medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Şubat 2016 Salı

CEMAAT NEDEN VE NASIL KAZANIYOR? (5)

Bu yazı 2 Şubat 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Yaşanan sürecin Hizmet Hareketi adına bir çok kazanımlara vesîle olacağını ele aldığımız beşinci yazımızdayız. Bu ve sonraki birkaç yazıda rotayı biraz da adâlet ve devlet sistemi, medya, toplum, AKP ve hükümet yönüne çevirerek, ülkemizin potansiyel kazanımlarına da işâret edelim.

Toplumsal sağlığımız bağlamında yazdığım yazılarda hep şunu savundum: Ekonomik, siyâsî, hukûkî ve ahlâkî anlamda bir dibe vurma hali yaşıyoruz ve daha da yaşayacağız. Ali Ünal’ın AK Parti hükümetini kastederek ‘’devlet trenini raydan çıkartacaklar’’ ve Ali Bulaç’ın ‘’Çanakkale’den beri başımıza gelen en büyük felâket’’ diye tanımladıkları günlerin içerisinden geçiyoruz. Yenilen vurgunların ardından hatalarından ders çıkararak hayata tekrar tutunmayı başaran bir toplum olacağız. Bize bu sıkıntılı günleri yaşatan AKP ve arkasındaki itici güç olan Ergenekon bir yandan zulümlerinin sonu olacak günleri iyice yakınlaştırırken, farkında olmadan, aslında bir çok yönden ülkemize ve bizzat hedef aldıkları Cemaat’e hizmet ediyorlar.

Bu eylemler ve ülkemiz adına ileriye dönük genel faydaları şu şekilde özetlenebilir:

Adâlet ve devlet sistemine bakan yönüyle…

Adâlet sistemi yolsuzlukları örtme adına adetâ felç edildi. Bu konuda ‘AK Parti ve Adâlet’ temalı yazdığım bir kaç yazıya tekrar bakılabilir. AKP’nin bu yöndeki ihtiyacını fırsat bilen derin yapı, Erdoğan’ın etrafını sardığı oligarşik elemanları vasıtasıyla, hukuk katliamlarını kontrollü bir şekilde; ama perde gerisinden destekledi ve o sırada Ergenekon ve Balyoz davaları dolayısıyla zarar gören kendi bürokratik ve yargı örgütlenmesini tekrar dizayn etti. ‘’Adâlet sistemi istediğimiz noktaya geldi!’’ diyen Perinçek, bu kadrolaşmayı itiraf ediyordu aslında.

Bu hukuk katliamlarının faydası şu: Her şey bittiğinde; halk arasında güvenilir, şeffaf ve sağlam bir adâlet ihtiyacı en üst düzeyde hissedilmiş olacağından AKP ve Ergenekon’un (veya Göktürk) yargılanmalarının ardından ülkede daha esaslı bir hukuk sistemi ikâme edilecektir.

AKP sayesinde; bir hükümetin yasama, yürütme ve yargı sistemlerini nasıl suistimal edip kitleyebileceği, her yönüyle yaşanarak, tecrübe edilmiş olacağından, gelecekte bu fare delikleri iyice yamanacak ve daha sağlam bir güçler dengesi tesis edilecektir.

Hukuku, emniyeti ve bürokrasiyi darmadağın etmiş bir iktidar partisinin ülkeyi nasıl savaşların ve bölünmelerin eşiğine getirebildiği, ne tür istihbârat ve güvenlik zaaflarına sebep olabildiği her yönüyle anlaşılmış olacağından, seçilmiş ve atanmışların denetlenmesi meselesi devletin önceliği hâline gelecektir. Devlet aklı, ilkeler ve prensipler bağlamında yeniden inşâ edilecektir.

Devlet yöneticilerinin zaaflarının dış ve iç zararlı unsurlarca nasıl kullanılabildiği ve hangi yöntemlerle onlara vatan hainlikleri yaptırıldığı kurumlarca tecrübe edileceğinden ileride sistem daha güvenli, dirençli ve hesap sorar hâle gelecektir.

Devlet malını ihâleler ve fesat yoluyla çalmanın ne kadar kolay olduğu daha net görüldüğünden, Sayıştay gibi denetleme kurumları daha bağımsız ve etkin bir konuma getirileceklerdir. Belediyeler ve Bakanlıklar ile ilgili kanun, düzenleme ve yetkilendirmeler revize edilecektir. Hele vakıflar aracılığıyla yapılan ihâle yolsuzlukları, parselleme ve çıkar amaçlı örgütlenmelerin bir daha tekerrür etmemesi adına gerekli kanunî tedbirler alınacaktır.

‘Türban’ ve ‘Paralel’ gibi hukûkî karşılığı olmayan belirsiz kavramlar üzerinden hukukun nasıl manipüle edilebildiği ve belirsiz ifâdeler ve kavramlar üzerinden ne tür cadı avları gerçekleşebildiği yaşanarak tecrübe edileceğinden, ileriye dönük daha ilkesel bir anayasa ve hukuk sistemi dizayn edilecektir. ‘Makul şüphe’ yasası ve ‘istihbarata verilen yargılanamazlık’ gibi uygulamaların varlığı bile adâletin geldiği tehlikeli noktaya güzel bir örnektir.

Bizzat Erdoğan nezdinde ve Başbakan-Cumhurbaşkanı düzeyinde siyâsî dilin ne kadar kirletilebildiği ve bunların sonuçları herkesçe daha net anlaşılmış olacağından, gelecekte ülkede daha nezih ve seviyeli bir siyâsî dil, üslup ve anlayış hakim olacaktır. Aksi; eskisi gibi rağbet görmeyecek, taraflarınca dışlanacak veya marjinalleşecektir. Sütten ağzı yanan siyâset dili, artık üslup yoğurdunu üfleyerek yiyecektir.

Medyaya bakan yönüyle…

Süreçte en büyük darbelerden birini şüphesiz medya aldı. Diğer faktörlere kıyasla dibe vurduğu en erken, en hazin ve en net şekilde görülen belki de medya oldu. Medyanın; siyâsî erkler ve iş çevreleri ile yıllardır süregelen ve artık tiksindirici boyutlara ulaşmış bulunan ilişkileri, artık sarsılacak, meslek daha ilkesel ve kurumsal bir kimlik kazanarak, gerçek gazetecilerin ve aydınların elinde zamanla yeniden yükselecektir. Bir çok medya organı ve ‘gazeteci-yazar’ yok olup silinirken, bu zulüm ve baskı döneminde dik durmayı başarmış olan aydınlar, gazeteciler, gerçek uzmanlar ve grup olarak Hizmet medyası en güvenilir yayın organları olarak yükselen değerler arasında olacaklardır. Bu, elbette süreçten çıkarılacak derslerin ve özeleştirilerin hayata geçirilebilmesine vâbestedir.

Elbette İnternet tabanlı alternatif medya araçlarının süreç içerisinde oynadıkları önemli rolü ve yükselen değerlerini de unutmamak gerekir. AKP zulmüne karşı gösterilen dirençte en önemli zemini sağlamış olan bu ortamların bundan sonraki süreçte kâbiliyet ve çeşitlilik yönünden çok daha bereketli menfezler haline geleceklerini düşünüyorum. Bu da hem ülkedeki çok sesliliğin artması ve demokratik reflekslerin gelişmesi adına hem de sadece fikrî çok sesliliğin değil; kâbiliyet çeşitliliğinin de artması adına faydalar sağlayacaktır. Bir bakıma; şimdilerde bir kaç gazete patronu, holding ve siyâsî erk etrafında oluşturulan haber, yazı ve fikir tekeli kırılacak, çeşitlilik artacak ve düşünce, daha geniş bir temsil kâbiliyeti kazanacaktır. Meselâ; AKP yanlısı bir mafya babası olan ve geçenlerde bazı gazetecileri ‘kan banyosu’ yaptırmakla tehdit eden bir kişinin, ‘bana zorla medya kurduracaklar’ şeklindeki açıklamasının altında yatan medyaya karşı olan bakış açısı ileride değişecektir.

Yeni anlayışa en kolay adapte olabilecek olan Hizmet medyası, bu anlayışın yerleşmesinde öncü ve itici bir rol oynayacaktır. Zaman Amerika gazetesinde yayınlanmış olan ve şahsî blogumdan da ulaşabileceğiniz ‘’Zaman gazetecilik seminerinden görünen gelecek’’ başlıklı yazıma bu gözle; gelecekte gazetecilikte geçerli olacak olan parametreleri irdelemek adına, göz atılabilir.

Devam edeceğiz…




5 Temmuz 2010 Pazartesi

MEDYA GÜNDEMİ EŞLİĞİNDE: NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Bu yazı 6 Temmuz 2010 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesinde yayınlanmıştır.

Türkiye’de herhangi bir gazetede köşe yazarlığı yapmak zor bir iş midir, yoksa kolay mı? Bu soruyu size yöneltseler nasıl cevap verirdiniz? Böyle muğlak sorular karşısında Amerikalıların kullandıkları çok kısa ama öz bir cevap şekli vardır: ‘It depends’ derler. Yani, cevabın niteliği soruyu hangi koşula ve parametreye göre değerlendirdiğimize göre şekil alır demektir bu. Yukarıdaki soruyu da işte bu zaviyeden ele alıp bir değerlendirme yapalım ve oradan da mevzumuzu daha genel bir perspektife taşıyarak ‘biz ne zaman adam oluruz?’ sorusuna cevap bulmaya çalışalım.

Bir ülke düşünün! Sanat, kültür, edebiyat ve felsefe bilgileri yeterli düzeyde olan kişilerin bile kendilerini sadece siyaset ve politika yazmak zorunluluğunda hissettikleri... Entelektüel düzeyi geniş ve derin olan yazarlarının ülkenin düşünce ufkunu ve geleceğini inşa ettikleri değil, ülke gündeminin, yazarların düşünce altyapısını inşa ettiği... Ciddi anlamda hiçbir entelektüel birikimi olmayan bir takım yazarların, ülke gündeminin belirlenmesinde ve şekillenmesinde daha çok etkin oldukları... Ellerine tutuşturulan dosyalarla bir sağa bir sola saldıran, kaynakları kesilince de kaldırımlara savrulan köşe yazarlarıyla dolu... Bir üniversitede öğrenci yetiştirse daha faydalı olabilecek bir sosyoloğun, medyanın ‘amiral köşküne oturtularak’ hükümet kurma-yıkma mühendisliğine soyundurulduğu... Gazetecilerin vurulduğu... Ne zaman güzel bir gelişme yaşasa aniden artan terör ile sevincinin kursağında bırakıldığı...

Bir ülke düşünün! Halkının düşmanlıklar, kin ve nefret duygularıyla birbirine düşman hale getirildiği... Birbirini anlamaz, dinlemez ve birbirine tahammül edemez hale getirildiği. Böyle bir ortamda her gazeteci ve köşe yazarının kendisine bir taraf bulma zorunluluğu hissettiği; özgür iradesini yitirip ve mesleğin gereği olan şüpheciliği hakikat izciliği noktasında değil de, sadece karşı grup aleyhinde bir silah olarak kullanır hale geldiği...

Bir ülke düşünün! Belirli bir tarafı tutmadığı halde, sadece ülkede çetecilerden, darbelerden arınmış bir demokrasi tesis edilsin diye kalem tutan yazarların dahi gene kendi meslektaşları tarafından ‘’karşı taraf’’ olarak ilan edildiği ve fikri bir linçe tabi tutulduğu...

Bir ülke düşünün! Kan, kin, nefret, ölüm, kavga, aldatma, tecavüz, sahtekarlık, hırsızlık, zam, falan parti filan parti vb. haberlerin eğreti verecek bir çılgınlıkta ve yoğunlukta gazete sayfalarını doldurduğu... Kadın resimleri ile gazetelerin satılabileceği anlayışının hakim olduğu.. Gazete sayfalarının yarısını yukarıdaki türde haberlerin diğer yarısını da futbolun işgal ettiği... Bu nedenle de insanların hem takım hem de parti tutmadan yaşayamaz bir hale geldikleri...

Bir ülke düşünün! Ordunun ve bir siyasi partinin ‘Cumhuriyet’in temel direği sayıldığı’. Aynı partinin milletin gözünün içine baka baka ‘ordu darbe yapsa da biz de nemalansak’ anlayışı ile yıllardır demokrasiyi baltaladığı... Bir başbakan’ı idam ettirdiği... Parti liderinin, davalar henüz devam ederken sırf yargıyı etkilemek için, ‘’ben Ergenekon’un avukatıyım diyebildiği’’ ama bu desteğe rağmen bir gece operasyonu ile Ergenekoncu çevreler tarafından alaşağı edilerek vezirin piyon ile yer değiştirildiği (ileride bir taşla çok kuş hesabı eşliğinde yeni bir vezirle değiştirmek üzere)...

Bir ülke düşünün! Bütün dünya profesyonel ordular tesis etmeye yönelirken, kendi subaylarının ‘profesyonel ordu’ kavramından bu kadar korktuğu ve kaçındığı... Ordunun ve Genelkurmay’ın başka hiçbir ülkede olmadığı derecede burnuna kadar siyasetin içine battığı... 2003, 2004 ve 2007 yıllarında dahi içerisinden darbe planlayan üst düzey bazı komutanlar çıkarabildiği ve yargılanan bu kişileri hapishanede ziyaret ederek destek vermeye başka bir subayını gönderebildiği... Geçenlerde 2000 küsürüncü yılını kutlayan ordusunun tarihinde hiç bu kadar kötü yönetilmediği... Hatta tarihinin en kötü Cumhurbaşkanı (Sezer) ve Genelkurmay Başkanlarının (Özkök hariç) aynı on yıl içerisinde beraber siyaset! yaptıkları... Genelkurmay başkanının, ‘’bize karşı bir ‘psikolojik’ harekat yürütülüyor’’ diye diye açık bir psikolojik harekat yürüttüğü ve emrinde bir ‘Psikolojik Harekat Dairesi’ (şimdiki adı Bilgi Destek Daire Başkanlığı) bulunan tek kurumun başında olduğu halde bunu söyleyebildiği...Ordu içinden vatanını seven bazı subaylar yaşanan darbe girişimi, yolsuzluk vb. bir takım suçları belgeleri ile ihbar ettiğinde, bizzat Genelkurmay başkanın veya başka üst düzey bir komutanın medya karşısına çıkıp; gereğini yapıp soruşturma başlatacağız diyeceklerine, utanmadan ‘’kim sızdırıyor’’ tarzı repliklere girebildikleri... Hatta Genelkurmay Başkanı’nın 'İrticayla Mücadele Eylem Planı'nı ihbar eden ‘meçhul subayı’, 'yanlış adam' olarak tanımlayabildiği ve ‘’bizden de yanlış adamlar çıkabilir. Önemli olan onu bulup gereğini yerine getirmek.'' diyebildiği... (Zaman, 6 Temmuz 2010)

Bir ülke düşünün! Adaletin her yerde mülkün temeli olarak görüldüğü bir zaman diliminde, bazı yüksek yargı mensuplarının, Ergenekon çetecilerini ve darbe planlayıcılarını kurtarmak için akla hayale gelmeyen hukuksuzluklara, Ali Cengiz oyunlarına yeltendikleri... Kara planları, ses kayıtları ve belgelerle ortalığa saçılan devlet memurlarının kendinden emin tavırlarla ‘ben yaptım oldu’ şeklindeki kayıtsızlıkları... HSYK’nın tahakkümünden, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay’ın siyasete bulaştığından sıklıkla bahsedildiği, ‘’o mahkeme bizden’’ diyenlerin ortalıkta rahat rahat dolaştıkları... Bazı önemli davaları, anlamsız yere senelerce süren bir sürece yayılıp sonrada ‘mürur-u zaman’ (zaman aşımı) denilerek bazı kesimlerin mahkemelerde kurtarıldığı... Darbecilikten ve diğer suçlardan yakalanan bazı üst düzey komutanların nedense bir anda çok ciddi rahatsızlıklar geçirerek ‘GATAKULLİ’ ye getirildikleri...

Bir ülke düşünün! Hala başörtüsü takmanın yasak olduğu... İktidardaki hükümetin bile bu konuda bir çözüme gitmesine izin verilmediği... Ana muhalefet partisinin bazı yüksek yargı organları ve bazı askerlerle iş birliği yaparak bu konudaki çözümsüzlüğün bayraktarlığını yaptığı... Ama bununla da kalmayıp sanki bu sorunu ancak kendisi çözermiş gibi sahte yalanlar uydurduğu; ardından da ‘’ben öyle bir şey demedim’’ diyerek hemen çark ettiği (Kılıçdaroğlu’nun son açıklamaları, 1-2 Temmuz tarihli gazeteler)... Ana muhalefet liderinin, ’terörü, başörtüsünü biz çözeriz’’ cümlesi ardından gazetecilerin ‘’nasıl’’ sorusuna karşılık ‘’onu bize bırakın’’ diyerek siyaset yaptığını, oy kazandığını sandığı, milleti aptal yerine koyduğu ve aslında hiç bir şey için bir planı olmadığını tüm dünyaya böylece açık ettiği... Ve gene aynı ana muhalefet liderinin, hükümetten oy çalacağım ve kendimi ispatlayacağım telaşı ile, bizleri ‘’bana ne ben de isterim’’ siyaseti ile tanıştırdığı...

Başbakan’ın şehit verdiğimiz mevzileri gezmesinin ardından, ‘ben de giderim, banane! banane!, hem ben gidip ayakta dururum, çok cesurum’dur’ mantalitesi ile siyaset yaptığı... Bazı gazetelerin de bu tek taraflı tartışmayı ciddiye alıp gündem oluşturduğu... Üstüne üstlük, Genelkurmay Başkanı’nın da böyle bir ‘’mevzii turizmine’’ (Abdullah Abdülkadiroğlu, Samanyoluhaber, 5 Temmuz 2010) kasıtlı veya kasıtsız kapı aralayarak siyasete bir kez daha alet olduğu... İnternet sayfasında bu resimleri Başbakan’ın adından bahsedilmeden; ama ana muhalefet liderinin yanındakilerin bile isimleriyle yayınlandığı... Tıpkı bir çocuk tiyatrosu oynar gibi cepheye gidilip (başka bir cephe) ayakta resim çektirerek resimlerin basına servis edildiği...

Bir ülke düşünün! Ordusunun iki bin küsür yıllık tarihinde hiç bu kadar zayıf olmadığı... Teröristi çoban zannedip (gidip kontrol etme gereği bile duymadan) askerlerini şehit veren; parkta duran sade vatandaşı ise terörist zannedip vuran... Bunun kendisinden hesabının dahi sorulamadığı... Sayıları yüzü aşan terörist gurubunun sınır geçip karakol bastığı... Ve gene kimsenin hesap soramadığı... Halka karşı balyoz darbesi planlayan ve bu plan kapsamında kendi uçağını düşürüp komşu ile savaş çıkarmaya, Fatih Camii’ni bombalatıp halkı galeyana getirmeye, diğer din ve ırklardan bazı kimseleri öldürterek bir iç savaş çıkarmaya çalışan, bir cemaate ait evlere silah yerleştirerek sonrada cadı avı başlatmayı planlayan bir askerin; ‘’üstlerim ne dedi ise onu yaptım’’ sözüne rağmen hiç bir üssün yargılanmayı bırakın haklarında soruşturma dahi açılamadığı... (Hadi Kıbrıs’ı da bizden sayalım) ülkenin Milli Eğitim Bakanlığı izni altında çalıştıkları halde bir Kur’an kursunun kendini rejimin bekçisi ilan eden ‘solcu’ ve/veya ‘Ergenekon tandanslı’ sendikalar tarafından basılarak içindekilerin sorgulanması ve hanelerine tecavüz suçu işlendiği halde yaptıklarının yanına kâr kaldığı...

Bir ülke düşünün! 21. yüzyılda şehir içlerinde bile hala Jandarma karakollarının olduğu... En büyük üniversitelerinden biri olan ODTÜ’nün hâlâ Jandarma tarafından korunduğu... Jandarmanın polisin görev alanında olan yerlerde hesap vermeden iş yürüttüğü... Öğrenci yurdu basıp halkı fişlediği... Terörle çok etkili bir şekilde mücadele eden Polis Özel Harekat’ın 28 Şubatçılar etkisiyle el etek çektirildiği... 30 bin masumun katili bir terör elebaşısının sivil hükümetin ve polisin elinin yetişemediği bir adadan avukatları aracılığı ile ülke gündemi belirlediği; ufak çaplı bir siyasi parti liderinden daha çok mesaj verebildiği... Mecliste hükümet ortağı iken bu kişinin asılmasına giden yolu ‘çekimser’ kalarak (şimdiki gibi; ‘asmazsam namerdim’ edebiyatından uzak bir tarzda) kendisi tıkadığı halde, şimdiki Başbakan’ı neden asmıyorsun diyerek suçlayan, meydanlarda halka urgan atarak şov yapan milliyetçi! bir liderin siyaset yaptığı...

Bir ülke düşünün! Bir hükümet iyi bir iş yaptığında bile muhalefet partileri ve bir kısım medyası sırf muhalefet olsun diye o işten eleştirilecek bir şeyler bulmak için taklalar atsın... Muhalefet etmenin politikacılar nezdindeki tek karşılığı; ‘ona nasip olmasın yeter ki!’ mantalitesi olsun... Sadece politikacılar mı? Hudson’da yapılan bir toplantıda bir komutanı dahi; ‘’terör şimdi biterse AKP’nin işine yarar’’ diye endişe arz edebilsin... Ve halkın nerede ise yarısının oyları ile iktidar olmuş bir parti bu kadar çetin şartlarda politika üretmeye, devlet yönetmeye mecbur kalsın...

Bir halk düşünün! Bir imparatorluk iken böyle sefil hallere düşmüş, düşürülmüş olsun. Yukarıda kısmen resmetmeye çalıştığım çirkeflikler kendisine medya diye, haber diye, siyaset diye, rejim-laiklik diye yutturulmuş olsun... Parçalanmış; partilere, takım tutma mantığı altında dağıtılmış, birbirinden nefret eder hale getirilmiş olsun... Orduya, medyaya ve yargıya sızan Ergenekoncu suç çetesinden hesap bile soramaz hale getirilmiş olsun... Seçimde oligarşik-faşist bir zihniyetin sevmediği bir partiye oy verdi diye ‘’ahmak’’, ‘’göbeğini kaşıyan adam’’ diye hakaret görsün... Başı türbanlı analarının evlatları sürekli şehit olup dururken aynı analar ordusunun kışlasına girmeye layık görülmesin... Okuduğu gazeteler, seyrettiği televizyonlar askerin ‘’akreditasyonuna’’ takılıp kalsın... Bu arada bazı komutanların yakınları ve bazı iş adamlarının çocukları hal-hatır veya rüşvet karşılığında askerliklerini yapmak üzere tatil beldelerine gönderilsin...

Bir halk düşünün! Kendisini özgür bilip, demokrasi altında yaşadığını zannetsin; ama aslında demokrasi kendisine çok görülüyor olsun... Kendi sivil anayasasını dahi yapmasına izin verilmesin... Kendi sivil mahkemesinde suç işleyen askerleri yargılaması istenmesin. Referandumda kendi kaderini belirlemesin diye Anayasa Mahkemesi’nin ön iptali için birileri ülkede her tezgahı denesin...

Liste uzayıp gider. O yüzden burada keselim.

Ne zaman mı adam oluruz? İşte yukarıda sıraladığım komik ve eğreti senaryolar artık tartışılmadığı, tek ve ana gündemimiz olmadığı zaman... Alevi, Sünni, Kürt, Türk vesairi ile birlikte artık birbirimizi sevip ortak noktada yaşamayı öğrendiğimiz zaman... Barış, dostluk, kardeşlik diyenleri ‘’acaba ne amacı var?’’ şüphesi ile değerlendirmekten vazgeçtiğimiz zaman... Artık takım tutar gibi parti tutmadığımız zaman... Doğan gurubu ve Cumhuriyet anlayışındaki gazetecilik, kendisini Taraf ve diğer alternatif gazetecilik anlayışlarına bıraktığı zaman... Ergenekon teröristlerinden hesap sorup, demokrasiyi sağlam kazığa bağladığımız zaman... Oligarşik, elitist, faşizan, milliyetçilik körü ve sadece eleştiren bir muhalefet anlayışından kurtulup Avrupa’da ki muhalefet anlayışını geliştirdiğimiz zaman... Artık köşe yazarlarımız halkı az siyasetin yanında sanat, kültür, edebiyat, felsefe vb. alanlardaki fikir ve düşüncelerle de besleyebildiği, eğitebildiği... bu ülkede entelektüel anlamda gazetecilik yapmanın zor olmadığı zaman... Ülke gündemi bu kadar cıvık ve eğreti şeylerle çok yoğun bir şekilde uğraşmadığı zaman... Entelektüel birikimi olmayan kimselerin gazeteci; güvenilir olmayan kimselerin hukuk adamı; ehil olmayanların lider ve demokrasi sevdalısı-sempatizanı olmayanların ise asker olamadığı bir ülke haline geldiğimiz zaman... Kısacası; Türkiye uygarlığın neresinde? sorusunun cevabını gönül rahatlığı ile verebildiğimiz zaman...

2 Ocak 2009 Cuma

İSRAİL VE MEDYA

Bu yazı 3 Ocak 2009 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Öyle bir ülke düşünün ki, bir şehir büyüklüğünde olduğu halde adı her mevz-u bahis olduğunda dünyanın tüm halkları da medyasıyla ve kamuoyuyla işin içine bir şekilde girmiş olsun. Kimisi onun yaptıklarına ateş püskürmeye başlasın, kimisi alenen onu desteklesin, kimisi de ‘ama’lı cümleler eşliğinde taklalar atarak vaziyeti kurtarma telaşına düşsün. Öyle ya da böyle, bugün İsrail ne zaman bir yere saldırsa, yeni kanlar ve gözyaşları dökmeye yeltense dünya genelinde, özellikle medya bazında, işte böyle bir etkiyi de hasıl etmekte.

Dünyanın geride kalan 200 küsür ülkesinde cereyan eden önemli hadiseler özellikle batı medyasında ya hiç haber yapılmaz veyahutta geçiştirilir. Türkiye veya dengi bir ülkenin Başbakanı Amerika’yı ziyaret eder, bu CNN’de bile çıkmaz. Oysa bize Amerikalı bir aktör tatile gelir de günlerce bu konuşulur durur. Hürriyet vb. gazetelerin sayfaları ilgili aktörün yarı çıplak resimleri ile dolar, sanatçının davet edenlerinden talep ettiği içkinin adından, kalacağı odada bulunmasını istediği havluya varana kadar herşeyi öğrenir Türk kamuoyu. Oysa, bizimki gibi ülkelerden oraya giden devlet ricalinin Amerika’ya ayak basmasını bırakın ne tür bir taleple oraya gittiklerinin bile hiç bir önemi yoktur onlar için.

Oysa konu İsrail olunca işler değişir. Olmert veya Perez (önceden de Şaron’un) CNN’de verdikleri demeç sayısı Amerikan Başkanı’ninkinden çoktur. En ufak bir bölgesel çekişmede hemen bir İsrail Başkanı’nın yada bir bakanının mülakatı yayınlanır Amerikan televizyonlarında.

İsrail’in son vahşeti de her zamanki gibi dünya medyasını terazinin kefesine koydu ve onları samimiyet testine tabi tuttu. Bu son saldırıda da genel olarak Amerikan medyası, özel olarakta CNN ellerinden geleni yapıp, olayı; İsrail’e atılan füzelere karşı meşru müdafaa, Hamas ‘militanlarını’ temizleme operasyonu (bu arada Hamas’ın seçimle iş başına geldiğini hatırlatan yok) şeklinde sunma gayreti içerisindeler. ‘Umarız uzun sürmez’ sözleri ile döktükleri timsah gözyaşları ise cabası. Ölü sayılarını verirken bile ‘’bir Filistinli doktorun söylediğine göre, ölenlerin çoğu Hamas elemanı’’ demek suretiyle ölenlerin çoğunun aslında çocuklar ve diğer masum insanlar olduğu gerçeğini örtbas ediyorlar. Fox News ise hemen bir Hamas belgeseli sunmakta gecikmedi mesela.

Olaya tepki veren Arap medyası malum; ‘gaz alma’ telaşında ve bir şey yapamamanın verdiği halet-i ruhiye ile lafı ağzında geveleyip duruyor hamasi nutuklar eşliğinde. Türk medyasının tepkisini ise, geçenlerde DKM sayfalarında okuduğunuz ‘’İsrail Filistin’e Bomba Yağdırdı; ‘Bizim Gazeteler’ Ne Yaptı?’’ başlıklı yazı özetler mahiyetteydi (Ertuğrul Acar, 28 Aralık 2008). Basınımızın geneli olaya verilmesi gereken tepkileri verirken, maalesef Radikal, Cumhuriyet, ve Akşam gazetelerinin yukarıda zikrettiğim ‘takla atan gazateler’ (İsrail mevz-u bahis olduğunda) safına nasıl dahil olduklarını gözler önüne seriyordu o yazı. Hele Akşam Gazetesi’nin ‘’Bunun Adı Savaş’’ diyerek, aslı katliam olan bir hadisenin savaş (yani karşılıklı sataşma; bu, olayın diğer taraf açısından-İsrail- nefs-i müdafaa olduğu varsayımını da beraberinde getirir) olarak takdim edilme gayretine girişmiş olması yeterince düşündürücü... Bu yazıdan bir kaç gün sonra Yenişafak’tan Tamer Korkmaz’ın (1 Ocak 2009) geçtiği özet de bahsimizi destekler nitelikte. Korkmaz’ın sözü ile bu faslı kapatıyorum: ‘’Medyamızdaki ABD-İsrail muhipleri ise ‘füze gözbağcılığı’ (Hamas’ın fırlattığı bir kaç füzeyi kastediyor, UT) yaparak örtülü biçimde İsrail’in katliamını haklı göstermeye çabalıyorlar... Başbakan’ın İsrail’e çıkışmasına bozuk çalışıyorlar.’’

Yine, DKM sayfalarında okuduğum Murat Birsel’e ait bir alıntı yazıda da bu İsrail ve dünya medyası bahsine ışık tutacak ilginç bir özet sunulmuştu okurlara. Yazar; ‘’İsrail saldırısından sonra dünyanın en önemli haber kanallarını taradım, afedersiniz ne kadar güzel, iyi giyimli insan varsa İsrail tarafında... Yine –afedersiniz- ne kadar pejmurde, meramını anlatamayan, yaka bağır aççık saç sakal karışmış insan varsa haklı tarafta... Yerden göğe haklı ama haklılığını haykıramıyor!’’ derken işte bahsettiğim bu hakikata değişik bir zaviyeden işaret ediyordu.

Gelelim merakla beklenen İsrail medyasına. Bu konudaki özeti de Fehmi Koru’dan okuduk geçenlerde (Yenişafak, 31 Aralık 2008). Koru’ya göre İsrail gazeteleri de saldırıyı destekliyor ve önceden bir takım muhalif sesler olabilsede bu son saldırı dolayısıyla İsrail’in daha bir yek vücut hareket ettiğine işaret ediyor. Her ne kadar geçenlerde The Huffington Post’un sitesinde okuduğum Greg Mitchell imzalı bir yazı (28 Aralık 2008) Haaretz Gazetesi’nin istisna olduğuna işaret etsede, bu genelin ahvalini değiştirmez. İlginçtir o yazıda Mitchell yaşanan dram karşısında ‘’Her zamanki gibi: Atak karşısında Amerikan medyası (ve bir çok liberal) sessiz, bir İsrail Gazetesi endişelerini izhar ediyor’’ diyordu; benim az önce sunduğum özeti desteklercesine...

Bu konuda söz dönüp dolaşıp her zaman ‘onlar ve bizim hal-i pür melalimiz’ noktasına geldiği için sözü daha fazla uzatmadan, yorumların devamını herkesin kendi vicdanına havale ediyor, ölen Filistinli masum kardeşlerimize Allah’tan rahmet, geride kalanlarına sabr-ı cemil niyaz ediyorum. Bir koltuk, para ve güç uğruna, İsrail bombaları altında can veren masumlarına değil de, Hamas ile arasındaki çekişmeye odaklanan, seçimde yenişemediği Hamas’ın İsrail füzeleri ile (diğer masumlar ile birlikte) yıkılmasına göz yuman Filistin Kurtuluş Cephesi yetkililerine ve onlara cesaret veren bazı Arap krallarına/devletlerine de Allah akıl fikir versin diyorum.

Not: Bu yazıyı bitirdikten sonra yahoo.news’e takıldı gözüm. Yarım saat önce Associate Press’ten geçilen bir haberde Amerikan Dışişleri Bakanı Condolezza Rice’ın şu sözleri haber geçilmişti dünya kamuoyuna. ‘’ Amerikan Dışişleri Bakanı Condolezza Rice militan Hamas örgütünü Gaza’lı insanları rehin tutmakla suçladı... Hamas Filistin’in otoritesi Mahmut Abbas’ın güçlerine karşı gerçekleştirdiği kanunsuz darbeden (yapılan demokratik yerel seçimleri kastediyor, UT) beridir Gaza’daki insanları rehin tutuyor.’’ Utanmasalar İsrail o insanları özgürleştirmek için füze yağdırıyor bile diyecekler. Tıpkı Irak’ta olduğu gibi. İşte batı medyasından yansıyan en sıcak göz boyama örneği... 2 Ocak 2009

4 Kasım 2008 Salı

ABD BAŞKANLIK SEÇİMLERİ VE MEDYA

Bu yazı 5 Kasım 2008 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Hemen hemen her ülkede ve sistemde medyanın seçimler üzerindeki etkisi konuşulur. Kimilerine göre bu abartılmış bir komplo teorisidir, kimilerine göre ise gerçek bir olgudur. Ben büyük çoğunluk gibi ikinci görüşe kendimi daha yakın hissediyorum. Hem Türkiye'de hem de Amerika'da yaşamış birisi olarak bu olguyu gayet somut deliller ve göstergeler ışığında tecrübe ettiğimi ifade etmeliyim. Özellikle Amerikan başkanlık seçimleri söz konusu olduğunda, medyanın seçimler üzerindeki konusu nedense çok sıklıkla hatırlanır ve vurgulanır. Bu yazıda, sadece bu yaygın öngörüye katkıda bulunan bir izahat yapmaktan ziyade, medyanın bu rölü nasıl ifa ettiğine/edebildiğine dair bir kaç somut delil göstereceğim.

Bu satırları yazdığım esnada seçim sandıkları açılalı henüz üç saat geçmiş durumda. Obama ve McCain arasındaki rekabet, seçime son üç gün kala, adayların kesenin ağzını açması ile birlikte ülkedeki heyecanı doruk noktasına çıkardı. Bu konuda en etkili ve zamanlama yönünden de en başarılı girişimleri Obama'nın yaptığı söylenebilir. Seçilmesi durumunda hem zenci kökenliler arasından hem de Hawai'den ilk başkan seçilecek olacak Obama'nın arkasında şüphesiz çok önemli bir halk ve medya desteği var. Buradaki siyaset yorumcularının işaret ettiği ve benim de şahsen toplum içinde gözlemlediğim gibi Obama destekçisi ''halk kitlesinin'' önemli bir kesimi sanılanın aksine ''zenci oy'' olarak değil, ''genç oy'' olarak tasnif ve takdim ediliyor. Bu mezkur eğilimi ''tasnif'' kelimesi ile ifade ederken uzmanların analizlerine, ''takdim'' kelimesi ile de medya faktörüne işaret ediyorum. Bu husus, medyanın Amerikan seçimlerindeki rölü konusunda değinmek istediğim birinci nokta.

Bir takım önde gelen medya kuruluşları uzun süredir seçmenin bilinçaltına hitap eden haberler, yorumlar ve analizler yayınlıyorlar. Bu yorumlarda verilmek istenen mesaj başkan adayının seçimi konusunda ''ırk'' faktörünün belirleyici bir etken olmayacağı yönünde idi. Buna ilave olarakta genç seçmenin Obama'yı benimseyeceği ve seçimde kendisini destekleyeceği yönünde uzun süredir yayınlar yapılıyor. Bu noktada meseleye iki yönden bakmak mümkün: Bu medya kuruluşları ya halkın nabzını çok iyi tutuyorlar ya da yaptıkları yayınlarla kararsız seçmeni etkilemeye çalışıyorlar. Gerçek elbette bu ihtimalin bir bileşkesi niteliğinde. Amerikan seçimleri arefesinde, yaşlı ve daha tutucu kesimlerin oy verme işlemine daha çok ilgi gösterdikleri, genç ve daha liberal olan kesimlerin ise daha az ilgi gösterdikleri hep konuşulan bir olgu olmuştur. Fakat, hem bir önceki seçimlerde hem de bu son seçimlerde genç kesimin seçimler üzerindeki etkisi hissedilen bir artış sergilemekte. Bu da medyanın bu etkiyi başarmada ne kadar etkin bir rol oynayabileceğinin önemli bir işareti.

Kanaatimce medya bu ''ırk'' faktörü üzerinden bir başarıya daha imza attı. O da, Obama'ya (zenci olması hasebiyle) sadece zencilerin değil, her kesimden insanın oy vereceği yönünde sürekli tahşidatlar yapıldı. Bu tür yayınların da insanların meselelere bakış açılarını etkileyeceğini düşünüyorum. Unutmayalım! Daha önce kendi ülkemizde bir iki medya kuruluşunun seçimler öncesinde tartışmalı ''anket çalışmaları'' yaptıkları vakidir. Yayınlanan o anketlerin insanların bilinçaltını etkilemeye dönük, ''bak zaten bu parti önde gidiyor'' imajı oluşturmaya çalıştıkları defalarca tartışıldı. Amerika gibi bir ülkede bu tür fabrikasyon anket sonuçlarına teşebbüs etmek ilgili medya kurumunun intiharı anlamına gelebileceğinden pek mümkün değil. Ancak, medyanın elindeki mamipülasyon gücünü ''uzman görüşleri'' ve haberler aracılığı ile kullanmayacağı garantisini kimse temin edemez.

Medyanın seçimlerdeki rölü konusunda ikinci ve daha önemli olan bir nokta daha var. Medyanın Amerikan seçimleri üzerindeki yönlendirici etkisini irdelerken gözden kaçan bu husus bize son derece önemli bir delil sunmakta. Şöyleki: Amerikan halkı bir önceki başkanlık seçimini de büyük bir heyecanla takip etmiş ve önemli bir demokratik katılım örneği sergilemişti. Güçlü Demokrat aday John Kerry, ikinci kez Başkan seçilen Bush karşısında çok etkili bir kampanya yürütmekteydi. Televizyon ekranlarında Bush ile giriştiği sözlü düellolarda onu bastıran hatta ezen bir portre çiziyordu. Amerikan halkının çok önem verdiği ekonomi içerikli planlarını anlatırken de gayet destekli ve planlı yaklaşımlar ortaya koyuyordu. Bush ise bir kaç klişe sözü ağzında dolandırıp durmakta, ekonomi içerikli soruları bile ikinci cümlenin ardından hemencecik Saddam ve terör ile olan savaşın önemine bağlamaktaydı. Bir çok uzman ve halk Kerry'nin popüler oyları da alarak başkan olacağını düşünmekteydi. Oysa o dönemde medya gücü kullanılarak çok etkin bir proje hayata geçirildi. Seçime son bir ay kala tartışmaların yönü ekonomik olandan tamamen ''savaş ve terör'' olana, buna ilave olarakta Amerikalı yaşlı, tutucu, muhafazakar (daha çok Evanjelist) ve Cumhuriyetçi seçmenin hassas karnı olan ''gay evliliği'', ''kök hücre kopyalanması'' ve ''kürtaj'' konularına kaydırıldı. Bunlardan birincisi ile, terör konusunda kendileri de çok hassas olan bazı demokratların ve kararsızların fikri çelinmeye çalışıldı. İkincisi ile de özellikle 60 milyon oy potansiyeline sahip olduğu düşünülen Evanjelistlerin ve diğer klise mensuplarının ilgi alanları başka konulara odaklandırıldı. Kliselerin Bush'a oy verilmesi için nasıl kampanyalar yaptıklarını bizzat müşahade etmiştim o dönemde.

Dikkat edin, bu son seçimde bu arzettiğim hassas konular hiç gündeme gelmedi.getirilmedi. Çok cılız kaldı yada çoklukla geçiştirildi. En azından ülkenin en önemli ve baş tacı meseleleri konumuna getirilmediler. Sizce o dönemde medyanın hiç gündeminden düşmeyen bu konular şimdi hiç gündeme gelmediyse bunun bir anlamı yok mudur? Acaba medya aynı konuları neden gündemine hiç almadı da, yapılan yayınlar hep ekonomi eksenli oldu. Veyahutta, seçmenin ırk faktörüne dikkat etmediğine dair ve genç seçmenin Obama'yı desteklediğine dair yayınlar yapılıp durdu. Bunu da geçtim. Obama'nın ''gizli Müslüman'' olduğu yönündeki Cumhuriyetçi propaganda bile hiç bir zaman önemli bir medya gündemi olmadı.

Sizleri bu sorular ve düşünceler ile başbaşa bırakırken şahsım adına medyanın etkin gücü karşısında bir kere daha şapka çıkarıyorum. Sonuçlar sabah açıklanacak ancak ben şimdiden Obama'yı kutlamış olayım. Hem seçildiği hem de medyanın rüzgarını arkasına almayı başardığı için. 4 Kasım 2008