Bu yazı 31 Agustos 2018 tarihinde Yeniyon'de ve The Circle' da yayınlanan köşe yazısıdır.
Kendisini Müslüman olarak tanımlayan dünyaya ister politika, ekonomi, sosyoloji, dini ve kültürel yaşam gibi maddi dürbünlerle, isterseniz de iman ve hikmet dürbünleriyle bakınız, olumlu bazı hususiyetlerin dıında bir çok toplumsal sorunlar, sistemsizlikler, kafa karışıklıkları, içinden çıkılmaz sorun yumakları, vizyonsuzluklar, ahlaki ve dini yaşayış ve kavrayış sorunları; hatta imani çelişkiler ile karşılaşırsınız.
Tam üç yıl önce yazdığım, ‘’Suriyeli Çocuk ve Vicdansız Müslümanlar’’ başlıklı yazıda da bu konuya işaret etmiş ve Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ‘Müslüman Devletler’ konusundaki bir söyleminden ilhamla şu paragrafı yazmıştım:
Dünyâ üzerinde ‘Müslüman devlet’ olduğunu sanmıyorum. Zîrâ devlet olmak sistemli bir birliktelik sağlayabilmeyi gerektirir ve bir arada yaşama kültürü geliştirebilme kaabiliyeti ister. Müslüman devlet ise Kur’an’dan süzülen güzelliklerin o kültürle yoğrulup hakkaniyete dayalı bir toplum inşâ edilmesini ittihâz eder. Bizlere sadece kaderin bir araya topladığı ‘Müslüman yığınlar’ demek daha doğru olur. Sistemsizlik, cehâlet, kin, düşmanlık, fakirlik, zorbalık, hırsızlık, diktatörlük, özenti, lüks, isrâf… Sağlıklı bir birlikteliğin ve devlet olabilmenin temeline dinamit koyan, İslâmi yaşama aykırı ne varsa hepsinde zirvedeyiz. Fethullah Gülen’in ‘Genç Adam’ şiirinde târif ettiği gibi; ‘’Sarmış cemiyeti onulmaz pek çok hastalık… Toplumun her yanı ayrı bir illetle ma’lûl… Meydanlar inliyor; gâyesiz kalabalıklar… Bir tablo ki komedi, trajedi iç içe… Bunca fezâyîle cemiyet yaşar mı? Heyhât!’’
O yazıyı yazmama sebep olan İzmir’de kıyıya vuran Suriyeli çocuğun acıklı resmi üzerinden yıllar geçti. Zaman; o Ege kıyılarının ev sahibi olan milletin sadece Müslüman göçmen bir misafirini koruyup kollayamamaktan çok daha öte bir biçimde içinde zalimlikler barındırdığını tarihin hüzünlü yapraklarına kustu! Aynı toplumun fertleri; yıllardır çocuklarını okutup gözetip kollayan eğitimcilere, sırf bir adamın sözlerine inanarak, ‘terörist’ muamelesi yapmaya başladı ve onları bu sefer aynı Ege kıyılarında ve Meriç’in sularında ölüme gönderdi. Yukarıda resmini çizdiğim bütün çürümüşlükleri yıllardır sinesinde barındıran toplum ani bir ahlaki çöküntüye maruz kaldı.
Hırsını, öfkesini ve kinini kontrol edemeyen; ama ele geçirdiği baş döndürücü güç ile toplumun iradesini felç ederek vicdani bünyesini kontrol altına alan bir adamın peşinde yaşanan ve hikmet dürbünüyle izleyen herkesi hayretlere düşüren ani bir çöküntü bu!
Topluma sürekli pompalanan yalan ve iftira haberlerini, oynanan iğrenç oyunları, ‘insanlar bu kadar mı düşer’ dedirten sefaletleri ve bin bir türlü algı operasyonlarını bizler görebilsekte bunları herkesin görebilmesi mümkün değil. Hatta, bunları görebilen birçokları; aynı vicdansızlık bataklığına ya korkudan ya da gönüllü olarak girdiğinden olsa gerek, hallerinden son derece memnun bir halde heyecan içinde raks ediyormuş gibi görüntüler sergiliyorlar; adeta bir Hint fakirinin kavalı önünde raks eden çıngıraklı yılanlar gibiler…
Bu yazıyı okuyan bir çok kişinin benim gibi düşündüğünü biliyorum. Artık Türk milletine başı duvara toslayacağı ve içine düştüğü hipnozdan uyanacağı ana kadar birşey anlatmanın mümkün olmadığını düşünüyorum. Hani tıpkı bazı Hollywood filmlerindeki gibi; tüm insanlığı bir hipnozun altında kötü işlere sevkeden ‘kötü karakter’ öldüğünde artık büyü bozulur ve insanlar eski normal hallerine geri dönerler ya, işte öylesi bir durum yaşanıyor gariban ülkemde!
Peki diğer Müslümanların Türkiye’deki gelişmelere karşı bakışları nasıl? Hepsi benzer şeyler mi düşünüyorlar ve fikirlerini değiştirmek mümkün mü? Benim gibi yıllardır yurt dışında yaşayan kişilerin bu konuda farklı farklı tecrübeleri olmuştur elbet. Ben sizlerle kendi yaşadığım tecrübeler ışığında birkaç örnek paylaşmak istedim bugün.
Amerika’da yaşayan Müslümanların önemli bir kısmı diğer ‘Müslüman’ toplumlardan göç etmiş olan göçmenlerden oluşuyor. Tanışacağınız İranlıların büyük bir kısmı zamanında Şah rejiminden kaçmış olan liberal, seküler kişilerden oluşuyor. Arap, Pakistan ve Hindistan kökenli Müslümanların oranı diğerlerine göre fazla olsa da ancak birkaç nesildir buralardalar. Bazıları asimilasyondan geçmiş veya kendi kültürüne uzak kalmayı tercih etmiş olsa da, önemli bir kısmı kimliğini koruyor. Amerika’daki tüm diğer göçmen topluluklar gibi, Müslümanlar da, maalesef ekseriyetle, kendi ülkelerinden bir sürü sorunu beraberlerinde getiriyorlar ve bu yüklerden kurtulmakta zorluklar yaşıyorlar. Bunlar çeşitlilik arzetse de bu yazıya konu olan kısmıyla; siyasi çekişmeler, birbirini dışlama, ülkelerindeki toplumsal ve siyasi çekişmelerden sıyrılamama, yani ‘hicretle bütünleşememe’ eksenli birtakım sorunlar yaşıyorlar.
Bazı Atatürkçü-Müslüman Türkleri hatırlıyorum mesela. Amerika’daki demokrasi ve birlikte yaşama kültürünü ballandıra ballandıra anlattıkları halde, mevzu dindarlar, ‘’Cemaatçiler’’, Kürtler vs. olunca Türkiye’deki aynı hırçın-ayrıştırmacı-ötekileştirici tepkileri verdiklerini hatırlıyorum. Bu yelpazeyi genişlettiğinizde Araplar, Mısırlılar, İranlılar, Pakistanlılar, Afrikalı Müslümanlar vs. derken bir sürü iç çekişme veya birbirini görmezden gelme, ötekileme, ülkedeki farklı siyasi tartışmalar üzerinden yaşanan kopuşlar geliyor hep aklıma. Buna Mısır’daki darbe arefesinde Mısırlılara ait bazı mescidlerde yaşanan Sisici ve İhvancı gruplar arasında hasıl olan tartışma ve kopuşları da eklemek gerekiyor. Bunların çoğu elbette yaşanması muhtemel hadiseler. Benim işaret ettiğim konu daha çok o sorunlu köklerden kopamama üzerine odaklı.
Elbette tahmin edeceğiniz gibi bu sorunlara yeni bir tanesi daha Erdoğan sayesinde eklendi maalesef. Onun önemli bir muhafazakar kitleye aşıladığı nefret tohumları Amerika ve diğer Batı ülkelerinde de zehir saçmaya başladı. Tanıdıkları insanları ‘cemaatçi’ diye fişleyen, isim toplayıp bir yerlere gönderen, onların Rus zulmünden kaçarak ABD’ye sığınmış olan Ahıska Türkleri ile tesis ettikleri kardeşlik köprülerini yıkmak için ellerinden geleni yapan ve bu kadar çirkefleşmeseler de, yıllardır evlerine gidip geldikleri, yemeklerini yedikleri nezih insanları artık dışlayan, görüşmeyen, yalnız bırakan, tanıdık ortak Amerikalı dostlara; ‘benim artık o darbecilerle ilişkim yok!’ mesajları gönderen insanlar…
Bazı Müslümanlar da bu gelişmelerden etkileniyorlar elbet. Geçenlerde Suriyeli bir imamın hala Erdoğan’ı destekleyen görüşler paylaştığını duyduğumda kendisiyle bir süre önce yaptığım konuşma geçti gözümün önünden. Demek Türkiye’de, içlerinde masum kadın ve çocukların da olduğu Müslümanların yaşadıkları inanılmaz zulümlere dair anlattığım ne varsa hiçbiri işe yaramamıştı. Oysa onun çok yakın bir arkadaşı olan Mısırlı ve İhvan kökenli bir Müslüman bir akademisyen ile görüştüğümde Erdoğan hayranı olan o kişiyi ikna etmem sadece 20 dakikamı aldı. İkna etmek için de anlatmamıştım üstelik! Konuyu İhvan’ın Mısırda yaşadığı sosyo-politik sorunlar paralelinde ele aldım ve Suudi Arabistan-Sisi denklemine dair bir takım dinamiklere ve Erdoğan’ın o çarklardaki yerine işaret ettim. Ayrıca, farklı Müslüman toplumlarda gelişen İslamcı reflekslerin zihinleri felç edici bazı zehirli düşünce oklarına ve yalanlar üzerine dönen politikaların zehirleyici yönlerine dair birtakım somut örnekler de verdim. Mısır’dan, Arabistan’dan, Pakistan’dan, Suriye’den, Irak’tan, İran’dan ve tabi Türkiye’den örneklerle de destekledim. Olayı geniş bir çevçevede değerlendirince zihnine yatan bu zat, biz bu tür gelişmeleri hiç okuyamıyoruz, anlattığın şeyler çok vahim ve apaçık bir zulüm; hatta Yezid’in yaptıkları gibi dedi ve şunu ekledi: Biz Erdoğan’ı hiç öyle tanımıyorduk; bu yapılanların açık bir ‘’münafıklık’’ olduğunu bile söyleyebilirm diyerek teşekkür ederek yanımdan memnun bir şekilde ayrıldı.
Bundan birkaç hafta sonra Pakistanlı ve Hindistanlı tıp doktorlarının olduğu bir ortama davetliydim. Bana Türkiye’deki gelişmeleri sordular. Ben de yaşanan somut örneklerden ve gelişmelerden bazı örnekler verdim. Hatta bir espri yaparak şu an Erdoğan’ın ‘terörist’ dediği bir insanla konuşuyorsunuz dedim. Hepsi öğrendikleri şeyler karşısında hayretlere düşüp çok memnun kaldılar. O kişilerden ikisi beni farklı zamanlarda tekrar gördüklerinde gelişmeleri özellikle tekrar sordular. Onlar da tıpkı o Mısırlı gibi; gelişmeleri senin anlattığın perspektiften duyamıyoruz, çok saol diyerek ayrıldılar yanımdan.
Yıllardır yaptığım gözlemlere dayanarak söylüyorum. Genelde Arap toplumlarından gelen insanlara Erdoğan gibi siyasi figürlerin gerçek yüzlerini göstermek diğerlerine nazaran biraz daha güç olabiliyor. Çünkü o toplumlar tıpkı Türkiye’de AKP’nin çıkışını kolaylaştıran şartlar gibi yıllarca seküler rejimlerin zulümleri altında inlemişler ve itildikleri İslamcı ekollerin kucaklarında büyümüşler. O badirelerden tek çıkış yolunun yalnızca siyasetle mümkün olabileceğine, siyasi güç çarklarını ele geçirmeden bir kurtuluşun mümkün olamayacağına inandırılmışlar. Yani kurtuluşa dair geliştirebildikleri tek refleks, tek felsefe o olmuş. Düşünsenize; aynı çevreler yıllardır Kaddafi gibi, Saddam gibi liderlerin de peşlerinden gittiler ve onların Batı’ya ‘kafa’ tutan, halkına zulmetseler de onda bir hikmet arayan anlayışlarının beşiğinde geliştiler. Bugün o liderler hakkında fikirleri değişikliğe uğradıysa bu; o liderlerin toplumu getirip duvara toslatmış olmalarındandır. Yani başta işaret ettiğim gibi, o toplumların da bizdeki gibi, ancak duvara toslayınca hipnozdan kurtulabilen toplumlar olmalarıdır. Bu kesimlere Hizmet-Bediüzzaman çizgisinin temsil ettiği iman inşası ve eğitim ile yeni bir kimlik kazanma konusunu anlatmak çok zor ama elzem bir husus. Hatta, Erdoğan’ı anlattıktan sonra bu farka temas ettiğimde o Mısırlı akademisyen yeni bir bakış açısı kazanma coşkusuyla heyecanlanmıştı. Müslümanların böyle farklı bir bakış açısını ve onun potansiyel gücünü tanımaları gerekiyor. Bunu başarabilecek şartların oluşması da, maalesef, ancak İslamcı ve Ulusalcı trenlerin yönettikleri-zulmettikleri toplumları raydan çıkarmalarıyla oluşturacakları şok etkisine bağlı!
Ayrıca; bir çok Arap çevresi yıllardır Türkiye’yi hep ‘kemalist seküler ‘kafirlerin’ yönettiğine inanmışlardır. Benzer İslamcı refleksler de taşıdıklarından ötürü, Arap dünyasının Erdoğan’ın çizdiği görüntüden, yapmacık İsrail ve Batı diklenmelerinden etkilenmemeleri zaten zordu. Bunun yanında bazı Arap toplumlarında Erdoğan’ı ‘Müslümanların hamisi’ gibi gösterme yönünde bazı algı pazarlama faaliyetleri de olmadı değil. Hatta bu konuda Ali Bulaç yıllar önce bir uyarı yapmış ve Türkiye’nin ‘Arapların abisi’ gibi pazarlanmasının bazı ters tepkiler doğuracağına işaret etmişti. Tüm bunlara Türkiye’den yayılan mevcut haberlerin neredeyse hepsinin artık sadece Erdoğan medyasından yayıldığını da eklemek gerekir.
Bu son paragrafta özetlemeye çalıştığım refleksler Erdoğan AKP’sinin Türk insanını etkileme ve yönetme amaçlı kullandığı söylem ve gayretlerle ne kadar da örtüşüyor değil mi?
Bu konu daha çok su götürür. Şimdilik burada kesiyorum. En başta alıntıladığım Hocaefendi’ye ait mısra ile bitireyim: ‘’Bir tablo ki komedi, trajedi iç içe… Bunca fezâyîle cemiyet yaşar mı?’’
Bir itirafta bulunarak sizleri, inşallah, faydalı düşüncelerle başbaşa bırakayım. Ben aslında mevzuları Müslümanlara anlatma gayretlerinden şu dönemde çok bir fayda çıkacağını zannetmiyorum. Yaşadığım örneklerdeki gibi ancak soruldukça anlatıyorum. Ama Amerikalı eğitimli dostlarıma mutlaka bahsediyorum gelişmelerden. Bunun bir çok sebebi var elbet. Onları da o tatlı düşünce dünyanıza havale edip müsaade isteyeyim. Sağlıcakla kalın!
Musluman devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Musluman devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7 Eylül 2018 Cuma
13 Ekim 2015 Salı
SURİYELİ ÇOCUK VE VİCDANSIZ MÜSLÜMANLAR
Bu yazı 8 Eylül 2015 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.
Dünyâ üzerinde ‘Müslüman devlet’ olduğunu sanmıyorum. Zîrâ devlet olmak sistemli bir birliktelik sağlayabilmeyi gerektirir ve bir arada yaşama kültürü geliştirebilme kaabiliyeti ister. Müslüman devlet ise Kur’an’dan süzülen güzelliklerin o kültürle yoğrulup hakkaniyete dayalı bir toplum inşâ edilmesini ittihâz eder. Bizlere sadece kaderin bir araya topladığı ‘Müslüman yığınlar’ demek daha doğru olur. Sistemsizlik, cehâlet, kin, düşmanlık, fakirlik, zorbalık, hırsızlık, diktatörlük, özenti, lüks, isrâf… Sağlıklı bir birlikteliğin ve devlet olabilmenin temeline dinamit koyan, İslâmi yaşama aykırı ne varsa hepsinde zirvedeyiz. Fethullah Gülen’in ‘Genç Adam’ şiirinde târif ettiği gibi; ‘’Sarmış cemiyeti onulmaz pek çok hastalık… Toplumun her yanı ayrı bir illetle ma’lûl… Meydanlar inliyor; gâyesiz kalabalıklar… Bir tablo ki komedi, trajedi iç içe… Bunca fezâyîle cemiyet yaşar mı? Heyhât!’’
Müslümanlar olarak şimdilerde ‘vicdan’ üzerinden de imtihan oluyoruz. Suriye’de büyük bir dram yaşanıyor. Önce Esed, ardından IŞİD teröründen kaçan yaklaşık 12 milyon mültecî sığınacak yer arıyor. Çoğu Suriye içinde göç etmişken, 4 milyon civarında göçmen Türkiye, Lübnan, Ürdün, Irak ve Mısır gibi istikrarsız ülkelere dağıldı. İran zaten Esed zalimine açık destek vererek denklemin öbür tarafında yerini aldı. Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi zengin ülkeler kapılarını mültecîlere kapalı tutuyorlar; ‘’kampları gezerek seçtikleri güzel câriyelik kızlar’’ müstesnâ…
Mültecîler için kaçmak bile parayla! Ülke içinde yer değiştiren 8 milyon Suriyeli belki de yeterli paraları olmadığı için komşu ülkelere gidemedi. Göç yolunda ölen, fuhuş ve organ mafyasına kurban giden kaç kişi var bilemiyoruz ve bütün bunlar Müslüman topraklarda cereyan ediyor. Sığındıkları yerde rahat mı ediyor peki bu insanlar? Hayır! Fakirlik, açlık ve sefâlet bir yandan hayatı daha da güçleştirirken, ceplerindeki son paraya ve namuslarına da göz dikenler, onlar üzerinden oy, güç ve politik kazanç hesapları yapanlar da Müslüman! Onlar ülkelerini kaosa terkedip giderlerken bilmiyorlar belki de; ülkelerinin petrolüne göz dikenlerin ve bu amaçla kaosu finanse edenlerin Müslüman liderler olduğunu.
Hor ve hakîr görüyor onları gittikleri Müslüman beldelerin insanları. Bunlar da nereden çıktı diyorlar, fakir, pis kokulu diyorlar sonra. Dükkanının önünde mültecî gören esnaf ya ‘hoşt’ diyor ya da dövüyor. Onlara fâhiş fiyatlarla evler kiralanıyor. Kızları ya kuma olarak evlerde alıkonuluyor yada fuhşa itiliyor. Ali Bulaç’ın işaret ettiği gibi, zengin Araplar mültecî kamplarını gezip güzel kızlar arıyorlar cariye yapmak için. Kaçamayan Suriyeli kızlar da zâten başka bir ‘cihad’cı grubun câriyesi ve seks kölesi oluyor kendi yurdunda!
Ceplerindeki paraya göre kendilerine ‘göç’ vâdediliyor bu insanlara, ‘kutsal’ topraklara ulaşmak adına. Yanlış anlamayın! Rahat edebilecekleri başka bir Müslüman ülkeden bahsetmiyorum kutsal derken. Nedense bu insanların hepsi Hristiyan-laik topraklara göç etmek istiyorlar. Sanki Suriye bir Cehennem, kendilerini zor attıkları komşu Müslüman ülkeler bir Araf bataklığı da; onlar Hristiyan topraklarda Cennet’i aramaya koşuyorlar telaşla. Her bir fert başına binlerce dolar ödeyerek deniz ve kara yoluyla o topraklara kaçmaya çalışıyorlar haklı olarak. Ama bu sefer de yollar da telef oluyorlar. Gemici Müslüman kardeşleri öldürüyor onları bu sefer Akdeniz ve Ege’nin dalgalı ve soğuk sularında. Nedense hep batıyor bu tâcir botları! Müslümanların hep batan botları mı olur demeden edemiyor insan. Oysa İsrail düşmanlığı! yaptıkları halde gene İsrail’e çok ucuza petrol ve su taşıyan mahâretli tankerleri var bu kimlik Müslümanlarının…
Can yeleği giyip çürük bir bota atlayan Alyan bebeğe kimse gitme demiyor. Aksine sâhilde can yeleği satıyor ona fâhiş fiyatla. Alyan bebeğin cansız bedeni sâhile vurunca; nedense birden vicdan abidesi kesiliyoruz samimiyetsizce. Herkes edebiyatçı, şair kesiliyor sosyal medyada. Cansız çocuk bedeninin resmi Birleşmiş Milletler toplantısının ortasına konuluyor Fotoşopla; hani suçlu hep Batı ya! O mültecîlerin Müslümanlara güvenmeyip kaçmaya çalıştığı Batı hani. Ünlüler çıkıp anlamsız ve lüzumsuz edebî! lâflarla; ‘’ölen insanlık’’, ‘’insanlık başlamadı ki bitsin’’, ‘’insan olmak ne kadar utanç verici’’, ‘’çocukları ölümden uzak bir yere koymalı’’, ‘’bir su canlısı kadar olamadı çocuk’’, ‘’vatansız, evsiz, göçebe bu hayattan yorgun çocuk’’, ‘’çocukların ölmediği bir dünya istiyorum’’ diyerek mide bulandırıcı ve samimiyetsiz mesajlar paylaşıyorlar hayranlarıyla. Sanki güzellik yarışmasında her birisi ve dünyaya bir mesajın var mı diye soruluyor kendilerine. Hiç bir ünlü cesâret edip de milletvekillerine ve hükümete hesap soralım, hattâ gelin yardım toplayalım diyemiyor bile. Olur ya! Erdoğan yanlış anlar sonra!..
AK Partili beş genç ölen çocuğun kırmızı tişörtünden giyip sâhilde uzanarak protesto ediyor aklınca. Oysa desteklediği hükümet de sorumlu bu yasdan. AK Gençlik nargile kafelerden ‘vicdan protestosu’ organize ediyor; resimler paylaşıp, Havuz yazarlarının ve idârecilerin gene Batı’yı suçlayan sözlerini paylaşıyor fütursuzca. Mısır’da öldürülen Rabia’nın ardından da seyretmiştik bu samimiyetsiz vicdanî histeri nöbeti tiyatrosunu. Oy ‘’ütme’’ zamanıydı çünkü o zaman… Oy kuluçkasına yatmıştı ‘’dünya liderlerimiz’’; gözyaşı yerine kan kokuyordu yalancı gözyaşları.
Bir Havuz yazarı çıkıp; ‘’diktatörlerle iş tutan Batı’’ diyerek söndürüyor vicdanını; o diktatörlerin Müslüman olduğunu ve kendi partisinin bu savaştaki rolünü inkâr ederek. Oysa, bîat yemini ettiği hükümetin desteklediği IŞID’den kaçıyordu o sâhilde cansız yatan bebek… Ama suçlu gene Batı. Devam ediyor ve ekliyor ‘’Batı’nın batışı’’ diyor güya batan bebeği kastederek. Ardından Erdoğan çıkıyor; ‘’ben doğrusu tüm Batı dünyasını bu konuda suçlu buluyorum diyor’’; sözün bittiği, vicdansızlığın başladığı noktayı işâret edercesine.
Sonra ansızın bir can simidi uzanıyor, vicdanlarında boğulmak üzere olan, Müslüman nargilecilere: Macaristan’ın sağcı Başbakanı çıkıp ülkesine sığınan mültecîler için ‘’Hristiyan değerler Müslüman akını ile tehdit altında’’ diyor ve bizimkilere adetâ nefes aldırıyor. ‘Bak gördün mü, Batı hep böyle, ben suçlu Batı demiştim zaten’ derken kanlı ellerini sürüyor yüzüne; ‘şükür yırttık’ diye düşünürken günümüz Müslümanı… Biz, ülkemize sığınan mültecîlere huzûr ve güven içinde yaşayabilecekleri kamplar bile yapamamışken onları ya başınızın çaresine bakın dercesine Anadolu’ya saldık ya da kamplarda IŞID propagandasına teslim ettik oysa. Sonra da kızlarının peşine düştük.
‘’Vicdan kalp penceresinden bakar, akıl gözünü kapasa da vicdanın gözü, dâimâ açıktır’’ der Said Nursi. Vicdan, kalpte yanan ve hiç sönmemesi gereken bir ateştir. Kalbin karanlık noktalarını ısıtıp onu buz tutmaktan ve karanlığa garkolmaktan korur vicdan ateşi. Az da olsa sürekli yanan bir şofben ateşi gibidir o; vazifesini her dâim sürdürür. Bir kibrit ateşi değildir meselâ; istediğimiz zaman yaktığımız, bir çakımlık; olaydan olaya çakıp hamâset sigaralarımızı tutuşturup sonra attığımız… Evet! Zehirli dumanını içimize çekip, şöyle bir Batı’yı suçlayıp, sonrada keyifle üflediğimiz o hamâset sigarasından bahsediyorum. En son Rabia’da yakmıştı ‘Yeni Türkiye’nin ‘’dindar nesli’’ o sigarayı; şimdi de sahile vuran çocuk bedeninin karşısına geçmiş yakıyor.
O arada Mısır’da onlarca kişi idâm edildi ve binlerce Suriyeli ya öldü ya fuhuşa kurban gitti ve siz hiç birşey yapmadınız. O insanların petrolünü İsrail’e taşımaya devam ettiniz sadece. Dünyanın diğer yerlerinde sessizce öldürülen, sürülen Müslümanları ise hiç saymıyorum. Onlara da gittiniz; meselâ Çin’e.. Ama Doğu Türkistan’lı kardeşlerinizi ‘’terörist’’ ilân edip geldiniz. Halbuki, lideriniz bu ilanı yapmadan önce gene nargile kafelerinizden ölü Uygurlu çocuk resimleri paylaşıyor, İstanbul sokaklarında çekik gözlü turist dövüp, Çin lokantasında Uygurlu aşçı tartaklıyordunuz Çinli diye. Lideriniz Uygurlulara terörist îmâsı yaptığında; ‘ulul emre itâat’ deyip sustunuz kahpece! Ama bununla da kalmayıp yapılan vicdansızlıklara karşı çıkan herkesi ‘’hâin’’, ‘’paralel’’ ilân etmeye devam ettiniz küstahça. Vicdansızca tüttürdüğünüz hamâset sigarasının izmaritini diğer insanların üstünde söndürdünüz böylece.
Vicdan ateşi bazen Cehennem ateşi gibi olur insanın kalbinde, olmalıdır da. ‘’Vicdan azabı, insanın içinde bir Cehennemdir’’ derken bu nedenle haklıdır Lord Byron. İki cihetle böyledir: Birincisi, vicdanımı kirletirsem onu ancak Cehennem ateşi temizler demelidir insan; o bilinç ve ürperti ile yaşamalıdır hep. İkincisi, dinî inançlarımız gereği âhirette olacak olan da budur zâten. Hani her insan kendi ateşini getirir derler ya Cehenneme. Dünyâda iken vicdanını hiç kullanmayanların vicdan ateşi tutuşturur hak ettikleri Cehennem ateşini.
Velhâsıl, günümüz Müslüman toplumlarının vicdanı böyle hastalıklı bir yapıdadır. Vicdandan çok vicdansızlıktır onunkisi. Kendini hiç hesaba çekmez; çünkü hiç hatâsı yoktur onun. Hep diğeri; Batı, hâinler, ajanlar, fâiz lobileri suçludur. Saydıkları bu suçların hepsine de bulaşmış ve Batı ile danışıklı döğüş yapan liderlere de delicesine ‘’âşık’’tır ve bîat eder aynı hastalıklı kalp. Onlar yapınca ‘dâvâ’ yada ‘cihad’dır o çünkü.
Neyse efendim uzun oldu kusuruma bakmayın. Çuvaldızın ucu ya da balyozun sapı biraz uzun olsun istedim nedense!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)