Derin Devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Derin Devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ekim 2015 Cuma

GLADYO ERDOĞAN’I SEVDİ Mİ?

Bu yazı 23 Ekim 2015 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Türk toplumu yıllardır Gladyotik bir örgütün psikolojik ve siyâsî manipülâsyonlarının etkisi altında ve mâruz bırakıldığı kin, nefret, ayrımcılık, ötekileştirme, hamâset ve cehâlet olarak özetlenebilecek ruhsal, ahlakî ve vicdanî bir çöküntünün de mağduru. Millet, bir tâlihsizlik girdabının içine hapsedilmiş durumda adetâ. Topluma çıkış yolu gösteren az sayıda kişi kendi pencerelerinden çözümler sunuyorlar ve birleştirici olamıyorlar. Birleştirme potansiyeli olanlar da bu sefer Gladyo’nun psikolojik harbinin mağduru olup ‘öcü’ îlân ediliyorlar. Toplumun eğitim düzeyini artırıp karşılıklı diyalog denemeleri ile de onları bir arada yaşama fikrine alıştırmaya çalışan Cemaat’ten nefret edilmesinin en büyük nedeni Cemaat’in bu gladyotik kısırdöngü çarkına çubuk sokmasıdır.

AKP’nin son 5 yılına damga vuran ve Erdoğan’ın kininden gücünü alan muazzam bir nefret, ötekileştirme ve düşman îlân etme çarkı mevcut. Erdoğan’ın kendi ifâdesiyle bir ‘’cadı avı’’ yürütülüyor. Toplum AKP partizanları (seven ifadesi artık tanımlamaya eksik kalıyor) ve nefret edenleri şeklinde ikiye bölünmüş durumda. Hep var olan grupsal bölünmelerin üzerine, Erdoğan sâyesinde; şimdi dini gruplar arasına bile, Cumhuriyet tarihinde görülmemiş şekilde, nefret tohumları saçılmış oldu.

Zâten 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarının unutturulması adına Ergenekon ve Balyoz dâvâlarından çark edilmiş ve deliller ile yargılanıp suçlu bulunan kişiler ‘’kumpas’’ yutturmacası ile serbest bırakılarak, gladyotik yapılara hayat öpücüğü verilmişti. Bir diğer hayat öpücüğü de polis ve savcıları etkisiz hale getirerek ve ‘’çözüm süreci’’ yalanlarıyla bu yapılara hizmet eden KCK ve PKK terör gruplarına verildi.

Bu bağlamda ‘Gladyo, Erdoğan’ı seviyor mu?’ sorusu önem kazanıyor. Erdoğan her ne kadar rejime ters görünen Milli Görüş tabanından gelse de bugünkü icraatları ile en çok Gladyo’nun amacına hizmet ediyor. CHP’nin bile mesâfeli durduğu Perinçek ile, ‘Cemaat’in bitirilmesi’ adına, ortak hareket edilmesi de bunun bir göstergesi.

Ali Bulaç ve Abdurrahman Dilipak’ın itirâfları ile AKP ve Erdoğan’ın bir proje olduğu dile getirilmişti. Erdoğan’ın bizzat kendisi BOP’un bir parçası olduğunu belirtmişti. Ancak Gladyo’nun Erdoğan ‘sevgisine’ bu parametrelerin dışında da cevap aramak gerekiyor.

Gladyo tipi yapılar asla âşık olmazlar; hattâ sevmezler bile; nankör, fırsatçı ve pragmatik yapılardır. Çıkarına ve amacına göre; o anki konjektür neyi gerektiriyorsa ona göre hareket ederler. Hep geleceğini planlarlar. Dişi kara dul örümceği gibidirler; çiftleştikten sonra erkeğini bile öldürür ve yerler. Bir süre kullandığı birisini kâr marjı düşerse ya da şartların değiştiğini görürse öldürebilir, ekalte edebilir ve suçu da rakibine yıkmaya çalışarak çifte kazanç elde etme yoluna gidebilir.

Erdoğan şu an için Gladyo’nun iştahla desteğini sunduğu bir lider. Bazı İsrailli çevreler bile Erdoğan faktörüne ‘hayranlığını’ gizlemiyorlar. Post-modern baskılarla önceki siyâsîlere ve sivil oluşumlara yaptırılamayan bir çok şeyin Erdoğan’ın ‘karizması’ ve ‘muhâfazakar’ kimliği kullanılarak yaptırılabildiği test edilmiş oldu. ABD çiftliklerinde ineklerin verimlerini sürekli takip eden uzmanlar, ineğin günlük verimi belli bir kâr marjının altına düşünce artık masrafına değmeyeceğine kanaat getirerek yeni bir ineğe yatırım yapmak için ineği keserler. Ölüsü de geçici bir kâr getirir hem; tırnağına kadar tasarruf edilir. Gladyo da böyle yapar. Kullandığı bir kişinin kâr marjı düşünce, şartlar da değişmişse hemen harekete geçilir.

AKP’nin sonu olabilecek bütün suç delilleri uzun bir süredir bu yapılarca arşivleniyordu. Cemaat ile aralarını bozmak için bile bu konu üzerinden korku argümanları kullandı Ergenekoncular. Fakat şimdilerde, Gladyo’nun önündeki en büyük engel olan Cemaat’in Erdoğan eliyle de bitirilemeyeceği anlaşılmaya başlandı. Dikkat ederseniz Cemaat kurumlarına aceleyle bir sürü operasyon yapılmaya çalışılıyor seçim öncesinde. Zâten AKP’nin yolsuzlukları artık çuvala sığmayacak bir düzeye geldi. Erdoğan’ın müsrifliğinin ve saldırgan üslûbunun artık işlevselliğini yitirip keskin sirke gibi küpüne zarar verdiği ve halk nezdindeki imajının da bozulmaya başladığı görüldü. Eğer Erdoğan’dan ümidi kesmeselerdi gerekirse onu Şam’a sokup Mehdi bile îlân ederlerdi.

Korku-drama tarzı Hollywood filmlerinde sürekli vücut değiştiren uzaylı veya kötü ruh temalı filmlerdeki kötü ruhlar gibidir Gladyo. Bence AKP ve Erdoğan’ın prizi Gladyo tarafından yakında çekilir. Kanaatimce Gladyo, gene yeşil kostümlü ama değişik; daha ‘soft’ bir vücut arayışında. Bu, bizzat bir darbe ardından olabileceği gibi, AKP ve Erdoğan aleyhine dâvâlar, medya organlarında âniden patlak veren ses kayıtları (tapeler) şeklinde de olabilir. Ardından bu yeni vücuda yol açılır. Yukarıda bahsettiğim klasik, gladyotik taktik gereği de tüm bu gelişmelerden Cemaat suçlanarak çifte kazanç elde edilmek istenebilir.

Bence Gladyo, Muhaberat tarzı yönetim heveslisi İslâmcı lider kullanarak bölme ve yönetme yöntemini çok sevdi. Kullanıma hazır ve manipülâsyonlara açık; korkak, çıkarcı, câhil, hamâsi ve münâfık karakterli bir ‘muhâfazakar’ kesimin olduğunu da gördü. Bundan sonra bu kanaldan ilerlemek isteyecektir. Ama bir farkla! Erdoğan gibi agresif ve müsrif bir liderle uzun soluklu gidilemeyeceğini ve Cemaat’in bitirilemeyeceğini gördüler. Bundan sonra ‘soft power’ (yumuşak güç) kullanmak isteyeceklerdir.

Basîret antenlerinizi açık tutup Erdoğan sonrasına hazır olun derim!

22 Ekim 2015 Perşembe

GLADYO’NUN ESİRİ TÜRK TOPLUMU

Bu yazı 16 Ekim 2015 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Gladyo çok geniş bir kavram. Onu gerçek boyutları ile görebilmek çok güç. Sekiz kollu bir ahtapot gibi sanki; hangi eliyle sizi sıkboğaz ettiğini görebilirsiniz ancak. Diğer kolları kimbilir başka nerelerde canlar yakıyor, sistemler kurup yıkıyordur da bilemezsiniz. Hattâ; bir koluyla boğazınızı sıkarkan diğer koluyla da sizin başınızı okşuyor olabilir. Sonra ustaca, sıkan kolunu gevşettiğinde siz, başınızı bir baba şefkatiyle okşayan diğer koluna âşık bile olabilir, onun koruyucu! vantuzlarına farketmeden yapışır ve o şekilde bir ömür geçirebilirsiniz. Hem bu gladyotik kolların her biri renk de değiştirebilirler. Sizi tokatlayan kol kızıl renk alırken, okşayan kol yeşil renk alabilir meselâ…

Ülkemizde de derin bir Gladyo’nun varlığını hepimiz biliriz. Derin devlet deriz ona; kırmızı kitaplı devlet. Kimine göre ‘baba’dır; kimine göre ise kökü dışarıda, NATO ve ABD güdümlü illegal bir oluşum. Hangi ideolojiden baktığınıza göre değişir onu nasıl tanımladığınız. Kimileri düşmandır ona başlangıçta; ama gücü tadınca, AKP örneğinde olduğu gibi, kölesi oluverir onun bir anda. Kimileri zâten hep âşıktır ona. Kimileri kızıl rengine, kimileri yeşil muhâfazakar tonlarına, kimileri de milliyetçi; gerektiğinde ulusalcı tonlarına vurulmuştur onun. Oysa bunların her biri ahtapotun farklı renklere bürünmüş, o rengin temsil ettiği ideolojiye kendini yakın hisseden insanları vantuzlarına yapıştırmış, ayaklarıdır.

Her partide adamı olan, her gruba sızıp onları kontrol etmeye çalışan, bir çok STK’yı, sendikayı, baroyu, gazeteyi, televizyonu himayesinde tutmaya çalışan; gazeteciler, iş adamları, hukukçular, bürokratlar, siyâsîler, askerler, polisler, din adamları devşiren bir yapı… Bunların kimini vatan-millet, kimini makam-mansıp, kimini ihâle-çıkar, kimini din-diyânet, kimini özerklik-devrim, kimini de gizli kaset vantuzları ile yakalar ve onlara istediklerini yaptırır.

Hep perde gerisindedir Gladyo’nun vücudu. Beyni zâten dışarıdadır. İnsanlar sahnede görünen aktörlerin peşine takılıp giderlerken; yine o aktörlere bir takım toplum mühendisi süflörlerin fısıldadıkları sloganlarla yaşayıp giderler. Her biri bir ayağa yapışık halde; doğruyu yalnız kendisinin temsil ettiğine inanır durur. Farklı renkteki bir koldan bir daha dayak yememek için yapıştığı kola olan hayranlığı onu kör etmiştir. Diğer kollara yapışan insanlar hep ötekidir, hâindir, düşmandır. Onlarla bir arada yaşamak imkânsızdır. O yüzden herkes öfkelidir o toplumda. Kin kaplamıştır etrafı.

Bâzan kasıtlı olarak kollarını birbirine sürter ahtapot. Birbirine sürter ki; insanlar arasındaki gerilim hep canlı kalsın ve yapıştıkları kola olan bağlılıkları artsın. O kolu bırakıp gitmek istemesin hiç kimse. Ayrılmanın, yok olmak anlamına geleceğini düşünen şartlandırılmış kimlikler oluşur böylece toplumda. Hintli birisiyle konuşurken farkettiğim bir gerçek vardı. Aldığı İngiliz eğitiminin etkisiyle bana; bizim ülkemizde yüzlerce dil-lehçe var. Eğer İngilizler ve İngilizce olmasaydı bir arada yaşayamazdık demişti. O da farketmemişti ahtapotun oynadığı oyunu. O lehçeler, diller ve renkler prizması Hindistan demekti oysa…

Ahtapotun kollarına yapışmış insanlar için hayat ahtapotun kollarında sürüp gitmelidir hep. Tek başına kalsa çaresiz kalacağını düşünürler. Yıllarca kafese mahkum edilmiş bir kuşun; kafesin kapağı açılsa bile kafesi terketmemesi durumudur bu. Psikolojide buna ‘öğrenilmiş çâresizlik’ denir. Yâni ne zaman birlik-beraberlik adına bir şeyler yapacak olsa ayağına elektirik şokları verilen, diğer gruba ‘cıs’ demeyi öğrenen, aynı silahla önce sağcının sonra da solcunun öldüğü şoklarla şartlandırılan toplum, çâresizlik geliştirir ve geçmişte yaşadığı acı deneyimlerin ve şartlanmışlıkların etkisiyle bugün kimseyle bir araya gelip de birlikte birşey başarabileceğine inanmaz. Toplumun diğer renkleri ile bir araya gelip bir mozayik oluşturabileceğini düşünemez. Bildiği tek şey; sürekli düşman îlân etmek, etrafının hep düşmanlarla çevrili olduğu inancıyla, ‘baba-şef-reis’ figürlere yapışmak ve kendisinden farklı olan herkese çelme takmaya, onları yuhalamaya kalkışmaktır.

Özellikle Cumhuriyet sonrası siyâsî ve politik tarihimizin serencamesi budur ve yetiştirdiği Gulyabanî toplum da böyle anlayışların ve toplumsal ve psikolojik manipülâsyonların hem eseri hem de esiridir. AKP ile ülkenin geldiği nokta; artık bu parçalanmışlığın ve kutuplaşmanın zirve yaptığı, toplumsal ahlâk ve vicdanın iyice çöktüğü; kısaca mızrağın artık çuvala sığmadığı bir noktadır. Toplum her yönüyle dibe vurduğu için bunun sonu; ya mahvolmak ya da o dibe vurmuşluğun hayra inkilap edip bir arada yaşama fikrini ateşlemesidir.

Bu son noktaya kısmetse devam edeceğiz.

2 Mart 2012 Cuma

HİLAL KAPLAN'IN KEMAL BURKAY'A MEKTUBUNA FARKLI BİR BAKIŞ

Bu yazı 2 Mart 2012 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesinde yayınlanmıştır.


Geçenlerde Yeni Şafak’tan Hilal Kaplan, Kemal Burkay’a ‘’açık’’ bir mektup yazarak ana hatları ile kendisine şu konularda serzenişte bulunuyordu:

1.Burkay’ın, anadil, federasyon vb. konulardaki radikal görüşlerine rağmen kendisini baş üstünde tutan ve karşılayan bir devlet ve medya varken kendisinin neden hala bu imkânların büyük kısmını ‘PKK'yı devlet kurdu’ tezini “on farklı biçimde” anlatmakta kullanıyor olduğu.

2. Öcalan'ın devletten aldığı maaş bordrosu da gösterilse, yine de ona bağlı kalmaya devam edecek, bunun bir tür komplo olduğuna inanacak milyonların olduğu ve Burkay’ın (muhtemelen) bunun farkında olarak 93 yılında Öcalan ile görüştüğü ve bugün 93 yılına nazaran neyin değiştiği...
ve bu bağlamda dile getirdiği; ‘’Eğer dün barışın ve çözümün inşası için fedakârlıklar yapılıp baltalar gömülebildiyse bugün de olması gereken bu değil midir?’’ sorusu.

3. Burkay’ın Öcalan-Devlet veya PKK-Devlet ilişkisi gibi konular yerine bizlere anadilde eğitim, federasyon düşüncesi ve çözümün yollarını anlatması gerektiği. Bu bağlamda dile getirdiği; ‘’PKK'nın ne olduğunu şiddet sarmalı bittikten sonra da çözebiliriz ama bu süreçte kaybedeceğimiz bir gencimizin bile yaşamını geri getiremeyiz’’ sözü.

4. Özellikle 1980 öncesi diğer barışçıl Kürt grupları sindirilirken devletin PKK'ya destek verdiğine kendinin de inandığı ama "konunun bu olmadığı".

Bu hatları ile özetlenebilecek olan yazıya Burkay’dan cevap geldi doğal olarak. Kaplan yazıyı ilk olarak twitter’a koyduğunda kendisine kısa bir yanıt göndermiştim. Tam da tahmin ettiğim gibi, benim yorumum Burkay’ın cevabı ile ciddi şekilde paralellik arz ediyordu. Zira aklın yolu birdi. Kaplan’ın mektubundaki temel psikolojik hava, içerisinde hakikatten izler barındırsa da büyük resme dair bazı parçaları kaçırıyordu. Benzer bakış açısı maalesef Yenişafak’ta ve diğer bazı hükümet tandanslı medya organlarında yazan bazı kalemlerde; hatta bazı hükümet mensuplarında da var olduğu için ciddiye alınıp irdelenmeli.

Zira bu bakış açısı, uzun süredir PKK-Devlet-Ergenekon-Paşaların tutuklanması ilişkileri noktasında ve son olarak ta KCK operasyonları, MİT krizi-KCK-MİT-Öcalan bağlantıları gibi konularda yumuşak ve aşırı temkinli bir şekilde hareket ediyor. Buna karşın, bu konularda daha şahin bir yaklaşımı benimseyen Cemaat meyilli kesimlerin, CHP-MHP muhalefetinin, liberal bazı yazarların, hatta ‘’emniyetin’’ (bu sonuncusu, Ergenekoncu çevreler ile ortak olarak benimsedikleri bir zâviye) karşısında ise şahin kesiliyorlar. Zaten bu yazıyı kaleme almaya beni teşvik eden de Kaplan’ın yukarıda özetlediğim noktalar üzerinden Burkay’a da aynı refleks ile serzenişte bulunmuş olması..

Gelelim sadede...

Burkay'ın bulunduğu konumu bir sürecin başlangıcı olarak görmek daha yerinde olur. Kürtler yıllarca derin devlet-PKK-BDP-KCK-Öcalan ilişkisi üzerinden kandırıldılar. Ne Örgüt ne de BDP çevreleri gerçek manada Kürt halkının ihtiyaçlarından farklı motivasyonlar ile hareket ettiler. Bunun tıkandığı noktada da gene derin devlet eliyle ve Öcalan marifetiyle KCK palazlandırıldı (Bugün, 27 Şubat 2012). Aralarından bir aydının çıkıp; ‘’ey ahali kandırılıyorsunuz!’’ demesi şu anki süreçte önemli. Kendisinden bu zulmü değil de sadece dil, federasyon, çözüm önerisi gibi şeyleri anlatmasını beklemek, zulümden değil edebiyattan, çiçeklerden, aşktan bahsetmesini istemek gibi birşey olur. Öcalan-Ergenekon-KCK vb. ilişkiler Kürt halkına anlatılmadan yalnızca teferruata ait mevzularda at koşturulması zaman ve enerji israfı olur. Bu noktalarda da herkes Burkay gibi düşünmese de ana hatları ile çözümler zaten belli! Öncelikli olarak, Kürt kökenli kardeşlerimizin bağımsız düşünebilmesinin yolu açılmalı. Akabinde çözümler peşi sıra gelecek zaten. Burkay’da ‘’böyle bir durumda derin devletin PKK içindeki eli ve etkisi son bulmadan onu doğru yola çekmek mümkün mü?’’ diye sorarken bu noktaya işaret ediyor ve ‘’bu gerçek dile getirilmeden, PKK ve onu yönetenler teşhir edilmeden şiddet sarmalından çıkmak, barışçı bir çözüm bulmak mümkün mü?’’ diyerek konuya derinlik kazandırıyor. Ardından da haklı olarak soruyor: ‘’Eğer Kürt halkına karşı kurulan, zamanla aynı zamanda Türk halkının da içine düştüğü söz konusu tuzağa karşı Kürt ve Türk aydınları, siyasetçileri gerekli uyarı görevlerini yapsalardı, benim bu işe bunca zaman ayırmama gerek kalır mıydı? Ama söz konusu aydınlar ve siyasetçiler ya bu tuzağı bir türlü göremediler (bu vahim bir durumdur) ya da gördükleri halde şu veya bu nedenle sustular (bu daha da vahim bir durumdur).’’

Evet! Kürt kökenli kardeşlerimizin bağımsız düşünebilmesinin yolu açılmalı önce. Peki bu ‘bağımsız düşünebilme ortamını’nın tesisi sadece Kürt kardeşlerimiz için mi gerekli? Elbette hayır! Ülkenin geri kalanı da zaten ortadaki fitnenin üst yapısı konumunda olan Ergenekon Terörü üzerinden maniple edildiği için yargı-emniyet-ordu ve hükümet (hepsi olmasa da önemli bir kısmı) iş birliği ile yürütülen Ergenekon yargılanma süreci bu nedenle ayrı bir önem kazanıyor.

Bu yargılanma süreci Türk-Kürt ekseninde ve toplumun algılamalarında çok derin tesirler icra etti. Bazıları komplo teorisi replikleri ile geçiştirmeye ve eksen kaydırmaya çalıssalarda bu gelişmeler toplumda önemli bir paradigma değişmesine yol açtı.

Yukarıda işaret ettiğim noktanın ehemmiyeti bir kenara bırakılırsa, Kürt kökenli vatandaşlarımızın temel ihtiyaçlarının (din, dil, eğitim, maddi imkanlar, vs.) ilk derecede önem arz etmediğini söylemiyorum. Zira bir eğitimci olarak önemli bir eğitim sosyoloğu olan Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi Kuramı’ndan haberdarım. Bu kurama göre; insanların faklı ihtiyaçları arasında piramit şeklinde yükselen hiyerarşik bir ilişki öngörülür. En alt tabakadan piramidin tepesine doğru çıkıldıkça beş tabakadan oluşan insan ihtiyaçları; Fizyolojik ihtiyaçlar, güvenlik ihtiyaçları, sevgi ve aidiyet ihtiyacı, saygı ihtiyacı, kendini gerçekleştirme ihtiyacı şeklinde dizilirler. Kuram’a göre, bir alttaki ihtiyaçları karşılanan bir insanın bir üst tabakaya kolayca geçebildiği varsayılmıştır.

Bu bağlamda özelde Kürt kökenli vatandaşlarımızın ve genelde de (beyaz Türkler dışında kalan) Anadolu halkının daha en temelde ki fizyolojik ve güvenlik ihtiyaçlarının karşılanmadığı görülecektir (zayıf ve hantal adalet sistemi, terör, JİTEM, darbeler, 28 Şubat, vb. etkenler neticesinde). Örnek olması açısından; bu kuramın en üstündeki kendini gerçekleştirme (self-actualization) noktasına çıkan insan sayısı çok azdır. Mesela mankenlerin nü resimlerini yapan Kenan Evren ile bir kışlaya baskın yapılırken dahi golf oynayan komutanlar bu noktadadırlar.

Şimdi de (benim anlayışım nokta-i nazarından) bu kuram hakkındaki önemli bir kavram yanılgısına gelelim. Piramidin hiyerarşisi lineer değildir. Kuram, birey bazında bir çok ilişkiyi izaha yardımcı olsa da, özellikle toplumsal ilişkiler gibi çok kompleks konularda topoğrafik bir mahiyet kazanır. Hiyerarşik yapının katmanları arasında organik iniş-çıkışlar yaşanır. Konumuza dönersek; Kürt halkı (tıpkı diğer Anadolu halkı gibi, ama daha çok oranda) henüz temel fizyolojik ve güvenlik ihtiyaçları karşılanmadan ve dikkate alınmadan bir üst tabaka olan sevgi ve aidiyet ihtiyacı noktasından, KCK, Öcalan, PKK, BDP vb. fasit dairesinde bir yapay ‘’sevgi ve aidiyet’’ hissi ile kıskaca alınmış, kandırılmış ve zihinsel köle haline getirilmiştir.

Uzun lafın kısası, bu kardeşlerimiz bir üst ihtiyaç eksikliği noktasından yakalanarak fizyolojik ve güvenlik ihtiyaçlarının içerisine hapsedilmiş ve buradan çıkmaları, hem kendilerini savunan! kesimler (KCK, Öcalan, PKK, BDP vs.) hem de JİTEM-Ergenekon-Medya-Derin Devlet ilişkileri arasında çözümsüzlüğe hapsedilmiştir. Her iki taraf el birliği yaparak Güneydoğu bölgesine maddi ve ekonomik yatırımların-yardımların gitmesine engel olmuş; hem de aynı iş birliği ile halkın güvensizlik duygularını sürekli sarsıp durmuşlardır. Zira bu çevreler çok iyi bilmektedirler ki, Kürt halkının kendileri dışında bir kaynaktan bu iki temel ihtiyaçlarının karşılanması durumunda bir üst ihtiyaç katmanı olan sevgi ve aidiyet hisleri devlet-vatan-din birliği noktasına kayacak, aidiyet hislerinin maniple edilmesi zorlaşacaktır.

İşte tüm bu değerlendirmeler ışığında denilebilir ki, Burkay’ın ve Derin Devlet-Öcalan-JİTEM-KCK ortaklığı gibi ilişkileri irdeleyen kesimlerin ve onların gerçekleştirdikleri yargısal, psikolojik ve medyatik operasyonların şu an için hedefine koyduğu amaç budur. Bunlara paralel olarak zaten, fizyolojik ve güvenlik ihtiyaçların temini konusunda son zamanlarda Hükümet-Cemaat (buna bazı ülkücü, Kürt ve liberal kesimlerden de önemli bir destek vardır) ekseni bu noktayı da eksik bırakmamaktadırlar. Bu, zaten rahmetli Özal ile başlayan bir süreçtir. Şu aralar sadece biraz sekteye uğramıştır. AKP’deki kafa karışıklığı geçince de tüm hızıyla devam edecektir.

Tekrar başa dönersek, işaret ettiğim bu hususlar zaviyesinden meseleye bakılınca Kaplan’ın (ve onun gibi düşünenlerin) Burkay’a olan serzenişleri felsefi ve sosyal-psikolojik anlamda eksik bir bakış açısıdır (yanlış demiyorum). Bu yazı Cemaat-AKP ilişkisinin son MİT krizi açısından değerlendirilmesi konusunda yazmayı düşündüğüm yazıyı da böylece vacip hale getirmiştir.