Fuat Avni etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fuat Avni etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Haziran 2016 Salı

BİR KONUŞSAM TÜRKİYE YIKILIR!

Bu yazı 21 Haziran 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Ben 80’lerin kuşağıyım. Türkiye’nin o en kaotik ve çalkantılı dönemi olan 12 Eylül dönemini bir çocuk olarak geçirmiş olsam da, takip eden yıllar da pek iyi geçmedi ülkemde. 90’ların post-modern darbe dönemleri, 2000’li yılların Ergenekon dâvâları, son zamanların Erdoğan ve AKP ile yaşanan sıkıntılı günleri…

Eskiden, babamların ve dedemlerin nesline; yaşadıkları hâdiselere, layık görüldükleri yaşam biçimlerine, mârûz bırakıldıkları muâmelelere, eğitimsizliklere, cehâletlere ve istismârlara dayanarak hep ‘kayıp nesil’ derdim. Günümüzde geldiğimiz noktadan benim çocukluk dönemlerime dönüp baktığımda, aslında bizlerin de kayıp nesiller olduğumuzu görüyorum acı içinde.

Kayıp bir nesil; kayıp bir ülke; ve böyle devâm ederse, kayıp bir gelecek…

Bu tarz bir netice, şüphesiz millete yaşatılan travmaların bir sonucu. Kendi çıkarları, ihtirasları, beceriksizlikleri ve ideolojileri uğruna milleti sürekli bölen, ötekileştiren, kamplaştıran, eğitimsiz bırakan, algı operasyonları ve hilelerle kandıran, sahte düşmanlar ve korkularla yöneten otokratik kliklerin ülkeyi getirdikleri nokta bu maalesef. Bu çevreler, devlet postu altında kimi zaman Atatürkçü oldular, kimi zaman milliyetçi ve solcu şarkılar söylediler, yeri geldi ulusalcı besteler yaptılar, şimdilerde de yeşil İslâmcı ilâhîlere sarıldılar… Hattâ çoğu zaman birbirleriyle kavga eder gibi göründüler, ancak bir ahtapotun kolları gibi hep aynı beyne hizmet ettiler! Onların saldıkları mürekkeple, görüş ve idrâkleri bulananlar ise bu ülkenin saf insanları oldu hep.

Böyle kaotik ve maniplasyona açık ve muhtaç ortamlarda devamlı bilgi kirliliği yaşanır; enâniyet, bencillik, fırsatçılık ve kibir hüküm sürer; devlet kutsanır; protokol hastalığı baş gösterir; liyâkata önem verilmez; adam kayırılır; devlet malı yenir; ahlâk çöker; din sömürülür; sloganik ifâdeler ve saldırgan üsluplar, bilgi, düşünce ve analizin yerini alır; insanlar birbirlerinden nefret ederek yaşarlar… Toplum komplo teorileri ile yatıp kalkar. Artık terörle yaşamaya alışın denilir insanlara. Her cinâyet bir fâil-i meçhuldür o ülkede artık; yapanı asla bilinemez ve bulunamaz bir gerçekliktir kanıksanması gereken. O yüzden vahşi cinayetler unutulur bir gün sonra; ölen öldüğüyle kalır. Gladyonun yakalanan tetikçileri ya meczuptur ya da iyi çocuk! Her kurşun sıkan ‘’devlet için yaptım!’’ der. Ergenekon’un darbe planlayıcıları ve tetikçileri de hep ‘’devlete hizmet ettim!’’ demişlerdi benzer şekilde. Eskilerin varlık vergileri döneminde, azınlıkların mallarına çökenler de ‘’devlet için’’ yapmıştır yapacağını, şimdilerin gaspçı kayyımları da (hem de fetvâ aldım diyerek) aynı devlete hizmet için çökmüştür masum insanların özel mülkiyetlerine…

İşte artık kanıksadığımız ve bir tür vurdumduymazlık geliştirdiğimiz tüm bu garipliklerin içinde dikkatlerimizden kaçan bir şey daha var. O da resmini çizdiğim bu dönemlerde benim dikkatimi en çok çeken ifâdelerden biri olan başlıktaki sözdür. Bu söz, Türkiye’deki siyâsî, politik, ahlâkî, sosyal ve hukûkî çöküntünün ve yaşanan seviyesizliğin en çarpık örneklerinden biridir bana göre. Toplumsal bilinçaltımızı yansıtan nâdir ifâdelerdendir.

Bir konuşsam Türkiye sallanır…

Konuşursam Türkiye yıkılır…

Ben konuşursam Türk futbolu biter…

Çok şey biliyorum, konuşsam yer yerinden oynar…

Bu ifâdeleri okurken sizin de zihninizde son 30-40 yıla ait bir çok çağrışımın canlandığına eminim. Çünkü farketmesek de bu ve benzeri ifâdeler kendi vergilerimizle beslediğimiz, belli makamlara getirdiğimiz milletvekilleri ve devlet görevlileri tarafından çoklukla kullanılıyor. Bâzen, mafya ve derin illegal örgüt elemanları tarafından; hattâ şimdilerde iş adamı ve sanatçılar tarafından bile kullanılıyor benzer sözler.

Bu ifâdeler ve onlara tevessül eden insanlar tahlil edildiğinde genel anlamda şunları söylemek mümkün:

Gerçekte bu insanların çoğunun aslında çok bir şey bildikleri filan yok. Bâzıları sıkıntıya düştüklerinde, bâzıları suçüstü yakalandıklarında, bâzılarıysa önemli insan havası vermek istediklerinde ve bir kibir göstergesi olarak bu tür sözlere sarılıyorlar.

Bir şeyler bilen bazılarıysa ya siyâsî hesaplarla birilerini tehdit etmek ve blöf yapmak amacıyla veya suçüstü yapıldıklarında; ‘’beni satarsanız konuşurum’’ tandanslı mesajlar göndermek istediklerinde bu tür söylemler kullanıyorlar. İşin üzücü tarafı bu kişilerin çoğunun vergilerimizle; bize hizmet etsinler diye beslediğimiz milletvekili, siyâsî, devlet adamı ve görevlileri olmaları… Meselâ, Bülent Arınç’ın partiden dışlanma aşamasında, Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek hakkında söylediği ‘’elimde 100 dosya var’’ açıklaması bir bakıma ‘bir konuşursam Gökçek biter’, hattâ ‘AK Parti biter’ demektir. Biraz daha ilerletseniz, bu söz devlet bitere kadar bile götürebilir insanı. O gün bugündür hâlâ ne bir açıklama duyduk ne de bir savcı çıkıp dosyaları istedi Arınçtan!

Bana göre; bu sözler medya aracılığıyla her servis edildiklerinde ardından hiçbir toplumsal, hukûkî, vicdânî, ahlâkî ve siyâsî sorgulamanın gelmiyor olmasıdır aslında en vahim olan. Çünkü bu tür ciddî ifâdelere karşı gösterilen tepkisizlikler toplumsal ve kamusal birçok hastalığın göstergeleridirler.  
 
Neden mi?

Çünkü, eğer sağlıklı ve hukuk temelli bir toplum olabilseydik, medyaya çıkıp bu tarz açıklamalar yapan bir devlet görevlisini veya herhangi bir insanı sorguluyor olurduk. Gizlemeye çalıştıkları; bir devleti yıkacak kadar büyük olan mesele neymiş bunun takipçisi olurduk.

Gelişmiş Batı ülkelerinde devlete yıllarca çalışmış bir devlet görevlisi çıkıp ‘bir konuşsam devlet yıkılır’ dese, hemen savcıların, basının, muhâlefetin ve sivil toplumun hedefi hâline gelir. Bizdeki gibi toplum ânî bir refleksle; muhâlefet dahil, tüm fertleriyle ve kurumlarıyla birlikte ‘duymamış gibi yap!’ moduna geçmez.

Daha da ileri gidersek, aslında sağlıklı bir toplumda hiçbir fert çıkıp böyle bir cümle sarfetmeye ihtiyaç duymaz, cesâret de edemez. Çünkü, sağlıklı bir toplumda devleti yıkacak kadar sorunlu işlere kimse bulaşmaz. Bulaşanı gören kişinin adâlete bildirme gibi bir yükümlülüğü vardır ve bildirir de. Vâkıf olduğu suçu açıklamamanın suç olduğunu herkes bilir. Bunun da ötesinde sağlıklı ve güçlü bir toplum bir kişinin yapacağı açıklamalarla yıkılacak kadar zayıf ve suça teslim olmuş dirâyetsiz bir ülke değildir. Denetim mekanizmaları ve devlet aklı hakimdir ve canlıdır orada. O nedenle kimse bu dinamiği ve gücü görmezden gelip, kibir ve küstahlıkla karışık bir câhil cesâretiyle kendini rezil edip tehlikeye atmak istemez…

Ama toplum sağlıksız, adâletsiz ve suça teslim olmuş bir toplumsa o zaman bizdeki gibi garip söylemlerle siyâset yapılır hâle gelir. Bir kişinin bildikleriyle futbol yıkılacaksa veya devlet sarsılacaksa o futbol ve ülke zaten tükenmiştir. Ve yine, böyle iddiâlarla gündem oluşturan insanları toplum sorguya çekip takipçisi olmuyorsa, zâten yukarıda işâret ettiğim tüm çöküntüler yaşanıyor demektir.

Böyle bir toplumda ‘’Erdoğan Gitse Devlet Yıkılır mı?’’ başlıklı yazıda da ele aldığım gibi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çıkıp ‘’ben gidersem devlet yıkılır’’ diyeceği günler de yaşanır. Dikkat edin! Bu yazıda resmettiğim tüm hastalık belirtileri bu sözün ardından da sergilendi ve toplumda, muhâlefet dâhil (Cemaat ve küçük bir azınlık dışında) hiç kimse bu sözü sorgulamadı. Koca bir demokratik hukuk devletinin nasıl bir adamın gitmesiyle yıkılacak hâle geldiğini merak bile etmedi toplum.

Aynı şekilde AK Parti, AK Partili bakanlar ve Erdoğan’ın ailesi ile yakın ilişkiler içinde olan ve kara para aklamak, rüşvet vermek ve terör finansmanı sağlamak gibi suçlardan ötürü tutuklanan İran vatandaşı Rıza Sarraf’ın ABD’de süren sorgulaması devâm ederken, eşi olan sanatçı Ebru Gündeş’in çıkıp ‘’kocam konuşursa Türkiye batar!’’ demesi de benzer bir sessizlikle geçiştirildi. Aynı toplumsal tepkisizlik hastalığımız burada da nüksetti. Hiçbir Cumhuriyet savcısı veya muhâlefet partisi çıkıp da; kocan bu ülkeyi batıracak kadar ne biliyor diye sor(a)madı!

Sanırım maksad anlaşılmıştır. Bu tür ifâdeleri kullananlar ya hiçbir bir şey bilmiyor, kibirle karışık artistlik yapıyorlar; ya bir suça bulaşmışlar ve ‘beni korumazsan seni de yakarım’ mesajları gönderiyorlar; ya da bu ülke bir iki kişinin konuşmasıyla yıkılacak kadar suça batmış rezil bir ülke hâline gelmiş.

Bu üç ihtimalden hangisi gerçek olursa olsun, her üç ihtimal karşısında da tepki vermeyen, adâlet mekanizmasını ve toplumsal tepkileri harekete geçir(e)meyen bir halk yığını olmamız beni asıl endişelendiren. Sanırım hastalığın en ciddisi de burada yatıyor.

Erdoğan ve AK Partinin ülkeyi zindana çevirme planlarının dönüm noktası olan 17-25 Aralık sonrası ortaya çıkan Twitter fenomeni Fuat Avni’yi sosyolojik anlamda bu yazı çerçevesinde de ele almak gerekir. Çünkü Fuat Avni, yıllardır bizi ‘’bir konuşsam…’’ diyerek kandıran insanların aksine konuşan bir karakterdir. O gerçek kimlikli; ama sahte insanların ‘’bir konuşursam…’’ derken imâ ettikleri ama hiçbir zaman söylemedikleri nitelikteki şeyleri, bu sahte kimlikli ama kalite insanı olan Fuat Avni her gün sıralı iletiler hâlinde deşifre etmekte.

Peki sonuçta ne oluyor! Benim bu yazıda temâs ettiğim hastalık nüksediyor ve muhâlefet ve devlet kurumları da dâhil herkes, yapılan bu suç ihbârı niteliğindeki ifşaatlar karşısında oturmuş vurdumduymazı oynuyorlar. Fuat Avni olayı aslında şunu da göstermiştir: Bu ülke, hukuk sistemini de içine alacak şekilde artık o kadar organize bir suç örgütü hâline gelmiştir ki, ne kimse gerçek manada konuşabilir ne de, konuşsa dahi, bu kemikleşmiş devlet (suç örgütü) yıkılabilir…

Bir gün elime bu suç aygıtı devleti yıkacak kadar gizli bilgiler geçerse ben de Fuat Avni gibi açıklarım merak etmeyin! Ortalığa çıkıp; bir konuşsam ülke yıkılır küstahlıklarıyla egoculuk oynamam. Bu ülke benim yapacağım bir açıklama ile yıkılacak hâle gelmişse, zâten bırakın yıkılsın. Belki yenisi daha iyi inşâ edilir kimbilir! Bu adâletsizlik bataklığında da zâten yıkılmaz, mafyatik devlet olarak yoluna devâm eder!

Geldiğimiz noktada ülkemizin hâlini ‘’bir konuşursam devlet yıkılır!’’ anlayışından daha iyi özetleyen bir ifâde ile bitireyim o zaman:

Hepimiz sustuk ve devlet yıkılıyor!




27 Nisan 2016 Çarşamba

AKP’NİN YURT DIŞI AJANLIK FAALİYETLERİ

Bu yazı 27 Nisan 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları AK Parti Hükümeti’nin kurduğu büyük yolsuzluk çarkına sokulan ilk çomak olmuştu. AKP’nin şeffaflaşma ve aklanma yerine büyük bir panik ve korku içinde bir nevi suçun kabulü anlamına gelen adâletten kaçış yolunu tercih etmesi ülkemizi tehlikeli bir sürece soktu. Hukuk sistemi felce uğratıldı, her kuruma müdâhale edildi, devlet itibarı, onuru ve saygınlığı ayaklar altına alındı.

Hükümet’in son üç yılın özeti olan faâliyetlerini dört ana başlıkta toplamak mümkün:
Yolsuzluk soruşturmalarının tekrar açılmaması için her türlü idârî ve gayrı hukûkî tedbiri almak; bu uğurda gerekli dezenformasyon ve algı yönlendirme çalışmalarını eldeki Havuz medyası ve devlet aygıtı, ajansı ve medyası aracılığıyla sürdürmek.

Patlamak üzere olan ekonomi balonunu Katar ve Suudi paralarıyla yamamaya devâm etmek.

Devlet ayakta ve hâlâ itibarı var görüntüsü vermek. Her hatayı inkâr etmek, yalanla savuşturmak; yetmiyorsa ‘paralele’ yıkmak.

Erdoğan’ın başlattığı, Ergenekon ve PKK’ya sözü verilen ‘’cadı avı’’nı devam ettirmek. Kendi halkını, rakip ve düşman gördüğü kesimleri fişleyip onların kurumlarını ve mallarını kayyımlar atamak yoluyla gasp etmek. Bu uğurda yurt içi ve yurt dışı istihbârat faâliyetlerinde bulunmak…

Bu yazının amacı açısından bu sonuncu madde ile devâm edelim.

Yurt içi istihbarat çalışmalarımızı tek kelimeyle özetle deseniz, adam fişleme uzmanlığı, hırsı ve azmi derim. Yıllardır eğer tek değilse bile en iyi yapılan iş bu maalesef. Sürecin en başlarında Erdoğan’ın ataşelikleri toplayıp Cemaati bulundukları ülkelerde şikâyet etmelerini istemesi, yurt dışındaki okulları kapattırabilmek adına tek tek ziyâretler yapıp bizzat devlet başkanları nezdinde taleplerde bulunması bu fişleme olayının daha da genişleyeceğinin habercisiydi. Zaten Ergenekon dönemlerinde de yapılan bu yurt içi ve yurt dışı fişleme çalışmaları, Ergenekon’un akıl hocalığı ve Erdoğan’ın gözünü kin bürümüş hırsı ile birleşince daha ileri bir noktaya taşınmış oldu.

Her ülkenin yurt dışında ajanlık faâliyetleri yapması belli kâideler çerçevesinde normal karşılanabilir; hattâ bu çoğu zaman bir zorunluluktur. Ancak bizdeki, Ergenekon ve Erdoğan özelinde temsil edilen anlayışlar köklü bir devlet aklından yoksun, kişisel çıkarlar ve hırslarla güdümlü, devlet itibârını ve geleceğini tehlikeye atan gayretlerdir. Gelişmiş ülkelerin faâliyetleri daha çok devlet güvenliğinin temîni, bilgi, teknoloji ve kaynak takibi, önleyici ve işlevsel espiyonaj vb. çerçevelerde cereyân eder. Sırf kendi vatandaşına odaklı, onlara güvensizlikten beslenen ve yine iç politika endeskli reflekslere dayanan fişleme ağırlıklı bir anlayış ancak, ya sosyalist ya da diktatör rejimlerde olur ki bizde her iki refleks de baskın durumda.

Yurt içine baktığımızda MİT bugün KCK’yı örgütleyen, PKK ile masaya oturup tâvizler veren, Öcalan kuryeliği yapan, Suriye’ye ve başka bâzı ülkelere silah ticâreti yapan, Erdoğan ailesi ve bâzı AKP’li çevrelerin bölge ülkeleri ve İsrail ile olan gizli ticârî ilişkilerini yöneten bir yapı olarak algılanıyor. Kendi halkını fişleme uzmanlığından zâten bahsettik.

Yurt dışında ise MİT eliyle Arap ülkelerinde tesis edilmeye çalışılan ‘abi’ rölü ve ‘Halîfe Erdoğan!’ çalışmaları Araplarla aramızı daha da açtı. Nijer’e bile kaçak silah satıyoruz. Sızan bir ses kaydında bir THY yetkilisinin ağlamaklı bir sesle ‘gönderiyoruz ama ölenler kim, Müslüman mı, Hristiyan mı’ şeklindeki sözleri hâlâ kulaklarımızda çınlıyor.

Tüm bu illegal hareketler büyük devletler tarafından kayıt altına alınıyor. Gerektiğinde tâviz koparma gerektiğinde sopa gösterme amacıyla karşımıza çıkarılıyor. Ülke güvenliğimiz tehlikeye giriyor. Dikkat dağıtma adına yapılan her algı çalışması daha büyük bir algı çalışmasıyla örtülmeyi gerektiriyor. Böylece yanlışlar daha büyük yanlışları doğuruyor.

Geçen yıl AKP adına Avrupa’da istihbârat faâliyeti yapan Erdoğan’a yakın bâzı isimler tutuklanmışlardı. Devlet işleri adına mı faâliyet yürütüyorlardı? Elbette hayır! Erdoğan’ın başlattığı ve Hizmet Hareketini bitirme adına yapılan cadı avı yurt dışına sıçratıldı o kadar. Daha doğrusu Ergenekon’un da hep yapageldiği çalışmalar genişletilmiş oldu. Daha geçtiğimiz Şubat ayında Hollanda’nın Rottherdam elçiliği nezdinde ‘Cumhurbaşkanına hareket eden Türkleri bildirin’ şeklinde bir skandal ortaya çıkmıştı. AKP zihniyetinde ‘hakaret’ yazılan şeyin aslında ‘eleştireni fişle ve paralelse bildir’ şeklinde okunduğunu hatırda tutalım. Kaldı ki o ülkelerde bir Başkana hakaret de düşünce özgürlüğü kapsamında kanuni bir vatandaşlık hakkıdır.

İlâve olarak, yurt dışındaki elçiliklerimizde çalışan bâzı insanlar oralardaki vatandaşlarımızın kişisel bilgilerini seçim zamanında AKP teşkilatlarına vererek hukuksuz bir iş yapmakla kalmıyorlar, listelerdeki isimleri tek tek fişliyorlar ve ‘paralel’ olanları tesbit ediyorlar.

Amerika gibi dünyanın süper gücü bir ülkede bile bu câhil cesareti faâliyetler tam gaz sürdürülüyor. Hatırlamanız açısından eski bir hâdiseyi hatırlatayım. Yanılmıyorsam 2014 yılı sonbaharıydı. Fethullah Gülen’in kaldığı Pennsylvania’daki konutun önünde iki kere protesto gösterileri tertîb edilmişti. Gazeteci Aydoğan Vatandaş benim de İngilizce’ye çevirdiğim ve oldukça ilgi gören yazısında, gösterilerin ardında AK Parti izleri olduğunu imâ etmiş ve bu FBI’ca tesbit edildiği takdirde çok ciddî sonuçları olabileceğine değinmişti.

Geçenlerde Fuat Avni lakaplı Twitter fenomeni, bir Afrika ülkesinde öldürülen Türk öğretmenlerin ölümünde de AKP’ye işaret etmişti. Bu doğruysa yurt dışı istihbârat rezaletlerimize büyük bir skandal daha eklenmiş demektir.

Daha geçenlerde Yeniyön’den Fuat Baran ve Yenihayat’tan Nazif Apak, Cemaat mensubu bâzı iş adamlarının pasaportlarına illegal şekilde ama devlet eliyle el konulduğunu veya iptal ettirildiğini yaşanmış örneklere dayanarak ifâde ettiler. Bu uygulamanın yurt dışında bulunan Cemaatin öğretmen ve ailelerine de sıçrama ihtimâlinin yüksekliğine binâen, bu kişilerin bu yaz mümkünse Türkiye’ye tatile gitmemeleri de tavsiye edilmişti. Apak ayrıca İnterpol yetkililerinin bu pasaport iptali uygulamasından duydukları rahatsızlığı da aktarmış ve bunun ancak 3. Dünya ülkeleri ve diktatörlüklerde görülen türden uygulamalar olduğu şeklindeki söylemlerini bizlerle paylaşmıştı.

Ben de sizlere kimsenin pek bilmediği veya bilse de çok konuşmadığı başka bir istihbârat-fişleme yönteminden bahsedeyim.

Sadece ateşeliklerdeki bâzı personel değil; bizzat AK Partili bâzı vatandaşlar ve akademisyenler eliyle de bu fişleme çalışmalarına devâm ediliyor. Kendilerine neler vaad ediliyor, nasıl motive ediliyorlar ve nasıl organize oluyorlar bu ayrı bir araştırma ve sosyolojik analiz konusu.

Sadece kişiler de değil; Hareket’in kurumları da fişleniyor ve mümkünse işleri engellenmeye çalışılıyor. Yahudi ve Ermeni lobilerine para verilip Amerika’daki Charter okullarının kapatılması veya aleyhte kara propaganda yaptırılması yönünde Ergenekon döneminde de varolan çalışmalar yürütülüyor. Kültür merkezlerinin faâliyetleri tesbit edilip, meselâ Cemaat fakir Ahıska Türklerine yardım eli uzatıyorsa, onlara adam gönderip ‘size para verelim kendi kültür merkezinizi açın’ deniliyor ve bağlar kopartılmaya çalışılıyor.

Türkiye’de bir iki yıl evvel adı fişleme skandalı ile gündeme gelen bir devlet çalışanı, Milli Eğitim bursu ile yurt dışında okuyan öğrenci ve akademisyenleri takip eden kurumun başına getirilmişti. Gelişmelere ve duyumlarıma bakılırsa yaptığım çıkarım şu: AKP bu tarz kişiler aracılığıyla hem Türkiye’deki üniversitelerde hem de yurt dışındaki üniversitelerde bulunan bâzı partililerini belirli motivasyonlarla organize ediyor ve oralarda yaşayan, özellikle Milli Eğitim burslusu akademisyen ve öğrencileri, fişlettiriyor. Böylece, hem elçiliklerdeki bâzı elemanları hem de bu partili akademisyenleri kullanarak esnafından öğrencisine onbinlerce kişiyi fişliyorlar. Bu sadece Amerika’da değil başta Avrupa olmak üzere birçok yerde uygulanıyor.

İsim vermeden birkaç örnek vereyim. Geçenlerde Cemaatten bâzı arkadaşlarla görüşüyordum. Bizzat benim de tanıdığım ABD’de burslu okumuş sonra da bir devlet üniversitemizde kadro almış olan ve

AKP adına trollük yapmaya başlayan bir şahsın ziyâret! amaçlı geldiği şehirde bâzı insanları fişlediği ve hattâ bir tanesine; ‘senin adını bildirmeyeceğim!’ diyerek aklınca ukalaca bir iyilik örneği sergilediğini öğrendim. Kendisi ABD’de öğrenci iken Cemaat’in her aktivitesine katılır hattâ önayak olurdu.

AKP adına bugün trollük yapan başka bir kimya profesöründen de bahsettiler. Tanımıyorum ama önceden Hareketten insanlarla birlikte okul bile açmış bu kişi. Bugün kendi açtığı okulun terörist yetiştirdiğini savunuyor. Sohbetlerine gittiği o insanlara terörist diyor!

Bu insanlara neler vaad ediliyor da bu hale geliyorlar  bu sosyolojik ve gazetecilik bağlamında analiz edilmeli.

Başka bir örnek. Yaşadığım eyaletten tanıdığım bir kişi ki, hala eşini sıkılmasın diye Cemaat ablalarının sohbetine gönderiyor, tanıdığı bâzı kişileri arayarak ‘filanca kişi hala Cemaat sohbetine gidiyor mu’ gibi ifâdelerle aklınca istihbârat topluyor.

Başka bir örnek ise daha vahim. Başarılı ve Türkiye’de ufak bir şehrimizde bir üniversiteye başvuran bir akademisyen hakkında Ankara’daki bir üniversiteden kısa süreli akademik ziyaret! amaçlı gelen iki hocanın ‘paralel mi?’ diye istihbârat topladığını duyduğumda çok sinirlenmiştim. Ankara nere, o küçük şehir nere! Bu nasıl bir istihbârat ağı insan merak ediyor!

Herkes akademik çalışmayı bırakmış, kim bilir ne vaadlerle Amerika gibi espiyonaj hassasiyeti güçlü bir ülkede adam fişleme cesâreti sergiliyorlar.

ABD ve diğer birçok ülkede bu yapılanlar (Erdoğan’a ‘hakaret! tesbiti dahil) ifade özgürlüğü ilkesine aykırıdır ve o ülkenin iç işlerine bir müdâhaledir. Fişlenen bu insanların önemli bir kısmı çifte vatandaş yani o ülkelerin de vatandaşlarıdır. FBI’ın bunları takip etmemesi mümkün değil. İleride yaptırımları mutlaka olur.

Zaten ben de elinde delili olan kişilerin durumu FBI’ya bildirmelerini tavsiye ediyorum. Bu işin acıması olmaz! Mâsum olduklarını bildikleri insanları birtakım vaadler uğruna yurt dışında illegal fişlemelere tabi tutup hak ihlallerine sebep olanlara acımamalı ve hesapları sadece âhirete bırakılmamalı. Bu, en başta içinde yaşadığımız ve kanunlarına uymaya bir bakıma söz verdiğimiz Amerikan halkına karşı bir vazifemizdir. Ben öyle düşünüyorum diyor, son kararı mağdur edilen kişilerin kendilerine bırakıyorum.

Bu önemli konuyu şimdilik burada kesiyorum, ancak takipçisi olacağım. Ne derler! Yayalım!



13 Ekim 2015 Salı

DİYANET İŞLERİ BAŞKANI ALGI OPERASYONU YAPARSA

Bu yazı 31 Ağustos 2015 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Geçtiğimiz günlerde Fuat Avni, Diyânet İşleri Başkanı Mehmet Görmez ile Erdoğan arasında tatsız bir konuşma geçtiğini belirtti. İddiasına göre Saray’ı ziyâret eden Görmez, duvarda gördüğü “Sultan, yer yüzünde Allah’ın gölgesidir” tablosu ile alâkalı olarak Erdoğan’a bunun sahih bir hadis olmadığını söyler; ama karşılığında ‘’Hoca sen işine bak haddini bil!’’ fırçası yer.

Görmez’den bu iddia ile ilgili herhangi bir açıklama gelmedi; ancak bir kaç gün sonra Kanal A’da katıldığı Türkiye’nin Seçimi programında birtakım rüyalar üzerinden Gülen’e ve Cemaat’e yüklendi. AKP liderliği ve onunla işbirliği yapan çevreler uzun süredir ne zaman darda kalsalar; ‘paralel’ üzerinden bir algı yönlendirme ve dikkat dağıtma yöntemi uyguluyorlar.

Amacın kamuoyunu iknâ etmek yada Hizmet hareketi üyelerini ‘aydınlatmak’ olmadığı artık herkesin malumu. Yapılmaya çalışılan şey; kendi tabanını tek bir düşünce ve lider etrafında toplamak, tabanın farklı düşüncelere zihinlerini kapamak ve herhangi bir alternatif düşünce karşısında şüphe duymalarının ve soru sormalarının önüne geçmek. Gülen’in avukatı ise Görmez’i ‘topluma husumet tohumları ekmekle’ suçladı.

Fuat Avni’nin mezkûr hadis üzerinden yaptığı gönderme çok ciddiye alınmalı. Laik ve demokratik yöntemlerle iktidara gelmiş olan Erdoğan’ın otokratik bir başkanlık kurma hayali artık bir sır değil. Ayrıca, Erdoğan’ın ‘halife’ olma heveslisi olduğu yönünde çok çeşitli kaynaklar iddialarda bulundular. Bu iddia Erdoğan tarafından hiç yalanlanmadı. Bir çok AKP’li uzun süredir benzer görüşleri dile getiriyor zâten.

Görmez’in Fuat Avni’nin iddialarına cevap vermek yerine Gülen’e rüyalar üzerinden yüklenmesinin bu şekilde bir dikkat dağıtma amacı güttüğünü düşünüyorum. Çünkü iddia doğrulandığı takdirde bu bizzat Diyânet İşleri başkanı tarafından yapılan bir Erdoğan eleştirisi olarak algılanacaktı AKP tabanı tarafından. Bunun için dikkatler dağıtılmalıydı. Bu amaçla da çıktığı programda Gülen’in rüyasında Hz. Muhammed’le görüştüğünü söyleyen cemaat mensuplarına tepki gösterdi. Neden böyle bir konu seçildi sorusunun cevabı basit. AKP tabanı, rüyalar ile mevcut gündemlerin ne alâkası var diye sormaz. Anlatılan hikâye içindeki düşmanlık (negatiflik) içeren algıya odaklanır. Görmez’in ifadeleri üzerinden devam edelim:
  1. ‘’Hayır hasenâtı politik güce dönüştürdüler… kardeşlik zarar gördü, İslâm dini zarar gördü…’’
AKP, yolsuzluklar karşısında yargıda aklanmak yerine yargıyı ve ülkeyi dizayn etme çabalarına giriştiği ve bunun için de ‘paralel’ sözünü yürürlüğe koyduğu günden beri parti tabanı benzer ifadelerle bir arada tutulmaya çalışılıyor. Oysa toplumun laik, liberal, Alevî, Kürt vd. kesimlerini dışlayan AKP en son Hizmet hareketini de düşman ilân ederek dindarlar arasında çok ciddî kırılmalar oluşturdu. Bu yüzden ailelerin bile parçalandığını daha önce yazmıştım.

Ayrıca, İslâm dinine ve İslâm alemine en büyük zararı asıl AKP’nin verdiği artık çokları tarafından dile getiriliyor. Zaman yazarı ilâhiyatçı Ahmet Kurucan’ın da, AKP’nin dinin içini boşalttığı yönünde enfes tespitleri olmuştu. Bu konu ayrı bir yazı konusu…

İlâve olarak, ‘humus’ adı altında alınan fetvâlarla toplanan ‘ganimetler’, bu paralar ile elde edilen havuz medyası ve güç, IŞID’e verilen destek, hırsızlık ve kasa boşaltma kasetleri, Diyânet parası ile alınan lüks Mercedes, Diyânet’in yıllık harcırahının zamanından önce bitmesi gibi konularda ‘engin’ din bilgisinden istifâde edemediğimiz Görmez’in Cemaat’in hayır hasenâtı nasıl politik bir güce dönüştürdüğü yönünde delillere dayalı yorumlarını duymak isterdik doğrusu.
  1. “Hangi rüya Kur’an ve sünnetin önüne geçebilir?… Efendim, ‘Peygamberimizle görüşüyor, şöyle rüyalar görüyor vs. Bunların İslâm nazarında hiçbir geçerliliği yoktur. Kur’an ve sünnet dururken kimin haddine?’’
Maalesef bu ifadeler sûizanlar üzerine kurulu ve tam bir dikkat dağıtma örneği. Şöyle ki;

İster kabul edilsin ister edilmesin, Gülen bugün Kur’an ve sünnete dayalı yorumun en önemli temsilcilerinden hatta öncülerinden biridir. Bunun sadece bilgi yönüyle değil pratik ve modern hayata uygulanması noktasında da yadsınamaz bir rolü vardır. Görmez, bu ifadelerle çok basit bir demagoji yapmaktadır. Elbette hiçbir rüya Kur’an ve sünnetin önüne geçemez. Bunun böyle olduğunu bizzat Gülen zaten kendisi defaatle söylemiştir. Görmez, önce doğru bir önerme kuruyor; ardından Gülen ve Cemaati sanki rüya olgusunu Kur’an ve sünnetin önüne geçiren bir anlayışı benimsiyorlarmış havası veren ikinci bir önerme daha kuruyor. ‘’Kur’an ve sünnet dururken kimin haddine’’ ifadesi ile bağlarken de çok iyi tanıdığı cahil AKP tabanının hamasî ve sözlerdeki şeklî imge formlarına öncelik atfeden algılarına oynuyor. ‘’Kimin haddine’’ ifadesi, bu bağlamda Görmez’in yaptığı iftiraya vücut giydirmek için özenle seçiliyor.

Ayrıca, sâdık rüya olgusu Hz. Peygamberin hadisleri ile sabittir; ama elbette Kur’an ve sünnetin yerini alamaz. Rüyalar ile amel edilmez der Gülen her zaman. Ancak sâdık rüyaları da inkâr etmez. Bu, diğer cemaât ve tarikatlarda da böyledir. Hatta, rüyalara dayalı anlatımlar tarikatlar arasında çok daha yaygın bir uygulamadır. AKP’de de bu böyledir.

Geçenlerde izlediğim bir videoda AKP’li tarikat mensubu bir hoca bazı AKP’lilere her ay Arabistan’a gittiğinden bahsetti ve orada ziyarette iken gördüğü bir rüyada Davutoğlu’nun yakasında Başbakan yazılı olduğunu gördüğünü anlattı. Buraya kadar herşey normaldi; ancak ifadelerini ses tonunu yükselterek ‘Hz. Peygamber bile Davutoğlu’nun başbakanlığını tasdik etti’ şeklinde bağladı. Oysa hoca rüyasında Hz. Peygamberi de gördüğünden hiç bahsetmemişti. Sadece rüya Mekke veya Medine’de görüldüğü için Davutoğlu’nun başbakanlığı Hz. Peygamber’e onaylatılmış oldu! Sanırım Görmez bu konuda da bir açıklama yapar.

Görmez’in siyâsete atılma yönünde beklentileri olduğu yönünde iddialar var. Bu kendi seçimi ancak 17-25 Aralık yolsuzluk davası sürecinde Diyânet, bazı ilâhiyatçılar ve imamlar konumlarını AKP lehine siyâsete alet ettiler. Bizzat Erdoğan’ın söylediği ‘’rahmetimiz gazabımızı geçmiştir’’ sözü ve bazı partililerin Erdoğan hakkında sarfettikleri; ‘’ikinci peygamber’’, ‘’karımın üstünde görsem kıskanmam’’, “Hoşgeldin Alllah’ın Elçisi”, “Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde toplayan lider”, ‘’(Erdoğan’a) dokunmak bile ibadettir” gibi imanı bile sarsabilecek, Kur’an ve sünnete muhalif övgüler karşısında susan bir Diyânet camiası bir kaç rüya üzerinden Cemaâti Kur’an ve sünnet dışına çıkmakla ithâm ediyorlar hem de kendi kurdukları yanlış önerme oyunları ile. Geçenlerde Başbakan Davutoğlu, ‘’Rabbimiz ve milletimiz erken seçim dedi’’ diyebildi meselâ. Erken seçimin Erdoğan’ın isteği olduğunu herkes biliyorken Allah’ın iradesinin bu işe karıştırılması karşısında, ki akîdeye çok ters bir ifade, sayın Görmez aynı uyarıda bulundu mu?

Aynı Diyânet; Erdoğan, Gülen hakkında ‘’alim müsveddesi’’ vb. ifadeler kullanırken de susmuştu. Gülen’in ilmi derinliği herkesçe malum. Zaten talebesi Osman Şimşek çok net bir ifade ile; “Hocamıza kalkıp da âlim müsveddesi diyen bir insanın, ilimden hiçbir nasîbi yoktur” demişti. Ben bunu genişletiyorum. Korku, makam, her ne sâikle olursa olsun; bu tür ifadeler karşısında susan insanların da ben ilimden hiç bir nasipleri olduğunu düşünmüyorum. Yunus bile ‘’…ilim kendin bilmektir’’ dememiş miydi? Zîrâ ilmin kuvveti; hak ve hakikate sadâkatten gelirken, izzeti ise; güç ve otorite karşısında bile yanlışı dile getirebilmekten gelir. İlmin kalbe nüfûz etmesinin en büyük emâresi ve nişanı bu kaabiliyetin insanda ikinci bir fıtrat halini almasıdır. İlim ile kişiliğin inşâsı; kendini bilmek ve bulmak ancak böyle mümkün olabilir. Bu; makam, geçim ve kibir için değil de Allah için yine Allah’tan ilim talep eden kimsenin Allah’a verdiği hâlî bir sözdür. Ayetin dediği gibi; ‘’Allah’a verdiğiniz sözü değersiz bir menfaat karşılığında satmayın.’’ (Nahl-95)