bati etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bati etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Haziran 2016 Çarşamba

DÜNYA SİYASETİNİ BEKLEYEN BÜYÜK TEHLİKE!

Bu yazı 29 Haziran 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Dünya siyâsetinde cereyân eden birtakım hâdiseler, doğaları gereği ve de neticeleri itibârıyla dönüm noktası kâbilinden gelişmelerdir. Meselâ, Amerika’da gerçekleşen 11 Eylül terör saldırıları bunlardan birisidir. Bu tür olayların neredeyse tamamı, ekonomik çıkar ve değişen dengeler düzleminde aktığından, tesirleri de daha büyük çaplı olmaktadır. Tarihin en büyük oyun değiştirici hâdiselerinden olan 1. ve 2. Dünya Savaşlarından tutun da, İngiltere’de başlayan Sanayi Devrimi ve benzeri bir çok kritik gelişmeye kadar hepsi ekonomik reflekslerden motivasyonunu alan gelişme ve değişimlerdir.

Geçenlerde İngiltere’de gerçekleştirilen ve çok az bir oy farkıyla İngiltere’nin Avrupa Birliğinden ayrılması yönünde karar çıkan halk oylamasının, bu tarz gelişmeler kategorisinde değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini zaman gösterecek. Olayın sadece BATI değil, tüm dünya ekonomisi ve siyâseti üzerinde önemli tesirleri olacağı muhakkak.

Beni asıl ilgilendiren, İngiltere’yi ‘’AB’ye hayır!’’ sonucuna getiren süreçle, Türkiye’de ve Amerika’da yaşanan bâzı süreçlerin benzerlik göstermesi.

Nereye giderseniz gidin, demokrasi ile yönetilen neredeyse hiçbir ülkede mevzuların bir toplumsal maniplasyona ihtiyaç duyulmadan halkın oylamasına sunulduğunu göremezsiniz. Yâni dünyanın hiçbir ülkesinde; sadece televizyondan bilgilendirici yayınlar ve tartışmalar yapalım ve sonra bırakalım halk karar versin den(e)miyor. Oysa, demokratik siyâsetin temel argümanlarından birisi ve hattâ özü bu. Sanki, anarşist politik felsefenin aktif isimlerinden Emma Goldman’ın ‘’oy vermek bir şeyleri değiştirseydi yasaklanırdı’’ sözünü farklı bir boyutta yaşıyoruz bu günlerde. Oy vermek yasaklanmıyor; ama o oylar birilerinin işine yarasın diye gerekli her psikososyal algı yönetimi uygulanıyor. Siyâsî zeminler değişiyor; ancak benzer stratejiler tatbik ediliyor hep.

Asıl endişe verici olan gelişme, özellikle son yıllarda karşımıza çıkan ve adetâ bir politik trend hâlini almış olan toplumsal maniplasyon ve algı yönetimi hususu. İdeâl demokrasiler olarak sınıflandırılan BATI ve Amerikan toplumları bile bu noktaya kaymaya başladılar artık. Halklar; imajlar, imgeler, politikalar ve korkular üzerinden sosyal ve psikolojik mühendisliğe tâbi tutuluyorlar. Bu elbette yeni keşfedilen bir yöntem değil. Tarih boyu geçerli olan ve hep kullanılmış olan yöntemler. İnsanlık varolduğu günden beri korkularla ve algılarla yönetmek hep var olmuş. Şeytan bile o yöntemlerle aldatıyor insanlığı…

Burada asıl tehlikeli olan, demokrasi gibi daha ileri yönetim biçimlerinin sâhiline gelmeyi başarmış insanoğlunun geriye gitmeye çalışması ve bu ilerlemeye öncülük etmiş BATI toplumlarının da bu gerileme ile senkronize olmaya başlamaları. Böyle bir ortamda ırkçılık, kavmiyetçilik, ötekileştirme, öldürme, adâletsizlik ve benzeri birçok câhiliye (sadece İslâm’da anladığımız şekliyle değil, daha genel manada) hastalığı tekrar canlanıyor ve toplumlara yayılıyor.

Daha önceki yazılarda da değindiğimiz gibi, Türk modern siyâsî tarihi İttihadçı geleneklerden zamanın Ergenekonlarına kadarki dönemde korku, bölme, ötekileştirme, fişleme vb. yöntemleri hep toplumsal dizayn bağlamında kullandı. Halihazırda, Erdoğan ve AK Parti yönetimi ile bunun zirve noktalarına ulaştığını görmekteyiz.

İngiltere’deki referendum sonrası yazdığı analizde, siyâset bilimci Mahmut Akpınar da yaşanan süreci Türkiye-İngiltere bağlamında değerlendirdi. Ona göre, şu üç noktada benzerlikler yaşandı:
  1. [AB’den] Ayrılma taraftarı olan kesimler de AKP gibi korku siyaseti izlediler ve özellikle geçim derdi olan insanların duygularına hitap ederek onları İslam’la, Türkiye ile, terörle, ISİS’le, göçle, göçmenlerle ve işsizlikle korkuttular.
  2. Milliyetçi duygulara hitap ederek eski ihtişamlı imparatorluk günlerine vurgular yaptılar.
  3. İngiltere’de de muhâlefet, Türkiye’deki gibi yeterince çaba göstermedi.
Bu üçüncü opsiyonu biraz açmak gerekiyor. Türkiye’de AKP ile inanılmaz bir hukuksuzluk ve beceriksizlik dönemi yaşanıyor. Bir muhâlefet partisi için dünya üzerinde herhâlde başka hiçbir ülkede gelişmeye ve oy artırmaya bu kadar müsâit bir siyâset zemini yoktur. Oysa, Ergenekon derin örgütü (Gladyo), muhâlefet partilerini de dizayn ve kontrol ettiğinden olsa gerek, bizdeki muhâlefet Ergenekonla çalışan Erdoğan’ın önünün açılması adına üç yolla destek verdi: (1) ya bizzat meclis oylamalarında destek verdi (2) ya hiçbir yanlışlığa (üç beş vekil dışında) ses çıkartmadı (3) ya da, özellikle seçim zamanlarında, çok silik, göstermelik çabalarla seçimlere girdi ve halkı bilinçlendirme adına yeterli adımları atmada tembellik etti.

Görünen o ki, İngiltere’de de aynı tâlihsizlik yaşandı ve muhâlefet belki de İngiltere tarihinin en önemli dönüm noktalarından birinde, üzerine düşeni bir şekilde yap(a)madı veya yaptırılmadı. Referandumun adının BREXIT, yâni ‘Britanyanın AB’den çıkması’ oylaması olarak ön plana çıkmış olması bile (çünkü toplumsal algıları o yönde etkiler) muhâlefetin başarısızlığıdır bana göre.

Gelelim konunun Amerika ile olan bağlantısına. İngiltere dünyanın en önemli dinamosu olan ülkelerden biriyse eğer, Amerika şüphesiz dümenin başında olan ve demokrasinin de liderliğini yapan ülke konumunda. Bu noktada yazının başındaki endişelerime dönelim ve İngiltere-Türkiye düzleminde ele aldığımız o üç gelişmeyi, Amerikan siyâseti bağlamında da değerlendirelim.

Evet! Maalesef Amerika’da da bu tehlikeli gelişmelerin zilleri çalıyor. Cumhuriyetçi başkan adayı Donald Trump’ın gittikçe artan yükselişi herkesi tedirgin ediyor. Çünkü Trump ve ona destek veren akıl da, tıpkı Türkiye, İngiltere ve diğer gelişmiş ülkelerde olduğu gibi toplumu korkular üzerinden dizayn etmeye çalışıyor. Akpınar’ın temas ettiği üç ayaklı süreç ne yazık ki burada da işliyor.
  1. Trump kampı hem milliyetçi-dindar-Cumhuriyetçi tabanı hem de ekonomik endişeleri olan kesimleri korkular üzerinden marjinalleştiriyor ve tıpkı AKP gibi (ileride planlanan gelişmeleri sorgulamayacak) daha kemikleşmiş bir kitle oluşturmaya çabalıyor. Irkçı, ötekileştirici, aşağılayıcı bir siyâsî retorik kullanıyor. İnsanları geçimle, ‘İslâmî terörle’, ISİS’le, yasadışı göçmenlerle, Amerikalının hakkı olan işleri çalmalarıyla, Çin’in ekonomik yükselişiyle (eskiden Sovyet Rusya ile korkuttukları gibi) korkutuyor ve etrafına topluyor. Gruplar arası fizîki itiş-kakışlar bile yaşanmaya başlandı ki bu Amerikan toplumu için endişe verici bir gelişme. İngiltere’de de ırkçı ve faşist refleksler artma eğilimi gösterdiğinden, bu tür kampanyalar neticesinde tıpkı ABD’de olduğu gibi, Müslümanlara ve diğer göçmenlere karşı saldırılar artış gösteriyor. Son referandumun ardından sokaklarda göçmenlerin yanına gidip ‘’artık defolun, göçmenler terketsin diye oy verdik!’’ veya koyu tenli insanlara ‘’Afrika’ya geri dön!’’ diyerek taciz eden beyazlar var.
  2. İngiltere’nin eski imparatorluk günlerini ve Erdoğan’ın eski Osmanlı İmparatorluğu günlerini hatırlatması gibi, Trump kampanyası da süürekli Amerikan’ın eski ihtişamlı günlerine dönebiliriz mesajları pompalıyor ve bu iddiâ Amerikan toplumunda çok alıcı buluyor. Zîrâ, ABD’de önemli sayıda aşırı sağcı, Obama’nın dış politikasını oldukça pasif buluyorlar. ‘’ABD masaya vurdumu alır’ veya ‘git,vur,al’ mantığıyla yetişen bu nesiller, Obama politikalarının ABD’yi super güç olmaktan gittikçe uzaklaştırdığını düşünüyorlar.
  3. Muhâlefet kanadında her ne kadar Hillary Clinton gibi güçlü bir rakip ve Başkan Obama gibi (Cumhuriyetçiler dışında) sevilen bir lider olsa da, onların toplumu aksi yönde bilinçlendirme çabaları yetersiz kalıyor. Zâten, Trump’ın yaptığı; korkulara ve sert retoriğe dayalı kampanya dağıtmaya dayalı. Doğası gereği yapmak yıkmaktan her zaman daha zor olduğu için de gelişmeler olumsuz yönde daha hızlı ilerliyor. Her hâlükârda, toplumsal bilinç ve muhâlefet Türkiye kadar yerlerde olmadığı için tahrîbât Türkiye’deki gibi büyük hasarlı olmuyor, şimdilik.
Görünen o ki, hem bizimki gibi gelişmemiş demokrasilerde hem de BATI dünyasında demokrasi ve toplum mühendisliği meraklısı birtakım çevreler, artık rotayı; korku temelli, gruplaştırıcı, dışlayıcı, çatışmacı, ırkçı ve faşist eğilimlere doğru kırmak istiyorlar. Bunu yaparken de göçmen dalgası, işsizlik, fakirlik ve ‘İslâmî terör’ kavramlarını merkeze alıyorlar.

Bu gidişâtın ekonomik bir düzlemde ilerlediğini söylemiştim. Bundan maksadım ekonomik çıkar ve denge yörüngeli maniplasyonların siyâset dizaynı üzerinden yapılıyor olması. Yoksa, siyâsetin gerçek hedefleri olması gereken ekonomik refahın artması, eşit gelir dağılımı, yaşam kalitesinin yükselmesi gibi sağlıklı bir düzlem değil bu. Demokrasilerde ideâl olan; siyâsî grupların ekonomik ve toplumsal plan ve projelerle kamuoyu ve taban oluşturmalarıdır. Ancak bu günler şimdilik geride kaldı. Meselâ, Trump’ın detaylı bir ekonomik kalkınma planı tartıştığını duymazsınız hiç. AK Parti de son yıllarında ülkede ekonomik atılım üzerinden değil, ‘Paralel tehdit!’ üzerinden siyâset yapıyor. Daha da vahim olanı, beceriksiz muhâlefetler ve hipnozdaki yığınların da bu reel politikalar ve hedefler üzerinden bu saldırgan liderleri sorgulamayıp, onların kışkırtıcı ve hamâsî söylemlerinin peşine takılmaları.

Bu yazıda sunduğum bağlamda diğer ülkeleri de analiz etmek gerekir. Yeni dizayn şimdilik işliyor. Nasıl bir seyir izleyeceğini ise zaman gösterecek!






22 Şubat 2016 Pazartesi

CEMAAT NEDEN VE NASIL KAZANIYOR? (10)

Bu yazı 22 Şubat 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Erdoğan’ın bizzat kendi ifâdesiyle söylediği ‘’Cadı avıysa cadı avı, biz bu cadı avını yapacağız!’’ sözü; yaşanan hukuksuz sürecin en güzel özetidir. Sırf bu sözün muhatabı olmak bile Cemaat’in faydasınadır. Baskı veya kandırılma neticesinde halkımızın bir kısmı böyle bir cadı avını şimdilik destekleyebilir ya da görmezden gelebilir; ancak bu destek, güç tükenip gerçekler ortaya çıkana kadardır. Kandırılanlar da genelde ilk tükürenler olurlar!

Halkımız nezdinde ‘’cadı avı’’ kavramının bir karşılığı pek olmasa da bu kavram; Batılı entelektüel, aydın ve politik çevrelerin fikir dünyasında karşılığı olan ve Erdoğan’ın ‘demoratik’ siyâsî kişiliğini ve karizmasını bitiren bir söylemdir. Eyleme geçirilmiş olması ise Erdoğan ve AKP hükümeti adına daha da vahim bir durumdur. AKP hükümetinin bugün Batı dünyasında Ergenekonvâri yapılar dışında görüşebilecekleri; antidemokratik ve otoriter zihniyetli kesimler dışında hiçbir kapı kalmamıştır. Suriyeli mültecîlerin Türkiye sınırları içinde tutulup Avrupa’ya salınmaması dışında dünya gündemine ait hiçbir konuda Batı tarafından ciddiye alınmamaktadırlar.

Erdoğan’ın, ‘’onları iki günde terörist ilân ettiririm!’’ çıkışına ve ‘höt dedim mi parçalanıp yıkılırlar!’ şeklindeki beklentilerine rağmen Hareket’in hâlâ dimdik ayakta durması, Ali Bulaç’ın tesbitiyle ‘’sosyoloji ile savaşılmayacağını’’ bir kez daha ispatladı.

Sergilenen sivil direnç Hareketin birçok yönünü ortaya çıkardı. Cemaat’i sürekli olarak pasif, ürkek, güçle uzlaşmacı olarak yaftalamaya çalışan hattâ bu konuda yıllardır sözlü ve duygusal tâcizler uygulayan; hamasî nutuklar atarak, devleti ele geçirerek (Milli görüşçü İslâmcı anlayışta olduğu gibi) veya silahlı mücâdelelerle her yere İslâm getireceklerini zanneden dinî kesimler süreç ile birlikte çok kötü tokat yemiş oldular ve olacaklar.  

İslâmcı bir iktidarın sunduğu imkânlara hemen tav olup ona bîat ettiler. Mevcut yolsuzluklara bile ses çıkaramadılar. Tek bîat etmeyen ve yanlışa yanlış diyen Cemaat oldu. Böylece Cemaat, her ulusal ve uluslararası sorun karşısında yumruk sallayıp slogan atmanın ve Filistin gibi yerlerde zulüm gören insanların kanları üzerinden hamâset devşirmenin erkeklik olmadığını; sabrın bir strateji olduğunu, gerektiğinde herkes susarken kendisinin dik durabileceğini cümle âleme göstermiş oldu.

Çocukken, Cemaatten sohbet daveti aldığımı duyan tarikatlı bir tanıdığım kendi felsefesini anlatmak yerine bana ‘sakalları yok!’ diye dakikalarca Cemaat’i kötülemişti. Hattâ bunu ‘Peygamberin sünnetine aykırı hareket ediyorlar!’ noktasında sanki bir ihânet işleniyormuşcasına anlatmıştı. Onun bu yaklaşımını bir çocuk olarak bile garipsemiştim! Üç hafta sonra o kişiyi sakalsız bir hâldeyken gördüm. Ne olduğunu sorduğumda bana devlet vapurlarında iş bulduğunu; ama sakalını kestirdiklerini söylemişti. Sakalları gitmiş; yerine gıybet ve suizannını yaptığı bir sürü insanın günahları yapışmıştı. Ancak o göremese de ben bir çocuk olarak bunu görebiliyordum. O gün, İslâm’ın en büyük sorununun ‘sakalsızlık’ olmadığını anlamaya başladığım, bir çocuk olarak eğitimimin ilk başladığı gündür.

Başka bir gün, Cemaatin yanında Süleymancıları kötüleyen birisi ile karşılaşmıştım. Hizmetten olan abinin o kişiyi tatlı sert azarladığını, gıybet diye ilk kez duyduğum bir günaha girme ihtimâline karşı onu uyardığını ve dakikalarca; Süleyman Efendi ve talebelerinin Kur’an hizmetlerini anlattığını bugün gibi hatırlarım. Hattâ bir çocuk olarak Süleyman Efendi tarikatının adını duyduğum ilk gündür o gün.

İşte Türkiye Müslümanlığının ihtiyâcı olan bu güzel anlayış ve felsefe, İslâmcılık hamâseti ile kirlenmiş zihinlerin de ihtiyâcı olan bir anlayıştır. AK Parti ile en uç düzeyde kirletilen İslâmcılık, süreç sonunda çok ciddî darbe yiyecek ve Hizmet Hareketinin temsîl ettiği Said Nursi’den tevârüs edilen Kur’an ve Sünnet yörüngeli düşünce sistemi, Müslüman ve özellikle Arap dünyası için hem bir ilaç hem de örnek olacaktır. Gandhi’nin şiddetsiz sivil direnişi gibi, bugün gerçekleştirilen silahsız, hamâsete dayanmayan dik duruş, İslâm dünyasına iki şey öğretecektir. Birincisi; İslâmî hareketlerin devletleşmeden de var olabilecekleri ve sivil ve özgür kalmalarının önemi. İkincisi ise; İslâmî var oluşun ancak silahlı direniş, hamâset veya devleti ele geçirip şeriata dayalı demir yumruklu bir rejim tesis etmekle mümkün olabileceğine inanan İslâmcılığın büyüsü bozulacak; insanlar gerçek alternatifi temsil yoluyla Hizmet insanından öğrenmiş olacaklardır.

Erdoğan’ın Cemaat’e en büyük faydası ki bunu çokları dile getirdi; Cemaat’e aksiyon ve birliktelik aşılamış olmasıdır. Tıpkı 28 Şubatcıların daha önce zikrettiğim katkıları gibi; AKP’nin uç noktalara varan hukuksuz baskı ve zulümleri Cemaat’i kenetledi ve üzerlerindeki rehâvet oluşturabilecek tozu kaldırdı; azimlerini kamçıladı. Bu tehditler, sivil anayasa getireceğine inandıkları dindar Erdoğan’dan gelmiş ve onun kışkırtmasıyla geniş bir muhafazakâr kitle ile arasına mesâfe sokmuş olsa da, Cemaat; ne için dik durması gerektiği konusunda çok net. Ancak AKP’li kesimlerin, Erdoğan, AKP hükümeti ve Havuz medyasının her gün değişen onlarca söylemlerine; meselâ, İsrail konusunda kitleler önünde efelenip ardından en büyük ticarî anlaşmaları onlarla yapmaları ve Bilal’in İsrail’e yakıt taşıyan ‘’gemicikleri’’ gibi gerçeklerden ötürü, içleri hiç rahat değil. O yüzden de sürekli olarak, hep Erdoğan’a inanmak istercesine, sadece hamasî söylemlere dayalı bir bağlılık gösterisi sergiliyorlar. Adetâ bir histeri nöbeti yaşıyormuşçasına her dâim, yapılan yanlışları ve söylenen yalanları doğrulama ihtiyacı içirisindeler.

AKP’li çevreler; Erdoğan’ın karizması ve kükremesi ile harekete geçirilen devlet yumruğu ve yoğun ‘ihânet’ söylemleri karşısında, Cemaat’in birkaç gün içinde dağılacağını zannediyorlardı. Cadı avına zemin oluşturma adına ‘mâkul şüpheli’ uygulamaları bile geliştirildi. Oysa Fethullah Gülen’in bir kaç dakikalık bir mülâane duası, eğitim seviyesi yüksek olan Cemaat’i kenetlemeye yetti. Anında organize olarak sivil, demokratik ve hukûkî bir direniş sergilemeye başladılar. Sadece Cemaatin kenetlenmesi değil, sivil tepkinin zarâfeti bile diğer kesimlere örnek teşkil edecek boyuttadır. Twitter’da kimliği belirsiz birkaç kişiden gelen üç-beş kaba mesaj görüp ‘’ay Cemaatçiler ne küfürbaz!’’ diyerek yapay yaygaralar koparan Havuz yazarları bile aslında şaşkınlar ve ürküyorlar.

Öte tarafta AKP cenâhı halkın vergi paralarını kullanarak sayıları beş binlerle ifâde edilen bir küfür, yalan ve algı ordusu kurmak zorunda kaldı. Ellerindeki geniş medya havuzu gücüyle her gün bir yalan uydurarak ve yanlarına çektikleri din adamlarına propaganda yaptırarak kitlelerini kaybetmemenin telaşı içerisine girdiler. Çünkü yalancının mumunun yatsıya kadar yanacağını çok iyi biliyorlar. Tüm amaçları; hukuk tamamen katledilip artık yargılanamayacakları, demir yumruklu bir başkanlık sistemi kurulana dek, mumu sabah namazına kadar sönmeden canlı tutabilmek…

Bu cadı avı sürecinde Erdoğan’ın kullandığı üslûbun da Cemaat’e aslında büyük faydaları oldu. Birincisi, üslûbun çirkinliği ve bir devlet adamına hiç uygun olmayışı birçok kişinin Erdoğan’ın gerçek niyetini sorgulamasına neden oldu. AKP tabanında bile o çirkin ifâdeleri gereksiz bulan, Erdoğan’ın niyetine artık şüphe ile bakmaya başlayan birçok insan oluştu. Ne zamanki çocuklarına terörist, sülük, paralel denmeye başlandı, o zaman amacın farklı olduğunu düşünmeye başladılar. Bu sâyede zihinlerdeki Erdoğan putu, siyâsî anlamda, çatlayıp su sızdırmaya başladı. Hattâ, 7 Haziran seçimlerindeki büyük oy düşüşünün nedenini; Erdoğan’ın bu saldırgan üslûbuna bağlayan bir çok AKP’li olduğu da bir gerçek ve bu basına da yansımıştı zâten. Hattâ denebilir ki; AKP’li çevrelerin şimdiki söylemlerini yalnızca belirsiz ‘paralel’ ifâdesine indirgemek zorunda kalışlarının ana sebebi, bu hakâret ve küfüre dayalı üslûbun seçimlerde vereceği zararı görmüş olmalarıdır. Yâni bu hatadan siyâsî anlamda (oy ütmeye devam edebilmek için) kısmen ders alınmış ve Erdoğan dâhil Havuz medyası, daha çok; ‘paralel’ safsatası üzerinden algı operasyonlarını yürütmeye mecbur kalmışlardır.


Devâm edeceğiz…

31 Aralık 2015 Perşembe

BATI DÜNYASI, İSLÂM, KAOS VE SAMİMİYET SINAVI

Bu yazı 15 Aralık 2015 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Hayatı kendisine ve başkalarına zehir etme konusunda son derece mâhir olan insanoğlu, kan ve ızdırap ile yoğurduğu 20. yüzyılın ardından 21. yüzyılda da pek iyi bir insanlık sınavı vereceğe benzemiyor.

Yüz yıl içerisine yüz milyonlarla ifâde edilen sayıda ölüm sığdırdık.

Güç, kaynak ve hırs uğruna çıkan savaşlarla,

Rejim tesis etme veya koruma adına yapılan katliamlarla,

Enerji hatlarının kontrolü adına çıkarılan ülke içi karışıklıklar ve iç isyânlarla,

Diktatörleri ve onların çıkarlarını, konumlarını koruma adına verilen mücâdelelerle veya üretilmiş yapay tehditlerle,

Batı’nın ve onların kuklaları olan diktatör, Tiran, kral, Muhâberat ve Baas marifetleriyle,

Daha çok kazanç uğruna kirletilen veya haksızca sömürülen yeraltı ve yerüstü kaynaklarının etkisiyle açlık ve kirlilik dolayısıyla oluşan hastalıklar ve ölümlerle…

Yüz milyonlarca mâsum insanı katlettik ve 21. yüzyıla da aynı havada girdik.

Tarihteki savaş ve mücâdelelerin eğer tamamı değilse de bir çoğu hep güç, hırs ve açgözlülüğe dayalı ekonomik nedenlerden kaynaklanmıştır.

İçinde bulunduğumuz şu günlerde insanlık tekrar ciddî bir dar boğazın kapısına gelip dayandı. Artık 3. Dünya Savaşı’nın başlama ihtimâlinden söz ediyoruz. Başta Orta Doğu olmak üzere dünyanın her yerinde; ağırlıklı olarak da Müslüman coğrafyalarda hep kan, zulüm ve gözyaşı hâkim. İnsanın yaratılacağını ilk kez haber alan meleklerin; “Orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın?’’ derken ki endişelerinde sanki bu yüzyıla uzanmış bakışların hüzün dolu izdüşümlerini görürüm hep.

Birçok yerde vatanlar terkediliyor. Terör, tıpkı bir kanser hücresi gibi onların terk ettikleri yurtlarında, enerji kaynakları üzerine çöküp yerleşiyor ve kaos planlayıcılarına yeni kazanç kapıları sağlıyor.  

Şimdilerde insanlık Suriye ve İŞİD terörü üzerinden yeni bir bataklığa çekilmek üzere.

Dünya’ya kaos ile nizâm vermeye ve onu kontrol etmeye and içmiş bir ‘üst akıl’ adetâ çıldırmış vaziyette; her yerde fesat çıkarıyor. Kur’an’da ifâdesini bulan şekliyle; ‘’Biz barışçılarız; ve ortalığı düzeltmeden başka bir işimiz de yok!’’ diyerek saldırıyor pervâsızca her yere.

Bu kaos teorisyenlerinin en büyük mahâretleri ise şöyle özetlenebilir;

Kaos oluşturarak istikrar beklentisi;

Düşman ve tehdit oluşturarak korku atmosferi;

Bu korkuları sürekli canlı tutmak suretiyle de bir koruyucu ihtiyacı oluşturmak ve o koruyucu sıfatıyla da kendi düzenlerini idâme ettirmek veya değişen şartlara göre yeni dizaynlar gerçekleştirmek.

Bu saldırgan ve yayılmacı tavrın en büyük mağduru Müslüman coğrafya olurken yine en büyük destekçileri de Müslüman toplumların kendi içlerinden çıkardıkları; zaaflarının esîri olmuş; ya bizzat münâfık veyâhuhtta münâfık karakterli liderler, tiranlar, krallar ve daha nice zâlimler; kısaca zamanın Yezidleri ve onların emellerine oyuncak olup, silah ile dünyaya İslâm getireceğini zanneden serserî cahiller güruhu; yani Hadis-i şerifin işaretiyle; ‘Cehennem köpekleri!’

Süreçte Müslümanlar din ile sınav oluyorlar; ona sahip çıkmayarak, onun özünden uzaklaşarak. Evet! Dinin özünden uzak yaşıyoruz. Onu kendi kültürel öğelerimiz ve nefsi hastalıklarımızla, ayrıca imandan uzak olan bozuk, hamasî ve şeklî anlayışlarla kirletiyoruz. Temsil kaabiliyetimiz ise hiç yok.

Hâl böyle olunca; Batı dünyasını da benzer taktiklerle tesiri altına almış olan o üst akla karşı elimiz kolumuz bağlı kalıyor. Özünden kopuk bir şekilde, temsil kaabiliyeti olmadan, medenî Batı insanına ne derdimizi, ne isyanımızı ne de sıkıntılarımızı anlatabiliyoruz. Bu uğurda yola çıkmış ve sistem geliştirmeye çalışan Hizmet hareketi gibi oluşumları da yaptıkları diyalog çalışmalarından dolayı küfür veya ihânet ile suçlayıp ayaklarına çelme takmaya çalışıyoruz.

Büyük kaosun planlayıcısı olan akıl da bunun böyle olmasını istiyor zâten. Zîrâ en istemediği şey, manipülâsyonları ve illüzyonları etkisiyle kandırdığı Batılı ve Doğulu insanın uyanması. Çünkü bu kişilere göre; hep bir medeniyetler çatışması yaşanmalı ve sürekli olarak düşman üretilmeli.

Önceleri komünizm düşman idi; şimdilerde cihatçı ‘’İslâmî’’ terör. Hattâ yaymaya çalıştıkları anlayışa göre İslâm, sadece terörist yetişmesine olanak sağlayan; bozuk, ezilmeye mahkûm bir inanış sistemi; bir hastalık. Elindeki müthiş medya illüzyonu ile Batı insanının kafasına sürekli bu korkunun tohumlarını ekiyor; bunun temîni adına da kendi besleyip büyüttükleri İŞİD ve El Kaide gibi örgütlere Avrupa başkentlerinde eylemler yaptırarak o korkuları hep canlı tutuyorlar.

Bir yandan İslâm coğrafyasında Yezidler ve Tiranlar eliyle çıkardıkları fitnelerle Müslümanları kutuplaştırıp birbirine kırdırırken, diğer yandan da Batı dünyası ile gerçek Müslüman kitleler arasındaki mesâfenin ve kutuplaşmanın daha da artması adına canla başla gayret sarfediyorlar. Bunda da büyük ölçüde başarılı oluyorlar.

Geldiğimiz noktada artık Batı ve onu medenî yapan değerler bütünü de İslâm üzerinden bir samimiyet sınavından geçiyor. Kendi ülkesinde demokrasi ve huzur isteyen Batı, konu başka coğrafyalar olduğunda diktatörlükleri destekleyebiliyor ve oralarda huzursuzluğun garantörü olabiliyor.

Bir samimiyet sınavını da ‘cihad’ ve ‘terör’ kavramları üzerinden veriyor. Kendilerini gittikçe artan oranda tehdit eden ‘’İslâmcı’’ terör karşısında; ‘’peki İslâm barış diniyse o zaman tüm teröristler neden hep Müslümanlardan çıkıyor’’ diye soran Batı ve medyası; ‘’İslâm barış dinidir’’ ve ‘’terörist Müslüman olamaz’’, ‘’terörün bitmesi adına gelin birlikte çalışalım’’ diyen Hizmet hareketi gibi ılımlı Müslümanları dinleme noktasında çekingenlik sergiliyor. Böylece, bir buçuk milyar Müslüman arasından çıkan çok az sayıdaki teröristin sesinin daha çok çıkmasına ve onların Müslümanları temsil eder bir konuma gelmesine zemin oluşturuyorlar.

Elbette bunda az önce işâret ettiğim kaos planlayıcılarının medenî Batı insanının gözleri önüne çektikleri setlerin etkisi de var. Onlar da herşeyi net olarak göremiyorlar. Bakışlar bulanık! Medyatik bir illüzyonun ve korkuya bulanmış bir propagandanın esîri durumundalar. Ancak herşeye rağmen, onlar arasında da önemli bir kesim artık gerçekleri görmeye başlıyor.

Bugün Suriye mültecîleri ve artan terör eylemleri konusunda Batı başkentlerinde yaşanan tartışmalara bakın; her şeye rağmen hâlâ sağduyulu kalabilen bir çok ses işiteceksiniz. Haftalık klise ayinlerinde ‘’İslam barış dinidir’’ şeklinde konuşmalar yapan din adamları bile var. Kaos planlayıcılarının, Batılı ülkelerde faşist reflekslerin artması ve ırkçı aşırı sağ partilerin dizginleri ele geçirmesi adına her türlü manipülâsyonu ve algı operasyonunu yapmalarına ve bunda da önemli ölçüde başarılı olmalarına rağmen, bu sağduyulu kesimlerin varlığı benim geleceğe dönük beklenti ve ümitlerimi artırıyor.

Bu bölünmüşlük, kaos ve kan deryâsı içinde yüzerken; insanoğlunun kendi planlaması ile bu sıkıntıların üstesinden gelebileceğini sanmıyorum. Ancak, her kesimde az sayıda bulunan sağduyulu ve özverili insanların samimi ve ihlâslı gayretleri, duaları ve mazlumların âhı neticesinde Lutf-u ilâhî tecelli eder ve kaos planlayıcılarının ve onlara hizmet eden Tiranların tuzaklarını başlarına çalarsa, insanoğlunu güzel günler bekleyebilir ve kötü başlayan 21. yüzyılın kör ve makûs talihi düzelebilir; yerini aydınlık ve huzurlu günlere bırakabilir.

Ben insanlıktan hâlâ ümitliyim!


19 Ekim 2007 Cuma

ERMENİ TASARISI VE DÜŞMAN TANIMIMIZ

Bir konuda eğri oturup doğru konuşmamız gerekiyor. Millet olarak hastalıklı düşman tanımlamalarımız mevcut. Genellemeler yapmayı çok seviyoruz. Bir yandan her konuyu çok iyi bildiğimiz sanısı ile hareket ederken diğer yandan her hadiseyi siyah-beyaz olarak görme hastalığına düçar oluyoruz. Bu bir düşünce travması. ''Türk'e Türk'ten başka dost yoktur'' anlayışı ile yetiştirildiğimizden midir nedir bilemiyorum!; ancak bir sorunumuz olduğu ortada. İstemediğimiz bir takım gelişmeler olduğunda muhataplarımızı önce düşman ilan edip ardından eleştirmeye koyuluyoruz.

Son Ermeni tasarısının Amerikan Kongresinde ön kabul aşamasını geçmiş olması bu hastalığımızı depreştirmişe benziyor. Koca koca doktoralı adamlarla konuşuyorum: Hepsinde; ''herkes el birliği etmiş üzerimize geliyor'' anlayışı hakim. Batı dünyasını komple olarak düşman gören bir anlayışın izleri bunlar. Açıklama olarak ise şunu savunuyor bu kişiler: ''Baksana, tasarının karşısında görünenler bile soykırım olmamıştır demiyorlar.''

Ülkemize karşı düşmanca ve hain planların destekçisi ve planlayıcısı kesimlerin olduğu muhakkak. Bunu inkar etmiyor kimse. Ancak, tüm Batı aleminin karşımıza dikildiğini, Amerikan'ın topyekün böyle bir anlayış ile hareket ettiğini iddia etmek doğru bir düşünce tarzı değil.

Bir kere, Batı insanının meseleye bizim açımızdan bakabilmesi öyle sandığımız gibi kolay değil. Meselenin iki boyutu var. Bir devlet politikası boyutu bir de halklara bakan boyutu. Ermeni sorununun ilk olarak nasıl ortaya çıktığını hepimiz biliyoruz. Özellikle İngiltere, Fransa ve Rusya'nın, Osmanlı İmparatorluğu'nun elini zayıflatmak için kullandıkları bir kart idi Ermeni kartı. Senelerdir birlikte yaşadığımız Ermeni vatandaşlarımızı Osmanlı'ya karşı kışkırtmak için çok uğraştılar. Tıpkı Arapları kışkırtmak için çok uğraşmak zorunda kalan Lawrence of Arabia gibi. Bizde herkes ''hain Araplar'', ''hain Ermeniler'' deme kolaycılığına kaçsada gerçek bundan ibaret. Gerek Fransa gerekse de İngiltere irtibata geçtikleri birçok Ermeni vatandaşımızı ikna edemediler. Daha çok Rusya bölgesinden gelen Hınçak ve Taşnak fraksiyonlarını kullandılar. Fitnenin ipi ilk olarak o şekilde ateşlenebildi. İçimizden ikna edilenler elbet çıktı; fakat o katliamları gerçekleştirenlerin çoğu bu dışarıdan gelen ve içeride taraf bulmaya çalışan gruplar olmuştur. Arap diyarında ise Lawrence, ancak uzun bir gayretin sonucunda aradığı Arap lideri bulabildiğini itiraf etmiştir. O dönemde halen bir çok Arap lider Osmanlı için çalışıyordu. İttihatçı bazı paşaların yönetim hataları ve İttihatçı hareketin kusurlu ''Türkçülük'' anlayışı İngilizlerin propagandalarına katkıda bulunmasa idi belki Lawrence bile başarılı olamayacaktı. Gene aynı İttihatçı çevreler, Abdülhamit tecrübesini yok etmek yerine onu ikame etme yolunu seçselerdi Ermeni kışkırtıcılığı da başarılı olamayabilirdi. Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl'i bile sonradan kendi amaçları doğrultusunda kullanabilmeyi başarmış bir siyasi dehadan bahsediyorum (Mustafa Armagan, Abdülhamit'in Kurtlarla Dansı).

Olanlar oldu ve artan çekişmeler karşılıklı sataşma-müdafaa noktasına geldi. Ermeni vatandaşlarımız kandırılmıştı. İçlerinde masum olanları da hataların bedelini beceriksiz, acemi ve imkanları kısıtlı bir yönetimin başarısız bir tehcir uygulaması ile ödemek zorunda kaldılar. Eldeki imkansızlıklar ve panik ortamı sadece suçluları ve vatan hainlerini bulup cezalandırmaya imkan vermedi. Şunu da unutmayalım. Çaresiz durumdaki İttihatçı liderlik bile bir ''soykırım'' düşüncesine asla kapılmamıştır. Allah bu milleti o durumda bile mahçup etmemiştir. Bugünkü Ermeni lobilerinin 1.5 milyon olarak abarttığı, aslında bu sayıdan çok daha az olan ölü sayıları işte bu başarısız tehcir hadisesinin ve karşılıklı çatışmaların bir neticesi oldu çoğunlukla. Bir çok Ermeni vatandaşımız da soluğu Fransa, Lübnan ya da Amerika gibi ülkelerde aldı. Kışkırtılan Ermeni çeteler tarafından katledilen masum insanlarımızın sayıları ise meçhul.

Yaşanan bu dramlar elbette büyük bir kaç ülkenin kışkırtmaları sonucu olmuştu. İngiltere ve Fransa'nın propagandalarından taviz verip suçlarını itiraf etmelerini beklemek biraz abes olur. Sonuçta hem onlar hem de onların mirasını devralan Amerika mevzuyu bulanık bırakarak politik manipülasyonlar yapmaya devam etmek isteyeceklerdir. Biz zayıf kalıp, kendi siyasetimizi üretemediğimiz müddetçe de bu böyle devam eder. Bush'un ve diğer bazı siyasetçilerin tasarıya karşı çıkarken dahi ''toplu ölümlerden'' bahsedebiliyor olmaları ve bizim beklediğimiz tarzda ''soykırım olmamıştır'' şeklinde açıklama yapmıyor olmaları bu anlayışın bir ürünü. Amerika bir çok konuda pragmatik hareket eder zaten. Dikkat edin, meclisimiz Kuzey Irak'a girme konusundaki tezkereyi onaylamadan hemen önce Bush bir açıklama daha yaptı ve bu açıklamasında da Osmanlı İmparatorluğu döneminde cereyan etmiş hadiselerin kendi senatolarının işi olmadığını ifade etti. Bizim istediğimiz tarzda; ''soykırım olmamıştır'' ifadesini kullanmadı. Bu politik yaklaşımı kabullenmemiz gerekiyor artık. Zaten kendimiz birşeyler yapmak yerine gerçeği hep onların ifade etmesini beklersek bu kısır döngü devam eder. Bu illa ki adamlar üzerimize saldırıyorlar anlamına da gelmez ve herkesin bize düşman olduğunu göstermez. Devletler arası politik oyunlar böyle işliyor maalesef. Güçlü ülkeler ellerinde tuttukları bazı kozları kaybetmek istemiyorlar. Amerika'daki Ermenilere de oynuyorlar aynı oyunu. Şimdiye kadar bir çok Amerikan başkan adayı göz kırptı Ermeni lobilerine; ancak sonradan gene resmi devlet politikalarının gerektirdiği 'her iki tarafı da idare etme' oyununa devam ettiler. Ermenistan ülkesi ise hala sefilleri oynuyor. Onları gerçekten düşünseler önce kalkındırırlardı ve Rusya'nın ağına düşmesine fırsat vermezlerdi.

Geçenlerde MSNBC haber kanalının sunucularından Tucker Carlson tasarının baş destekçilerinden Cumhuriyetçi Parti milletvekili George Radanovich'i canlı yayında azarlamış ve açıklamasında lgili tasarının geçmesinin ABD'nin çıkarlarına büyük zarar vereceğini dile getirmiş ve "Parmağımızı (Türklerin) gözüne sokuyoruz. Bunu da bu ülkede hala kızgınlıktan çıldırmış birçok Ermeni olduğu için yapıyoruz. Neden kızgınlıktan çıldırmış olduklarını anlıyorum. Ancak bu yapılan, grup çıkarlarına dayalı siyaset. Bu Amerika'yı yaralıyor" ifadelerini kullanmıştı. Bir arkadaşım sırf ''neden kızgınlıktan çıldırmış olduklarını anlıyorum'' ifadesinden dolayı bu sunucuyu bile bize karşı düşmanlık hisleri taşımakla suçladı. Sunucunun ''Ermenileri anlıyorum'' şeklindeki hitabını ''soykırım iddialarını destekliyorum'' şeklinde görmek istedi o arkadaşım. Hatta başka genellemeler içine dalıp, ''MSNBC demokratları destekleyen bir kanal; demokratlar tasarıyı destekleyip düşmanlık yaptıklarına göre bu adamın tavrı da kesin böyledir'' şeklinde bir çıkarımda da bulundu. Eğri oturup doğru konuşalım dediğim nokta bu işte. Çok kolay düşman ilan ediyoruz. Ara tonları görme çabamız yok. Bu şekilde sağlam bir gelecek kurulamazki.

Az önce adamların devlet politikası olarak bazı şeyleri neden bulanık bırakmak istediklerini anlattım. Bunun medyaya ve Batı insanına bakan yönleri daha da farklı olabilir. 1915 yılında zuhur etmiş o talihsiz hadiseler bugün bizim insanımız tarafından dahi çok iyi bir şekilde bilinmiyor. ''Biz birşey yapmadık'' ifadesinden öteye kaç vatandaşımız konuya izahat getirebilir. Bu durum bundan bir kaç sene önce çok daha vahim bir boyutta idi. Bizim bile cahili olduğumuz bir konuda Batı insanının ve hatta medyasının önyargısız hareket etmesini nasıl bekleriz. Batı insanının bizimkinden farklı bir düşünüş ve olayları kabulleniş tarzı olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Bizim kültürümüzdeki ''biz zulüm etmeyiz'' anlayışını onların anlaması çok güç. Şimdiye kadar hangi Batılıya Osmanlı'nın Batılı sömürgecilik anlayışı kapsamında değerlendirilebilecek bir sömürü, bir tecavüz yapmadığını anlatmaya çalıştı isem de anlatamadım. Çünkü onların tarihi bunun örnekleri ile dolu. Geliştirdikleri anlayışlar ve felsefeler hep o tür kötü neticeler vermiş. Kendileri dışında bir hareketin o kadar yayılıp ta, hiç tecavüz ve katliam yapmamış olabileceğini düşünmek bile istemiyorlar. Kendileri dışındaki bir ordunun girdiği bir ülkede tecavüzler, soygunlar yapmadan durabileceğini kabul etmeleri çok zor. Kendi yaptıklarına ise bir açıklama bularak teselli olmak isterler. Dünya en büyük soykırımı Batı'dan öğrendi. Adamlar hala onun tıravmalarını yaşıyorlar. Bu bağlamda Ermeni lobileri çıkıp ''soykırım'' iddiasında bulunduklarında bizim sadece ''yapmadık'' şeklindeki açıklamalarımız yetersiz kalıyor. Hele ''tehcir'' gibi büyük bir yer değiştirme hareketini ve bu taşıma sürecinde imkansızlıklardan, açlıktan ve salgınlardan ötürü insanların öldüğünü anlattığınızda buna inanmaları daha da güçleşiyor. Şimdi hal böyle iken, Batı insanına kendimizi ''belgelerle'' ve tarihin aydınlatıcı ışığı altında anlatamazsak neticelerine de katlanmamız gerekir. Biz yapmamız gerekenleri yapmamış, senelerimizi Yahudi lobilerine bizi savunmaları için para ödeyerek geçirmişşek çokta hayıflanmamamız icab eder. Kendimizi anlatamadığımız insanlar ''toplu ölümlerden'' bahsederken onların hepsini düşman olarak tanımlama yoluna gidersek hatalarımıza bir hata daha eklemiş oluruz. Amaç insanlara kendimizi tanıtmak ve anlatmak olmalı. Siyaset sahnesindeki kozlarımızı iyi kullanarak düşman bazı fraksiyonları göğüslemeli, kazandığımız zamanı o ülkeler içerisinde akıllı (ve kendimize ait) lobicilik hizmetleri ile desteklemeliyiz. Bunları yapmayarak kabuğumuza çekilir ve herkesi düşman bilerek etrafa öfke ile sataşırsak kazanma kuşağında kaybedebilir; kendi tarafımıza çekebileceğimiz aklıselim insanları kendimizden uzaklaştırabiliriz. Tezkere kararlılığı bu anlamda iyi bir başlangıç; ama işaret ettiğim gib bir süreci takip ederek yol almamız gerekiyor.

Tüm bunların yapılabilmesi için ise, her toplumda (hatta soykırım iddialarının baş destekçisi Fransa'da bile) bizi anlayabilecek, iyi niyetli insanların olabileceği düşüncesini akıldan çıkartmamalıyız. Başarılı lobicilik böyle bir kabullenişle başlar. İnsanları ve toplumları, dost-düşman olarak ayırma yerine kendimizi anlatabildiğimiz ve anlatamadığımız insanlar/ülkeler olarak sınıflandırmalıyız. Ancak bu şekilde; ara tonları görebilen bir anlayış ile, meselelere sükunet içerisinde vakıf olabilir ve onlara müdahale edebiliriz. Bu Amerika için de geçerli, Fransa için de. Hatta kendi içimizdeki bir takım meselelerde de... Bir ülkeyi yada toplumu topyekün olarak düşman ilan ederseniz kimse ile diyalog kurma ve kendinizi izah etme ihtiyacı hissetmezsiniz. Neticede, elinizde küsmekten başka yapabileceğiniz bir kozunuz da kalmaz. Bardağa diğer yarısından bakabilmeyi öğrenmeliyiz artık. 19 Ekim 2007