak istiyorlar. CHP, Doğan Grubu medyası ve Cumhuriyet Gazetesinin Ergenekon'dan hiç bahsetmemesinin ya da Baykal örneğinde olduğu gibi savunmasının (Zaman, 26 Mart 2008) hikmeti ne sanıyorsunuz!... Yaşanan soruşturmayı, 'kişilere ve laik kesime karşı bir şey yapmıyorum'; 'sadece bir örgütün peşindeyim' haklı yöntemi ile selamete kavuşturmayı hedefleyen devlet kanadı, bu kişilerin hakaret ve tehditlerine karşı bu nedenle sert önlemler almıyor, alamıyor. Zira iyi biliyor ki, Ergenekoncu kanadın suçlanan fertleri böyle bir durumda hemen ''mağdur'' rolü oynayacaklar ve daha çok propaganda yaparak meseleyi ''vatanseverler eziliyor'' noktasına getirerek hedef saptıracaklar. Yakalananlardan bazılarının Rus, bir kısmının da Amerika bağlantıları ortada iken, çıkıpta; ''hükümet vatanı Amerika'lılara teslim ediyor'' çığlıkları atıyor olmaları da bu bağlamda değerlendirilebilir.

İşte bu iki etkenin garip ittihadı ülkemizi böyle içler acısı bir hale sokuyor. Yargı ne zaman beğendikleri bir iş yapsa, ''yargıya zarar vermeyelim'' diyenler, aleyhlerinde bir iş yapınca da ortalığa saçılıp bizzat savcı tehdit ederek yargıya zarar vermemiş oluyorlar!. Yargı mensuplarından önemli bir rica ile bitirmek istiyorum. Ortalık biraz süt liman olurda, şu Ergenekon belasından kurtulursak, şu savcı ve yargıç tehditçilerinin de ifadesini bir alın. Bakalım kim kimin ''alnını karışlıyormuş'' o zaman görsünler ve hadlerini bilip bu milletin kanun adamına saygı duymak zorunda olduklarını idrak etsinler. Umarım zamanı gelince kendi hukuk sistemimiz kendisine ait olan bu iade-i itibar işini sağlıklı bir şekilde yerine getirebilir. Ortalıkta kabadayılık taslayan bu kendini bilmezlere verilecek bu tarz bir hukuki yanıt, aynı zamanda halkımızın ve Cumhuriyetimizin de iade-i itibarı anlamına gelecektir. Milletimiz bunu ziyadesiyle hak ediyor, öyle değil mi? 26 Mart 2008

21 Mart 2008 Cuma

HÜRRİYET'TEN ÜLKEMİZ GAZETECİLİĞİNE BİR KATKI DAHA!

Bu yazı 24 Mart 2008 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Ergenekon soruşturmasının gelip dayandığı noktayı hepimiz hayretler içerisinde izliyoruz. Bir kısım insanlar olayın İlhan Selçuk, Perinçek ve Alemdaroğlu gibi kelli felli isimlere dayanmış olmasından ötürü hayrete düştüler. Benim de içinde bulunduğum bir başka kesim ise, bu isimlerin soruşturma sürecinin içerisine dahil olmuş olmasından değil, bu kadar erken bir aşamada dahil olmuş olmasından dolayı şaşkın.

Dikkat ediniz, bu satırlar ile savcılık tarafından yalnızca gözaltına ve soruşturma kapsamına alınmış bulunan kişilerin suçları kesinmiş gibi bir ön kabul yapmıyorum. Bu kişilerin isimleri bir takım gelişmelerin arefesinde kamuoyuna yansımıştı zaten. O nedenle de Ergenekon soruşturmasının kapsamı genişledikçe şahsen bu isimlerin de bir gün gündeme geleceğini bekliyordum ben. Beni şaşırtan; henüz daha dar kapsamda birileri soruşturma kapsamına dahil olmadan, sürecin aniden böyle meşhur isimlere sıçrayabilmiş olması. Bu, Ergenekon soruşturmasının geldiği noktanın ve devletin bu süreci ne kadar ciddiye aldığının en önemli göstergesi konumunda bence.

Hatırlayınız... Cumhuriyet Gazetesi'ne atılan bombalar Cumhuriyet Gazetesi ve Hürriyet Gazetesi tarafından bir anda ''dincilere'' yıkılmaya çalışılmış (tıpkı Danıştay baskını gibi), ancak bombalama eyleminin Ergenekon yapılanmasının işi olduğu bizzat kanıtlanınca da nedense Cumhuriyet Gazetesi'nin hiç sesi soluğu çıkmamıştı. Oysa herkes, kendisini bombalamış bir yapının suç üstü yakalanmış olmasından ötürü en çok Cumhuriyet Gazetesi'nin ve İlhan Selçuk'un memnun olacağını beklemişti. Aradan geçen onca zamandan sonra, sevgili Selçuk ortaya çıkıpta Ergenekon aleyhine hiç bir yazı da yazmayınca insanlar durumdan rahatsız olmuşlar, garip bir komplo halet-i ruhiyesinin içerisine girivermişlerdi. Kendisinin bu konuda yazdığı nadir yazılardan birisinde sadece, 'asıl Hizbullah'a bakmak lazım' şeklinde bir yönlendirme yapmış olması da duyulan şüphelere tuz biber ekmek dışında bir tesir icra etmemişti kamuoyunda.

En ilginç hikaye ise Perinçek'in. Bazı gazetelerin, ''Kıvrıkoğlu Paşa Özkök'ü neden istemedi'' şeklindeki haber ve röpotajları ülkede kısa süren; bir çoklarının gözünden kaçsada, çok etkili bir tesir hasıl etti. Olayın bir ucu halen tutuklu bulunan Veli Küçük'e dayanınca konunun kendisine yöneleceğini (bir şekilde!) hisseden Perinçek, panikledi ve Kıvrıkoğlu'nun Veli Küçük'ü Kuzey Irak'ta bir takım operasyonlar yapmak ve oluşum kurmak üzere bizzat görevlendirdiğini açıkladı. Ben yaşanan bu son süreçte Perinçek'in bu ani paniğinin de bir etkisi olduğunu düşünüyorum.

Ülke gündemine bomba gibi bir anda düşen parti kapatma hadisesini değişik şekillerde yorumlayanlar oldu. Ulusalcı-CHP kanadına göre zaten bunun zamanı gelmişti: AKP derhal def edilmeliydi. Karşıt cepheye göre ise, oligarşik bir kesim yargıyı tesir altında tutarak ''hukuki bir darbe'' (ifade ulusalcı çevrelere ait) planlamışlardı çoktandır. İşin bu noktasında belki de Şamil Tayyar (DKM, 21 Mart 2008) haklı olabilir. Kendisi bu ani kapatma hadisesinin nedenini, bu üç önemli ismin soruşturma kapsamına alınacak olmasına bağladı ve aslında önceden planlanmış bu ''hukuki darbenin'', yaşanacak gelişmenin Ergenekoncu kesimler tarafından bir şekilde bilindiği için öne alındığını iddia etti. Yani bu üç ismi bir şekilde kurtarma operasyonu, önleyici bir darbe... AKP'yi kapatma davası gündeme geldiğinde, bazı arkadaşlarımın sordukları, benim de cevaplayamadığım bir soru vardı: Ulusalcı çevrelerin; işi kesin bir şekilde üstlenecek, davanın sonunu getirene kadar ısrarlı takipçisi olacak 7-8 savcıyı bu kadar kısa sürede nasıl ikna edebildiklerini anlamak güç; ama bunu garanti etmeden de böyle bir işe girişmiş olmaları akıl karı değil. Bu nasıl olabilir? şeklinde soruyordu arkadaşlarım. Sanırım yaşanan son gelişme ile merakları biraz olsun azalmıştır.

Gelelim Hürriyet'e. Sizi bilemem; ama ben Hürriyet ve Milliyet Gazetelerini normal şartlarda hiç okumadığım halde bu tür kritik olaylar gündeme düştüğünde mutlaka ziyaret ederim. Küçük kutucuklar içerisine yerleştirilmiş resimler üzerine kazınmış mesajlar olayın Doğan gurubu tarafından nasıl irdelendiğine ve nasıl kullanılacağına dair çok önemli ip uçları verir bana.

Bu sefer de öyle yaptım ve Hürriyet'in sayfasını açtım hemen. Bir de ne göreyim! Sayfanın en tepesine konmuş, ilk başta önemli bir röportaj olduğu izlenimini veren bir haber: ''Kilit adam Saygı Öztürk'e konuştu.'' Haberin alt başlığı ise daha da ilginç: ''Türkiye’yi sarsan Ergenekon Soruşturmasının ilk sinyalini veren Tuncay Güney, Gazeteci-yazar Saygı Öztürk’e konuştu. İŞTE SAYGI ÖZTÜRK’ÜN KALEMİNDEN İNANILMAZ OLAYLAR ZİNCİRİNİN DERİN HALKALARI!..'' (Hürriyet, 21 Mart 2008).

Şimdi hepiniz böyle bir başlığın ardından önemli ve uzun bir röportaj ve yazı dizisi okuyacağınızı beklersiniz değil mi? Ben de o beklentiler içerisinde başlığın altındaki 12-13 kısa paragrafı okudum. Haber kesinlikle bir röportaj değil. Zira bu kısa paragrafların içerisinde kendisi ile konuşulduğu söylenen Yahudi Din Adamı'na (Tuncay Güney) ait sadece iki alıntı (tırnak içinde) ifade var. Saygı Öztürk'ün, ''çok önemli olaylar zincirini'' ortaya dökeceğini söyleyerek, kendisi ile görüştüğü bir kişiden bizler için uygun görüp seçtiği iki alıntı bakın nelermiş:

“Elhamdülillah ben Müslüman değilim. Ama bu benim İsrail ajanı olduğumu, İsrail'e çalıştığımı göstermez. Ben Musa’nın kitabına inanıyorum ve mesihi bekleyenlerdenim.”... ve [Veli Küçük ile] ''en az 100 defa görüşmüşüzdür.''

Seçilen Yahudi rabbay'ın (din adamı demek) dini yetkinliği beni biraz şaşırttı doğrusu. Konu ile alakası olmadığı halde bahsetmeden geçersem içimde kalacak. Karşımızda, Elhamdülillah diyen bir rabbay var. Yahudilikte bunun karşılığı yok. Tamamen İslamiyete özgü bir dini kabul. Ayrıca, ifade içerisinde şöyle bir akıl kıtlığı sergilenmiş: ''Müslüman olmayanlar mutlaka Yahudi ajanıdır diye düşünen birileri vardır.'' Bu görüşün dünya üzerinde karşılığı yok. Dünya üzerinde hiçbir yerde kimse çıkıpta yukarıdaki iddiada bulunmuyor ki, ''Müslüman olmasamda Mossad ajanı değilim'' şeklinde bir savunmaya gerek olsun. Hem bildiğim kadarı ile, Yahudiler ''ben Musa'nın kitabına inanıyorum'' demezler hiç bir zaman. Tanrı'nın gönderdiği emirler (kitap) kavramı vardır onlarda da. Sonra, Yahudiler ''mesih'' beklemezler. Mesih dini terminoloji de İsa'ya tekabül eder. Mesih bekleyen Hıristiyanlardır. İsim Hz. İsa'ya işaret ettiği için Müslümanlar da bu kategoriye girerler. Yahudiler sadece bir ''kurtarıcı'' beklerler. Bu daha çok bir kraldır. Kral Davut'un soyundan gelecek olan, mesih ismi ile çağrılmayan, Yahudileri kutsal topraklarda buluşturacak olan bir kral lider. Şu Yahudi ile bir de ben konuşmak isterdim doğrusu.

Gelelim sadede... İş asıl buradan sonra ilginçleşiyor. Birisi ile ''çarpıcı ilişkileri'' ortaya çıkaracak olan bir görüşme yapıyorsunuz, ama ortada sadece iki adet alıntı var. Bu alıntıların haberin amacına dönük hiç bir fonksiyonu da yok. Çünkü haberin amacı; Ergenekon ile Fethullah Gülen arasında bir bağlantı kurmaya çalışmak. Yorumları (röportajı!) gülünç kılan da bu zaten. Haber metninde savunulan görüşlerin kalan kısmı tamamen Güney'in kendisine ait kişisel yorumlar ve çıkarımlar. Yazının grafiksel analizi (mantık silsilesi) bakın aynen şöyle işliyor: Bu Yahudi din adamının bilgisayarından Ergenekon ile ilgili gizli bir dosya çıkmıştır (hani millet hep Yahudi düşmanı ya! artık ne söylense yutmaya hazır bu noktadan sonra); bu Yahudi Veli Küçük ile de görüştüğünü söylemiştir (Yani Ergenekon bağlantılıdır)... Aynı Yahudi seneler önce STV televizyonunda bir talk şov yapmıştır... Eee! STV de Gülen'e yakın olduğuna göre, demek ki Ergenekon'un arkasında ya da içinde! Gülen de vardır.

İşte anlıyor musunuz benim neden önemli gelişmelerin ardından hemen Hürriyet'e baktığımı? Ülkede ne zaman önemli bir olayın üzerine gidilse Hürriyet ya olayın hedefini saptıran ya da matlaştıran bir başlık atıyor. Bu da olmadı; sihirli förmül takip ediliyor ve hemen Gülen'le uğraşılmaya başlanıyor. Yukarıda verdiğim garip mantık silsilesi ile ülke gündemine yine böyle bir takla attırılmaya çalışılıyor anlaşılan, ya da bundan sonra çalışılacak... Ulusalcı kesimin yeni propagandasının zemini hazır anlayacağınız.

Şimdi Hürriyet'e bazı gazetecilik soruları sorayım: Kanada'da gidip bulduğunuz bu rabbay'ın! Ergenekon ile bu kadar sıkı bağlantısı var ise, bu kişi ile ilgili bilgileri devlet birimlerine verecek misiniz? Yalanlanmış haberleriniz bir parti kapatmak için delil yerine geçebiliyorken, bu kadar kesin itirafların ardından bu Yahudi rabbay'ın tutuklanması için elinizden geleni yapacak mısınız? Haberde bu detaylar neden yok. Hem sahi! Haberde ismini verdiğiniz Yahudi'nin resminde yüzünü neden kapattınız?

Gazeteciliğin 5N1K kuralı gereği; Samanyolu televizyonuna telefon edip bu Yahudinin eskiden orada çalışıp çalışmadığını teyit ettiniz mi? Ya da bu adam şimdi siz de neden çalışmıyor diye soruşturdunuz mu haber yapmadan önce? Adamı belki kovdular kardeşim olamaz mı? Yoksa sizin 5N1K yerine, BYO şeklinde bir kuralınız mı var? Hani, 'Ben Yazdım Oldu' cinsinden. Aynı mantıktan hareketle; diyelimki on sene önce Hürriyet'te çalışan bir kişi bir mafya işine karıştı. Şimdi başka bir gazete çıkıp Hürriyet Gazetesi'nin tüm çalışanlarını ''mafyacı'' olarak ilan edebilir mi? Ya da Aydın Doğan'ın kendisini?

Gazetecilik sorularından şimdi de hakikatlere geçiyoruz...

Yakalanan Ergenekoncuların ulusalcı çevreler ile bağlantılı oldukları delilleri ile ortaya çıktı. Bu ulusalcıların hepsi Gülen'e son derece düşman olan insanlar. Onun bu ülkedeki en tehlikeli hareket olduğunu iddia ediyorlar senelerdir ve her fırsatta kendisine saldırıp duruyorlar. Sadece düşünsel değil, fiziksel tepkiler de veriyorlar. Onun hakkındaki sahte kasetleri piyasaya sürenler de yine aynı çevreler. Ergenekon kapsamında en son göz altına alınan Perinçek'in belki de ilk sözü; ''bu, Fethullahçıların bir komplosudur'' oldu. Arada bu kadar belirgin bir kutuplaşma var iken, Hürriyet hangi araştırmacı gazetecilik nosyonu ile hareket ediyor ve ilginç bir röportajın! ucunu kıvırarak namluyu başka bir hedefe çevirmeye çalışıyor ve Gülen'i, kendisine açıkça düşman olan Ergenekon ile yandaşmış gibi göstermeye çalışıyor. İşte size, bir röpörtajla! yakalanan ''inanılmaz olaylar zincirinin derin halkaları!''... 21 Mart 2008

19 Mart 2008 Çarşamba

SAVCILARIMIZA ÖNEMLE DUYURULUR!

Dünya hukuk tarihinin en trajikomik sahnesini izlediğimiz günlerin içerisindeyiz. Sağda solda bazı gazete köşelerinde çıkan haber ve yorumlar ülkenin yüzde ellisinin oyları ile seçilmiş bir partinin kapatılması için gerekçe olarak kullanılıyor. Hem de bu haberlerin çoğunun yalan haber oldukları delilleri ile, alternatif-özgür basında defalarca yer almışken. Benzer bir sahneyi 28 Şubat döneminde de izlemiştik. Bu seferki artık Son Mohikan'ın ritüel dansına benziyor. Zira nesli tükenmek üzere olan faşist bir zümrenin artık Atatürk ve laiklik istismarcılığının arkasına saklanamadığı, içlerindeki faşist duyguları gizleyemedikleri günlerin içerisindeyiz. Bu son sahnenin bir öncekinden farkı; artık toplumun ve aydınların sergilenen oyunun rezaletini sessizce izlemeyip, sahnedeki oyunculara domates fırlatıyor olmalarıdır.

Ülkemizde hukuk adına yaşanan hukuksuzluklara geri dönelim. Son seçimler öncesi izlediğimiz hukuksuz ve keyfi bir uygulama olan 367 kararını hatırlarsınız! Tamamen ideolojik olan bu karar, Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanlığının ve AKP'nin önünü kesmek için tasarlanmış, CHP lideri Baykal'ın ''kan çıkar'' tehditleri ve İlhan Selçuk'un yargı mensuplarını tehdit eden beyanları altında hayat bulmuştu. Son yaşadığımız; 'gazete haberleri referanslı parti kapatma komedyası' ise ufak bir farkla ama aynı figüranlarla tekrar sahneleniyor: İlhan Selçuk gene savcılara; ''dava açmazsan gününü görürsün'' (DKM, 16 Mart 2008) tehditleri savururken, Baykal; bu sefer biraz bekledikten sonra, evet evet kapatılsın! nakaratları söylüyor. Cumhuriyet gazetesine, Aydın Doğan'a ve medyasına da kendi haberleri tekrar dava nedeni olabildiği için göbek atmak, ülkede ne tür tesirler oluşturabildiklerinin doyumsuz özgüven duygusu ile mest olup kadeh tokuşturmak kalıyor.

Hani Ergenekon örgütünün (henüz ismi ifşa olmadan) ilk faka bastığı bir Şemdinli vak'ası vardı. Yüzüstü yakalandıkları o günlerde bir savcımız hazırladığı tutanakta bir şekilde Büyükanıt'ın da ismini zikretmişti. Bunun üzerine Büyükanıt, ''dünya hukuk tarihine geçecek bir hukuk cinayeti işlendi'' demişti, sırf ismi tutanağa girdi diye. Hem de bu sırada delilleri ortaya çıkmaya başlayan Ergenekon örgütünün üzerine giden tüm savcılar tek tek egale edilmeye, başka şehirlere sürülmeye başlanmışken... (Sürecin detayları için bakınız; Şamil Tayyar, Star 19 Mart 2008).

Halbuki, ''dünya hukuk tarihine geçebilecek olan hukuk cinayetleri'' bizzat mezkur çevreler ve Ergenekon terör örgütü destekçileri tarafından işlenmektedir. Yaşanan hukuksuzluğun örneği dünya üzerinde mevcut değil; muz cumhuriyetlerinde bile... Tamamen bize özgü. Özbe öz Türk! malı. Belki de ''Çılgın Türk!'' malı demeliyim. Diğer üçüncü dünya ülkelerinde bir kaç zalim diktatör masaya yumruğunu vurarak en azından mertçe yapıyor yapacağını, kapatıyor kapatacağını. Bizdeki oligarşik faşist laiklik istismarcılarının artık yeni darbeler körükleme yetenenekleri de kalmadığı için olsa gerek, böyle dünya hukuk literatürüne! girecek taklalar atmaları, şaklabanlıklar yapmaları gerekiyor. Hem de gözümüzün içine baka baka.

Olayları daha da detaylandırıp moralinizi bozmak istemiyorum. Bu yazıdaki amacım tamamen farklı. Madem artık ülkemizde gazete haberleri dava tutanaklarına gerekçe hatta 'delil' olabiliyor, ben de vaziyet-i umumiyeye ve yaşanan bir çok toplumsal sorunun çözümüne katkım olsun istedim. Eee! sayın Yargıtay başsavcımız; ''sadece Cumhuriyet ve Hürriyet mecmualarının haberleri bu kategoriye dahildir'' tarzı bir beyanda bulunmadığı için, ben de ''Özgür Gazeteciler Platformu'' olan DKM üzerinden bu kutsal toplumsal vazifeyi ifa etmek istedim. Nasılsa şimdi yazacaklarım birilerini ve bir yerleri kapatmak için yeterli delil zeminini oluşturacak keyfiyette olacaktır.

Sevgili Savcılar...

Şimdiye dek DKM'de yayınlanmış yazılarımda bizzat ilgili kişilerin kendi ağızlarından yaptığım alıntıları da kullanarak, İlhan Selçuk'un laikliğimizi nasıl tehdit ettiğini delilleri ile ortaya koymuştum. Bu nedenle kendisinin ivedilikle yargılanması ve Cumhuriyet gazetesinin kapatılmasını zat-ı alilerinizden istirham ederim (bakın onun gibi yapıp, kapatmazsanız görürsünüz gününüzü de demiyorum). Buna ilaveten, adres gösterdiğim yazılarda İlhan Bey'in, bazı rektörlerin ve de Deniz Baykal'ın türban ile alakalı olarak nasıl fetvalar verdiklerini ve türbanlılara yeni yöntemler öğretmek sureti ile laik Cumhuriyetimizin temeline nasıl dinamit döşediklerine bizzat kendi ifadelerini referans göstererek işaret etmiştim. İşbu vesile ile Deniz Baykal'ın siyasetten men edilip CHP'nin de kapatılmasına... İlgili rektörlerin ve mümkünse üniversitelerinin kapatılmasına... ve bu fetvalara sütunlarında yer vererek destek çıkan Hürriyet ve Milliyet gazetelerinin meslekten men edilmesine dair gerekli zemin, okumakta olduğunuz yazı ile ve eski yazılarım ile sağlanmış bulunmaktadır. Gereğinin yapılmasına...

Ayrıca, türban tartışmalarının arkasında Mason localarının olduğu ispatlanmıştır. Bendeniz bu konuda daha önce hiç yazmış olmasam da, sizlere istihbarattan delil toplamak zorunda da değilim. İlgili duyumlar Fehmi Koru'nun köşesinde dile getirilmiştir ve gazetede çıkmış olması delil olmasına nasılsa yetmektedir. Zaten yaşanan gelişmeler üzerine Fransız Mason Locası da bir açıklama yapmış ve ilgili yasağı desteklediklerini ifade etmiştir. Bu localarda laiklik dışı bazı dini ritüeller uygulanmakta ve hatta üyeleri arasında kendine özgü bir yargı sistemi işletilmektedir. Ülkemiz kanunlarının suyu mu çıktı? Elimde elbette kaset, belge filan yok. Ancak Youtube'da yayınlanmış bazı görüntüler ve değişik gazetelerde çıkan ifşaatlar ve yorumlar pekala mevcut. Hem zaten Ulu Önder Atatürk de bu locaları Cumhuriyetimize zararlı bulmuş ve kapatmıştı. Bundan ala neden mi olur? O nedenle bu localar işbu yazının tutanaklara işlenmesi sureti ile derhal kapatılmalıdır.

Efendim devam edeyim...

İsmi bende gizli bir kızımız (savcılar talep ederlerse ismini veririm) geçenlerde üniversiteye girerken türbanını çıkarıp peruk takmış ve bu esnada yanındaki arkadaşına ''ya bu adamlar çok aptal, türbanı çıkarıp peruk taktığımda daha mı az tehlikeli oluyorum'' demiştir ve laikliği ciddi bir şekilde tehdit etmiştir. Elimde ses kaydı yoktur; ama malum artık yazdım bir kere. Siz gereğini yapın artık. He! bu arada bu kızımız ile uğraşmamın, arkadaşım Kemal'in evlenme teklifini geri çevirmesi ile bir alakası yoktur! Ohhh!

Pek değerli savcılarımız... Bizim mahalledeki sütçü Kamil amcanın süte su kattığı söylentileri ortalıkta dolaşmaktadır. Onu da buraya dercedeyim ki siz gerekeni yapabilesiniz. Tutanaklara girmesi için bir yazı daha lazımsa, bizim Şükrü ''mahalle gazetesinde ben de bir yazı yazarım abi'' demişti, haberiniz olsun. Böylece mahalle de bir dertten kurtulmuş olur. Ha bu arada bakkal Şeref'in hesap defterlerine de bir göz atın. Hesapları şişirdiği yönünde bir şayia var. Onu da buraya işleyeyim ki tutanaklar sağlam olsun. Hakkında makale yazıldı der gerekeni yaparsınız artık. Bu vesile ile mahalle bakkalımızın da kapatılmasına... Hem böylece amcamın süpermarketin işleri de birazcık açılmış olur... Hangi devirde yaşıyoruz canım! öyle çağdışı bakkallar filan... Hem mahallenin sakallıları da o bakkala çok girip çıkıyor. Dincilere ekmek tedarik etmek sureti ile laikliğe de zarar veriyor zaten.

Oh be, rahatladım. Bunca zamandır yazılar yazıyordum da niye hep mantıksal çıkarımlar ve analiz gerektiren detaylar ile vakit kaybediyordum anlamak güç. Neymiş? insanları ikna edip, eğitip, laiklik istirmarcılarının ocağına incir ağacı dikecekmişim de vatandaşı uzun vadede eğiterek ülkeme hizmet edecekmişim... Pöh! Meğer eli kalem tutanlar için çok daha kolay hem de hukuki! bir yöntem varmış da haberimiz yokmuş. Yaz gazetede olsun kapatma gerekçesi. İş sadece uygun savcıyı fitillemeye kalıyor. Şimdi de onun yöntemlerini bulmam lazım. Acaba, mahalledeki avukatlık bürosuna dalıp bakkalı ve sütçüyü kapatmazsanız ''görürsünüz gününüzü'' demem mi gerekiyor?

Ben işin bu aşamasını halletmekle meşgul iken siz okurlar bana sorunlarınızı ve sorun çıkaranlarınızı yazınız. Yazın da onları buradan ifşa edivereyim. Pardon yoksa savcıların tutanaklarının ilgili paragraflarını yazmaya başlayayım mı demeliydim? 19 Mart 2008

14 Mart 2008 Cuma

TARİHİ ve GAZALİ'Yİ DOĞRU OKUMAK

Bu yazı 17 Mart 2008 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Takvimler üç haneli rakamları geride bırakmış, artık dört haneli yılların içerisine girilmiştir. 11. yüzyıl başlamak üzeredir. Fakat tek değişen takvimler değildir elbet. Tüm dünya üzerinde, dönemin insanlarının idrak edemedikleri kara bulutlar dolaşmaktadır. Ortam puslu ve sinsidir. Herkesi ve herşeyi bir sıkıntı hali kaplamıştır. Hayvanlar bile neşesizdir. Sanki tarih önemli olaylara gebedir ve bu doğum çok sancılı olacağa benzemektedir. İslam coğrafyasında, Avrupa'da ve Asya'da çok önemli değişimler olmak üzeredir. Batılı vahşi sömürgeciler tarafından henüz keşfedilmemiş olan Amerika kıtası ve kıtalar içerisinde en yaşlı coğrafya olan Afrika bu belirsiz değişimlerin yeni bin yılda kendilerini nasıl etkileyeceğinin merakı ile bir köşeye sinmiş heyecan içerisinde çaresiz beklemektedir.

İslam dünyası son iki yüz yıl içerisinde her ne kadar ilmi alanda önemli bir çığır açmışsa da, siyasi alanda yaşanan sorunlar, itişip kakışmalar hiç durulmamıştır. İlmi çalışmalar alanında 800'lü yıllardan başlayarak ciddi bir ivme yakalanmış olunsada, yakında yaşanacak olan bazı vahim hadiseler bu sürece önemli bir darbe vurmaya hazırlanmaktadır. Zaten düşman da uyumamaktadır. Nitekim 1200'lü yıllardan sonra ilim İslam dünyasından elini eteğini çekmeye başlayacak, İslam dünyası Osmanlı Devleti genç bir delikanlı olana dek pek rahat bir nefes alamayacaktır.

İşte böyle çıldırtıcı bir dönemde yaşamıştır Gazali. Neler mi olmuştur? Avrupa'da mazlum halk tabakası bir yandan fakirlik ve sefalet içerisinde yaşarken diğer yandan zalim Feodalların ve gözünü maddi hırs bürümüş Vatikan'ın zulmü altında ve bu Feodal beylerin kendi aralarındaki çıkar savaşları arasında inim inim inlemektedir. Şimdiki Oryantalistler ve bizdeki oligark laikçiler ''İslam Ortaçağ karanlığına götürür'' yalanı ile göz boyamaya çalışsalarda, bu dönem en koyu haliyle ve belki de tarihte ilk ve son defa Avrupa kıtasında yaşanıyordu ve bu çağın mukabili olan sefil yaşam tarzı ve zulümler Avrupalı zengin oligarklar ve Kilise tarafından kendi insanlarına reva görülüyordu.

Nitekim çok geçmeyecek, gözünü hırs, güç ve maddi kazanımlar bürümüş olan Papa, Feodal beylere ve krallara maddi kazanç, sefalet içerisindeki insanlara da Cennet vaadederek, tarihin en büyük fitnesi olan Haçlı Seferlerinin fitilini ateşleyecektir. Bu sıralarda Gazali belki de genç bir insandır. İslam dünyası bu büyük savaşa hazırlıklı değildir. Zira, bu topraklarda yaklaşık iki yüz yıl daha etkisini sürdürecek olan bir ilmi zenginlikten bahsedilebilsede, siyasi anlamda önemli çalkantılar yaşanmaktadır. İslami bir birlikten bahsetmek güçtür. Bu coğrafyada da tıpkı Avrupa'da olduğu gibi iç çekişmeler, çatışmalar ve kopmalar yaşanmaktadır. Haçlı seferlerinin kısmen başarılı olmasının ve Kudüs'ü ilk defa ele geçirebilmiş olmasının nedeni; karşısında bütünleşmiş bir Müslüman dünyası bulmamış olmasıdır. İslam dünyasınaki en büyük fitnelerden birisi olan ve üyelerine afyon içirerek ve Cennet vaadederek eylem yaptıran Haşşaşi belası da bu dönemde ortaya çıkmıştır. Neyseki Haçlı ordularının Selçuklulardan aldıkları ağır darbeler işe yaramış, Selahattin Eyyübi'nin sonradan bir birlik sağlamaya muvaffak olması ile de bu büyük tehlike savuşturulmuştur. Ancak bu büyük tahribatın İslam coğrafyasında bıraktığı derin tesirler ve sarsıntılar bugün bile hala hissedilmektedir. Zaten çok kısa bir süre önce büyük, ihtişamlı ve bir ilim yuvası olan Endülüs Emevi devleti de İspanyollar tarafından yıkılmış, Katolik olmayan tüm unsurları ya kılıçtan geçirilmiş ya da göçe zorlanmıştır. İslam Dünyası bu şokun da tesirlerini hala üzerinden atabilmiş değildir.

Avrupa ve İslam coğrafyalarında bunlar olurken, Uzak Doğu Asya'da da ileride bu coğrafyalara kan kusturacak olan Moğol saldırılarının temelleri atılmaktadır. Bu gelişme de İslam dünyasındaki ilmi faaliyetlere önemli bir darbe vurmaya teşnedir. İşte bu Asya vadilerinin insanları da kendi içinde bu yeni gelişmelerin sancılarını hissetmekte, mezkur gelişmeleri, Cengiz Hanları ve Timurları netice verecek olan oluşumun iç çatışmaları arasında inlemektedir.

Gene İslam coğrafyasına dönecek olursak... Yine bu dönemde yöneticiler dinin gerçek öğretilerinden kopmaya başlamış, rahat ve rehavete kapılıp 'Hak için halka hizmet' anlayışından iyice uzaklaşmışlardır. Birbirileri ile itişip kakışan ve hakikatten kopmaya başlayan bu yöneticiler zamanla ilmi ve ilim adamlarını da etraflarından uzaklaştırmaya başlamışlardır. Yanlarında tuttukları bir kaç kişi ise, astronomi, matematik ve tıp gibi alanlarda yenilikler geliştiren alimler değil, bu yöneticilere taban oluşturacak bazı fikri ve felsefi yorumların temellerini atacak olan düşünür, din adamı ve felsefecilerdir. En azından bu yönlerini kullanan alimlerdir. Böyle yoğun felsefi akımların tesirlerini artırdığı bir ortamda pozitif bilimlerle uğraşan bazıları bile, artık asli işlerini bırakıp dinin felsefik yorumlarına el atmaya başlamışlardır. Dinin içine bid'atlar en yoğun şekilde bu dönemde girmeye başlamıştır. Bu bid'atlara karşı önceleri samimi duygularl ortaya çıkan; ancak sonradan dönüşüm geçirerek İslam dünyası içinde önemli bir fitne halini alacak olan Vehhabiliğin temelleri de bu dönemde oluşmak üzeredir.

Gelişmelerin felsefe cephesi daha hararetli tartışmalara gebedir. Avrupa'nın daha Aristo'yu bile tanımadığı, Onu, Haçlı Seferlerinin ardından Müslümanlardan öğreneceği, belki felsefenin bile ne olduğunu unuttuğu karanlık zamanlardır. İslam dünyasında bir yandan Allah'ı tamamen inkar eden felsefelerin etkileri hissedilmeye başlarken (Dehriyyun), diğer yandan Allah'ı kabul etsede onu tabiatın kendisine indirgeyen, Cennet ve Cehennem gibi kavramları kabul etmeyen (Tabiiyyun) akımları revaç bulmaktadır. İş bunlarla da kalmamış bu iki gruba; mensupları belki de tamamen Müslüman coğrafyadan olan üçüncü bir felsefeci grup eklenmeye başlamıştır. Gazali'nin İlahiyyun dediği bu üçüncü grup, ilk iki gruba karşı olan felsefik yorumlar üretse, Allah'ı kabul etsede, bu sefer Peygamber inancını sorgulamaya başlamıştır...

Çok kaba bir şekilde ana hatlarını vermeye çalıştığım bir dönem; o dönemin şartları ve koşulları...

Bütin bu anlatımlardan kastım herhalde anlaşılıyordur. Aramızda bulunmayan ve kendisini savunamayacak olan bir kişiyi, devleti, oluşumu vb. eleştirirken veyahutta irdelerken, o dönemin şartları, anlayışları, yaşam biçimleri, mücadeleleri vs. ele alınmadan yapılan her yorum eksik kalır. Zaten bu bilimsel tarih yaklaşımından da fersah fersah uzaktır. Maalesef bu yaklaşım batılı Oryantalist zihniyetlerin insanlığımıza bir hediyesidir! Oryantalistler kadar bile 'düşünür!' olamayan bazıları ise bu anlayışı sadece taklit etmektedir.

Mesela; Atatürk'ü doğuran şartları, dönemin koşullarını, mücedelelerini anlamadan Atatürk'ü ne anlayabilirsiniz ne de eleştirebilirsiniz. Bizdeki hem Atatürk eleştiricilerinin hem de Atatürkçü! bazı kesimlerin içine düştükleri eksiklik budur. Osmanlı'yı eleştirenler de konuyu her zaman bu tarihsel bağlamdan kopararak değerlendirme kolaycılığına kaçmaktadırlar. Aynı makus talihsizlikten, maalesef İmam-ı Gazali de nasibini almaktadır. Bu eksik tarihsel bağlam okumaya, bir de art niyet karışınca yorumlar artık delil bile gerektirmeyecek boyutlara ulaşmakta, sadece bir çamur atma gayretine dönüşmektedir. Bilmeden karışanları tenzih ederim. İşte Gazali, yukarıda özetlediğim o sıkıntılı, puslu dönemlerin içinde yaşamış, yaklaşan çalkantılı hadiselerin beşiği sallanırken ilmi çalışmalarına devam etmiştir.

İslam topraklarında tesir icra etmeye başlayan arzettiğim felsefik akımlar, ilgili düşünür ve filozofların tamamen kişisel çabası olmayıp, bazı siyasi akımlardan ve liderlerden de rüzgar desteği almaktadırlar. Gazali'nin gözünde, İslam'ın iman kalesi yara almaya başlamıştır. İnsanların Allah ve Peygamber inancını derinden sarsacak bir takım düşünceler ortalığı zehirlemekte, İslamın temel esaslarına zarar vermektedirler. İşte bu duygular ve düşünceler içerisinde, Nizamiye Medreselerinin rektörü olan Gazali kendisine bir rota çizmiş, vazife bellemiş ve bu felsefik akımlara karşı kalemini bilemiştir. Böyle bir fikri bulanıklık döneminde iman esaslarını insanlara tekrar hatırlatmayı kendisine gaye edinmiştir.

Dıştaki ve içteki Oryantalist zihniyetlerin eksik tarih okuma ve art niyetli yaklaşımlarına ilaveten irtikab ettikleri bir suç daha vardır. O da gerçeğin üstünü örterek ve slogan kullanarak zihin bulandırma çabasıdır. Gazali örneğinde bu nasıl mı cereyan ediyor? İzah edeyim...

Efendim! Gazali'nin karşı çıktığı kesimler yukarıda tavsif ettiğim filozoflardır. Fizikle, kimya ile, tıp ile, astronomi ile iştigal eden ilim adamları değildir. Dönemin ilmi anlayışı gereği elbette bir çok ilim adamı bu ilimlerin bir kaçını birden icra eden insanlardır. Bu kişilerin önemli bir vasıfları da aynı zamanda tefekküre dönük çalışmalar da neşretmiş olmalarıdır. Bugün yapılan bir yanlış her türlü düşünme gayretinin felsefe olduğu şeklinde yapılan bir yanlıştır. Bu ilim adamlarından bir kısmı (Gazali'nin karşı çıktıkları) gerçekten felseye yapmış olanlardır. Felsefeye girmeden, hem pozitif ilimler sahasında hem de tefekkür alanında çalışmalar neşreden alimler konumuzun dışındadır. Zaten Gazali'nin bu kesimlerle bir alıp veremediği yoktur.

Hem birinci kesimden bile olsa Gazali, kendilerini pozitif ilimlerin yörüngesinden felsefenin ve dinin (kelamın) yörüngesine salmış bulunan, asli işlerinden kopmuş bulunan bu alimlerin fizikçi, kimyacı, tıpçı, astrolog kimliklerine hiç bir zaman saldırmamıştır. Onun tek müdahele noktası bu kişilerin dinin temel esaslarını sarsabilecek nitelikteki yorumlarıdır. En azından Gazali böyle düşünmüş ve ona göre hareket etmiştir. O, bu çerçevede endam etmiş ve faaliyet yürüten felsefeye ve filozoflara karşı fikir üretmiştir. FELSEFE BİLİM DEĞİLDİR. İşte Oryantalistlerin yaptığı göz boyama budur. Oluşturulan bu illüzyon sayesinde felsefe ile bilim denk imiş gibi bir ortam hasıl edip, sadece felsefik bir takım akımlara karşı olan Gazali'yi ilim düşmanı ve Müslüman toplumlardaki ilmi gerilemenin baş müsebbibi olarak göstermek istemektedirler. Aslında bu çevrelerin İslami toplumlarda ilmi faaliyet gelişsin diye bir dertleri de yoktur. Gelişmemiş olmasından üzüntü de duymazlar. Gazali, bir takım hastalıklı düşünce ve akımlara karşı İslamiyetteki iman esas ve düşüncesini koruduğu için ve İslami anlayış içerisindeki Allah ve Peygamber fikrinin hasar görmesini engellediği için hedef tahtasındadır aslında. Aşağılanmaya çalışılmasının ve takip eden İslam toplumlarında ilimden uzaklaşılmış olunmasının sorumlusu olarak ilan edilmesinin en önemli nedeni budur. Yukarıda da arzettim: İslam toplumlarından ilmin elini eteğini uzun bir süreliğine çekmiş olmasının da bir çok tarihi koşulları var. O konu da kendi tarihsel bağlamında ayrıca değerlendirilmelidir. Ancak kısaca sunmaya çalıştığım gibi, meselenin Gazali öncesi ve sonrasına bakan boyutları var: İslam toplumlarında baş gösteren; dinin gerçek mahiyetinden kopuş, artan rahat ve rehavet, iç hesaplaşmalar, zulümler, liyakatsiz devlet adamları... Sonra Haçlı seferleri, Moğol istilaları ve halen izleri sürmekte olan dağılmışlık...

Meselenin izaha muhtaç bir yönü daha var. Onun da az önce ifade ettiğim hususlar akılda tutularak ele alınması icab ediyor. Gazali'nin yaptığı bazı yorumlar kendi dini ve tasavvufi bağlamı içerisinde ve arzettiğim felsefi 'fitneler' bağlamında değerlendirilmelidir. Mesela, ''pamuğu yakan ateş değil, Allah'tır'' ifadesi, Gazali'nin tasavvufi bağlamda yaptığı bir yorumdur ve kendi bağlamında doğrudur. Bu sözü, söylendiği tasavvufi konteksten çıkarıp bugünkü modern (pozitif) bilimin konteksi açısından değerlendirirseniz elbette absürd durur. Zira, bu bilimdeki sebep-sonuç ilişkisine terstir. Dini ve tasavvufi anlamda ele alındığında herşeyin hakimi olan Allah'tır. Herşey onun hükmü ve iradesi ile cereyan etmektedir. Bilimin, sebep-sonuç ilişkisi olarak formüle etmeye çalıştığı prensipler dahi O'nun izni ve iradesi ile hayat bulmakta, O'nun San'atının birer göstergesi olmaktadır. Gazali, işte dindeki bu temel imani mevzuyu insanlara hatırlatmak istemiştir. Hatırlayınız, bu dönemde bazı felsefecilerin Allah'ı tabiata indirgemeye çalıştığından az önce bahsetmiştim. Yoksa, Gazali çıkıpta ateşin pamuğu yakabileceği şeklindeki genel gözlemi ve tecrübeyi red etmemiştir. Bu anlamda bilime bir karşı çıkış yapmamıştır. Sorun, onun 'Allah'ı unutturuş' anlayışına (felsefesine) karşı verdiği tasavvufi tepkiyi (ki İslami literatüre uyan bir yorumdur) felsefe eşittir bilim anlayışına mahkum etmek, felsefeyi bilim imiş gibi göstermektir.

Affınıza sığınarak, önemine binaen, özet bir tekrar yapıp bitireceğim.

Gazali hiç bir zaman ilim düşmanı olmamıştır. O, İslam'daki iman esaslarına zarar vermeye başlayan bir takım felsefik yorumlara tepki üretmiştir. Düşünceye de karşı değildir. Zira felsefeciler düşünür diye, 'felsefeciye karşı olan birisi düşünceye de karşıdır' gibi bir anlayış zırvalıktır. Felsefe bilim değildir. Bilimin felsefesi olur; ama felsefenin bilimi olmaz. Bilimin kendi bünyesinde de düşünce ve tefekkür vardır. Bilimin ve felsefenin dışındaki diğer disiplinlerde de... Ayrıca, felsefenin sistematik kalıplarına girmeyen tefekkür de vardır. Düşünce felsefenin güdümünde değildir; bilim hiç değildir. Gazali sonrası İslam toplumlarında yaşanan ilmi gerileme Gazali'nin suçu değil, Müslüman toplumların kendilerinde ve liyakatsiz yöneticilerindedir. Halen de öyledir. Tarih sahnesinde bir kaç kişi çıkıp, kendi ahmaklıklarına Gazali'yi örnek göstermişse bu da Gazali'nin suçu değildir. Tüm bunlar Gazali'yi, amacını ve yaşadığı dönemi anlamamaktır. Gazali eleştirisinden hemen Osmanlı dönemine atlayıp; ''Osmalı'da birileri çıkıp bilim gavur icadı demiştir'', ''bak işte bu Gazali'nin etkisidir'' demek doğru değildir, bilimsel bir yaklaşım hiç değildir. Eğer olduğunu iddia edenler varsa, bu sözleri kimlerin söylediklerine dair referanslarını söylerlerse onlara da gereken yanıtı vermeye çalışırım. Tarih sahnesinde hiçbir (mainstream) ana İslami akım yoktur ki, BİLİME ve DÜŞÜNCE'ye karşı olmuş olsun. Bizzat Kur'an'ın kendisi Müslümanlara; ''hiç düşünmüyor musunuz...'' şeklinde hitap ederken ve bu ifadenin ardından; kainat nasıl yaratıldı?, gök nasıl dikildi?, insan nasıl yaratıldı? şeklinde sorular sorarken Gazali nasıl olurda düşünmeye karşı savaş açabilir ki? Bu bizzat Allah'ın Kur'an yolu ile yaptığı çağrıya kulak tıkamaktır. Bunu da en son yapacak olanlar Gazali gibiler ve dini doğru okuyan Müslümanlardır. Daha önce kimsenin ortaya atmadığı bir iddia ile bitireyim. Aslında dönemin bid'at ve felsefik istilalarına karşı Gazalivari bir ilmi tepkinin verilmiş olması ve bunun hakim anlayış olarak kalması sadece Müslümanların değil, 'diğer'lerinin de kazancıdır. Zira aynı dönemde bu bidatlara karşı gelişen, ilmi metottan yoksun olan ve bu yüzden de cebri zorlamalara yönlenmek zorunda kalan Vehhabi anlayış hakim gelse idi hepimizin hali nice olurdu... Asıl o zaman İslam dünyasında bir ilmi düşünceden ve gayretten bahsedilemeyebilirdi. O yüzden gelin hepimiz Gazali'nin kıymetini bilelim. 14 Mart 2008

05 Mart 2008 Çarşamba

GENELKURMAY'A ÖNERİM!

Bu yazı 7 Mart 2008 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

En son gerçekleştirilen Kuzey Irak operasyonu hem başlangıcı hem de neticesi itibari ile önemli tartışmalara neden oldu. Hükümet karşıtı ulusalcı kesim, operasyonun her boyutu ile kendi insiyatifleri dışında gerçekleşmiş olmasından son derece rahatsız. Muhalefet partileri ise ara seçimler öncesi böyle bir Ordu-Hükümet dayanışmasının kredisinin hükümete puan kazandıracak olmasından rahatsız. PKK sorununun halli meselesi en başta MHP'nin ekmeğine yağ sürüyordu senelerdir. Askerimizin bölgeden çekilmesinin hemen ardından, tartışmaların ''ülkemizin kazanımları neler oldu?'' şeklinde değil de, ''Amerika istedi diye mi çekildik'' bağlamında cereyan etmiş olmasının en önemli nedenleri işte bu yaklaşımların bir ürünü.

Evet! Dikkat ederseniz Genelkurmay Başkanımız Büyükanıt'a yüklenenlerin nerede ise tek eleştiri noktası bu: Çekilmenin kendi irademizle mi yoksa bir başkasının ''buyruğu'' ile mi gerçekleştiği? Başbakanımızın, Başkomutan olan Cumhurbaşkanımızın ve Genelkurmay Başkanımızın tüm açıklamalarına rağmen, ulusalcı kesimlerin serdedilen görüşlerden tatmin olma gibi bir gayretleri hiç yok. Her meselede olduğu gibi hem CHP hem de ulusalcı kesimler artık karakter özellikleri haline gelmiş bulunan o, ''niyet okuma'' hastalığı ile meseleye yaklaşıyorlar. Ne derseniz deyin sizi onların tanımladığı ''niyet'' ile değerlendiren bir vesvese hali bu. Büyükanıt Paşa'nın, 'kendi irademizle çekilmediğimizi ispat etsinler üniformamı çıkarırım' şeklindeki çıkışı bile bu kesimlerin iştahını kesmeyecek. Çünkü yaptıkları sorgulama samimi bir sorgulama değil, çözüm amaçlı bir eleştiri ise hiç değil. Delil arama telaşları da yok dikkat edersiniz. Çamur at izi kalsın anlayışı ile hareket ediyorlar. Aynı tavrı senelerdir; Cumhuriyetle ve laiklik ile bir sorunum yok diyen muhafazakar çevreleri illa da ''takiyye'' yapıyorsunuz diye suçlarken de sergiliyordu aynı çevreler.

Genelkurmayımızın ve Hükümetin çekilme ile alakalı olarak yaptıkları bir iki temel yanlış bu kesimlerin ekmeğine yağ sürmüş oldu. Çekilme etkili bir PR çalışması yapılmadan gerçekleşmiş olması bu temel hataların özünü teşkil ediyor. Çekilme işleminin Bush'un açıklamalarının arefesine denk gelmesi (bu ifade önemli) bu yanlışların üzerine tuz biber ekti adeta. Bu hususta ben, Ordumuzun ve Hükümetin samimiyetine gönülden inanıyorum. Amerika'da yaşayan ve buradaki siyasi gelişmeleri elimden geldiğince takip etmeye çalışan birisiyim. Bush'un bu konuda bir açıklama yapması zaten araya acele ile sıkıştırılmış bir görüntü arzediyordu. Kanaatimce, askerimizin bir gün sonra çekileceğini bilen Amerikalı bazı şahinler, Bush'a alelacele bir konuşma yaptırıp askerimizin onun sözünün ardından çekildiği izlenimini vermek istediler ve bunda da başarılı oldular. Zira çekilmeye başlayan bir orduyu bir anda karar değiştirip tekrar cepheye salmak öyle sanıldığı gibi kolay bir hadise değildir. Hele o ağır kış şartları altında... Büyükanıt'ın, eleştirenler gitsin orada bir gün geçirsin demesi boşuna değil.

Böyle bir taktik ile acaba ne gerçekleştirilmek istenmiştir? Gayet basit: Bu hamle ile Amerikalı Neocon çevrelerin Türkiye'deki ulusalcı harekete ve yaklaşan ara seçimler öncesi, malzemeye ihtiyacı bulunan ve AKP'yi yıpratmaya en yetkin vasıtalar olan, muhalefet partilerine etkili bir koz vermek istediklerini düşünüyorum ... Ayrıca, ulusalcı ve çeteci kesimlerin son umutlarını bağladıkları darbenin zeminini hazırlayacak olan Ağustos ayındaki Genelkurmay atamalarında, manipülasyonlara açık bir zemin sağlamak da bu planların arasında olabilir (bu kesimlerin benzer planlar yaptıkları son yakalanma olayları arefesinde ortaya çıkmaya başlamıştı zaten)...

Bu noktada Genelkurmay Başkanımıza ve değerli subaylarımıza bir kaç öneride bulunmak istiyorum:

Gördüğünüz gibi karşımızda; son derece agresif olan, tek isteği yeni bir darbe ile ülkenin yularını tekrar eline almaya çalışan, ulusalcı ve vatansever olduğunu iddia eden saldırgan, çeteci bir oluşum var. Ülkemizin, Cumhuriyetimizin, Atatürk ilkelerinin ve demokrasinin geleceği adına hiçbir yapıcı fikir ve uygulamaları yok. Bu değerleri sadece istismar ediyorlar. Yaptıkları tüm çıkışlar darbe ve demokrasi yıkıcılığı endeksli; ekonomik rant güdümlü. Yurt dışı bağlantılı çalışan art niyetli bir oluşum bu. Bu oluşumun bazı fertlerinin Silahlı Kuvvetlerimizin içine de sızmış olmaları bir talihsizlik. Bu hakikati Ergenekon terör örgütünün suçları bir bir ortaya dökülürken Genelkurmay başkanımız da ifade etti, hem de benzer cümlelerle. Benim tesbitim değil yani.

İşte son derece hamasi ve art niyetli olan bu oluşum; rektörü ile, sivil toplum kuruluşları ile, gazetecileri ile, siyasetçisi ile sonunda ordumuzun da üzerine gelmeye başladı. Önceden hep ordumuzun laiklik hassasiyetinden aldığı ivme ile ülke gündemini manipüle etmeye alışmış olan bu şımartılmış çevreler, art niyetleri ve kurdukları suç örgütleri bir bir ortaya dökülmeye başladığında artık mukaddes ordumuzu da arkalarında göremez oldular. Zira gerçek yüzleri ortaya çıkmaya başlamıştı artık. Yanlış anlaşılmasın! Muhalefetteki her siyasi partiyi bu tehlikeli oluşumun bir parçası olarak göstermek gibi bir niyetim yok. Mesela MHP'nin ilk paragrafta ifade ettiğim hatanın cenderesine düştüğünü ve birilerinin gazına geldiğini belirtmekle şimdilik iktifa edeyim.

Hüseyin Gülerce (Zaman, 6 Mart 2008) son yazısında, ''CHP, bugünleri de mi görecekti?'' diye sormuş. Aslında bu sorunun ''Halk, bugünleri de mi görecekti?'' yada ''Ordu, bugünleri de mi görecekti?'' şeklinde sorulması gerekirdi. Zira ifade, şaşkınlığın tarafı olan öznenin halet-i ruhiyesini belirtmek için kullanılır. CHP gibi senelerdir Ordu'ya yaslanıp iktidar hayalleri görmeye alışmış, halktan kopuk bir partinin bir gün Ordu'ya ''muhtıra'' verecek olması (madde madde verilen bu ''muhtıranın'' detayları için 6 Mart tarihli gazetelere bakabilirsiniz) kimin aklına gelirdi. O nedenle ''bunu da mı görecekti?'' sorusunun muhatabı halk ve Ordu'dur.

İşte tüm bu gelişmelerin ışığında Ordu kurmaylarımıza yönelttiğim tavsiyelerime devam ediyorum.

Yukarıda tarif ve tavsif ettiğim oluşum ve Cumhuriyet'in şımarık çocuğu olan CHP, yaşanan son hadise ile iplerinin sağlamlığını bizlere test ettirmiş, demokrasi ve müreffeh Türkiye; hatta laik ve demokratik Cumhuriyet kuyusuna onların ipi ile inilemeyeceğini bir kez daha göstermiştir. Dikkat edin! Kısa süreli, pragmatik hesapların ve çıkar çatışmalarının ortasında şimdiye kadar sizlerin samimi hassasiyetlerinizi istismar etmiş bulunan bu çevreler hemen nasılda sizi Amerikancı ve Amerika'dan emir alan bir ordu hüviyetine soktular hiç utanmadan. Şimdiye kadar her başları sıkıştığında 'Ordumuz laikliğin temsilcisi ve koruyucusudur, dinciler ordunun itibarını yok etmek istiyor' diyenler, bugün bir hiç uğruna ve Genelkurmay Başkanımızın açıklamalarına rağmen askerimizi pısırık ve vatan haini (suçlamaların sonu buna çıkar) ithamlarına maruz bırakabilmektedir.

Gene dikkat ediniz ki, sizlerin şimdiye kadar ''akredite'' ettiğiniz bazı gazeteciler ve gazeteler bile size karşı oluşturulan bu cereyanın levazım subaylığını yürütmektedirler. O vesile ile şu gerçekleri tekrar düşünmenizi sizlerden istirham ederim.

Mezkur çevreler Atatürk'ümüze, laik ve demokratik Cumhuriyetimizin çağdaş medeniyet hedeflerine en büyük zararı vermektedirler. Samimi değiller, hiçbir zaman da olmadılar. Ordumuz bu kesimlere en güzel cevabı İnternet sitesinde yayınladığı ''vatan hainlerinden daha çok zarar veriyorsunuz'' şeklindeki ifadelerle değil; demokrasinin gelişmesine dönük katkılar ve açılımlarla verir. Yapacağınız demokrasi vurgulu açıklamalar ve Ortaçağ Avrupasında bile emsali görülemeyecek olan, ''akredite'' uygulamalardan vazgeçildiğine dair bir açıklama yapılabilirsiniz mesela. Böylece halkın büyük bir kesimi ile güven ve sevgi tazelemesi yapılmış olur. Bu şu anda gerçekleştirebileceğiniz en güzel uygulama, bu çevrelerin taşkınlıklarına verebileceğiniz en güzel yanıt ve yapabileceğiniz en verimli PR çalışması olacaktır. Bunun şu andan daha güzel bir vakti de yoktur. Böyle bir hareket ülkemiz demokrasisi adına en önemli bir dönüm noktası olacağı için de halkımızın dilinde destan gibi dolaşacak, belki yüzyıllar boyunca hep alkışlanacaktır. İşbu tavsiyeler hepsinin samimiyetine ve yeteneğine tüm kalbimle inandığım Ordumuzun tüm subaylarına ve kurmaylarına duyurulur. Bu fırsatı kaçırmayalım ve demokrasi yokuşunu, bu çevrelerin muhalefetine rağmen el ele vererek çıkalım. Sözlerimi, CHP'nin Ordumuza karşı vermiş olduğu son ''yazılı muhtıra'' bildirgesinde özne kısmına CHP ifadesini koyarak kullandığı ve Nutuk'tan derlediği sözü, yeniden düzenleyerek bitiriyorum: ''Halkımız ve Ordumuz, manzara-i umumiyeyi tarih sahnesinden ibretle seyretmektedir.'' 5 Mart 2008

25 Şubat 2008 Pazartesi

KEMALİST ÖFKE

Bir yandan türban serbestliği yönünde önemli bir gelişme yaşanırken diğer yandan bu serbestliğe karşı gösterilen şiddetli bir direniş var. Mevzunun zamanlaması tartışılır veya tartışılmaz; ancak bu iki kutbu temsil eden zümrelerin takip ettikleri yöntemler tartışma götürmeyecek kadar birbirinden farklı ve berrak. Şöyleki:

Başörtüsüne serbestlik tanıma kanadı, konuyu hukukun öngördüğü düzlemde ele almaya gayret gösteriyor. Türkiye'nin şartları ve hiç bir zaman zihin kitaplığımızdan eksik edemediğimiz darbe günlükleri bu konunun çok ince bir hassasiyetle ele alınmasını ve çözüme kavuşturulmasını gerekli kılıyor. Hükümetin bu konuda MHP ile birlikte hareket ediyor olması ve konuyu meclis-kanun düzenlemesi etrafında değerlendiriyor olması bu hassasiyetin bir parçası. Buna ilaveten, tarihimizde belki ilk kez olarak; 'yasakçı', 'katı laik' kesimlerin muhalif propagandalarına ve hararetli tepkilerine alternatif, siyasi ve sivil tepkilerin ortaya çıkmış olması da not alınması gereken ayrı bir husus. Evet, şaşırtıcı bir şekilde konuya sadece muhafazakar çevrelerden değil, liberal ve sol liberal çevrelerden de (hassasiyet dereceleri ve detaylar farklılık arzetsede) önemli bir destek geldi. Laikçi rektör ve akademisyenlerin toplum önünde sergiledikleri tepkiler ilk kez bu kadar sönük kalırken, sayıları bir kaç bini bulan başka akademisyenler, özgürlük-serbestlik tandanslı bildiriler neşrettiler. Bu, şu ana dek kendilerini ülkedeki tek söz sahibi bilen ve en etkin güç olarak addeden elitist-laikçi-oligarşik kesimlere karşı verilen ilk önemli sivil tepkidir ve sosyolojik olarak vakit geçirmeden incelenmelidir.

Daha önce de arzettiğim gibi, türban karşıtlığı üzerinden verilen mücadele bu azınlık-etkin-laikçi (laik değil) kesimler açısından her zaman önemli bir meşru müdafaa sahası, etkili bir propaganda aracı ve yola getirici-korkutucu (özellikle laik kesimleri) bir hareket zemini oldu. İşte bu nedenlerden dolayıdır ki, başörtüsü 'simgesi' (bu kesimin gizli din düşmanlığı faktörünü saymazsak) aynı zümreler açısından her zaman kendisine şetm edilen (sövülüp sayılan) bir hüviyet kazanmış ve bu konuda her hangi bir çözümün gündeme alınması bile gayet meş'um (talihsiz) bir hadise olarak telakki edilmiştir.

İşbu öngörü, gayet tabii olarak kemalist ideolojinin (şimdilerde ulusalcı takılan Atatürk istismarcısı bir oluşum) bünyesinde taşıdığı; asabi, ötekileyen, dışlayıcı, elitist, hükmedici, kibirli, fırsatçı doğası ile bütünleşmekte ve kendisine oldukça faşist refleksler üretebilmektedir. Üzücü olan ise, bu çıkar endeksli oluşumun Atatürk ismini ve onun temsil ettiği değerleri istismar ederek hayatta kalmaya çalışması, onları istismar etmesi ve onlarla kurduğu parazit ilişkiyi bizlere normal bir ideoloji olarak benimsetmeye çalışmasıdır. Bu nedenle, Atatürk'ü ve bize emanet ettiği değerleri sağlıklı bir şekilde gelecek nesillere taşıyabilmemiz, gerçek toplumsal huzur ve bütünleşmeyi sağlayabilmemiz; ancak bu hastalıklı ideolojiden kurtulmakla mümkün olabilecektir.

Tüm bu tanımlamaların ardından bu ideolojinin içinde sakladığı bir takım saplantıları son zamanlarda nasıl dışa vurduğuna dair bir kaç örnek vermek isterim. Yani büyük bir kibirden beslenen kemalist öfkeyi...

Bir ulusalcı kanalın muvazzaf başkanı son bir kaç senedir müthiş bir öfke ile hareket ediyor, etrafa saldırıp duruyor, ittifaklar kurmaya çalışıyor, maddi kaynak topluyor ve mitingler tertip ediyor. Aynı kişinin bir intihal suçu işlediği geçenlerde Yargıtay kararı ile onaylanmış olsada, bunu şimdilik bir köşeye bırakalım ve bu ateşli 'ulusalcı' ve 'vatansever' şahsiyetin, Apo ile ilgili neler söylediğine bir göz atalım: "Abdullah Öcalan, Türkiye'deki barışı ve kardeşliği yüceltmek için kullanılamazsa, Abdullah Öcalan'ın bugünkü açılımını ve yaklaşımını Türkiye değerlendiremezse çok yazık eder. Abdullah Öcalan'ın bugünkü siyasi tutumu, Türkiye'nin bütünlüğüne, birliğine çok farklı bir açıdan yarar sağlar. Türkiye biraz akıllı davranmak zorunda.'' Az önce tasvir ettiğim hastalıklı kemalist olgu değişen taktikler ve konjektür gereği yeni bir kabuk bağlayarak ulusalcı bir mahiyet kazandı. İşte bu sürecin içinden yetişen bir şahsın nasıl ''akıllı davrandığına'' bir bakınız lütfen. Meğer devletimiz ve ordumuz acizmişte, 30.000 kişinin ve bebeklerin katili Apo'ya; onun ''açılımına'' ve ''yaklaşımına'' ihtiyaçları varmış. Meğer bu kendinden aciz, et çuvalı gibi paketlenerek birkaç ülke dolaştırılan ve sonra da Türkiye'ye teslim edilen, kendisini hiçbir ülkenin kabul etmek istemediği zat bizim ulusalcı kanadın hararetli vatan kurtarma senaryolarının bir parçası olabilecekmiş. Bırakın bir terörist başının siyasi ufkundan! medet ummayı, ortada binlerce şehit anası varken bunu utanmadan dile getirebilmek ancak cahilin cesareti kavramı ile açıklanabilir; ya da art niyetle. Bu örneği ulusalcı ideolojinin ne kadar aciz ve sığ fikirli olduğuna dair bir misal teşkil etsin diye takdirlerinize sunmak istedim. Hiç bir yapıcı ajandaları yok. Herşey günlük çıkarlar, polemikler ve yıkma üstüne... Serseri bir mayın gibi düşünce sularımızda tehlike saçıp, ülkemizin birleşmeye ve gelişmeye dönük enerjisini tüketip duruyorlar...

İkinci örneğimize geçelim. Tamer Korkmaz'ın ''Gizli Amerikancı'' olarak nitelendirdiği, ulusalcı hareketin önderlerinden meşhur bir yazarımız da bu kesim ile özdeşleşen asabi ve küstah üslubun girdabına kapılmış olacak ki; tüm Türkiye halkına ''Aptal Türk'' diyerek 'Türklüğe' (aslında kanunen suç) hakaret edebildi. Hem de Atatürk'ün ''Türk milleti zekidir, çalışkandır'' sözleri zihinlerimizde hala capcanlı dururken... Bu hitap ve kabul şekli bile, bu bahsettiğim kesimlerin ne kadar dışlayıcı, ötekileyici ve dediğim dedikçi olduklarını, kendi kıt düşünce kalıplarının içine çekemedikleri her vatandaşı nasıl da aptallıkla suçladıklarını açıkça gösteriyor. Hatırlarsanız aynı kesimler, seçim sonrası dönemde de kendi istedikleri şekilde oy vermeyen insanlarımıza aptal, ahmak ve göbeğini kaşıyan adam (bağışlayın öküz demek istiyorlar) yakıştırmalarında bulunmuşlardı. Hem de bizzat Atatürk'ün kendisinin millet iradesinin meclise yansıyacağı bir sistemin temellerini attığını bildikleri halde... Gene aynı Atatürk'ün benzer idealleri ortada iken, bazı rektörlerin ortaya atılıp ''demokrasi ve hukuk askıya alınabilir'' şeklinde demeçler verebilmeleri de ayrıca not edilmesi gereken bir husus.

Geçenlerde samimi laiklerden olan ama yukarıda resmettiğim çevrelerin provakasyonları ile zihni bulanmış bir tanıdığımdan bir elektronik mesaj aldım. Aktardığı mesajın içeriğini okuyup gaza gelmiş belli; ama mesajın içindeki düşünce travmasını idrak edememiş. İletinin yazarı, emekli bir albay olduğunu iddia eden, ulusalcı-kemalist çizgide olduğu anlaşılan bir kişi. Bir sürü hakaretvari ifadeden ve klasik laiklik kurtarıcılığı beyanlarından sonra bombayı patlatmış emeklimiz! ve akıllara ziyan şöyle bir slogan ile iddialarına güç ve samimiyet kazandırmak istemiş: ''Ben Atatürk'ten bile daha Atatürk'çüyüm.'' Gülme kriziniz geçti ise sizleri uyarayım. Arzettiğim kemalist mantalite bu şekilde işliyor senelerdir. Bu istisna bir durum değil. Şu sıralar öfkelerini daha açıktan sergiliyor benzer çevreler o kadar. Gaza gelen zavallı samimi laik insanlarımız da neye alet olduklarını anlayamadan; bir kişi Atatürk'ten daha Atatürkçü nasıl olur?, bu ne demektir?, bu mümkün müdür?, bu Atamıza hakaret değil midir?, herhalde kandırılıyoruz diye düşünmeden, benzer mesajları İnternet ortamında başka on binlere yayıyorlar ve ulusalcı propagandanın birer kuklası haline geliyorlar.

Başka bir gazeteci ile devam edelim. Bu gazetecimiz, köşesinde zehir zemberek bir yazı kaleme aldı. Bu yazının da özelliği kemalist ideolojinin savunulması amaçlı yazılmış olması ve bu yazıda ifadesini bulan 'kemalist öfke' ile tanımlanabilir olması. Bu yazarımız, tarihin yanlı ve eksik bir değerlendirmesini yapıyor yazısında ve Avrupa'daki tüm devrimlerin, anayasaların ve ülkemiz anayasalarının hep kanla yazıldığını iddia ediyor. Ardından da sanki hükümet başörtüsü meselesi üzerinden tüm anayasayı değiştirmiş gibi bir ön kabul yaparak, bu işi ancak kan çözer, kanla değiştiremeyeceksen hiç değiştirme demeye getiriyor. Açık bir tehdit!, kan'a davet... Erbakan benzer bir hata işleyip 'kanlı mı olacak, kansız mı?' iması yapmıştı da partisi kapatılmıştı. Bu adam ihtimalleri bile aşmış ve kanlı olsun diyor, ama bir savcı çıkıpta adamın (en azından) çenesini kapatmıyor.

Herhalde yaptığım bu tanımlamalar ve örnekler kemalist öfkenin gayet küstah, kendini beğenmiş, kibirli ve art niyetli çehresini resmetmeye yetiyordur. Daha dün, bazı Rektörlerin çıkan yeni yasaya rağmen başörtülü öğrencileri kampüse sokmadıklarına dair haberleri okurken gene bu kemalist öfke aklıma geldi. Dikkat edin... Normal şartlarda, yukarıda özetlerini sunduğum örneklerin her biri birer hukuksuzluktur ve suç kapsamına girebilecek davranışlardır. Ancak bu kemalist kesimlerin işledikleri her hukuksuzluğun yıllardır yanlarına kar kalmış olması, seslerini çok çıkardıkları takdirde herkesin susacağını biliyor olmaları, arkalarında belirli güçlerin desteğinin olduğu şeklindeki özgüvenleri ülkemizi işte bu noktalara getirdi.

Şunu da son olarak ilave edeyim: Bu kemalist öfkenin demokrasi dışı, hukuksuz davranışlarını mevcut şartlar altında yargıya intikal ettirmek çok zor. Aynı kesimler hemen; ''laikliğin teminatı olduğumuz için üzerimize geliyorlar''... ''Bizi değil laiklik ve demokratik! Türkiye Cumhuriyetini yıkmak istiyorlar'' gibi o klişe (ama samimiyetsiz) lafların, sloganların ardına sığınacaklar ve kendilerini mağdur pozisyonuna düşürerek laiklik hassasiyeti olan vatandaşlarımızı ve müesseselerimizi kandırmaya devam edecekler. Böylece yargıyı da baskı altında tutmuş olacaklar. Suçları ispatlanan bazı rektörlerin yakayı bu şekilde nasıl kurtardıklarını hatırlayınız... Bize düşen biraz daha sabır göstermek, halkı kaynaştırmaya dönük ekonomik ve sosyal reformlara devam etmek...

Belki de bu kesimlerin son öfke dalgasıdır bu bağrışmalar ve bir can cekişme uğultusudur... Bırakalım bağıra bağıra çekilsinler aramızdan. Böylece tarihe de yansımış olur yaptıkları. Sabır, biraz daha sabır... Bakın çok yakında kemalist-ulusalcı bir çok rektörün görev süreleri doluyor mesela... 25 Şubat 2008

17 Şubat 2008 Pazar

SONER YALÇIN'IN ANLAMADIĞI İKİ HAKİKAT

Bu yazı 18 Şubat 2008 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Geçenlerde kaleme aldığı bir yazıdan sonra artık Soner Yalçın'a bazı hakikatleri hatırlatmanın zamanı geldi diye düşündüm. Zira toplumu ve yaşadığımız toplumsal dönüşümü anlamakta zorluk çeken benzer aydın! kişilerin yazdıkları yazılar iyice kabak tadı vermeye başladılar.

Kendisine hatırlatmak (belki öğretmek) istediğim hususların birincisi ile başlayalım:

11 Şubat 2008 tarihli yazısında (Hürriyet) türban üzerinden yapılan tartışmalara 'yeni'; ama bir o kadar da komik bir bakış açısı getirdi kendisi. Yeni sıfatını özellikle seçtim. Çünkü kemalist ve faşist kesimin son zamanlarda yürüttükleri; türban üzerinden, laikliği istismar yöntemli harekatın mahiyetini bu kelime çok iyi özetliyor. Halkı ve kendilerinin peşine takılmış bulunan laik kesimleri aldatma sürecinde sürekli olarak 'yeni' bir takım mazeretler bulmak zorunda kalıyorlar çünkü. Eskiden ''çağdışı'' dedilermi, ''laikliği tehdit ediyor'' dedilermi yetiyordu insanımızı kandırmaları için. Artık halk bunlara prim vermiyor. Liberal ve bazı sol-liberal çevreler bile yapılan propagandalara inanmıyorlar artık. Zira bu son tepki hareketinin başındaki bazı şahsiyetlerin faşist, bağnaz, çeteci-ulusalcı, darbeci, elitist-klancı, halk karşıtı, demokrasi düşmanı, laiklik istismarcısı, çıkar ve ihale avcısı kimlikler taşıdıklarını anlamış görünüyorlar. Bu nedenle de oligarşik çevreler artık sürekli olarak yeni mazeretlerle, yeni söylemlerle, yeni analizlerle! halk karşısına çıkıp, mevcut demokratikleşme sürecini baltalamak, türban tartışması üzerinden senelerdir elde ettikleri meşru zemini kaybetmemek ve statülerini korumak istiyorlar. En laik! geçinen bazı CHP'lilerin, rektörlerin, gazetecilerin ve yargı mensuplarının ortalığa atılıp türban fetvaları izhar etme gayretlerinin nedeni de bu zaten. Eski klasik söylemler fayda etmemeye başlayınca, 'yeni' bir söylem geliştirip bu sefer dini yeniden tanımlama yoluna giriştiler, ne kadar komik bir duruma düştüklerinden habersiz hemde... Bu da sırıtmaya başlayınca başka 'yeni' açılımlar denemeye çalışıyorlar. Soner Yalçın'ın aşağıda değineceğim son çıkışını (Hürriyet, 11 Şubat 2008) işte bu bağlamda değerlendirmenizi istirham ediyorum.

Bakın bu yazısında Yalçın önce seçim öncesi dönemin şu klasik Hürriyet propagandası ile lafa giriyor: ''[Türban serbest olunca] üniversitelerde türban baskısı olacak; özellikle Anadolu'daki üniversitelerde başı açık kız öğrencilere örtünme baskısı gelecek. Bu olabilir mi? Evet olur.'' Ardından ise 'yeni' derin analizini! dikkatlerimize sunarak aklınca türban serbestliğine karşı olan cepheye yeni bir slogan, taktik öğretiyor. Okuyalım: ''Bitmedi. Meselenin bir başka yönü daha var: Türbanlı kızlarımız üniversitelere girince ne olacak? Söyleyeyim: Çok iyi okuyacak, çok başarılı olacak ve okullarını hep dereceyle bitirecekler. Peki, sonra ne olacak? Ne olacak biliyor musunuz; evlenip, ev hanımı olacaklar! Bunu da nereden çıkardınız demeyin. Gelin Türkiye'yi yöneten birkaç politikacının kızlarına bakalım: Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün kızı Kübra, Bilkent Üniversitesi'ni bitirir bitirmez evlendirildi. Çalışıyor mu, hayır!.. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın kızı Esra, ABD'de Indiana Üniversitesi'nde okudu. Çalışıyor mu? Hayır. Başbakan'ın diğer kızı Sümeyye çalışıyor mu; hayır!...''

İşte kendisine öğretmek istediğim birinci husus bu noktada başlıyor. Amerika'da yaşayan ve buradaki en büyük üniversitelerden birisinde akademisyenlik yapan birisi olarak ve senelerdir bu ülkenin kültürüne olan aşinalığımı da kullanarak kendisine şunları öğütleyebilirim:

Sevgili Soner! Bir bayanın üniversite okuması illaki bir iş tutmasını gerektirmez. Batı'da ve dünyanın başka hiç bir yerinde bir üniversite yoktur ki, bayanları üniversiteye kabul ederken ön koşul olarak onlardan mezun oldukları takdirde kariyer yapacakları garantisi alsın. Yok böyle bir şey. Şu yazını okusalar gülerler zaten. Bir bayanın hatta erkeğin üniversite okumasının en önemli nedeni bilgi sahibi olmak, kültürel altyapı kazanmak, aydınlanmak, çağı yakalamak ve bir yetenek sahibi olmaktır. Diplomasını aldığında ise mezun olduğu alanda çalışmamak en doğal hakkıdır. Böyle bir zorunluluğu yoktur. Hatta çalışsa bile bunu tamamen farklı bir alanda yapmak da isteyebilir. Dünya üzerinde kaç kişi mezun olduğu alanda çalışıyor ki? Mesela sen gazetecilik mi okudun? Ya da sosyoloji? Ya da tarih? Nice fizikçi gidip finans sektöründe iş tutuyor? Psikoloji mezunu gidip polis oluyor? Amerika dahil bir çok ülkede önemli sayıda bayan mezun olunca ev hanımlığını tercih ediyor; bir psikolog hassasiyeti ile çocuklarını yetiştirip, bir doktor edasıyla onların gelişimleri için çabalıyor. Sonuçta bu da toplumsal yapımız içerisinde saygı görmesi gereken yüce bir meslek. Aşağılanacak bir 'mecburiyet' değil. Bir insanın üniversite mezunu, bilgili, kültürlü, evde kendisi ile ilgilenen bir annesinin olması güzel bir şey. Açıkçası bir eğitim uzmanı olarak Türkiye için önerdiğim bir model bu: Üniversite tahsilli, kültürlü, bilgiyi öğrenebilen ve takip edebilen, (çalışmasada) bir meslek (diploma) sahibi, mümkünse en az bir hobi bilen, çocuğunun gelişimi konusunda mahir ve onun üzerine titreyen, bu uğurda gerekli bilgiyi değişik kaynaklardan devşirme noktasında becerikli; 'süper anne' modeli... Bu doğal olarak daha ileride 'süper nine' modelleri de üretecek ve torunlarına sadece masal değil (artık bu bile kalmadı ya!) hakikat anlatabilecek, derin düşünce kabiliyeti ve yetenek aşılayacak yeni bir model... Kim bilir belki de ekonomi okuyup, iş bulamayınca da senelerini bir banka şubesinde aynı işi tekrarlayarak ömür törpülemekten daha hayırlı bir iş bile olabilir bu... En azından bir bayan için kutsal ve önemli bir tercih sahası. Şahsen bir erkek olarak bu konuda bayanların hakkını teslim etmeyi bir borç bilirim.

Hal böyle iken, garip ve temelsiz bir takım düşünce kırıntıları ile ortaya atılıp bayanları (nedense sadece türbanlıları) ''okuyupta ne yapacaksın; mezun olunca evde oturtacaklar; o yüzden okusan ne olur, okumasan ne olur; üniversiteye gelmede biz de kurtulalım'' şeklince taciz etmek (evet bu duygusal bir taciz şeklidir), tahkir etmek ne anlama geliyor? Başörtülü kızlara ilk hakaret etme şekliniz de bu değil zaten: Kendi iradesi yokmuş gibi gösterip zorla kapanıyorlar mı demediniz? (anketlere ve kişisel beyanlara rağmen) Ya da; Sümerlerdeki hayat kadınları başlarını birşeyle örtüyor diye, onları da benzer bir kimliğe bürümeye mi çalışmadınız?...

Yalçın'a hatırlatmak istediğim ikinci hakikat çok daha öncelerden başlayan bir çabası ile alakalı. Hani şu meşhur ''sabetaycı'' meselesi. Bizzat kendisinin ve bu konularda isimleri öne çıkan diğer bir iki kişinin daha, aynı sabetay kökenden geldikleri halde, neden kamuoyunu ''sabetaycı'' bir tehlikeye karşı uyarmaya çalıştıklarını, en önemli kademelerin bu kesimler tarafından ele geçirildiğini söyleyip durmalarını anlamak güç. Bunun nedenleri konusunda kendi düşüncemi belirtip kendisine önemli bir uyarıda bulunacağım.

Kanaatimce İttihat ve Terakki geleneğinden gelen ve şimdiki ulusalcı çetelere kadar uzanan bir oluşumun içerisinde olan bir kısım kesimler senelerce toplumun bu tür kesimlerinden beslendiler, kendilerine ait, laiklik ortamından beslenen elit bir oligarşik zümre oluşturdular. Ne varki bu kesim son senelerde hızlı bir güç kaybına uğramaya başladı. Artık kendi ırki bağlılıkları olan zümreleri, gençleri bile kaybeder oldular. Bu eski çarkların artık dönmemesi anlamına geliyordu onlar için. Üstüne üstlük, artık eskiden 'hizmetçi' (aşağı sınıf halk) olarak gördükleri türbanlı tipler 'komşuları' (eşit insan) olmaya başlamışlardı (The Economist dergisinde dile getirilen; bir şahsa ait alıntı, 16 Şubat 2008). Ülkede kendilerine alternatif; hukuksal ve demokratik yolu takip ederek kendi çıkar çarklarını zedeleyecek yeni bir zümre de ortaya çıkmaya başlamıştı. Bu uğurda yeni darbeler elbette planlanmalı, hukuk dışına çıkılmalı ve ülkenin yuları tekrar ele geçirilmeli idi elbette. Ama yapılması gereken bir iş daha vardı. Zira içeriden de insan gücü kaybeden bir yapı vardı ellerinde. Sabetay geleneklerden gelen insanların bu Anadolu halkına karışmaması, onlarla bütünleşmemesi gerekiyordu. O nedenle değişik bir taktik izlenmeli idi. Halkın önüne bir sabetaycı tehlike atılmalı ve öfkesi körüklenmeli idi. Galeyana gelen halk bu kesimin fertlerine ayırım yapmadan tepki verdiğinde ise, bu zümrenin gençleri ve birbirinden kopmaya başlayan uzuvları bir araya gelmek zorunluluğu hissetmeli idi. Ama bu da tek başına yetmezdi. Bu tehlike halkın önüne çok somut bir tarzda sunulmamalı idi. Ortalık; yani hedef, biraz bulandırılmalı ve mümkünse bir taş ile iki kuş vurulmalı idi. Halkın kafası karıştırılmalı idi. Bu amaçla halkın değer verdiği siyasi ve dini bir takım önderler hep kendilerini aldatan, kimliğini gizleyen birer sinsi yılan gibi gösterilmeli ve halkın onlara karşı olan bakışı, sempatisi, desteği zedelenmeli idi. Bu nedenle bazı uzmanlar! ortaya atılıp önlerine geleni sabetaycı ilan etmeye başladılar. Sabetaycılar Işık koleji kurdular diye (ışık kavramına değer atfediyorlar diye), bununla İslamiyetteki 'nur' kavramı arasında temelsiz bir bağ kurup, AKP'den tutun da, diğer İslami cemaatlere kadar bir çok insanı sabetaycılıkla suçlamaya başladılar. Adamlar o kadar aptal ki (yada kasti), Kur'an-ı Kerim'de de çokça geçen ve İslami kültürün her döneminde kendisine önem atfedilen (Sabetay Seviden 900 yıl öncesinden itibaren) 'Nur' kavramını (Kainat yaratılmadan Peygamberin Nur'u yaratılmıştır mesela), Sabetay Sevi'nin ve Sabetaycılığın simgesi haline getirdiler. Sonra da hangi garip müslüman dininin doğal bir parçası olan nur, ışık hatta 'ampül' kavramını kendisine simge olarak seçmişse onu da bu gizli örgütlenme ile eşdeş göstermeye çalıştılar, hala da çalışıyorlar. Amaç belli, kendilerine alternatif olarak gelişen Anadolu hareketinin dinamikleri arasında olan dini terakkiyi ve tekamülü ve onu besleyen kanalları sinsi gösterme; halkın çok sevdiği liderleri (Menderes dahil) gözden düşürme çabası, kimseye güvenmemesini sağlayarak ortalıkta yalnız başına dolaşan koyunlar haline getirme gayreti...

Oysa bu yapılanın Nazi faşizminin yapmaya çalıştığından hiçbir farkı yoktur. Hitler de (kendisi de bir Yahudi olduğu halde) Alman halkını kandırmak ve faşist ideallerinin peşinden koşturmak için onlara bir düşman tanımı yaptı. Ülkedeki tüm Yahudileri ülkenin kanını emen, sinsi şeytanlar olarak tanıttı. Böylece halk ortak bir iç düşmana! karşı birleşmiş, Nazi subaylarının yaptıkları her türlü akıl dışı cinayete artık alkış tutar, onları onaylar hale gelmişti. Ardından ise, ilk defa içte oluşturulan böyle bir birlik ideolojisi ve üstün Alman ırkı endeksli 1000 yıllık imparatorluk ideası ülke sınırları dışına rahatlıkla taşınabilmiş, zamanla diğer ülkeler de düşman haline getirilmişti. Bizde de halkımız işte bu tür bir faşizmin içerisine çekilmeye, ulusalcı-vatansever! çetelerin çıkar çarklarını, kaçakçılık ve diğer her türlü pisliklerini vatan müdafaası adına bir gereklilikmiş gibi algılamaya şartlandırılmaktadır. Bu uğurda her türlü darbe, hukuksuzluk bir gereklilikmiş gibi bir idrake yol açılmaya çalışılmaktadır. Bu propagandalardan en çok ürkmesi gerekenler bu oligarşik kesimlerin kendi tabanları, pisliğe bulaşmaya niyetli olmayan gençleridir.

Birilerinin anlamadıkları bir gerçek var: Bu halk hiç bir zaman faşist, ırkçı olmamıştır. Sinesi geniştir. Kendi ülkesinin menfaatlerine hizmet eden her vatandaş; ırkı, dini, cinsiyeti ne olursa olsun kardeşidir. Genellemeler yapmaz. Bir Türk'ün hatasını tüm Türklere; bir Kürt'ün kalleşliğini tüm Kürt kardeşlerine mal etmez. Bir Laz mütahit hile yaptı diye, sokaklara çıkıp Laz avlamaz. Aynen onun gibi, üç-beş hadi yüz sabetay kökenli insan sinsi bir plana alet oldu diye, aynı kökenden gelen tüm insanları bir cadı avının kurbanı etmez. Osmanlı'da ve daha önce kurduğumuz 16 büyük imparatorlukta olduğu gibi; ülkemize, vatanımıza hizmet eden, onun kalkınıp gelişmesi için gayret sarfeden, vatandaşlık bağları ile bize bağlı olan her insanımız bizim bir parçamızdır. Bunun dışında hareket eden zaten kanun önünde cezasını alır. Aslında Atatürk'ün kurduğu yeni Cumhuriyet'in de temel esasları buna dayalıdır. Gel gör ki, bu değerleri bugün en çok tehdit eden kesim gene Atatürkçülük yaptığını, kemalist olduğunu, laikliği koruduğunu, ulusalcı olduğunu iddia eden ulusalcı çeteler, Ergenekoncu teröristler, onların sivil toplum kuruluşları, yargıdaki, üniversitelerdeki, medyadaki bir takım uzantılarıdır. Kurdukları iğrenç suç ağları bir bir ortaya dökülmektedir. Adres olarak; bugün ortalıkta darbe çığırtkanlıkları yapanlara, laiklik istismarı yaparak laik insanlarımızı kandırmaya çalışanlara, hukuk dışına çıkılabilir diyenlere bakmanız yeterlidir. Şimdilerde yeniden izlemeye başladığımız ve gittikçe sayıları artacak olan 'darbe ortamı hazırlama endeskli' provakasyonları da bu gözle izlemenizde fayda var. 16 Şubat 2008

11 Şubat 2008 Pazartesi

LAİKÇİ REKTÖRLER BİLİMSEL Mİ, FiLMSEL Mİ?

Bu yazı 13 Şubat 2008 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Akademik dünyanın içinden birisi olarak daha önce de ifade ettiğim bir hakikat vardı: Üniversitelerimizin çok ciddi sorunları var. Maddi sorunlardan bahsetmiyorum. Asıl sorun gelişmiş ülkelerdeki toplumla, iş dünyası ile, sanayi ile ve teknolojik gelişim ile içli dışlı olan üniversite sisteminden hala fersah fersah uzakta olmamız. Bu gerçekleşince zaten para da peşinden geliyor. Hem sağdan hem de soldan önemli bir kesim senelerdir YÖK'ü suçlayıp durdu bu uğurda. Bu önemli ölçüde doğru olsa da şu sorular nedense pek sorulmadı: Kardeşim! Vergilerimiz ile maaşlarını ödediğimiz öğretim elemanlarının kalitesi ne durumda peki? Sorun sadece YÖK sistemi mi? 'Profesörlerin' görevi değil midir bu bilim-toplum-teknoloji bağlantısını kurmak? Hem Batı üniversitelerinde rektörlerin en önemli görevi üniversitelerinin finansal gelişimi için çaba göstermek değil midir?

Bizde son bir kaç sene içerisinde bir çok rektörün yolsuzluklarının ortaya çıkmış olması, bir kısmının halen takipte olması ve bu kişilerin bazılarının nedense 'laiklik elden gidiyor' yaygaralarında en ön saflarda yer almaları, ne zaman başları sıkışsa Anıtkabir yollarını aşındırmaları ne anlama geliyor? Hem hangi batı üniversitesinde (hatta 3. dünya ülkelerinde bile) rektörler üst düzey komutanlardan emir alıyor, ya da bir asker kendisini aradığında ''ayağa kalkıp saygı duruşunda dinliyor''? Ama aynı zamanda halkın oyuyla seçilmiş bir Başbakana ve milletvekiline karşı bu kadar saygısız ve tehditkar olabiliyor?

Evet bunlar sorul(a)mamaktadır. Oysa bizdeki; devletten beslenen ve YÖK tarafından herşeyi kontrol altında tutulan hantal üniversite yapısı maalesef 'ekmek elden, su gölden' anlayışında, üretmeyen, üretmesi gerekmeyen, bu nedenle kendi ideolojik tutkularının peşinde koşan, bu uğurda fikir değil polemik üreten, tartışmayan; sadece eleştirip, hakaret eden, tahammülsüz, Nobel heveslisi değil Anıtkabir'de cübbeli laikçilik şovları meraklısı bir kitle üretti. İstisna olan, üretken, az imkanla çok işler yapma gayretindeki hocalarımızı elbette tenzih ederim. Zaten mezkur sorunun onlar da farkındalar.

Son laiklik tartışması özetle resmini çizmeye çalıştığım akademisyen tiplemesini tekrar halkın gözleri önüne serdi. Bu katı laik, baskıcı hoca ve rektörlerimiz yaptıkları açıklamalar ile aslında bilimsellikten ne kadar uzak olduklarını, ne kadar boş işlerle meşgul olup halkın enerjisini tükettiklerini, laiklik koruyuculuğu altında fikir dünyalarında aslında ne tür faşist motivasyonlar barındırdıklarını bizlere bir kez daha gösterdiler.

EÜ Rektörü Prof. Dr. Ülkü Bayındır (Zaman, 31 Ocak 2008) şöyle diyor: ''Türbanı bir demokrasi sorunu gibi göstermek, eğer bir siyasal strateji değilse, büyük bir haksızlıktır. Bu sorun, türbanı insan hakları ve özgürlük çerçevesinde sunanların gayretleriyle büyütülmüştür. Eğitim kurumları, ayırt edici işaret ve sembollere kapalı kalmak durumundadır. Bu ülkenin yurttaşları olarak, nasıl bir toplum istediğimizi düşünmeliyiz.''

Oysa asıl haksızlık birileri türbanı siyasal strateji olarak kullanırsa ortaya çıkar, onu demokratik bir hak olarak gösterirse değil. O aslen bir özgürlüktür zaten. Bu kadar basit bir düşünce egzersizi bu aslında. Ayrıca sorun, maalesef, türbanı ''insan hakları ve özgürlük çerçevesinde sunanların'' değil; aksine onu ''zorla yapılan bir ibadet'', ''çağdışılık'', ''siyasi simge'' olarak sunmaya çalışan faşistlerin akıldışı tavır ve ısrarlarından kaynaklanıyor. Hem ''eğitim kurumları ayırt edici işaret ve sembollere kapalı kalmak durumundadır'' da ne demek? Cübbe de ayırt edici bir kıyafettir: Öğretim görevlisini mesela çaycı Hasan'dan ayırır. Üniversite hastanesinde bir doktorun giydiği beyaz önlük de böyledir. Kep bir semboldür; mezuniyeti sembolize eder. Rektöre ait makam aracının plakası da ayırt edici bir semboldür. Benim arabaya takmazlar. Hem neyi neyden ayırt ederse sorun olur; yada olmaz?... Allah'ım kimlerle uğraşıyoruz?

Bu arada bu bir kısmı ateist olan bilim adamlarımızın! bugünlerde ortaya çıkıp ilmi buluşlar yerine dini fetvalar yayınlama gayretlerini de tarihe not olarak düşmek gerekiyor.

Asıl bombalar Prof. Celal Şengör'den geldi. Taha Akyol'a (Milliyet, 5 Şubat 2008) gönderdiği yukarıda resmettiğim tabloyu dolduran mesajını, bağlamını dağıtmadan verip devam edeyim:

''Benim bugüne kadar pek çok türbanlı öğrencim oldu. Hiçbirine kapıyı göstermedim. Bunun sebebi basittir: Bunlar belli bir siyasi görüşü sınıfa getirmiyorlardı. Kendi inanç dünyalarının gereğini yapıyorlardı. Öğrettiklerimi de bal gibi öğrendiler. Sizin üzerine bastığınız çok önemli bir kavram var: Öğrenme hakkı. Ben bu hakkı bir inanç organizasyonu tarafından elinden alınmış veya bu hakkını teslim etmiş insanların üniversitede yerleri olmadığını savunuyorum. Türban bir siyasi hareketin üniforması olmadan önce ortada sorun yoktu. Hiç kimse bir öğrenciyi inançları nedeniyle üniversite dışında tutamaz ve hatırlarsınız, tutmuyordu da. Üniversite dışında tutulması gerekenler, inançlarını tartışmaya açmamak kararlılığında olan ve üniversitenin hür tartışma ortamını baltalamak isteyen militanlardır. Ne yazık ki son zamanlarda bunları da gördük: Örneğin okul koridoruna yüksek sesle NAMAZ KILMAYA KALKANLAR OLDU. İşte bunların üniversitede yerlerinin olmadığı kanaatindeyim. Bilmem buna katılır mısınız?''

Taha Akyol akıllı adam tabi. Şengör'ün sorusuna kendisine tam olarak katılamayacağını ima eden kısa bir yanıt verdi. Şengör'e, türban yasağının kendisinin türbanı ''bir siyasi hareketin üniforması'' olarak görmediği 82'li yıllardan itibaren geçerli olduğunu hatırlattı. O günkü türbanlılar masum, şimdikiler militan mı? göndermesinde de bulundu haklı olarak. Fakat benim en sevdiğim yanıt, okul koridorunda namaz kılınması örneğine bakarak bütün türbanlılar hakkında genelleme yapmanın ve türbanlıların bilim düşmanı olduğuna dair önyargının ne kadar bilimsel bir düşünüş tarzı olduğunu sorguladığı bölüm idi.

Evet! Bu düşünce tarzının bilimsel düşünce tarzı ile uzaktan yakından bir ilişkisi yok. Akyol doğru bir sorgulama yapıyor. Şengör, eski türbanlılar ile şimdikiler arasında bir değişiklik olduğunu bilimsel olarak test etmeden (bunun yöntemlerini kendisine öğretebilirim talep ederse) böyle spekülasyonlar yapmamalı. Sonuçta pozitivist bilim anlayışının en temel çıkış noktası bilimsel olarak sınanabilen ve tekrarlanabilen, hatta yanlışlanabilen gözlemlere dayalı olması değil midir? Bahsettiği değişikliklerin boyutuna bir daha göz atalım: Eski örtülüler: ''Belli bir siyasi görüş sınıfa getirmiyorlar''; yeniler tamamen siyasi görüş adına hareket ediyorlar! Eskiler: ''Kendi inanç dünyalarının gereğini yapıyorlar'', yeniler dinin gereği olarak yapmıyorlar! (anket sonuçlarına ve kızların açıklamalarına rağmen). Eskiler: Şengör'ün öğrettiklerini ''bal gibi'' öğreniyorlar; yeniler 'acı kavun gibi' öğrenemiyorlar! Hadi ilk ikisini geçtim. Sınıfındaki eski ve yeni türbanlıların not ortalamalarını basitçe analiz edip (t-test uygulayacaksın) arada önemli bir fark olduğunu ortaya koymuş olsa hadi neyse...

Şu izahata da bir bakalım: ''Üniversite dışında tutulması gerekenler, inançlarını tartışmaya açmamak kararlılığında olan ve üniversitenin hür tartışma ortamını baltalamak isteyen militanlardır.'' Bu sözün altına hadi karşılıklı olarak imza attık diyelim. Bence bu şartlar altında üniversitelerimizden ilk ayrılması gerekenler bu filmsel hocaların ve rektörlerin kendileri olmalıdır. Katı laikliği dogmatik ve faşist bir inanç haline getirdiklerinin farkında bile değiller. Zira bilimselliğin arkasına sığınarak, bilimsel görünerek, bilimsel yöntemlerle hiçbir alakası olmayan kişisel spekülasyonlarla hareket ediyorlar. İşin garibi nasıl bir bağnazlık sergilediklerini ve bu bağnazlıklarından da asla taviz vermediklerini göremiyorlar. Çünkü kendilerini çok akıllı zannediyorlar. İşte bu nedenle de özgür ve üretken düşüncenin yuvası olması gereken üniversitelere sokulmamaları gerekenler asıl kendileridir.

Bitmedi... Şengör'ün ilk çıkış yaptığı anki dudak uçuklatıcı ifadelerine göz atalım şimdi de:

''27 Mayıs'ı üniversiteler yaptı. Yasal olarak kabul edilse bile türban kabul edilemez. Üniversitelerin huzuru bozuluyor. Türbanı taktın mı şeriat istiyorum demektir... Genç subaylar da rahatsız yaşlı subaylar da.'' Bunlarla da kalmamış ve üniversiteler de dahil olmak üzere ordu dışında bütün kurumların 'bilimsellikten yoksun' olduğunu savunmuş kendisi. Şu sözler de ona ait: "Kimle konuşsak, 'Canım asker daha ne bekliyor?' diyor. Şimdi de öyle. Bu askerin görevi mi? Halk olarak bir şey yapsak, ama kimse yapmıyor. Asker konuşmalı mı, evet konuşmalı. Ordu gayet tabii ki darbe yapabilir. Niye yapmasın? Ordunun görevi memleketi korumaktır..." (Zaman, 30 Ocak 2008).

Yani bu ifadelere biraz bilimsel yöntemle baksak içinden çıkamayız. Üniversitelerin asıl işlevinin bizzat kendi hoca ve rektörleri tarafından nasıl ihlal edildiğini, nasıl bir huzursuzluğa ve nasıl bir hukuksuzluğa sürüklendiklerini, kardeş kavgasına alet edildiklerini ve nasıl bir siyasi malzeme haline getirildiklerini ilk ağızdan öğreniyoruz. Efendi!, ''türban'ı taktın mı şeriat istiyorum demektir'' yargısı doğru olmayan bir önermedir. Takanlar böyle bir iddiaları olmadığını kaç bin kere söyleyecekler? Bu sizlerin ürettiğiniz bir korku sadece. Buna rağmen böyle önermelerde niye ısrar ediyorsunuz anlayamıyorum? Haydi bütün bu açıklamaları geçtim; yahu bir profesör orataya çıkıp utanmadan; ''üniversiteler de dahil olmak üzere ordu dışında bütün kurumların bilimsellikten yoksun olduğunu'' nasıl söyleyebilir? Sen tutup kürsüsünde oturduğun ve en bilimsel kurum olması gereken üniversitelerin 'bilimsel' olmadığını sıkılmadan itiraf edeceksin, sonra kendi yorumlarını ve türban düşmanlığını 'bilimsel' olmakla bir tutacaksın... Yani adama, üniversitelerin bilimsel olması sizin işiniz değil mi?, bunca zamandır ne yaptınız da bu kurumlar 'bilimsel' olamadı diye sormazlar mı? (Kaldı ki ordu bilimsel değil teknolojiktir, bilim üretmez-onu madden destekler ve ürettiği teknolojiyi kullanır. Ordunun yaptığı felsefe de bilimsel değildir, zaten felsefe-türban ve laiklik üzerine mesela- aslen bilim değildir. Adam bu farkları bile bilmiyor). Bu itiraflara rağmen utanmadan nasıl halkın içine çıkıpta bilimsel türban eleştirileri yaptığınızı anlamakta güçlük çekiyorum. Pes yani... Artık başka söze ve eleştiriye hacet duymuyor, bu kadarı ile iktifa ediyorum. Sizi gidi film adamları sizi... Neyin filmini çekmeye çalıştığınızı bu halk iyi biliyor. 12 Şubat 2008

05 Şubat 2008 Salı

LAİKLİĞİ FAŞİZM'E ÇEVİRENLER

Bu yazı 6 Şubat 2008 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Son günlerde türban serbestliği üzerinden koparılan gürültüleri takip ediyorsunuzdur. Meseleyi kitle eylemlerine dönüştürmeyi başardılar gene. Zaten bu tür eylemlerin ardından belli 'sivil' örgütler çıkıyor hep. Hani genel seçimler öncesinde de benzer bir laiklik istismarı yaparak belli hassasiyetleri olan insanlarımızı 'Cumhuriyet mitingleri' adı altında sokaklara döken bazı kuruluşlar... Şimdilerde ispatlanmış belirli suçlardan ve çetecilikten içeriye alınan 'ulusalcı' birtakım suç örgütleri ile seçim öncesi dönemde meydanlarda kol kola pozlar veren sivil örgütler (istisnalar hariç)... New York Times geçenlerde yaptığı bir yorumda, bu katı laik kesimler ile yakalanan çeteler arasında bir bağ olup olmadığı ispatlanmış değil desede, önemli bir noktayı adres gösteriyordu bizlere.

Bu örgütlerin gazı ile Anıtkabire yürüyen insanlarımızı iki gruba ayırarak değerlendirmeyi uygun gördüm hep. Birinci ve azınlıktaki grup; yönetici, sürükleyici pozisyonunda. Katı laik, oligarşik, öfke dolu, son derece bağnaz, eğitim düzeyi kısmen yüksek ama bilinç düzeyi düşük, eskiden solcu şimdilerde katı kemalist takılan (diğer samimi solcuları tenzih ederim), bununla yetinmeyip ulusalcı da geçinen, din düşmanı bir kesim. Bu birinci grup idi.

İkinci grubu oluşturan insanlarımız birinci gruptakilere göre biraz daha çoğunlukta. Bunların içerisinde önemli sayıda kandırılmış insan var. Bu kişilerin Atatürk'e atfedilen değerlere samimi bir duygu ile bağlı olduklarını, içlerinde din düşmanlığı olmadığını, hatta çoğunun dini bazı hassasiyetleri bile olduğunu çok iyi biliyorum. Bu gruba giren çok sayıda tanıdığım insan var çünkü. Bazı laikçilerin verdikleri ''dinde baş bağlama yoktur'' fetvaları zaten bu grubun mevcut dini hassasiyetlerini ihmal edememelerinden kaynaklanıyor.

Bu ikinci gruptakiler laiklik duyguları senelerdir istismar edilmiş, kandırılmış olan insanlar. Son zamanlarda yakalanan çetelerin bile halkı Kürt-Türk, Alevi-Sünni, PKK'cı Kürt-İslamcı Kürt şeklinde bölmeye dönük nasıl planlar yaptıklarını takip etmişsinizdir. Aynı oyunlar yıllarca dindar kesimler ile bu samimi laik insanların arasında da oynandı durdu. Bu iki kesim hep karşı karşıya getirilmek istendi ve getirildi de. Her iki tarafın belli ihmalleri de buna eklenince gruplaştırma gayretleri daha çabuk meyve verdi. Düzmece 28 Şubat senaryoları, birilerinin eliyle kurulan sahte Hizbullahlar, Aczimendiler, sahte şeyhler... Hala kimin provoke ettiği bilinmeyen Madımaklar... Mumcu ve Hablemitoğlu gibi bazı cinayetlerin faillerinin hemencecik dindarlara yıkılmaya çalışılarak laik kesimlerin gaza getirilmeye çalışılması senaryoları...

Oysa bu gibi eylemlerin Ergenekon teröristlerine ait eylemler olduğu anlaşılmış oldu, daha da anlaşılacak. Danıştay saldırganının 'türban fedailiği' yapıyormuş gibi rol keserken suç üstü yakalanması ve onun da Ergenekoncu çıkması bunun açık bir göstergesi idi. Başarılı olunsa idi, laik kesim kandırılarak tekrar sokaklara dökülecekti.

İşte bu kandırma ve manipüle etme oyunlarının en temel hedefi; samimi laik kesimler üzerinde tesir hasıl etmek ve onların dindar-muhafazakar çevreler ile, hatta ülkenin dini hassasiyetli tüm halk tabakaları ile aralarındaki uçurumu açmak oldu. Sürekli bir rejim tehdidi ile korkutulan bu çevreler, hızlıca öfke dolu tepkilerin içerisine çekilirken, sürekli baskı altında tutularak bir takım hatalar yapmaları sağlanan, feverani çıkışlarla ortalıkta görünmeleri teşvik edilen bazı 'dindar' grupların hamasi tavırları da birilerinin ekmeğine senelerce yağ sürüp durdu.

Geçenlerde de işaret ettim (DKM, 28 Ocak 2008); maalesef 'türban meselesi' sürükleyici konumdaki birinci grup için çok önemli bir araç. Fehmi Koru'ya göre, ''başörtüsü yasağı çeteleri besleyen moral zeminin en önemli malzemesi'' konumunda. Ben bu yargıya katılmakla beraber, ona 'en önemli meşruiyet alanı' ve 'rakipleri yorma, yıldırma, dövme sopası' nokatalarını da ilave etmiştim. Bu yazı ile son ve vurucu bir noktayı daha ilave etmek istedim: Samimi laik kesimlerin duygularını istismar etmek, onların zihinlerine soktukları; 'sanal, rejim yıkılması korkularını' sürekli bir şekilde canlı tutmak, öfkelerinin yerini aklıselimin almasını önlemek... Bu yargı dönüp dolaşıp bir şekilde Koru'nun yargısı ile bütünleşiyor.

Öfke ile verilen tepkilerin nasıl bir cehaletin ve öfkenin ürünü olduğunu gördüğünüzde bana hak veriyorsunuzdur herhalde. CHP'li TBMM Başkanvekili çıkıp, ''Türban çağdışı, ortaçağ karanlığına doğru Türkiye'yi götüren bir simgedir'' diyebiliyor: Okuyarak karanlıktan çıkmaya çalışan; fakat okula sokulmayan başörtülü kızların suratına bakarak hem de. İşin daha da vahimi, öfke girdaplarından kendisini kurtaramayan bir kaç CHP'li çıkıp; ''türban'ı eski Sümer'lerde hayat kadınları takardı' diyebildiler. Bu nasıl bir bilinçsizlik ve sinirlilik halidir algılamak güç. İstedikleri çözüm değil, hakaret ve aşağılama sanki. Baş örtme Hıristiyanlık ve Yahudilik dinlerinde de mevcuttur. Böylece o din mensupları da hayat kadınlığı ile suçlanmış oldular böylece. CHP'liler böyle tepkiler vererek partiyi ve takipçilerini iyice faşist bir çizgiye çektiklerinin farkına varmalılar artık.

Öte yandan bazı kadın dernekleri çıkıp ''Cumhuriyetin temel değerlerini savunmada kararlı olduklarını'' idda ediyorlar. Buna bir de CHP'li Kılıçdaraoğlu'nun, ''çağdaş uygarlığın gerisine düşüren örümcek kafalı politikacılardan hesap sormak CHP'nin görevidir'' ifadeleri eklendi. Al birini vur ötekine...

Daha da vahim olanı bu süreçte bazı CHP'lilerin, Deniz Baykal'ın, bazı Hürriyet yazarlarının ve bir kısım rektörlerin işi gücü bırakıp fetvalar vermeye başlamaları. Hepsi diyanet mensubu kesildiler ve bir ağızdan baş örtmenin dinde yeri olmadığına dair görüşler izhar etmeye başladılar. Hem de Diyanet uzmanlarının ve rejimle hiç bir sıkıntısı olmayan din alimlerinin aksi görüş bildirmiş olmalarına rağmen.

Geçenlerde basın önüne çıkıp klasik içi boş laikçi tepkiler veren Prof. Şengör, ''kendisinin tuhaflaştığını'' sonradan kabul etmiş ve buna neden olarakta ''tehdit altında olma hissini'' göstermiş. Hep işaret etmeye çalıştığım nokta bu zaten: Bizdeki laikçi kesimin kendi kendisini sanal ve yapay bir korkunun ağına atmış olması. Daha doğrusu bu şekilde kandırılmış olmaları. Oysa halk arasında biraz dolaşsalar dindar insanımız ile dindar olmayan insanlarımız arasında önemli hiç bir çekişmenin olmadığını, halk arasına inmiş görünen bir takım sıkıntıların ise, benim birinci grup olarak tasnif ettiğim art niyetli azınlığın başarılı bir operasyonunun sonucu olduğunu göreceklerdir. Laikçi kesimler şu gerçeği artık görmeliler. Oranı yüzde bire bile ulaşamayacak kadar az bir azınlığın dışında ülkemiz dindarlarının laiklikle, Cumhuriyetle hiç bir sorunları yoktur. Tek istedikleri herkes gibi eşit bir ortamda, serbest bir şekilde dinlerinin gereğini yerine getirebilmeleridir. Her yeri kamusal alan ilan edip, kendi din (İslam) anlayışınızı onlara empoze etmeye kalkışırsanız (hem de bir kısmınız ateist olduğunuzu belirttiğiniz halde) ve onların dinleri adına bozuk fetvalar terennüm ederseniz onları çözüm denkleminin dışına itmiş olursunuz. Dindar kesimin en önemli sorunu zaten rejim düşmanı olmadığına dair sizi nasıl ikna edebileceğine dair henüz bir yöntem bulamamış olmasıdır. Kendisini ne zaman ifade etmeye çalışsa onu hemen 'takiyye' yapmakla suçlamanız bunu daha da güçleştiriyor çünkü.

Türban sorununun mevcut kanun düzenlemeleri ile çözülmeye çalışılmasına ben de pek sıcak bakmıyorum. Ancak kabul edelim. Şimdiye kadar hangi laikçi kadın örgütü, yargı mensubu, rektör yada CHP'li çıkıpta bu başı örtülü kızların özgürlük haklarını ve okuma sevdalarını dikkate aldı. Onları sürekli olarak ''siyasi sembol'' takmakla suçlayan, bir kere bile bunu niye takıyorsunuz; her hangi bir ideolojiyi desteklemek için mi? diye sormayan, sorulduğunda ise ''inancım gereği'' cevabını verenleri aşağılayan, bu sefer onları kandırılmışlıkla suçlayan, hırsımızı alamayınca da bunun dinde yeri olmadığını söyleyen, bir adım daha atıp bunun Sümer'lerdeki hayat kadınlarının bir uygulaması olduğunu söyleyerek onlara hakaret edenler sizler olmadınız mı? Sonra onlara destek veren bazı sol görüşlü yada liberal kardeşlerimi bile ihanetle, döneklikle suçlayanlar gene sizler değil miydiniz?

Hangi CHP'li çıkıpta kardeşim bu yanlıştır. Kanuni düzenlemeye gerek yok, bu kızlarımız okumazsa asıl tehlike budur. Varsınlar girsinler okullara dedi. Hangi kadın örgütü çıkıpta bu bayanların haklarını savundu, mitingler tertip etti. Kusura bakmayın; ancak hem AKP'yi hem de MHP'yi kanuni düzenleme yapma noktasına getiren; laikçi kesimlerin bu ikiyüzlülüğü ve samimiyetsizliğidir. Mesela buradan Baykal'a ve kadın örgütlerine sesleneyim. Kanuna gerek kalmadan, öyle 'ama' ve 'fakat' cümlelerine de sığınmadan bu kızların her yaşta, dinleri gereği örtünmelerine ve okumalarına karşı çıkmayacağınıza, kamusal alan zırvasından vazgeçeceğinize dair noter huzurunda yemin edin ve kağıt imzalayın, ben aradan bir saat geçmeden Başbakan'ı telefon ile arayıp sizin adınıza kulis yapacağım. Eminim ki, zaten benim aramama gerek kalmadan AKP ve MHP de geri adım atacaklardır. Zaten dindarların senelerdir sizden bekledikleri çözüm de bu. Mevcut kanunlar bile herhangi bir yasak getirmemişken sizlerin o kanunları kafanıza göre yorumluyor olmanız ve o insanların düşman olmadığına kendinizi asla inandıramamanız sorunların en temelinde yatıyordu hep.

Yani Türkan Saylan'ın şu ifadelerine bir bakın ve ne kadar haklı olduğumu anlayın: "Bizim istemediğimiz bir şeyin Türkiye'de olması mümkün değil." Şimdi siz bu ifadeden ne anlarsınız? Bir yandan CHP, bir yandan da bir sivil toplum kuruluşunun lideri... Hepsi kendisini sistemin hakimi ilan etmiş durumdalar. DTP bile ortaya atıldı ve laiklik koruyuculuğuna soyundu geçenlerde. Seçim zamanı da güneydoğu bölgesinde laikliğin teminatı olduklarını söylemişlerdi hatırlarsanız. İnsan sormadan edemiyor: Siz kimsiniz? Atatürk ve ilk Mebusan Meclisi ne zaman bu ilkeyi size teslim etti. Bir meclis ülkeyi halka teslim eder, halktan güç alır. Siz halkı kesinlikle tek başınıza temsil etmediğinize göre bu hakkı kendinizde nasıl görebilirsiniz? Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı için bir araya getirdiği her kesimden insanların bir kısımını rejim düşmanı ilan ederek (öyle olmadığı halde) neye güvenerek bu ülkede benim borum öter diyebilir, halkı ve onun meclisini tehdit edebilirsiniz. İstedikleriniz olmazsa nasıl bir yönteme başvuracaksınız ki? Hem ne istediğiniz bile belli değil. Ben bu noktadan ötesini savcılara bırakıyorum.

Örnekleri daha da çoğaltmaya gerek yok. Art niyetli, etkin, faşist, oligarşik laikçi kesimler iş başında. Diğer samimi laik kesimleri sahte korkularla sokağa dökmeye, yeni darbelerin önünü açmaya, kimbilir belkide ''ulusalcı terörist çetelere'' rahat bir nefes aldırmaya çalışıyorlar. Son rektör organizasyonunda başı çeken ve diğer rektörlerin laiklik duygularını istismar eden bazı rektörlerin aslında yolsuzluktan yargılanma sürecinde olduklarını okumuşsunuzdur. Gene bundan bir kaç sene evvel, yolsuzluk suçları ispatlanan iki rektör; ''dindarlar laikliği yıkmak için benim gibi bir laiklik bekçisinin önünü kesmek istiyorlar'' demişler ve yargıyı baskı altında tutarak paçayı kurtarmışlardı.

Benim bu yazıda adres gösterdiğim ikinci; samimi ama kandırılmış gruptan iseniz sizlerden bir ricam var. Halkın arasına karışınız. Onları anlamaya çalışınız. Aristokrat tavırlardan, üstünlük taslama hastalığından sıyrılınız. Oryantalist gözlüklerinizi de çıkararak onlara kendiniz olarak bakınız. Bakınca göreceksinizki; ne dindarının, ne Alevisinin, ne Kürd'ünün, ne Türk'ünün sizlerle ortak sorunları yok. Onların eşitlik, özgürlük, adalet, ekonomik refah, geçim derdi, gelecek endişesi dışında tartıştıkları birşey yok. Hiç bir dindarın rejimi yıkma, Cumhuriyeti devirme gibi bir telaşı ve gayreti yok. Onlarla diyalog kurmazda sürekli olarak öteki haline getirirseniz, tanımadan suçlama ve yargılama huyundan vazgeçmezseniz kaybeden bu ülke, kazananlar ise sizleri de kandıran başınızdaki bazı oligarşik kesimler olur. Diyalog kurunuz, zira karşı taraftan gelen diyalog davetine de son derece kapalısınız. Bu ülke hepimizin. Son sözüm Türkan Saylan'a: Kusura bakma hanımefendi! Bu ülkede halk ne derse o olur. Biz Atamızdan öyle öğrendik. 5 Şubat 2008

29 Ocak 2008 Salı

ÇEKİRGE KAÇ KERE SIÇRAR?

Bu yazı 4 Şubat 2008 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Bazı tespitlerinizin zaman geçtikçe haklılık kazanması güzel bir duygu. 24 Aralık 2007 tarihinde DKM'de çıkan bir yazıda şöyle bir ifade kullanmıştım: ''(Bu halkın) değerleri bütünlüktür, birliktir, kardeşliktir, özgürlüktür, saygıdır, hoşgörüdür, rahat ve huzurlu yaşamdır. Artık bu değerlerin baskı ile zapt-u rapt altına alınamayacağı, bu halkın kendisi ile alay ettirmeyeceği dönemlere yaklaşıyoruz. Korktuğunuz değişim aslında budur. Ülkeyi terketme kabusları görmenize, korkmanıza gerek yok. Korkması gereken birisi varsa o da; bunca korkunun ardından ülkenin yularını tekrar ele almanız durumunda, size yaşattıkları o kısa korkudan dolayı, sergileyeceğiniz daha büyük baskılardan ve zulümlerden çekme ihtimali olan bu halkın kendisidir.''

Geçenlerde Zaman Gazetesi'nde, araştırmacı Murat Belge'nin Taraf Gazetesi'nden Neşe Düzel'e verdiği bir röportaj ile ilgili haberi okurken bu satırları hatırladım. Belge, değerlendirmesinde ''örgütün (Ergenekon) 2009'da planlanan darbenin bir parçası olduğunu'' ve ''bu darbenin 12 Eylül'den daha beter olacağını'' ifade etmiş. İfadelerinin geri kalan kısmı daha da tüyler ürpertici: ''Sıkıyönetim üsteğmeni gibi 'Giyinin, Selimiye'ye gidiyoruz.' demeyeceklerdi. Evinizin kapısını kırıp içeride kim varsa temizleyeceklerdi... Linçler yaşanacaktı. Dört beş gün sonra ordu kardeş kavgasına son vermek üzere bu kanı durdurmuş olacaktı. Ama ordu bu saldırıları durduruncaya kadar, istenmeyen unsurlar zaten temizlenmiş olacaktı.''

Sanırım ilk paragrafta işaret ettiğim ve sinsice fırsat kollayan 'öc alma dürtüsünün' muhtemel şiddetine yaptığım vurgu, Belge'nin değerlendirmeleri ile ayrı bir ciddiyet kazanıyor.

Herkes gibi ben de endişeliyim. Aynı suç çetesinin hesap defteri çok önceden çıktı piyasaya aslında. Bir çok cinayet, dolandırma, gasp, suikast, bombalama işinde örgütün parmağı vardı. Kuvvacı isimler vererek kaçak benzin istasyonları açmaktan, hacker bulup banka hesaplarından para aşırmaya teşebbüsten, şehit ailelerini bile dolandırmaktan tutunda Dink ve rahip cinayetlerine, Türk-Kürt yada PKK-İslamcı Kürt çatışması çıkarmaktan, Danıştay saldırılarına kadar her işte örgütün parmağı vardı. Şimdilerde Uğur Mumcu, Necip Hablemitoğlu ve benzer cinayetlerin bile bu ekipler tarafından gerçekleştirilmiş olabileceği ihtimali üzerinde duruluyor. Mesela, Hablemitoğlu'nun ''bir numaralı'' kişiyle muhatap olmak istediği için gözden çıkarılmış olabileceği hep söyleniyordu. Mumcu'nun eşine, ''kocanı derin devlet öldürdü'' denildiği de basında yer aldı kaç kere.

Hepimizi üzen, Susurluk'tan tutun da bugünlere gelene kadar ortaya çıkarılmış bir çok suçun üzerine gidilememiş olması. Görüyorsunuz işte, adamların seçimlerden önce planladıkları eylemler ellerinde patladı da ne oldu? Adamlarda öyle bir kendine güven duygusu olmalıki, hala darbe planları yapabiliyorlar. Önceki tutuklamaların yargı kapısından dönmüş olması, Yargıtay ve Danıştay'ın üst üste verdikleri 'zaman aşımı' kararları ve dosya kayıpları, OYAK Bank ve diğer bazı yerlerde ''o gün nedense kamera sistemlerinin bozuk olması' gibi aksaklıklar adamları iyice cesaretlendirmiş olmalı. Daha bitmedi. 2002 ve 2004 yıllarında organize etmeye çalıştıkları iki darbe planı bile gün yüzüne çıktı; ama kapanan onların ağzı değil, vaziyeti ortaya çıkaran Nokta dergisi oldu...Halihazırda, büyük bir iştah içerisinde bu adamların önlerine getirilip yargılanmalarını beklemesi gereken bazı yargı kanallarımızın hala gözlerini, ''türban'' ve ''laiklik elden gidiyor!'' yaygaralarına kilitlemiş olmaları bu çizdiğim ümitsiz tabloya ayrı bir boyut ekliyor. Sırf bu belirsizlikten ve eski zayıf karnelerimizin ününden olsa gerek, yabancı basından bile benzer ümitsizlik sinyalleri gelmeye başladı. New York Times gazetesi, olayın yargı boyutunun belirsizliğini koruduğuna vurgu yapmış (Zaman, 28 Ocak 2008) ve ''bu grubun askeriyeyi, yargıyı ve ülkenin bürokrasisinin büyük bir bölümünü kontrol eden katı laik elitin eski tüfekleri ile ne ölçüde bağlantılı olduğu belli değil'' diyerek önemli bir mesaj da vermiş.

Anlamak çok güç... Böyle önemli bir gelişmenin şafağında bile kendisini ''türban'' tartışmalarına kilitlemiş bir ana muhalefet, yargı mensupları, rektörler, ve gazeteciler var. Ergenekon konusunda adamların ağzını bıçak açmıyor oysa (alternatif medya kanallarında savunulan, benim de katıldığım güçlü bir gözlem). Baykal önceleri, ''Türban, üniversitelerde yasak olmamalıdır'' (Tamer Korkmaz, Yenişafak 28 Ocak 2008) diyordu. Hem de başörtüsü bile değil; bizzat ''siyasal simge'' olan ''türban''. O klasik düşünce gel-gitlerinin çıkmaz sokağına girdi gene Baykal anlaşılan.
Peki ya, türban savaşçımız İnönü Üniversitesi Rektörü Prof. Hilmioğlu'na ne demeli? Öğrencileri toplayıp hükümet karşıtı mitinge götürmekle meşhur rektörümüz gene çıkmış sahneye ve ''türban serbestliğinin'' üniversitelerden başlayarak topluma yayılmak sureti ile toplumsal huzuru bozacağından, çatışmalara yol açacağından söz etmiş. Söyledikleri çok ilginç, bir o kadar da komik. O yüzden başka bir yazıda bu kouya tekrar döneceğim. Bu arada o bize, İnönü Üniversitesi'nin son bir yılda kaç makale yayınladığından, hangi önemli bilimsel buluşlara imza attığından haber versin.

Hani oksijen tüpüne bağımlı olarak yaşamak durumunda olan hastalar vardır. Bu durum bana, ülkemizde azınlık; ama katı laik bir elitin (az önce verdiğim NYT alıntısına tekrar göz atınız) 'türban tartışması tüpünden' bağımsız olarak yaşayamayağını hatırlatıyor hep. Yoksa, Cumhuriyet tarihinin en büyük çetesinin suçları bir bir ortaya dökülürken onlar neden bu konuda susarda, türbandan başka birşey sayıklamazlarki. Ben de laik bir insanım; ama herhalde aynı yere bakıp farklı şeyler görüyoruz.

Son bir örnek daha verip bitireyim. Fatih Çekirge de bu kervana gecikmeden katıldı. 28 Şubat'ın önemli isimlerinden kendisi. Güya geçenlerde bir komutan ile görüşmüş ve kendisine hemen ''türbanla ilgili gelişmeleri sormuş'' (Hürriyet, 28 Ocak 2008). Komutan'ın ''sorma!'' şeklindeki cevabı kendisini rahatsız etmiş olmalıki, hemen; ''ama çok önemli gelişmeler oluyor'' diyerek üstelemiş (Ergenekon konusunda da çok önemli gelişmeler oluyor ya neyse!). Anlaşılan komutan eliyle ''fermuar kapatma'' işareti çekince Çekirge duvara toslamış ve hakikatmeşrep bir havaya bürünüp bu sefer şunları söylemiş: ''Peki asker tepki verecek mi? Biz buna tepki demeyelim de, bir Milli Güvenlik Kurulu üyesi olarak görüş verecek diyelim. Ama medya aracılığıyla hayır. Vermemeli... Fermuar işareti bu nedenle doğrudur... Kişisel görüşüm Türk milletinin bir gözbebeği olarak askerin bu tür polemiklerden uzak durmasının doğru olacağı yönünde...'' Bu sözler çok doğru da o zaman niye sordun sevgili Çekirge? Zaten aklıselim sahibi herkes yıllardır Hürriyet'in bu çizgiye gelmesini bekliyor ve öğütlüyor. Şimdiye kadar hep asker ağzından felaket tellallığı yapanlar da sizler değil misiniz? Peki, aynı komutan susmayıp, fermuarın ağzını açsa ve ''türban istemiyoruz'' dese idi, bir gün sonraki Hürriyet başlığı nasıl olacaktı? ''Asker Polemikten Uzak Durmalı'' mı?

Velhasıl maksadım herhalde anlaşılıyordur. Daha önce de arzettiğim gibi, Türkiye'nin önündeki en önemli mevzu her zaman için bu derin çeteler olmuştur. Bu sorun halledilmeden ne gerçek laiklik, ne demokrasi, ne eşit gelir dağılımı, ne hukuk devleti... hiçbiri tesis edilemeyecek. Anketler ortada. Halkın yüzde yetmişinin böyle bir sorunu yok. Geri kalan yüzde otuzun ise önemli bir kısmı halihazırda suç üstü yakalanmış ''ulusalcı'' çevrelerin ve bunlarla ilişkisini henüz bilmediğimiz (New York Times'ın haberine atfen) katı laik elitlerin kandırdığı kesimlerdir. Bir gün bu insanlar bir arada yaşamayı, birbirlerine düşman gözüyle bakmamayı öğreneceklerdir. Türkiye için başka bir çıkış yolu yoktur. Bunu bildikleri için olsa gerek, son tutuklamalara direnenlerin bir kısmı mevcut ''türban'' tartışmasına körükle gidiyorlar. Ama nafile! Herkes bilir ki; çekirge bir sıçrar, iki sıçrar; ama... 29 Ocak 2008

27 Ocak 2008 Pazar

KİMİN ERGENEKON'U?

Bu yazı 28 Ocak 2008 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

15 Kasım 2007 tarihinde DKM için yazdığım bir yazıda, arkadaşlarımın ''seçim oldu artık ülke rahatlar'' şeklindeki beklentilerini, ''durun asıl herşey şimdi başlayacak'' diyerek nasıl yıktığımı ve ardından yaşadığımız bazı hadiseleri nasıl irdelediğimi ele almıştım. Yazıyı bitirirkende, Kuvvacı hareketin son İsa-Musa gösterisine işaret etmiş ve sözümü, ''güvenlik güçleri bu gelişmeleri mutlaka takip etmeli'' diyerek noktalamıştım. İşin ilginç yanı arkadaşlarımı, daha seçim öncesi dönemden itibaren sesleri çok yüksek şekilde çıkmaya başlayan ulusalcı hareketin motivasyonları, çeteler ile ilişkileri ve arzettikleri tehlikeler konusunda sürekli bir şekilde ürkütmeye devam ediyor, onlara bu örgütlenmenin varlığının ve çalışma şeklinin Türkiye'nin önündeki en önemli sorun olduğunu anlatıp duruyordum. Bunca uyarının ve yaşanan son tutuklamaların ardından umarım arkadaşlarım düğmeye benim bastığımı düşünmüyorlardır. Malum; gazetecilerin düğmeye basabildiği bir ükede yaşıyoruz. 28 Şubat döneminde Ali Kırca'nın düğme başında tuttuğu nöbetleri hatırlayınız...

İşin espirisi bir yana seçimin hemen ardından bir anda patlak veren terör olaylarını ve bunun hemen akabinde özellikle Hürriyet Gazetesi'nin koro şefliğini yaptığı, Cumhuriyet Gazetesi'nin de gazını verdiği, ''Kuzey Irak'ı basalım'' yaygaralarını hatırlatmama gerek yok sanırım.

Ülke sanki birileri tarafından belli bir kaos ortamının içine çekilmeye, güneydoğu bölgelerimizde gerçekleşmesi muhtemel toplumsal ve siyasi çözümlerin önü yeni bir 'olağanüstü hal' ile tıkanmaya, hükümetin Batı ve özellikle de ABD nezdindeki konumu sarsılmaya çalışılıyordu sanki. Anlaşılan o ki, birileri ülkeyi ve hükümeti panik havasına sokmak sureti ile siyaset rayından çıkarmaya çalışıyor, böyle bir belirsizliğin doğuracağı ortamın kendileri için hasıl edeceği güç ve çıkar zemininin hayallerini kuruyorlardı.

Benzer kaos oluşturma çabaları seçim öncesi dönemde de uygulanmaya çalışılmıştı. Ulusalcı ve kuvvacı hareketin siyasi kanadı İlhan Selçuk şefliğinde MHP'yi de yanlarına çekmeye çalışırken, Tüncay Özkan'lı Kanaltürk muhtemel bir siyasi zaferin temelleri için canla başla çalışıyordu. Bu arada, şimdilerde yakalananlar arasında bulunan bazı şahsiyetler de mitingler düzenliyor, milletin milli ve laik duygularını istismar ederek ''kaç kişiyiz'' gösterileri tertipliyorlardı. Siyasi kanatta bunlar olurken hareketin vurucu kanadı da güya 'türban fedailiği' adına Danıştay basıyor, Cumhuriyet Gazetesi'nin bahçesine bir iki el bombası yuvarlayıveriyordu. Kimbilir, belki de bu iki münferit olayın failleri hemencecik yakalanmasa idi, ülkede yeni bir ''irticacı'' avı başlayacak, seçimden hemen önce Genel Kurmay sitesinde (Genel Kurmay Başkanı'ndan bile habersiz!) ön denemeleri yapılan e-darbeler gerçek darbelere dönüşecekti. Siz siz olun, son tutuklamaların ardından ortaya çıkıp ''tutuklananları savunan'' ve onları, ''etkisiz ve güçsüz, devlet içinde esamisi okunmayan kişiler... darbe yapacak güçleri bile yok'' şeklinde niteleyen Perinçek'e güvenmeyin (Zaman, 27 Ocak 2008).

Yaşadıkları seçim mağlubiyeti örgütlenmenin siyasi kanadına milletin vurduğu önemli bir tokat oldu. Danıştay saldırganının iş üstünde yakalanıvermesi ve hadisenin ''dincilere'' yıkılamamış olması (detaylar için bakınız Taha Kıvanç ve Fehmi Koru, Yenişafak 26 Ocak 2008; Fuat Uğur, DKM 27 Ocak 2008), ulusalcı YÖK Başkanına yapılan (komik ve sırıtan) saldırı, Ümraniye'de ortaya çıkarılan bombaların ulusalcı hareketle olan bağlantısı, ardından ulusalcı Cumhuriyet Gazetesi'ne atılan gene ulusalcı olan bombalar, Gazetenin ve İlhan Selçuk'un hala süren sessizlikleri... Daha bitmedi... Hrant Dink suikastının ve rahip cinayetlerinin faillerinin de yine aynı çevrelerden olduklarının anlaşılması... adı geçen harekete, bu sefer, güvenlik birimlerimizin vurduğu önemli darbeler oldu.

Ancak her garipliğin mümkün olduğu ülkemizde, olayların ve suçluların üzerine yeterince gidilemedi. Her nedense, güvenlik güçlerinin elde ettikleri başarılar, işler Yargıtay ve Danıştay noktasına geldiğinde duraksamaya, tıkanmaya başladı. Son tutuklama hadiselerinde bile, bazı gazetecilerin ağır adalet anlayışımıza ve Yargıtay ve Danıştay'ın belirsiz bir takım uygulamalarına dikkat çekmeleri sanırım bundan dolayı olsa gerek. Mehmet Ali Birand'ın, ''ne kötü bir duygu değil mi? Kendi ülkenizin bazı mekanizmalarına güvenemiyorsunuz'' (Posta, 26 Ocak 2008) derken kastettiği nokta bu olsa gerek. Yine, Mehmet Kamış'ın (Zaman, 23 Ocak 2008) ''böyle yargı, laikliği koruyamaz'' diyerek adres verdiği ve somut bazı hadiseler etrafında aktardığı hakikatler de bu endişelere destek verir nitelikteler.

Herşey bir yana, devletimiz ve güvenlik birimlerimiz bu sefer çok daha ciddi ve hazırlıklı görünüyorlar. Bu kadar önemli hadiseler cereyan ederken kendilerini hala ''türban'' tartışmaları ile oyalayanlar ise ayrı bir yazı konusu. Benim yukarıda arzettiğim cümleyi, türban dışında bir şey düşünemeyenlerin kafasına sokmamız gerekiyor: ''Bu ülkenin en önemli meselesi bu çeteler, terörist oluşumlardır.'' Maalesef bu türban meselesi mezkur oluşumun fertlerinin de sıklıkla kullandıkları bir malzeme, önemli bir mücadele alanı oldu hep. Geçenlerde Fehmi Koru (Yenişafak, 26 Ocak 2008); ''başörtüsü yasağı, hiç aklımızdan çıkmamalı, çeteleri besleyen moral zeminin en önemli malzemesidir'' derken bu hakikate işaret ediyordu. Ben bu yargıya; 'en önemli meşruiyet alanı' ve 'rakipleri yorma, yıldırma, dövme sopası' kavramlarını da ilave etmek istiyorum. Mevcut gelişmelerin kuşağında bile gözleri hala türbandan başka birşey göremeyenler ile bu terörist çeteler arasında elbette bağlantı kuruyor değilim. Sadece milletimizin enerjisini nasıl boş yere harcadıklarına ve öyle davranmak suretiyle kimlerin ekmeklerine yağ sürdüklerini göstermek istiyorum. Zaten tartıştıkları meselenin ne üniter-devlet anlayışı, ne gerçek laiklik, ne siyasi simge, ne de rejim tehlikesi ile bir alakası yok...

Herşey bir yana, umarım yargı kanadı da üzerine düşeni yapar ve bu çetelerin kökü kısa sürede kazınır. Aksi halde kaos senaryolarının, suikastlerin, cinayetlerin, gereksiz türban ve rejim tartışmalarının ardı arkası gelmez... Nice yıllar daha heba edilir.

İşte motivasyonları ve hedefleri bu şekillerde tezahür edebilen birtakım çevreler kendilerini bir kurtuluş mihmandarı olarak görüp, Ergenekon ismini takabiliyorlar kendilerine. Aslında, senelerdir benzer çetelerin çıkar eksenli faaliyetlerinden, çalıp çırpmalarından, gasplarından, öldürmelerinden, kardeşi kardeşe düşman etmelerinden kurtulması gereken bir millet var ortada... Yeni bir kurtuluşu hak eden, üzerine dökülmüş demir kafesi sabrı ve iradesi ile eritmeye çalışan bir millet... Kendisine yeni bir Ergenekon destanı arayan, talihsizliğe bakın ki, aynı isimle kurulan ve kendisini Ergenekon olarak adlandıran bir terör örgütünün insafsızlığına, başıbozukluğuna ve serkeşliğine tutsak etmiş bir millet. Güvenlik birimlerinin operasyonun adını Ergenekon olarak belirlemiş olması işte böyle bir isyanın sonucu mudur bilemem.. ancak insan sormadan edemiyor: Sizce bu kimin Ergenekon'u?... 28 Ocak 2008

10 Ocak 2008 Perşembe

TAM ZAMANI: SIRA HüRRİYET'TE

Bu yazı 11 Ocak 2008 tarihli IV.Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Taksim'deki yılbaşı eğlenceleri sırasında yaşanan iğrençliği hepiniz biliyorsunuz. Her sene olduğu gibi bu sene de bir grup genç, kalabalığa karışarak bir kaç turisti taciz etti ve yaşanan arbede sırasında çekilen görüntüler, ülke gündemini uzun süre meşgul etti. Bu tür hadiselerin medyaya yansıyor olmaları bir takım toplumsal sorunların dışa yansıması ve gerekli tedbirlerin alınmasını sağlaması yönleri ile elbette faydalı. Ancak bu yazıda konuyu tekrar medyamıza getireceğim. Şöyle ki...

Bir gazetenin bir hadiseyi haber yapmasının üç yönü var. Bunlardan ilki haberin niteliği ile ilgili. Bir konunun haber değerinin olup olmaması noktasındaki tartışmalar, o meşhur; adamın köpeği ısırması örneğinin çağrıştırdığı ''hangisi haber'' tartışması bunun bir parçası. İkinci husus, haberin veriliş tarzı (teknik üslubudur). Bu aşamada tökezleyen bir gazete haberin ya niteliğini eksiltecek tırpanlamalar yapar, ya onun niteliğini bulandıracak üslup yönlendirmeleri yapar, ya da onun niteliğini olduğundan daha büyük ve önemli gösterecek şişirmeler yapma yoluna gider.

Üçüncü ve son husus ise haberin yorum katılan aşamasıdır. İşte en sorunlu aşama bu aşamadır. Gazetenin ve gazetecinin hem kalitesi hem de niyeti açık bir tarzda bu aşamada gün yüzüne çıkar. Medyamızın en zayıf olduğu nokta da budur. İşaret etmeye çalıştığım 'zayıflık' bazen bir yetenek zafiyetine bazı durumlarda ise art niyetli yönlendirmelere, manipülasyonlara mebde olmaktadır. Son bir kaç senedir kalite arayışı içerisindeki bir kaç gazetenin haber ile yorumu ayırma yönündeki gayretlerinin arkasında işte bu zafiyetin oluşturduğu medya kirliliğinden uzak olduklarını ilan etme gayreti yatmaktadır.

Bu üç noktanın bir gazetede temsil edilen iki adresi var: Birincisi, gündelik haberler; ikincisi ise köşe yazıları. Tahmin edeceğiniz gibi, yukarıda sıraladığım üç hususun ilk ikisi bunlardan daha çok birincisinde, üçüncüsü olan yorum yönü ise ikincisinde (daha çok) öne çıkıyor. Haliyle, bir köşe yazarının ele aldığı haber veya hadise onun yorum süzgecinden geçerken çok farklı temsiller, tebliğler, terkipler halinde karşımıza çıkabiliyor.

İşte son Taksim olaylarını bu iki açıdan değerlendirip konuyu medyamızın işaret ettiğim bu temel sorunlarına bağlayacağım. Zira, yaşanan son taciz olayları da gösterdi ki, bazı yazarlarımızın ve gazetelerimizin sergiledikleri yorum eksenli zafiyetler kronik bir hal almaya başlamış durumda. Araya hastalıklı bir bakış açısı girince en normal görünen haberler bile bir polemik haline gelebiliyor, hayra hizmet edebilecek bir haber hiç ummadığınız bir sataşma malzemesi yapılabiliyor.

Buraya kadar zikrettiğim medya hastalığından muzdarip olmayan normal bir medyamız olsa idi şayet, yaşanan talihsiz taciz olaylarına verilen tepkiler ortak bir sese dönüşebilir, devlet birimlerinin ve özellikle de çok yetersiz cezai uygulamalarla hayatını devam ettiren adalet sistemimizin konuya daha ciddi bir şekilde eğilmesi sağlanabilirdi.

Oysa birileri bu karambolde bile AKP-yüklenmesi yapmadan, konuyu dindarlara getirmeden edemediler. Tacizci ile dindar arasında nasıl bir ilişki kurulabilir ki diye sormayın. Elde bizim medyamız ve bazı köşe yazarlarımız olunca herşey olabilir bu ülkede. Geçenlerde Zaman'dan Bülent Korucu (4 Ocak 2008) haklı olarak bu art niyetli yaklaşıma isyan ediyordu. Onun benzer bir şaşkınlıkla, ''medyada tuhaf bir damar var'' dediği yaklaşım işte benim az önce arzettiğim 'medya hastalığının' bir özeti niteliğinde. Alın size Korucu'nun Vatan Gazetesi yazarlarından Mustafa Mutlu'dan alıntıladığı sözlerden bir demet: ''Bu saldırganlar size göre son seçimlerde hangi partiye oy vermiş olabilir? Eşleri, anneleri, kardeşleri türban takıyor olabilir mi? Acaba 'kendi kadınları' gibi giyinmeyen tüm kadınları 'hayat kadını' olarak gördükleri için mi saldırıyorlar?

Çok üzerinde durulup cevap vermeye gerek olmayan alıntılar bunlar. Ama bu vesile ile önemli bir iki konunun altını çizmemiz gerekiyor.

Buraya kadar hep bir hastalıktan bahsettim. Bazı rahatsızlıklar kimyevi (bu yazıda 'zihne' tekabül ediyor) bir takım düzensizliklerden kaynaklansada, vücutta fiziksel (bu yazıda 'söylem' anlamına geliyor) tesirleri ile görünürler. Sizce, yukarıda adını 'medya hastalığı' olarak koyduğum zihni (bozuk ve yanlış yorum) rahatsızlıkların 2007 yılına ait en önemli; söyleme (fiziksel alana) dökülmüş hali nedir? Söyleyeyim: Bozuk yorumların sosyolojik tahlil (analiz) olarak önümüze sunulmaya çalışılması. Evet! Maalesef bazı yazarlar, tuttukları köşelerden zihin dünyalarımıza akıttıkları habis duygu ve düşüncelerini hep 'sosyolojik tahliller' yapıyoruz diyerek önümüze servis ettiler.

Oysa yaptıkları hiç bir yorumun sosyolojik temelleri ve gerçek toplumsal yansımaları yoktu. Toplumu okuyabilseler en basit seçim yorumlarını bile doğru bir şekilde yapabilirlerdi. Oysa onlar müthiş! ve derin! bir aydın insan zekası! sergileyerek oy veren insanları ''ahmak'' ve ''göbeğini kaşıyan adam'' olarak ilan ettiler...

Mustafa Mutlu bile yazısının bir yerinde az önce alıntıladığım ifadelerinin yanında ''sosyal siyaset bilimcilerine'' iş tavzif etmiş. Ben bir eğitim sosyoloğuyum. Hadi davetine icabet ettim diyelim; ama neresinden tutayım bu beyanların ve iftiraların. İnsanımızın yüzde 50'si AKP'ye oy verdi diye (onlar bütün dindarları bu kategoriye sıkıştırıyor); Taksimdeki her iki tacizciden birisinin, hatta oradaki kalabalık göz önüne alınırsa hepsi bile denebilir, AKP'li ve dindar olup olamayacaklarını irdeleyen bir mantalite ile nereye varılabilir. Olaya böyle istatistik olarak bile baksak, adama şunu sormazlar mı? Toplumun yarısı bir partiye oy verdi diye, her bir suç kategorisinden insanları bu partinin mensubu yapmak doğru mu? Böyle lüzumsuz bir isnadın ardından birisi çıksa; toplumun diğer yarısı da (çoğunlukla) CHP ve MHP'ye oy verdiklerine göre, demekki her dört tacizciden birisi CHP'li, birisi de MHP'li olmuş olur dese bu ne kadar mantıklı bir çıkarım olur. Sanırım tersinden örnek verilince adamların ne kadar çocukça yorumlar yapabildikleri ve bu yorumlardan yola çıkarak sosyal bilimcilere nasıl utanmadan görev listeleri çıkarabildikleri anlaşılıyordur.

Hürriyet Gazetesi de konuyu çok fazla ölçüde ciddiye aldı, kampanya düzenledi. İyi güzelde, gelin şimdi asıl sorulması gereken soruları soralım hep beraber. Böylece Taksim tacizi meselesine bir sosyoloğun (gazeteci sosyoloji savaşçılarının değil) gerçek manada nasıl yaklaşacağına temas edelim.

Bir hadise vuku bulduğunda meydana geliş şekline takılırsanız meseleye yaklaşımınız eksik kalmış olur. Asıl yapılması gereken; sorunun kaynağına inmek ve soruna katkıda bulunan nedenleri tahlil etmek, böylece onun tamirine, tashihine çalışmaktır. Taksim hadisesinde medyamız çaresizlik içinde bağıran bir kızın resmine, onun turist kişiliğine ve tacizcilere verilen cezanın azlığına takılıp kaldı. Hürriyet'in imza kampanyası da zaten Adalet Bakanlığına dönük olarak tertip edilmişti bu amaçla. Sorunun gerçek kaynağına inmeye çalışan olmadı. İnmeye çalışan Mutlu gibi bir kaçı da kendi niyetlerini bulaştırdıkları çocukça ve gerçeklerden uzak tahlillere sığındılar.

Bu kişiler yıl boyunca kendi gazetelerini okumuyorlar anlaşılan. Taciz ve onun akrabası olan suçların oranı ülkemizde gittikçe artıyor. Hergün otobüslerde, minibüslerde tacizlere maruz kalan kadınlarımız var da, bu kadınları bu sıkıntıdan kurtaracak hiç bir kampanya yok ortada. Bu konuda hiçbir kadın örgütünün sesi de çıkmıyor. Bu örgütlerin sesinin çıkması için illa ki Diyarbakırlı Halo'nun kızını okula göndermemesi mi gerekiyor? İş yerinde taciz edilen bir sürü bayan var ve bunların tacizcileri de çoğu zaman cezasız kurtuluyorlar. Tecavüzcülerin bile elini kolunu sallayarak dolaştığı bir ülke haline geliyoruz git gide. Hürriyet'in hiçbir zaman çıkıpta 'iş yerinde tacize son' kampanyası yaptığına şahit olmadım. Kendi gazete haberlerine göz atsınlar, daha nice örnekler göreceklerdir...

Şimdiki tespitlerimi bir eğitimci olarak yazıyorum. Taciz hastalığı psikolojik temelli bir hastalık ve zafiyettir. Dolayısı ile fiziksel dünyadan gelen dürtüler ve motivasyonlar ile içli dışlıdır. Bu taciz kültürünü besleyen en önemli etken ise görsel-cinsel teşviklerdir. Sanırım adresin nereye yönlendiği anlaşılıyordur. Bundan kısa bir süre önce DKM'de (11 Kasım 2007) ''Hürriyet Gazetesi Sözünü Tuttu mu?'' başlıklı bir yazı yazmıştım. O yazıda hatırlattığım bir gerçek vardı: 21 Haziran 2007 tarihinde Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni, ''bundan sonra kadın teşhirciliğine son vereceğiz'' diye söz verdiği halde bu sözünü tutmamıştı. Bu ve benzeri medyamızın gerek matbu gerekse de İnternet üzerindeki yayınlarında taciz kültürünü besleyecek, cinselliği ve kadın teşhirciliğini tahrik edecek bir sürü haber ve resim yayınlanıyor. Buna bazı televizyonlardaki cinsel dürtüleri tahrik edecek yayın ve programları da ilave etmek gerekir.

Bu gerçek bu kadar ayan beyan ortada iken, Vatan Gazetesi yazarı gibi birisinin çıkıpta olayın nedenini dindarlara bağlayıp; ''acaba 'kendi kadınları' gibi giyinmeyen tüm kadınları 'hayat kadını' olarak gördükleri için mi saldırıyorlar?'' şeklinde yönlendirici ve tahrik edici bir soru yöneltmesi ne anlama geliyor?

Evet! Bu yazı vesilesi ile, medya organlarımızı tekrar göreve çağırıyorum. Reyting alacağız diye sütunlarınıza taşıdığınız cinselliğin ve cinsel istismarın neticeleri işte Taksim meydanında kameralarınıza böyle yansıyor. Bu durumu bile utanmadan dindarlara teşmil edebiliyorsunuz. Sorunun asıl kaynağı; sizlerin reyting uğruna yaptığınız istismarlarda ve ''halk böyle şeyler istediği için yayınlıyoruz'' diyerek kendinizi aldattığınız gazetecilik anlayışındadır.

Hal böyle olunca lütfen sosyologları göreve çağırıp durmayınız. Zaten kendi istediğiniz gibi konuşmayan sosyologları ve sanatçıları nasıl linç ettiğinizi de görüyoruz (yaşanan son Nur Vergin ve Cemil İpekçi olaylarına bakınız). Bu huysuzluğun nedenini de buradan duyurayım: Bu Kemalist (Gerçek Atatürk idealleri ile alakası olmayan, Atatürk'ten bağımsız farklı bir ideoloji) ve oligarşik kesimlerin çağrılarına cevap verip, kendi istedikleri gibi yorum yapacak sosyologları kalmamıştır; gerçek anlamda hiç olmamıştır da zaten...

31 Aralık 2007 Pazartesi

'KAFASINI KAŞIYAN ADAM', ''GÖBEĞİNİ KAŞIYAN ADAMA'' KARŞI

Bu yazı 2 Ocak 2008 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Hollywood filmleri meraklılarının başlıktaki espiriyi hemen yakaladıklarına eminim. Rocky, Ivan Dragon'a karşı... Rambo, Vietnamlılara karşı... Red Kit, Daltonlara Karşı... Süpermen falancaya, Batman filancaya karşı şeklindeki uzun bir listeyi hatırlatmama gerek yok sanırım. Yeşilçam filmlerinde bile durum pek farklı değildi hatırlarsanız. Kaçımız, 'Battal Gazi (Cüneyt Arkın) Bizanslılara Karşı' teması altında seyrimize sunulan filmleri beşer onar defa izlemedik ki...

Bu tarz filmler yerlerini artık yeni anlayışlarla çekilen filmlere bırakmış olsalarda, zihin ve hayal dünyamızda bıraktıkları tesirler hala etkilerini sürdürüyorlar; zihin perdelerimizde yeni tasavvurlara, farklı farklı tahayyüllere kapılar açıp duruyorlar...

Şimdilerde insanlar hayal güçlerini kullanarak farklı film karakterlerini kendi düşünce dünyalarının perdelerinde birbirlerine vurduruyor ve olası bir karşılaşmada hangisi üstün gelir düşüncesi ile merak sularına yelken açıyorlar. Süperman Batman'a karşı... Rocky Bruce Lee'ye karşı... Uzaylılar Vahşi Yaratıklara karşı (Alien vs. Predator)... Rambo Bin Laden'e karşı... şeklinde bir sürü hayal ürünü konuşma, video, tartışma, çizgi roman, hatta film bulmak mümkün.

Yoğun ülke gündemleri arasında çoğumuzun gözünden kaçmış olsa da, ülkemiz sınırları içerisinde de benzer bir çekişmemiz var bizim. Birileri birilerine karşı yoğun bir sindirme cehd ve gayreti içerisinde. Bu; yukarıda arz ettiğim tarzdaki bir hayal ufkunun ürünü gibi görünen; ama aslında uzun bir süredir aramızda var olan yarı açık-yarı gizli bir mücadele...

Bu mücadeleyi; yanlış ve kasıtlı terimler kullanarak, 'Beyaz Türkler, Zenci Türklere karşı' bağlamında ele alanlar olduğu gibi, benim gibi; 'Oligarşik Elitler, Halk'a Karşı' şeklinde özetleyenler de mevcut. Oligarşik elitler derken Tanzimat dönemlerinden itibaren kendisini halktan üstün gören, halkı aşağılayan, onun adına kendisinde temsil görevi gören, onu hiç bir iş beceremeyen, ne istediğini bilemeyen, basit, köylü, bayağı, kaba-saba, bağnaz bir ahmaklar yığını olarak kabul eden bir kitleden bahsediyorum. Bu kitlenin en mümeyyiz vasfı, kibrini ve cebindeki parayı bilgi ve yücelik zannedip, kendisini 'aydın', halkı ise köylü olarak tasnif ve takdim etmesi. Senelerdir Atatürk'ün gerçek demokrasi hayallerinin gerçekleşememiş olmasının önündeki en büyük engel olan ve garip bir laiklik anlayışının cenderesinden kendisini kurtaramamış bulunan bir 'seçkinler kitlesi' bu. Halkın kendi özgür iradesini kullanarak mantıklı bir seçim yapamayacağını düşünen, kibir dolu olan bu hayat görüşü, zikrettiğim çekişmenin temelini işte böyle oluşturuyor.

Bir de dikkat ederseniz, falanca filancaya karşı şeklindeki tamlama bir tek yönlülük çağrıştırıyor. Bizim örneğimizde de, taraflardan biri diğerine karşı çetin bir mücadele verirken, diğeri böyle bir mücadeleden habersiz, sadece hayatta kalma ve kendi olarak varolma gayreti içerisinde.

Fazıl Say'ın neden olduğu son tartışma, tartışmanın şekli ve polemikleri bu bağlamda değerlendirilebilecek ölçekte. Yeni tartışmanın niteliğine ve tarafların kimliklerine ait bir değerlendirmemi bir önceki yazıda sunmuş (DKM, 24 Aralık 2007); Fazıl Say'ın, ''gitmeyi düşünüyorum...'', ''onlar yüzde 70, biz yüzde 30...'', ''Ortaçağ karanlığı, bütün aydınlarımız gibi beni de kaygılandırıyor'' şeklindeki ifadelerini bu konu kapsamında değerlendirmiştim. Ayrıca, konunun aslında 'değişen toplum' ve bu değişimin oligarşik zihniyetler nezdinde hasıl ettiği rahatsızlıkla alakalı olduğuna temas etmiştim.

''Fazıl Say nasıl olsa özür dilemeyecek'' diyerek bitirdiğim o yazıdan bir kaç gün sonra, yeni açıklamalarla çıktı karşımıza Say ve ''çirkin bir benzetme'' (Zaman, 28 Aralık 2007) yaparak telefon ile katıldığı bir programda Osman Yağmurdereli için, ''kendisi hakikaten orada Bekir Coşkun'un anlattığı göbeğini kaşıyan adam durumundadır benim gözümde'' ifadesini kullandı.

İşte bu söz, son Say olayını arzettiğim boyutta ele almanın haklı bir gerekçesi konumunda. Bu sözün en son ne zaman piyasaya sürüldüğünü sanırım hepiniz hatırlıyorsunuzdur. Son genel seçimlerde halkımızın nerede ise yarıya yakını, belli çevrelerin tüm aleyhte çalışmalarına rağmen, AK Partiyi iktidara taşımıştı. Halkın, iyi veya kötü, kendi özgür iradesi ile yaptığı bu tercihi beğenmeyen oligarşik elitlerimiz aynen yukarıda tasvir ettiğim psikoloji ile hareket etmişler ve halkımızı ''ahmaklar'' ve ''göbeğini kaşıyan adamlar'' (yani bir şeyden anlamayan, iradesiz, basit, kaba-saba, bağışlayın 'öküz' demek istiyorlar) olarak nitelendirmişlerdi.

İşte Say'ın da aynı ifadeyi sahiplenmiş olması aynı oligarşik zümrenin bir ferdi olduğunun, aynı ideolojiyi alkışladığının açık bir göstergesidir. Kendisi haddini aşarak aynı hastalıklı hayat görüşünün bir temsilcisi olduğunu haykırmıştır. Birilerinin ''göbeğini kaşıyan adam'' diyerek aşağıladığı halk tabakasının seçtiği bir milletvekilini, üstelik o da bir sanatçı olduğu halde, aynı kılıfa sokabilmiştir. Kendisini 'aydınlıkta', ötekileri ise ''Ortaçağ karanlığında'' gören zihniyet işte böyle refleksler üretmektedir kendisine. Geçenlerde Beşir Ayvazoğlu (Zaman, 27 Aralık 2007) bu tür bir zihniyet yapısının nasıl bir totaliter anlayışa kayabildiğini tarihten güzel bir örnek ile süsleyerek önümüze sundu ve gene sanatçı olan Mahmut Ragıp Bey'in, yasaklara rağmen kendi geleneksel müziğine sahip çıkan halkı 'alaturkacılar' diyerek nasıl aşağıladığını ve hepsinin idam cezası ile cezalandırılması gerektiğini söylediğini bizlere hatırlattı. Garip bir ideoloji bu. Bu aşamada Fazıl Say'a Nedim Hazar'ın (Zaman, 22 Aralık 2007), ''ideoloji, sanatın katilidir'' şeklindeki tavsiyesini hatırlatıp geçeyim. Bence bu son çıkışı ile Say, sanatçı kişiliğini ''sanatçı hassasiyeti'' boyutundan çıkararak böyle bir ideoloji boyutuna taşımış ve millet nezdindeki itibarını ciddi ölçüde zedelemiştir.

Ahmet Turan Alkan'ın (Zaman, 22 Aralık 2007) keskin zekasından kaçmayan ve güzel bir tahlille değerlendirdiği bir örnek daha var elimde. O da, bir kaç gün evvel Mehmet Ali Birand'ın şu ifadelerinde gizli: ''Türkiye giderek muhafazakarlaşıyor... Demek ki, siyasi partiler de bundan böyle dindarlaşacaklar ve milyonların beklentilerini karşılamaya çalışacaklar. İlerde, bu partilerden biri çıkıp, bir adım daha atıp din unsurunu ülke yönetimine tam anlamıyla sokmak istediğinde ne olacak?... Merak etmeyin, böyle bir ihtimale karşı en büyük teminatımız AB'dir.'' İşte size başka bir; 'halk doğru bir seçim yapamaz... ondan gelen bir değişim mantıksızdır, kötüdür ve mutlaka üst bir kurum tarafından engellenmelidir' tandanslı yaklaşıma güzel bir örnek. Alkan'ın ifadeleri ile; ''kendi halkını adam yerine koymayan, 'bunları kendi haline bırakırsan gider din devleti kurarlar' tarzında'' bir aşağılamaya, sanal korku üretmeye ve vehme dayalı bir bakış açısı...

Tüm bu örneklerin ardından yazının başlığında kullandığım 'kafasını kaşıyan adam' ifadesini izah edeyim şimdi de.

'Kafa kaşıma' tabiri üç şeye işaret edebilir. Bir insanın saçı ya gerçekten kirlendiği (kepeklendiği) veyahutta bit, pire gibi mahlukatın saldırısına maruz kaldığı için kaşınır. Bunun haricinde bir de psikolojik bir durum söz konusu olabilir: O da, yanında bitten, pireden bahsedilen bir insanın ister istemez kaşınma hissine kapılması halidir. Sonuncu çağrışım ise tamamem mecazi. Hani, karikatürlerde çokça görülen bir tasvir vardır: Birçok karikatürist, kafası karışan, şaşkın bir insanı tasvir ederken 'kafasını kaşıyan bir adam' çizer. Filmlerde; hatta günlük hayatta bile sıklıkla karşılaştığımız insani (bazen maymunlarda bile varolan) bir reflekstir bu.

İşte 'kafasını kaşıyan adam' derken böyle bir mecazi anlatıma işaret ediyorum. Bu yazıda ve bundan önceki yazılarda tahlil etmeye çalıştığım 'oligarşik elitlerimizi' ve onların yaşanan toplumsal dönüşüm karşısında sergiledikleri şaşkınlığı bu şekilde özetlemek istedim. Gelin bundan sonra bizler de bu oligarşik zihniyeti bu ifade ile çağıralım. Herkes referans göstermeye gerek kalmadan bu tabiri kendisininmiş gibi kullanabilir. Bu arada birileri çıkıpta; bu 'aydın' kişilerin kafalarının (zihinlerinin) gerçekten kirlendiği için kaşındığını iddia ederse; ya da kendilerine ürettikleri sanal korkuları (muhafazakarlaşma, türban, özgürleşme, demokrasi, 'laiklik elden gidiyor', ''sinsi köylülük'') kastederek aynı tabiri, kafalarında bit, pire var şeklinde düşündükleri için psikolojik bir etki altında kalarak kafalarını kaşıyorlar şeklinde açıklarsa onlara da hayır demeyelim.

Evet! 'Kafasını kaşıyan adam', ''göbeğini kaşıyan adama karşı''... Peki! Sizce kim kazanacak? Köylü, halk ve onun temsil ettiği demokrasi ve ekonomik kalkınma endeksli dönüşüm mü? yoksa oligarşik azınlığın; burjuvazi hevesli, kibirli, aşağılayıcı, ötekileştirici, dışlayıcı, kısıtlayıcı, totaliter zihniyeti mi? 31 Aralık 2007

19 Aralık 2007 Çarşamba

'KÖYLÜ MİLLETİN EFENDİSİDİR' SÖZÜ KİME AİT?

Bu yazı 24 Aralık 2007 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Beyler!, Efendiler!... Bir mevzu, öfke girdaplarının helezonik dalgalarına kapılarak tartışılınca başlar döner, düşünceler bulanır ve virtigo duygusu oluşur. Bu, gerçek ile algılama şekli (ve algılanan şey) arasında hasıl olan bir nevi uyumsuzluktan kaynaklanan bir düşünme (baş) dönmesi halidir. Böyle bir halet-i ruhiye içerisinde tartıştıklarını yada analiz (yorum) yaptıklarını sanarken ciddi hatalar yapanlar görülür; zira hakikat zannedilen görüntü artık muntamıs (belirsiz) bir hal almıştır.

Pek değerli piyanistimiz Fazıl Say'ın talihsiz beyanlarının hasıl etmiş olduğu böyle bir girdap, birileri açısından cezbedici bir mahiyete sahip olduğundan olsa gerek, benzer bir virtigo etkisi doğurdu. Zaten basınımız ekseriyeti itibari ile buna çok müsait. Say'ın sanatçı kişiliği de bu beyanda yorum yapanları iyice cesaretlendiriyor olmalı. Oysa bırakın Say'a destek olmaya çalışan yazıları, onu anlamaya çalışan yazılarda bile ciddi düşünce bulanmalarının izleri görülmekte. Bu tür yorumlara imza atan kişilerin bazı ifadelerinde ufak tefek hakikat kırıntıları bulunsada, meselenin en temel noktasında gözlerinden kaçan bir ayrıntı var. O da; Fazıl Say'ın söylediklerini haklı gösterecek hiç bir temel dayanağı olmaması gerçeği ve hakikatten uzak, mesnedsiz tahlilleri!

İşte bir kısım yazarlar Say'a destek vereyim derken, ya da tam yeri gelmişken bir AKP eleştirisi daha geçeyim şeklinde hareket ederken böyle bir yanlıştan yola çıkıyorlar ve bir hakikat arayışına girişiyorlar. Oysa bir yanlışın kendisinden değil, anti-tezinden hakikat tekevvün eder. Bu bağlamda ben de birtakım anti-tezler üretip, Fazıl Say hadisesine o zaviyeden bakmaya çalışacağım.

Fazıl Say'ın ifadelerinde mündemiç (bulunan) yanlışların tahlilini sunmak, meseleye açıklık getirmek açısından önemli. Sözlerinin arasında; ''Ortaçağ karanlığı, bütün aydınlarımız gibi beni de kaygılandırıyor'', ''İslamcılar zaten kazandı, biz yüzde 30 onlar ise yüzde 70; biz artık azınlıkta kaldık, dışlanıyoruz''... şeklinde beyanları var Say'ın.

Bu sözleri duyduğunda hemencecik yukarıda altını çizdiğim virtigo etkisinin (düşünce bulanıklığının) girdabına kapılanlar var. Kimse kusura bakmasın; ancak bu 'aydın' piyanistimizin mezkur değerlendirmelerinin, söylediklerini haklı gösterecek hiç bir temel dayanağı yok; hakikatten ve gerçekten uzak; birtakım mesnedsiz tahliller barındırdığı da aşikar.

Bir kere, AKP'nin yüksek oranda bir oy almış olması (o da yüzde 47; 70 değil), velev ki yüzde 90 bile olsa, gerçek bir tehlikeye işaret etmiyor. Zira, herkes iyi biliyor ki (endişe izhar eden efendiler bile) bu oyların yekünu ''İslamcı'' bir kesimin oyları değildir. AKP, kabul etsenizde etmesenizde çok farklı dünya görüşlerine sahip ve özgür iradeli bireylerin oylarını alabilmeyi başarabilmiş bir partidir. Haddizatında ülkemizde, belki yüzde ikileri geçmeyecek bir azınlık dışında, ''İslamcı'' olarak nitelendirilebilecek bir çoğunluk da yoktur. Adı geçen tabirin kullanımı bile yanlıştır. Batı'nın dar; bizdeki aydın geçinenlerin ise daha geniş bir dairede, ''İslamcı'' tabirinin içine dahil etmeye çalıştıkları manalar hakikat planında İslam'ın kendisinin red ettiği, özünde taşımadığı, o nedenle bünyesine asla kabul etmeyip, ilk fırsatta kusacağı bir takım anlayışlardır. Bunun detayları başka bir yazının konusu...

Bu nedenle, Say'ın işaret ettiği tehlike aslında sanal olan, belli bir paranoyaya dayanan, sağlıksız, gerçek dışı, abartılmış, tehlike olmadığı halde zorla o şekilde kabul ettirilmeye çalışılan bir olgudur. Meselenin özelde AKP kadrolarına, genelde bu ülkenin dindarlarına bakan yönü ise bir grup insanın, ne yaparsa yapsın mutlaka kötü niyetli olduğu savına ve paranoyasına hapsedilmesi ile alakalıdır; 'niyet okuma' hastalığının tezahürleridir. Ne Türkiye'de, ne de dünya genelinde öyle 'öcü' kılıklı, art niyetli, yok edici, dışlayıcı, bağnaz bir ''İslamcı'' gelişme yoktur. Belli Müslüman ülkelerde (nedense çoğunun başında da Batı'nın atadığı nesiller başta) statik bazı yerel, kültürel, maddi ve politik sorunlar hakimdir o kadar. Ortada sadece, etrafına örülmüş zorbalık kabuğunu kırıp hayat bulmaya çalışan İslami değerler vardır. Ladin, Taliban, El Kaide gibi olgular bir gelişme değillerdir; bir dayatmanın kısa sürecek olan neticeleridirler o kadar. İslam'ın doğasına ait bir gelişme ise asla değillerdir. Toplumlara 'öcü' tasvirleri pompalayan bir takım elitlerin asıl korktukları şey, işte bu İslam'ın öz mahiyeti ve önlemeyen yükselişidir. Yoksa, Ladin, Taliban ve benzerleri gibi gulyabanilerden en çok Müslümanlar rahatsızlar bugün. Gerçekten samimi iseler normal Müslümanlara onları kültürle, eğitimle yok etme imkanı versinler bakalım, verecekler mi? İhaleyi almaya hazırım...

Fazıl Say hadisesi ile devam edelim...

Ülkemizde sadece AKP iktidarına atfedilemeyecek bir gelişme ve zenginleşme var. Sadece maddi imkanlar değil, düşünceler de evrimleşiyor. İnsanlar daha açık fikirli ve eğitimliler. Dışa açık bir hale gelmeye başladılar. Birbirlerine karşı bile eskisi gibi düşmanca duygular beslemiyorlar, bütünleşmeden, kardeşlikten yanalar (Sünni, Alevi, Türk, Kürt, vs.). Bu senelerin ürünü olan, tabandan gelen bir dönüşüm. AKP halkın bu dönüşümünü kısmi de olsa başarı ile okuyabilmiş bir partidir o kadar. Belli konularda tercihini bir takım politik statükolardan değil, halktan yana kullandı ve kazandı AKP. Son seçimlerin hemen akabinde bir DTP'li yetkilinin bile ''biz, halktan kopuk yaşadığımız için kaybettik'' şeklindeki itirafları bunun bir göstergesi idi adeta. Bazı aydınlarımızın demokrasi mevzubahis olunca anlayamadıkları bir husus var: O da, demokrasilerde partilerin değil, her zaman halkın kazanacağı gerçeğidir. Halkın tercihlerini bir gün AKP de dinlememeye başlarsa yüzde 15 oy bile alamayabilir. Eğer, bugün AKP'nin temsil ettiği dönüşüm CHP tarafından temsil edilebilmiş olsaydı benzer oranda oy alabilirdi bu partimiz de. O zaman, sanal bir ''İslamcılık'' tehlikesinden bahsetmiyor olurdu oligarşik elitlerimiz.

Peki benim bile meseleyi izah ederken kıyısına sığındığım ''dönüşüm'' ifadesi ne anlama geliyor? Söyleyeyim: Bu, ''İslamcı'', dini bir tehlikeye değil; halk bazlı bir değişime tekabül ediyor. Elimizde; aldığı eğitim sayesinde ve gelişen dünya şartlarının cenderesinde kabuğunu kırmayı başarmış, hayattan ve mevcut devlet yönetimi anlayışından daha farklı beklentiler içerisine girmiş, yetersiz ekonomik uygulamalardan bıkmış, değişiklik arayışı içerisinde olan bir halk kitlemiz var artık. Bir takım aydınlarımızın ve sanatçılarımızın göremediği gerçek işte budur. Muhafazakarlaşma eğilimi bu değişen kitleyi tanımlayan husuiyetlerden sadece bir tanesi; onu tek başına tanımlayan bir kabiliyet değil; sadece itici bir güç. Bu sadece ülkemize ve İslamiyet'e ait olmayıp, tüm dünyada hızla yayılan bir olgudur. Belli kesimler bu süreçte iki korku ürettiler kendilerine. Şu an bu gücü en ön cephede İslam temsil ediyor. İki korku nedeninin birincisi işte bu. Diğeri ise, halkın ''köylülükten'' sıyrılıp, ''efendiliğe''; hizmetçilikten terfi alıp, ev sahipliği konumuna yükselme istek ve gayreti... Cumhurbaşkanımız Gül, '' Cumhurbaşkanı olmam sınıfların kırıldığının göstergesidir'' derken bu hakikate işaret ediyordu.

Yeri gelmişken şu ''Ortaçağ karanlığı'' konusunu da araya sıkıştırıvereyim hemen. Dünyanın hiçbir yerinde hiç bir kimsenin bir yerleri ''Ortaçağ karanlığına döndürdüğü'' yok. Yapamazlarda... Çünkü eskiye ait olan bu dönemin temel dinamiklerini nasıl hayata geçireceklerini bile bilmezler. Onu bir kere başaran oldu: O da Batı'nın kendisi idi. Sonrası ise gördükleri kabuslardan ibaret o kadar. Mesele zaten, gerçek bir Ortaçağa dönme eğilimi değil; az önce resmettiğim gibi, dünya genelinde ''köylünün'', ''halkın'' artık dönüşüyor olması meselesidir. Asıl sorun, Türkiye'de olduğu gibi dünya genelinde de bir takım oligarşik elitlerin bu gelişmelerden büyük rahathızlık duyuyor olmalarında ve bunu hazmedemeyip hır gür çıkarıyor olmalarındadır. Bu bağlamda Say hangi ülkeye gitse, benzer bir çekişme kendisini orada da takip edecektir.

Fazıl Say'ın ''alıp başımı gideceğim'' şeklindeki resti ile bunun bağlantısını nasıl mı kuruyorum? Elbette kendi ifadelerinin tahlilinden ve destek veriyorum derken bilerek yada farkında olmayarak bu noktalara değinen bazı yazarların ifadelerinden...

Bahane ile meseleyi AKP'nin üzerine yıkmaya çalışan Ahmet Hakan bile yukarıda izah ettiğim gerçeği itiraf etmiş; ''sorun, 'din kaynaklı bir hareketin ülkeyi ele geçirmesi' sorunu falan değildir...'' derken... Ancak yazısının devamında bakın neler diyor: ''Köylülük sinsi bir şekilde ülkeyi zaptediyor... Sevgili Fazıl... 'Köylülük' adını verdiğimiz olgu, 'halkın değerleri' kisvesine bürünüp, sinsi bir şekilde ülkenin bütün alanlarını zapt ediyor. Ve sen aslında buna isyan ediyorsun... Hemen söyleyeyim dostum, teşhisinde olmasa bile isyanında sonuna kadar haklısın... Yani... Sevgili dostum... Teşhisi, 'İslamcılar geldi! Eyvah' diye ortaya koymak yerine... 'Köylüler geldi! Eyvah' diye ortaya koymaya ne dersin?''.

Bu sözlerde yer alan itiraflar ne anlatmaya çalıştığımı sanırım özetliyordur. Hakan, gene yanlış bir tahlile dayanarak, ''köylülük'' ile ''halkın değerleri'' kavramlarını birbirinden ayrı şeylermiş gibi göstererek, yazısının başka bir yerinde AKP'yi bu değerleri kullanmak ile itham ediyor. Yani, halk arasında gerçekte var olan ve yukarıda izahını yaptığım doğal gelişmeleri göremeyip, ya da (ona değişmeyi layık bulmayarak) aşağılayarak meseleyi 'halkı kandıran AKP' ve 'sinsi köylülük anlayışı' (her ne demekse) belirsizliklerine indirgemeye çalışıyor. Köylülük ne zamandan beridir sinsi ve tehlikeli bir güç oldu. Bu nasıl bir anlayıştır ki, düşmanı olduğun AKP'yi ''İslamcılık'' gibi kendi üretiminiz bir korkuya değilde; Atatürk'ün övdüğü bir olguya layık görüyorsunuz. Yoksa, ''köylü bu milletin efendisidir'' sözü Atatürk'e ait değil mi?

Hiçbir zaman anlayamadığım bir mevzudur bu. Bizim elitler son derece Atatürkçü geçindikleri halde, onun efendilik makamına layık gördüğü insanları neden aşağılarlar ve nihayetinde onları ülkeyi ele geçirmeye çalışan ''sinsi bir tehlike'' olarak nitelendirirler? Sizi bilemem; ama bana bu elitlerin ve aydın nüsvettelerinin gerçek manada Atatürkçü olmadıklarını bir olgu ile kat'i bir şekilde ispat et deseler; işte onlardaki bu halk korkusunu, köylü korkusunu gösteririm. Yakın tarihimizde bir siyasi önderin bir grup insana (askere) söylediği, ''sizin gerçek düşmanınız halktır'' şeklindeki sözlerini hatırlayınız. Bu tesbitlerimi değerlendirme işini geleceğin sosyologlarının hakemliğine bırakıp devam edeyim.

Sevgili Fazıl ve onun gibi düşünen azınlık!...

Ertuğrul Özkök, her ne kadar ''kesin tavrını'' açıklayıp ''ben Fazıl Say'ı anlamaya çalışacağım'' desede, asıl anlamaya çalışmanız gereken kesim halkın kendisidir. Şimdiye kadar itilen, horlanan, aşağılanan, dışlanan, tercihleri görmezden gelinenler hep ''halk'' oldu, ''köylüler'' oldu. Bu insanların başı örtülü kızları, verdikleri oylar ve yaşam şekilleri oldu. Oy verip AKP'yi seçtiler: ''Ahmaklar'' dediniz. Onların özgür bir irade sergileyemeyecek kadar yetersiz bir yığın olduğunu kabul ederek, oyunu bir kuruşa sattı dediniz. Bu da yetmedi onu, ''Göbeğini kaşıyan adam'' diyerek tahkir ettiniz. Değer verdikleri İslam'ın, ilme, gelişmeye karşı bir din olduğunu söylediniz... kızlarınızı o nedenle okutmuyorsunuz dediniz; o kızlar üniversite kapılarına gelince de, ''eyvah meğer başları örtülü imiş'' telaşına kapıldınız... ve önceden (gayr-ı samimi bir tarzda) davet ettiğiniz kapılardan onları geri çevirdiniz... Sizler, kendi kendinize ürettiğiniz sanal bir tehlikeden korkup ''çeker giderim'' derken, o kızların binlercesi gerçek bir korku ile tanışmışlar ve okumak uğruna ülkelerini çoktan terketmeye zorlanmışlardı bile... Sizlerdiniz, ''illa din istiyorlarsa, solculuk istiyorlarsa'' onları da biz getiririz diyenler ve onlara bir düşünme yetisini bile çok görenler... Kılık kıyafetlerine bakarak onları sınıflandıranlar ve dışlayanlar sizlerdiniz... ama nedense ''bir gelirlerse bizim kılık kıyafetimize karışırlar'' diyenler de sizlersiniz... Sonra, onları Sünni, Alevi, Kürt, Türk, sağcı, solcu şeklinde kamplara ayıranlar da sizler oldunuz hep. ''Biz yüzde 30, onlar yüzde 70...'' derken de yanılıyorsun dostum. Siz asla yüzde otuz olamadınız. Bir gün yarattığınız sahte korkular perdesi dağıldığında bir çok insan şimdiye dek nasıl kandırıldıklarını anlayacak ve diğer yüzde 70'in yanında saf tutacaklar. Sizler yüzde ikilerle bile zor temsil ediliyor hale geleceksiniz bu ülkede.

İçinizde hasıl olan kaçma dürtüsünün asıl nedeni aslında; ''acaba bizim yaptıklarımız karşısında bizden öc alırlar mı?'' korkusundan kaynaklanıyor... bilirim... öyle ''laiklik elden gitti'' masallarına sığınmanıza gerek yok. Ama korkmayın! Bu halk, bu köylü, sizler gibi dışlayıcı, hayatı zindan edici değildir. Onlar Yunus Emrelerin, Mevlanaların, Hacı Bektaşların torunlarıdırlar. Başka ülkelere kaçmanıza gerek yok. Kabuğunu kırıp kendi olarak dışarı çıktıklarında bile sizleri insan olduğunuz için sevmesini bilir onlar, yürekleri geniştir, bağışlayıcıdırlar. Ve o halk, asla sizin sandığınız gibi ''İslamcı'' ve sanal bir öcü değil; Sünni'siyle, Alevi'siyle, Laz'ıyla, Çerkez'iyle, Türk'üyle, Kürt'üyle, başı açığıyla, kapalısıyla, halk olan halk, ''efendi'' olan köylüdür. Değerleri bütünlüktür, birliktir, kardeşliktir, özgürlüktür, saygıdır, hoşgörüdür, rahat ve huzurlu yaşamdır. Artık bu değerlerin baskı ile zapt-u rapt altına alınamayacağı dönemlere, bu halkın kendisi ile alay ettirmeyeceği dönemlere yaklaşıyoruz. Korktuğunuz değişim aslında budur. Ülkeyi terketme kabusları görmenize, korkmanıza gerek yok. Korkması gereken birisi varsa o da; bunca korkunun ardından ülkenin yularını tekrar ele almanız durumunda, size yaşattıkları o kısa korkudan dolayı, sergileyeceğiniz daha büyük baskılardan ve zulümlerden çekme ihtimali olan bu halkın ve köylünün kendisidir.

Fazıl Say'ın bu çıkışı münferit bir hadise mi yoksa birilerinin gazına mı geldi bunu şimdiden kestirmek güç. Say'ın sonradan yaptığı ''tam da öyle demek istememiştim'' tarzı dönüş beni böyle bir belirsizliğin içine itiyor. Münferit bir hadise bile olsa belli çevreler mevzuyu ısıtıp ısıtıp, kendi dar çerçevelerinden bizlere sunmaya, onu kaşımaya devam edeceklerdir. Düşünsenize... ''Müzik ve sanat düşmanı AKP'' propagandası bile yürütebilirler bu hadise üzerinden. Yani bir Talibanlaştırma propagandası... Neyse, her iki durumda da Say özür dilemeyecek nasıl olsa... 19 Aralık 2007