17-25 Aralik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
17-25 Aralik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Haziran 2016 Salı

BİR KONUŞSAM TÜRKİYE YIKILIR!

Bu yazı 21 Haziran 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Ben 80’lerin kuşağıyım. Türkiye’nin o en kaotik ve çalkantılı dönemi olan 12 Eylül dönemini bir çocuk olarak geçirmiş olsam da, takip eden yıllar da pek iyi geçmedi ülkemde. 90’ların post-modern darbe dönemleri, 2000’li yılların Ergenekon dâvâları, son zamanların Erdoğan ve AKP ile yaşanan sıkıntılı günleri…

Eskiden, babamların ve dedemlerin nesline; yaşadıkları hâdiselere, layık görüldükleri yaşam biçimlerine, mârûz bırakıldıkları muâmelelere, eğitimsizliklere, cehâletlere ve istismârlara dayanarak hep ‘kayıp nesil’ derdim. Günümüzde geldiğimiz noktadan benim çocukluk dönemlerime dönüp baktığımda, aslında bizlerin de kayıp nesiller olduğumuzu görüyorum acı içinde.

Kayıp bir nesil; kayıp bir ülke; ve böyle devâm ederse, kayıp bir gelecek…

Bu tarz bir netice, şüphesiz millete yaşatılan travmaların bir sonucu. Kendi çıkarları, ihtirasları, beceriksizlikleri ve ideolojileri uğruna milleti sürekli bölen, ötekileştiren, kamplaştıran, eğitimsiz bırakan, algı operasyonları ve hilelerle kandıran, sahte düşmanlar ve korkularla yöneten otokratik kliklerin ülkeyi getirdikleri nokta bu maalesef. Bu çevreler, devlet postu altında kimi zaman Atatürkçü oldular, kimi zaman milliyetçi ve solcu şarkılar söylediler, yeri geldi ulusalcı besteler yaptılar, şimdilerde de yeşil İslâmcı ilâhîlere sarıldılar… Hattâ çoğu zaman birbirleriyle kavga eder gibi göründüler, ancak bir ahtapotun kolları gibi hep aynı beyne hizmet ettiler! Onların saldıkları mürekkeple, görüş ve idrâkleri bulananlar ise bu ülkenin saf insanları oldu hep.

Böyle kaotik ve maniplasyona açık ve muhtaç ortamlarda devamlı bilgi kirliliği yaşanır; enâniyet, bencillik, fırsatçılık ve kibir hüküm sürer; devlet kutsanır; protokol hastalığı baş gösterir; liyâkata önem verilmez; adam kayırılır; devlet malı yenir; ahlâk çöker; din sömürülür; sloganik ifâdeler ve saldırgan üsluplar, bilgi, düşünce ve analizin yerini alır; insanlar birbirlerinden nefret ederek yaşarlar… Toplum komplo teorileri ile yatıp kalkar. Artık terörle yaşamaya alışın denilir insanlara. Her cinâyet bir fâil-i meçhuldür o ülkede artık; yapanı asla bilinemez ve bulunamaz bir gerçekliktir kanıksanması gereken. O yüzden vahşi cinayetler unutulur bir gün sonra; ölen öldüğüyle kalır. Gladyonun yakalanan tetikçileri ya meczuptur ya da iyi çocuk! Her kurşun sıkan ‘’devlet için yaptım!’’ der. Ergenekon’un darbe planlayıcıları ve tetikçileri de hep ‘’devlete hizmet ettim!’’ demişlerdi benzer şekilde. Eskilerin varlık vergileri döneminde, azınlıkların mallarına çökenler de ‘’devlet için’’ yapmıştır yapacağını, şimdilerin gaspçı kayyımları da (hem de fetvâ aldım diyerek) aynı devlete hizmet için çökmüştür masum insanların özel mülkiyetlerine…

İşte artık kanıksadığımız ve bir tür vurdumduymazlık geliştirdiğimiz tüm bu garipliklerin içinde dikkatlerimizden kaçan bir şey daha var. O da resmini çizdiğim bu dönemlerde benim dikkatimi en çok çeken ifâdelerden biri olan başlıktaki sözdür. Bu söz, Türkiye’deki siyâsî, politik, ahlâkî, sosyal ve hukûkî çöküntünün ve yaşanan seviyesizliğin en çarpık örneklerinden biridir bana göre. Toplumsal bilinçaltımızı yansıtan nâdir ifâdelerdendir.

Bir konuşsam Türkiye sallanır…

Konuşursam Türkiye yıkılır…

Ben konuşursam Türk futbolu biter…

Çok şey biliyorum, konuşsam yer yerinden oynar…

Bu ifâdeleri okurken sizin de zihninizde son 30-40 yıla ait bir çok çağrışımın canlandığına eminim. Çünkü farketmesek de bu ve benzeri ifâdeler kendi vergilerimizle beslediğimiz, belli makamlara getirdiğimiz milletvekilleri ve devlet görevlileri tarafından çoklukla kullanılıyor. Bâzen, mafya ve derin illegal örgüt elemanları tarafından; hattâ şimdilerde iş adamı ve sanatçılar tarafından bile kullanılıyor benzer sözler.

Bu ifâdeler ve onlara tevessül eden insanlar tahlil edildiğinde genel anlamda şunları söylemek mümkün:

Gerçekte bu insanların çoğunun aslında çok bir şey bildikleri filan yok. Bâzıları sıkıntıya düştüklerinde, bâzıları suçüstü yakalandıklarında, bâzılarıysa önemli insan havası vermek istediklerinde ve bir kibir göstergesi olarak bu tür sözlere sarılıyorlar.

Bir şeyler bilen bazılarıysa ya siyâsî hesaplarla birilerini tehdit etmek ve blöf yapmak amacıyla veya suçüstü yapıldıklarında; ‘’beni satarsanız konuşurum’’ tandanslı mesajlar göndermek istediklerinde bu tür söylemler kullanıyorlar. İşin üzücü tarafı bu kişilerin çoğunun vergilerimizle; bize hizmet etsinler diye beslediğimiz milletvekili, siyâsî, devlet adamı ve görevlileri olmaları… Meselâ, Bülent Arınç’ın partiden dışlanma aşamasında, Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek hakkında söylediği ‘’elimde 100 dosya var’’ açıklaması bir bakıma ‘bir konuşursam Gökçek biter’, hattâ ‘AK Parti biter’ demektir. Biraz daha ilerletseniz, bu söz devlet bitere kadar bile götürebilir insanı. O gün bugündür hâlâ ne bir açıklama duyduk ne de bir savcı çıkıp dosyaları istedi Arınçtan!

Bana göre; bu sözler medya aracılığıyla her servis edildiklerinde ardından hiçbir toplumsal, hukûkî, vicdânî, ahlâkî ve siyâsî sorgulamanın gelmiyor olmasıdır aslında en vahim olan. Çünkü bu tür ciddî ifâdelere karşı gösterilen tepkisizlikler toplumsal ve kamusal birçok hastalığın göstergeleridirler.  
 
Neden mi?

Çünkü, eğer sağlıklı ve hukuk temelli bir toplum olabilseydik, medyaya çıkıp bu tarz açıklamalar yapan bir devlet görevlisini veya herhangi bir insanı sorguluyor olurduk. Gizlemeye çalıştıkları; bir devleti yıkacak kadar büyük olan mesele neymiş bunun takipçisi olurduk.

Gelişmiş Batı ülkelerinde devlete yıllarca çalışmış bir devlet görevlisi çıkıp ‘bir konuşsam devlet yıkılır’ dese, hemen savcıların, basının, muhâlefetin ve sivil toplumun hedefi hâline gelir. Bizdeki gibi toplum ânî bir refleksle; muhâlefet dahil, tüm fertleriyle ve kurumlarıyla birlikte ‘duymamış gibi yap!’ moduna geçmez.

Daha da ileri gidersek, aslında sağlıklı bir toplumda hiçbir fert çıkıp böyle bir cümle sarfetmeye ihtiyaç duymaz, cesâret de edemez. Çünkü, sağlıklı bir toplumda devleti yıkacak kadar sorunlu işlere kimse bulaşmaz. Bulaşanı gören kişinin adâlete bildirme gibi bir yükümlülüğü vardır ve bildirir de. Vâkıf olduğu suçu açıklamamanın suç olduğunu herkes bilir. Bunun da ötesinde sağlıklı ve güçlü bir toplum bir kişinin yapacağı açıklamalarla yıkılacak kadar zayıf ve suça teslim olmuş dirâyetsiz bir ülke değildir. Denetim mekanizmaları ve devlet aklı hakimdir ve canlıdır orada. O nedenle kimse bu dinamiği ve gücü görmezden gelip, kibir ve küstahlıkla karışık bir câhil cesâretiyle kendini rezil edip tehlikeye atmak istemez…

Ama toplum sağlıksız, adâletsiz ve suça teslim olmuş bir toplumsa o zaman bizdeki gibi garip söylemlerle siyâset yapılır hâle gelir. Bir kişinin bildikleriyle futbol yıkılacaksa veya devlet sarsılacaksa o futbol ve ülke zaten tükenmiştir. Ve yine, böyle iddiâlarla gündem oluşturan insanları toplum sorguya çekip takipçisi olmuyorsa, zâten yukarıda işâret ettiğim tüm çöküntüler yaşanıyor demektir.

Böyle bir toplumda ‘Erdoğan Gitse Devlet Yıkılır mı?’’ başlıklı yazıda da ele aldığım gibi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çıkıp ‘’ben gidersem devlet yıkılır’’ diyeceği günler de yaşanır. Dikkat edin! Bu yazıda resmettiğim tüm hastalık belirtileri bu sözün ardından da sergilendi ve toplumda, muhâlefet dâhil (Cemaat ve küçük bir azınlık dışında) hiç kimse bu sözü sorgulamadı. Koca bir demokratik hukuk devletinin nasıl bir adamın gitmesiyle yıkılacak hâle geldiğini merak bile etmedi toplum.

Aynı şekilde AK Parti, AK Partili bakanlar ve Erdoğan’ın ailesi ile yakın ilişkiler içinde olan ve kara para aklamak, rüşvet vermek ve terör finansmanı sağlamak gibi suçlardan ötürü tutuklanan İran vatandaşı Rıza Sarraf’ın ABD’de süren sorgulaması devâm ederken, eşi olan sanatçı Ebru Gündeş’in çıkıp ‘’kocam konuşursa Türkiye batar!’’ demesi de benzer bir sessizlikle geçiştirildi. Aynı toplumsal tepkisizlik hastalığımız burada da nüksetti. Hiçbir Cumhuriyet savcısı veya muhâlefet partisi çıkıp da; kocan bu ülkeyi batıracak kadar ne biliyor diye sor(a)madı!

Sanırım maksad anlaşılmıştır. Bu tür ifâdeleri kullananlar ya hiçbir bir şey bilmiyor, kibirle karışık artistlik yapıyorlar; ya bir suça bulaşmışlar ve ‘beni korumazsan seni de yakarım’ mesajları gönderiyorlar; ya da bu ülke bir iki kişinin konuşmasıyla yıkılacak kadar suça batmış rezil bir ülke hâline gelmiş.

Bu üç ihtimalden hangisi gerçek olursa olsun, her üç ihtimal karşısında da tepki vermeyen, adâlet mekanizmasını ve toplumsal tepkileri harekete geçir(e)meyen bir halk yığını olmamız beni asıl endişelendiren. Sanırım hastalığın en ciddisi de burada yatıyor.

Erdoğan ve AK Partinin ülkeyi zindana çevirme planlarının dönüm noktası olan 17-25 Aralık sonrası ortaya çıkan Twitter fenomeni Fuat Avni’yi sosyolojik anlamda bu yazı çerçevesinde de ele almak gerekir. Çünkü Fuat Avni, yıllardır bizi ‘’bir konuşsam…’’ diyerek kandıran insanların aksine konuşan bir karakterdir. O gerçek kimlikli; ama sahte insanların ‘’bir konuşursam…’’ derken imâ ettikleri ama hiçbir zaman söylemedikleri nitelikteki şeyleri, bu sahte kimlikli ama kalite insanı olan Fuat Avni her gün sıralı iletiler hâlinde deşifre etmekte.

Peki sonuçta ne oluyor! Benim bu yazıda temâs ettiğim hastalık nüksediyor ve muhâlefet ve devlet kurumları da dâhil herkes, yapılan bu suç ihbârı niteliğindeki ifşaatlar karşısında oturmuş vurdumduymazı oynuyorlar. Fuat Avni olayı aslında şunu da göstermiştir: Bu ülke, hukuk sistemini de içine alacak şekilde artık o kadar organize bir suç örgütü hâline gelmiştir ki, ne kimse gerçek manada konuşabilir ne de, konuşsa dahi, bu kemikleşmiş devlet (suç örgütü) yıkılabilir…

Bir gün elime bu suç aygıtı devleti yıkacak kadar gizli bilgiler geçerse ben de Fuat Avni gibi açıklarım merak etmeyin! Ortalığa çıkıp; bir konuşsam ülke yıkılır küstahlıklarıyla egoculuk oynamam. Bu ülke benim yapacağım bir açıklama ile yıkılacak hâle gelmişse, zâten bırakın yıkılsın. Belki yenisi daha iyi inşâ edilir kimbilir! Bu adâletsizlik bataklığında da zâten yıkılmaz, mafyatik devlet olarak yoluna devâm eder!

Geldiğimiz noktada ülkemizin hâlini ‘’bir konuşursam devlet yıkılır!’’ anlayışından daha iyi özetleyen bir ifâde ile bitireyim o zaman:

Hepimiz sustuk ve devlet yıkılıyor!




15 Haziran 2016 Çarşamba

DİPLOMA SAHTE ÇIKARSA ÜLKE GÖÇER Mİ? (2)

Bu yazı 15 Haziran 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.



Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın diplomasının sahte çıkması durumunda, bunun sebep olacağı politik, ekonomik, hukuki ve sosyal bazı yıkımlara değinmiştik bir önceki yazımızda. Bu konuyu irdelemeye devam ederken, böyle bir rezaleti, Erdoğan sonrası dönemin devlet mekanizması ortaya çıkarır mı; bu soruya da cevap arayacağız.
Önemli bir soruyla devam edelim: Diplomanın sahteliğinin ispatlanması durumunda, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı süresince neden olduğu onca rezalete, hukuksuzluklara, mal ve hak gasplarına göz yummuş veya sebep olmuş bir devlet aygıtını, uyanan halk ve yabancı devletler affederler mi? Devlet itibârını, milli güvenliğini ve güvenilirliğini zâten geçtim! Dünya sahnesinde muhalif bir gelişme ve lütuf olmazsa eğer; 50 yıl boyunca kimsenin yüzüne devletiz diyerek bakamayız! Binlerce yıllık devlet ve medeniyet geleneğiyle övünen bir toplumun denetlemeden veya göz yumarak dünyaya sunduğu demiryumruk ve sahte bir Cumhurbaşkanı ve onun diktatöryel amaçlarla hallaç pamuğu gibi attığı bir sistem ve milyonlarca insanın mağdur edildiği bir hukuksuzluk ve mafyatik suç döneminin hesabı kolay kolay verilemez…
Tüm bu çizdiğim manzaralar gerçekleşirse; yargıda hüküm giyen Post-AKP ve Post-Erdoğan Türkiyesi 100 yıl boyunca ödeyemeyeceği tazminatların esiri olur. Tüm bunlar, tıpkı Almanya ve Japonya’da olduğu gibi, geride enkaz hâlinde; sanki 1. ve 2. Dünya savaşından mağlup çıkmış bir konuma sokar ülkeyi.

Bu sonuçlar göz önüne alındığında, Erdoğan’ın diploma meselesi ile ilgili bir fikir cimnastiğini sizlerle paylaşmak istiyorum.

Kuvvetle muhtemel, Erdoğan sonrası oluşacak yeni dönemde iki sistem yarışacak:

Devlet kademelerinde ya hasarları tâmir edecek, sağlıklı ve güvenilir ‘kurtarıcı-ıslah edici’ kadrolar devreye girecek ve ülke normalleşme yoluna sokulacak;

Ya da, böyle bir ‘kurtarıcı-ıslah edici’ devlet ihtimâlini kendisine tehdit olarak algılayan ve şimdiye kadar Erdoğan’la işbirliği yapmış olan illegal derin devlet Ergenekon, daha önce davranmak isteyecek ve ânî bir hamle yaparak Erdoğan’ı devirmek sûretiyle devletin yularını tekrar eline alacak. Tüm devrim yasa ve uygulamaları bunun altyapısı için yapıldı AKP eliyle. Çünkü Erdoğan’ın, normal yâni, hukuksal süreçlerle bitirilip sistemin sağlıklı bir idâreye geçmesi demek, Ergenekon’un tekrar yargılanması anlamına da gelecek.

Halihazırda, AK Partinin devlet kurumlarını ele geçirme, cemaat ve tarikatları bitirme ve özel teşebbüsün mallarını gaspetme faâliyetleri, mafyalaşan Osmanlı Ocakları dâhil, hep Ergenekon destekli stratejiler; hattâ bizzat Ergenekon demek. Peki Ergenekon yuları hangi metodla ele alır: Erdoğan’ı diploma, kaset ve eylemler kombinasyonu üzerinden indirip yerine başka bir İslâmcı-Muhaberat hükümet kurarak mı; Post-modern 28 Şubat darbe yöntemleri ile mi; kaset ve yargı ikilisiyle mi; yoksa bunların hepsinin karışımı bir yöntemle mi; bunu dönemin şartları ve yeni çıkar ilişkileri belirleyecek…

Yönetime dâir bu iki ihtimalden hangisi gerçekleşir kestirmek güç. Ancak şu kuvvetle muhtemel ki; ister kurtarıcı-ıslah edici bir ekip, isterse de Ergenekon gelsin, ikisi de diplomanın sahte olduğu meselesini fazlaca ortaya çıkarmadan veya tamamen hasıraltı ederek kapatmak isteyeceklerdir. Yani diploma sularını pek bulandırmadan Erdoğan ve etrafındaki suç çetesini işledikleri suçlar üzerinden yargılayıp sileceklerdir. Tek fark; sağlıklı devlet bunu hukuk çerçevesine sadık kalarak yapmak isterken; Ergenekon ise algı operasyonları yoluyla hukukun eline kan bulaştırabilir ve eylemlerini intikam ve kaos senaryoları ile süsleyebilir. Yani Erdoğan’ın indirilişini, geri dönüşlerinin şov ve güç gösterisine dönüştürmek isteyebilirler.

Eğer her ikisi de sahte diplomayı gizleme eğilimi göstereceklerse o zaman bu konu bugünlerde neden bu kadar çok gündeme geliyor dersiniz? Bence Ergenekonvâri yapılar, Erdoğan ve çevresini birtakım pazarlıklara zorluyor olabilirler. Bunu, liselerde başlayan ve giderek artma eğilimi gösteren tepki eylemleri eşliğinde de okuyabilirsiniz. O da yetmezse Ergenekon, tepki eylemlerini en güçlü olduğu sahaya; yâni üniversitelere ve yargıya sıçratabilir.

Özetle; sahte diploma neden gizlenir:

Kurtarıcı devlet, ıslah aşamasında zâten maddî ve toplumsal bir enkazı kaldırmaya çalışacağından bir de 100 yıllık maddî ve itibârî yıkımları netice verecek olan ve ne kadar süreceği belli olmayan dâvâlar ve neticeleri ile boğuşmak istemeyebilir. Ancak AK Partiden ve Erdoğan’dan öç almaya çalışacak daha acemî ve yıkıcı bir oluşum olan İttihadçı Ergenekon; bahsettiğim muhtemel sonuçları ikinci plana atarak neticeyi duygulara; basîreti de acemîliğe fedâ edebilir ve Erdoğan ve AKP’yi diploma üzerinden hükümsüz kılabilir. Böylece ülke, sonu hiç hesaplanmamış mâceraların içine atılmış olur ve tazminatlar, ödün vermeler ve kaoslar sonucu iflâs eder.

Ancak kanaatim odur ki, Ergenekon örgütlenmesi bile devlet yularını ele alacak olsa, onlar da diploma meselesini hasıraltı etmek isteyebilirler. Birincisi, Erdoğan’ın her şeyine göz yumdukları için zâten her suçuna ortak oldular. İkincisi de, temellerini Erdoğan’ı kullanarak attıkları yeni Muhaberât devletini demir bir yumrukla yönetirken bir yandan dıştaki imajlarıyla boğuşuyor olacaklar, diğer yandan da bahsettiğim dâvâların yıkıcılığı altında kalmak istemeyeceklerdir. Ama Batı dünyasında Ergenekon’a el atından göz kırpan yönetimler baskın olurlarsa, denklemler değişebilir. O zaman öç alma ağır basar. Aslen İttihatçı geleneklerden gelen Ergenekon anlayışı az önce bahsettiğim acemîlikleri daha evvel sergilemiş, meselâ ülkeyi 1. Dünya Savaşı’na sokmak gibi, ve her an da sergileyebilecek mâceraperest ve beceriksiz bir anlayıştır.

Düşük bir ihtimal olsa da; lütf-u İlahînin bir tecellîsi olarak gerçekleşebilecek bir olasılık daha var. Bu senaryoda, Erdoğan’ın suçlarından ve temsil ettiği anlayıştan bunalan ve demokrasiye nefes aldırmak isteyen Batı ve gelişmiş ülkeler, BM ülkelerinin de desteğiyle, yeni kutarıcı-ıslah edici bir yönetimin özgürlükçü-laik-demokratik-hukuk devleti olma vaadi karşılığında Erdoğan’ın her yönden yargılanması sürecini destekleyebilirler. Benim de beklentim böyle bir gelişme olması ve Erdoğan liderliğindeki bu çetenin, işbirlikçi devlet yetkilileri de dâhil, makam, sayı ve sınır gözetmeksizin donlarına kadar yargılanmaları ve bulaştıkları her rezilliğin ortaya çıkarılması. Zîrâ Türkiye, dünya tarihinin bu en büyük yargı operasyonunu yap(a)mazsa, çok sürmez başka Erdoğanlar, İslâmcılar ve Ergenekoncular ile yeniden boğuşmak zorunda kalır. Sistem asla şeffaflaşıp kendini onaramaz. Mevcut toplumsal hastalıkların da hiçbiri düzeltilemez. Göçen sadece devlet değil; İslâm’ın son umudu da olur.

Belki de bu gerçekleşirse, devletler arenasında Türkiye’ye verilecek bâzı teminatlar söz konusu olabilir. Yâni, tazmînât istememe, iâde-i itibâr ve benzerî güvenceler verilerek, Erdoğan, AK parti ve ekibinin her yönden yargılanmalarının önü açılabilir ki buna diploma konusu da dâhildir. Bizim halk nasıl olsa bir şekilde iknâ edilir! Hizmet Hareketi fertleri de zâten vatanı bizzat inşâ eden ekipte olacakları için, bâzı maddî kayıplar hariç, birçok tazmînât dâvâsından vazgeçebilirler.

Eğer bu ihtimal gerçekleşirse, hem bu diğergamlığından dolayı hem de zamanında Erdoğan-AKP ve Ergenekon’a karşı dik durup mücâdele etmiş olmasından dolayı Hizmet Hareketi’nin ülkeyi aslında ne kadar büyük tehlikelerden korumuş olduğu daha net anlaşılmış olacak ve hakşinâs herkes Hizmet’e teşekkür kuyruğunda bekleyecektir.

Hatırlarsanız, daha önce ‘AKP ve Adâlet’ başlıkları altında yazdığım yazılarda AKP ve Erdoğan öyle bir yargılanmalıdır ki, bu ülkede yüz yıl boyunca korkudan kimse rüşvet alıp, yolsuzluk yapmaya; hele devlet sistemini felç etmeye asla cesâret edememeli demiştim. Buna İslâm dinini istismâr edememeyi de ekleyelim. Kaldı ki o yazılardan sonraki gelişen süreçte Erdoğan’ın devlet sistemini mafyalaştırma ve halkın özel mülkiyetini gaspetme senaryolarını da izledik. Dış dünyada da teröre destek veren, halkına zulm eden bir devlet olarak algılanıyoruz artık.

Diploma mevzusuna bu iki yazıda açtığım pencerelerden bakmakta yarar var.

Zîrâ diploma sahteyse ve bu bomba kontrolsüz bir şekilde patlarsa, tüm ülke göçecek! Mühendislerin eski binaları çevreye zarar vermeden kendi üzerine yıkmaları gibi, AKP ve Ergenekon da öyle kontrollü bir şekilde yıkılmalılar.

13 Haziran 2016 Pazartesi

DİPLOMA SAHTE ÇIKARSA ÜLKE GÖÇER Mİ? (1)

Bu yazı 13 Haziran 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.



Uzun ve şâibeli bir dönemin ardından amacına ulaşan Erdoğan sonunda Cumhurbaşkanı olmayı başardı. Toplum henüz bu gelişmeleri sindirememişken bu sefer Erdoğan’ın Başkanlık hayalleri siyâsî hayatın yeni tartışması hâline geldi. 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet skandalının patlak vermesi üzerine arzu ettiği toplumsal ve ekonomik dizaynlar sekteye uğrayınca, Başbakanlığının son dönemi ile Cumhurbaşkanlığının ilk dönemini adâlet sistemini felç etme ve bürokrasi dâhil devletin tüm sistemlerini kilitleme çabaları içinde geçirdi.

Etrafında büyük bir çıkar ağı bulunması ve illegal Ergenekon derin örgütlenmesi ile de amaçlarının örtüşmesiyle birlikte devlet trenini rayından çıkardı ve böylece yargıdan kaçma noktasında son derece başarılı oldu.

Fakat gelişen olaylar gösteriyor ki evdeki hesap her zaman çarşıya uymuyor. Sürekli algı operasyonları yaparak, düşman üreterek, hâkim-savcı satın alarak, saldırgan ve ötekileyici üsluplar kullanarak devleti işlevsiz hâle getirmek kısa süreli başarılar üretebiliyor ancak.

Bir kez yanlış yollara saptınız mı; artık sürekli olarak yanlışların yeni yanlışlar doğurduğu ve onları ayakta tutmak içinse her seferinde daha büyük suçlar ve hatâlar irtikâb etmeyi gerektiren bir kısır döngüye saplanıyorsunuz. Erdoğan ve beraberindeki ekip her adımında bir öncekinden daha büyük suçlar yumağının içinde buldular kendilerini. Çırpındıkça daha çok dolanıyorlar ağlara ve ceplerindekiler saçılıyor etrâfa.

Şimdilerde en çok konuşulan konu Erdoğan’ın, sahte olduğu iddia edilen üniversite diploması. Köşeye sıkıştığı bu durumun içinden çıkmanın en kolay yolu diplomaya bilimsel inceleme raporu alıp sonra da milletin gözleri önüne sermek. Ancak bu nedense bir türlü yapılamıyor!

Konunun direk muhatapları olan Marmara Üniversitesi ve Yüksek Seçim Kurulu gibi kurumlar sessiz. Üniversite arşivine erişim yasağı konduğu ortaya çıktı. YSK, ilk başta açıklama yapamayız dedi. Sonra gene sahteliği tartışılan bir nüsha yayınladı! Diplomanın sahte olduğuna dâir birçok delil kondu ortaya; ancak aksini delillerle, diplomanın aslıyla ve sağlam bilgilerle isbata çalışan tek bir Havuz medyası ve gazetecisi olmadı. Onlardan birkaç yandaş yazar; duygusal savunmalarla; hattâ ‘’dolayıp bir yerinize sokun imâlarıyla’’ geçiştirmeye çalıştı.

Erdoğan’ın sözcüsü İbrahim Kalın da pek farklı değildi. Konu ile ilgili yaptığı açıklamada diplomanın kopyalarının İnternet sitelerinde olduğunu söyledi ve ‘’ne yapalım yâni milyonlarca çoğaltıp adreslere mi gönderelim?’’ şeklinde bir üslupla Yeni Türkiye’nin yeni diplomatik dili ile konuyu kestirip atmaya çalıştı. Ardından meseleyi Erdoğan karşıtlığına bağlayarak, insanları bu [gereksiz] konu üzerinden ‘prim’ yapmakla suçladı. Bu yazının yazıldığı saatlerde diplomanın örneği yayınlandı ancak bâzı siyâsîler ve gazeteciler onun sahte olduğunu iddiâ ediyorlar zâten. Hukukun olduğu bir ülke olsaydık, kriminal inceleme yapılması gerekirdi; ancak buna cesâret edebilecek savcılar ve devlet kurumları şimdilik ortada yoklar!

Velhâsıl, Erdoğan bu sefer çok kötü köşeye sıkışmış durumda. Ben de Erdoğan’ın sahte diploma ibraz etmiş olabileceğine ve Cumhurbaşkanlığının tartışmaya ve incelemeye açılması gerektiğine inanıyorum. Şeffaflık şart! Her ne kadar İbrahim Kalın konu ile alâkalı olarak ‘’Pek de ciddiye alınmayacak şeyler ama ne amaçla sürekli köprütülüp getirildiği ortada’’ şeklinde anlamsız ve devlet ciddiyetine yakışmayan bir geçiştirme yapmış olsa da, ben bu meselenin son derece ciddî bir mesele olduğuna inanıyorum.
Hattâ bir adım öteye giderek şunu ifâde edeyim: Erdoğan’ın diplomasının sahteliği meselesi ülkenin savaşa girmesi kadar büyük bir hâdisedir. Neden mi? İzaha çalışayım:
Başkalarının da işâret ettikleri gibi eğer diploma sahteyse; Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olarak verdiği tüm kararlar, attığı ulusal ve devletlerarası mevzuları ilgilendiren bütün imzalar geçersiz sayılacak. Onayladığı Davutoğlu ve Yıldırım hükümetleri ve atanan Bakanlar, rektörler, yargı mensupları, her yıl TSK kademesinde imzalanan terfiler ve daha birçok kalem hükümsüz sayılacak. Bu da geriye dönük olarak devâsâ bir domino düzeniğinin devrilmesi anlamına gelecek. Böylece, silsileler hâlinde birçok karar ve uygulama geçersiz sayılacak ve yargılanmaya açık hâle gelecek. Bu duruma göz yummuş bütün kurumlar ve başlarındakiler hakkında yargı yolu açılacak. Bu da devleti çok büyük maddî ve mânevî zararlara sokacak. Bunun modern demokrasi tarihinde örneği yok. O yüzden Erdoğan için tek çıkış yolu; eğer başarabilirse, âcilen diktatörlük ilân etmek ve 1923’de temelleri atılan devleti tamamen sıfırlayıp ülkeyi yeni bir faza geçirmek…
Düşünsenize! Eğer doğruluğu ispatlanırsa; Başbakanlığının son döneminde Cumhurbaşkanı olmadan önce YSK ve diğer ilgili kurumları kandırıp sahtecilikle bir devletin başına geçmişsin ve ülkenin en büyük üniversitelerinden birinden kanun dışı bir yolla diploma alarak sistemin en hassas ve güvenli olması gereken kurumlarını aldatmışsın! Daha da kötüsü bu kurumların bilerek veya bilmeyerek buna âlet olmaları ve görevi kötüye kullanmış olmalarının ortaya çıkması olur.
Böylece, Yüksek Seçim Kurulu, Danıştay, Sayıştay, Yargıtay, Milli İstihbarat, Devlet Denetleme Kurulu, Genelkurmay, Emniyet, Merkez Bankası, Bakanlıklar, … akla gelen en kritik kurumların ve başlarındakilerin güvenilirlikleri ve kararları sorgulanabilir hâle gelmiş olur. Çünkü hepsi bu Cumhurbaşkanına itaat ediyorlar ve kararlarını uyguluyorlar. Göz yumma olduysa işlenen tüm suç ve hukuksuzluklara bizzat devlet kurumları ortak olmuş demektir. Özellikle Erdoğan örneğinde, ülkede bir sürü hukuksuzluk ve suç artık devlet kanalları eliyle kendi vatandaşlarına karşı uygulanır olduğundan, bunların bir de sahte bir Cumhurbaşkanına göz yumulması neticesinde yapıldığı ortaya çıkarsa sistem çöker!
Zîrâ milyonlarca insan bu durumdan olumsuz bir şekilde etkileniyor. Özgürlükler ve mülkiyetler gasp ediliyor. Elimizde; ‘’Yargıtay kararını tanımam!’’ ve kaymakamlara hitaben de, ‘’gerektiğinde mevzuatı bir kenara bırakın!’’ diyebilen bir lider ve ona itaat eden yargı ve emniyet sistemi var.
Erdoğan’ın para piyasaları, ticaret, dış politika, terör desteği, turizm ve benzeri konularda sebep olduğu yıkımlar, zararlar ve olumlu bile olsa birtakım etkiler bir anda kanunsuzluk elbisesi giyeceğinden, neredeyse 70 milyon insana devlete dâvâ açma hakkı doğacak. Ya da kişilerin dâvâ açmalarına geçit vermeyen hukûkî durumlarda, bu sefer devletler nezdinde sıkıntılar yaşanacak.
Zâten bir anda hükümsüz duruma düşen iki hükümetin karar ve uygulamalarından mağduriyet devşiren Türk vatandaşlarıyla bile milyonlarca dâvâ açılabilir. Halihazırda ‘hükümsüz’ bir hükümetin terör örgütü ile Oslo’da yaptığı anlaşmalar neticesi Güneydoğu Anadolu’da sebep olduğu yıkımlar, toplu göçler, ölümler… Bir de cadı avına mâruz kalan Hizmet Hareketi’nin yüz binlerce mensubunu dâhil edin! Düşünmek bile istemiyor insan!
Buna yurtdışı ülkelerinden ve vatandaşlarından Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Ticaret Mahkemeleri aracılığıyla gelebilecek dâvâları da ilâve edin. O zaman oluşacak tabloyu daha çok resmetmeye gerek yok sanırım. Sadece teröre verdiği destekle ve devlet treninin başında kullandığı yetkilerle ölümüne sebep olduğu milyonlarca insan var; Suriye’de, Afrika’da ve bilmem daha nerelerde… Aynı Erdoğan’ın Belçika’daki IŞİD saldırısından önce yaptığı; 'Ankara’da patlayan bomba Brüksel’de de patlar' tehdidini ve bunun ileride doğurabileceği muhtemel sonuçları da unutmamak lazım.
17-25 Aralık sonrası dönemde Erdoğan ve AKP hükümetlerinin bizzat kanunsuz cadı avlarına maruz kalmış ve şirketlerine çökülmüş olan Hizmet Hareketi ve fertlerinin post-Erdoğan sonrası bir normalleşmede açacakları dâvâlar bile devleti maddî anlamda taş devrine çevirebilir. Bir de bunun hükümsüz bir Cumhurbaşkanı ve hükümetle yapılmış olduğunu ve devlet kurumlarının da buna bilerek alet olduğunu düşünün!
Bir sonraki yazıda, sahte diploma olayı gerçekse ülke göçer mi veya gerçekse bu neden gizlenebilir onu irdeleyeceğiz.


29 Mayıs 2016 Pazar

ERDOĞAN İMTİHANINI KAZANDIK MI?

Bu yazı 30 Mayıs 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.



İmtihan ile imtihan olmak başlıklı serimizin dördüncü ve son bölümünde konunun toplumsal boyutu ile devâm edelim.

Günübirlik ve başlarına gelmesi muhtemel imtihanlar karşısında; ‘başa gelince çaresine bakarız!’ anlayışıyla yaşayan ve imtihan sırrına tam olarak vâkıf olamamış ruhlar ve toplumlar, sorunlarla karşılaştıklarında çoğunlukla öfkeli, isyankâr ve şikâyetçi olurlar. Şartların gel gitleri ve kısırdöngüleri arasında sıkışıp kalırlar ve bir o yana bir bu yana toslayıp dururlar. Maniplasyonlara, el açmalara, sahteciliklere, kopyacılıklara, korkutmalara ve benzeri ruh alçaltıcı durumlara mârûz ve eğilimli; hattâ hevesli hâle gelirler. Bu ifâdelerin, içinde doğup büyüdüğüm Türkiye toplumunun genel hâlini özetlediğini düşünüyorum.

Şimdilerde Türk toplumu da önemli bir sınavdan geçiyor. Bir önceki yazıda arzettiğim ‘başa gelen çekilir!’ sözünü plansızlık boyutunda yaşayan; günübirlikçi ve nemelâzımcı bir toplum olduğumuzdan, bu sınava da hazırlıksız yakalandık. Bir hayat felsefemiz yok. Bize gelip çarpan hâdiselere karşı hamâset veya kör tarafgirlik dışında anlamlı bir tepki veremiyoruz. Her imtihan karşısında ya eleştiriyor, ya başkalarını suçluyor, ya bağlı olduğumuz tarafın sloganlarına sarılıyor, ya da bana dokunmayan yılan bin yaşasın anlayışıyla kendi çıkarımızın peşine düşüyoruz. Câhiliz ve İslâm’ın istikâmet veren özünden mahrûmuz. Kendi geliştirdiğimiz şekilci anlayışların mahkûmuyuz ve bunların neticelerinin de mağdûruyuz.

Zulüm sınavlarına karşı da toplumsal bir ön hazırlık gerekir. Bir hayat ve toplum görüşü olmak, fikrî olarak uyanık kalabilmek, zulmün ayak seslerini işitebilmek, toplumsal dokuyu ve bağları o sınavın şiddetine dayanıklı hâle getirmek, kendi kalabilmek, özgüven ve demokratik refleksler geliştirebilmek ve benzeri birçok kaabiliyet hep bir plan, hayat felsefesi, eğitim ve gayret gerektirirler. Biz bunlardan yoksun yaşıyoruz. İhtiyaç da duymuyoruz.

AK Parti ve Erdoğan ekseninde yaşadığımız 17-25 Aralık sonrası gelişen zulüm ve aldatılma süreci de böyle bir imtihan görevi görüyor toplumumuz için. Bir samimiyet ve kalite sınavı bu. Ancak bu sınavda da tıpkı daha önceki Ergenekon ve derin devlet dönemlerinde olduğu gibi başarısız oluyoruz. Toplum hep en hassas ve zayıf damarları olmuş olan fakirlik, gelecek endişesi, bozuk devlet anlayışı, korku, fırsatçılık, ötekileştirme, makama ve devlete tapma gibi hastalıklarına ilâve olarak bu sefer dinle aldatılma sınavına da girdi ve dibe çakıldı.

Tehlike bu sefer kan emen sivrisinek, kene ve tahtakurusu şeklinde bünyeye yapışmış bir vaziyette ve toplumun şimdiye kadar biriktirebildiği üç beş gram insaf, iz’ân ve hakîkat kanına da gözünü dikmiş durumda. Adını zikrettiğim bu hayvanlar gibi toplumun hayat damarlarına münâfıkça sirâyet eden kişiler; hortumlarını, hattâ kene gibi kafalarını, toplumsal damarların içine soktular ve o uyurken de onun geleceğini ve kaynaklarını emip duruyorlar. Biraz kıpırdanacak gibi olsa bu sefer de sahte bir düşman icâd edip onu ‘vampirlerle’ yâni ‘’paralel’’ safsatalarıyla ve gerçekte varolmayan düşmanlarla korkutarak asıl kan emiciler olarak emmeye devâm ediyorlar.   

AK Parti, büyük yolsuzluk ve rüşvet ağı ortalığa saçıldığında tıpkı her suçlu gibi tek yapmak zorunda olduğu şeyi yaptı: Atak moduna geçti ve bunu sağlamak için de dinî kimliğini kalkan olarak kulllanırken, elindeki devlet gücünü de mızrak olarak kullandı. Adâlet sistemini ve demokrasinin saç ayakları olan diğer kurumları felç etti. Büyük bir propaganda ağı kurdu ve namuslu davranıp yanlışa yanlış diyen herkesi ‘hâin’, ‘paralel’ ve ‘darbeci’ ilân etti. 

İşte her kesimiyle Türkiye toplumu bu hâdiseler karşısında yukarıda çizdiğim çerçevede bir karakter, samimiyet ve kalite imtihanı sürecine girdi. 17-25 Aralık davaları sonrası gelişen döneme ‘süreç’ dense de bu döneme aslında Türkiye toplumunun imtihan süreci demek daha doğru gibi geliyor bana. Çünkü zâlimler ve diktatörler mutlaka yıkılıp giderler ama o zulüm sürecinde karakter ve kalite sınavı veren toplumlar sınavdaki başarı veya başarısızlıklarının neticeleri ile cedelleşerek hayatlarına devâm etmek zorunda kalırlar.

Hitler’in zulümlerini alkışlayan ve destekleyen Alman nesli Hitler sonrası acılar çekmeye devâm etti. Lenin, Stalin, Mao, Firavunlar, Nemrudlar ve Yezidler sonrası, tüm toplumların yaşadıkları sıkıntılar ve imtihan serüvenleri hep bir nakarat olarak tarih sayfalarında yerlerini aldılar. Tarihin tekerrür etmesi gerçeği; insan doğasının değişmezliği yanında biraz da insanın geçmiş imtihanlardan çıkaramadığı derslerin sonraki imtihanlarda benzer bir başarısızlık yaşatmasının hikâyesidir aslında. Hattâ, bir sonraki imtihanlar çoğu kez öncekilerden gerekli dersler çıkarılamadığından dolayı sorunların toplumun bağrında tekrar filizlenmesidir. Hani bâzı yıllık bulaşıcı bitkiler vardır. Kökünden çekmeyip sadece toprak üstünde görünen kısmını biçtiğiniz için bir süre sonra tekrar filizlenirler. Toplumsal imtihanlar da işte böyle bir doğaya sahiptirler çoğu zaman. Hatâlardan dersler çıkarıp yeni nesli ona göre eğitmezseniz eğer, sorunlar tekrar filiz verirler ve birkaç nesil sonra tekrar her yere bulaşırlar.

Bu son imtihan sürecinde Cemaat dediğimiz Hizmet Hareketi ve çok az sayıdaki solcu, liberal, milliyetçi ve sâir kesimlerden insanlar dışında demokratik ve insânî liyâkat sınavını geçebilen olmadı. Yukarıda resmettiğim hastalıklarla malûl bir toplumdan daha fazlası da beklenemezdi zâten. Erdoğan ve işbirliği yaptığı Ergenekonvâri suç yapılanmaları da stratejilerini hep bu zaaflarımız üzerine temellendirdiler. Sürekli olarak korku salıp psikolojik harp teknikleri uygulayarak, o toplumsal zaafları suistimâl ettiler. Oysa bir hükümetin ve devletin amacı o hastalık ve zaafları tedâvi etmektir; suistimâl etmek değil.

Kemalistler, Ergenekon bağlantılarından dolayı; anlaşma gereği Erdoğan’a sessiz kalarak destek verdiler. Ergenekon’un CHP ve MHP bağlantıları sayesinde Erdoğan’ın önünü tıkayacak her türlü tepki ve gelişme, muhâlefetin gizli desteği veya muhâlefet yapmaması sayesinde önlendi; böylece Erdoğan’ın yolu hep açık tutuldu. Milliyetçi cephenin muhtemel muhâlefeti de Ergenekon’un kilit adamları vâsıtasıyla önlendi. Bugün üç-beş istisnâ dışında en muhâlif olmasını bekleyeceğiniz soldan bile Erdoğan’a karşı örgütlü bir tepki göremezsiniz. CHP ve Atatürkçüler de buna dâhildir. Kılıçdaroğlu ve bir iki CHP’li vekilin çıkışları müstakil, donkişot çıkışlarıdır. Bu bir bakıma bizde solun da aslında topluma dayalı gerçek bir sol felsefe geliştirememiş olmasındandır.

Halkın önemli bir kısmı ile Atatürkçü, Kemalist ve Cemaat alerjisi olan diğer kesimlerin önemli bir bölümü, ‘yozlaşmış devlet veya parti’ anlayışından çok da rahatsızlık duymadıkları için Erdoğan AKP’sinin paralel adı altında sahnelediği tüm zulümlere hattâ hukuk darbelerine sessiz kaldılar. Başta ‘’yesinler birbirlerini’’ fırsatçılığı ile başlayan duyarsızlık, sonradan ‘’bırakın Cemaat’i dövsünler’’ seyrine dönüştü. Bu hâl şimdilerde; ‘’çok baskı var, aman kendini tehlikeye atma’’ nemelâzımcılığına dönüşmüş durumda.

Eskiden Ergenekon döneminde AK Partili ve dindar kesimleri sürekli olarak köktendinci, yobaz, İrancı, şeriatçı, laiklik düşmanı diyerek tâciz eden ve onları devleti ele geçirip laikliği yıkacak ve şeriat getirecek kişiler olarak takdîm eden bu kesimlerin, Erdoğan tüm devlet sistemini ele geçirmek üzere iken hiçbir tepki vermemeleri, aslında ne kadar da samimiyetsiz ve ideoloji yoksunu olduklarını ve sadece Ergenekon’un gazladığı laiklik hamâseti ile beslendiklerini göstermiş oldu. Sol kesimlerin de büyük çoğunluğunu bu gruba dâhil etmek pek de yanlış olmaz.

Erdoğan imtihanını en acı verici sonuçlarla kaybeden kesim ise dindar-muhafazakar-sağcı kesim oldu. Yıllardır özünden uzak; şekilcilikle ve kültürel boyalarla makyajlar yapılarak bugünlere getirilmiş olan İslâmî ‘hassasiyetlerin’ ve ‘yaşantıların’ balonu patlamış oldu. Hizmet Hareketi ve bir iri ufak dinî grup dışında kalan bütün İslâmî kesimler Erdoğan’ın siyâsî rüşvetlerinin ve saldığı korkunun esîri oldular. Haksızlıklara göz yumup, Müslümanların mallarının gasp edilmesine ses çıkarmadıkları gibi ondan pay da istediler. Namus bekçisi rolleri kesip herkesi Cehenneme sokan hamâsetlerinin ardında çocuk tecâvüzcülerine bile, Erdoğan’a dokunur endişesiyle, tepki vermeyecek karakterler olduklarını bizler bu imtihan sürecinde öğrenmiş olduk. Devlet baskısına hattâ kavramına yıllarca sövmüş olan bu kesimlerin aslında ne kadar da kudret ve makam tapıcısı olduklarını da yine bu süreçte görmüş olduk.

Tüm toplum olarak nasıl da; ‘dayak yiyen ben değilsem çıkarıma bakarım!’ anlayışı ile hareket ettiğimiz; bölünmüş, birbirini ötekileyen, düşene tokat vuran, güçlü ise hırsıza, tecavüzcüye bile ses etmeyen, kaypak, kişiliksiz ve özgüven yoksunu bir toplum olduğumuzu bu süreçte sergilemiş olduk. Bu hastalıklar çoğaltılabilir. 
Zulüm yapan her devlet sahibi zâlim gibi, şimdinin zâlimleri de yakında devrilip gideceklerdir. Bizlere ise elinde kırık notlarla dolu karnesi ile mağdûr, mahzûn ve tahrip edilmiş bir toplum kalacaktır.

Soru şu: Toplum bu imtihan sürecinde sergilediği sefillikten ders almayı başarabilecek mi ve yeni nesillerini ona göre yetiştirebilecek mi; yoksa sefillik istasyonunda başka bir zâlimin treninin gelmesini mi bekleyecek? Tarihin tekerrürü örneğinde verdiğim örnekte olduğu gibi; yanlış ve bulaşıcı hastalıklarla, zehirlerle dolu olan bu bitkiyi kökleriyle söküp atmayı mı deneyecek, yoksa üç beş budamayla kendini mi avutacak?


Şayet öyle olursa, 20-30 yıl sonraki yeni bir Erdoğan trenine binmeye hazır olun derim. Asıl mesele de bu ya! 

4 Mayıs 2016 Çarşamba

ERDOĞAN GİTSE DEVLET YIKILIR MI?

Bu yazı 4 Mayıs 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Erdoğan, tarafsızlık ilkesini hiçe sayma pahasına, Cumhurbaşkanı olduktan sonra bile AK Parti vagonlarının lokomotifliğini elden bırakmadı. Yolsuzluk dâvâlarının bir daha gündem olmaması için her türlü tedbir alınmalıydı. Önce Cumhurbaşkanlığı makamı ele geçirilmeli ardından da uyumlu ve söz dinleyen birisi Başbakanlık koltuğuna ‘vekâlet’ ettirilmeliydi. Bugün mevcut Davutoğlu hükümetinin, Havuz medyasının, AKP teşkilâtının ve hattâ AK trollerin beyanlarına ve ifâdelerine bile baksanız bu ilişkinin gizlenmeye bile gerek duyulmadan uygulandığını görürsünüz. Erdoğan’ın fevrî tutumu ve çâresiz durumu mızrağı çuvalda saklamayı zorlaştırıyor.

Erdoğan perde gerisinden de olsa etki sahasını hiç terk etmedi. Hâlen tüm uygulamalar onun yörüngesinde dönüyor. Açıklamalarıyla ve uygulamalarıyla bunun doğruluğunu defalarca teyid etti. 7 Haziran seçimlerine kadar çok daha açıktan yürüyen bu ilişki, seçim sonuçlarının yarattığı beklenmedik şok ve ardından parti içinde yükselmeye başlayan ‘buna Erdoğan’ın üslubu neden oldu’ şeklindeki eleştiriler sâyesinde perde gerisine çekilmiş oldu. Ama bu müdâhil ve kontrolcü tavır hiç yok olmadığı gibi etkisini de asla yitirmedi.

Hukuk dışı kanunsuz uygulamaları, kayyımlı gaspları ve masum insanların evlerine ev baskınlarını yapan polisler bile ‘emir büyük yerden, yukarıdan’ demekten kendilerini alamıyorlar.

17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları başladığında ‘hedef Erdoğan’ denilerek onun karizması bir kalkan olarak kullanılmış ve halk ilk olarak o şekilde kandırılmıştı. Ardından Erdoğan’ın da ‘bana ihânet ettiler!’, ‘beni kandırdılar’ şeklinde; farklı grupları hedef alan açıklamaları oldu. Bunlar, ‘Türkiye eşittir Erdoğan’ denklemi kullanılarak yürütülmeye çalışılan algı çalışmalarıydı şüphesiz. Haddizatında Erdoğan ve AKP’nin tüm hukuksuz uygulamalarının temel dayanak noktasını oluşturan ‘paralel devlet’ safsatası bile ‘biz devletiz’ şeklindeki yanlış; ama kasıtlı algı operasyonunun bir ürünüdür.

Erdoğan’a yakın çevrelerin sızdırdığı iddiâ edilen (Emre Uslu) Pelikan dosyalarında bile Davutoğlu’nun Erdoğan’a ihânet ettiği söyleniyor. Yâni, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile mevcut parti ve hükümet fonksiyonları arasında devâm eden organik ilişki bir bakıma tekrar kendileri tarafından itirâf edilmiş oluyor.

Cemaat ile yollarını ayıran birkaç insandan ikisi olan Hüseyin Gülerce ile Murat Yeni’nin, ‘devlete karşı geldiler!’ şeklinde tezler ile sahaya sürülmeleri de ‘Erdoğan ve AKP eşittir devlet’ anlayışının halkın beynine kazınması çalışmaları aslında. Yoksa mantıken baksanız ‘terör faaliyetleri’ ile suçlanan bir hareketin içinden seçilen iki ‘itirafçı’ imkan ve delil olsa bu yönde itirâflarla piyasaya sürülürlerdi. Bu olamadığı için de halk ile Hareket arasındaki sevgi ve güven bağını zedeleyecek ve yolsuzluklarla suçlanan Erdoğan ve AKP’ye, parti üstü bir kutsal devlet koruması sağlayacak olan alan kullanılmaya çalışılıyor ve bu kişilere de bu nedenle; ‘Hareket devlete karşı çıkıyor’ sözleri söylettiriliyor.

Yâni, AKP’ye ve Erdoğan’a sâdece yolsuzluklar, hukuksuzluklar ve zulümler noktasında karşı duran Hizmet Hareketi, sanki kutsal devlete karşıymış gibi gösterilmeye çalışılıyor. Bu da bizzat Erdoğan’ın Başbakan iken sürekli tekrarladığı, hâin, ajan, işbirlikçi vb. söylemler ile parallellik arz ediyor..

Anlayacağınız, Erdoğan’ın mevcut tüm söylemleri ve uygulamaları, 17-25 Aralık sonrası gördüğümüz Erdoğan hükümetinin aynen devâmı niteliğinde.

Yurt dışı görüşme talepleri reddedildikçe, etrafındaki alanın daraldığını anlayan Erdoğan’ın ‘ben demek devlet demek’ anlamına gelen ifâdeleri kılık değiştirse de artarak devâm edecektir.

En son 22. Muhtarlar toplantısında sarfettiği "Tayyip Erdoğan gitsin demek, 'Bizim tüm siyasetimizi, tüm çalışmalarımızı, üzerine bina ettiğimiz milletimizin, bayrağımızın, vatanımızın, devletimizin tek olması anlayışı yıkılsın' demektir" sözü vatan, bayrak gibi ifâdelerle süslenmişse de ben gidersem devlet yıkılır anlamına gelmekte.

Öncelikle şunu belirteyim: Erdoğan gittiğinde devlet gerçekten yıkılacak noktada ise şayet, devlet zaten yıkılmış demektir. O durumda da Erdoğan’ın; ‘devlet aslında yıkıldı, ayakta tutan son pamuk ipliği de benim’ demesi gerekir. Eğer hırsla peşinden koştuğu başkanlık sevdasının kapısını böyle bir itirâfın halkın kalbinde oluşturacağı korku olacağını anlasa onu da yapmaktan imtinâ etmezdi.

Neticede, Erdoğan gitse devlete hiçbir şey olmaz. Aksine felç edilen adâlet sisteminin ve devlet aygıtının rahatlamasıyla ülke rahat bir nefes almaya başlar. Hücrelere tekrar yeterli oksijenin gitmesi ile birlikte de yenilenme ve tâmirât aşamalarına geçilir. Erdoğan bugün tüm sistemi tek başına kilitleyen bir isimdir ve bu yönüyle de çok başarılıdır. Derin Ergenekon örgütünün en başarılı operasyonu Erdoğan’dır.

‘Erdoğan’dan sonra devlet yıkılır mı?’ başlığı ile benzer bir soru soran yazar Orhan Kemal Cengiz şunları söylemişti:

O diktatörlüğün çökmesinin ardından, ülkenin bir daha gün yüzü göremeyeceğini söyler diktatörler. İnsanları, kurumları öylesine ezmiş, gelenekleri, kuralları öylesine ortadan kaldırmışlardır ki, gerçekten de onlar çöktükten sonra ülke bir cehenneme döner… Çünkü diktatörlerin ülkesinde, bütün o şaşalı, göz boyayıcı “büyük devlet” gösterilerine rağmen gerçek bir devlet bulunmuyor; kurumlar, kurallar ortadan kalkmış oluyor; artık ülkeyi bir arada sadece diktatörün demir yumruğu tutuyor.
Türkiye’nin geldiği nokta ve yukarıda ‘Erdoğan’ın başarısı’ ve ‘felç edilen sistem’ dediğim hususlar bu cümlelerle örtüşüyor.

Türkiye henüz tam anlamıyla Cengiz’in tarif ettiği konumda değil. Zaten o yüzden eğer Erdoğan gittiğinde devlet yıkılacak noktaya gelmişse, Erdoğan bu sözleri söylediği anda yıkılmış demektir diyerek sonuçtan ziyâde sürece işâret ettim. Öyle bir durumda Erdoğan, zâten devletin külleri üzerinden konuşuyor demektir.

Bu özetini geçtiğim süreçte AKP, İslam’ı istismâr etmek suretiyle nasıl dinin içini boşaltıyorsa (Ahmet Kurucan), ‘ben demek devlet demektir’ anlayışıyla ve bu yönde attığı kanunsuz, fevrî adımlarla da demokratik hukuk devletinin içini boşaltıyor. Ahşap bir evin bir kaç yıllık bir sürede termitler tarafından içten kemirilmesi sonucu aniden çökmesi gibi, devlet aygıtı da benzer şekilde Erdoğan’ın darbeleri ile, üstelik başkanlık da (postmodern Erdoğanist diktatörlük) tesis edilirse, ânî bir yıkıma uğrayacaktır.

‘’Devlet irâdesi işlemez olursa, kişilerin hürriyetini koruyacak hiçbir kuvvet kalmaz’’ sözü Mustafa Kemal tarafından söylenmiştir. Bu sözde ‘’hiçbir kuvvet’’ ifâdesinde saklı bulunan ‘’kuvvetler’’, demokrasilerdeki yasama-yürütme-yargı kuvvetlerine tekâbül eder ki, daha geçen ay bir AKP’li vekil ‘’hepsi bizim elimizde’’ diyerek büyük bir itirâfda bulunmuştu. Yani benim, devlet aygıtı felç edildi tanımlamamın isbatı niteliğinde bir itirâf…

M. Kemal’in bu ileri görüşlü sözüne rağmen, bugün Atatürkçü geçinen kitlenin, ‘mağdur nasılsa Cemaat’ şeklindeki yaklaşımının demokrasilerdeki bir başka güç olan muhâlefetin de nasıl bir zihin ve basîret yoksunluğu yaşadığına işârettir ki tehlikenin boyutunu daha da ziyâdeleştirir.

Erdoğan’ın ‘’cadı avı’’ ve Güneydoğu’nun sürüklendiği tehlikeli boyut, ayrıca IŞID’e verilen örtülü destek aslında devlet sisteminden önce, halkı tüketiyor. Eflatunca söylersek, halkını tüketen devletler de ancak kendilerini tüketirler. Yani bu bağlamda söyleyecek olursak, Erdoğan gitmesede bu politikalar sürdüğü müddetçe devlet zâten bitmiş demektir.

19. Yüzyıl İspanyol yazarlarından Emilia Bazán diktatörlüğün bir aria gibi olduğunu ve asla bir opera olamayacağını ifâde eder. Yâni bu; anlam yönüyle, diktatörlük tek adamlık bir oyundur şeklinde sadeleştirilebilir. Bizdeki mevcut durum da, Erdoğan’ın tek adamlık başkanlık hırsı mâcerası üzere yol almaya devâm etmektedir. Nihâyetinde, Amerikan’ın kurucu babalarından Benjamin Franklin’in dediği gibi, ‘’En tehlikeli insanlar, büyük makamlara gelmiş küçük insanlardır.’’

Peki bu millet nerede hatâ yaptı derseniz, onun cevabını da hem Farabi hem de Platon’a atfedilen bir sözde arayalım: ‘’İktidar, iktidara düşkün olmayan ve iktidardan gelecek yararlara ihtiyacı bulunmayanlara verilmelidir.’’

Baştaki soruya dönerek bitirelim. Erdoğan gitse devlet yıkılır mı? Buna özet cevabım Oscar Wilde’nin şu sözünde ayândır: ‘’Bazı insanlar nereye gitse mutluluk getirir, bazılarıysa ne zaman gitse!’’

Devlet konusuna devâm edeceğiz…

27 Nisan 2016 Çarşamba

AKP’NİN YURT DIŞI AJANLIK FAALİYETLERİ

Bu yazı 27 Nisan 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları AK Parti Hükümeti’nin kurduğu büyük yolsuzluk çarkına sokulan ilk çomak olmuştu. AKP’nin şeffaflaşma ve aklanma yerine büyük bir panik ve korku içinde bir nevi suçun kabulü anlamına gelen adâletten kaçış yolunu tercih etmesi ülkemizi tehlikeli bir sürece soktu. Hukuk sistemi felce uğratıldı, her kuruma müdâhale edildi, devlet itibarı, onuru ve saygınlığı ayaklar altına alındı.

Hükümet’in son üç yılın özeti olan faâliyetlerini dört ana başlıkta toplamak mümkün:
Yolsuzluk soruşturmalarının tekrar açılmaması için her türlü idârî ve gayrı hukûkî tedbiri almak; bu uğurda gerekli dezenformasyon ve algı yönlendirme çalışmalarını eldeki Havuz medyası ve devlet aygıtı, ajansı ve medyası aracılığıyla sürdürmek.

Patlamak üzere olan ekonomi balonunu Katar ve Suudi paralarıyla yamamaya devâm etmek.

Devlet ayakta ve hâlâ itibarı var görüntüsü vermek. Her hatayı inkâr etmek, yalanla savuşturmak; yetmiyorsa ‘paralele’ yıkmak.

Erdoğan’ın başlattığı, Ergenekon ve PKK’ya sözü verilen ‘’cadı avı’’nı devam ettirmek. Kendi halkını, rakip ve düşman gördüğü kesimleri fişleyip onların kurumlarını ve mallarını kayyımlar atamak yoluyla gasp etmek. Bu uğurda yurt içi ve yurt dışı istihbârat faâliyetlerinde bulunmak…

Bu yazının amacı açısından bu sonuncu madde ile devâm edelim.

Yurt içi istihbarat çalışmalarımızı tek kelimeyle özetle deseniz, adam fişleme uzmanlığı, hırsı ve azmi derim. Yıllardır eğer tek değilse bile en iyi yapılan iş bu maalesef. Sürecin en başlarında Erdoğan’ın ataşelikleri toplayıp Cemaati bulundukları ülkelerde şikâyet etmelerini istemesi, yurt dışındaki okulları kapattırabilmek adına tek tek ziyâretler yapıp bizzat devlet başkanları nezdinde taleplerde bulunması bu fişleme olayının daha da genişleyeceğinin habercisiydi. Zaten Ergenekon dönemlerinde de yapılan bu yurt içi ve yurt dışı fişleme çalışmaları, Ergenekon’un akıl hocalığı ve Erdoğan’ın gözünü kin bürümüş hırsı ile birleşince daha ileri bir noktaya taşınmış oldu.

Her ülkenin yurt dışında ajanlık faâliyetleri yapması belli kâideler çerçevesinde normal karşılanabilir; hattâ bu çoğu zaman bir zorunluluktur. Ancak bizdeki, Ergenekon ve Erdoğan özelinde temsil edilen anlayışlar köklü bir devlet aklından yoksun, kişisel çıkarlar ve hırslarla güdümlü, devlet itibârını ve geleceğini tehlikeye atan gayretlerdir. Gelişmiş ülkelerin faâliyetleri daha çok devlet güvenliğinin temîni, bilgi, teknoloji ve kaynak takibi, önleyici ve işlevsel espiyonaj vb. çerçevelerde cereyân eder. Sırf kendi vatandaşına odaklı, onlara güvensizlikten beslenen ve yine iç politika endeskli reflekslere dayanan fişleme ağırlıklı bir anlayış ancak, ya sosyalist ya da diktatör rejimlerde olur ki bizde her iki refleks de baskın durumda.

Yurt içine baktığımızda MİT bugün KCK’yı örgütleyen, PKK ile masaya oturup tâvizler veren, Öcalan kuryeliği yapan, Suriye’ye ve başka bâzı ülkelere silah ticâreti yapan, Erdoğan ailesi ve bâzı AKP’li çevrelerin bölge ülkeleri ve İsrail ile olan gizli ticârî ilişkilerini yöneten bir yapı olarak algılanıyor. Kendi halkını fişleme uzmanlığından zâten bahsettik.

Yurt dışında ise MİT eliyle Arap ülkelerinde tesis edilmeye çalışılan ‘abi’ rölü ve ‘Halîfe Erdoğan!’ çalışmaları Araplarla aramızı daha da açtı. Nijer’e bile kaçak silah satıyoruz. Sızan bir ses kaydında bir THY yetkilisinin ağlamaklı bir sesle ‘gönderiyoruz ama ölenler kim, Müslüman mı, Hristiyan mı’ şeklindeki sözleri hâlâ kulaklarımızda çınlıyor.

Tüm bu illegal hareketler büyük devletler tarafından kayıt altına alınıyor. Gerektiğinde tâviz koparma gerektiğinde sopa gösterme amacıyla karşımıza çıkarılıyor. Ülke güvenliğimiz tehlikeye giriyor. Dikkat dağıtma adına yapılan her algı çalışması daha büyük bir algı çalışmasıyla örtülmeyi gerektiriyor. Böylece yanlışlar daha büyük yanlışları doğuruyor.

Geçen yıl AKP adına Avrupa’da istihbârat faâliyeti yapan Erdoğan’a yakın bâzı isimler tutuklanmışlardı. Devlet işleri adına mı faâliyet yürütüyorlardı? Elbette hayır! Erdoğan’ın başlattığı ve Hizmet Hareketini bitirme adına yapılan cadı avı yurt dışına sıçratıldı o kadar. Daha doğrusu Ergenekon’un da hep yapageldiği çalışmalar genişletilmiş oldu. Daha geçtiğimiz Şubat ayında Hollanda’nın Rottherdam elçiliği nezdinde ‘Cumhurbaşkanına hareket eden Türkleri bildirin’ şeklinde bir skandal ortaya çıkmıştı. AKP zihniyetinde ‘hakaret’ yazılan şeyin aslında ‘eleştireni fişle ve paralelse bildir’ şeklinde okunduğunu hatırda tutalım. Kaldı ki o ülkelerde bir Başkana hakaret de düşünce özgürlüğü kapsamında kanuni bir vatandaşlık hakkıdır.

İlâve olarak, yurt dışındaki elçiliklerimizde çalışan bâzı insanlar oralardaki vatandaşlarımızın kişisel bilgilerini seçim zamanında AKP teşkilatlarına vererek hukuksuz bir iş yapmakla kalmıyorlar, listelerdeki isimleri tek tek fişliyorlar ve ‘paralel’ olanları tesbit ediyorlar.

Amerika gibi dünyanın süper gücü bir ülkede bile bu câhil cesareti faâliyetler tam gaz sürdürülüyor. Hatırlamanız açısından eski bir hâdiseyi hatırlatayım. Yanılmıyorsam 2014 yılı sonbaharıydı. Fethullah Gülen’in kaldığı Pennsylvania’daki konutun önünde iki kere protesto gösterileri tertîb edilmişti. Gazeteci Aydoğan Vatandaş benim de İngilizce’ye çevirdiğim ve oldukça ilgi gören yazısında, gösterilerin ardında AK Parti izleri olduğunu imâ etmiş ve bu FBI’ca tesbit edildiği takdirde çok ciddî sonuçları olabileceğine değinmişti.

Geçenlerde Fuat Avni lakaplı Twitter fenomeni, bir Afrika ülkesinde öldürülen Türk öğretmenlerin ölümünde de AKP’ye işaret etmişti. Bu doğruysa yurt dışı istihbârat rezaletlerimize büyük bir skandal daha eklenmiş demektir.

Daha geçenlerde Yeniyön’den Fuat Baran ve Yenihayat’tan Nazif Apak, Cemaat mensubu bâzı iş adamlarının pasaportlarına illegal şekilde ama devlet eliyle el konulduğunu veya iptal ettirildiğini yaşanmış örneklere dayanarak ifâde ettiler. Bu uygulamanın yurt dışında bulunan Cemaatin öğretmen ve ailelerine de sıçrama ihtimâlinin yüksekliğine binâen, bu kişilerin bu yaz mümkünse Türkiye’ye tatile gitmemeleri de tavsiye edilmişti. Apak ayrıca İnterpol yetkililerinin bu pasaport iptali uygulamasından duydukları rahatsızlığı da aktarmış ve bunun ancak 3. Dünya ülkeleri ve diktatörlüklerde görülen türden uygulamalar olduğu şeklindeki söylemlerini bizlerle paylaşmıştı.

Ben de sizlere kimsenin pek bilmediği veya bilse de çok konuşmadığı başka bir istihbârat-fişleme yönteminden bahsedeyim.

Sadece ateşeliklerdeki bâzı personel değil; bizzat AK Partili bâzı vatandaşlar ve akademisyenler eliyle de bu fişleme çalışmalarına devâm ediliyor. Kendilerine neler vaad ediliyor, nasıl motive ediliyorlar ve nasıl organize oluyorlar bu ayrı bir araştırma ve sosyolojik analiz konusu.

Sadece kişiler de değil; Hareket’in kurumları da fişleniyor ve mümkünse işleri engellenmeye çalışılıyor. Yahudi ve Ermeni lobilerine para verilip Amerika’daki Charter okullarının kapatılması veya aleyhte kara propaganda yaptırılması yönünde Ergenekon döneminde de varolan çalışmalar yürütülüyor. Kültür merkezlerinin faâliyetleri tesbit edilip, meselâ Cemaat fakir Ahıska Türklerine yardım eli uzatıyorsa, onlara adam gönderip ‘size para verelim kendi kültür merkezinizi açın’ deniliyor ve bağlar kopartılmaya çalışılıyor.

Türkiye’de bir iki yıl evvel adı fişleme skandalı ile gündeme gelen bir devlet çalışanı, Milli Eğitim bursu ile yurt dışında okuyan öğrenci ve akademisyenleri takip eden kurumun başına getirilmişti. Gelişmelere ve duyumlarıma bakılırsa yaptığım çıkarım şu: AKP bu tarz kişiler aracılığıyla hem Türkiye’deki üniversitelerde hem de yurt dışındaki üniversitelerde bulunan bâzı partililerini belirli motivasyonlarla organize ediyor ve oralarda yaşayan, özellikle Milli Eğitim burslusu akademisyen ve öğrencileri, fişlettiriyor. Böylece, hem elçiliklerdeki bâzı elemanları hem de bu partili akademisyenleri kullanarak esnafından öğrencisine onbinlerce kişiyi fişliyorlar. Bu sadece Amerika’da değil başta Avrupa olmak üzere birçok yerde uygulanıyor.

İsim vermeden birkaç örnek vereyim. Geçenlerde Cemaatten bâzı arkadaşlarla görüşüyordum. Bizzat benim de tanıdığım ABD’de burslu okumuş sonra da bir devlet üniversitemizde kadro almış olan ve

AKP adına trollük yapmaya başlayan bir şahsın ziyâret! amaçlı geldiği şehirde bâzı insanları fişlediği ve hattâ bir tanesine; ‘senin adını bildirmeyeceğim!’ diyerek aklınca ukalaca bir iyilik örneği sergilediğini öğrendim. Kendisi ABD’de öğrenci iken Cemaat’in her aktivitesine katılır hattâ önayak olurdu.

AKP adına bugün trollük yapan başka bir kimya profesöründen de bahsettiler. Tanımıyorum ama önceden Hareketten insanlarla birlikte okul bile açmış bu kişi. Bugün kendi açtığı okulun terörist yetiştirdiğini savunuyor. Sohbetlerine gittiği o insanlara terörist diyor!

Bu insanlara neler vaad ediliyor da bu hale geliyorlar  bu sosyolojik ve gazetecilik bağlamında analiz edilmeli.

Başka bir örnek. Yaşadığım eyaletten tanıdığım bir kişi ki, hala eşini sıkılmasın diye Cemaat ablalarının sohbetine gönderiyor, tanıdığı bâzı kişileri arayarak ‘filanca kişi hala Cemaat sohbetine gidiyor mu’ gibi ifâdelerle aklınca istihbârat topluyor.

Başka bir örnek ise daha vahim. Başarılı ve Türkiye’de ufak bir şehrimizde bir üniversiteye başvuran bir akademisyen hakkında Ankara’daki bir üniversiteden kısa süreli akademik ziyaret! amaçlı gelen iki hocanın ‘paralel mi?’ diye istihbârat topladığını duyduğumda çok sinirlenmiştim. Ankara nere, o küçük şehir nere! Bu nasıl bir istihbârat ağı insan merak ediyor!

Herkes akademik çalışmayı bırakmış, kim bilir ne vaadlerle Amerika gibi espiyonaj hassasiyeti güçlü bir ülkede adam fişleme cesâreti sergiliyorlar.

ABD ve diğer birçok ülkede bu yapılanlar (Erdoğan’a ‘hakaret! tesbiti dahil) ifade özgürlüğü ilkesine aykırıdır ve o ülkenin iç işlerine bir müdâhaledir. Fişlenen bu insanların önemli bir kısmı çifte vatandaş yani o ülkelerin de vatandaşlarıdır. FBI’ın bunları takip etmemesi mümkün değil. İleride yaptırımları mutlaka olur.

Zaten ben de elinde delili olan kişilerin durumu FBI’ya bildirmelerini tavsiye ediyorum. Bu işin acıması olmaz! Mâsum olduklarını bildikleri insanları birtakım vaadler uğruna yurt dışında illegal fişlemelere tabi tutup hak ihlallerine sebep olanlara acımamalı ve hesapları sadece âhirete bırakılmamalı. Bu, en başta içinde yaşadığımız ve kanunlarına uymaya bir bakıma söz verdiğimiz Amerikan halkına karşı bir vazifemizdir. Ben öyle düşünüyorum diyor, son kararı mağdur edilen kişilerin kendilerine bırakıyorum.

Bu önemli konuyu şimdilik burada kesiyorum, ancak takipçisi olacağım. Ne derler! Yayalım!