YOK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YOK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Aralık 2007 Çarşamba

YENİ YÖK BAŞKANINA DÜŞEN

Bu yazı 13 Aralık 2007 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Yazıma yeni YÖK başkanımız Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan'a başarılar dileyerek başlayayım. Malumunuz kendisini çok çetin günler bekliyor olacak. Bu çetin şartları hasıl edecek olan ortam sadece yapacağı işlerin zorluğundan kaynaklanmıyor elbette. Kendisi belirli çevrelerin önemli bir ''kale'' olarak gördükleri etkili bir makama atandı; hem de AKP içinden yükselerek Cumhurbaşkanlığı makamına oturan Abdullah Gül tarafından... Daha ilk ''hoş geldin'' buluşmasında bile meseleyi ''puro içer, küfür eder...'' lakaytlığı ile geçmediler mi okurlarına? (DKM, 10 Aralık 2007).

Sayın Gül, halkın nerede ise yarıya yakınının onayının ardından Cumhurbaşkanı seçildiğinde bile, kendisi ile alakalı olarak ''O benim Cumhurbaşkanım değil'' deme cesareti ve cürestsizliğini sergileyen köşe yazarları vardı hatırlarsanız. Bakalım şimdi ''O benim YÖK başkanım değil'' başlıkları ile benzer terbiyesizlikleri sergileyecek mi aynı kalemler. Göreceğiz.

İlk basın toplantısında cesur bir çıkışla önemli iki vizyonu olduğundan bahsetmiş yeni YÖK başkanımız. Önemli bulduğum için buraya tekrar derc edeyim: ''Bütün yasakların üniversitelerden kalkması ve üniversitelerin asli görevleri olan bilimselliğe daha fazla önem vermeleri.'' Ne yalan söyleyeyim, YÖK adına çok gecikmiş vaadler bunlar. Kemal Gürüz gibi çok kötü bir YÖK başkanının ardından o makama atanan Teziç döneminde, YÖK bu asli görevlerine döner diye bekliyordum. Heyhat! hepimiz ne kadar çok yanıldığımızı kısa sürede müşahade ettik. Umarım yeni başkan ilk çıkışı anındaki çizgisini korur ve üniversitelerimizi 21. yüzyılda bulunmaları gereken noktaya getirecek çalışmalara imza atar.

Bu iki vizyon YÖK içerisinde yapılması gereken revizyon çalışmalarının özünü teşkil ediyor. Bunlardan birincisi olan 'yasaklar' maddesi yalnızca (genelde) muhafazakar kesimlerin ve (özelde) başörtülülerin (türban yanlış ve kasıtlı bir kullanımdır) rahatsızlık duydukları bir husus değil. Yaşı müsait olan herkes hatırlar. Üniversite yıllarımda üniversitelerdeki sol kesimlerin YÖK'ü ve YÖK'ün yasakçı zihniyetini protesto etmedikleri gün yok gibiydi. Boğaziçi Üniversitesi'nde bile, Kuzey kampüs bu tür gösterilerin sahnelendiği yer olurdu. Ne yazık ki, AKP iktidara geldikten sonra bu gösteriler bir anda kesiliverdi. Eskiden gazetelerde çok sıklıkla okuduğumuz bu protesto haberlerinin yerlerinde yeller esmeye başladı. Belli ki, AKP bu çevreler açısından ciddi bir tehlike olarak algılandığı için, AKP'ye karşı önemli bir ''kale'' görevi ifa edebilecek olan YÖK, bir anda ''iyi adam'' oluvermişti onların gözünde. Oysa bu çevrelerin görünürdeki en büyük tepkileri YÖK'ün mahiyetine yönelik idi. Gerçekten samimi olsa idiler, AKP'ye biraz olsun destek verebilirler ve geç kalmış YÖK revizyonunun kapısını açabilirlerdi. Eski solcu, sonradan Kemalist bir profesör hocamın söyledikleri galiba doğru idi: Bu tür eylemlerin belli bir amacı gerçekleştirmekten ziyade, adam yetiştirme amaçlı olarak kullanıldığını anlatmıştı bana...

Sadece ''türban'' yasağı değil, düşünce kapsamına giren her türlü yasak kalkmalı üniversitelerden. Akademik hayatın en temel taşı özgür düşüncedir. Bu olmadan bilim üretilmez. Düşüncesi kısıtlanan insanlar yeni şeyler üretemezler. Birşey üretme derdinde olmayanlar da böyle bir atmosferi kullanıp kendi hakim ideolojilerinin temadisi adına gayret gösterirler; ilmi çalışma ikinci, hatta üçüncü plana itilir. İki yılda bir uluslararası yayın bile üretmeyen insanlar cübbeleri ile ortalıkta protesto yapmayı marifet ve 'aydınlık' emaresi saymaya başlarlar. Yeryüzünün en ilkel ''ikna odaları'' bizim ülkemizde açılır... Üniversitelerimizin hal-i pür melali zaten bu şekilde özetlenebilir.

Gelelim ikinci vizyonun kapsamına. Bu da toplum olarak hepimizin ortak derdi. Sizleri bilemem; ama hali hazırda yurt dışındaki büyük üniversitelerde akademisyenlik yapan benim gibiler için, kıyaslama yaptığımızda yüreğimizi acıtan bir durumda üniversitelerimiz. Zaten yeni YÖK başkanı da konuşmasında bu gerçeğe değinmiş ve bunu vizyonuna temel dayanak noktası yapmış.

Bunu gerçekleştirmek için önerdiği yöntem öz itibari ile çok doğru. Zaten sorun bunun nasıl ve hangi aşamalar neticesinde gerçekleştirileceğinde. YÖK başkanının ''sorunları bir serbestlik ortamı sağlayarak bir de bilimselliği harekete geçirerek'' çözmek şeklinde özetlediği yaklaşım bu zaviyeden bakıldığında anlamlı. Bu özetin ardından beyan buyurduğu ''biraz maddi tarafı olan bir şey, araştırmacılarımızın olanaklarını artırırsak bunu yapabileceğimizi zannediyorum'' şeklindeki yaklaşımı ise biraz eksik. Umarım ifadeler arasına sıkıştırılmış bulunan ''biraz'' tabiri bilinçli olarak seçilmiştir. Bu noktayı biraz açayım...

Endişelerimi izhar ederken kullanacağım argümanları eksik yorumlayıp, ''yahu adamın kendisi de akademisyen... çıkıpta bana daha fazla para vermeyin diyor'' şeklinde aceleci bir çıkarıma gitmemenizi istirham ederim. Fazla paraya hiç bir insan oğlu hayır demez elbette. Fakat meselem, 'imkan artırma' yönteminin metod olarak nasıl yanlış bir tekniğe dönüşebileceği ile alakalı.

Sorunlara çözüm üretme makamındaki insanların sorunun kendisini ve çözüm yöntemlerini nasıl algıladıkları çok önemlidir. Bir meslek gurubunun maaş katsayısını ve miktarını artırmanın bir çok temel sorunu çözebileceği şeklinde bir kanı sadece politikacılarımız arasında değil, halk arasında bile yaygın bir görüş haline geldi. Bu çok tehlikeli ve yanlış bir yaklaşım. Meselenin politikacılara bakan motiflerini kestirmek gayet basit. Onların kısa süreli ve göz önünde olan uygulamalara imza atmaları bir sonraki seçim başarıları açısından önemli. Bu nedenle maaş artırarak kalite artıracakları hissine kapılmaları gayet normal. Halk arasındaki motifler ise daha çok 'geçim derdi' endeksli. Doktoralı bazı arkadaşlarımın bile bazı meslek gurupları içerisinde yaygın olan rüşvetin nedenini 'maaş azlığı' ile açıklamaya çalışmaları beni böyle düşünmeye sevk ediyor. Oysa aynı kişilere; rüşvet yiyen insanlarla aynı maaşı aldıkları halde suça, rüşvete bulaşmayan, fena bir hayatta yaşamayan insanların varlığını hatırlattığınız da tökezleyiveriyorlar.

Türkiye'de akademisyenlik yaptığım dönemlerde de benzer konuları akademisyen arkadaşlarım ile tartışırdık. İstisna sanmayın; Türkiye'de hatırı sayılır oranda üniversite hocası tek sorunlarının (akademik yayın azlığı vs.) maddi imkansızlıklar (dergi abonelikleri, maaş, konferans katılım masrafları vb.) olduğundan dem vururlar. Şahsi kanaatim ve tecrübelerim bunun önemli bir etken olabilecek olsa da asıl nedenin bu olmadığını söylüyor bana.

YÖK başkanının ''indeksli yayınlardaki durumumuzu hepiniz biliyorsunuz'' diyerek altını çizdiği sorundan bahsediyorum. Bugün birçok akademisyen uluslararası yayınlara üye olamamaktan ve böylece gelişmeleri yakinen takip edememekten şikayetçi; bir kısmı da ulusal ve uluslararası konferanlara katılamamaktan. Maaş azlığı zaten çokça dile getirilen bir başarısızlık! nedeni. Bir kere eğri oturup doğru konuşalım. AKP iktidara geldiğinde maaşlara önemli düzenlemeler getirdi. Maaş durumu eskiye oranla daha iyi. Birçok üniversitemiz kütüphane yatırımlarını artırmaya başladı. Akademisyenlere hatırı sayılır oranda teşvikler, destekler verilmeye çalışılıyor. Son 6-7 senedir akademik yayın çizelgemizde ne değişti peki? Gözle görülen bir gelişme yok henüz. Benim eskiden çalıştığım üniversite her bir hocaya yaklaşık olarak 250-400 dolar civarında yeni yayın alma imkanı sağlıyordu. Bu para ile alanda yeni çıkmış en az 10 kitap alabilir, alanın en iyisi konumunda bir kaç dergiye abone olabilirsiniz. İnternetin sunduğu ücretsiz imkanlara ise hiç girmeyeceğim. Ama buna rağmen hala makale üretmiyordu bir çok hocamız. Araştırma görevlisi olarak bizler kısıtlı maaşlarımızla bile önemli birkaç kitabı alabiliyor, alanımızın önemli bir kaç dergisine üye olabiliyor ve makale yazabiliyorduk. En iyi süreli yayına bile 40-50 dolar ödeyerek ferdi üyelik yapmak mümkün olabiliyor çoğu zaman. Bizler böyle davranırken, hükümetin maaşlarına ciddi oranda zam verdiği bazı profesörlerimiz mezkur şikayeti dile getirmekten sıkılmıyorlardı. Hem de bizim dar imkanlarımızla neler başarabildiğimizi gördükleri halde, gözümüzün içine baka baka... Bu kişilerin bir kısmı İstanbul Boğazı'ndaki en kaliteli şarapların sunulduğu sahil restoranlarına düzenli seyahatlar tertip etmeyi ihmal etmiyorlardı ama.

Maksadım herhalde anlaşılıyordur. İfadelerim içerisinde 'bazı' kelimesini özellikle kullanıyorum. Ama kastım ihmal edilebilecek kadar ufak bir gurup imasında bulunmak da değil... Çok kaliteli, azimli ve üretken akademisyenlerimizin çabalarına her zaman hayran olmuşumdur. Zaten maddi imkanların zenginleştirilmesi en çok onlar gibilerin bir üst kademeye sıçramalarını sağlayacaktır. Çalışan ve üretken bir insana daha çok imkan sağlarsanız daha çok üretir. Tembel ve işin üzerine yatan bir insana vereceğiniz ödül ise onun sadece daha tembel olmasını teşvik etmek olur.

İşte bu aşamada meselenin çiçeği burnunda YÖK başkanımıza bakan yönüne değineyim. Önümüze hedef olarak koyduğu yeni vizyonların başarılı olabilmesi bu uyarıların dikkate alınmasını gerektiriyor. Tüm bu anlatımlarımın özeti şu: YÖK başkanımız, öncelikli olarak bir 'performans değerlendirmesi sistemi' üzerine yoğunlaşmalı. Böyle bir sistem geliştirmeden maaşları artırsanız, üniversitelere her ay 1000 yeni kitap alsanız ne olur? Üretmeyen, politik ve ideolojik tartışmaların cenderesinden kendisini kurtaramayan, araştırma metodlarını özümseyememiş, isteksiz , gayretsiz bir insanın cebine 10 milyar maaş, önüne her ay 100 kitap koysanız ne değişir ki? Sorun YÖK başkanının da değindiği gibi 'bilimselliği harekete geçirecek' yöntemler denemek. Bu bir duygunun harekete geçirilmesi meselesidir; imkanla sınırlı değildir; salt başına bir imkan artırma meselesi hiç değildir. Bu ancak bir ödüllendirme ve cezalandırma sisteminin eş-zamanlı olarak yürürlüğe girmesi ile mümkün olabilir. Ödüllendirme yöntemi uzun süredir deneniyor zaten. Bunun tek başına yeterli olmadığı sanırım mevcut başarısızlığımızdan anlaşılıyordur. 5 yıldır hiç bir yayın yapmamış olan bir akademisyeni, ya da hiç bir doktora öğrencisi yetiştirmemiş olan bir profesörü cezalandırmazsanız aynı sorunları bundan on sene sonrasında da konuşuyor oluruz. İhtiyacımız olan işte böyle bir cezalandırma; hadi ifadeyi masumlaştırayım: Teşvik etme yöntemidir.

Bundan bir kaç yıl evvel bir televizyon programı arasında kendisi ile sohbet ettiğim emekli bir rektör hocamız, benzer bir kaygıya değinmiş; kaşarlanmış profesörlerden bile belli bir başarı performansı sergileyemeyenlere kapının gösterilmesi gerektiğinden bahsetmişti. Belki bu kadar acımasız olmamak gerekir; ancak arzettiğim performans ölçekli değerlendirme sisteminin ivedilikle tesis edilmesi gerekir. Amerikan üniversitelerinin bilim ve yayın skalasındaki başarıları herkesce malum. Buradaki akademisyenlerin hepsinin bilim aşkı ile yanıp tutuştukları veya maaşları çok yüksek olduğu için çok yayın ürettiklerini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Bir akademisyen ilk beş yılında belirli bir başarı ortalaması yakalayamamışsa kapı dışına atılıveriyor burada. Bu aşamayı geçtiğinde bile belli bir performansın altına düşmemesi bekleniyor kendisinden. Zaten bu tarz bir ortam oluşunca insanlar ister istemez bir şeyler üretmek zorunda hissediyorlar kendilerini. Bizdeki gibi ''nasılsa devlet memuru oldum, yerim sağlam'' anlayışı yok burada.

Önce maddi imkanlar genişletilir ardından mı böyle bir ödül-ceza sistemi gelir; yoksa tersimi olur bilemiyorum. Bu YÖK liderlerinin takdirlerine kalmış. Ancak arz ettiğim şekilde bir sistem ivedilikle üniversite yaşamının bir parçası haline getirilmeli. Böylece zamanla, üniversitelerin bir çiftlik olmadığı, bilim ve fikir üretme ortamı olduğu kanısı gittikçe yaygınlaşır. Bilim üretme telaşına düşen insanların öyle ''türbanla'', cübbeli protestolarla, ya da ''ikna odaları'' ile uğraş(a)mayacaklarını da bu toplum böylece tecrübe etmiş olur; üniversitelerine güvenir hale gelir.

Bu düşünceleri akademik hayatın içinden biri olarak yazmış olmam, birilerinin rahatını bozabilir, sinirlendirebilir. Zaten üretmeyi seven bir akademisyen iseniz bu yazıdan alınmanızı gerektiren bir husus yok demektir. Bazıları sırf akademik enaniyetlerinden dolayı bile bu yazıdan hoşlanmamış olabilirler. Ancak kadirşinas ve hakşinas olmamız gerekiyor. Sadece ''maddi imkanlarımız yetersiz, o yüzden yayın yapamıyoruz'' şeklinde bir mazeretin arkasına sığınmak bu milleti kandırmak olur. Kendimizi kandırabiliriz; ancak böyle davrandığımız sürece yalnızca bu milletin geleceğine ve ödediği vergilere yazık etmiş oluruz.

Bizler yeterki elimize kalem alıp bilim üretelim, devlet büyüklerimiz bu gayretleri karşılıksız bırakmazlar. ''Önce imkanlarımı artır da o zaman belki gaza gelirim'' şeklindeki bir yaklaşım bir bilim adamına yakışmaz. Bu, bilimin özü olan 'merak' dürtüsüne de zıttır zaten. Bilim adamı 'merak' duyduğu için üretir öncelikli olarak... Aksini iddia edebilir misiniz?

7 Aralık 2007 Cuma

ARAŞTIRMA GÜZEL DE; YA YORUMLAR?

Bu yazı 10 Aralık 2007 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Hemen konuya gireyim. Bilimsel bir araştırmanın iki önemli ayağı vardır: Birincisi, ilgili çalışmayı bilimsel kılan teknik alt yapısı; ikincisi ise bu teknik yapıdan süzülerek ortaya çıkarılan yorum ve değerlendirme kısmı. Bu iki kısmın kendi içlerinde açılımları var elbette; ancak o fasıl bu yazının konusu değil.

Bilimsel bir çalışmanın teknik yönü sağlam bir temele oturtulmuş olsa bile, bu teknik yapıya dayandırılarak oluşturulması gereken yorumlar, bu teknik yapıdan ziyade farklı kaynaklardan beslenebilirler. Bu yazıda buna işaret edeceğim. Maalesef bu konu bugün bilim dünyasının karşılaştığı en önemli sorunlardan birisi.

Geçenlerde ntvmsnbc.com (5 Aralık 2007) adresinde ODTÜ'de gerçekleştirilen bir araştırma ile alakalı bir haber vardı. Haberde nakledildiğine göre ODTÜ Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nden bir grup araştırmacı ''Eğitim Fakülteleri Öğrenci Profili'' başlıklı bir çalışma yürütmüşler. Araştırma heyeti, 65 üniversitemizin eğitim fakültelerine mektup göndermiş ve gönderilen anketler 51 eğitim fakültesinden toplam 18 bin 226 birinci sınıf öğrencisi tarafından doldurulmuş. Şimdi bu, ''birinci sınıf öğrencisi'' ifadesini hafızanızın bir köşesine not edin...

Tahmin ettiğiniz gibi bu yazıda ilgili çalışmanın hem 'teknik' hem de 'yorum' açısından bir takım hususiyetlerine temas edeceğim...

Her bilimsel çalışmanın cevaplamaya çalıştığı bir soru/hipotez vardır. Bu çalışmanın da amacı; ''eğitim fakültelerine devam eden 1. sınıf öğrencilerinin bazı özelliklerinin belirlenmesi ve profillerinin ortaya çıkarılması'' ve ''elde edilen veriler ışığında Türkiye’de kimler öğretmen oluyor'' sorusuna cevap aramak seklinde açıklanmış. Burada şunu hemen belirteyim: Bu tarz bir çalışma için birinci sorunun cevaplandırılmaya çalışılmış olması son derece makul; ancak aynı kabulu ikinci soru için öngörmek hatalı bir yaklaşım olur. Zira bu tarz bir sorunun cevaplanabilmesi için daha farklı bir çalışma yöntemi tesis etmek gerekiyor (evet doğru anladınız: Bilim adamları sorulan sorunun niteliğine göre bir yöntem takip ederler, etmelidirler). Çalışma henüz birinci sınıfta okuyan öğrencilere uygulandığı için soruyu ''Türkiye’de kimler öğretmen olacak'' şeklinde sorabilirsiniz. Bu, yöntemde oluşan çatlağı bir nebze olsun örter. ''Türkiye’de kimler öğretmen oluyor'' şeklindeki bir sorunun muhatabı olabilecek olan yöntem uzunlamasına (longitudinal, yani uzun zaman yayılan) çalışma yöntemidir. Bu bağlamda, eğer elinizde 3-5 sene öncesine ait, benzer nitelikler taşıyan katılımcılara ait veriler var ise ne ala. O takdirde eleştirdiğim soru şeklini kullanmakta bir mahzur olmaz. Eğer yok ise, bu sefer bundan 3-5 sene sonrasında benzer (denk) bir çalışma yapmadıkça ve sonuçları kıyaslamadıkça ''kimler öğretmen oluyor'' sorusunu soramazsınız. Neden mi? Çünkü sizin bugün 18.000 öğrenci üzerinden yaptığınız 'profil' (kimlik) tanımlaması 5 sene sonra tamamen geçersiz olabilir. Bundan 5 sene sonra, halihazırda yaptığınız çalışma neticesinde ''Türkiye'de muhafazakar kişiler öğretmen oluyor'' şeklindeki aceleci çıkarımızın yerini ''laik'', ''solcu'', ''liberal'' şeklinde yeni kimlik tanımlamaları alabilir. Sonuçta bu toplumun nasıl değiştiği ile alakalı bir durum.

Bu noktada çalışmanın bir hakkını teslim edeyim. Heyetten Prof. Aksu, zaten 2010 senesinde böyle bir çalışma yapmayı düşündüklerini, aynı öğrenciler 4. sınıfa geldiklerinde çalışmanın tekrarlanacağını ifade etmiş. Ama dikkat edin. Az önce altını çizdiğim husus hala geçerli. 2010 yılındaki çalışmayı da yaptıktan sonra ancak sağlam ve geçerli bir profil tanımlaması yapılabilir. Henüz ilk uygulama ile tespit ettiğiniz! ''muhafazakar'' kimlik çıkarsaması bu nedenle eksik kalır (pratik anlamda değil, bilimsel anlamda). Kaldı kı; 2010 senesinde çalışmayı tekrarladığınızda bile ek bir soru sormanızı gerektirecek (aslında şimdiden sorulmuş olmalı idi) bir sorun var. O da şu: Aynı öğrencilerin profilinde bir değişim gördüğünüzde bunu nasıl yorumlayacak sınız? Bu değişime neden olan faktör(ler) neler olmuş olacak: Müfredat mı? AB üyelik çalışmaları mı? Ekonomik nedenler mi? Gelecek kaygısı mı? Toplumsal değişimler mi? Ne? Anketi aynı öğrenciler yerine (ya da ilave olarak) 2010 yılında birinci sınıfta okuyan öğrencilere (de) uygulasanız, ''Türkiye'de kimler öğretmen oluyor'' sorusunun cevabını daha net olarak cevaplamış olursunuz? 'Muhafazakar' olarak tanımladığınız öğrencilerin (ki bu yorum da eksik, birazdan bu detaya geleceğim) 4 senede değişmesi ya da değişmemesi bilimsel anlamda ne ortaya koyacak? Değişmezse muhafazakar geldiler muhafazakar gidiyorlar, laikliğe yazık mı diyeceksiniz? Bu da yetmez, değişmesini neden bekliyor olacaksınız? (eğer öyle bir hipoteziniz var ise bunun da en başından belirlenmesi gerekir). Bütün bunlar bilim dünyasında bir takım sorunların önceden tespit edilmesi ve altlarının doldurulması ile mümkün olabilir. Bu tarz bir hipoteziniz varsa bile, zaten o durumda da kıyaslama yöntemli bir çalışma değil; uygulama (treatment) tarzı bir deneysel yöntem tercih edilir, edilmelidir. O zaman da başka sorular sorarız tabi...

Bu soruların cevaplarını, maalesef, çalışmanın basına akseden kısmlarında göremedim. Eğer raporlarda da yoksa bu ciddi bir eksikliğe işaret eder. Bunu neden mi vurguluyorum? Beni bu şekilde düşünmeye sevkeden etken, araştırma sonuçlarının bilimsel bir kongrede değil de ODTÜ Kültür ve Kongre Merkezinde düzenlenen bir basın toplantısında açıklanmış olması. Bilimsel bir çalışma öncelikli olarak ciddi ve hakemli dergilerde yayınlanmalı ve ancak böyle bir kredinin ardından halka ve basına açılmalıdır. Bulgularınızın ve onlara dayanarak ortaya attığınız yorumların 'güvenilir' ve 'anlamlı' (bilimsel terimler) olması, öncelikli olarak, bu şekilde akademik camiada onaylanmış olur. Ne zamandan beridir; bir çalışmanın bulguları hemen basın önünde duyurulur oldu. ODTÜ ve YÖK bilim dünyamıza yeni bir uygulama mı kazandırıyor acaba? (basın toplantısında YÖK Başkanvekili de bir değerlendirme yaptığı için böyle diyorum).

Buna ilave olarak, yukarıda arzettiğim gibi; yapılan bir kısım yorumların çalışmanın teknik oluşumundan süzülen bulgulara değil de, istenen bir amaca dönük olarak yorumlanmış olduğunu düşünüyorum. Neden mi? İzah edeyim:

Haber sitesinde verilen bulgular bile ortada endişe edilecek bir şeyin olmadığını göstermeye yetiyor aslında. Ancak, en başta altını çizdiğim bir 'bilimsel sorun' vardı hatırlarsanız. O da, bulgulara rağmen yorumların kişiselleşebildiği gerçeği idi. Bu basın toplantısından da aynı izlenimi edindim. Sanki belli yüzdeler (az olsalar dahi) önemli bir soruna işaret ediyormuş gibi lanse edilmişler. Oysa yapılan, özet niteliğindeki, açıklama bile durumun aslında normal olduğuna işaret ediyor.

Öğrencilerin en güvendikleri kurumlar sırasıyla Türk Silahlı Kuvvetleri (yüzde 64.4), Anayasa Mahkemesi (yüzde 37.5), Emniyet (yüzde 37.3), Diyanet İşleri Başkanlığı (yüzde 32.8), Cumhurbaşkanlığı (yüzde 30.9), TBMM ve hükümet (yüzde 29.4) şeklinde belirlenmiş. Şimdi ortada böyle bir bulgu varken, ''öğrenciler Diyanet'e Meclisten daha çok güveniyorlar'' şeklinde bir imanın amacı ne olabilir? Arada yüzde ikilik bir fark var diye böyle bir çıkarım yapamaz bilim adamları. Bu iş için kullanılan ölçme yöntemleri var. İki gruba ait dağılımları ölçer ve arada bilimsel anlamda ''anlamlı'' bir fark bulursunuz. Ancak ondan sonra, öğrenciler o yönde bir temayül gösteriyorlar çıkarımını yapabilirsiniz. Kaldı ki ''anlamlı bir fark çıktı diyelim. Bu neyi açıklar ki? Diyanet'e güvenenlerin iki katı kadar öğrenci Ordu'ya tam olarak güvendiğini belirtmiş. ''Diyanet büyüktür Cumhuriyet'in Meclisi diye düşünüyorlar'' imalı bir yorum altı boş bir yaklaşım tarzı ne yazık ki. Kaldı kı endişeniz niye? TBMM ve hükümet şeklinde verdiğiniz bir şık en alt sırada çıkmış. Buna sevinmeniz (en azından mevcut YÖK kadrosunun) gerekmez mi? Bu makamları temsil eden parti ağırlıklı olarak AKP nasıl olsa. Mezkur sonucun posasını sıkarak ''eğer Türkiye’de Cumhuriyetin tarif ettiği laik eğitim, tüm kurumlarımızda gerçekleşseydi böyle bir tabloyla karşı karşıya gel(in, UT)meyecekti'' şeklinde bir yorum ne kadar da havada kalıyor. Yani YÖK Başkanvekili Prof. Eşme, bulgulara dayanarak, öğretmen adaylarının en çok Ordumuza ardından da Anayasa Mahkemesine güvendikleri sonucunu göremiyor mu? ve bu kurumlarımız ''Cumhuriyetin tarif ettiği laik eğitim'' in hedeflerinin kapsama alanı dışında olan kurumlar mı? Öğretmen adayları en çok bu kurumlara güveniyorlarsa, laiklik neden tehlikede olsun ki? Şimdi anlıyor musunuz yukarıdaki teknik izahatların akabinde nereye gelmek istediğimi?

Araştırma heyetinin ve YÖK Başkanvekilinin ''laiklik tehlikede'' şeklindeki eksik ve yanlış çıkarımları sadece bu bulguya dayanmıyor elbette. En az iki bulgu daha var. Onların yorumlanış tarzı da benzer şekilde hasarlı.

''Öğrencilerin yüzde 23.2’si, ''okullar kendisini aklın geliştirmesiyle sınırlandırmalı, kişisel gelişimin diğer önemli ögelerini din ve aile gibi toplumsal kurumlara bırakmalıdır' önermesine 'katıldığını', yüzde 59.7’si 'katılmadığını' ifade etmiş. ''Bilimin güncel hayatta karşılaşılan sorunlara veya olgulara cevap vermede yetersiz kaldığı durumlarda sağladığı bilgi ya da cevap bakımından güvenilir olduğu düşünülen kaynaklar'' şeklindeki soruya da öğrencilerin yüzde 53.4’ü ''Teoloji-Din'' şeklinde yanıt vermişler.

İşte posası sıkılan ve ''laiklik tehlikede'' çanları çaldıran bulgular bunlar. Yani öğrencilerin sadece yüzde 23'ü; okullar kendisini aklın geliştirmesi ile sınırlandırmalı, kişisel gelişimin diğer önemli öğelerini din ve aile gibi toplumsal kurumlara bırakmalıdır'' demişse bunun neresinden laiklik tehlikesi çıkarıldı anlamak güç. Prof Eşme, açıkçası hangi yüzdeye dayanarak ''bilimi ikinci plana itenlerin oranı da yüksek'' çıkarsamasını yaptı ben anlayamadım. Yüzde 53'lük sonuç mu? Eğer öyle ise, o durumda size şöyle sormaz mı bilim dünyası: Soruyu sorarken; bilimin güncel hayatta karşılaşılan sorunlara ve olgulara cevap vermede yetersiz kaldığı durumlar'' şeklinde bir yönlendirme, kısıtlama ve ön kabul yaparsan, ve ardından ''başka neye güvenirdin?'' diye sorarak karşısına da ''teoloji-din'', ''metafizik'', ''parapsikoloji'' gibi seçenekleri sunarsan öğrencilerden ne yönde seçim yapmalarını beklersin ki? Sorunun kökü zaten bilimin belli durumlarda yetersiz kalabileceğini ima ve kabul ediyor. Öğrencilerin yarısı böyle bir sorunun mukabilinde ''din'e'' güvenebileceğini ifade etmişse bunun nesi olumsuz olur ki? Hem din ile aile seçenekleri bile bir seçenekte bir arada sunulmuş. Bu ikisi çok ayrı şeyler. Zaten bilimin karşısında aile seçeneği hangi literatür desteği ile oraya kondu anlamak güç.

YÖK Başkanvekili konuşmasının devamında şöyle bir açıklama yapmış: ''Öğretmenlerin, kuşakları yetiştirebilmesi için her şeyden önce kendisinin fikri hür, vicdanı hür olması gerekiyor. Bu sonuçlar gösteriyor ki öğretmen adaylarımızın önemli bir bölümü henüz bu düşünce yapısında değiller. Eğitim fakültelerindeki meslektaşlarımıza büyük görevler düşüyor.'' Yani adama bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu diye sormazlar mı? Öğretmen adayları hangi sorunuza, ne şekilde yanıt verdiler de onların fikir ve vicdan hürriyetinden mahrum bir şekilde yetiştirildiği sonucuna vardınız? En çok Ordumuza güveniyoruz derlerken, fikirleri ve vicdanları hür değil miydi yani? Ya da, aynı öğrencilerin yüzde 88.2'si, ''öğretmen, Cumhuriyetin temel ilkelerini yaşamada ve aktarmada önder olmalıdır'' derken de fikri ve vicdanı tutsak bir şekilde mi yanıtlıyorlardı sorularınızı? Böyle bir çoğunluk bu cevaplarında Cumhuriyet'in niteliklerinin önemine vurgu yapmışken, bir laiklik tehlikesininin kokusunu nasıl aldınız? ve ''bak kimler öğretmen oluyor'' şeklindeki çıkarımları neye dayanarak yaptınız? Bunları sormazlar mı bir 'bilim adamları' heyetine?

Bir örnek daha verip bitireyim. Öğretmen adaylarının gene yaklaşık yüzde 80'i, ''Okullarda kız ve erkek öğrencilerin birlikte öğrenim görmeleri, sosyal ve psikolojik gelişimleri için gereklidir'' demişler. Yüzde 11.7’si buna katılmadığını, yüzde 9.5’i ise 'kararsız' olduklarını belirtmişler. Prof Eşme, bu bulguyu da tersinden okumayı tercih etmiş ve laiklik tehlikesi kapsamına bu bulguyu da dahil ederek, ''öğretmen adaylarının neredeyse yüzde 20’si karma eğitime karşı'' şeklinde bir açıklama yapmış. Anlayacağınız kararsızlar bile bu gruba dahil edilmiş. İşte göz önündeki bulgular bu şekilde yorumlanabiliyor maalesef. Karma eğitime karşı olmanın laiklikle alakasını ise hiç sormayın lütfen. En azından eğitim literatüründe böyle bir tartışma yok.

Araştırma heyetine şu bilimsel ilkeyi hatırlatayım. Bir çalışmayı çok kişiye uyguladınız diye çalışma ''güvenilir'' olmaz (Prof. Eşme bu teknik detaya bu şekilde yaklaştığı için söylüyorum). Bu koşullardan yalnızca bir tanesidir. Ayrıca, ''güvenilirlikten'' ziyade ''anlamlılık'' daha esastır. Bir çalışma güvenilir olabilir; ama hala anlamlı olmayabilir. Bu yazıda işaret ettiğim hususlar çalışmanın bu konularda eksiklikleri olabileceğine ve hatta olduğuna işaret ediyor.

Sizce bu çalışmanın bilimsel bir yayın yerine, basın toplantısı ile ve bu eğip bükmeler ile duyurulmasının yaklaşan YÖK Başkanlığı seçimleri ile ya da son bir iki haftadır tekrar kaşınmaya çalışılan ''irtica'' kampanyaları ile bir alakası olabilir mi? Ne dersiniz? 7 Aralık 207