Hurriyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hurriyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Temmuz 2009 Pazar

AYŞE ARMAN'IN PSİKOLOJİSİ

Bu yazı 14 Temmuz 2009 tarihli IV.Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Önce Özkök duyurdu Arman'ın tesettür giyerek bizlere bir sürpriz hazırladığını. Bu haberi duyunca ilk tepkim, "acaba nasıl bir kışkırtmanın peşindeler" şeklinde oldu; hem de cümlede geçen çoğul ekini bilinçli bir şekilde seçerek... İkinci bölümü bugün yayınlanan yazı maalesef bu endişemde haklı olduğumu hissettiriyor bana. Zira, Arman'ın yazısının ardından 'karşı kesimin' bazı yazarlarının belli tarzda yazılar kaleme alarak mevzuyu daha farklı bir boyuta taşıyacaklarını ve tartışma konuları hiç eksik olmayan ülkemizde yeni bir tartışma konusu başlatacaklarını kestirmek hiç de zor değil. Baksanıza Ahmet Hakan bugünkü yazısında (13 Temmuz 2009) aynı konuyu kaşıyıp hiç gecikmeden 'Arman ajitasyonuna' malzeme sağlamış bile.

Hazırladığı yazı serisinin ilk ikisi yayınlandı henüz; ancak bu sefer çok kötü faka basmış Arman. Tesettüre girerek yaşadığı 'sıkıntıları' anlatırken kendisinin ve belirli bir kesimin iç hastalıklarını ve önyargılı dünyasını iyice deşifre etmiş. Ruhsal bir manik depresif psikoz yaşadığının bilincinde değil. Bu tür hastalarda kendine aşırı güven ve riskli işlere girişme istek ve arzusu doğar. Manik halde iken aşırı ve nedensiz gülme hali, depresif fazda ise sinirlilik hali hüküm sürer. Dikkat dağılır. Bir konu üzerine yoğunlaşma yeteneği zedelenmeye başlar. Karşı cinse de istek artar...

Arman'ın karşı cins yerine 'tesettürlü kadınlara' karşı olan saplantısı iyice dışa vurmuş ve kendisine böyle riskli bir işe girme ruh haleti kazandırmış. Her iki yazısını da okursanız yazıların genel karakterinin ''sinirimiz bozuldu...'', ''gülüyoruz'' kısır döngüsü ve haleti ruhiyesi altında yazıldığını hemen farkedeceksiniz. Arman'ın yazısındaki belirsiz ve ikilemli üslup bize şunu da gösteriyor: Bazı insanların yaptkları işin yanlışlığı vicdanlarının derinliklerinden yansırken zihinlerinin ön yargılı kalıplarına çarpar ve kendilerini; ''hayır hayır doğru olanı yapıyorsun devam et'' şeklindeki bir ruhsal ikilemin içine atarlar. Bu ikilemin oluşturduğu kısır döngü zaten manik-depresif döngüye girmiş bir bünyede böyle bir 'Arman sendromu' oluşturabilir.Oluşturmuşta...

Daha önce Amerika'da bu tür 'tebdil-i kıyafet' hatta 'tebdil-i mekan' yaparak belli bir grubun içinde yaşayan, sonra da bu tecrübelerini başkaları ile paylaşan çalışmalar, yazılar okumuştum. Arman'ınki bu okuduklarımdan son derece farklı. Çünkü o kişiler bu işi ellerinden geldiğince profesyönel bir tarzda yapmaya çalışmışlar ve bir takım araştırma teknikleri kullanmışlardı. Bu tür işler Arman gibi, başıma başörtüsünü geçirip 'bizim mahallede' bir dolaşayımda hem mahalle baskısı yapmadığımızı cümle aleme ispatlayayım! hem de şu başörtüsünün ne kadar ''huzursuzluk ve rahatsızlık'' veren bir bez parçası olduğunu tesettürlülerin suratına çarpayım önyargısı ile yapılmaz. Hürriyet gazeteciliği bu ise ona sözüm yok zaten.

Her iki yazısını da tamamen bu kavrayış ile yazmış ve gidip dolaştığı her yere bu önyargılar ile gitmiş kendisi. Arman'ın bilmediği bir gerçek de bu zaten. Batılı akranları bu tür işler içine girerken içine karıştığı grubu anlamak, tanımak; hatta bazen empati yapabilmek için girerler. Gazetecilik nasıl, neden, niçin, kim gibi soruların üzerine yoğunlaşan bir meslekse, o gazeteciler de bu tür sorular zihinlerinde olarak girerler bu tür çalışmaların içine. Oysa Arman'ın paragrafları içinde ''mahalle baskısı yok'' cümlesi çok sıklıkla kullanılıyor. Tesettürlü insanları bir şekilde anlamaya çalışmak şöyle dursun, aksine aşağılama üslubu hakim yazısında. Şu ifadelere bir göz atalım: ''Ninja kaplumbağa... Zulmün adı haşema... Karşı mahallenin kadınları... hiç yüzmüyorlar... Örtü gözünü değil, burnunu ortaya çıkarıyor... Kafamı cendereye sokulmuş gibi hissediyorum... Öyle bir baskı, sıkışıklık, rahatsızlık... Dünyayı 180 derece algılayamıyorum...Bir enerjim vardı, hayat akardı içimden, geçerdi, hissederdiniz, hissederdim. O şimdi yok. Ben sanki matlaştım. Kimse, benimle göz göze gelmek istemiyor. Yokum sanki...'' Bu ne tür bir nefrettir, ne çeşit bir öfke ve kin halidir anlamak mümkün değil.

Meğer tesettürlü iken 'kendi mahallesinin' lüks mekanlarına gidince hiç 'baskı!' olmamış kendisine karşı. Oysa satırları arasında bazı yerlerde nasıl yadırgandıklarını hatta Reina'ya zengin Arap taklidi yaptıkları halde nasıl alınmadıklarını anlatmak zorunda kalmış. Buna rağmen mahalle baskısı yok tezini gene vurgulamış ve Reina'ya alınmamalarını yadırgamak yerine ''arabamıza gidip güldük'' repliği ile geçirtirmiş. Adını da 'Reina'da Ayrımcılık' yerine ''Reina Komedisi'' koyarak üstüne toprak atmış bu mevzunun.

Arman ajitasyonu bunlarla da yetinmemiş. Ee! maksat ''bizim mahallede baskı yok-onların mahallede var'' önyargısını ispatlamak! olunca Fatih semtine hiç uğramamak olur mu? Uğramışlar tabi ki, hem de mini eteklerini giyerek. Yazısının bu bölümlerini sıksanız üslubundan, şimdi birisi çıkıp bize tokatı basacak beklentisi şırıl şırıl damlıyor. Ancak kimse çıkıpta 'ulan kafir, al şu tokadı' dememiş olmalı ki, bu bölümde okuruna aşılamak istediği önyargıyı da, ''bir tesettürlü'' bayandan yaptığı alıntı ile kapatmış Arman. Alıntı şöyle: ''Bir arkadaşımızı tokatlayarak sersem ettiler... Siz hiç durmayın, hızlı adımlarla caddeyi baştan başa yürüyün. Bir şey olursa koşabilirsiniz değil mi?" Meğer Fatih semtine kaçmayı bilmeyen giremezmiş. Bu tavsiyeyi de öğreniyoruz Arman ablamızın araştırmacı! kişiliğinden...

En başta belirttiğim gibi, Ahmet Hakan'ın ''tesettürlü kadınlara AKP'li erkek zulmü'' içerikli yazısı ile Arman'ın tesettürlü kadınları hem aşağılayan hem de erkekleriniz gül gibi yaşarken siz, bu hem size hiç yakışmayan hem de sıkıntı veren ninja kıyafetleri altında işkence çekiyorsunuz... tandanslı yazı dizisini yan yana koyunca midem bulanıyor. Girişte arzettiğim, yeni bir lüzumsuz; ama bilinçli bir tartışma konusunun nasıl fırına verildiğini üzüntü içerisinde izliyorum. Bu tür niyetler ile yazılan yazılar insanlarımızı bölmekten ve birbirilerine karşı olan önyargılarını kemikleştirmkten öte bir amaca hizmet etmez. Eğer amaç bu değilse, bu tür kısır döngülerin içinden çıkması lazım gazetecinin. Gazeteci birleştiri olmalı; bölücü değil. Toplumu aşağılamaya değil; anlamaya çalışan kişi olmalı. Gerçi Arman'dan çok şey beklememek lazım. ''Ben gazetemde başörtülü çalıştırmam'' diyen ayrımcı bir yayın yönetmeninin altında çalışıyor kendisi. Anlayacağınız Hürriyet gazeteciliği ülkemizi aydınlatmaya ve batılılaştırmaya! devam ediyor vesselam...

Not: Eğer hakiki bir hukuk devleti olsa idik Arman'ın yazısında ortaya çıkan Reina'nın ayrımcılık yaptığına dair delilin ve az önce alıntıladığım Hürriyet ayrımcılığının Cumhuriyet savcılarının ilgi alanına takılması gerekirdi. Henüz gerçek bir hukuk devleti olamadığımız için savcıları göreve çağırmıyorum tabii olarak. 13 Temmuz 2009

28 Mart 2008 Cuma

ERTUĞRUL ÖZKÖK AYNAYA BAKIP YAZARSA!

Bu yazı 2 Nisan 2008 tarihli IV.Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Yazının takip eden bölümlerine ışık tutması açısından yazıma mecaz bir söylem ile başlamak istiyorum. Sanırım Ertuğrul Özkök bazı yazılarını aynaya bakarak yazıyor. Bunun ne anlama geldiğini, bir şeklin görüntüsünün aynada nasıl tezahür ettiğini bilirsiniz? Görüntülerin aynadaki akisleri ters olduğu için, mesela bir yazıyı aynaya bakıp okumak çok zordur. Hal böyle iken daha da zor olanı deneyip aynaya bakarak yazı yazmak ise hiç akıl karı değildir. Peki bu mecazi aynanın mahiyeti nedir diye soracak olursanız, yanıtım şudur: Bu ayna hakikat değil, iğfal yansıtan bir aynadır. Hani şu lünaparklardaki gibi; hakikati (insanın gerçek şeklini) normal boyutlarında değil de, ışığı iğfal ederek, yanılsama oluşturarak ve odağından saptırarak deve veya cüce şeklinde gösteren aynalar...

Özkök'ün bana bu mecazı hatırlatan yazısına (Hürriyet, 26 Mart 2008) değinerek devam etmek istiyorum.

''Ortak akıl, krize el koyuyor'' başlıklı bir yazıyı ulusalcı bir yayın organı haline gelen Hürriyet'te değilde, mesela; demokrat Taraf Gazetesi'nde okusanız nasıl bir ilk izlenime kapılırdınız? Sizin adınıza bir çıkarımda bulunmama izin verin. Herhalde, temsil kabiliyeti olan birileri bir araya geldiler ve son yaşanan parti kapatma teklifine, bu teklifin hassas ekonomimiz üzerindeki olumsuz tesirine, demokrasiye müdahele planlarına (ortaya çıkarılan darbeler) ve demokrasi rayına döşenmiş bazı suikast bombalarına (planlarına) dur dediler şeklinde düşünürdünüz değil mi?

Halbuki aynı ifade ışığı, Ertuğrul Özkök gibi ulusalcı ve İlhan Abici bazı yazarların gözleri önündeki aynaya yansıdığında hadise çok farklı bir mahiyet kazanıyor ve şu anlama geliyor: Sivil toplum kuruluşları bir araya geldi ve tıpkı bizim gibi düşünerek (ulusalcı kanat) ''uzlaşma'' istedi. Yani, Ergenekon diye birşey yok. Hükümet yargıyı kullanarak gereksiz yere bir savaş başlattı... Aydınları! susturuyor... Yargı ve Ordu'yu hedef alıyor... Ülkeyi geriyor... ve çok asabi hareket ediyor...

İşte Özkök ve benzerlerinin önlerinde duran ve kendisine bakarak yazılarını yazdıkları 'deve', 'cüce' aynası böyle bir işlem görüyor. Gelin şimdi biz hakikatin aynalardaki yansımalarından gözümüzü bir an için alalım ve objenin kendisine yani hakikate, olayların aslına dikkat kesilelim.

Özkök'ün ilgili yazısına konu olan ''ortak akıl'', 40 milyon insanı temsil kabiliyeti olan sivil toplum kuruluşlarının bir araya gelerek yaptığı değerlendirmeye tekabül ediyor. Evet bu kuruluşlar bir araya gelip ortak bir açıklama yaptılar; ancak üzerinde durdukları ana tema ''ülkemizde huzur ortamının devam ettirilmesi'' şeklindedir. Bunun nasılına değinen açıklamalar içerisinde, ''siyasi partilerin kolaylıkla kapatılabilmesi... demokratik süreç ve kurumların güçlenmesine hizmet etmek yerine zarar vermektedir'' şeklinde bir ifade de vardı. Oysa Özkök, demokrasi vurgulu bu uyarıyı görmeyerek, AKP'nin kapatılması konusuna hiç değinmiyor yazısında. Konuyu ustalıkla, ulusalcı kanadın Selçuk, Perinçek ve Alemdaroğlu tutuklanmalarının hemen ardından geliştirdiği ''uzlaşmacılık'' postuna bürüyor.

Şu ifadelere bir göz atalım:

''Bütün bunların anlamı şu. 'Sivil toplum', yani Türkiye’nin 'ortak aklı', 'ortak sağduyusu' krize el koyuyor. Siyasetçilerin bundan etkilenmemesi mümkün değil. Etkilenmezlerse, bundan böyle demokrasi kelimesini de ağızlarına almamalıdırlar.''

Özkök'ün de varlığını kabul ettiği ve 40 milyon insanı temsil kabiliyeti olan (bu arada yüzde ellisi AKP'ye oy vermiş olan) insanımızı temsil eden bu 'sivil toplum' kuruluşları ''parti kapatma, demokrasiye zarar verir derken'', bunu görmezden gelip, AKP kapatılsın ama Ergenekoncuların da üzerine sinirli bir şekilde gitmesin, sakinleşsin, uzlaşsın şeklinde göz boyamak demokrasi ile nasıl açıklanabilir. Acaba bu göz boyamanın ardından utanmadan ortaya çıkıpta ''etkilenmezlerse, bundan böyle demokrasi kelimesini ağızlarına almasınlar'' demeye nasıl cüret edebilir bir insan. Halkın yüzde ellisinin demokratik haklarını kullanarak seçtiği bir partiyi kapatmaya çalışıyorsunuz... Baykal zamanı geldi diyor... Varlığını inkar ettiğiniz Ergenekon teröristleri darbe planlıyor... İlhan abiniz de bu örgütün peşindeki savcıları tehdit edip duruyor... Acaba, ''demokrasi kelimesini ağzına almaması gerekenler'' kimler diye merak ediyorum..., ya da ''sivil toplumun ortak aklını'' görmezden gelenler, ondan ''etkilenmeyenler''... Hem yeri gelmişken! Seçimden hemen sonra aynı sivil toplumu ''göbeğini kaşıyan adam'' ve ''ahmak'' olarak nitelendiren bazı yazarlar hala gazetenizde yazıyor ve bir tanesi zatınızın da ödül dağıttığı bir törende ödül alıyor! (DKM, 27 Mart 2008). Bu turşunun adını bize de bağışlar mısınız?

Özkök'ün önündeki aynaya bakarak yazdığı yazıdan başka alıntılarla devam edelim:

''İlhan Selçuk, bu kadar hoyratça bir gözaltından sonra, Başbakan’a 'uzlaştırma' çağrısı yapabiliyorsa, herkesin kendi sinirlerini, kendi öfkelerini kontrol altına almak gibi tarihi bir görevi var demektir. Bunun için ne yapmalıyız?... Herkes kulaklarını 'marjinallere', 'savaş tamtamları çalanlara', 'rövanşizme', 'intikamcılığa', savaşa çağıran seslere, kalemlere kulaklarını tıkayacak... Beş on bin satan gazete köşelerinde uydurulan abuk sabuk komplo teorilerini elinin tersiyle itecek.''

Bir şeyi anlamakta güçlük çekiyorum. Selçuk'un kendisi bile kendisini gayet kibar bir atmosferde sorguya götüren ''küpeli'' ve ''okumuş çocuklar'' olan polislere laf edemedi. Bu ulusalcı kanadın olayın sadece zamanına bakarak (sabah saat 4'te) konuyu ''hoyratça'' şeklinde yorumlamalarını anlamak güç. Yahu bu ülke, 12 Eylül dönemlerinde evlerinden götürülen ve kendilerinden bir daha haber alınamayan insanların, aydınların hikayelerini dinlemiş bir ülke. Kendiniz de o dönemlerde bunları tecrübe ettiğiniz halde, artık işini nezaketle yapan, döverek, tartaklayarak adam götürmeyen bir polis buldunuzda neden rahatsız oluyorsunuz? Kıymetini bilsenize. Neden tek söyleyebildiğiniz şey, ''sabah'ın o saatinde alınır mı?'' dan öteye geçemiyor? ve bunu ''hoyratlık'' olarak nitelendiriyor sunuz? Oysa Sacvılık bu sorunuzun cevabını vermişti. Gözaltına alınanlardan bir kaçı erken vakitte yurt dışında bir toplantıya gideceği için operasyonu erkene almaları gerektiğini ifade etmişlerdi. Savcılık, Genelkurmay gibi ''andıç'' uygulamadığına göre, bunlar sizin gazetede yazılmadı galiba!

Hem sonra, İlhan Selçuk salıverildikten sonra ''sakinleşti'' de biz mi farketmedik? Adam hala savcı tehdit edip duruyor. Dünkü, ''Yargı Sisteminin İade-i İtibarı'' başlıklı yazımda bunu detayları ile resmettim (DKM, 27 Mart 2008). Aradan daha bir gün geçti, adam çıkıp savcıyı tekrar tehdit etti: ''Kendi kariyerini tehlikeye atma'' diyerek. Hem de utanmadan; ben yaşlıyım, bunca hastalığım var. Ölseydim katil olacaktın ''katil savcı!'' pişkinliği ile karışık sundu arzettiğim tehdidini. Aklıma gelmişken sorayım: Ergenekon hakkında haber yapan Taraf gazetesi'nden bir gazetecinin evini bastı polis dün. Evde gazetecinin yaşlı annesi vardı. Eğer o kadıncağız da kalpten gitseydi, İlhan Selçuk bu baskına onay veren savcıyı da ''katil'' diyerek tavsif edecek miydi? Yoksa benim savcım ''iyi'', senin ki ''kötü'' yü mü oynayacaktı?

Tüm bunların nesi sakinleşme belirtisi anlayamıyorum. Salıverildikten sonraki ilk açıklamasında hükümete yüklenerek onu, ''yargıyı'' ve ''orduyu'' hedef almakla suçlamadı mı? Hem de yakalanan Ergenekoncuların (Perinçek'in partisinden çıkan belgelerin de desteği ile) yargıç ve komutan öldürme planları göz önünde iken... Buna rağmen Perinçek tutuklanması karşısında hala ''hedefte ordu ve yargı var'' diyebilmişken... Şimdi aynı adam çıkıpta hükümete karşı ''uzlaşı'' kelimesini kullandı diye, bu tehdit dolu ve saldırgan beyanları nasıl ''sakinleşme'' belirtisi olarak kabul edeceğiz ve pişkinlikle, bu suçlamayı yönelttiği partinin liderine ''yahu sakin ol, sakin'' diyeceğiz? Ayrıca, adamların ''uzlaşma'' dan ne kast ettiklerini de iyi biliyoruz: Sakinleştikleri filan yok. Tek istedikleri Ergenekon'un üzerine gidilmemesi ve 'partinin kapatılmamasına karşılık' meselenin (yani bu terör örgütünün) hasır altı edilmesi. Özkök'e soruyorum: Hala sakinleşmeyip ortalığa tehditler savuran Selçuk'un da ''kendi sinirini ve öfkesini kontrol altına almak gibi tarihi bir görevi'' yok mudur? Hem de tarihimizde belkide ilk defa devletin ve milletin savcıları bu kadar açıktan tehdit ediliyor, saygısızca tahkir ediliyorken... Umarım Selçuk ve diğer 'İlhan abiciler' Türkiye Gazeteciler Cemiyetinin en son yayınladığı mesajda savunduğu gazeteci tanımını okurlar: ''Gazeteci... iftira, hakaret, lekeleme, saptırma, manipülasyon, söylenti, dedikodu ve dayanaksız suçlamalardan kesinlikle uzak durur... her ne amaçla olursa olsun, tehdit ve şantaj gibi yollara başvurmaz.'' (DKM, 28 Mart 2008).

Özkök'ün aynasından bizlere yansıttığı çözüm de süper. Neymiş; ''herkes kulaklarını 'marjinallere', 'savaş tamtamları çalanlara', 'rövanşizme', 'intikamcılığa', savaşa çağıran seslere, kalemlere kulaklarını tıkayacak''mış... Beş on bin satan gazete köşelerinde uydurulan abuk sabuk komplo teorilerini elinin tersiyle itecek''miş. Yapma ya! Devletin güvenlik birimleri Ergenekon hakkında her gün yeni bir delil ortaya çıkarırken, Veli Küçük'ün bizzat notlarının başlığı Ergenekon... ifadeleri ile süslenmişken bu örgütlenmenin mafya kurmak, adam fişlemek, yargıç ve kuvvet komutanı katletmek planları ortaya çıkarılmışken... darbe planları bizzat ispatlanmışken... bu kişiler, ''marjinal'', ''savaş tamtamcısı'', ''rövanşist'', ''intikamcı'' olmuyor da; kanuni görevlerini yapan savcı ve emniyet mensupları ile bunları köşelerine taşıyan yazarlar mı oluyor?

Son bir sorum daha var Özkök'e. Artık bir şeyin hakikat olarak değer kazanabilmesi için yazıldığı gazetenin illaki yüksek tirajlı mı olması gerekiyor? Tirajı bir kaç bin diye Taraf veya başka bir gazetenin haber yaptığı deliller direk olarak komplo teorisi yerine mi geçiyor? Sizin tekzip edilmiş yüzlerce haberinizi tirajınız yüksek diye bu halk kabul mü etmeliydi? Ya da parti kapatmaya temel oluşturan ''hiç uydurulmamış!'' haberlerinizi... Madem artık 'tirajın kadar konuş', 'tirajın azsa seni takmaya lüzum yok' gazeteciliği öneriyorsunuz, o zaman Taraf Gazetesi'ne bir öneri yapayım: Bundan sonra elinize geçen ilginç Ergenekon haberlerini Zaman Gazetesi'ne postalayınız. Malum, nerede ise Hürriyet ve Milliyet'in toplamından çok satıyor. O zaman dikkate alır belki Özkök bu haberleri ve Ergenekon diye bir terör örgütünün varlığını (Veli Küçük'ün notlarını görmezden gelsede) kabul etmiş olur.

Yazısını bitirirken şöyle diyor Özkök: ''Ben geçen pazar gününden beri bu 'muzır neşriyata' kulaklarımı tıkadım. İnanın ne olup bittiğine daha sağlıklı bakıyorum. Daha güzel, daha pozitif düşünüyorum.'' Ne olup bittiğine nasıl daha sağlıklı baktığın, hangi aynadan bakarak yazdığın bu yazı ile ifadesini bulmuştur. ''Muzır neşriyatı okumayı bırakma'' tavsiyesine gelince: Asıl ''muzır neşriyat'' hangisi acaba? Özkök'ün ilgili tavsiyesini mevcut Hürriyet okurlarına bir belletmek lazım. 28 Mart 2008

21 Mart 2008 Cuma

HÜRRİYET'TEN ÜLKEMİZ GAZETECİLİĞİNE BİR KATKI DAHA!

Bu yazı 24 Mart 2008 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Ergenekon soruşturmasının gelip dayandığı noktayı hepimiz hayretler içerisinde izliyoruz. Bir kısım insanlar olayın İlhan Selçuk, Perinçek ve Alemdaroğlu gibi kelli felli isimlere dayanmış olmasından ötürü hayrete düştüler. Benim de içinde bulunduğum bir başka kesim ise, bu isimlerin soruşturma sürecinin içerisine dahil olmuş olmasından değil, bu kadar erken bir aşamada dahil olmuş olmasından dolayı şaşkın.

Dikkat ediniz, bu satırlar ile savcılık tarafından yalnızca gözaltına ve soruşturma kapsamına alınmış bulunan kişilerin suçları kesinmiş gibi bir ön kabul yapmıyorum. Bu kişilerin isimleri bir takım gelişmelerin arefesinde kamuoyuna yansımıştı zaten. O nedenle de Ergenekon soruşturmasının kapsamı genişledikçe şahsen bu isimlerin de bir gün gündeme geleceğini bekliyordum ben. Beni şaşırtan; henüz daha dar kapsamda birileri soruşturma kapsamına dahil olmadan, sürecin aniden böyle meşhur isimlere sıçrayabilmiş olması. Bu, Ergenekon soruşturmasının geldiği noktanın ve devletin bu süreci ne kadar ciddiye aldığının en önemli göstergesi konumunda bence.

Hatırlayınız... Cumhuriyet Gazetesi'ne atılan bombalar Cumhuriyet Gazetesi ve Hürriyet Gazetesi tarafından bir anda ''dincilere'' yıkılmaya çalışılmış (tıpkı Danıştay baskını gibi), ancak bombalama eyleminin Ergenekon yapılanmasının işi olduğu bizzat kanıtlanınca da nedense Cumhuriyet Gazetesi'nin hiç sesi soluğu çıkmamıştı. Oysa herkes, kendisini bombalamış bir yapının suç üstü yakalanmış olmasından ötürü en çok Cumhuriyet Gazetesi'nin ve İlhan Selçuk'un memnun olacağını beklemişti. Aradan geçen onca zamandan sonra, sevgili Selçuk ortaya çıkıpta Ergenekon aleyhine hiç bir yazı da yazmayınca insanlar durumdan rahatsız olmuşlar, garip bir komplo halet-i ruhiyesinin içerisine girivermişlerdi. Kendisinin bu konuda yazdığı nadir yazılardan birisinde sadece, 'asıl Hizbullah'a bakmak lazım' şeklinde bir yönlendirme yapmış olması da duyulan şüphelere tuz biber ekmek dışında bir tesir icra etmemişti kamuoyunda.

En ilginç hikaye ise Perinçek'in. Bazı gazetelerin, ''Kıvrıkoğlu Paşa Özkök'ü neden istemedi'' şeklindeki haber ve röpotajları ülkede kısa süren; bir çoklarının gözünden kaçsada, çok etkili bir tesir hasıl etti. Olayın bir ucu halen tutuklu bulunan Veli Küçük'e dayanınca konunun kendisine yöneleceğini (bir şekilde!) hisseden Perinçek, panikledi ve Kıvrıkoğlu'nun Veli Küçük'ü Kuzey Irak'ta bir takım operasyonlar yapmak ve oluşum kurmak üzere bizzat görevlendirdiğini açıkladı. Ben yaşanan bu son süreçte Perinçek'in bu ani paniğinin de bir etkisi olduğunu düşünüyorum.

Ülke gündemine bomba gibi bir anda düşen parti kapatma hadisesini değişik şekillerde yorumlayanlar oldu. Ulusalcı-CHP kanadına göre zaten bunun zamanı gelmişti: AKP derhal def edilmeliydi. Karşıt cepheye göre ise, oligarşik bir kesim yargıyı tesir altında tutarak ''hukuki bir darbe'' (ifade ulusalcı çevrelere ait) planlamışlardı çoktandır. İşin bu noktasında belki de Şamil Tayyar (DKM, 21 Mart 2008) haklı olabilir. Kendisi bu ani kapatma hadisesinin nedenini, bu üç önemli ismin soruşturma kapsamına alınacak olmasına bağladı ve aslında önceden planlanmış bu ''hukuki darbenin'', yaşanacak gelişmenin Ergenekoncu kesimler tarafından bir şekilde bilindiği için öne alındığını iddia etti. Yani bu üç ismi bir şekilde kurtarma operasyonu, önleyici bir darbe... AKP'yi kapatma davası gündeme geldiğinde, bazı arkadaşlarımın sordukları, benim de cevaplayamadığım bir soru vardı: Ulusalcı çevrelerin; işi kesin bir şekilde üstlenecek, davanın sonunu getirene kadar ısrarlı takipçisi olacak 7-8 savcıyı bu kadar kısa sürede nasıl ikna edebildiklerini anlamak güç; ama bunu garanti etmeden de böyle bir işe girişmiş olmaları akıl karı değil. Bu nasıl olabilir? şeklinde soruyordu arkadaşlarım. Sanırım yaşanan son gelişme ile merakları biraz olsun azalmıştır.

Gelelim Hürriyet'e. Sizi bilemem; ama ben Hürriyet ve Milliyet Gazetelerini normal şartlarda hiç okumadığım halde bu tür kritik olaylar gündeme düştüğünde mutlaka ziyaret ederim. Küçük kutucuklar içerisine yerleştirilmiş resimler üzerine kazınmış mesajlar olayın Doğan gurubu tarafından nasıl irdelendiğine ve nasıl kullanılacağına dair çok önemli ip uçları verir bana.

Bu sefer de öyle yaptım ve Hürriyet'in sayfasını açtım hemen. Bir de ne göreyim! Sayfanın en tepesine konmuş, ilk başta önemli bir röportaj olduğu izlenimini veren bir haber: ''Kilit adam Saygı Öztürk'e konuştu.'' Haberin alt başlığı ise daha da ilginç: ''Türkiye’yi sarsan Ergenekon Soruşturmasının ilk sinyalini veren Tuncay Güney, Gazeteci-yazar Saygı Öztürk’e konuştu. İŞTE SAYGI ÖZTÜRK’ÜN KALEMİNDEN İNANILMAZ OLAYLAR ZİNCİRİNİN DERİN HALKALARI!..'' (Hürriyet, 21 Mart 2008).

Şimdi hepiniz böyle bir başlığın ardından önemli ve uzun bir röportaj ve yazı dizisi okuyacağınızı beklersiniz değil mi? Ben de o beklentiler içerisinde başlığın altındaki 12-13 kısa paragrafı okudum. Haber kesinlikle bir röportaj değil. Zira bu kısa paragrafların içerisinde kendisi ile konuşulduğu söylenen Yahudi Din Adamı'na (Tuncay Güney) ait sadece iki alıntı (tırnak içinde) ifade var. Saygı Öztürk'ün, ''çok önemli olaylar zincirini'' ortaya dökeceğini söyleyerek, kendisi ile görüştüğü bir kişiden bizler için uygun görüp seçtiği iki alıntı bakın nelermiş:

“Elhamdülillah ben Müslüman değilim. Ama bu benim İsrail ajanı olduğumu, İsrail'e çalıştığımı göstermez. Ben Musa’nın kitabına inanıyorum ve mesihi bekleyenlerdenim.”... ve [Veli Küçük ile] ''en az 100 defa görüşmüşüzdür.''

Seçilen Yahudi rabbay'ın (din adamı demek) dini yetkinliği beni biraz şaşırttı doğrusu. Konu ile alakası olmadığı halde bahsetmeden geçersem içimde kalacak. Karşımızda, Elhamdülillah diyen bir rabbay var. Yahudilikte bunun karşılığı yok. Tamamen İslamiyete özgü bir dini kabul. Ayrıca, ifade içerisinde şöyle bir akıl kıtlığı sergilenmiş: ''Müslüman olmayanlar mutlaka Yahudi ajanıdır diye düşünen birileri vardır.'' Bu görüşün dünya üzerinde karşılığı yok. Dünya üzerinde hiçbir yerde kimse çıkıpta yukarıdaki iddiada bulunmuyor ki, ''Müslüman olmasamda Mossad ajanı değilim'' şeklinde bir savunmaya gerek olsun. Hem bildiğim kadarı ile, Yahudiler ''ben Musa'nın kitabına inanıyorum'' demezler hiç bir zaman. Tanrı'nın gönderdiği emirler (kitap) kavramı vardır onlarda da. Sonra, Yahudiler ''mesih'' beklemezler. Mesih dini terminoloji de İsa'ya tekabül eder. Mesih bekleyen Hıristiyanlardır. İsim Hz. İsa'ya işaret ettiği için Müslümanlar da bu kategoriye girerler. Yahudiler sadece bir ''kurtarıcı'' beklerler. Bu daha çok bir kraldır. Kral Davut'un soyundan gelecek olan, mesih ismi ile çağrılmayan, Yahudileri kutsal topraklarda buluşturacak olan bir kral lider. Şu Yahudi ile bir de ben konuşmak isterdim doğrusu.

Gelelim sadede... İş asıl buradan sonra ilginçleşiyor. Birisi ile ''çarpıcı ilişkileri'' ortaya çıkaracak olan bir görüşme yapıyorsunuz, ama ortada sadece iki adet alıntı var. Bu alıntıların haberin amacına dönük hiç bir fonksiyonu da yok. Çünkü haberin amacı; Ergenekon ile Fethullah Gülen arasında bir bağlantı kurmaya çalışmak. Yorumları (röportajı!) gülünç kılan da bu zaten. Haber metninde savunulan görüşlerin kalan kısmı tamamen Güney'in kendisine ait kişisel yorumlar ve çıkarımlar. Yazının grafiksel analizi (mantık silsilesi) bakın aynen şöyle işliyor: Bu Yahudi din adamının bilgisayarından Ergenekon ile ilgili gizli bir dosya çıkmıştır (hani millet hep Yahudi düşmanı ya! artık ne söylense yutmaya hazır bu noktadan sonra); bu Yahudi Veli Küçük ile de görüştüğünü söylemiştir (Yani Ergenekon bağlantılıdır)... Aynı Yahudi seneler önce STV televizyonunda bir talk şov yapmıştır... Eee! STV de Gülen'e yakın olduğuna göre, demek ki Ergenekon'un arkasında ya da içinde! Gülen de vardır.

İşte anlıyor musunuz benim neden önemli gelişmelerin ardından hemen Hürriyet'e baktığımı? Ülkede ne zaman önemli bir olayın üzerine gidilse Hürriyet ya olayın hedefini saptıran ya da matlaştıran bir başlık atıyor. Bu da olmadı; sihirli förmül takip ediliyor ve hemen Gülen'le uğraşılmaya başlanıyor. Yukarıda verdiğim garip mantık silsilesi ile ülke gündemine yine böyle bir takla attırılmaya çalışılıyor anlaşılan, ya da bundan sonra çalışılacak... Ulusalcı kesimin yeni propagandasının zemini hazır anlayacağınız.

Şimdi Hürriyet'e bazı gazetecilik soruları sorayım: Kanada'da gidip bulduğunuz bu rabbay'ın! Ergenekon ile bu kadar sıkı bağlantısı var ise, bu kişi ile ilgili bilgileri devlet birimlerine verecek misiniz? Yalanlanmış haberleriniz bir parti kapatmak için delil yerine geçebiliyorken, bu kadar kesin itirafların ardından bu Yahudi rabbay'ın tutuklanması için elinizden geleni yapacak mısınız? Haberde bu detaylar neden yok. Hem sahi! Haberde ismini verdiğiniz Yahudi'nin resminde yüzünü neden kapattınız?

Gazeteciliğin 5N1K kuralı gereği; Samanyolu televizyonuna telefon edip bu Yahudinin eskiden orada çalışıp çalışmadığını teyit ettiniz mi? Ya da bu adam şimdi siz de neden çalışmıyor diye soruşturdunuz mu haber yapmadan önce? Adamı belki kovdular kardeşim olamaz mı? Yoksa sizin 5N1K yerine, BYO şeklinde bir kuralınız mı var? Hani, 'Ben Yazdım Oldu' cinsinden. Aynı mantıktan hareketle; diyelimki on sene önce Hürriyet'te çalışan bir kişi bir mafya işine karıştı. Şimdi başka bir gazete çıkıp Hürriyet Gazetesi'nin tüm çalışanlarını ''mafyacı'' olarak ilan edebilir mi? Ya da Aydın Doğan'ın kendisini?

Gazetecilik sorularından şimdi de hakikatlere geçiyoruz...

Yakalanan Ergenekoncuların ulusalcı çevreler ile bağlantılı oldukları delilleri ile ortaya çıktı. Bu ulusalcıların hepsi Gülen'e son derece düşman olan insanlar. Onun bu ülkedeki en tehlikeli hareket olduğunu iddia ediyorlar senelerdir ve her fırsatta kendisine saldırıp duruyorlar. Sadece düşünsel değil, fiziksel tepkiler de veriyorlar. Onun hakkındaki sahte kasetleri piyasaya sürenler de yine aynı çevreler. Ergenekon kapsamında en son göz altına alınan Perinçek'in belki de ilk sözü; ''bu, Fethullahçıların bir komplosudur'' oldu. Arada bu kadar belirgin bir kutuplaşma var iken, Hürriyet hangi araştırmacı gazetecilik nosyonu ile hareket ediyor ve ilginç bir röportajın! ucunu kıvırarak namluyu başka bir hedefe çevirmeye çalışıyor ve Gülen'i, kendisine açıkça düşman olan Ergenekon ile yandaşmış gibi göstermeye çalışıyor. İşte size, bir röpörtajla! yakalanan ''inanılmaz olaylar zincirinin derin halkaları!''... 21 Mart 2008

10 Ocak 2008 Perşembe

TAM ZAMANI: SIRA HüRRİYET'TE

Bu yazı 11 Ocak 2008 tarihli IV.Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Taksim'deki yılbaşı eğlenceleri sırasında yaşanan iğrençliği hepiniz biliyorsunuz. Her sene olduğu gibi bu sene de bir grup genç, kalabalığa karışarak bir kaç turisti taciz etti ve yaşanan arbede sırasında çekilen görüntüler, ülke gündemini uzun süre meşgul etti. Bu tür hadiselerin medyaya yansıyor olmaları bir takım toplumsal sorunların dışa yansıması ve gerekli tedbirlerin alınmasını sağlaması yönleri ile elbette faydalı. Ancak bu yazıda konuyu tekrar medyamıza getireceğim. Şöyle ki...

Bir gazetenin bir hadiseyi haber yapmasının üç yönü var. Bunlardan ilki haberin niteliği ile ilgili. Bir konunun haber değerinin olup olmaması noktasındaki tartışmalar, o meşhur; adamın köpeği ısırması örneğinin çağrıştırdığı ''hangisi haber'' tartışması bunun bir parçası. İkinci husus, haberin veriliş tarzı (teknik üslubudur). Bu aşamada tökezleyen bir gazete haberin ya niteliğini eksiltecek tırpanlamalar yapar, ya onun niteliğini bulandıracak üslup yönlendirmeleri yapar, ya da onun niteliğini olduğundan daha büyük ve önemli gösterecek şişirmeler yapma yoluna gider.

Üçüncü ve son husus ise haberin yorum katılan aşamasıdır. İşte en sorunlu aşama bu aşamadır. Gazetenin ve gazetecinin hem kalitesi hem de niyeti açık bir tarzda bu aşamada gün yüzüne çıkar. Medyamızın en zayıf olduğu nokta da budur. İşaret etmeye çalıştığım 'zayıflık' bazen bir yetenek zafiyetine bazı durumlarda ise art niyetli yönlendirmelere, manipülasyonlara mebde olmaktadır. Son bir kaç senedir kalite arayışı içerisindeki bir kaç gazetenin haber ile yorumu ayırma yönündeki gayretlerinin arkasında işte bu zafiyetin oluşturduğu medya kirliliğinden uzak olduklarını ilan etme gayreti yatmaktadır.

Bu üç noktanın bir gazetede temsil edilen iki adresi var: Birincisi, gündelik haberler; ikincisi ise köşe yazıları. Tahmin edeceğiniz gibi, yukarıda sıraladığım üç hususun ilk ikisi bunlardan daha çok birincisinde, üçüncüsü olan yorum yönü ise ikincisinde (daha çok) öne çıkıyor. Haliyle, bir köşe yazarının ele aldığı haber veya hadise onun yorum süzgecinden geçerken çok farklı temsiller, tebliğler, terkipler halinde karşımıza çıkabiliyor.

İşte son Taksim olaylarını bu iki açıdan değerlendirip konuyu medyamızın işaret ettiğim bu temel sorunlarına bağlayacağım. Zira, yaşanan son taciz olayları da gösterdi ki, bazı yazarlarımızın ve gazetelerimizin sergiledikleri yorum eksenli zafiyetler kronik bir hal almaya başlamış durumda. Araya hastalıklı bir bakış açısı girince en normal görünen haberler bile bir polemik haline gelebiliyor, hayra hizmet edebilecek bir haber hiç ummadığınız bir sataşma malzemesi yapılabiliyor.

Buraya kadar zikrettiğim medya hastalığından muzdarip olmayan normal bir medyamız olsa idi şayet, yaşanan talihsiz taciz olaylarına verilen tepkiler ortak bir sese dönüşebilir, devlet birimlerinin ve özellikle de çok yetersiz cezai uygulamalarla hayatını devam ettiren adalet sistemimizin konuya daha ciddi bir şekilde eğilmesi sağlanabilirdi.

Oysa birileri bu karambolde bile AKP-yüklenmesi yapmadan, konuyu dindarlara getirmeden edemediler. Tacizci ile dindar arasında nasıl bir ilişki kurulabilir ki diye sormayın. Elde bizim medyamız ve bazı köşe yazarlarımız olunca herşey olabilir bu ülkede. Geçenlerde Zaman'dan Bülent Korucu (4 Ocak 2008) haklı olarak bu art niyetli yaklaşıma isyan ediyordu. Onun benzer bir şaşkınlıkla, ''medyada tuhaf bir damar var'' dediği yaklaşım işte benim az önce arzettiğim 'medya hastalığının' bir özeti niteliğinde. Alın size Korucu'nun Vatan Gazetesi yazarlarından Mustafa Mutlu'dan alıntıladığı sözlerden bir demet: ''Bu saldırganlar size göre son seçimlerde hangi partiye oy vermiş olabilir? Eşleri, anneleri, kardeşleri türban takıyor olabilir mi? Acaba 'kendi kadınları' gibi giyinmeyen tüm kadınları 'hayat kadını' olarak gördükleri için mi saldırıyorlar?

Çok üzerinde durulup cevap vermeye gerek olmayan alıntılar bunlar. Ama bu vesile ile önemli bir iki konunun altını çizmemiz gerekiyor.

Buraya kadar hep bir hastalıktan bahsettim. Bazı rahatsızlıklar kimyevi (bu yazıda 'zihne' tekabül ediyor) bir takım düzensizliklerden kaynaklansada, vücutta fiziksel (bu yazıda 'söylem' anlamına geliyor) tesirleri ile görünürler. Sizce, yukarıda adını 'medya hastalığı' olarak koyduğum zihni (bozuk ve yanlış yorum) rahatsızlıkların 2007 yılına ait en önemli; söyleme (fiziksel alana) dökülmüş hali nedir? Söyleyeyim: Bozuk yorumların sosyolojik tahlil (analiz) olarak önümüze sunulmaya çalışılması. Evet! Maalesef bazı yazarlar, tuttukları köşelerden zihin dünyalarımıza akıttıkları habis duygu ve düşüncelerini hep 'sosyolojik tahliller' yapıyoruz diyerek önümüze servis ettiler.

Oysa yaptıkları hiç bir yorumun sosyolojik temelleri ve gerçek toplumsal yansımaları yoktu. Toplumu okuyabilseler en basit seçim yorumlarını bile doğru bir şekilde yapabilirlerdi. Oysa onlar müthiş! ve derin! bir aydın insan zekası! sergileyerek oy veren insanları ''ahmak'' ve ''göbeğini kaşıyan adam'' olarak ilan ettiler...

Mustafa Mutlu bile yazısının bir yerinde az önce alıntıladığım ifadelerinin yanında ''sosyal siyaset bilimcilerine'' iş tavzif etmiş. Ben bir eğitim sosyoloğuyum. Hadi davetine icabet ettim diyelim; ama neresinden tutayım bu beyanların ve iftiraların. İnsanımızın yüzde 50'si AKP'ye oy verdi diye (onlar bütün dindarları bu kategoriye sıkıştırıyor); Taksimdeki her iki tacizciden birisinin, hatta oradaki kalabalık göz önüne alınırsa hepsi bile denebilir, AKP'li ve dindar olup olamayacaklarını irdeleyen bir mantalite ile nereye varılabilir. Olaya böyle istatistik olarak bile baksak, adama şunu sormazlar mı? Toplumun yarısı bir partiye oy verdi diye, her bir suç kategorisinden insanları bu partinin mensubu yapmak doğru mu? Böyle lüzumsuz bir isnadın ardından birisi çıksa; toplumun diğer yarısı da (çoğunlukla) CHP ve MHP'ye oy verdiklerine göre, demekki her dört tacizciden birisi CHP'li, birisi de MHP'li olmuş olur dese bu ne kadar mantıklı bir çıkarım olur. Sanırım tersinden örnek verilince adamların ne kadar çocukça yorumlar yapabildikleri ve bu yorumlardan yola çıkarak sosyal bilimcilere nasıl utanmadan görev listeleri çıkarabildikleri anlaşılıyordur.

Hürriyet Gazetesi de konuyu çok fazla ölçüde ciddiye aldı, kampanya düzenledi. İyi güzelde, gelin şimdi asıl sorulması gereken soruları soralım hep beraber. Böylece Taksim tacizi meselesine bir sosyoloğun (gazeteci sosyoloji savaşçılarının değil) gerçek manada nasıl yaklaşacağına temas edelim.

Bir hadise vuku bulduğunda meydana geliş şekline takılırsanız meseleye yaklaşımınız eksik kalmış olur. Asıl yapılması gereken; sorunun kaynağına inmek ve soruna katkıda bulunan nedenleri tahlil etmek, böylece onun tamirine, tashihine çalışmaktır. Taksim hadisesinde medyamız çaresizlik içinde bağıran bir kızın resmine, onun turist kişiliğine ve tacizcilere verilen cezanın azlığına takılıp kaldı. Hürriyet'in imza kampanyası da zaten Adalet Bakanlığına dönük olarak tertip edilmişti bu amaçla. Sorunun gerçek kaynağına inmeye çalışan olmadı. İnmeye çalışan Mutlu gibi bir kaçı da kendi niyetlerini bulaştırdıkları çocukça ve gerçeklerden uzak tahlillere sığındılar.

Bu kişiler yıl boyunca kendi gazetelerini okumuyorlar anlaşılan. Taciz ve onun akrabası olan suçların oranı ülkemizde gittikçe artıyor. Hergün otobüslerde, minibüslerde tacizlere maruz kalan kadınlarımız var da, bu kadınları bu sıkıntıdan kurtaracak hiç bir kampanya yok ortada. Bu konuda hiçbir kadın örgütünün sesi de çıkmıyor. Bu örgütlerin sesinin çıkması için illa ki Diyarbakırlı Halo'nun kızını okula göndermemesi mi gerekiyor? İş yerinde taciz edilen bir sürü bayan var ve bunların tacizcileri de çoğu zaman cezasız kurtuluyorlar. Tecavüzcülerin bile elini kolunu sallayarak dolaştığı bir ülke haline geliyoruz git gide. Hürriyet'in hiçbir zaman çıkıpta 'iş yerinde tacize son' kampanyası yaptığına şahit olmadım. Kendi gazete haberlerine göz atsınlar, daha nice örnekler göreceklerdir...

Şimdiki tespitlerimi bir eğitimci olarak yazıyorum. Taciz hastalığı psikolojik temelli bir hastalık ve zafiyettir. Dolayısı ile fiziksel dünyadan gelen dürtüler ve motivasyonlar ile içli dışlıdır. Bu taciz kültürünü besleyen en önemli etken ise görsel-cinsel teşviklerdir. Sanırım adresin nereye yönlendiği anlaşılıyordur. Bundan kısa bir süre önce DKM'de (11 Kasım 2007) ''Hürriyet Gazetesi Sözünü Tuttu mu?'' başlıklı bir yazı yazmıştım. O yazıda hatırlattığım bir gerçek vardı: 21 Haziran 2007 tarihinde Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni, ''bundan sonra kadın teşhirciliğine son vereceğiz'' diye söz verdiği halde bu sözünü tutmamıştı. Bu ve benzeri medyamızın gerek matbu gerekse de İnternet üzerindeki yayınlarında taciz kültürünü besleyecek, cinselliği ve kadın teşhirciliğini tahrik edecek bir sürü haber ve resim yayınlanıyor. Buna bazı televizyonlardaki cinsel dürtüleri tahrik edecek yayın ve programları da ilave etmek gerekir.

Bu gerçek bu kadar ayan beyan ortada iken, Vatan Gazetesi yazarı gibi birisinin çıkıpta olayın nedenini dindarlara bağlayıp; ''acaba 'kendi kadınları' gibi giyinmeyen tüm kadınları 'hayat kadını' olarak gördükleri için mi saldırıyorlar?'' şeklinde yönlendirici ve tahrik edici bir soru yöneltmesi ne anlama geliyor?

Evet! Bu yazı vesilesi ile, medya organlarımızı tekrar göreve çağırıyorum. Reyting alacağız diye sütunlarınıza taşıdığınız cinselliğin ve cinsel istismarın neticeleri işte Taksim meydanında kameralarınıza böyle yansıyor. Bu durumu bile utanmadan dindarlara teşmil edebiliyorsunuz. Sorunun asıl kaynağı; sizlerin reyting uğruna yaptığınız istismarlarda ve ''halk böyle şeyler istediği için yayınlıyoruz'' diyerek kendinizi aldattığınız gazetecilik anlayışındadır.

Hal böyle olunca lütfen sosyologları göreve çağırıp durmayınız. Zaten kendi istediğiniz gibi konuşmayan sosyologları ve sanatçıları nasıl linç ettiğinizi de görüyoruz (yaşanan son Nur Vergin ve Cemil İpekçi olaylarına bakınız). Bu huysuzluğun nedenini de buradan duyurayım: Bu Kemalist (Gerçek Atatürk idealleri ile alakası olmayan, Atatürk'ten bağımsız farklı bir ideoloji) ve oligarşik kesimlerin çağrılarına cevap verip, kendi istedikleri gibi yorum yapacak sosyologları kalmamıştır; gerçek anlamda hiç olmamıştır da zaten...

22 Kasım 2007 Perşembe

ÖZDEMİR İNCE VE MEDRESET-Ü PRINCETON

Not: Bu yazı 23 Kasım 2007 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Sizlerin arkadaş meclislerinizde ne tür muhabbetler döner bilemiyorum. Benimkini arzedeyim: Hepsi Amerika'da doktora yapan, gurbette yaşamanın da etkisiyle memleket meseleleri konusunda özel bir hassasiyet geliştirmiş bulunan, duyarlı; ama aynı zamanda çok kıvrak zekalı arkadaşlarım var benim. O kadar zeki ve enaniyetli insanın arasında cereyan eden entellektüel tartışmalardan sağ çıkmak! öyle her baba yiğidin harcı değildir. Farklı farklı hayat görüşlerine sahip o derin insanların meselelere farklı zaviyelerden yaklaştıkları öyle bir ortamda ve mantık kılıçlarının birbirleri ile çarpışırken hasıl ettikleri o stresli atmosferin kucağında bir yandan entellektüel derinliğinizi yeniler, birşeyler öğrenir, bir yandan da mantığınızı bilersiniz.

İşin ilginç tarafı ise şu: Her türlü memleket meselesi karşısında en akla gelmedik çeşitlilikte derin ve çeşitli mülahazalar ortaya koyabilen, bu nedenle de çoğu zaman bir düşünce mıknatısının birbirinden kopamayan; ama zıt uçlarında tecelli eden kutupları gibi konuşlanan bu insanların anlaşabildikleri bir nokta var: O da, konu ne zaman Hürriyet ve Milliyet gibi gazetelere gelip çatsa hemen hepsinin ortak bir aklıselimle hareket etmesi ve bu mecmualarımıza ciddi bir entellektüel düzeysizlik hastalığının musallat olduğundan dem vurmaları. Hatta bir ara, mezkur mecmualarımızın ne tür maksatlar ile gazetecilik yapmaya çalıştıklarını izhar edip, bir kısım yazarlarının meselelere yaklaşımlarını masaya yatırmış ve akabinde ise şöyle bir tezi bile tartışabilmişlerdi: ''Halkımızı bu fikri sığlık ve bağnazlık hastalığına düçar olmuş mecmualarımızdan ve yazarlarından soğutmak, onların (halkımızın) entellüktüel derinliğini artırmada ve birbirlerine empati ile bakabilmelerini sağlama noktasında dolaylı bir katkı sağlar mı?''

Şu sorunun alternatif medyada bile bu açıklıkla ve cesaretle dile getirilebildiğine şahit olmadım hiç. Geleceğin aydınları nelerle meşgul...

Bu, yüzeysel bir değerlendirme olmayıp gelişen şartların ve gazete köşelerinde serdedilen düşüncelerin iyi okunması ile alakalı farklı bir bakış açısı. Hem de bazı Hürriyet yazarlarının açıkça aşağıladıkları ''göbeğini kaşıyan adamların'', Amerika'larda doktora yapan, geleceğin aydınları olacak olan evlatlarının Hürriyet ve benzeri mecmualarımızı idrak ve algılayış şekilleri...

Arkadaşlarımın ''yazı'' değil, ''sıralı cümleler'' yazıyorlar; ve sığ düşünceler, saldırgan üsluplar sunuyorlar şeklinde nitelendirdikleri köşelerden ve onların temsilcilerinden bahsediyorum elbette.

Hürriyet'in bu acınacak yazılar silsilesine yenilerinin eklenmediği gün yok gibi. En sonuncusunu biliyorsunuz. Özdemir İnce, Richard Falk gibi dünyaca meşhur olan ve saygı duyulan Amerikalı bir bilim adamını ''budala'' ve ''medrese muallimi'' olarak takdim edebildi gariban okurlarına. Böylece 600.000 gazete okurumuz dünyaca ünlü uluslararası ilişkiler uzmanı ve Princeton Üniversitesi mensubu olan bu zatın kim olduğunu, Özdemir İnce'nin zihni derinlik! süzgecinden süzülmüş haliyle bu şekilde tanımış oldular. Artık kahve köşelerinde (hani olur ya) ya da Hürriyet okunan ciddi meclislerde ne zaman Richard Falk'un adı geçse, birileri çıkıp ''ha o mu, ya o adam medrese hocasıdır, budalanın da tekidir'' şeklinde ince bir Özdemir İnce analizi sunabilirler birbirlerine ve böylece ülkemizin entellektüel tartışma meclislerine önemli bir katkıda bulunabilirler.

Bu garabetten ilk Taha Kıvanç (Yenişafak, 22 Kasım 2007) yazınca haberim oldu. Kıvanç ile İnce arasında bir anda parlayan bir tartışma hasıl oldu bildiğiniz gibi. Mesele aslında İnce'nin, Falk'un bir röportajda sarfettiği ''non-religous'' şeklindeki ifadesini ''dinsiz'' şeklinde tercüme etmesi (yanlış bir tercüme elbette) ve bu yanlışın girdabına kapılıp öfkelenerek Falk'u; onun bu tercüme hatasından doğan bir hitabını yanlış yorumlayarak, ''budalalıkla'' suçlamış olmasına dayanıyor. Kıvanç'ı kızdıran da açıkça ifade etmese de bu entellektüel sığlık, yüzeysel yaklaşım ve bunların ürettiği öfke ile birilerine saldırma hali.

Bu çok bariz olan hatasını kabul etmek yerine, tartışmayı devam ettirmeyi yeğledi İnce. Hızını alamayarak ve öfkesinin kurbanı olarak Falk'u bir ''budala'', dünyanın en başarılı bir kaç üniversitesinden birisi olan Princeton Üniversitesini de ''medrese'' olarak nitelendirebildi kendisi. Bu argümanları geliştirirken kullandığı düşünce şekli Hürriyet Gazetesi'nde önceden de izlediğimiz bir yaklaşımla bire bir örtüşüyor. Taha Kıvanç'ın ''sen Falk'u tanıyor musun ki?'' sorusuna verdiği cevaptan alıntılayarak devam edeyim. "Richard Falk'un kim olduğunu çok iyi biliyorum: Zaman Gazetesi'nin kiralık yazarı ve Fethullahçılığın eğitim merkezlerinden Princeton Üniversitesi'nin hocalarından biri..."

Yani Hürriyet yazarının Richard Falk tanımlamasının dayanak noktası ve bu dünyaca ünlü bilim adamını ''çok iyi tanıyorum'' derken kullandığı mantık silsilesi şöyle işliyor: Richard Falk Zaman Gazetesi'nde yazıyor (aslında arada bir yorumları çıkıyor o kadar, takip etmiyor belli); Zaman Gazetesi de ''Fethullahçı''; demek ki Richard Falk da ''Fethullahçı.'' Son çıkarım bana ait. İnce'nin ''Fethullahçılığın eğitim merkezlerinden Princeton Üniversitesi'nin hocalarından biri'' şeklindeki beyanını bu şekilde okumak hiç te yanlış olmaz. Zira, koskoca Princeton Üniversitesi'ni bile arzettiğim mantıki çıkarım yöntemi ile ''Fethullahçı eğitim merkezlerinden biri'' olarak ilan edebilen bir zihniyet, haliyle onun bir profesörünü de (o bu nedenle ''medrese muallimi'' ifadesini kullanıyor) ''Fethullahçı'' olarak kabul etmiş olmalıdır.

Şu entellektüel derinliğe bakın! Şimdi benim arkadaşlarımın Hürriyet yazarlarına neden o şekilde baktığını ve arzettiğim ilginç 'tezleri' hangi halet-i ruhiye ile dile getirdiklerini anlıyor sunuz değil mi?

Bir noktaya daha değinip kapatayım. Eğer ben ve Taha Kıvanç yanılıyor isek ve İnce haklı ise benim Fethullah Gülen'den önemli bir ricam olacak. Amerika'nın en üst düzey üniversitelerindeki kaliteyi ve ilmi başarıyı yakinen bilen bir insanım. Eğer Özdemir İnce doğru söylüyor ise, yani koskoca, anlı şanlı Princeton Üniversitesi sizin bir eğitim merkeziniz ise, sizden ricam; bu ''eğitim merkezinizi'' ve onun ürettiği bilgi ve birikimi en kısa sürede Türkiye'ye de taşımanız. Ülkemizdeki üniversitelerin hali ortada. İlmi skaladaki yerimiz içler acısı. Lütfen dünyanın bu en meşhur eğitim merkezinin kendisini getiremeseniz bile en azından tecrübesini buraya getirin. Getirin de millet ülkede Princeton gibi bir ''medrese'', Richard Falk gibi bir ''medrese muallimi'' görsün.

9 Kasım 2007 Cuma

HÜRRİYET GAZETESİ SÖZÜNÜ TUTTU MU?

Bu yazı 11 Kasım 2007 tarihli IV.Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Yüzyılımızın en bâriz hastalığı nedir diye sorsam belki çoğunuz bu soruya 'unutkanlık' şeklinde cevap verecektir. Hani güzel bir atasözümüzün de hatırlattığı önemli bir hakikat vardır: ''İnsan nisyanla maluldür'' diye.

Aynı sözün ''Hâfıza-i beşer nisyanla maluldür şeklinde bir versiyonu da bulunuyor. İnsanlığın belki de tarihinde şahit olmadığı derecede ciddi bir unutkanlık hastalığına düçâr oluyoruz. Artık bırakın sadece okuduklarımızı ve gördüklerimizi unutmayı; verdiğimiz sözleri bile hatırlayamaz hâle geldik. Umarım hepimizin benzer şikâyetlerden dert yandığı, streslere girdiği böyle bir dönemde, benim çıkıpta ''bazı şeyleri ne yapsam unutamıyorum'' şeklindeki bir hitâbımı mâzur görür, bunu bir enâniyet emâresi olarak kabul etmezsiniz. Evet! gerçekten de bana verilmiş bazı sözleri, söylenmiş ifâdeleri, ya da yazıyla önüme konmuş değerlendirmeleri unutamıyorum. Aradan uzun bir zaman bile geçmiş olsa, hâfızamı sessizliğin karanlığına saldığım bir anda aniden şimşek gibi çakarak o sessizliği dağıtan, unutmaya çalışsamda sürekli zihin perdelerime yansıyıp beni rahat bırakmayan, beni sürekli avlayan hâtıralarım olur benim.

21 Haziran tarihiydi. Hürriyet Gazetesi, Genel Yayın Yönetmenleri Fatih Çekirge aracılığı ile hepimize bir söz vermişti. Bundan sonra ''kadın teşhiri'' yapmayacaklarını, ''hiç bir haber değeri olmayan çıplak kadın fotoğraflarını'' ve bu ''fotoğraflardan oluşmuş fotoğraf galerilerini İnternet sayfalarında yayınlamayacaklarını'' söylemişlerdi. Bu atılım ''tirajlarını bile düşürse'' bunu yapacaklardı; artık ''doğru haberin ve düzeyin yüksekliğini'' önemsedikleri için...

İfadelerine göre, ''bu tür teşhire dayanan foto-galeri zihniyetinin habercilikle ilgisi olmadığını düşünüyorlardı.'' Ne kadar da mutlu olmuştum; ''kadını yalnızca teşhir malzemesi olarak gören zihniyetin aslında insana karşı bir saygısızlık'' olduğu şeklindeki yorumu; ya da ''yarı pornografik ve kadın teşhirine dayanan, üstelik hiçbir haber değeri olmayan fotoğraflara çocuklarımızın da kolayca ulaşabildiği'' itirafını Çekirge'nin kaleminden okurken...

İşte ''verdiğimiz sözleri bile unutmaya başladık'' şeklindeki serzenişim ile anlatmak istediğim gerçek bu idi. Gün geçmedi ki bana ve insanıma verilen bu söz aklımdan çıkmış olsun. O günden beri hep, hürriyet.com.tr sayfalarında bu vaadin gerçekleştiğine dair izler arayıp durdum. Heyhât ne gezer! Acaba benim ''haber değeri olmayan'', ''yarı pornografik'', ''kadın teşhirine dayanan'' kavramlarım ile Hürriyet Yayın Yönetmenin ki farklı mı acaba diye düşünmeden edemedim. Zihnimin beni yanıltmadığına inandığım halde dönüp arşivlere göz attım. Sizleri bilemem; ancak benim kanaât-i acizâneme göre, Hürriyet gazetesi bize verdiği sözleri tutmadı. Bana katılmama hakkınız var elbet; ancak bunu yapmadan evvel eski-yeni arşivlere bakarak bir kıyaslama yapmanızı, sonra hüküm çıkarmanızı istirhâm ediyorum sizlerden.

Şahsi görüşüm ve değerlendirmem, Hürriyet.com.tr adresinde ''kadın teşhirinin'' hâla devam ettiği şeklinde. Maalesef, hiçbir haber değeri olmayan, aynı zamanda ''yarı çıplaklığı'' da ön plana çıkaran resimler yayınlanmaya devam ediyor Hürriyet'in sitesinde. Aynı gruba bağlı olan Milliyet'in sitesi de benzer şekilde. Az önce de arzettiğim gibi, bu yayınlara çocukların da çok rahat bir şekilde ulaşabiliyor olması hakikati Çekirge'nin de ifade ettiği bir gerçekti. Değişen bir şey yok. Daha dün, ''kadın teşhiri'' ve ''yarı çıplaklık'' örneği olduğunu düşündüğüm bir resmin altına konmuş olan 'toplam görüntülenme'' kısmına bakıyordum. Sayılar 300 binlerde dolaşıyor. Bu insanların içerisinde önemli miktarda 12-21 yaş grubu ziyaretçinin olması muhtemel.

Olumsuz bir gelişme daha aktaracağım üzülerek. Bizler bu ''teşhirden'' ne zaman vazgeçecekler diye beklerken, Hürriyet ve Milliyet siteleri Facebook ortamını da keşfettiler. Biliyorsunuz, Amerika'da ortaya çıkmış, kısa bir sürede dünyaya yayılmış bir sosyalleşme ortamı Facebook. Özellikle genç insanların takip ettiği İnternet tabanlı bir sanal mekan. Bu mekana üye olan kişiler kendilerine ait bir sayfa temin ediyorlar ve arkadaşları ile irtibat kurabilecekleri, onlarla resimlerini, yazılarını, ilgilerini çeken videoları paylaşabilecekleri iletişimlerde bulunuyorlar. Hürriyet ve Milliyet'in yeni keşifleri işte insanların üye oldukları gruplarda birbirleri ile paylaştıkları bu resimler... Anlaşılan bu gazetelerimizin bazı muhabirleri, Amerikalı bazı kolej öğrencisi bayanların sarhoş bir vaziyette iken çektikleri resimleri bulmuşlar. Ardından resimlere haber değeri atfedip! yazısız yayınlamışlar. Hem Hürriyet hem de Milliyet aynı gün bu resimlerin 60-70 kadarını ''Küfelik kızlar İnternetin gözdesi'' ve ''Sarhoş kızlar çılgınlığı'' başlıkları altında yayınladılar. Resimlerin bazıları açık bir yarı çıplaklık teşhiri. Resimleri kendisine gösterdiğim Amerikalı bir medya-iletişim uzmanı ''Uğur, bu resimlerin hiç bir haber değeri yok ki'' demese benim çok önyargılı hareket ettiğimi düşünmeden edemeyecektim. Ardından bir gün geçti... Hürriyet bu sefer, başka bir dergiden aktarmalı bir haberle Facebook üzerinde ''seks'' içerikli oluşumların nasıl bulunabileceğine dair bir ''ajan çalışmasının'' kodlarını ve bulgularını sundu halkımıza. Halihazırda Facebook katılımcısı sayımız dünyada ilk beşinci sırada. Bu kalabalığa güzel bir; 'Ey halkım, Facebook'ta bunlar da var, öğren!' eğitimi verilmişe benziyor.

Her ne kadar; bundan sonra her iki gazetemizin sayfalarında daha fazla Facebook'tan aşırılmış kadın resimleri göreceğimizi düşünsem de, sadece Facebook örneğine takılmış değil aklım. Bana, Hürriyet'in bize verdiği sözde durmadığını hissettiren bir çok ''kadın teşhiri'' ve ''yarı çıplaklık'' örneği görüyorum sayfalarında. Umarım bu yazı Hürriyet gazetesine önemli bir hatırlatma görevi yerine getirir. Amacım üzüm yemek; bağcıyı dövmek değil. Her yaştan insanın rahatça ulaşabildiği sayfalarda, kadın teşhirine, çıplaklığa, haber değeri olmayan mezkur nitelikli resimlere ve foto-galerilerine yer verilmesini önlemek amacım. 21 Haziran tarihinde Genel Yayın Yönetmeni Çekirge'nin, takdir ettiğim ve alkışladığım bir öz-eleştiri üslubu ile dile getirdiği hakikatler üzerinden Hürriyet'e seslenmek ve kendilerine önemli bir hatırlatmada bulunmak istedim yalnızca. Lütfen! Bize verdiğiniz söze riâyet ediniz.

Ne yapayım? Benim de hastalığım bu işte: Bazı şeyleri asla unutamıyorum. 9 Kasım 2007