Rüya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rüya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ekim 2015 Salı

DİYANET İŞLERİ BAŞKANI ALGI OPERASYONU YAPARSA

Bu yazı 31 Ağustos 2015 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Geçtiğimiz günlerde Fuat Avni, Diyânet İşleri Başkanı Mehmet Görmez ile Erdoğan arasında tatsız bir konuşma geçtiğini belirtti. İddiasına göre Saray’ı ziyâret eden Görmez, duvarda gördüğü “Sultan, yer yüzünde Allah’ın gölgesidir” tablosu ile alâkalı olarak Erdoğan’a bunun sahih bir hadis olmadığını söyler; ama karşılığında ‘’Hoca sen işine bak haddini bil!’’ fırçası yer.

Görmez’den bu iddia ile ilgili herhangi bir açıklama gelmedi; ancak bir kaç gün sonra Kanal A’da katıldığı Türkiye’nin Seçimi programında birtakım rüyalar üzerinden Gülen’e ve Cemaat’e yüklendi. AKP liderliği ve onunla işbirliği yapan çevreler uzun süredir ne zaman darda kalsalar; ‘paralel’ üzerinden bir algı yönlendirme ve dikkat dağıtma yöntemi uyguluyorlar.

Amacın kamuoyunu iknâ etmek yada Hizmet hareketi üyelerini ‘aydınlatmak’ olmadığı artık herkesin malumu. Yapılmaya çalışılan şey; kendi tabanını tek bir düşünce ve lider etrafında toplamak, tabanın farklı düşüncelere zihinlerini kapamak ve herhangi bir alternatif düşünce karşısında şüphe duymalarının ve soru sormalarının önüne geçmek. Gülen’in avukatı ise Görmez’i ‘topluma husumet tohumları ekmekle’ suçladı.

Fuat Avni’nin mezkûr hadis üzerinden yaptığı gönderme çok ciddiye alınmalı. Laik ve demokratik yöntemlerle iktidara gelmiş olan Erdoğan’ın otokratik bir başkanlık kurma hayali artık bir sır değil. Ayrıca, Erdoğan’ın ‘halife’ olma heveslisi olduğu yönünde çok çeşitli kaynaklar iddialarda bulundular. Bu iddia Erdoğan tarafından hiç yalanlanmadı. Bir çok AKP’li uzun süredir benzer görüşleri dile getiriyor zâten.

Görmez’in Fuat Avni’nin iddialarına cevap vermek yerine Gülen’e rüyalar üzerinden yüklenmesinin bu şekilde bir dikkat dağıtma amacı güttüğünü düşünüyorum. Çünkü iddia doğrulandığı takdirde bu bizzat Diyânet İşleri başkanı tarafından yapılan bir Erdoğan eleştirisi olarak algılanacaktı AKP tabanı tarafından. Bunun için dikkatler dağıtılmalıydı. Bu amaçla da çıktığı programda Gülen’in rüyasında Hz. Muhammed’le görüştüğünü söyleyen cemaat mensuplarına tepki gösterdi. Neden böyle bir konu seçildi sorusunun cevabı basit. AKP tabanı, rüyalar ile mevcut gündemlerin ne alâkası var diye sormaz. Anlatılan hikâye içindeki düşmanlık (negatiflik) içeren algıya odaklanır. Görmez’in ifadeleri üzerinden devam edelim:
  1. ‘’Hayır hasenâtı politik güce dönüştürdüler… kardeşlik zarar gördü, İslâm dini zarar gördü…’’
AKP, yolsuzluklar karşısında yargıda aklanmak yerine yargıyı ve ülkeyi dizayn etme çabalarına giriştiği ve bunun için de ‘paralel’ sözünü yürürlüğe koyduğu günden beri parti tabanı benzer ifadelerle bir arada tutulmaya çalışılıyor. Oysa toplumun laik, liberal, Alevî, Kürt vd. kesimlerini dışlayan AKP en son Hizmet hareketini de düşman ilân ederek dindarlar arasında çok ciddî kırılmalar oluşturdu. Bu yüzden ailelerin bile parçalandığını daha önce yazmıştım.

Ayrıca, İslâm dinine ve İslâm alemine en büyük zararı asıl AKP’nin verdiği artık çokları tarafından dile getiriliyor. Zaman yazarı ilâhiyatçı Ahmet Kurucan’ın da, AKP’nin dinin içini boşalttığı yönünde enfes tespitleri olmuştu. Bu konu ayrı bir yazı konusu…

İlâve olarak, ‘humus’ adı altında alınan fetvâlarla toplanan ‘ganimetler’, bu paralar ile elde edilen havuz medyası ve güç, IŞID’e verilen destek, hırsızlık ve kasa boşaltma kasetleri, Diyânet parası ile alınan lüks Mercedes, Diyânet’in yıllık harcırahının zamanından önce bitmesi gibi konularda ‘engin’ din bilgisinden istifâde edemediğimiz Görmez’in Cemaat’in hayır hasenâtı nasıl politik bir güce dönüştürdüğü yönünde delillere dayalı yorumlarını duymak isterdik doğrusu.
  1. “Hangi rüya Kur’an ve sünnetin önüne geçebilir?… Efendim, ‘Peygamberimizle görüşüyor, şöyle rüyalar görüyor vs. Bunların İslâm nazarında hiçbir geçerliliği yoktur. Kur’an ve sünnet dururken kimin haddine?’’
Maalesef bu ifadeler sûizanlar üzerine kurulu ve tam bir dikkat dağıtma örneği. Şöyle ki;

İster kabul edilsin ister edilmesin, Gülen bugün Kur’an ve sünnete dayalı yorumun en önemli temsilcilerinden hatta öncülerinden biridir. Bunun sadece bilgi yönüyle değil pratik ve modern hayata uygulanması noktasında da yadsınamaz bir rolü vardır. Görmez, bu ifadelerle çok basit bir demagoji yapmaktadır. Elbette hiçbir rüya Kur’an ve sünnetin önüne geçemez. Bunun böyle olduğunu bizzat Gülen zaten kendisi defaatle söylemiştir. Görmez, önce doğru bir önerme kuruyor; ardından Gülen ve Cemaati sanki rüya olgusunu Kur’an ve sünnetin önüne geçiren bir anlayışı benimsiyorlarmış havası veren ikinci bir önerme daha kuruyor. ‘’Kur’an ve sünnet dururken kimin haddine’’ ifadesi ile bağlarken de çok iyi tanıdığı cahil AKP tabanının hamasî ve sözlerdeki şeklî imge formlarına öncelik atfeden algılarına oynuyor. ‘’Kimin haddine’’ ifadesi, bu bağlamda Görmez’in yaptığı iftiraya vücut giydirmek için özenle seçiliyor.

Ayrıca, sâdık rüya olgusu Hz. Peygamberin hadisleri ile sabittir; ama elbette Kur’an ve sünnetin yerini alamaz. Rüyalar ile amel edilmez der Gülen her zaman. Ancak sâdık rüyaları da inkâr etmez. Bu, diğer cemaât ve tarikatlarda da böyledir. Hatta, rüyalara dayalı anlatımlar tarikatlar arasında çok daha yaygın bir uygulamadır. AKP’de de bu böyledir.

Geçenlerde izlediğim bir videoda AKP’li tarikat mensubu bir hoca bazı AKP’lilere her ay Arabistan’a gittiğinden bahsetti ve orada ziyarette iken gördüğü bir rüyada Davutoğlu’nun yakasında Başbakan yazılı olduğunu gördüğünü anlattı. Buraya kadar herşey normaldi; ancak ifadelerini ses tonunu yükselterek ‘Hz. Peygamber bile Davutoğlu’nun başbakanlığını tasdik etti’ şeklinde bağladı. Oysa hoca rüyasında Hz. Peygamberi de gördüğünden hiç bahsetmemişti. Sadece rüya Mekke veya Medine’de görüldüğü için Davutoğlu’nun başbakanlığı Hz. Peygamber’e onaylatılmış oldu! Sanırım Görmez bu konuda da bir açıklama yapar.

Görmez’in siyâsete atılma yönünde beklentileri olduğu yönünde iddialar var. Bu kendi seçimi ancak 17-25 Aralık yolsuzluk davası sürecinde Diyânet, bazı ilâhiyatçılar ve imamlar konumlarını AKP lehine siyâsete alet ettiler. Bizzat Erdoğan’ın söylediği ‘’rahmetimiz gazabımızı geçmiştir’’ sözü ve bazı partililerin Erdoğan hakkında sarfettikleri; ‘’ikinci peygamber’’, ‘’karımın üstünde görsem kıskanmam’’, “Hoşgeldin Alllah’ın Elçisi”, “Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde toplayan lider”, ‘’(Erdoğan’a) dokunmak bile ibadettir” gibi imanı bile sarsabilecek, Kur’an ve sünnete muhalif övgüler karşısında susan bir Diyânet camiası bir kaç rüya üzerinden Cemaâti Kur’an ve sünnet dışına çıkmakla ithâm ediyorlar hem de kendi kurdukları yanlış önerme oyunları ile. Geçenlerde Başbakan Davutoğlu, ‘’Rabbimiz ve milletimiz erken seçim dedi’’ diyebildi meselâ. Erken seçimin Erdoğan’ın isteği olduğunu herkes biliyorken Allah’ın iradesinin bu işe karıştırılması karşısında, ki akîdeye çok ters bir ifade, sayın Görmez aynı uyarıda bulundu mu?

Aynı Diyânet; Erdoğan, Gülen hakkında ‘’alim müsveddesi’’ vb. ifadeler kullanırken de susmuştu. Gülen’in ilmi derinliği herkesçe malum. Zaten talebesi Osman Şimşek çok net bir ifade ile; “Hocamıza kalkıp da âlim müsveddesi diyen bir insanın, ilimden hiçbir nasîbi yoktur” demişti. Ben bunu genişletiyorum. Korku, makam, her ne sâikle olursa olsun; bu tür ifadeler karşısında susan insanların da ben ilimden hiç bir nasipleri olduğunu düşünmüyorum. Yunus bile ‘’…ilim kendin bilmektir’’ dememiş miydi? Zîrâ ilmin kuvveti; hak ve hakikate sadâkatten gelirken, izzeti ise; güç ve otorite karşısında bile yanlışı dile getirebilmekten gelir. İlmin kalbe nüfûz etmesinin en büyük emâresi ve nişanı bu kaabiliyetin insanda ikinci bir fıtrat halini almasıdır. İlim ile kişiliğin inşâsı; kendini bilmek ve bulmak ancak böyle mümkün olabilir. Bu; makam, geçim ve kibir için değil de Allah için yine Allah’tan ilim talep eden kimsenin Allah’a verdiği hâlî bir sözdür. Ayetin dediği gibi; ‘’Allah’a verdiğiniz sözü değersiz bir menfaat karşılığında satmayın.’’ (Nahl-95)


30 Aralık 2014 Salı

PARALEL RÜYALAR (2)


Bu yazı 31 Aralık 2014 tarihinde FarukArslan.com sitesinde yayınlanmıştır.

Daha önce hiç böyle duygular yaşamamıştı. Hani bazı insanlar vardır hiç rüya görmediklerini iddia eden. Kendilerini bilimsel söylemler kullanarak ‘her insan rüya görür; ama hatırlamaz’ gibi repliklerle ancak ikna edebilirsiniz. O da o insanlardan birisidir işte. Sade, kendi halinde, renksiz bir ruh dünyası vardır; rüyaların boyasının bile karışmadığı…

O yüzden olsa gerek, hayatına bir anda giren o en son gördüğü rüyaları hiç unutamamış; onların etkisinden hala kurtulamamıştır. Acaba birşeyler mi olacak diye düşünmektedir! Iran’dan getirilen büyücü… sevdiği insanlara rahatsızlık veren; ama kaybeden ve kendisinin onların ahiretteki akıbetleri için oturup hüngür hüngür ağladığı insanlar….

Düşüncelerinin bu kasvetle sarsıldığı böyle günlerde bir rüya daha görür. Sanki bir savaşın, daha doğrusu bir katliamın yaşandığı bir şehrin kalıntıları arasında dolaşmaktadır. Her yer kan gölüdür. Binalar harabeye dönmüş; sokaklar cesetler ile doludur. Yürümeye devam eder. Birazdan karşısına çocuk cesetleri çıkar. Gördüğü manzara karşısında dayanamaz. Dizlerinin bağı çözülür sanki. İçinde fırtınalar kopar bir anda. Müthiş bir his kaplar benliğini. O anda hisseder ki; hadise Gayretullaha dokunmuştur! İstemdışı bir şekilde ellerini parmakları aşağıya gelecek şekilde kaldırır. Her bir parmağından şimşekler çıkmaya başlar. Dünya, gözleri önünde bir anda küçülür; bir haritaya döner adeta ve dünyanın değişik noktalarında, o gördüğü kanlı sahneden sorumlu kişilerin konumları bir nokta şeklinde işaretlenir. O da, parmaklarından çıkan şimlekler ile o noktalara atışlar yapmaya başlar. Birkaç vuruşun ardından henüz bütün noktalar tümüyle vurulmamıştır ki bir anda dünya haritası kaybolur ve Türkiye haritası belirir gözünün önünde. Sıra oraya gelmiştir!

Uyanır korku ve endişe ile. Zaten önceki rüyaların etkisi ile hep; ‘’neler olacak!’’ diye düşünüp durmaktadır. Bu rüya onu daha da sarsar. Acaba Türkiye’nin başına bir şeyler mi gelecektir? Türkiye’de, ne yada kimler cezalandırılacaktır?..

Günler geçer ve nihayet 17-25 Aralık olarak ifade edilen dönem gelip çatmıştır. Kimselerin bilemediği bir şekil ve zamanda enteresan hadiseler patlak vermiş; devir yeni Tiranlar ve Yezidler doğurmaktadır. Tek dertleri insanlığa hizmet etmek olan güzel insanların eğitim kurumları hedef alınmış; kendilerine ağır hitamlar yapılmaya başlanmıştır. İşte şaşkınlıkla geçen böyle günlerden birinde bir rüya daha görür. Kendisini o sonradan Tiran olarak adlandırılan malum kişinin etrafında görür. Onun konuşma yapacağı bir yerdedir; hatta onu rahatsız etmeyecek şekilde konuşma metnini de o yazmıştır yada yazan kişilerden biridir. Malum zat halkın önüne çıkar ve konuşmasına başlar. Birkaç kelam ettikten sonra birşeylerin yanlış olduğunu düşünür. Konuşmasını keser ve ‘’bana o konuşma metnini getirin’’ der. Bir bilgisayar ekranı koyarlar önüne. Yazıyı okumaya başlar malum şahıs. Okudukça morali bozulur, gittikçe de sinirlenir. Hatta öyle olur ki, öfkesi birazdan bir siniri nöbet şeklini alır ve titremeye başlar. Henüz insanların FuatAvni diye bir fenomeni duymadıkları günlerdir. Ancak o, ‘’korkma, titre!’’ nidasının ne anlama geldiğini sanki bu rüyada önceden bizzat görmüştür. Malum şahıs, sinir nöbeti devam ederken bir an için toparlar kendisini ve son bir hamle yapar O’nun üstüne doğru. O’nun ise yapacağı tek şey vardır. Teslimiyet içinde gözlerini kapatır; ellerini yana ve yukarı doğru açar ve ardından da ‘’Rabbi yessir…’’ duasını okumaya başlar. İşte o anda, henüz duayı bile tamamlayamadan hamle yapan malum şahıs bir anda üzerine kapaklanır; ölmüştür!

Bu rüya ile düşünce dünyası daha da allak bullak olmuştur. Her gün düşünce hafakanları yaşamaktadır. Bir eğitimci olarak iş hayatı da çok sıkıntılı geçtiğinden her günü artık daha da kasvetli bir hal almıştır. O günlerde bir rüya daha görür. Yüksek bir gökdelenin tepesindedir. Yanında gönül verdiği hizmetten olduğu anlaşılan bazı insanlar ve küçük çocuklar vardır. Oradaki insanları o koordine etmektedir. Herkes kucağına küçük bir çocuk almış; onlara tefekkür etmeyi öğretmektedir. Evet, oradaki işleri budur. İnsanları koordine ettikten sonra o da kucağına küçük çocuklardan birisini alır. Parmağı ile ona ufuk çizgisini göstermektedir. Gökyüzü hafif kızıla boyanmıştır; sanki şafak vaktidir. Çocuklara tefekkür etmeyi öğretirken bir yandan da ‘Gayril magdubi aleyhim…’ ifadesini tekrar ettirmektedirler.

İşte tamda o anda gökyüzünden bir helikopter iner binanın tepesine. İçinden genç görünümlü, yakışıklı bir adam iner. İçine doğar hemen; gelen bir melektir. Teftişe geldiğini anlar O’nun; hissetmiştir bunu. Konuşmaz kendisiyle gelen Zat. Beni takip et manasına bir işaret eder ve onu bir kat aşağıya indirir. Çatıdaki arkadaşlarından tanımadığı birisi de takılır yanlarına.  Aşağı kata indiklerinde eline bir silah alır gelen ziyaretçi. Yanlarında gelen arkadaşına karşısına geçmesini söyler; ona ateş edecektir. Genç adam teslimiyet içinde geçer hiç tereddüt etmeden. O ise şaşkın bakışlarla o zatı ve üçüncü kişiyi izlemektedir. O zat ona kenara çekilip izlemesini işaret eder. Sanki onun şahitlik etmesini ve izlemesini istemektedir. Sihanını kaldırır, yerde mevzi alır ve gence doğrultur. Gençte hiçbir kıpırdama yoktur; teslimiyet tamdır. Tam ateş edecekken o zat tekrar ayağa kalkar; genci vurmaktan vazgeçmiştir. Arkasını döner ve oradan ayrılmaya hazırlanır. Hiçbir konuşma olmadığı halde onu uğurlaması gerektiğini düşünür ve yanında yürümeye başlar. Melek bir balkonun kenarına kadar gelir. Tam ayrılmak üzereyken bir anda yüzünü hafifçe yana doğru çevirir ve ona bakar. Göz göze gelirler. Tek bir şey söyler ona: ‘’Çok güzel!’’ der ve balkonun kenarına çıkıp havada yürüyerek oradan ayrılır. Binanın tepesinde başlayan sonra alt katta devam eden teftiş bitmiştir!

Gelişen hadiseler ışığında ve bu rüyanın tesiri ile artık şüphesi kalmamıştır. Gönül verdiği hizmet ve arkadaşlarını çok çetin bir imtihan dönemi beklemektedir. Ama herkes tamdır; hazırdır (Allah’ın izniyle). Belki de böyle bir süreçte yapılması gerekli şeylerin kodları da vardır bu rüyada diye düşünür hep: Ne olursa olsun hizmete, eğitmeye, yeni bir nesil yetiştirmeye, (eğitmeniyle, memuruyla) hadiseler karşısında sebat edip dik durmaya ve tevekkül etmeye devam…

Nitekim böyle olduğunu da görmüştü aslında. 17 Aralık hadisesi patlak vermeden önce Hocaefendi’nin kaldığı mekanı ziyaret etmek kısmet olmuştu kendisine. Yaklaşan fırtınaya rağmen orada sadece iman hakikatlerinin konuşulduğunu görmüş; tevekkül soluklamış, gönlü huzur bulmuştu. *

Günler ilerledikçe ortalık daha da kızışmaya başlamıştı. Henüz birkaç ay evvel Hocaefendiyi övgü dolu ifadeler ile ülkeye davet eden malum şahıs bir anda değişmiş, akla hayale gelmedik iftira ve söylemlerle o güzel insana ve hizmet erlerine hakaretler etmeye başlamıştı. Bu insanların o ithamları hiç hak etmediklerini çok iyi bilen bir güruh insan da makamlarının, ilimlerinin hakkını verememiş; kimisi hırs, kimisi haset, kimisi de makam-mansıp gibi saiklerle derin bir sessizliğe bürünmüşlerdi. Hak için halkla beraber olması gereken kişiler; yılanların, çiyanların sofrasına oturmuş; onların ‘önüne yatıp’, maskaraları durumuna düşmüşlerdi. Ne tür bir tuzağa düşmüşlerdi ki; bu, samimiyetini ve masumiyetini çok iyi bildikleri insanlara karşı onları, ’haşhaşi’’, ‘’sülük’’, ‘’ajan’’, ‘’içi boş alim müsveddesi’’ vb. ifadeler kullanmaya zorluyordu!

İçinin bu gelişmeler ile sıkıldığı bir gece bir rüya daha gördü. Hafif bayır bir yolun üst kısmında Hocaefendi ve birkaç kişi ile beraber duruyorlardı. O yolun bitiminde de o yolu diklemesine kesen başka bir yol daha vardı. İnsanların artık Tiran olarak çağırmaya başladıkları o kişi de oradaydı. Sinirli ve öfkeli bir şekilde diğer yolda uzaklaşarak gidiyordu. Hocaefendi onun arkasından seslendi. Hatta, seslenmekle de kalmayıp bulundukları yokuş aşağı yolun sonuna kadar yürüyerek arkasından onu çağırmaya devam etti. Hal ve tavırları ile de sanki gitme, öfkeni yen, geri gel diyordu. Hocaefendi, bunu bir şefkat emaresi olarak yapıyordu. Ancak o zat hiç umursamadan öfke ile; ardına bile bakmadan oradan uzaklaşıyordu. O ise, bayırın başında durmuş oradakilerle beraber hadiseyi izliyordu. Ancak bir farkla; sanki her an bir şey olacakmış gibi bir his vardı içinde. O yüzden istemdışı bir şekilde tüm o hadiseler yaşanırken bir yandan Hocaefendiye, bir yandan o öfkeli zata, bir yandan da gökyüzüne bakıp duruyordu. Hocaefendi’nin artık belki de son olarak ona seslendiği ve ‘’geri dön’’ dediği bir andı. Gözü öfkeli kişiye son bir kez baktı; değişen bir şey yoktu. O anda gözü aniden gökyüzüne kaydı. Sanki Gayretullaha dokunmuştu artık hadise; gökyüzünde bir anda bir gökyüzükapısı açılmıştı… Uyandı!

Elbette herşeyin en iyisini Allah (cc) bilirdi ve rüyalarla amel edilmezdi. Ama onun hisleri onu hiç yalnız bırakmıyordu. Tıpkı daha önce gördüğü rüyadaki o ‘kaybeden’ insanların akıbetine ağladığı gibi, bu son rüyalarda gördüğü kişi ve onun hatalarına esir olmuş kişiler için de aynı şekilde üzüntü duyuyordu. Çok geçmemişti ki, Türkiye ziyaretini yaptığı günlerden birinde o öfkeli zatı tekrar rüyasında gördü. Onun tam yanında idi. Göz göze bakıyorlardı. Suratı kıpkırmızı kesilmişti; şeytanlaşmıştı adeta ve patlamak üzere olan bir yanardağın enerjisi vurmuştu suratına. Çok geçmedi ki birden titremeye başladı o zat. Onun titremeye başlaması ile birlikte bir anda kendisinin o boyuttan çıkıp başka bir boyuta geçtiğini gördü. Bir anda insanların arasında buluverdi kendisini. Sarsıntı olmuş; deprem olmuştu ve insanlar kaçışıyorlardı…

Uyandı! Allah (cc) ülkemizi, insanımızı afetlerle imtihan etmesin, hakkında hayırlısını nasip etsin ve onu korusun diyerek dua etmekten başka sığınacak bir düşünce bulamadı gecenin ıssız karanlığında.


* Bu Pennsylvania ziyaretime ve yazıda adı geçen kişiye Hocaefendi tarafından gönderilen hediyelerin (kendimce) anlamına dair duygularımı anlattığım ‘Pennsylvania’dan Mesaj Var’ başlıklı yazım için link: http://akliselim.blogspot.com/2014/05/pennsylvaniadan-mesaj-var.html

Not: Süreç içerisinde görülen başka bir rüyaya dair yazılan ve Zaman Amerika’da yayınlanan ‘Vefasızlığın Çıldırtan Sessizliği’ başlıklı yazı için link: http://akliselim.blogspot.com/


Uğur Tezcan


Twitter: @ugur_tezcan

26 Aralık 2014 Cuma

PARALEL RÜYALAR (1)

Bu yazı 24 Aralık 2014 tarihinde FarukArslan.com sitesinde yayınlanmıştır.


Henüz 17-25 Aralıklara çok uzak bir zaman diliminde, kendi halinde ve kendi çapının ancak kaldırabileceği sıkıntılarla meşgul bir gönül rüya iklimine dalar. Göz kapakları kapanıp nazarı rüya alemine uyandığında o çok sevdiği gönül insanını görür yanında. Kendisi ile gönül birliği etmiş bir sürü insan da onlarla beraberdir. Ancak ortam hiç tekin değildir, kasvetli ve pusludur. Anlam veremediği bir telaş ve panik hali vardır dostlarında. Göremediği, anlam veremediği birileri sürekli olarak onları kovalamaktadır. Sevdiği insanları böyle görmeye hiç alışmadığı için müthiş bir sıkıntı ve hafakan hali rüya aleminden akıp kalbini sıkmaktadır. Hele o sevdiği insanın da orada o sıkıntılı hali yaşıyor olduğunu görmek onu iyice sarsmıştır. O, her zaman özgür olmayı seven ruhu ‘bir an evvel vücuduma geri dönsem ve uyansam’ demektedir adeta. Sevdiği o insanlar telaşla bir sağa bir sola koşuşturmaktadırlar… Artık yüreği iyice sıkışmış bir vaziyette, gözleri hep o sevdiği insanın üzerindedir.

İşte ne olursa o anda olur! Herkesin panik içerisinde etrafa savrulduğu bir hengamede… o kaçışan insanlar hiç beklemedikleri bir anda aniden muzaffer olurlar. Bir saniye önce seyrettiği telaşlı yüzler kaybolmuş, yerini zafer naraları atan sevinçli yüzler almıştır. Ama o hiç rahat değildir. Sanki sonsuzluktan gelen bir ilham akmıştır içine. Görmediği, tanımadığı halde az önce kendilerini kovuşturan insanların ahir zaman akıbetleri bir acı olup saplanmıştır kalbine. Arkadaşları ile birlikte sevinecek mecali kalmamıştır. Bir kaldırım taşına oturur ve hüngür hüngür ağlamaya başlar. Dilinden ise şu cümleler dökülmektedir: ‘’Değer miydi? Bunca şey (dünyalık) için (kaybedeceğiniz ve ahiretinizi mahvedeceğiniz) belli olduğu halde değer miydi?’’

Artık uyanmıştır! Ancak rüyasında o kadar ağlamıştır ki, onun hasıl ettiği yorgunluk ve üzüntüyü günlerce üzerinden atamayacaktır… Kafasında ise hep bir düşünce: Kimdi bu kendilerini kovuşturan; sonra kaybeden ve ahiretini mahveden insanlar… kimlerin akıbetine çok üzülmüş ve ağlamıştı bu kadar ve neydi bu mücadele….

Aradan aylar geçmiş, takvimler sıcak Ağustos günlerini göstermeye başlamıştır. Rüyasında tekrar özgürce uçmaktadır. Hayatında hiç lüks bir konak görmüş müdür bilemez; ancak kendisini malikane gibi bir evin içerisinde; şık giyimli, monşer tipli üç adamın yanında bulur. Yukarıdan onları izlemekte ve konuşmalarını dinlemektedir. Uzunca bir konuşmanın ardından içlerinden lider tipli olanı konuşmaya son noktayı koyar. Devrin hükümetini kastederek; onlara büyü yapmaları gerektiğini ve bunun içinse bir evin içinde üç adet inek kesilmesi gerektiğini söyler. Ama nedense bu işi yapabilecek kişinin yurt dışından getirilmesi elzemdir. Adam, bu işi bana bırakın der gibi bir eda ile yerinden kalkar ve yola koyulur. O da boş durmaz tabi! Bu kişiyi takip eder. Kendi evine gider adam ve içeri girer. O da peşinden gider. Merakı artmıştır, cesareti ise tamdır. Evin kapısına doğru ilerler. Bir anda kapı açılır! Siyah kapşonlu bir pelerin giymiş ve kapşonu kafasına geçirmiş gizemli bir adam karşılar kendisini kapıda. Yurt dışından getirilen adamla yüz yüze gelmiştir bir anda. Adam onu kendilerinden sanar. Farsça bir ifade ile selamlar kendisini ve elini uzatır; o da karşılık verir ve elini uzatır adama. Adam tokalaşırken özel bir dokunuş yapar baş parmağı ile onun baş parmağı üzerine; bir şifre, bir paroladır sanki bu dokunuş. Bozuntuya vermez; aynı şekilde tokalaşır adamla ve içeri girer. Merakı artmıştır artık! Odanın içine kayar bakışları. Bir ineğin kesilmiş olduğunu görür. Odanın her yeri kan revan içerisindedir. O şekilde uyanır!

Artık uyumak imkansızdır onun için. Zihni şaşkınlık seline maruz kalmış, fikirler zihin duvarlarına çarpıp durmaktadır. Herkesin uyuduğu bir zaman diliminde o, gözünü tavana dikmiş bir vaziyette düşünmekte, gördüğü rüyaya bir anlam vermeye çalışmaktadır. Neler olmaktadır! Derken bir süre önce gördüğü; o hallerine ağladığı insanlar gelir aklına ve sayıklar: Acaba neler olacaktır ve zaman nelere gebedir?

(devam edecek…)

17 Aralık 2014 Çarşamba

Vefasızlığın Çıldırtan Sessizliği

Bu yazı 29 Ekim 2014 tarihinde Zaman Amerika'da yayınlanmıştır. 

Ayakları yerden kesilmiş bir şekilde, havada asılı bir vaziyette duruyordu. Yine öncekiler gibi bir seyahat mi olacak diye düşünmeye başladı. Daha önce de uçtuğu çok olmuştu. Yıldızları seyre daldığı; bazen yıldızları bile geride bırakarak Samanyolu Galaksisinin bile görülemez hale geldiği noktalara ve hatta daha başka diyarlara bir kaç saniye içinde gittiği olmuştu. Ama bu sefer farklı bir his vardı içerisinde. Havada asılı bir vaziyette kalmış, gönlünün gitmek istediği, insanlardan, ülkemizde yaşanan sıkıntılardan ve dünyaya ait her şeyden uzak yerlere uçamıyordu.

Bir kaç ivmelenme denemesi yaptı. On-yirmi metre kadar yükselip tekrar alçaldı. Kaç defa denediyse de hep aynı şey oluyordu. Sanki bir şey onu yerin içine doğru çekmeye çalışıyordu. İçine güçlü bir his aktı. Evet! Bu sefer sanki toprağın içine doğru uçması gerekiyordu. Ama bu nasıl olacaktı? Aynı zamanda da ürkütücü bir şeydi. Son bir sıçrayış yaptı; ama tekrar yere doğru kaydı. Bu sefer toprak onu daha da güçlü çekiyordu. Artık anlamıştı; bu sefer uçuş tersine olacaktı. Dudaklarından birden: ‘’Allah’ın (cc) hükmü her yere geçer’’ ifadesi dökülüverdi; başına ne gelecekse razı olacaktı.

Bu söz sanki bir anahtar oluvermişti . ‘Açıl susam açıl!’ demişti sanki toprağa. Bardaktan boşalırcasına bir sür’atle bu sefer toprağın içine; yerkürenin derinliklerine doğru akıl almaz bir hızla akıp gidiyordu bedeni.

Bir anda mahzeni andıran bir mekanın içerisinde buldu kendisini. Hala havada asılı bir vaziyette uçuyordu. Yerçekimsiz bir ortamda gibiydi. Etrafına bakındı. Aman Allah’ım burası ne kadar ıssız, donuk, puslu ve can sıkıcı bir yerdi. Şaşkındı! Neden gökyüzüne değil de buraya uçtuğunu düşündü. Etrafı kolaçan edip nerede olduğunu anlamaya çalışmak dışında aklına bir şey gelmemişti. 

Havada asılı olduğu için bir yerlere tutunarak ilerlemesi gerekiyordu. Az ileride mahzenin zemininde biraz büyükçe bir delik gördü. Eliyle deliğe tutunarak vücudunu ileriye çekmesiyle birlikte ani bir şok yaşadı. Aman Allah’ım! Bu da neydi böyle, nereye gelmişti! Vücudu, yanmaktan yada ateşe maruz kalmaktan simsiyah olmuş bir insan bedeni o küçük deliğe hapsedilmişti. Bu ne can sıkıcı bir işkence metodu idi. Hem bu öyle küçük bir delikti ki, sadece bir vücudun sığabileceği ve yukarıdan bakınca da yalnızca kafanın görülebileceği kadar ufaktı. Başka bir delikten aşağıya doğru baktı ve hemen altlarından lavlara benzer ateşlerin aktığını gördü. O an içine güçlü bir his doğdu; bu sefer Cehenneme ya da ona girizgah mahiyetinde bir yere gelmişti. Kim bilir; belki de Üstad’ın bahsettiği ve ileride Cehennem-i Kübra’ya tebdil edilecek olan Cehennem-i Süğra benzeri bir yer idi burası.

O bunları düşünürken birden içeriye, az önce gördüğü beden gibi vücutları simsiyah olmuş, adeta bir silüete dönmüş insanlar girmeye başladı. Onun üzerine doğru geliyorlardı. Bir kaçını haklayıverdi kolaylıkla. Ancak gitgide sayıları artıyordu. Ne yapacağını şaşırmıştı. Çaresizlik içinde dua etmekten başka şansı olmadığını anladı ve o eski kadim dostu duayı okumaya başladı. Daha ilk cümlesi bitmemişti ki, bir anda sanki boyut değişimini andıran bir görüntü değişikliği yaşandı.

O ürkütücü mahzen bir anda kaybolmuş; normal bir odaya dönüvermişti. O siyah gölgeyi andıran insanlar da gitmiş yerlerini normal insanlar almıştı. Bir Risale sayfasında gibiydi adeta! Sanki Üstad’ın anlatımlarında olduğu gibi etrafını ejderhalar, arslanlar sarmış; duaya sarılmasıyla da onlar kaybolmuş, onların yerine temsil ettikleri hakikatler belirivermişti.

Odanın ortasına doğru baktı. Basit bir masanın yanında ve sanki kendisini bekliyormuşçasına gözlerini ona dikmiş oturan bir adam gördü. Üzerinde tıpkı Osmanlı padişahlarını yada paşalarını veyahut da o döneme ait bir beyliğin kıyafetlerini andıran bir giysi vardı. Önemli birisi olduğu belliydi.

Bu gizemli şahsa doğru bir kaç adım attı. İçinden; acaba böyle bir kişi neden bu Cehennemvari mekana hapsedilmiş olabilir diye düşündü. Peki, etrafındaki onunla ilişkili olduğu anlaşılan kişiler neden aynı kaderi paylaşmışlardı. Dayanamadı! Biraz daha yaklaştı ve o şahsa, ‘’siz ne yaptınız da buraya düştünüz!’ diye soruverdi.

Sanki bu soruyu bekliyor gibiydi karşısındaki adam. Çaresizlik ve pişmanlık dolu bir eda ile gözlerinin içine donuk bir bakış attı; sanki yüzyıllara yayılan bir pişmanlık süzülüyordu bu derin bakıştan.. Ardından;  ‘’biz’’ dedi; ‘’dünyada iken Osmanlı’ya filanca mücadelede destek vermedik!’’… Duydukları karşısında dona kalmıştı! Ne diyeceğini bilemedi. Sonra o şahıs usulca ayağa kalktı ve yandaki bir odaya doğru ilerlemeye başladı. Sanki onun da takip etmesini istiyordu. O da takip etti. Yan odaya geçtiklerinde ona, sanki duvara kazınmış gibi olan bir liste gösterdi. Parmağı ile o ‘destek vermedik’ dediği ‘mücadele’nin adını işaret etti.

O da parmağını listeye uzattı ve o ismi bir kaç kere zihninde tekrar etti. ‘’Unutmamalıyım’’ dedi kendi kendine. Ezberleyeyim ki, bu rüyadan uyandığımda bu mücadele tam olarak neymiş, nerede ve ne zaman olmuş, nerede ve nasıl destek verilmemiş, burada muhatap olduğum kişiler kimlermiş… böylece araştırabilir ve bu konuda bir yazı yazabilirim diye düşündü. Odadan yavaş adımlarla ayrılırken hala o listede gördüğü ismi dudakları ile tekrar ediyordu. Son adımını da atmıştı ki, birden uyanıverdi… Ne yazık ki o ismi hatırlayamıyordu artık. Ama nasıl olmuştu bu? Oysa henüz bir saniye önce o ismi en az altı kez tektar etmişti zihninde.

Unutkanlığına hayıflanmayı bıraktı. Derin bir düşünceye daldı genenin ıssızlığında. Belki de unutmam gerekiyordu diye düşündü. Hem hatırlasa ne olacaktı ki? Ölenleri bile hayırla yad etmek, onlar hakkında su-i zanna sebep olabilecek şeylerden kaçınmak gerekmiyor muydu? Hem rüya ile amel de edilmezdi.

Öyleyse bu rüyanın başka bir anlamı olmalı diye düşündü. Halihazırda yaşanan sıkıntılar geldi aklına.  Öyle ya! Tek derdi insanlığa hizmet etmek olan bir güzide insan ve onun etrafında haleler oluşturmuş güzel insanlar karalanıyorlardı. Onların, gelecek savaşları ve kavgaları önlemek adına kurmaya çalıştıkları köprüler önceleri Şubat fırtınaları ile yıkılmak istenirken şimdilerde de onu içten kemiren termit ve tahta kurusu istilalarına maruz kalıyorlardı. O güzide insanın ifadesi ile; ‘’haramiliklerini’’ örtmek için ‘’şamata’’ çıkaran insanlar, kendi çıkarları ve kinleri ve çaresizlikleri uğruna devlet gemisini ateşe veriyor, kendilerine engel olarak gördükleri bir hareketin fertlerini ise paralel olmakla, haşhaşilikle, sülük olmakla, ajanlıkla itham ediyorlardı. Adeta devlet aklı gitmiş, yerini servet ve makam hırsı almıştı. Bu paranoya öyle bir noktaya ulaşmıştı ki, kendisine Allah korkusunu hatırlatan insanları ona düşman ilan ettiriyordu. Abdülhamit Han yıllarca; Batı’dan aldığı ve yapay ideallerle bezeli bir eğitim neticesinde medeni olduğunu zannedip dağdan inen, maceraperest, İttihatçı zihniyetli ‘’kurtlarla dans’’ etmişti. Şimdiyse; polisi ile savcısı ile öğretmeni ile vatanını korumaya çalışan insanlar bu sefer; içlerine girmiş, makam ve kasa bağımlısı haline gelmiş, bir Kürt atasözündeki gibi ağacın bünyesinin içine musallat olmuş, ‘kurtlarla’ dans etmek zorunda kalmışlardı. A. Bulaç’ın ifadesi ile Çanakkale’den daha zor ve daha çetin bir dönemden geçtiğimiz dönemlerdi bunlar.

Tarihin bütün Firavunları, Tiranları, Karunları, Yezitleri sanki tekrar hortlamıştı. Toplum, Kur’an da anlatıldığı gibi adeta hipnotize olmuş, hiç bir şeyi sorgulamıyor. Haksızlık gören bir topluluğa karşı gözünü kapatıyor ve sadece ‘’çalıyor ama çalışıyor’’, ‘’ekmeğimizi veriyor’’ diyordu. Ülkenin geleceği… teröre verilen destek,…yok edilen devlet aklı ve itibarı… ülkenin güvenliğinde açılan gedikler toplumu hiç ilgilendirmiyordu. İşte böyle bir dönemde dostların vefasızlığı da insanı çok yaralıyordu. Dost bilinen kişiler, bu hizmet ehli güzel insanların ‘’haşhaşi’’ olmadıklarını, ‘’paralel örgüt’’ kurmadıklarını, ‘’ajanlık’’ yapmadıklarını, ‘’faiz lobisine’’ çalışmadıklarını çok iyi; hatta en iyi derecede bildikleri halde seslerini çıkarmıyorlar, elde ettikleri veya edecekleri makamlar, ticaret kapıları, küçük servetler, sahte itibarlar kaybolmasın diye, ‘’kendilerinden hiç bir ücret istemeyen’’ bu insanların karalanmasına göz yumuyor; ülkenin elden gidişine ses çıkarmıyorlardı. A. Kurucan’ın naklettiği ve o güzide insanın dudaklarından döküldüğü gibi; oysa böyle bir dönemde herkesin; “Hissiyât-ı insaniye ile kükremesi lazımdı.” Halbuki öyle olmuyor; dostlar susuyor, içler dışa aksediyordu. Dostluğun pahalı, hakikatı savunmanın ise zor; ama değerli olduğu böyle bir dönemde, onlar ucuz olana ve Üstad’ın ‘lüzumsuz değil’ dediği mekana o hakikati kurban ediyorlardı. Yine Kurucan’ın nakletmesi ile son sözü gene o güzide insan söylüyordu; “A-l-l-a-h var!” Evet Allah vardı ve ‘O’nun (cc) hükmü her yerde geçerdi!’