Bediuzzaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bediuzzaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ağustos 2017 Salı

MATEMATİKSİZ CİHAT OLUR MU?

Bu yazı 1 Ağustos 2017 tarihinde Yeniyon24 de yayınlanan köşe yazısıdır.

Türkiye, 17-25 Aralık sonrası AKP döneminde tarihinin en talihsiz günlerini yaşıyor. Muhalefetin ve Derin Devlet yapılarının da dolaylı yoldan verdikleri destekle kendine özgüveni artan ve yaşadığı güç zehirlenmesi ile gözü kararan AK Parti liderliği devlet trenini rayından çıkardı. Ülkenin son yüz yılda demokratik kazanım adına biriktirebildiği üç-beş ne varsa hepsi bir anda çöpe atıldı. Yaşanan hukuksuzlukların kabile devletlerinde bile yaşanmayacak boyutlara nasıl ulaştığını hayretler içerisinde izliyoruz.

Tüm bunlar olurken bir de AK Partili yetkililerin oluştudukları yapay gündem maddeleri ile debelenip duruyor ülke. İnsanların zihinleri adına ‘vatan’ denilen bir tımarhaneye hapsedilmiş durumda adeta. Eskiden Anadolu denildiğinde aklımıza güzel insanlar diyarı gelirdi. Şimdilerde ise ruh hastası ve paranoyak insanlarla dolu yığınlar geliyor hatırımıza.

Her gün yeni bir algı, yeni bir karapropaganda peşinde koşan AKP liderliği çoğunlukla kasten ve manipülatif ifadeler kullanıyorlar. Ama kimi zaman ahmaklıklarının ve cahilliklerinin eseri olarak da yanlış ve lüzumsuz beyanlarda bulundukları da oluyor. Yani onlarınki hem art niyetten hem de zihni kabiliyet yoksunluğundan kaynaklanan muzaaf bir ahmaklık örneği ve iki dünyayı da kaybettirecek hüzünlü bir kaybediş hikayesi.

İşte bu tarz ifadelerden bir tanesi daha geçenlerde sarfedildi. TBMM Milli Eğitim Komisyonu'nun AK Partili üyelerinden Ahmet Çamlı, "Cihat bilmeyen çocuğa matematik öğretmenin faydası yok" dedi. AKP liderliği fikriyat yönüyle çoğunlukla ciddiye alınmayacak insanlar olsalarda, dinimizi kirleten, zarar veren ve kavramlarımızın içini boşaltan tehlikeli sözlerinin ele alınıp irdelenmesi gerekiyor. Zira bugün iyi biliyoruz ki ülkede AKP ile yaşanan bir radikalleşme, bir selefileşme ve bir fanatiklik hakim ve artan bir hızla da toplumun kılcallarına nüfuz ediyor. Bu da İslam’ın ve ülkemizin geleceği adına endişe verici bir gelişme. O nedenle gelin bu sözden hareket ederek önemli bir kaç noktaya değinelim.

Çamlı’nın sözünün tersi de çok doğru değil. Yani ‘matematik bilmeyen çocuğa cihat öğretmenin faydası yok’ önermesi de yanlış ve yetersiz. Burada asıl üzerine odaklanmamız gereken husus ‘cihat bilmenin’ ne anlama geldiği, ‘cihat’ kavramını kullanırken başta Selefiler ve İslamcı siyasetçiler olmak üzere birçok Müslümanın içine düştükleri tanımlama hataları, kavrayış yoksunlukları, yanlış referans noktaları ve pragmatist seçicilikler. Bu yazıda, AK Partili fanatikler gibi birçok kesimin idrak edemedikleri bu noktaya odaklanacağız. Eğer doğru çerçeveye oturtabilirseniz şunu söyleyebiliriz ama; Matematik (ilim) bilmeden modern çağda (kavramın gerçek ve yan manalarıyla) 'cihat' (nefis kontrolü, temsil, tebliğ) yapılamaz. Şimdi bunu biraz açalım.

Fanatik-selefi akımlar cihat kavramını yüzeysel anlamı ile ele alarak, onu tarihsel-pratik bir düzlemde, gerçek kimliğinden soyutlayarak kullanıyorlar. Bu yaklaşım onlara rahat bir hareket alanı kazandırıyor. Zaten tüm İslam ülkelerinde bir çeşit zulüm devam ettiğinden dolayı durumdan rahatsızlık duyan bireylere bu pratik alan üzerinden ulaşmaya çalışıyorlar. Son derece pragmatist, güç teminine (devşirmeye) dönük ve gündelikçi çıkarlara dayalı politikalarla nefes alan İslamcı hareketler de böyle bir çerçeveye oturtulmuş olan cihat kavramını kendi siyaset mağazalarının vitrinine koymak suretiyle siyasi bir kimlik oluşturup müşteri (taraftar) kazanamaya çalışıyorlar. Yani oluşturdukları kimliğin ana iskeleti neredeyse bu cihat kavramı ve onun türevi anlayışların işletilmesine bağlı olarak çalışıyor. Kısaca, cihat kavramını gerçek kimliğinden soyutlayarak, onu; kendi oluşturdukları kimliğin özü, esası yapıyorlar. Yani timsahı öldürerek derisi ile kendilerine sağlam bir kemer, fili öldürerek de fildişi ile büyüleyici kolyeler yapıyorlar.

Hepinizin iyi bildiği gibi cihat, küçük cihat ve büyük cihat olmak üzere ikiye ayrılır. Bu tanımlama bizzat Efendimizin beyanına dayanmakta. Yukarıda özetlediğim kesimlerce algılanan cihat şekli sadece küçük olarak adlandırılan cihat. Hatta bir tesbitte bulunayım: Onlarınki küçük olan cihadın bile ufak bir parçası aslında. Fethullah Gülen Hocaefendi, küçük cihadı tarif ederken onu dinin emirlerini fiilen yerine getirme boyutuyla da ele alır. Yani sadece güçle-emekle mücadele değil, dinin emirlerini fiilen yerine getirmek de bunun bir parçası. Biz Müslümanlar henüz bu konuda bile yeterli bir mesafe katedememiş, hayatımızın o yönünü bile günlük yaantımızın içine sistematize edememiş topluluklarız. Bu, işin benim yüzeysel-şekli anlam dediğim boyutu sadece. En geniş, ulaşılması zor olan ve en makbül manasıyla cihat ise, birazdan resmedeceğimiz büyük cihada tekabül ediyor.

Cihat kavramı sözcüklerle ifade edilmesi kolay; ancak derin manasının gerçek boyutlarıyla anlaşılması zor bir kavram. Mesela bir tablonun karşısında durup o tabloyu başkalarına anlatabildiğinizi; ama tablodaki o resmi kendinizin yapma kabiliyetinizin olmadığını veya çok sınırlı olduğunu düşünün. Yani hakkında etraflıca konuşabiliyor ama yapamıyorsunuz. İşte günümüz Müslümanlarının durumu da buna benziyor. Bu kavrayış olmayınca da cihadın temsil ettiği gerçek mana Müslümanca yaşamanın ideal çizgisi haline getirilemiyor.

Birçok İslam aliminin ifade ettikleri gibi cihat kavramı çok daha geniş anlamları kapsayan ve birçok manevi kabiliyeti işlettirmeyi gerektiren derin bir hakikattir. İman; dinin özü, esası ve manevi denizi ise, gerçek manasıyla cihat da, o öze ulaşmak adına yapılan zorlu bir yolculuğun adıdır. Hocaefendi de bu zorlu yolculuğa hep işaret etmiş ve onu (büyük cihat) ‘’insanın kalbi ve ruhi hayatı itibariyle insanlığa yükseltilmesi ameliyesi’’ olarak nitelendirmiştir. Düşünsenize; neredeyse nefes alır sıklıkta çevremizle ve zihni melekelerimizle sürekli bir iletişim halinde bulunuyoruz. Kin, nefret, öfke, bencillik, kıskançlık ve nefsani arzu gibi son derece ‘’tahrip edici ve insani kemalattan alıkoyucu duygu ve düşünceler’’ (F. Gülen) yaşam okyanusunun küçük-büyük dalgaları şeklinde ruh sahillerimizi mütemadiyen dövüyorlar ve onu aşındırıyorlar. İşte büyük cihat, bu tarz ‘’duygu ve düşüncelerin bütününe karşı ‘kavga’ etmenin’’ (F. Gülen), direnmenin ve o dalgalara karşı yüzmenin, o uğurda çalışma azim, cehd ve gayretinin adıdır.

Evet! Popüler kullanımdaki anlamıyla cihat, iman denizinin sahilinde yüzüp, küçük balıklar tutmak gibidir. Gerçek derinliği ve manasıyla cihat ise, o iman okyanusunda, dalgalara ve fırtınalara rağmen insan olmanın gerçek manasının anlaşılması uğruna bir sefere çıkmaktır. Meşakkatli ve hedefe ulaşılması adeta imkansız gibi görünen o zorlu yolculukta üzerinde ilerlediğimiz gemi ise ilim gemisidir. Onun dümeni akıl, pusulası vicdan, yelkenleri de sabırdır. Bedeni ise bilgi ve hakikat tahtalarından yapılmıştır.

Kainattaki tüm yaratılış nasıl Allah’ın (c.c.) ilminin bir yansıması ise bizleri Allah’a ulaştıran iman yolculuğu da o yüce ilmin bir yansıması, bir türevi olan kendi cinsinden ilimlerin varlığıyla mümkün olabilir. Allah’a en yakın olabilen, ondan layıkıyla korkabilen ki, bir hadiste “Hikmetin başı Allah korkusudur denilmiştir, onu gerçek hakikatıyla en iyi şekilde bilip, tanıyıp, anlayabilen kişiler alimlerdir. Onları Paygamber varisi yapan miras da kendilerine lütfedilen ilim ve irfandır. Zümer (39-9) suresinde zikredilen “Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” hakikati de buna işaret etmektedir. Bu bağlamda; Maide suresi 35. ayetinde ‘’Ey inananlar, Allah'tan korkun, O'na yaklaşmaya yol arayın ve O'nun yolunda cihad edin ki, kurtuluşa eresiniz’’ denilirken, cihat kelimesi ile Allah’a yakınlaşmaya yol arama davetinin (emrinin) yanyana bir arada zikredilmeleri de son derece ilginçtir (Bu son cümle şahsi yorumumdur; lütfen tefsir olarak kabul etmeyiniz).

Bu çok az insana nasip olan ilmi kavrayış ve bakış (basiret-firaset) olmayınca, fertler; korkular, nefsani tuzaklar ve ihtiraslar aracılığıyla kullanılmaya ve kandırılmaya daha müsait hale geliyorlar. Günümüzde Müslüman toplulukların yaşadıkları zulüm ve sıkıntıların temelinde bu vardır. İlahi hakikatler ile ruh ve vicdanımız arasındaki ilim halatları koptu ve irfan köprüleri yıkıldı. Bizler de yüksek debide akan bir ırmağın bir köşede topladığı çalı-çırpı gibi adına ‘Müslüman ülke’ dediğimiz alanlarda ‘Müslüman yığınlar’ olarak toplandık. Medreselerimiz, mekteplerimiz, üniversitelerimiz, kışlalarımız, devlet kurumlarımız, camilerimiz hep cehaletin, ilkesizliğin, taklitçiliğin, tembelliğin, nemelazımcılığın, sistemsizliğin, şekilciliğin, bid’atların, hatta zulümlerin merkezleri haline geldiler.

Medeni dünya ilim ve teknoloji alanında çok hızlı bir sür’atle bizleri geride bırakıp zenginleşirken geliştirdiği sistemleri, insanı ve toplumu daha iyi analiz eden fikriyatı sayesinde de insanlık dümeninin başına geçti. Bizler hakikat denizinde irfan ve bilgelik avlayabileceğimiz güçlü inanç ağlarına sahip olduğumuz halde, onların ilim yoluyla, daha cılız konumdaki düşünce ağları ile yakaladıkları en küçük vicdan ve ahlak balıklarını dahi yakalayamadık. Hala da birbirimize zulmedip, birbirimize çelme takıp bir o yana bir bu yana tosloya tosloya zaman ırmağında, sanki rastgele akıp giden bir ağaç kabuğu gibi plansızca sürüklenip gidiyoruz.

İşte yukarıda çerçevesini sunduğum büyük (derin manasıyla) cihat ufkunu yakalanamadığımız müddetçe (maddi-manevi) ilmin çelik halatları ile o irfan köprüsünü asla yeniden tesis edemeyecek ve yeniden bize ait bir medeniyet inşa edemeyeceğiz. Böylece insanlık ile aramızdaki mesafe gittikçe daha da artacak ve bizler hem onların sadece tüketicileri konumunda kalmaya devam edeceğiz hem de birbirimizin enerjisini ve geleceğe dair yeşerttiğimiz son ümit kırıntılarını da tüketmeye devam edeceğiz.

Yani ilimsiz bir cihat yolculuğu; tıpkı bazı Hollywood filmlerinde işlendiği gibi, batan bir geminin son kalan kütük parçasına tutunarak okyanusta hayatta kalmaya çalışmaya benzer. Genelde sonu hüsranla biter ve başarısız olmaya da mahkumdur.

Günümüzde öncelikle bize ait hakikatleri özümseyip insanlık ufkuna erişebilmenin, ardından da onları temsil ve tebliğ yoluyla başkalarına da ulaştırabilmenin yani i’la-yı kelimetullah (Allah’ın kelamını yüceltmek) yoluyla cihat edebilmenin yolu işte bu ilim yolundan geçer. Zaten, Hocaefendi’nin ifadesiyle, Bediüzzaman Said Nursi de, “medenilere galebe ikna iledir” diyerek cihat kavramına yeni bir buut kazandırmıştır. Bu ‘galip’ olabilme hali ilim, düşünce ve sistemleşmede zirveyi yakalayabilmekle gerçekleşebilir ancak. Bu çerçeveye, Bediüzzaman Hz.lerinin ‘’Merak ilmin hocasıdır’’ ifadesini de oturttuğunuzda resmetmeye çalıştığım hakikat tablosu daha da netlik kazanmış oluyor ve ilim-cihat-irfan-medeniyet yolculuğunun başlangıç noktasına perde aralıyor.

Eski ve yeni bilgilere hakim olmayan, merak edip sorular sorarak hakikatleri didik didik etmeyen insanlar günübirlik yaşayorlar ve tefekkür ve tekamül yolundan sapıyorlar. Böylece de gittikçe özlerinden uzaklaşıyor, vicdan, ahlak ve idrak melekelerini zamanla körleştiriyor veya hepten kaybediyorlar. Böyleleri; çok geçmeden art niyetli siyasetçilerin, din istismarcılarının, düzenbazların ve zalimlerin kuklaları haline geliveriyorlar, günlük korkular, gelecek endişeleri veya boş ümit ve hayallerle kolayca kandırılarak ‘cihat’ adı altında yanlış hedeflerin cazibesine kapılıyorlar.

Tıpkı ay ışığının yakamozları üzerinde yaratıcısını zikretmesi gerekirken, insanların yaktığı lambaların üzerine atlayarak yanarak ölen böcekler gibi; ilimden ve meraktan nasipsiz insanlar da Aşk-ı İlahi’den ve Rabbimizin hikmet güneşlerinden süzülüp gelen nurdan hakikatler (vahyin gerçek frekansı) yerine sahte insanların yaktıkları sahte siyaset ampüllerinin peşine takılıp gidiyorlar ve hem dünyalarını hem de ahiretlerini tehlikeye atıyorlar.

İşte bu nedenle derim ki; Peygamber mirasçıları olan alimlerden kabul ettiğim Fethullah Gülen Hocaefendi ve Bediüzzaman Hazretleri gibi alimler insanları yanlış ve eksik olan cihadi perspektiflerle motive etmiyorlar ve böylece onları boş hayallerin, temelsiz fikirlerin ve fırsatçı-gaddar yönetimlerin peşine takılıp gitmekten kurtarıyorlar.  Zaten sisteme o şekilde biat etmemiş olduklarından dolayı çeşit çeşit zulümlerin baş hedefleri haline geliyorlar. 

Gerçek alimler bireyi temel plana alarak onun kafa-ruh-vicdan bütünlüğü ve insicamına yani iman inşasına odaklanırlar. Bireyin Allah’a yakınlaşmasına vesile olmak gayesiyle onun ruh havzasına köprü kurup ilim-iman-vicdan bütünleşmesine yoğunlaşırlar. Bunu yaparken de birey ile toplumu, ilim ile imanı, vicdan ile ahlakı, irfan ile medeniyeti buluşturmaya gayret ederler. Bu yöntem Peygamber mesleği olması hasebiyle günümüzde de hala en geçerli olan cihat şeklidir. Doğru olan yöntem de budur. Medeni asırda i’la-yı kelimetullah yani Allah’ın adını yüceltmek ancak bu tarz yöntemlerle mümkündür.

Bunun dışındaki bütün mevcut (silahlı-siyasi) cihat akımlarının İslam’ın geleceğine ve günümüzde temsil edilebileceği şekliyle I’la-yı kelimetullah çizgisine hiçbir önemli katkısı yoktur. Bizler medeniyetin ‘galebe’ etme kabiliyetini haiz silahları ve kabiliyetleri ile silanhlanmadıkça da olamayacaktır. O tür bozuk yöntemlerinin zararları yararlarından kat be kat fazladır. Müslümanları oyalamaktan, sahilde kum eşelemekten öteye götürecek neticeler doğuramazlar. Kim bilir belki de bu gerçeğin çok iyi farkında olan bazı azılı din düşmanı ve münafık kesimlerin böyle bir ilim-iman inşasını gaye edinmiş bulunan alim şahsiyetlere daha çok saldırmalarının asıl nedeni de budur. 


28 Eylül 2016 Çarşamba

DÜŞENE VURAN TOPLUMDAN, HERKESE VURAN TOPLUMA

Bu yazı 28 Eylül 2016 tarihinde Yeniyonum.com (Baz Haber) de yayınlanan köşe yazısıdır.


Bir eğitimci olarak yazılarımda genellikle toplumsal analizlere ağırlık veriyorum. Günlük siyasi gelişmeleri değerlendirirken bile olaylara daha genel bir çerçeveden bakıp içtimai problemlerimize dair gözlemler paylaşmaya çalışıyorum. Kişilere takılmam! Zalimler, siyasiler, şahıslar gelip geçicidirler; ancak toplumsal hastalıklar, tedavi edilmedikleri ve kendilerinden ders çıkarılmadıkları sürece, kalıcı etkilerini hep devam ettirirler. Bir atom bombasının sebep olduğu radyoaktif serpinti gibi, uzun vadede, yavaş yavaş ama acı ölümlere, mutasyonlara, DNA bozukluklarına neden olurlar. Öyle toplumlar kendilerini içtimai bir karantinaya alıp medeni gelişmelerden soyutlayarak, kendi içine kapalı bir şekilde; duran suyun kokuşmaya başlaması gibi iç sorunlarla boğuşup, enerji kaybedip dururlar. Nesiller nesiller üstüne harcanıp durur orada.

Tarihin, olumsuz yönleriyle, hep tekerrür etmesinin temelinde de bu espri yatar. İhmal edilen veya tedavi edilemeyen hastalıklar o toplumun bağrında tekrar nüksederler. Bir nesil gider, ama arkadan gelenler de benzer zalimler, despotlar, hırsızlar ve haysiyetsiz kişilikler tarafından yönetilmek zorunda kalırlar. Hele bizimki gibi toplumlarda bunun olması için yeni bir neslin gelmesini beklemeye bile gerek yoktur. Aynı nesiller, aynı yılanlar tarafından tekrar tekrar sokulup dururlar da, hala düzelme yönünde hiçbir mesafe kat edemezler! Efendimizin; ‘’Mü’min aynı delikten iki defa sokulmaz, ısırılmaz’’ şeklindeki tavsiyesi o toplumda hiç özümsenmemiş gibidir adeta! Bir Batılı, bir karikatür yaptı diye sokaklarda şiddet eylemleri yapan Müslümanlar, zaten bu sözün gereğini yerine getiren bir maya tesis edebilmiş olsalardı şayet, bugün değerlerimize hakaret etme cesaretini veya saygısızlığını kimse irtikab edemezdi.

Maya dedik, onunla devam edelim. Mayasız yoğurt tutmaz derler! Bir milletin sağlıklı bir toplum oluşturabilmesi için bir maya gerekir. Medeniyet geliştirebilmeyi başarabilmiş her toplumda bu maya; temel ahlaki ve etik prensiplere dayalı bir sistem geliştirebilme, temel hak ve özgürlüklere saygı duyma ve birlikte yaşayabilme kültürü tesis edebilme yetenekleridir. Bu, maya hususiyeti taşıyan kaabiliyetler toplumsal bilinç kabında; sabır, saygı ve azim harareti altında çoğalarak bir kültür dokusu oluştururlar. Daha sonra da o kültürden yeni nesiller yetişir, yine aynı koşullar altında.

Bizler bu özelliklerimizi üç yüz yıldan fazla bir süredir kaybetmiş olan bir toplumuz.

Hatta öyleki; bir mayadan yoğurt yapma konusu değil de, ‘bozuk sütten, bozuk kaymak olur’ esprisi bizi daha iyi tanımlar sanki. Evet! Toplumlar da süte benzerler. Zaman, alttan kaynattıkça üstte kaymak birikir. İlk milletvekillerimizden Tahir Efendi’nin bir sözünü mutlaka okumuşsunuzdur. Şöyle der; ‘’Bir şeyin altında ne varsa kaymağı da o cinsten olur. Yoğurdun üstünde yoğurt kaymağı, sütün üstünde süt kaymağı, şapın üstünde şap kaymağı bulunur.’’

Tam burada Efendimizin, ‘’Nasıl olursanız, öyle idare edilirsiniz’’ şeklindeki hadisini hatırlamamak mümkün değil. Hani, Zalim Haccac’a da ders alır belki diye Hz. Ömer’in adaletini hatırlattıklarında, onun; ‘’Sizler Ömer zamanındaki insanlar olsaydınız, ben de Ömer olurdum’’ demesindeki yalın gerçekliği de unutmamak gerekir.

Böyle bozulan toplumlar, nefis girdaplarında yaşadıklarından; ilim, irfan ve vicdan ekseninden kopup egonun, çıkarcılığın, hırsızlığın, adam kayırmacılığın, şatafat ve lüksün, şımarıklığın, yalakalığın, iftiracılığın, hamasetin ve şehvetin kaotik bireysellik çukurlarında başıboş gezinip dururlar. Böyle bataklıklarda insana değer ve saygı ölçüleri yitirilmiş, birlikte yaşama azmi, bilinci ve yeteneği de kaybedilmiştir. Her türlü korku bünyeyi sardığından, yukarıda resmettiğim bütün hastalıklar ve daha da fazlası toplumsal bünyeyi felç edip hareketsiz bırakmıştır. Ümitsizlik, aşağılık kompleksi, kimlik sorunları, sürekli öfke ve eleştiri çamurları ile debelenip durulmaktadır böylesi toplumlarda. Böyle bir toplumun fertlerini tek tek analiz etseniz büyük çoğunluğunun ruh hastası olduğunu ve bünyelerini bir sürü fobyaların sardığını görürsünüz. Cehalet şiarları olmuş, şarlatanlar baş tacı edilir hale gelmiş, kabadayılık, yalakalık ve çıkarcılık geçer akçe olmuştur.

Alexis Carrel, ‘’Bozuk karakterler kendilerini hayata veremezler’’ der. İnsanlık rotasından çıkmış despotlardan tutun, oradan hırsızlara, gaspçılara veya haksızlığı hak zanneden tüm insan müsveddelerine bakın. Hepsi hayatın gerçekliğinden kopmuş, ya hırslarının, ya enaniyetlerinin, ya kibirlerinin, ya da korkularının esiri olmuş; oralarda mevzun birtakım boşlukları insanlara zulmederek ve onlara haksızlık ederek doldurmaya çalışıyorlar.

Amerikalı yazar Peggy Noonan da siyaset takıntısı olanlardan kaçının derken onların bu yönlerine işaret eder sanki ve siyasetçilerin genellikle zeki ve ilginç olduklarını ama doğalarında bir şey; bir delik, bir boşluk olduğundan ve onu siyasetle kapatmaya çalıştıklarından bahseder. Yezid, Hitler, Mussolini, Lenin, Stalin, Saddam, Kaddafi, Erdoğan ve daha bilmem kim varsa ekleyin listeye ve bu çerçevede bir daha inceleyin onların hayatlarını ve eylemlerini.

Bediüzzman’ın tesbitiyle devam edersek; bir aslan için bile aslında fıtri olan; ölü hayvan bulup yemektir veya bir sürünün en zayıf, ölmek üzere olanına saldırmaktır. Oysa denge bozulunca ki, bunun nedenlerini başka bir yazıda ele alırız, aslan bir ceylanın bebeğine bile gayr-ı fıtri bir şekilde musallat olur. İnsanlar ve liderler için de fıtri olan; adaletle, en azından, hakkaniyet ve ahlak sınırları içerisinde iş görmektir. Bunu aşan liderler insanlık rotasından, hayatın; o Carrel’in de işaret ettiği gerçekliğinden, benimse fıtrilikle ifade etmeyi tercih ettiğim, dengesinden kaymışlardır. Böyleleri aslında ne sahip oldukları liderliğin, ne devşirdikleri gücün, ne de elde ettikleri maddi kazanımların bir hayrını görürler. Saddam ve Kaddafi’nin yağmalanan sarayları, diğerlerininse bugün bile küfredilen itibarları yeterince aydınlatıcı olur bu noktada sanırım.  

Normal insanlar için de bozuk karakter, aynı şekilde onları hayatın özünden koparır. Her sahtekarlık, her yalan, her hırs, her öfke bir sonrakini doğurur ve insanı korkuların, ümitsizliklerin, geçici anlık hazların girdabına hapseder. İslamın özünden uzak, kültürel yanlışlıklar ve bid’atlarla yoğun, yüzeysel bir dindarlık yaşayan insanlar için de böyledir bu. Vahyin ruhuyla aydınlanmış o gerçeklikten kopuk olarak, şekilciliğin ağlarında çırpına çırpına yaşarlar dinlerini. Böylece vicdanları yorulur. Aynı anda cehalete de maruz kaldıklarından, basiret gözleri de kör olur. Her türlü haksızlığı irtikab ettikleri halde içine hapsoldukları yüzeysel din anlayışının ifrat-tefrit sarkacında sallanarak hayata ve dine tutunurlar.

Bu tür, bozuk ve tefessüh etmiş, çürümüş insanların tesis ettikleri toplumlar da aynı durumdadırlar. Onlar da hayatın gerçeklerinden kopmuş; medeni bir çizgide birlik, beraberlik, karşılıklı sevgi ve saygı, adalet, hakkaniyet ve ahlak ekseninde bir yaşam kaabiliyetlerini yitirmişlerdir. Onların fıtri olan çizgiden kopmaları da bu şekilde olur.

Tüm buraya kadar anlatmak istediklerimi bir daha gözden geçirin ve bizim toplumumuza bu gözlükle yeniden bakın. Birbirinden nefret eden, ötekileştiren, birbirine duygusal ve fiziksel tacizler uygulayan, kibirli, lüks ve rahat düşkünü, fırsatçı, yalaka ve çıkarcı bir toplum olduk. Siz, bilumum hastalıkları da ekleyebilirsiniz buna. Çocukluğumdan beri insanların içinde vakit geçiren mesleklerde çalıştım. Toplumun her kesimiyle irtibatım oldu. Bu gözlemleri kitabi olarak yazmıyorum.

Konuyu yazının başlığı bağlamında daraltıp devam ettireyim.

Bizler yukarıda sıraladığım hastalıklarımız ve zaaflarımızdan ötürü hep düşene vuran bir toplum olduk. Sadece bizden olmayanları değil, zayıfı da hep ezdik, hor ve hakir gördük. Çocukluğumun ilk anıları mahallemizde, hem de koca koca adamlar tarafından, hep aşağılanan, alay edilen özürlü insanların hallerine acıdığım tecrübelerle doludur. Sonra buna fakir ve düşmüş durumda olan insanların gördükleri muameleler de eklendi. Ardından hemşehricilik, sınıfçılık, çıkarcılık ve yalakalık ekseninde yaşadığım tecrübeler geldi. Kadınların, özellikle de zor durumlara maruz kalmış olanlarının, toplum gözündeki konumları eklendi buna sonra. Daha elit kesimlerle muhatap olmaya başladığımdaysa bu sefer onların toplumun geri kalanına karşı olan bakışlarındaki yanlışlıklarla tanıştım.

Zamanla bir çok arkadaşlığın, dostluğun ve komşuluğun hatta akrabalığın çıkarlar tükenene veya bencillik, rahatseverlik sınırlarına dayanana kadar sürdüklerini gördüm. İnsanların birbirlerini ufak tefek şeyler ve hırslar yüzünden nasıl sattıklarını ve bunu yaparken vicdanlarını, o kıt ama kendini kurnaz sanan zekalarıyla, nasıl bastırdıklarını müşahade ettim. Bunu yaparken dini argümanlara sığınan veya bacak bacak üstüne atarak kibirli tavırlarla çok çağdaş ve eğitimli bir insanmış taklitleri yapanlara karşı ise hep özel bir tiksinti ve acıma hissi duydum.

Eğitimli, eğitimsiz, fakir, zengin, halk, siyasetçi… Hangi kesimden olursa olsun, hırsızlık ve haksızlık yapan, başkalarını ezen insanların hallerini sürekli analiz etmeye çalıştım.

Evet! Biz hep düşene ve düşmüşe zulmeden bir toplum olduk. Bunları yaparken de, belki ayetin de işaretiyle, aslında kendimize zulmediyorduk. Çünkü böyle bozuk insanlar olarak, az önce işaret ettiğim gibi, bir yandan hayatın özünden kopuyorduk diğer yandan da, en başta resmettiğim bozuk süt misali, kendimiz gibi bozuk ve karakter yoksunu insanları başımıza tac etmeye başlıyorduk. Böylece bozuk bir kısır döngünün içine kendimizi hapsediyorduk ve bu nedenle de zulümler hep yeni zulümleri doğuruyorlardı.

Şimdilerde ise daha kötü bir noktaya geldik. Artık sadece düşene vuran değil, herkese vuran bir toplum olma noktasına doğru ilerliyoruz. Özellikle Erdoğan ve AK Parti’nin ülkeyi getirdikleri nokta bir çıldırmışlık hali adeta. Herkes birbirini boğazlamaya, gammazlamaya, malını gasp etmeye, hakaret etmeye hazır ve bunu yapıyor da. Eskiden en azından benzer kesimler arasında biraz anlayış ve muahbbet vardı. Erdoğan ile toplumun iskeleti olan muhafazakar, dindar kesimler bile duygusal bir felce uğratıldılar. Toplumu özetleyen tek duygu ‘nefret’ artık. Yüzbinlerce insanın malına ve özgürlüğüne el konuluyor ve herkes susuyor. Daha da kötüsü, bunu fırsat bilerek, acaba ganimetten bize ne düşer, devlette boşalan yerlere nasıl yerleşiriz, bu karambolde daha çok nasıl çalarız, bizim kadrolarımızı nasıl yerleştiririz diyenlerle ve benzeri hırslar ve beklentilerle geçiyor günler. Müslüman müslümana kudurmuş bir köpek hırsıyla saldırıyor! Sırf bir adamın siyasi hırsları ve artık çuvala sığmayan hırsızlık mızrağının üzerini örtme adına yapılıyor tüm bunlar ve ‘Yeni Türkiye’, ‘Halife’ yalanlarıyla örtülüyor üstleri.

Aslında bu yazıyı daha sonra yazmayı planlıyordum. Ancak, geçen gün gördüğüm bir gazete haberi üzerine şimdi yazmaya karar verdim. Kirasını ödeyemeyip eşyalarıyla sokağa atılan bir insan kalp krizi geçirip ölüyor ve diğer insanlarsa onun eşyalarını yağmalıyorlar. ‘Müslüman’ bir ülkede oluyor tüm bunlar. 1999 depreminde enkaz yığınlarının altında, çalınacak altın arayan bir halka ve yapılan yardımları evlerine taşıyan devlet erkanına sahip bir ülke bu. 6-7 Eylül olaylarında Rum vatandaşlarının malları gaspedilirken oturup seyreden dünkü halk ve yüzbinlerce Hizmet mensubu masum insanın malları, mülkleri, iş yerleri ve özgürlükleri gaspedilirken oturup seyreden; hatta bunlara ‘ganimet’ ve ‘oh olsun’ diyen de bugunkü aynı halk…

Gerçek ıslah edicilerine zulmeden böyle toplumlar, tıpkı Kur’an’da bahsi geçen ve Peygamberlerine isyan edip onları öldüren topluluklar gibi, ya kendi kendilerini yok ederler ya da İlahi adalet kılıcı ile cezalarını bulurlar. O da genelde, ayetle işaret buyurulduğu gibi, başka bir zalimin zulmüdür genellikle…

Konu ile ilgili diğer bazı yazılarımız: