Bu yazı 2 Nisan 2008 tarihli IV.Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.
Yazının takip eden bölümlerine ışık tutması açısından yazıma mecaz bir söylem ile başlamak istiyorum. Sanırım Ertuğrul Özkök bazı yazılarını aynaya bakarak yazıyor. Bunun ne anlama geldiğini, bir şeklin görüntüsünün aynada nasıl tezahür ettiğini bilirsiniz? Görüntülerin aynadaki akisleri ters olduğu için, mesela bir yazıyı aynaya bakıp okumak çok zordur. Hal böyle iken daha da zor olanı deneyip aynaya bakarak yazı yazmak ise hiç akıl karı değildir. Peki bu mecazi aynanın mahiyeti nedir diye soracak olursanız, yanıtım şudur: Bu ayna hakikat değil, iğfal yansıtan bir aynadır. Hani şu lünaparklardaki gibi; hakikati (insanın gerçek şeklini) normal boyutlarında değil de, ışığı iğfal ederek, yanılsama oluşturarak ve odağından saptırarak deve veya cüce şeklinde gösteren aynalar...
Özkök'ün bana bu mecazı hatırlatan yazısına (Hürriyet, 26 Mart 2008) değinerek devam etmek istiyorum.
''Ortak akıl, krize el koyuyor'' başlıklı bir yazıyı ulusalcı bir yayın organı haline gelen Hürriyet'te değilde, mesela; demokrat Taraf Gazetesi'nde okusanız nasıl bir ilk izlenime kapılırdınız? Sizin adınıza bir çıkarımda bulunmama izin verin. Herhalde, temsil kabiliyeti olan birileri bir araya geldiler ve son yaşanan parti kapatma teklifine, bu teklifin hassas ekonomimiz üzerindeki olumsuz tesirine, demokrasiye müdahele planlarına (ortaya çıkarılan darbeler) ve demokrasi rayına döşenmiş bazı suikast bombalarına (planlarına) dur dediler şeklinde düşünürdünüz değil mi?
Halbuki aynı ifade ışığı, Ertuğrul Özkök gibi ulusalcı ve İlhan Abici bazı yazarların gözleri önündeki aynaya yansıdığında hadise çok farklı bir mahiyet kazanıyor ve şu anlama geliyor: Sivil toplum kuruluşları bir araya geldi ve tıpkı bizim gibi düşünerek (ulusalcı kanat) ''uzlaşma'' istedi. Yani, Ergenekon diye birşey yok. Hükümet yargıyı kullanarak gereksiz yere bir savaş başlattı... Aydınları! susturuyor... Yargı ve Ordu'yu hedef alıyor... Ülkeyi geriyor... ve çok asabi hareket ediyor...
İşte Özkök ve benzerlerinin önlerinde duran ve kendisine bakarak yazılarını yazdıkları 'deve', 'cüce' aynası böyle bir işlem görüyor. Gelin şimdi biz hakikatin aynalardaki yansımalarından gözümüzü bir an için alalım ve objenin kendisine yani hakikate, olayların aslına dikkat kesilelim.
Özkök'ün ilgili yazısına konu olan ''ortak akıl'', 40 milyon insanı temsil kabiliyeti olan sivil toplum kuruluşlarının bir araya gelerek yaptığı değerlendirmeye tekabül ediyor. Evet bu kuruluşlar bir araya gelip ortak bir açıklama yaptılar; ancak üzerinde durdukları ana tema ''ülkemizde huzur ortamının devam ettirilmesi'' şeklindedir. Bunun nasılına değinen açıklamalar içerisinde, ''siyasi partilerin kolaylıkla kapatılabilmesi... demokratik süreç ve kurumların güçlenmesine hizmet etmek yerine zarar vermektedir'' şeklinde bir ifade de vardı. Oysa Özkök, demokrasi vurgulu bu uyarıyı görmeyerek, AKP'nin kapatılması konusuna hiç değinmiyor yazısında. Konuyu ustalıkla, ulusalcı kanadın Selçuk, Perinçek ve Alemdaroğlu tutuklanmalarının hemen ardından geliştirdiği ''uzlaşmacılık'' postuna bürüyor.
Şu ifadelere bir göz atalım:
''Bütün bunların anlamı şu. 'Sivil toplum', yani Türkiye’nin 'ortak aklı', 'ortak sağduyusu' krize el koyuyor. Siyasetçilerin bundan etkilenmemesi mümkün değil. Etkilenmezlerse, bundan böyle demokrasi kelimesini de ağızlarına almamalıdırlar.''
Özkök'ün de varlığını kabul ettiği ve 40 milyon insanı temsil kabiliyeti olan (bu arada yüzde ellisi AKP'ye oy vermiş olan) insanımızı temsil eden bu 'sivil toplum' kuruluşları ''parti kapatma, demokrasiye zarar verir derken'', bunu görmezden gelip, AKP kapatılsın ama Ergenekoncuların da üzerine sinirli bir şekilde gitmesin, sakinleşsin, uzlaşsın şeklinde göz boyamak demokrasi ile nasıl açıklanabilir. Acaba bu göz boyamanın ardından utanmadan ortaya çıkıpta ''etkilenmezlerse, bundan böyle demokrasi kelimesini ağızlarına almasınlar'' demeye nasıl cüret edebilir bir insan. Halkın yüzde ellisinin demokratik haklarını kullanarak seçtiği bir partiyi kapatmaya çalışıyorsunuz... Baykal zamanı geldi diyor... Varlığını inkar ettiğiniz Ergenekon teröristleri darbe planlıyor... İlhan abiniz de bu örgütün peşindeki savcıları tehdit edip duruyor... Acaba, ''demokrasi kelimesini ağzına almaması gerekenler'' kimler diye merak ediyorum..., ya da ''sivil toplumun ortak aklını'' görmezden gelenler, ondan ''etkilenmeyenler''... Hem yeri gelmişken! Seçimden hemen sonra aynı sivil toplumu ''göbeğini kaşıyan adam'' ve ''ahmak'' olarak nitelendiren bazı yazarlar hala gazetenizde yazıyor ve bir tanesi zatınızın da ödül dağıttığı bir törende ödül alıyor! (DKM, 27 Mart 2008). Bu turşunun adını bize de bağışlar mısınız?
Özkök'ün önündeki aynaya bakarak yazdığı yazıdan başka alıntılarla devam edelim:
''İlhan Selçuk, bu kadar hoyratça bir gözaltından sonra, Başbakan’a 'uzlaştırma' çağrısı yapabiliyorsa, herkesin kendi sinirlerini, kendi öfkelerini kontrol altına almak gibi tarihi bir görevi var demektir. Bunun için ne yapmalıyız?... Herkes kulaklarını 'marjinallere', 'savaş tamtamları çalanlara', 'rövanşizme', 'intikamcılığa', savaşa çağıran seslere, kalemlere kulaklarını tıkayacak... Beş on bin satan gazete köşelerinde uydurulan abuk sabuk komplo teorilerini elinin tersiyle itecek.''
Bir şeyi anlamakta güçlük çekiyorum. Selçuk'un kendisi bile kendisini gayet kibar bir atmosferde sorguya götüren ''küpeli'' ve ''okumuş çocuklar'' olan polislere laf edemedi. Bu ulusalcı kanadın olayın sadece zamanına bakarak (sabah saat 4'te) konuyu ''hoyratça'' şeklinde yorumlamalarını anlamak güç. Yahu bu ülke, 12 Eylül dönemlerinde evlerinden götürülen ve kendilerinden bir daha haber alınamayan insanların, aydınların hikayelerini dinlemiş bir ülke. Kendiniz de o dönemlerde bunları tecrübe ettiğiniz halde, artık işini nezaketle yapan, döverek, tartaklayarak adam götürmeyen bir polis buldunuzda neden rahatsız oluyorsunuz? Kıymetini bilsenize. Neden tek söyleyebildiğiniz şey, ''sabah'ın o saatinde alınır mı?'' dan öteye geçemiyor? ve bunu ''hoyratlık'' olarak nitelendiriyor sunuz? Oysa Sacvılık bu sorunuzun cevabını vermişti. Gözaltına alınanlardan bir kaçı erken vakitte yurt dışında bir toplantıya gideceği için operasyonu erkene almaları gerektiğini ifade etmişlerdi. Savcılık, Genelkurmay gibi ''andıç'' uygulamadığına göre, bunlar sizin gazetede yazılmadı galiba!
Hem sonra, İlhan Selçuk salıverildikten sonra ''sakinleşti'' de biz mi farketmedik? Adam hala savcı tehdit edip duruyor. Dünkü, ''Yargı Sisteminin İade-i İtibarı'' başlıklı yazımda bunu detayları ile resmettim (DKM, 27 Mart 2008). Aradan daha bir gün geçti, adam çıkıp savcıyı tekrar tehdit etti: ''Kendi kariyerini tehlikeye atma'' diyerek. Hem de utanmadan; ben yaşlıyım, bunca hastalığım var. Ölseydim katil olacaktın ''katil savcı!'' pişkinliği ile karışık sundu arzettiğim tehdidini. Aklıma gelmişken sorayım: Ergenekon hakkında haber yapan Taraf gazetesi'nden bir gazetecinin evini bastı polis dün. Evde gazetecinin yaşlı annesi vardı. Eğer o kadıncağız da kalpten gitseydi, İlhan Selçuk bu baskına onay veren savcıyı da ''katil'' diyerek tavsif edecek miydi? Yoksa benim savcım ''iyi'', senin ki ''kötü'' yü mü oynayacaktı?
Tüm bunların nesi sakinleşme belirtisi anlayamıyorum. Salıverildikten sonraki ilk açıklamasında hükümete yüklenerek onu, ''yargıyı'' ve ''orduyu'' hedef almakla suçlamadı mı? Hem de yakalanan Ergenekoncuların (Perinçek'in partisinden çıkan belgelerin de desteği ile) yargıç ve komutan öldürme planları göz önünde iken... Buna rağmen Perinçek tutuklanması karşısında hala ''hedefte ordu ve yargı var'' diyebilmişken... Şimdi aynı adam çıkıpta hükümete karşı ''uzlaşı'' kelimesini kullandı diye, bu tehdit dolu ve saldırgan beyanları nasıl ''sakinleşme'' belirtisi olarak kabul edeceğiz ve pişkinlikle, bu suçlamayı yönelttiği partinin liderine ''yahu sakin ol, sakin'' diyeceğiz? Ayrıca, adamların ''uzlaşma'' dan ne kast ettiklerini de iyi biliyoruz: Sakinleştikleri filan yok. Tek istedikleri Ergenekon'un üzerine gidilmemesi ve 'partinin kapatılmamasına karşılık' meselenin (yani bu terör örgütünün) hasır altı edilmesi. Özkök'e soruyorum: Hala sakinleşmeyip ortalığa tehditler savuran Selçuk'un da ''kendi sinirini ve öfkesini kontrol altına almak gibi tarihi bir görevi'' yok mudur? Hem de tarihimizde belkide ilk defa devletin ve milletin savcıları bu kadar açıktan tehdit ediliyor, saygısızca tahkir ediliyorken... Umarım Selçuk ve diğer 'İlhan abiciler' Türkiye Gazeteciler Cemiyetinin en son yayınladığı mesajda savunduğu gazeteci tanımını okurlar: ''Gazeteci... iftira, hakaret, lekeleme, saptırma, manipülasyon, söylenti, dedikodu ve dayanaksız suçlamalardan kesinlikle uzak durur... her ne amaçla olursa olsun, tehdit ve şantaj gibi yollara başvurmaz.'' (DKM, 28 Mart 2008).
Özkök'ün aynasından bizlere yansıttığı çözüm de süper. Neymiş; ''herkes kulaklarını 'marjinallere', 'savaş tamtamları çalanlara', 'rövanşizme', 'intikamcılığa', savaşa çağıran seslere, kalemlere kulaklarını tıkayacak''mış... Beş on bin satan gazete köşelerinde uydurulan abuk sabuk komplo teorilerini elinin tersiyle itecek''miş. Yapma ya! Devletin güvenlik birimleri Ergenekon hakkında her gün yeni bir delil ortaya çıkarırken, Veli Küçük'ün bizzat notlarının başlığı Ergenekon... ifadeleri ile süslenmişken bu örgütlenmenin mafya kurmak, adam fişlemek, yargıç ve kuvvet komutanı katletmek planları ortaya çıkarılmışken... darbe planları bizzat ispatlanmışken... bu kişiler, ''marjinal'', ''savaş tamtamcısı'', ''rövanşist'', ''intikamcı'' olmuyor da; kanuni görevlerini yapan savcı ve emniyet mensupları ile bunları köşelerine taşıyan yazarlar mı oluyor?
Son bir sorum daha var Özkök'e. Artık bir şeyin hakikat olarak değer kazanabilmesi için yazıldığı gazetenin illaki yüksek tirajlı mı olması gerekiyor? Tirajı bir kaç bin diye Taraf veya başka bir gazetenin haber yaptığı deliller direk olarak komplo teorisi yerine mi geçiyor? Sizin tekzip edilmiş yüzlerce haberinizi tirajınız yüksek diye bu halk kabul mü etmeliydi? Ya da parti kapatmaya temel oluşturan ''hiç uydurulmamış!'' haberlerinizi... Madem artık 'tirajın kadar konuş', 'tirajın azsa seni takmaya lüzum yok' gazeteciliği öneriyorsunuz, o zaman Taraf Gazetesi'ne bir öneri yapayım: Bundan sonra elinize geçen ilginç Ergenekon haberlerini Zaman Gazetesi'ne postalayınız. Malum, nerede ise Hürriyet ve Milliyet'in toplamından çok satıyor. O zaman dikkate alır belki Özkök bu haberleri ve Ergenekon diye bir terör örgütünün varlığını (Veli Küçük'ün notlarını görmezden gelsede) kabul etmiş olur.
Yazısını bitirirken şöyle diyor Özkök: ''Ben geçen pazar gününden beri bu 'muzır neşriyata' kulaklarımı tıkadım. İnanın ne olup bittiğine daha sağlıklı bakıyorum. Daha güzel, daha pozitif düşünüyorum.'' Ne olup bittiğine nasıl daha sağlıklı baktığın, hangi aynadan bakarak yazdığın bu yazı ile ifadesini bulmuştur. ''Muzır neşriyatı okumayı bırakma'' tavsiyesine gelince: Asıl ''muzır neşriyat'' hangisi acaba? Özkök'ün ilgili tavsiyesini mevcut Hürriyet okurlarına bir belletmek lazım. 28 Mart 2008
ulusalci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ulusalci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Mart 2008 Cuma
25 Şubat 2008 Pazartesi
KEMALİST ÖFKE
Bir yandan türban serbestliği yönünde önemli bir gelişme yaşanırken diğer yandan bu serbestliğe karşı gösterilen şiddetli bir direniş var. Mevzunun zamanlaması tartışılır veya tartışılmaz; ancak bu iki kutbu temsil eden zümrelerin takip ettikleri yöntemler tartışma götürmeyecek kadar birbirinden farklı ve berrak. Şöyleki:
Başörtüsüne serbestlik tanıma kanadı, konuyu hukukun öngördüğü düzlemde ele almaya gayret gösteriyor. Türkiye'nin şartları ve hiç bir zaman zihin kitaplığımızdan eksik edemediğimiz darbe günlükleri bu konunun çok ince bir hassasiyetle ele alınmasını ve çözüme kavuşturulmasını gerekli kılıyor. Hükümetin bu konuda MHP ile birlikte hareket ediyor olması ve konuyu meclis-kanun düzenlemesi etrafında değerlendiriyor olması bu hassasiyetin bir parçası. Buna ilaveten, tarihimizde belki ilk kez olarak; 'yasakçı', 'katı laik' kesimlerin muhalif propagandalarına ve hararetli tepkilerine alternatif, siyasi ve sivil tepkilerin ortaya çıkmış olması da not alınması gereken ayrı bir husus. Evet, şaşırtıcı bir şekilde konuya sadece muhafazakar çevrelerden değil, liberal ve sol liberal çevrelerden de (hassasiyet dereceleri ve detaylar farklılık arzetsede) önemli bir destek geldi. Laikçi rektör ve akademisyenlerin toplum önünde sergiledikleri tepkiler ilk kez bu kadar sönük kalırken, sayıları bir kaç bini bulan başka akademisyenler, özgürlük-serbestlik tandanslı bildiriler neşrettiler. Bu, şu ana dek kendilerini ülkedeki tek söz sahibi bilen ve en etkin güç olarak addeden elitist-laikçi-oligarşik kesimlere karşı verilen ilk önemli sivil tepkidir ve sosyolojik olarak vakit geçirmeden incelenmelidir.
Daha önce de arzettiğim gibi, türban karşıtlığı üzerinden verilen mücadele bu azınlık-etkin-laikçi (laik değil) kesimler açısından her zaman önemli bir meşru müdafaa sahası, etkili bir propaganda aracı ve yola getirici-korkutucu (özellikle laik kesimleri) bir hareket zemini oldu. İşte bu nedenlerden dolayıdır ki, başörtüsü 'simgesi' (bu kesimin gizli din düşmanlığı faktörünü saymazsak) aynı zümreler açısından her zaman kendisine şetm edilen (sövülüp sayılan) bir hüviyet kazanmış ve bu konuda her hangi bir çözümün gündeme alınması bile gayet meş'um (talihsiz) bir hadise olarak telakki edilmiştir.
İşbu öngörü, gayet tabii olarak kemalist ideolojinin (şimdilerde ulusalcı takılan Atatürk istismarcısı bir oluşum) bünyesinde taşıdığı; asabi, ötekileyen, dışlayıcı, elitist, hükmedici, kibirli, fırsatçı doğası ile bütünleşmekte ve kendisine oldukça faşist refleksler üretebilmektedir. Üzücü olan ise, bu çıkar endeksli oluşumun Atatürk ismini ve onun temsil ettiği değerleri istismar ederek hayatta kalmaya çalışması, onları istismar etmesi ve onlarla kurduğu parazit ilişkiyi bizlere normal bir ideoloji olarak benimsetmeye çalışmasıdır. Bu nedenle, Atatürk'ü ve bize emanet ettiği değerleri sağlıklı bir şekilde gelecek nesillere taşıyabilmemiz, gerçek toplumsal huzur ve bütünleşmeyi sağlayabilmemiz; ancak bu hastalıklı ideolojiden kurtulmakla mümkün olabilecektir.
Tüm bu tanımlamaların ardından bu ideolojinin içinde sakladığı bir takım saplantıları son zamanlarda nasıl dışa vurduğuna dair bir kaç örnek vermek isterim. Yani büyük bir kibirden beslenen kemalist öfkeyi...
Bir ulusalcı kanalın muvazzaf başkanı son bir kaç senedir müthiş bir öfke ile hareket ediyor, etrafa saldırıp duruyor, ittifaklar kurmaya çalışıyor, maddi kaynak topluyor ve mitingler tertip ediyor. Aynı kişinin bir intihal suçu işlediği geçenlerde Yargıtay kararı ile onaylanmış olsada, bunu şimdilik bir köşeye bırakalım ve bu ateşli 'ulusalcı' ve 'vatansever' şahsiyetin, Apo ile ilgili neler söylediğine bir göz atalım: "Abdullah Öcalan, Türkiye'deki barışı ve kardeşliği yüceltmek için kullanılamazsa, Abdullah Öcalan'ın bugünkü açılımını ve yaklaşımını Türkiye değerlendiremezse çok yazık eder. Abdullah Öcalan'ın bugünkü siyasi tutumu, Türkiye'nin bütünlüğüne, birliğine çok farklı bir açıdan yarar sağlar. Türkiye biraz akıllı davranmak zorunda.'' Az önce tasvir ettiğim hastalıklı kemalist olgu değişen taktikler ve konjektür gereği yeni bir kabuk bağlayarak ulusalcı bir mahiyet kazandı. İşte bu sürecin içinden yetişen bir şahsın nasıl ''akıllı davrandığına'' bir bakınız lütfen. Meğer devletimiz ve ordumuz acizmişte, 30.000 kişinin ve bebeklerin katili Apo'ya; onun ''açılımına'' ve ''yaklaşımına'' ihtiyaçları varmış. Meğer bu kendinden aciz, et çuvalı gibi paketlenerek birkaç ülke dolaştırılan ve sonra da Türkiye'ye teslim edilen, kendisini hiçbir ülkenin kabul etmek istemediği zat bizim ulusalcı kanadın hararetli vatan kurtarma senaryolarının bir parçası olabilecekmiş. Bırakın bir terörist başının siyasi ufkundan! medet ummayı, ortada binlerce şehit anası varken bunu utanmadan dile getirebilmek ancak cahilin cesareti kavramı ile açıklanabilir; ya da art niyetle. Bu örneği ulusalcı ideolojinin ne kadar aciz ve sığ fikirli olduğuna dair bir misal teşkil etsin diye takdirlerinize sunmak istedim. Hiç bir yapıcı ajandaları yok. Herşey günlük çıkarlar, polemikler ve yıkma üstüne... Serseri bir mayın gibi düşünce sularımızda tehlike saçıp, ülkemizin birleşmeye ve gelişmeye dönük enerjisini tüketip duruyorlar...
İkinci örneğimize geçelim. Tamer Korkmaz'ın ''Gizli Amerikancı'' olarak nitelendirdiği, ulusalcı hareketin önderlerinden meşhur bir yazarımız da bu kesim ile özdeşleşen asabi ve küstah üslubun girdabına kapılmış olacak ki; tüm Türkiye halkına ''Aptal Türk'' diyerek 'Türklüğe' (aslında kanunen suç) hakaret edebildi. Hem de Atatürk'ün ''Türk milleti zekidir, çalışkandır'' sözleri zihinlerimizde hala capcanlı dururken... Bu hitap ve kabul şekli bile, bu bahsettiğim kesimlerin ne kadar dışlayıcı, ötekileyici ve dediğim dedikçi olduklarını, kendi kıt düşünce kalıplarının içine çekemedikleri her vatandaşı nasıl da aptallıkla suçladıklarını açıkça gösteriyor. Hatırlarsanız aynı kesimler, seçim sonrası dönemde de kendi istedikleri şekilde oy vermeyen insanlarımıza aptal, ahmak ve göbeğini kaşıyan adam (bağışlayın öküz demek istiyorlar) yakıştırmalarında bulunmuşlardı. Hem de bizzat Atatürk'ün kendisinin millet iradesinin meclise yansıyacağı bir sistemin temellerini attığını bildikleri halde... Gene aynı Atatürk'ün benzer idealleri ortada iken, bazı rektörlerin ortaya atılıp ''demokrasi ve hukuk askıya alınabilir'' şeklinde demeçler verebilmeleri de ayrıca not edilmesi gereken bir husus.
Geçenlerde samimi laiklerden olan ama yukarıda resmettiğim çevrelerin provakasyonları ile zihni bulanmış bir tanıdığımdan bir elektronik mesaj aldım. Aktardığı mesajın içeriğini okuyup gaza gelmiş belli; ama mesajın içindeki düşünce travmasını idrak edememiş. İletinin yazarı, emekli bir albay olduğunu iddia eden, ulusalcı-kemalist çizgide olduğu anlaşılan bir kişi. Bir sürü hakaretvari ifadeden ve klasik laiklik kurtarıcılığı beyanlarından sonra bombayı patlatmış emeklimiz! ve akıllara ziyan şöyle bir slogan ile iddialarına güç ve samimiyet kazandırmak istemiş: ''Ben Atatürk'ten bile daha Atatürk'çüyüm.'' Gülme kriziniz geçti ise sizleri uyarayım. Arzettiğim kemalist mantalite bu şekilde işliyor senelerdir. Bu istisna bir durum değil. Şu sıralar öfkelerini daha açıktan sergiliyor benzer çevreler o kadar. Gaza gelen zavallı samimi laik insanlarımız da neye alet olduklarını anlayamadan; bir kişi Atatürk'ten daha Atatürkçü nasıl olur?, bu ne demektir?, bu mümkün müdür?, bu Atamıza hakaret değil midir?, herhalde kandırılıyoruz diye düşünmeden, benzer mesajları İnternet ortamında başka on binlere yayıyorlar ve ulusalcı propagandanın birer kuklası haline geliyorlar.
Başka bir gazeteci ile devam edelim. Bu gazetecimiz, köşesinde zehir zemberek bir yazı kaleme aldı. Bu yazının da özelliği kemalist ideolojinin savunulması amaçlı yazılmış olması ve bu yazıda ifadesini bulan 'kemalist öfke' ile tanımlanabilir olması. Bu yazarımız, tarihin yanlı ve eksik bir değerlendirmesini yapıyor yazısında ve Avrupa'daki tüm devrimlerin, anayasaların ve ülkemiz anayasalarının hep kanla yazıldığını iddia ediyor. Ardından da sanki hükümet başörtüsü meselesi üzerinden tüm anayasayı değiştirmiş gibi bir ön kabul yaparak, bu işi ancak kan çözer, kanla değiştiremeyeceksen hiç değiştirme demeye getiriyor. Açık bir tehdit!, kan'a davet... Erbakan benzer bir hata işleyip 'kanlı mı olacak, kansız mı?' iması yapmıştı da partisi kapatılmıştı. Bu adam ihtimalleri bile aşmış ve kanlı olsun diyor, ama bir savcı çıkıpta adamın (en azından) çenesini kapatmıyor.
Herhalde yaptığım bu tanımlamalar ve örnekler kemalist öfkenin gayet küstah, kendini beğenmiş, kibirli ve art niyetli çehresini resmetmeye yetiyordur. Daha dün, bazı Rektörlerin çıkan yeni yasaya rağmen başörtülü öğrencileri kampüse sokmadıklarına dair haberleri okurken gene bu kemalist öfke aklıma geldi. Dikkat edin... Normal şartlarda, yukarıda özetlerini sunduğum örneklerin her biri birer hukuksuzluktur ve suç kapsamına girebilecek davranışlardır. Ancak bu kemalist kesimlerin işledikleri her hukuksuzluğun yıllardır yanlarına kar kalmış olması, seslerini çok çıkardıkları takdirde herkesin susacağını biliyor olmaları, arkalarında belirli güçlerin desteğinin olduğu şeklindeki özgüvenleri ülkemizi işte bu noktalara getirdi.
Şunu da son olarak ilave edeyim: Bu kemalist öfkenin demokrasi dışı, hukuksuz davranışlarını mevcut şartlar altında yargıya intikal ettirmek çok zor. Aynı kesimler hemen; ''laikliğin teminatı olduğumuz için üzerimize geliyorlar''... ''Bizi değil laiklik ve demokratik! Türkiye Cumhuriyetini yıkmak istiyorlar'' gibi o klişe (ama samimiyetsiz) lafların, sloganların ardına sığınacaklar ve kendilerini mağdur pozisyonuna düşürerek laiklik hassasiyeti olan vatandaşlarımızı ve müesseselerimizi kandırmaya devam edecekler. Böylece yargıyı da baskı altında tutmuş olacaklar. Suçları ispatlanan bazı rektörlerin yakayı bu şekilde nasıl kurtardıklarını hatırlayınız... Bize düşen biraz daha sabır göstermek, halkı kaynaştırmaya dönük ekonomik ve sosyal reformlara devam etmek...
Belki de bu kesimlerin son öfke dalgasıdır bu bağrışmalar ve bir can cekişme uğultusudur... Bırakalım bağıra bağıra çekilsinler aramızdan. Böylece tarihe de yansımış olur yaptıkları. Sabır, biraz daha sabır... Bakın çok yakında kemalist-ulusalcı bir çok rektörün görev süreleri doluyor mesela... 25 Şubat 2008
Başörtüsüne serbestlik tanıma kanadı, konuyu hukukun öngördüğü düzlemde ele almaya gayret gösteriyor. Türkiye'nin şartları ve hiç bir zaman zihin kitaplığımızdan eksik edemediğimiz darbe günlükleri bu konunun çok ince bir hassasiyetle ele alınmasını ve çözüme kavuşturulmasını gerekli kılıyor. Hükümetin bu konuda MHP ile birlikte hareket ediyor olması ve konuyu meclis-kanun düzenlemesi etrafında değerlendiriyor olması bu hassasiyetin bir parçası. Buna ilaveten, tarihimizde belki ilk kez olarak; 'yasakçı', 'katı laik' kesimlerin muhalif propagandalarına ve hararetli tepkilerine alternatif, siyasi ve sivil tepkilerin ortaya çıkmış olması da not alınması gereken ayrı bir husus. Evet, şaşırtıcı bir şekilde konuya sadece muhafazakar çevrelerden değil, liberal ve sol liberal çevrelerden de (hassasiyet dereceleri ve detaylar farklılık arzetsede) önemli bir destek geldi. Laikçi rektör ve akademisyenlerin toplum önünde sergiledikleri tepkiler ilk kez bu kadar sönük kalırken, sayıları bir kaç bini bulan başka akademisyenler, özgürlük-serbestlik tandanslı bildiriler neşrettiler. Bu, şu ana dek kendilerini ülkedeki tek söz sahibi bilen ve en etkin güç olarak addeden elitist-laikçi-oligarşik kesimlere karşı verilen ilk önemli sivil tepkidir ve sosyolojik olarak vakit geçirmeden incelenmelidir.
Daha önce de arzettiğim gibi, türban karşıtlığı üzerinden verilen mücadele bu azınlık-etkin-laikçi (laik değil) kesimler açısından her zaman önemli bir meşru müdafaa sahası, etkili bir propaganda aracı ve yola getirici-korkutucu (özellikle laik kesimleri) bir hareket zemini oldu. İşte bu nedenlerden dolayıdır ki, başörtüsü 'simgesi' (bu kesimin gizli din düşmanlığı faktörünü saymazsak) aynı zümreler açısından her zaman kendisine şetm edilen (sövülüp sayılan) bir hüviyet kazanmış ve bu konuda her hangi bir çözümün gündeme alınması bile gayet meş'um (talihsiz) bir hadise olarak telakki edilmiştir.
İşbu öngörü, gayet tabii olarak kemalist ideolojinin (şimdilerde ulusalcı takılan Atatürk istismarcısı bir oluşum) bünyesinde taşıdığı; asabi, ötekileyen, dışlayıcı, elitist, hükmedici, kibirli, fırsatçı doğası ile bütünleşmekte ve kendisine oldukça faşist refleksler üretebilmektedir. Üzücü olan ise, bu çıkar endeksli oluşumun Atatürk ismini ve onun temsil ettiği değerleri istismar ederek hayatta kalmaya çalışması, onları istismar etmesi ve onlarla kurduğu parazit ilişkiyi bizlere normal bir ideoloji olarak benimsetmeye çalışmasıdır. Bu nedenle, Atatürk'ü ve bize emanet ettiği değerleri sağlıklı bir şekilde gelecek nesillere taşıyabilmemiz, gerçek toplumsal huzur ve bütünleşmeyi sağlayabilmemiz; ancak bu hastalıklı ideolojiden kurtulmakla mümkün olabilecektir.
Tüm bu tanımlamaların ardından bu ideolojinin içinde sakladığı bir takım saplantıları son zamanlarda nasıl dışa vurduğuna dair bir kaç örnek vermek isterim. Yani büyük bir kibirden beslenen kemalist öfkeyi...
Bir ulusalcı kanalın muvazzaf başkanı son bir kaç senedir müthiş bir öfke ile hareket ediyor, etrafa saldırıp duruyor, ittifaklar kurmaya çalışıyor, maddi kaynak topluyor ve mitingler tertip ediyor. Aynı kişinin bir intihal suçu işlediği geçenlerde Yargıtay kararı ile onaylanmış olsada, bunu şimdilik bir köşeye bırakalım ve bu ateşli 'ulusalcı' ve 'vatansever' şahsiyetin, Apo ile ilgili neler söylediğine bir göz atalım: "Abdullah Öcalan, Türkiye'deki barışı ve kardeşliği yüceltmek için kullanılamazsa, Abdullah Öcalan'ın bugünkü açılımını ve yaklaşımını Türkiye değerlendiremezse çok yazık eder. Abdullah Öcalan'ın bugünkü siyasi tutumu, Türkiye'nin bütünlüğüne, birliğine çok farklı bir açıdan yarar sağlar. Türkiye biraz akıllı davranmak zorunda.'' Az önce tasvir ettiğim hastalıklı kemalist olgu değişen taktikler ve konjektür gereği yeni bir kabuk bağlayarak ulusalcı bir mahiyet kazandı. İşte bu sürecin içinden yetişen bir şahsın nasıl ''akıllı davrandığına'' bir bakınız lütfen. Meğer devletimiz ve ordumuz acizmişte, 30.000 kişinin ve bebeklerin katili Apo'ya; onun ''açılımına'' ve ''yaklaşımına'' ihtiyaçları varmış. Meğer bu kendinden aciz, et çuvalı gibi paketlenerek birkaç ülke dolaştırılan ve sonra da Türkiye'ye teslim edilen, kendisini hiçbir ülkenin kabul etmek istemediği zat bizim ulusalcı kanadın hararetli vatan kurtarma senaryolarının bir parçası olabilecekmiş. Bırakın bir terörist başının siyasi ufkundan! medet ummayı, ortada binlerce şehit anası varken bunu utanmadan dile getirebilmek ancak cahilin cesareti kavramı ile açıklanabilir; ya da art niyetle. Bu örneği ulusalcı ideolojinin ne kadar aciz ve sığ fikirli olduğuna dair bir misal teşkil etsin diye takdirlerinize sunmak istedim. Hiç bir yapıcı ajandaları yok. Herşey günlük çıkarlar, polemikler ve yıkma üstüne... Serseri bir mayın gibi düşünce sularımızda tehlike saçıp, ülkemizin birleşmeye ve gelişmeye dönük enerjisini tüketip duruyorlar...
İkinci örneğimize geçelim. Tamer Korkmaz'ın ''Gizli Amerikancı'' olarak nitelendirdiği, ulusalcı hareketin önderlerinden meşhur bir yazarımız da bu kesim ile özdeşleşen asabi ve küstah üslubun girdabına kapılmış olacak ki; tüm Türkiye halkına ''Aptal Türk'' diyerek 'Türklüğe' (aslında kanunen suç) hakaret edebildi. Hem de Atatürk'ün ''Türk milleti zekidir, çalışkandır'' sözleri zihinlerimizde hala capcanlı dururken... Bu hitap ve kabul şekli bile, bu bahsettiğim kesimlerin ne kadar dışlayıcı, ötekileyici ve dediğim dedikçi olduklarını, kendi kıt düşünce kalıplarının içine çekemedikleri her vatandaşı nasıl da aptallıkla suçladıklarını açıkça gösteriyor. Hatırlarsanız aynı kesimler, seçim sonrası dönemde de kendi istedikleri şekilde oy vermeyen insanlarımıza aptal, ahmak ve göbeğini kaşıyan adam (bağışlayın öküz demek istiyorlar) yakıştırmalarında bulunmuşlardı. Hem de bizzat Atatürk'ün kendisinin millet iradesinin meclise yansıyacağı bir sistemin temellerini attığını bildikleri halde... Gene aynı Atatürk'ün benzer idealleri ortada iken, bazı rektörlerin ortaya atılıp ''demokrasi ve hukuk askıya alınabilir'' şeklinde demeçler verebilmeleri de ayrıca not edilmesi gereken bir husus.
Geçenlerde samimi laiklerden olan ama yukarıda resmettiğim çevrelerin provakasyonları ile zihni bulanmış bir tanıdığımdan bir elektronik mesaj aldım. Aktardığı mesajın içeriğini okuyup gaza gelmiş belli; ama mesajın içindeki düşünce travmasını idrak edememiş. İletinin yazarı, emekli bir albay olduğunu iddia eden, ulusalcı-kemalist çizgide olduğu anlaşılan bir kişi. Bir sürü hakaretvari ifadeden ve klasik laiklik kurtarıcılığı beyanlarından sonra bombayı patlatmış emeklimiz! ve akıllara ziyan şöyle bir slogan ile iddialarına güç ve samimiyet kazandırmak istemiş: ''Ben Atatürk'ten bile daha Atatürk'çüyüm.'' Gülme kriziniz geçti ise sizleri uyarayım. Arzettiğim kemalist mantalite bu şekilde işliyor senelerdir. Bu istisna bir durum değil. Şu sıralar öfkelerini daha açıktan sergiliyor benzer çevreler o kadar. Gaza gelen zavallı samimi laik insanlarımız da neye alet olduklarını anlayamadan; bir kişi Atatürk'ten daha Atatürkçü nasıl olur?, bu ne demektir?, bu mümkün müdür?, bu Atamıza hakaret değil midir?, herhalde kandırılıyoruz diye düşünmeden, benzer mesajları İnternet ortamında başka on binlere yayıyorlar ve ulusalcı propagandanın birer kuklası haline geliyorlar.
Başka bir gazeteci ile devam edelim. Bu gazetecimiz, köşesinde zehir zemberek bir yazı kaleme aldı. Bu yazının da özelliği kemalist ideolojinin savunulması amaçlı yazılmış olması ve bu yazıda ifadesini bulan 'kemalist öfke' ile tanımlanabilir olması. Bu yazarımız, tarihin yanlı ve eksik bir değerlendirmesini yapıyor yazısında ve Avrupa'daki tüm devrimlerin, anayasaların ve ülkemiz anayasalarının hep kanla yazıldığını iddia ediyor. Ardından da sanki hükümet başörtüsü meselesi üzerinden tüm anayasayı değiştirmiş gibi bir ön kabul yaparak, bu işi ancak kan çözer, kanla değiştiremeyeceksen hiç değiştirme demeye getiriyor. Açık bir tehdit!, kan'a davet... Erbakan benzer bir hata işleyip 'kanlı mı olacak, kansız mı?' iması yapmıştı da partisi kapatılmıştı. Bu adam ihtimalleri bile aşmış ve kanlı olsun diyor, ama bir savcı çıkıpta adamın (en azından) çenesini kapatmıyor.
Herhalde yaptığım bu tanımlamalar ve örnekler kemalist öfkenin gayet küstah, kendini beğenmiş, kibirli ve art niyetli çehresini resmetmeye yetiyordur. Daha dün, bazı Rektörlerin çıkan yeni yasaya rağmen başörtülü öğrencileri kampüse sokmadıklarına dair haberleri okurken gene bu kemalist öfke aklıma geldi. Dikkat edin... Normal şartlarda, yukarıda özetlerini sunduğum örneklerin her biri birer hukuksuzluktur ve suç kapsamına girebilecek davranışlardır. Ancak bu kemalist kesimlerin işledikleri her hukuksuzluğun yıllardır yanlarına kar kalmış olması, seslerini çok çıkardıkları takdirde herkesin susacağını biliyor olmaları, arkalarında belirli güçlerin desteğinin olduğu şeklindeki özgüvenleri ülkemizi işte bu noktalara getirdi.
Şunu da son olarak ilave edeyim: Bu kemalist öfkenin demokrasi dışı, hukuksuz davranışlarını mevcut şartlar altında yargıya intikal ettirmek çok zor. Aynı kesimler hemen; ''laikliğin teminatı olduğumuz için üzerimize geliyorlar''... ''Bizi değil laiklik ve demokratik! Türkiye Cumhuriyetini yıkmak istiyorlar'' gibi o klişe (ama samimiyetsiz) lafların, sloganların ardına sığınacaklar ve kendilerini mağdur pozisyonuna düşürerek laiklik hassasiyeti olan vatandaşlarımızı ve müesseselerimizi kandırmaya devam edecekler. Böylece yargıyı da baskı altında tutmuş olacaklar. Suçları ispatlanan bazı rektörlerin yakayı bu şekilde nasıl kurtardıklarını hatırlayınız... Bize düşen biraz daha sabır göstermek, halkı kaynaştırmaya dönük ekonomik ve sosyal reformlara devam etmek...
Belki de bu kesimlerin son öfke dalgasıdır bu bağrışmalar ve bir can cekişme uğultusudur... Bırakalım bağıra bağıra çekilsinler aramızdan. Böylece tarihe de yansımış olur yaptıkları. Sabır, biraz daha sabır... Bakın çok yakında kemalist-ulusalcı bir çok rektörün görev süreleri doluyor mesela... 25 Şubat 2008
27 Ocak 2008 Pazar
KİMİN ERGENEKON'U?
Bu yazı 28 Ocak 2008 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.
15 Kasım 2007 tarihinde DKM için yazdığım bir yazıda, arkadaşlarımın ''seçim oldu artık ülke rahatlar'' şeklindeki beklentilerini, ''durun asıl herşey şimdi başlayacak'' diyerek nasıl yıktığımı ve ardından yaşadığımız bazı hadiseleri nasıl irdelediğimi ele almıştım. Yazıyı bitirirkende, Kuvvacı hareketin son İsa-Musa gösterisine işaret etmiş ve sözümü, ''güvenlik güçleri bu gelişmeleri mutlaka takip etmeli'' diyerek noktalamıştım. İşin ilginç yanı arkadaşlarımı, daha seçim öncesi dönemden itibaren sesleri çok yüksek şekilde çıkmaya başlayan ulusalcı hareketin motivasyonları, çeteler ile ilişkileri ve arzettikleri tehlikeler konusunda sürekli bir şekilde ürkütmeye devam ediyor, onlara bu örgütlenmenin varlığının ve çalışma şeklinin Türkiye'nin önündeki en önemli sorun olduğunu anlatıp duruyordum. Bunca uyarının ve yaşanan son tutuklamaların ardından umarım arkadaşlarım düğmeye benim bastığımı düşünmüyorlardır. Malum; gazetecilerin düğmeye basabildiği bir ükede yaşıyoruz. 28 Şubat döneminde Ali Kırca'nın düğme başında tuttuğu nöbetleri hatırlayınız...
İşin espirisi bir yana seçimin hemen ardından bir anda patlak veren terör olaylarını ve bunun hemen akabinde özellikle Hürriyet Gazetesi'nin koro şefliğini yaptığı, Cumhuriyet Gazetesi'nin de gazını verdiği, ''Kuzey Irak'ı basalım'' yaygaralarını hatırlatmama gerek yok sanırım.
Ülke sanki birileri tarafından belli bir kaos ortamının içine çekilmeye, güneydoğu bölgelerimizde gerçekleşmesi muhtemel toplumsal ve siyasi çözümlerin önü yeni bir 'olağanüstü hal' ile tıkanmaya, hükümetin Batı ve özellikle de ABD nezdindeki konumu sarsılmaya çalışılıyordu sanki. Anlaşılan o ki, birileri ülkeyi ve hükümeti panik havasına sokmak sureti ile siyaset rayından çıkarmaya çalışıyor, böyle bir belirsizliğin doğuracağı ortamın kendileri için hasıl edeceği güç ve çıkar zemininin hayallerini kuruyorlardı.
Benzer kaos oluşturma çabaları seçim öncesi dönemde de uygulanmaya çalışılmıştı. Ulusalcı ve kuvvacı hareketin siyasi kanadı İlhan Selçuk şefliğinde MHP'yi de yanlarına çekmeye çalışırken, Tüncay Özkan'lı Kanaltürk muhtemel bir siyasi zaferin temelleri için canla başla çalışıyordu. Bu arada, şimdilerde yakalananlar arasında bulunan bazı şahsiyetler de mitingler düzenliyor, milletin milli ve laik duygularını istismar ederek ''kaç kişiyiz'' gösterileri tertipliyorlardı. Siyasi kanatta bunlar olurken hareketin vurucu kanadı da güya 'türban fedailiği' adına Danıştay basıyor, Cumhuriyet Gazetesi'nin bahçesine bir iki el bombası yuvarlayıveriyordu. Kimbilir, belki de bu iki münferit olayın failleri hemencecik yakalanmasa idi, ülkede yeni bir ''irticacı'' avı başlayacak, seçimden hemen önce Genel Kurmay sitesinde (Genel Kurmay Başkanı'ndan bile habersiz!) ön denemeleri yapılan e-darbeler gerçek darbelere dönüşecekti. Siz siz olun, son tutuklamaların ardından ortaya çıkıp ''tutuklananları savunan'' ve onları, ''etkisiz ve güçsüz, devlet içinde esamisi okunmayan kişiler... darbe yapacak güçleri bile yok'' şeklinde niteleyen Perinçek'e güvenmeyin (Zaman, 27 Ocak 2008).
Yaşadıkları seçim mağlubiyeti örgütlenmenin siyasi kanadına milletin vurduğu önemli bir tokat oldu. Danıştay saldırganının iş üstünde yakalanıvermesi ve hadisenin ''dincilere'' yıkılamamış olması (detaylar için bakınız Taha Kıvanç ve Fehmi Koru, Yenişafak 26 Ocak 2008; Fuat Uğur, DKM 27 Ocak 2008), ulusalcı YÖK Başkanına yapılan (komik ve sırıtan) saldırı, Ümraniye'de ortaya çıkarılan bombaların ulusalcı hareketle olan bağlantısı, ardından ulusalcı Cumhuriyet Gazetesi'ne atılan gene ulusalcı olan bombalar, Gazetenin ve İlhan Selçuk'un hala süren sessizlikleri... Daha bitmedi... Hrant Dink suikastının ve rahip cinayetlerinin faillerinin de yine aynı çevrelerden olduklarının anlaşılması... adı geçen harekete, bu sefer, güvenlik birimlerimizin vurduğu önemli darbeler oldu.
Ancak her garipliğin mümkün olduğu ülkemizde, olayların ve suçluların üzerine yeterince gidilemedi. Her nedense, güvenlik güçlerinin elde ettikleri başarılar, işler Yargıtay ve Danıştay noktasına geldiğinde duraksamaya, tıkanmaya başladı. Son tutuklama hadiselerinde bile, bazı gazetecilerin ağır adalet anlayışımıza ve Yargıtay ve Danıştay'ın belirsiz bir takım uygulamalarına dikkat çekmeleri sanırım bundan dolayı olsa gerek. Mehmet Ali Birand'ın, ''ne kötü bir duygu değil mi? Kendi ülkenizin bazı mekanizmalarına güvenemiyorsunuz'' (Posta, 26 Ocak 2008) derken kastettiği nokta bu olsa gerek. Yine, Mehmet Kamış'ın (Zaman, 23 Ocak 2008) ''böyle yargı, laikliği koruyamaz'' diyerek adres verdiği ve somut bazı hadiseler etrafında aktardığı hakikatler de bu endişelere destek verir nitelikteler.
Herşey bir yana, devletimiz ve güvenlik birimlerimiz bu sefer çok daha ciddi ve hazırlıklı görünüyorlar. Bu kadar önemli hadiseler cereyan ederken kendilerini hala ''türban'' tartışmaları ile oyalayanlar ise ayrı bir yazı konusu. Benim yukarıda arzettiğim cümleyi, türban dışında bir şey düşünemeyenlerin kafasına sokmamız gerekiyor: ''Bu ülkenin en önemli meselesi bu çeteler, terörist oluşumlardır.'' Maalesef bu türban meselesi mezkur oluşumun fertlerinin de sıklıkla kullandıkları bir malzeme, önemli bir mücadele alanı oldu hep. Geçenlerde Fehmi Koru (Yenişafak, 26 Ocak 2008); ''başörtüsü yasağı, hiç aklımızdan çıkmamalı, çeteleri besleyen moral zeminin en önemli malzemesidir'' derken bu hakikate işaret ediyordu. Ben bu yargıya; 'en önemli meşruiyet alanı' ve 'rakipleri yorma, yıldırma, dövme sopası' kavramlarını da ilave etmek istiyorum. Mevcut gelişmelerin kuşağında bile gözleri hala türbandan başka birşey göremeyenler ile bu terörist çeteler arasında elbette bağlantı kuruyor değilim. Sadece milletimizin enerjisini nasıl boş yere harcadıklarına ve öyle davranmak suretiyle kimlerin ekmeklerine yağ sürdüklerini göstermek istiyorum. Zaten tartıştıkları meselenin ne üniter-devlet anlayışı, ne gerçek laiklik, ne siyasi simge, ne de rejim tehlikesi ile bir alakası yok...
Herşey bir yana, umarım yargı kanadı da üzerine düşeni yapar ve bu çetelerin kökü kısa sürede kazınır. Aksi halde kaos senaryolarının, suikastlerin, cinayetlerin, gereksiz türban ve rejim tartışmalarının ardı arkası gelmez... Nice yıllar daha heba edilir.
İşte motivasyonları ve hedefleri bu şekillerde tezahür edebilen birtakım çevreler kendilerini bir kurtuluş mihmandarı olarak görüp, Ergenekon ismini takabiliyorlar kendilerine. Aslında, senelerdir benzer çetelerin çıkar eksenli faaliyetlerinden, çalıp çırpmalarından, gasplarından, öldürmelerinden, kardeşi kardeşe düşman etmelerinden kurtulması gereken bir millet var ortada... Yeni bir kurtuluşu hak eden, üzerine dökülmüş demir kafesi sabrı ve iradesi ile eritmeye çalışan bir millet... Kendisine yeni bir Ergenekon destanı arayan, talihsizliğe bakın ki, aynı isimle kurulan ve kendisini Ergenekon olarak adlandıran bir terör örgütünün insafsızlığına, başıbozukluğuna ve serkeşliğine tutsak etmiş bir millet. Güvenlik birimlerinin operasyonun adını Ergenekon olarak belirlemiş olması işte böyle bir isyanın sonucu mudur bilemem.. ancak insan sormadan edemiyor: Sizce bu kimin Ergenekon'u?... 28 Ocak 2008
15 Kasım 2007 tarihinde DKM için yazdığım bir yazıda, arkadaşlarımın ''seçim oldu artık ülke rahatlar'' şeklindeki beklentilerini, ''durun asıl herşey şimdi başlayacak'' diyerek nasıl yıktığımı ve ardından yaşadığımız bazı hadiseleri nasıl irdelediğimi ele almıştım. Yazıyı bitirirkende, Kuvvacı hareketin son İsa-Musa gösterisine işaret etmiş ve sözümü, ''güvenlik güçleri bu gelişmeleri mutlaka takip etmeli'' diyerek noktalamıştım. İşin ilginç yanı arkadaşlarımı, daha seçim öncesi dönemden itibaren sesleri çok yüksek şekilde çıkmaya başlayan ulusalcı hareketin motivasyonları, çeteler ile ilişkileri ve arzettikleri tehlikeler konusunda sürekli bir şekilde ürkütmeye devam ediyor, onlara bu örgütlenmenin varlığının ve çalışma şeklinin Türkiye'nin önündeki en önemli sorun olduğunu anlatıp duruyordum. Bunca uyarının ve yaşanan son tutuklamaların ardından umarım arkadaşlarım düğmeye benim bastığımı düşünmüyorlardır. Malum; gazetecilerin düğmeye basabildiği bir ükede yaşıyoruz. 28 Şubat döneminde Ali Kırca'nın düğme başında tuttuğu nöbetleri hatırlayınız...
İşin espirisi bir yana seçimin hemen ardından bir anda patlak veren terör olaylarını ve bunun hemen akabinde özellikle Hürriyet Gazetesi'nin koro şefliğini yaptığı, Cumhuriyet Gazetesi'nin de gazını verdiği, ''Kuzey Irak'ı basalım'' yaygaralarını hatırlatmama gerek yok sanırım.
Ülke sanki birileri tarafından belli bir kaos ortamının içine çekilmeye, güneydoğu bölgelerimizde gerçekleşmesi muhtemel toplumsal ve siyasi çözümlerin önü yeni bir 'olağanüstü hal' ile tıkanmaya, hükümetin Batı ve özellikle de ABD nezdindeki konumu sarsılmaya çalışılıyordu sanki. Anlaşılan o ki, birileri ülkeyi ve hükümeti panik havasına sokmak sureti ile siyaset rayından çıkarmaya çalışıyor, böyle bir belirsizliğin doğuracağı ortamın kendileri için hasıl edeceği güç ve çıkar zemininin hayallerini kuruyorlardı.
Benzer kaos oluşturma çabaları seçim öncesi dönemde de uygulanmaya çalışılmıştı. Ulusalcı ve kuvvacı hareketin siyasi kanadı İlhan Selçuk şefliğinde MHP'yi de yanlarına çekmeye çalışırken, Tüncay Özkan'lı Kanaltürk muhtemel bir siyasi zaferin temelleri için canla başla çalışıyordu. Bu arada, şimdilerde yakalananlar arasında bulunan bazı şahsiyetler de mitingler düzenliyor, milletin milli ve laik duygularını istismar ederek ''kaç kişiyiz'' gösterileri tertipliyorlardı. Siyasi kanatta bunlar olurken hareketin vurucu kanadı da güya 'türban fedailiği' adına Danıştay basıyor, Cumhuriyet Gazetesi'nin bahçesine bir iki el bombası yuvarlayıveriyordu. Kimbilir, belki de bu iki münferit olayın failleri hemencecik yakalanmasa idi, ülkede yeni bir ''irticacı'' avı başlayacak, seçimden hemen önce Genel Kurmay sitesinde (Genel Kurmay Başkanı'ndan bile habersiz!) ön denemeleri yapılan e-darbeler gerçek darbelere dönüşecekti. Siz siz olun, son tutuklamaların ardından ortaya çıkıp ''tutuklananları savunan'' ve onları, ''etkisiz ve güçsüz, devlet içinde esamisi okunmayan kişiler... darbe yapacak güçleri bile yok'' şeklinde niteleyen Perinçek'e güvenmeyin (Zaman, 27 Ocak 2008).
Yaşadıkları seçim mağlubiyeti örgütlenmenin siyasi kanadına milletin vurduğu önemli bir tokat oldu. Danıştay saldırganının iş üstünde yakalanıvermesi ve hadisenin ''dincilere'' yıkılamamış olması (detaylar için bakınız Taha Kıvanç ve Fehmi Koru, Yenişafak 26 Ocak 2008; Fuat Uğur, DKM 27 Ocak 2008), ulusalcı YÖK Başkanına yapılan (komik ve sırıtan) saldırı, Ümraniye'de ortaya çıkarılan bombaların ulusalcı hareketle olan bağlantısı, ardından ulusalcı Cumhuriyet Gazetesi'ne atılan gene ulusalcı olan bombalar, Gazetenin ve İlhan Selçuk'un hala süren sessizlikleri... Daha bitmedi... Hrant Dink suikastının ve rahip cinayetlerinin faillerinin de yine aynı çevrelerden olduklarının anlaşılması... adı geçen harekete, bu sefer, güvenlik birimlerimizin vurduğu önemli darbeler oldu.
Ancak her garipliğin mümkün olduğu ülkemizde, olayların ve suçluların üzerine yeterince gidilemedi. Her nedense, güvenlik güçlerinin elde ettikleri başarılar, işler Yargıtay ve Danıştay noktasına geldiğinde duraksamaya, tıkanmaya başladı. Son tutuklama hadiselerinde bile, bazı gazetecilerin ağır adalet anlayışımıza ve Yargıtay ve Danıştay'ın belirsiz bir takım uygulamalarına dikkat çekmeleri sanırım bundan dolayı olsa gerek. Mehmet Ali Birand'ın, ''ne kötü bir duygu değil mi? Kendi ülkenizin bazı mekanizmalarına güvenemiyorsunuz'' (Posta, 26 Ocak 2008) derken kastettiği nokta bu olsa gerek. Yine, Mehmet Kamış'ın (Zaman, 23 Ocak 2008) ''böyle yargı, laikliği koruyamaz'' diyerek adres verdiği ve somut bazı hadiseler etrafında aktardığı hakikatler de bu endişelere destek verir nitelikteler.
Herşey bir yana, devletimiz ve güvenlik birimlerimiz bu sefer çok daha ciddi ve hazırlıklı görünüyorlar. Bu kadar önemli hadiseler cereyan ederken kendilerini hala ''türban'' tartışmaları ile oyalayanlar ise ayrı bir yazı konusu. Benim yukarıda arzettiğim cümleyi, türban dışında bir şey düşünemeyenlerin kafasına sokmamız gerekiyor: ''Bu ülkenin en önemli meselesi bu çeteler, terörist oluşumlardır.'' Maalesef bu türban meselesi mezkur oluşumun fertlerinin de sıklıkla kullandıkları bir malzeme, önemli bir mücadele alanı oldu hep. Geçenlerde Fehmi Koru (Yenişafak, 26 Ocak 2008); ''başörtüsü yasağı, hiç aklımızdan çıkmamalı, çeteleri besleyen moral zeminin en önemli malzemesidir'' derken bu hakikate işaret ediyordu. Ben bu yargıya; 'en önemli meşruiyet alanı' ve 'rakipleri yorma, yıldırma, dövme sopası' kavramlarını da ilave etmek istiyorum. Mevcut gelişmelerin kuşağında bile gözleri hala türbandan başka birşey göremeyenler ile bu terörist çeteler arasında elbette bağlantı kuruyor değilim. Sadece milletimizin enerjisini nasıl boş yere harcadıklarına ve öyle davranmak suretiyle kimlerin ekmeklerine yağ sürdüklerini göstermek istiyorum. Zaten tartıştıkları meselenin ne üniter-devlet anlayışı, ne gerçek laiklik, ne siyasi simge, ne de rejim tehlikesi ile bir alakası yok...
Herşey bir yana, umarım yargı kanadı da üzerine düşeni yapar ve bu çetelerin kökü kısa sürede kazınır. Aksi halde kaos senaryolarının, suikastlerin, cinayetlerin, gereksiz türban ve rejim tartışmalarının ardı arkası gelmez... Nice yıllar daha heba edilir.
İşte motivasyonları ve hedefleri bu şekillerde tezahür edebilen birtakım çevreler kendilerini bir kurtuluş mihmandarı olarak görüp, Ergenekon ismini takabiliyorlar kendilerine. Aslında, senelerdir benzer çetelerin çıkar eksenli faaliyetlerinden, çalıp çırpmalarından, gasplarından, öldürmelerinden, kardeşi kardeşe düşman etmelerinden kurtulması gereken bir millet var ortada... Yeni bir kurtuluşu hak eden, üzerine dökülmüş demir kafesi sabrı ve iradesi ile eritmeye çalışan bir millet... Kendisine yeni bir Ergenekon destanı arayan, talihsizliğe bakın ki, aynı isimle kurulan ve kendisini Ergenekon olarak adlandıran bir terör örgütünün insafsızlığına, başıbozukluğuna ve serkeşliğine tutsak etmiş bir millet. Güvenlik birimlerinin operasyonun adını Ergenekon olarak belirlemiş olması işte böyle bir isyanın sonucu mudur bilemem.. ancak insan sormadan edemiyor: Sizce bu kimin Ergenekon'u?... 28 Ocak 2008
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)