AK Parti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AK Parti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ekim 2016 Pazartesi

FİTNECİ DEVLET, BOZUK TOPLUM, ISLAHÇI CEMAAT

Bu yazı 3 Ekim 2016 tarihinde Yeniyonum.com (Baz Haber) de yayınlanan köşe yazısıdır.



Bazı yabancı kaynaklar 1942 yılı Varlık Vergisini anlatırken, amacını ‘yeni bir Müslüman burjuva sınıfı oluşturmak’ olarak ele alıyorlar. Oysa CHP dönemlerinden bahsediyoruz. Buna aslında seküler, laik ve Kemalist, hatta CHP’li ve ‘Türkçü’ (Türk değil) bir burjuva demek daha yerinde olur. Ya da, en azından, bu çizgideki bir rejime odun taşıyabilecek nitelikte olan herkes. O talihsiz süreç yaşanırken, Yahudiler çoğunlukla mallarını yurtdışına kaçırabildiler. Bu tür durumlara çoklukla maruz kalan bir topluluk oldukları için böyle tehlikelere hazırlıklılar. Hatta, bu tür reflekslerinden dolayı dünyada bankacılık sistemini ilk olarak Yahudilerin tesis ettikleri bile söylenir.

Rahmetli Oktay Sinanoğlu hoca ile Amerika’da yaptığımız meşealtı sohbetlerinden birinde anlatmıştı bunu bana. Yahudilerin böyle bir sistem geliştirmekteki amaçlarından birinin; sıkıntı anlarında varlıklarını, dünya üzerinde daha güvenli bölgelere en hızlı şekilde aktarabilmek olduğunu söylemişti. Görünen o ki; böyle bir kaosa hazırlıklı olmayan diğer ecnebi vatandaşlarimiz 1942 fırtınasına hazırlıksız yakalanmışlardı.

Bu olayda amaç sadece ekonominin değil toplumun da ‘Türkleşmesi’ idi; ama unutmayın ki bu tür Türkçülük anlayışları daha İttihat ve Terakki’nin ilk zamanlarından itibaren, gerçekte kendileri Türk olmayan bu kesimler tarafından sürekli suistimal edilmiş, Türkçülük adeta güce ve kontrole bir maske olarak kullanılmıştır. Atatürk’ün, ölümünün ardından devlet sistemi ve toplum mühendisliği çerçevesinde kutsanan bir konuma getirilmesi de yine Atatürk’ün kendi isteğiyle olmamıştır. Bu aşırı kutsama durumu, İttihadçı-Türkçü damarın; onun karizmasını, konumunu ve potansiyelini kullanmak istemesiyle ve Atatürkçülük-Kemalizm dediğimiz rejime dönüştürmesiyle oluşmuştur.

Bu nedenle de Türkiye’nin inşasında kullanılan ‘Türkçülük’, hastalıklı bir anlayıştır; fıtri ve doğal değildir. Bu anlayış sayesinde, Osmanlı’ya bağlı olan Arap ve diğer ulusların bünyeden daha kolay kopmaları sağlanmış ve bu akımlar Osmanlı’daki toplumsal çözülmeyi hızlandıran bir katalizör görevi görmüşlerdir. Diğer yandan da o mahiyetimizdeki uluslara, yine İngilizler tarafından öğretilen, ulusçuluk akımı ile de bu kopmalar hızlandırılmıştır. Yani içeride Türkçülük şeklinde beliren ‘Ulusculuk’, Osmanlı toplumunun dokusunu oluşturan değişik unsurlara da bir ideoloji olarak benimsetilmiştir. Bugün Perinçek ve Ergenekon Gladyosu ile temsil edilen ve Kemalizmin bir türevi gibi hareket eden Ulusalcı akım da yine bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bunun İngiliz aklından bağımsız olmadığı unutulmamalıdır.

6-7 Eylül 1955 olaylarında, Özel Harp eliyle, Kıbrıs bahane edilerek çıkan olaylarda daha çok Rum vatandaşlarına ait yerlere saldırıldı. Bunun için de Selanik’te Atatük’ün evine Rumlar tarafından bomba atıldığı iddia edildi. Kendi Gladyomuzun bir Türk’e yaptırdığı bu kışkırtıcı eylemden bir yıl evvel, bir İngiliz elçinin kendi ülkesine ‘Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin iyi ama kırılgan olduğu, Atatürk’ün evine yapılacak bir saldırının kaosa neden olabileceği’ şeklinde bir rapor gönerdiği de bilinmektedir. Yani, o olayda da İngiliz aklı ve İttihadçı Gladyo işbirliğinin izleri görülmektedir.

Başta Ermeniler olmak üzere tüm gayr-ı Müslüm vatandaşlarımızı etkileyen, 1942 Varlık Vergisi bir vergi uygulaması olarak lanse edilmiş; ama aslında tam bir gasp aracı olmuştur.

İnsanlar 15 gün içinde o ağır vergileri ödemek durumunda bırakıldılar. Malı olan malını ancak kelepir fiyatına satabildi, çünkü böyle zamanlarda toplumun sadece korku (itaat) damarları değil; çirkeflik damarları da ortaya çıkar. Tıpkı sıkılan bir bilekte damarın daha belirgin bir hale gelmesi gibi fırsatçılık zirve yapar! Bir önceki; ‘’Düşene Vuran Toplumdan, Herkese Vuran Topluma’’ başlıklı yazımızı hatırlayın! Bu dönemde, belirlenen sürede ‘vergisini’ ödeyemeyenler çalışma kamplarına gönderildiler. Bu kamplarda bazı yaşlı insanların öldükleri de söyleniyor.

Fırsatçılığın hortladığı, şartların zorlaştığı bu dönemde firmalar fiyatlarını arttırdılar ve  böylece enflasyon şişti. Tüm halk da bundan etkilenmiş oldu. Bir de böyle kaos zamanları, kolay yoldan zengin olmak isteyen çevreler ve kişiler için fırsat zamanlarıdır. Olan hep sosyal pramidin en altındaki halka olur. Hem farklı motiflerle toplumu maniple eden liderlerin savaşını vererek canından ve malından olurlar, hem de kaos zamanı fırsatçılarının zulümleri yüzünden zor zamanlar geçirirler.

O dönemde Şükrü Saraçoğlu (CHP) hükümetinin kullandığı bazı söylemlere de bir göz atalım:

"Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz." Şimdi de 15 Temmuz çakma darbesi ardından Erdoğan’ın sarfettiği bazı ifadeleri hatırlayın: ‘Bu bize Allah’ın bir lütfu oldu’, ‘FETÖ’ye kanunlar kapsamında bir şey yapamıyorduk, normal şartlarda yapamadıklarımızı yapabiliyoruz artık!’ ‘Ne mahkemesi, teröristin mahkemesi mi olur.’ Sanırım bu benzerliklerdeki maksadım anlaşılmıştır.

Zaten AKP’nin son 15 yıllık eylemlerine baktığınızda kendi partici çevrelerini en hızlı yoldan zengin edip yeni bir yeşil sermaye oluşturmaya çalıştığını görüyoruz. Rakip olarak görülen başta Hizmet Hareketine ve kişilere bağlı tüm vakıf ve özel kurum ve kuruluşlara el konuldu, malları gasp edildi ve yüz binlerce masum insan hapishanelere dolduruldu. Üstelik bu sefer yapılan zulümlere ‘vergi’ gibi bir kılıf uydurma gereği bile görülmedi. İnsanlar kanundışı yöntemlerle, sadece Erdoğan’ın lafı üzerinden ‘terörist’ ve ‘hain’ ilan edildiler ve soygunlar böylece devlet terörü şeklinde işlenmeye başlandı. İster 1942 olsun, ister şimdiki talihsizlikler; olayların ardındaki Özel Harpçi Gladyotik akıl değişmediği için saçmalıklardan hiç kurtulamıyoruz. Bu noktayı, ‘’Cemaat Türkiye’yi Dava Manyağı Yaparsa’’ başlıklı yazımıza havale ederek, Saraçoğlu’nun diğer ifadeleriyle devam edelim.

"Bu memleket tarafından gösterilen misafirperverlikten faydalanarak zengin oldukları halde, ona karşı bu nazik anda vazifelerini yapmaktan kaçınacak kimseler hakkında bu kanun, bütün şiddetiyle uygulanacaktır.’’

"Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve laakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. (...) Biz ne sarayın, ne sermayenin, ne de sınıfların saltanatını istiyoruz. İstediğimiz sadece Türk milletinin hakimiyetidir."

Bugün Hizmet Hareketi’ne saldırılıp malları gasp edilirken ve AK Parti’nin 17-25 Aralık yolsuzluk dosyaları halkın gözü önünden kaçırılmaya çalışılırken kullanılan; ‘halkın olanı alıp halka veriyoruz’’, ‘’kanunlar dahilinde bunlara karşı bir şey yapamıyorduk’’, ‘’halkın zaferi’’, ‘’Yeni Türkiye’’, ‘’bizi kıskanıyorlar, iyiliğimizi istemiyorlar’’, ‘’hedef Erdoğan’’, ‘’faiz lobisi’’, ‘’kökü dışarıda hainler’’, ‘’sülükler’’ vb. şekillerdeki argümanları da bu gözle bir daha değerlendirin ve paralellikleri görün.

Böyle hatalarından ders al(a)mayan bozuk toplumlar, bizde olduğu gibi, benzer sorunları tekrar tekrar yaşarlar. Önceleri Ergenekon Örgütü eliyle 28 Şubat dönemi cinayetlerini, soygunlarını ve ekonomik krizlerini yaşadık. Şimdilerde ise Türkiye tarihinin belki de şimdiye kadar gördüğü en büyük hırsızlıkları ve gaspları yani AK Parti ve Erdoğan dönemi hırsızlıklarını yaşıyoruz.

Saraçoğlu hükümetinin, yeni (yandaş) burjuva sınıfı oluşturma ve toplumsal dokuyu etkileme kurnazlığı adına kullandığı toplumsal maniplasyon taktikleri ile, Ergenekon’un ‘laik rejim tehlikede’, ‘gerici-İran olmayacağız’ yaygaraları ve Erdoğan’ın ‘Yeni Türkiye’, ‘dış güçler’, ‘paralel devlet’, ‘FETÖ’ safsataları hep aynı şark kurnazlığı örnekleridirler. Yani bir hırsızlığı örtme çabası ve çuvalı halkın gözünden kaçırırken onlara seyrettirilen sihirbazlık maharetleridir tüm bu yaşananlar. Bunun siyasi karşılığı da ‘algı operasyonu’ veya ‘Psikolojik Harp Taktiği’dir.

6-7 Eylül 1955 hadiselerine geri dönelim. Bu talihsiz talan hadiseleri benzer çevrelerin etkisiyle hem de Demokrat Parti döneminde yaşandı. Bugün nasıl Gladyo, Hizmet Hareketi’ne karşı yaptığı tüm çirkefliklere AK Parti ve Erdoğan’ı alet ediyor, onların suç ve zaaflarını kullanıyorsa, o gün de Demokrat Parti’yi kullandığı çok açık. Zamanı geldiğinde de tüm suçlar Menderes’in boynuna asılan idam urganına takıldılar. Derin devletin olaylardaki organizatör rolü Menderes’in boynuna asılarak halka unutturuldu. Bu, elbette Demokrat Parti’nin hatalarını ve ihmallerini görmemek anlamına gelmez. Alet olmak da suçun ortağı olmaktır. Bugün Ergenekoncu Perinçek, açıkça; ‘Erdoğan bizim çizgimizde, ne dersek onu yapıyor’, ‘tasfiye listelerini biz verdik’, ‘bir sürü kaset dosyaları var’ vs. diyorsa, bunlar Erdoğan etrafında oluşan ve artık bir suç organizasyonuna dünüşmüş olan AK Partili kesimlerin suçlarını hafifletmez.

Özetle; her zaman söylediğim gibi, hatalarından ders al(a)mayan toplumlar ne terakki edebilirler ne de çürümüşlükten kurtulabilirler. Aynı hataların girdaplarında, aynı yılanlar tarafından sokulup dururlar. Amerikan toplumunun en beğendiğim yanlarından biri; belli dönemlerde hatalar yapsalar da, hatalarından ders alabilme konusunda bazı toplumsal ve hukuksal refleksler sergileyebilmeleridir.

Bizler İttihat ve Terakki döneminde yaşamaya başladığımız ve sonra onun uzantısı olan Gladyo ile de yaşamaya devam ettiğimiz sorunları artık knonik bir şekilde tekrar ve tekrar yaşamaya devam ediyoruz.

Umarım bir gün biz de daha şağlıklı bir toplum haline gelebilir, hatalarından ders çıkarmayı becerebilen bir kıvama gelebilir ve bu yönde gerekli olan birtakım onarıcı kaabiliyetleri geliştirebiliriz.

Ancak acı olan şu ki; bu reflekslerin gelişebilmesi yönünde belki de en ciddi faaliyetleri gerçekleştiren ve bu uğurda gerekli azmi sergileyen, en sistemli hareket olan Hizmet Hareketi’ni, yani en aktif ıslah edicisini, bugünlerde kudurmuşçasına bitirmeye çalışan ve bununla da ciddi zaman ve enerji kaybeden bir toplumuz aynı zamanda.
Bozuk bir toplumun bağrında hayat bulan, hırsız ve fitneci devlet anlayışı bütün hırsıyla ve gücüyle geleceğe ait tüm ümitlerimizi çalmaya ve kanımızı emmeye devam ediyor!

Bakalım gelecek yıllar, bu topraklara neler gösterecek!

Unutmayın!

Kutsal olan devlet değil; insanlığımız, adalet ve hakkaniyet ölçümüzdür! Geleceğimizin teminatı da devlet aygıtı değil; insanlarımızın kalitesidir.

Bu konu ile alaklı diğer bir yazımız:

Ganimet Diyerek Çalmak
Düşene Vuran Toplumdan, Herkese Vuran Topluma
Cemaat Türkiye’yi Dava Manyağı Yaparsa!


28 Eylül 2016 Çarşamba

DÜŞENE VURAN TOPLUMDAN, HERKESE VURAN TOPLUMA

Bu yazı 28 Eylül 2016 tarihinde Yeniyonum.com (Baz Haber) de yayınlanan köşe yazısıdır.


Bir eğitimci olarak yazılarımda genellikle toplumsal analizlere ağırlık veriyorum. Günlük siyasi gelişmeleri değerlendirirken bile olaylara daha genel bir çerçeveden bakıp içtimai problemlerimize dair gözlemler paylaşmaya çalışıyorum. Kişilere takılmam! Zalimler, siyasiler, şahıslar gelip geçicidirler; ancak toplumsal hastalıklar, tedavi edilmedikleri ve kendilerinden ders çıkarılmadıkları sürece, kalıcı etkilerini hep devam ettirirler. Bir atom bombasının sebep olduğu radyoaktif serpinti gibi, uzun vadede, yavaş yavaş ama acı ölümlere, mutasyonlara, DNA bozukluklarına neden olurlar. Öyle toplumlar kendilerini içtimai bir karantinaya alıp medeni gelişmelerden soyutlayarak, kendi içine kapalı bir şekilde; duran suyun kokuşmaya başlaması gibi iç sorunlarla boğuşup, enerji kaybedip dururlar. Nesiller nesiller üstüne harcanıp durur orada.

Tarihin, olumsuz yönleriyle, hep tekerrür etmesinin temelinde de bu espri yatar. İhmal edilen veya tedavi edilemeyen hastalıklar o toplumun bağrında tekrar nüksederler. Bir nesil gider, ama arkadan gelenler de benzer zalimler, despotlar, hırsızlar ve haysiyetsiz kişilikler tarafından yönetilmek zorunda kalırlar. Hele bizimki gibi toplumlarda bunun olması için yeni bir neslin gelmesini beklemeye bile gerek yoktur. Aynı nesiller, aynı yılanlar tarafından tekrar tekrar sokulup dururlar da, hala düzelme yönünde hiçbir mesafe kat edemezler! Efendimizin; ‘’Mü’min aynı delikten iki defa sokulmaz, ısırılmaz’’ şeklindeki tavsiyesi o toplumda hiç özümsenmemiş gibidir adeta! Bir Batılı, bir karikatür yaptı diye sokaklarda şiddet eylemleri yapan Müslümanlar, zaten bu sözün gereğini yerine getiren bir maya tesis edebilmiş olsalardı şayet, bugün değerlerimize hakaret etme cesaretini veya saygısızlığını kimse irtikab edemezdi.

Maya dedik, onunla devam edelim. Mayasız yoğurt tutmaz derler! Bir milletin sağlıklı bir toplum oluşturabilmesi için bir maya gerekir. Medeniyet geliştirebilmeyi başarabilmiş her toplumda bu maya; temel ahlaki ve etik prensiplere dayalı bir sistem geliştirebilme, temel hak ve özgürlüklere saygı duyma ve birlikte yaşayabilme kültürü tesis edebilme yetenekleridir. Bu, maya hususiyeti taşıyan kaabiliyetler toplumsal bilinç kabında; sabır, saygı ve azim harareti altında çoğalarak bir kültür dokusu oluştururlar. Daha sonra da o kültürden yeni nesiller yetişir, yine aynı koşullar altında.

Bizler bu özelliklerimizi üç yüz yıldan fazla bir süredir kaybetmiş olan bir toplumuz.

Hatta öyleki; bir mayadan yoğurt yapma konusu değil de, ‘bozuk sütten, bozuk kaymak olur’ esprisi bizi daha iyi tanımlar sanki. Evet! Toplumlar da süte benzerler. Zaman, alttan kaynattıkça üstte kaymak birikir. İlk milletvekillerimizden Tahir Efendi’nin bir sözünü mutlaka okumuşsunuzdur. Şöyle der; ‘’Bir şeyin altında ne varsa kaymağı da o cinsten olur. Yoğurdun üstünde yoğurt kaymağı, sütün üstünde süt kaymağı, şapın üstünde şap kaymağı bulunur.’’

Tam burada Efendimizin, ‘’Nasıl olursanız, öyle idare edilirsiniz’’ şeklindeki hadisini hatırlamamak mümkün değil. Hani, Zalim Haccac’a da ders alır belki diye Hz. Ömer’in adaletini hatırlattıklarında, onun; ‘’Sizler Ömer zamanındaki insanlar olsaydınız, ben de Ömer olurdum’’ demesindeki yalın gerçekliği de unutmamak gerekir.

Böyle bozulan toplumlar, nefis girdaplarında yaşadıklarından; ilim, irfan ve vicdan ekseninden kopup egonun, çıkarcılığın, hırsızlığın, adam kayırmacılığın, şatafat ve lüksün, şımarıklığın, yalakalığın, iftiracılığın, hamasetin ve şehvetin kaotik bireysellik çukurlarında başıboş gezinip dururlar. Böyle bataklıklarda insana değer ve saygı ölçüleri yitirilmiş, birlikte yaşama azmi, bilinci ve yeteneği de kaybedilmiştir. Her türlü korku bünyeyi sardığından, yukarıda resmettiğim bütün hastalıklar ve daha da fazlası toplumsal bünyeyi felç edip hareketsiz bırakmıştır. Ümitsizlik, aşağılık kompleksi, kimlik sorunları, sürekli öfke ve eleştiri çamurları ile debelenip durulmaktadır böylesi toplumlarda. Böyle bir toplumun fertlerini tek tek analiz etseniz büyük çoğunluğunun ruh hastası olduğunu ve bünyelerini bir sürü fobyaların sardığını görürsünüz. Cehalet şiarları olmuş, şarlatanlar baş tacı edilir hale gelmiş, kabadayılık, yalakalık ve çıkarcılık geçer akçe olmuştur.

Alexis Carrel, ‘’Bozuk karakterler kendilerini hayata veremezler’’ der. İnsanlık rotasından çıkmış despotlardan tutun, oradan hırsızlara, gaspçılara veya haksızlığı hak zanneden tüm insan müsveddelerine bakın. Hepsi hayatın gerçekliğinden kopmuş, ya hırslarının, ya enaniyetlerinin, ya kibirlerinin, ya da korkularının esiri olmuş; oralarda mevzun birtakım boşlukları insanlara zulmederek ve onlara haksızlık ederek doldurmaya çalışıyorlar.

Amerikalı yazar Peggy Noonan da siyaset takıntısı olanlardan kaçının derken onların bu yönlerine işaret eder sanki ve siyasetçilerin genellikle zeki ve ilginç olduklarını ama doğalarında bir şey; bir delik, bir boşluk olduğundan ve onu siyasetle kapatmaya çalıştıklarından bahseder. Yezid, Hitler, Mussolini, Lenin, Stalin, Saddam, Kaddafi, Erdoğan ve daha bilmem kim varsa ekleyin listeye ve bu çerçevede bir daha inceleyin onların hayatlarını ve eylemlerini.

Bediüzzman’ın tesbitiyle devam edersek; bir aslan için bile aslında fıtri olan; ölü hayvan bulup yemektir veya bir sürünün en zayıf, ölmek üzere olanına saldırmaktır. Oysa denge bozulunca ki, bunun nedenlerini başka bir yazıda ele alırız, aslan bir ceylanın bebeğine bile gayr-ı fıtri bir şekilde musallat olur. İnsanlar ve liderler için de fıtri olan; adaletle, en azından, hakkaniyet ve ahlak sınırları içerisinde iş görmektir. Bunu aşan liderler insanlık rotasından, hayatın; o Carrel’in de işaret ettiği gerçekliğinden, benimse fıtrilikle ifade etmeyi tercih ettiğim, dengesinden kaymışlardır. Böyleleri aslında ne sahip oldukları liderliğin, ne devşirdikleri gücün, ne de elde ettikleri maddi kazanımların bir hayrını görürler. Saddam ve Kaddafi’nin yağmalanan sarayları, diğerlerininse bugün bile küfredilen itibarları yeterince aydınlatıcı olur bu noktada sanırım.  

Normal insanlar için de bozuk karakter, aynı şekilde onları hayatın özünden koparır. Her sahtekarlık, her yalan, her hırs, her öfke bir sonrakini doğurur ve insanı korkuların, ümitsizliklerin, geçici anlık hazların girdabına hapseder. İslamın özünden uzak, kültürel yanlışlıklar ve bid’atlarla yoğun, yüzeysel bir dindarlık yaşayan insanlar için de böyledir bu. Vahyin ruhuyla aydınlanmış o gerçeklikten kopuk olarak, şekilciliğin ağlarında çırpına çırpına yaşarlar dinlerini. Böylece vicdanları yorulur. Aynı anda cehalete de maruz kaldıklarından, basiret gözleri de kör olur. Her türlü haksızlığı irtikab ettikleri halde içine hapsoldukları yüzeysel din anlayışının ifrat-tefrit sarkacında sallanarak hayata ve dine tutunurlar.

Bu tür, bozuk ve tefessüh etmiş, çürümüş insanların tesis ettikleri toplumlar da aynı durumdadırlar. Onlar da hayatın gerçeklerinden kopmuş; medeni bir çizgide birlik, beraberlik, karşılıklı sevgi ve saygı, adalet, hakkaniyet ve ahlak ekseninde bir yaşam kaabiliyetlerini yitirmişlerdir. Onların fıtri olan çizgiden kopmaları da bu şekilde olur.

Tüm buraya kadar anlatmak istediklerimi bir daha gözden geçirin ve bizim toplumumuza bu gözlükle yeniden bakın. Birbirinden nefret eden, ötekileştiren, birbirine duygusal ve fiziksel tacizler uygulayan, kibirli, lüks ve rahat düşkünü, fırsatçı, yalaka ve çıkarcı bir toplum olduk. Siz, bilumum hastalıkları da ekleyebilirsiniz buna. Çocukluğumdan beri insanların içinde vakit geçiren mesleklerde çalıştım. Toplumun her kesimiyle irtibatım oldu. Bu gözlemleri kitabi olarak yazmıyorum.

Konuyu yazının başlığı bağlamında daraltıp devam ettireyim.

Bizler yukarıda sıraladığım hastalıklarımız ve zaaflarımızdan ötürü hep düşene vuran bir toplum olduk. Sadece bizden olmayanları değil, zayıfı da hep ezdik, hor ve hakir gördük. Çocukluğumun ilk anıları mahallemizde, hem de koca koca adamlar tarafından, hep aşağılanan, alay edilen özürlü insanların hallerine acıdığım tecrübelerle doludur. Sonra buna fakir ve düşmüş durumda olan insanların gördükleri muameleler de eklendi. Ardından hemşehricilik, sınıfçılık, çıkarcılık ve yalakalık ekseninde yaşadığım tecrübeler geldi. Kadınların, özellikle de zor durumlara maruz kalmış olanlarının, toplum gözündeki konumları eklendi buna sonra. Daha elit kesimlerle muhatap olmaya başladığımdaysa bu sefer onların toplumun geri kalanına karşı olan bakışlarındaki yanlışlıklarla tanıştım.

Zamanla bir çok arkadaşlığın, dostluğun ve komşuluğun hatta akrabalığın çıkarlar tükenene veya bencillik, rahatseverlik sınırlarına dayanana kadar sürdüklerini gördüm. İnsanların birbirlerini ufak tefek şeyler ve hırslar yüzünden nasıl sattıklarını ve bunu yaparken vicdanlarını, o kıt ama kendini kurnaz sanan zekalarıyla, nasıl bastırdıklarını müşahade ettim. Bunu yaparken dini argümanlara sığınan veya bacak bacak üstüne atarak kibirli tavırlarla çok çağdaş ve eğitimli bir insanmış taklitleri yapanlara karşı ise hep özel bir tiksinti ve acıma hissi duydum.

Eğitimli, eğitimsiz, fakir, zengin, halk, siyasetçi… Hangi kesimden olursa olsun, hırsızlık ve haksızlık yapan, başkalarını ezen insanların hallerini sürekli analiz etmeye çalıştım.

Evet! Biz hep düşene ve düşmüşe zulmeden bir toplum olduk. Bunları yaparken de, belki ayetin de işaretiyle, aslında kendimize zulmediyorduk. Çünkü böyle bozuk insanlar olarak, az önce işaret ettiğim gibi, bir yandan hayatın özünden kopuyorduk diğer yandan da, en başta resmettiğim bozuk süt misali, kendimiz gibi bozuk ve karakter yoksunu insanları başımıza tac etmeye başlıyorduk. Böylece bozuk bir kısır döngünün içine kendimizi hapsediyorduk ve bu nedenle de zulümler hep yeni zulümleri doğuruyorlardı.

Şimdilerde ise daha kötü bir noktaya geldik. Artık sadece düşene vuran değil, herkese vuran bir toplum olma noktasına doğru ilerliyoruz. Özellikle Erdoğan ve AK Parti’nin ülkeyi getirdikleri nokta bir çıldırmışlık hali adeta. Herkes birbirini boğazlamaya, gammazlamaya, malını gasp etmeye, hakaret etmeye hazır ve bunu yapıyor da. Eskiden en azından benzer kesimler arasında biraz anlayış ve muahbbet vardı. Erdoğan ile toplumun iskeleti olan muhafazakar, dindar kesimler bile duygusal bir felce uğratıldılar. Toplumu özetleyen tek duygu ‘nefret’ artık. Yüzbinlerce insanın malına ve özgürlüğüne el konuluyor ve herkes susuyor. Daha da kötüsü, bunu fırsat bilerek, acaba ganimetten bize ne düşer, devlette boşalan yerlere nasıl yerleşiriz, bu karambolde daha çok nasıl çalarız, bizim kadrolarımızı nasıl yerleştiririz diyenlerle ve benzeri hırslar ve beklentilerle geçiyor günler. Müslüman müslümana kudurmuş bir köpek hırsıyla saldırıyor! Sırf bir adamın siyasi hırsları ve artık çuvala sığmayan hırsızlık mızrağının üzerini örtme adına yapılıyor tüm bunlar ve ‘Yeni Türkiye’, ‘Halife’ yalanlarıyla örtülüyor üstleri.

Aslında bu yazıyı daha sonra yazmayı planlıyordum. Ancak, geçen gün gördüğüm bir gazete haberi üzerine şimdi yazmaya karar verdim. Kirasını ödeyemeyip eşyalarıyla sokağa atılan bir insan kalp krizi geçirip ölüyor ve diğer insanlarsa onun eşyalarını yağmalıyorlar. ‘Müslüman’ bir ülkede oluyor tüm bunlar. 1999 depreminde enkaz yığınlarının altında, çalınacak altın arayan bir halka ve yapılan yardımları evlerine taşıyan devlet erkanına sahip bir ülke bu. 6-7 Eylül olaylarında Rum vatandaşlarının malları gaspedilirken oturup seyreden dünkü halk ve yüzbinlerce Hizmet mensubu masum insanın malları, mülkleri, iş yerleri ve özgürlükleri gaspedilirken oturup seyreden; hatta bunlara ‘ganimet’ ve ‘oh olsun’ diyen de bugunkü aynı halk…

Gerçek ıslah edicilerine zulmeden böyle toplumlar, tıpkı Kur’an’da bahsi geçen ve Peygamberlerine isyan edip onları öldüren topluluklar gibi, ya kendi kendilerini yok ederler ya da İlahi adalet kılıcı ile cezalarını bulurlar. O da genelde, ayetle işaret buyurulduğu gibi, başka bir zalimin zulmüdür genellikle…

Konu ile ilgili diğer bazı yazılarımız:





8 Eylül 2016 Perşembe

GANİMET DİYEREK ÇALMAK

Bu yazı 8 Eylül 2016 tarihinde Yeniyön.tv (Baz Haber) de yayınlanan köşe yazısıdır.


Ülkemiz tarihinin insanlık adına en karanlık ve utanç verici günlerini yaşıyoruz. Bir adamın hedef göstermesi ile birlikte bütün ülke transa geçmiş gibi çıldırmışcasına kendi insanının üzerine saldırıyor. Kanuna saygı yok, hukuk ve adalet kavramları ayaklar altında. Akıl ve vicdan; zan, iftira, hamaset ve fırsatçılık duygularına teslim olmuş durumda. ‘FETÖ’ denilerek masum insanlar hapse atılıyor ve mallarına adaletsiz bir şekilde ‘ganimet’ denilerek el konuluyor. En acı veren tarafı da tüm devlet aygıtının bu işe alet ve ortak edilmesi.

Türkiye daha önce de açık veya gizli şekillerde devlet aygıtından destek alarak yapılan toplu gasp olaylarına tanık olmuştu. 1942 yılının Varlık Vergisi, kelimenin tam anlamıyla bir gasp soygunu idi. İkinci Dünya Savaşı öncesi dünyanın üzerine çöken kara bulutlar insanların karakterini bozuyor, vicdanları köreltiyor, güç sahiplerini de zehirlemeye devam ediyordu. İngilizlerin sinsi ve kardeşi kardeşe, alt kimliği alt kimliğe dövdürme taktikleri başarı ile her yerde uygulanmaya devam ediyordu. Türkiye de bu maniplasyonlara aç; fırsatçı ve ezik politikacıların, derin Gladyoların güdümünde bir ülke olduğundan bu vetireden fazlasıyla payını alıyordu.

İlimden, ahlaktan, evrensel değerlerden, vicdandan yoksun, kırık dökük bir insanlık çizgisinde ilerleyen Türkiye insanı, ki bu cümleler neredeyse son yüzyılımızı özetliyor, bu etrafa yayılan zehirlerden kolayca etkileniyordu. Varlık Vergisi bahane edilerek yabancı uyrukluların hatta köylülerin mallarına, derecesine ve şekline göre, el konuluyor, üzerlerine ‘çökülüyordu.’ Devlet görünüşte bahaneler üretiyor, konuya politik, ideolojik kısaca iş görecek ve halkı inandıracak her ne malzeme varsa kullanıyordu. Fakat gerçekte olan şey bir güç devşirme, konum sağlamlaştırma, güç dengelerini lehine çevirme ve en önemlisi de kendi burjuva sınıfını oluşturma amacını güdüyordu.

Evet! Köylünün bile malına el konularak bu güç oluşumuna destek veren bir kesim rahat ettiriliyor, yabancıların mallarına ve ticarethanelerine el konularak da servet yeni bir burjuva adayı, partici bir kesime aktarılıyor; onların kolay yoldan zenginleşmesi sağlanmaya çalışılıyordu. Onlara göre bu ‘ulusal’ olabilmenin bir gerekliliğiydi. Eğer toplumun kalanı da zengin olsaydı veya o zaman da bugünün Hizmet Hareketi gibi bir oluşum bulunsaydı, bir bahane bulunur ve onların mallarına da el konulurdu. Rahmetli anannem, İnönü döneminde henüz küçük bir çocukken köylerine gelen jandarmanın 10 çuval hasattan dokuzuna nasıl el koyduğunu ve şehre kadar da onlara nasıl taşıttığını anlatırdı bize. Bu malların CHP tarafından asker ailelerine dağıtıldığını da söylerdi.

1945 yılı da devlet destekli bir gladyo operasyonuna şahit olmuştu. İçlerinde Süleyman Demirel ve İlhan Selçuk gibi isimlerin de olduğu, çoğunluğu turancı ve İslamcı denilen gençler ‘’Allah, Allah’’ diyerek, ‘’Kömünistlere ölüm’’ diyerek Tan gazetesini bastılar. Henüz Celal Bayar ve Mendereslerin CHP’den yeni ayrıldıkları günlerdi. Belli ki kendini devletin sahibi zanneden derin gladyo (Özel Harp eliyle) yeni bir toplumsal ajitasyon planlamış ve ahtopotun elverişli bir kolu ile de siyasi bir maniplasyona girişmişti.

Aynı Gladyo benzer olayları Varlık Vergisi döneminde 1955 yılının 6-7 Eylül olayları sırasında yaşatmıştı ülkeye. Bu tarihte Özel Harbin, ki bu eski MGK genel sekreterliği yapan Sabri Yirmibeşoğlu tarafından itiraf edilmiştir, planlaması ve kışkırtması ile gaza getirilen kitleler sokaklara döküldüler. ‘Rumlar, Atatürk’ün Selanik’teki evini bombaladılar’ denilerek kandırılan, ajite edilen ve örgütlenen insanları sokaklara dökerek yine yabancı uyruklu ama daha çok Rum olan vatandaşlarımızın üzerlerine saldırttılar. Evlere, kiliselere, iş yerlerine ve mezarlara saldırıldı. Mezarlardaki kemikler bile etraflara saçıldı. Resmi rakamlara göre 70 ama belki de 400’e yakın kıza tecavüz edildi. Kimbilir belki o insanlara da şimdilerde olduğu gibi ‘Ya Allah, Bismillah, Allahu Ekber’ veya benzeri naralar attırılmıştır. Şimdilik bildiğimiz ‘’Kıbrıs Türklerindir!’’ sloganları eşliğinde yaşandığı tüm rezaletin.

Tan olaylarının katılımcısı Demirel gibi isimlerin sonradan parladığını biliyoruz. 6-7 Eylül olaylarını ateşleyen olayın müsebbibi, Atatürk’ün evinin bahçesine bomba attığı iddia edilen Türk öğrencinin de sonradan istihbaratçı ve vali yapıldığını biliyoruz.

Kısaca, Özel Harp’in tetiğe basmasıyla belli ajanlar veya kullanışlı guruplar harekete geçirilmiş ve kitleler yönlendirmişti. Aynı stratejiler sonraki yıllarda, 1980 darbesinde kardeşin kardeşi öldürdüğü günlerde de başarıyla uygulanmıştı.

Şimdilerde de değişen pek bir şey yok. Tıpkı 6-7 Eylül olayları gibi; önceden hazırlandığı ve başarısızlığa programlandığı açık olan bir ‘darbe’ teşebbüsü, adalet mekanizması es geçilerek Erdoğan ve AK Parti hükümetinin hedef göstermeleri sonucu toplumsal bir cadı avına dönüştürüldü. 6-7 Eylül, ekonomik gücün yeni ve ‘ulusal’ bir güce aktarılması ve Kıbrıs sorunu üzerinden toplumsal zihnin dizayn edilmesi çabaları ise, 15 temmuz darbe senaryosu da ekonomik ve bürokratik-siyasi gücün tekrar ‘’ulusalcılaşması’’ ve toplum zihninin korku ve dehşet saçılmak suretiyle bu dizayna hazırlanması hadisesidir. Erdoğanlı AK Parti her ne kadar süreçten güç devşirmeye çalışıp tabanını İslamcı motifli ‘’Yeni Türkiye’’ dizaynı olarak satmaya çalışsa da olayın gerçek beyni yukarıda işaret ettiğim Özel Harp zekası ve hırsıdır. Tüm pis emellerini; kullanışlı ve bu kirli ilişkiye mahkum olan AKP liderliği üzerinden gerçekleştirmektedir sadece.

İşte bu süreç de büyük gaspların ve hak ihlallerinin yaşandığı bir sonuç doğurdu. Darbe bahane edilerek binlerce ticaret işletmesi ve fabrikaya malları ile birlikte el konuldu ve belli çevrelere peşkeş çekildi. Veya en güçlü rekabet bertaraf edilip partici bir kesimin önü açılmış oldu. Binlerce okula el konuldu. Yandaşlara peşkeş çektikleri halde tabelalara ‘’milletin malı milletin hizmetinde’’ ifadesi yazıldı. Darbenin hemen ardından ‘bu Allah’ın bir lütfu’ denilip başlanıldı soygunlara. "Bunların kökünü kazıyacağız, şu anda inlerine girdik. İşgalcileri hukuk içerisinde temizliyoruz. Listeler önceden vardı ama hukuk kuralları içinde bir şey yapamıyorduk’’ denildi sonra. Amacı şüpheli (muhtemelen Özel Harbe çalışan) bir ‘din adamı’ çıkıp ‘’Bunların mallarının hayrını görün, 15 üniversite sizin, hastaneler sizin, 1000 tane okulun hayrını görün, tepe tepe kullanın.. Afiyet olsun, hakkınızdır, ganimettir, ganimet’’ diyebildi ve önündeki kalabalık da bunu alkışladı. Zaten uzunca bir süredir bazı cemaatlerden ve tarikatlarden insanlar hem de darbeden çok önce çat kapı şekilde Hizmet Hareketine ait okullara gidiyorlar ve burası bizim olacak, o yüzden gezmeye geldik diyorlardı. Bazı önde gelen AK Partililer de gasp edilen Hizmet kurumları önünde resimler çektiriyorlar ve Twitter hesaplarına ‘’Elhamdülillah’’ yazarak ‘’ganimeti’’ kutluyorlardı. Onların eşleri de ganimettir diyen İŞİD zihniyetli partililer bile çıktı. Böyle bir gasp; kanlı mücadelelere sahne olan 12 Eylül darbesi döneminde bile yaşanmamıştı. Özel Harp tarafından toplumdaki 6-7 Eylül ruhu daha iğrenç ve etraflı bir şekilde hayata geçirilmiş oldu tekrardan. Bizzat anlatılan hadiselerden biliyorum. Bir kuyumcunun dükkanını basan polisler tutanaksız bir şekilde bütün malları alıp götürmüşler. Hizmet Hareketinden bir tüccara borcu olan partili bazı iş adamları, ‘artık borçlarımızı ödemeye gerek yok, savaş yaptık ve kazandık, bu artık ganimet’ diyorlarmış. Hırsızlık ve hırsızlığın vicdanlara ‘ganimet’ denilerek yedirilmesi işte bu boyutlarda tecelli ediyor.

Üstelik bu sefer gayrımüslimler değil, toplumun her kesimini ortak bir ideal etrafında birleştirmeyi başarmış olan Müslüman ve dindar bir Hareketin mallarına ve haklarına saldırılıyor, başka ‘dindarlar’ ve masum insanlar hapse atılıyorlar. Hem de on binlercesiyle… 6-7 Eylül için devlet 60 milyon lira tazminat ödemek zorunda kalmıştı. Şimdiki iğrençliğin ve yüz karası uygulamaların hukuki boyutunu ‘’Cemaat, Türkiye’yi Dava Manyağı Yaparsa!’’ başlıklı yazımda ele almıştım.

Evet, bugün Hizmet Hareketine karşı yönlendirilen gasp eylemi Türkiye tarihinin hatta Türk tarihinin en yüz karartıcı hadisesi olmaya adaydır. Toplum, dini motifler kullanılarak ‘’ganimet’’ denilerek iyice hırsız, gaspçı, hamasi bir çizgiye çekilmekte; kalan son ahlak kırıntıları da yok edilmektedir. Anadolu halkının harcı olan birlikte yaşama ve komşuya, insana saygı eksenli kaabiliyetler dinamitlenmektedir. Bunun daha büyük ve acı sonuçları olacaktır. Yazılarımda konunun bu toplumsal boyutunu değişik yönleriyle sürekli irdeliyorum.

Sonuç itibarıyla; darbe de yalan, paralel safsatası da yalan, ‘FETÖ’ de yalan, ‘Yeni Türkiye’ idealleri de yalan…

Gerçek olan tek şey; 17-25 Aralıkta ortalığa saçılan devasa boyuttaki kirlenmenin, hırsızlıkların, rüşvetlerin, yolsuzlukların ve para aklamaların üzerlerini örtme gayretleri ve bu uğurda verilen adaleti felç etme mücadelesi… Ayrıca, halkın dini duyguları sömürülerek bir siyasi illüzyona uğratılması… Tek cümleyle; hırsızlık sisteminin devam ve idamesi… Buna engel olarak algılanan Hizmet Hareketi’nin bu nedenle bitirilmesinin gerekliliği…

Herbert, ‘’Bana bir yalancı göster, sana bir hırsız göstereyim’’ derken ne kadar da haklıdır değil mi? Tarihimizin en büyük yalanına şahit oluyoruz bizler de. Hırsızların, yolsuzların güdümünde bir ülke olduk artık. Goethe’yi hatırlıyorum bu noktada hemen. ‘’Küçük hırsızları asıp yok ederler. Büyükleri çok ilerlemiştir, ülkeyi ve sarayı yönetiyorlar’’ der o da.

Demek ülkenin mayası bu kadar bozulmuş olmalı ki, toplum bu tür suçları bırak izlemek, artık alkışlar bir hale gelmiş durumda. O da yetmezmiş gibi, vicdanını dini bir kavram olan ‘ganimet’ ifadesiyle közleyip o hırsızlıktan nemalanmak için salya akıtıyor; fırsat kolluyor artık halk. Kalanı da bana dokunmasın da önemli değil hali içerisinde. Lübnan kökenli Amerikalı sanatçı ve şair Halil Cibran ile bitireyim o zaman.

‘’Nasıl ki yaprak; ancak bütün ağacın sessiz bilgisi ve isteği olmadan sararmazsa, suç işleyen de topunuzun gizli isteği olmadan, o suçu işleyemez.’’ 

Kendilerini düzelt(e)meyen toplumlar acı bir akıbete hazır olmalıdırlar. Toplumsal akıbet ve çöküş saati geri saymaya devam ediyor!



11 Ağustos 2016 Perşembe

CEMAAT, TÜRKİYE’Yİ DAVA MANYAĞI YAPARSA!

Bu yazı 12 Ağustos 2016 tarihinde Yeniyön.tv (Baz Haber) de yayınlanan köşe yazısıdır.


Kullandığım başlık bazılarınıza abartılı geliyor olabilir. Özellikle de içinden geçtiğimiz şu günlerde; ortalık toz duman bir vaziyette ve kaos içinde ilerlemekte iken bu ihtimal çoklarına uzak; hatta imkansız bir ihtimal gibi görünebilir. Bugünlerde bir şarkıcının bile ‘zorunlu’ ‘demokrasi mitingine’ katılmaması sorun oluşturabiliyor. Hele yanında bir de mitinge ‘’şov’’ demişse, ‘halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek!’ ‘suçundan’ hakkında soruşturma açılabiliyor.

Bu tek yazıda bile kaç tane tırnak içinde ifade kullanmak zorunda kaldığıma bakın. Propaganda malzemesi yapılan kavramların içlerinin boşaltıldığı, ironi dili kullanmadan kavramlara dokunamadığımız anormal bir dönemden geçiyoruz.

15 Temmuz ‘darbe’ eyleminden itibaren ülke adeta tımarhaneye döndü. Gerçek darbelerde bile bu kadar travma yaşamamıştı bu toplum. Erdoğan ve AKP’li çevreler ne darbeyi yapan ekibin yönetim kadrosunu açıklayabildiler ne de darbeyi kimden veya saat kaçta haber aldıkları konusunda toplumu ikna edebildiler. Ancak daha darbenin birinci dakikasından itibaren ‘FETÖ’ yani ‘paralelin’ sorumlu olduğunu açıkladılar. Yani kendilerine göre ‘ispatlanmış’ ve adrese teslim göndermelerle hedef göstermekte gecikmediler.

Zaten son üç yıldır ‘paralel’ diyerek Hizmet Hareketi’nin  yüzlerce okul, dershane, hastahane ve diğer kurum ve kuruluşlarını kayyımlar atamak suretiyle gasp etmişlerdi. 15 Temmuzdan sonraki süreçte de hukuki bir yönteme dayanmadan sadece hedef gösterme yoluyla kalan tüm kuruluşlarına el konulmuş veya kapatılmış oldu. Bununla da yetinmeyip yüzbinlerce insanı ya hapsederek, ya işinden ederek, ya soruşturarak ya da fişleyip korkutarak mağdur ettiler ve etmeye de devam ediyorlar. Tehdit edilen bir sürü insan var. Yurtdışındaki bir gazeteciye baskı yapmak için eşini hapse attılar ve bunun gibi başka örnekler de var. Daha geçen gün Erdoğan, bu harekete mensup arkadaş ve komşularını ispiyonlamalarını istedi insanlardan.

Bizzat partili görevlilerden ve devlet görevlilerinden, bazı iş adamlarını arayarak haraç isteyen kişiler var. Tabandaki AK Partililerin bu tür gasplardan haberleri olmuyor. Kulaklarına biraz su kaçsa da bu sefer parti liderliğinin ve Havuz yazarlarının ‘hak ediyorlar’ propagandası ile illüzyona uğratılıyorlar. Şimdilerde birtakım ‘hocaları’ ve ‘trolleri’ kullanarak Cemaat mallarının ‘ganimet’ olduğunu ve kendilerine ‘helal’ olduğunu yayıyorlar.

Yani anlayacağınız son üç-dört yıldır yaşatılan mağduriyetlerin hem kurumsal hem de bireysel bazda haddi hesabı yok. Sadece maddi kayıpları kabaca hesap etseniz 100 milyar dolarlık rakamlardan defter açarak başlarsınız. Buna bir de kazanç, sermaye, itibar kayıpları ile zamana bağlı zarar faizlerini de ekleseniz dudak uçuklatan rakamlara ulaşırsınız. Bunlar sadece kurumsal kayıplar. Bir de bu kurumların mağdur edilen, hakları hukuksuzca gasbedilen yüzbinlerce çalışanını ve Hareketin zarara uğratılan diğer mensuplarını da ilave ederseniz tazminat değerlerinin ulaşacağı rakamları hesaplamak için bir üniversitede kürsü kurmanız gerekecektir.

Şimdi sıkı durun ve bir süre önce yazdığım ‘’Diploma Sahte Çıkarsa Ülke Göçer mi?’’ başlıklı (bölüm 1) ve (bölüm 2) iki yazıyı tekrar okuyun. Orada bazı iddialarda bulunmuş ve kabaca şuna dikkat çekmiştim. Eğer yaşanan tüm bu hukuksuzluk ve gasp süreçleri üzerine bir de Erdoğan’ın diploması sahte çıkarsa asıl hukuk ve tazminat depremi o zaman patlar demiştim. Zira, öyle bir durumda Erdoğan’ın tüm imzaları ve onayladığı hükümetler ve onların icraatları da dahil olmak üzere hükümsüzlük keyfiyeti kazanacağından tüm devlet aygıtının o kişiler eliyle cadı avları ve gasplara alet edilmesinin faturası devlet sistemini iflas ettirebilir.

Tazminatlar eksponensiyel (üstsel) bir şekilde katlanarak artarken, o depremin etkisi tüm toplumu vuracağından daha çok vatandaşa ve kuruma tazminat talep etme imkanları doğmuş olacaktır. Trilyon dolarlık yurtiçi ve yurtdışı tazminat davalarının yükünü, zaten her an patlamaya hazır bir ekonomisi olan, bu ülke kaldıramaz ve iflas eder.

Süreçte, özel şirketlere bile el konuldu ve gasplar yapıldı. Halen insanlara hapishanelerde yargısız mağduriyetler ve işkenceler yaşatılıyor. Tüm devlet kurumları son üç yıldır bu hukuk dışı uygulamalara alet edilmiş durumdalar. O pisliklere bulaşmış devlet görevlilerinin ödemek zorunda kalacakları tazminatlar veya hukuk süreçleri bile devlet sistemini kilitlemeye yeter. LAHEY ve benzeri uluslararası mahkemelerde açılacak davaları zaten denkleme hiç dahil etmiyorum. Ayrıca, AK Partililerin yurtdışına kaçırdıkları iddia edilen veya ileride kaçırabilecekleri paraların (çünkü buna zemin hazırlayan bir yasa geçirdiler) ve bunlarla mağdur edilen ve edilebilecek tüm ulusal ve uluslararası banka, şirket ve müşterilerin tazminatları da eklendiğinde yıkımın boyutları daha da artacaktır. Wikileaks belgeleri, daha şimdiden, AK Partili çevrlere ait yüzlerce off-shore hesap olduğunu iddia etmişti.

Erdoğan’ın ileriye dönük olarak böyle bir kaostan çıkabilmesinin tek yolu mutlak diktatörlük ilan ederek geçmişi silmeye çalışmaktır ki bu 1980 darbecilerine bile nasip olmadı. Zaten 15 temmuz ‘darbe’ hadiselerine de bu gözle bakmakta yarar var. En azından girişim sonrası yaşanan fırsatçı sürece…

O yazıda bir iddiada daha bulunmuş ve Erdoğan sonrası devlet trenine ister eski Gladyotik yapılar isterse de güvenilir-reformist bir devlet aygıtı kaptanlık yapsın, bence Erdoğan’ın diploma meselesini örterler ve konunun üzerine çok gitmeden sadece işledikleri suçlar üzerinden onları yargılarlar demiştim.

Evet! Gelecekte ülkenin karşılaşabileceği ciddi bir durumu bu şekilde özetlemek mümkün. Tabiki ondan önce elimizde sağlam ve itimat edilir, ekonomisi ayakta bir devlet kalacak mı onu da düşünmemiz gerekiyor. Bölgemiz gittikçe karışıyor. Demokrasi ve adalet felç edildi. Halk birbirine düşman hale getirildi. Ülkenin Ortadoğu’da bir savaşın içine çekilmek istendiği de çok açık. Ordu ve güvenlik birimleri darmadağın edildi. Ülke gün geçtikçe; güvenlik, istihbarat ve ekonomik kalkınma yönlerinden her türlü tehdide karşı daha da savunmasız bir hale getiriliyor. Ve bu devlet hala kendi halkına karşı bir fişleme, gasp ve zulüm savaşı vererek iç enerjisini ve gelecek umutlarını tüketiyor.

Gelecek nasıl şekillenecek; kısmetse birlikte göreceğiz. Zulüm uzun sürmez! Zira, ‘’zulüm ile abad olunmaz!’’ demiş atalarımız. Adalet bir gün mutlaka geri gelir. Adalet treninin ufukta belirdiğini gördüğünüz gün bence bugün mağdur edilen Hizmet gönüllülerinin gönlünü almaya ve kendinizi affettirmeye bakın derim. Çünkü, affetmeyip haklarını sonuna kadar talep ve tahsis etme yolunu seçerlerse; sizleri, argo tabirle, ‘dava ve tazminat manyağı’ yapabilirler.

Erdoğan sonrası külleri üzerinde oturduğunuz ülkenin de buna gücü olmayacaktır! Ayrıca, daha önceki yazılarımda işaret ettiğim gibi, zaten yeniden inşa etmeniz gereken ülkeyi onların yardım ve desteği olmadan kısa sürede tamir etmeniz de pek mümkün değil…

Ee! İşin bir de Ahiret Hesabı tarafı var tabi! Bugünkü zulümler burada affedilseler bile, ötede azap çekirdekleri olarak filizlenmeye başladılar bile!



25 Temmuz 2016 Pazartesi

FETHULLAH GÜLEN’İ VE CEMAAT’İ NEDEN SEVMİYORLAR?

Bu yazı 25 Temmuz 2016 tarihinde Yeniyön.tv (Baz Haber) de yayınlanan köşe yazısıdır.


Yeniyön’den Emre Uslu bu sorunun cevabını bazı yazılarında irdelemiş, özellikle ‘hased’ eksenli birtakım izahatlarda bulunmuştu. Ben bu yazıda, darbe gündemleri konuştuğumuz bu günlerin ilhamlarıyla hareket edecek ve biraz daha farklı bir çerçeve çizmeye çalışacağım. İleride bu konuya daha farklı pencerelerden de kısmet olursa bakarız.

15 Temmuz darbe girişimi Türkiye’nin önemli dönüm noktalarından biri olacak şüphesiz. Matematikle iştigal edenler bilirler. Bir fonksiyonun ikinci türevi alındığında onun sıfıra eşit olduğu nokta aynı zamanda fonksiyonun grafiğinin de yön değiştirdiği noktadır. Fonksiyon da iki derece düşmüştür artık.

Tüm darbeler de böyledir. Demokrasi gibi üst bir sistemi derece derece düşürürler ve ona yön değiştirtirler. Sosyal anlamda bu toplumsal zihnin, gelecek ümidinin, kendine güvenin, kimlik gelişiminin, birlikte yaşama yeteneğinin ve daha birçok sosyal, psikolojik, zihinsel, politik ve ekonomik dinamiğin felce uğratılması demektir. Toplum yıllarca geriye sürüklenir; ümitsizliğe düşer ve iradesi sarsılır.

Hizmet Hareketi de toplumun diğer birçok kesimi gibi hep darbelerin karşısında oldu. Hareketin kendini iyi ifade edemediği durumlar mutlaka olmuştur; ancak bu, Hareketin bu noktadaki samimiyetini değiştirmez. Ayinesi iştir kişinin, hükümetin iftiralarına bakılmaz! Hareketin şimdiye kadarki tüm gayretleri hep demokrasi yörüngeli olmuş ve devlet imajının sarsılmaması yönündeki hassasiyeti hep ön planda kalmıştır. 28 Şubat post-modern darbesinin en önemli hedefi Hizmet hareketi olmuştur. Bugün birilerinin Erbakan’a kayıtsız şartsız destek vermediği için onu darbe yanlısı gibi lanse etmeye çalışmaları ya bilgisizlik ya da art niyet eseridir. Hareket, Erbakan’ın o süreçte yaptığı bazı hataları, darbe ortamına sebep olacağı için, kendi felsefesi gereği onaylamamış, uyarılar yapmış ve o yanlışların ve birtakım tuzakların içine çekilmeyip; doğru ama zor ve riskli olanı yapmıştır.

Siyasal İslamcı kesimlerin Said Nursi’ye soğuk durmalarının nedeni onun siyaset güdümlü devlet dizaynı anlayışı yerine Cumhuriyet sistemine sıcak bakması ve İslamcı bir devlet gücüyle İslam’ı topluma yayma hedefi yerine, tabandan; yani bireyden başlayan iman inşası anlayışını gaye edinmesidir. Yani Nursi, sistemi eli geçirip, Araplarda olduğu gibi, İslamı tatbik etmek (enforce) yerine, sistem içinde insana odaklanmayı esas almıştır. Buna rağmen, insanların böyle bir dirilişe geçmesinin kendisi için en büyük tehlike olduğunu idrak eden kurnaz rejim koruyucular tarafından en büyük düşman olarak görülmüş ve hayatı kendisine zindan edilmiştir. Çünkü Nursi, sisteme entegre olup devletin alimi olmak yerine iman hizmetinin özgür vadilerinde çile çekmeyi tercih etmiştir.

Dikkat edin! Rejim koruyucusu odaklar göstermelik müdahaleler dışında aslında siyasi İslamcı hareketler, politize dini gruplar ve hamasi-fundamentalist gruplar ile bu denli uğraşmamışlardır. Oysa yüzeysel olarak bile baksanız devleti ‘dar-ul harp’ ilan etmiş, onu ele geçirilmesi gereken bir aygıt olarak algılamış, hatta bugünkü örneklerinde gördüğümüz gibi, yolsuzluk yaptıklarında bile ‘güçlenmek için yapabiliriz!’ fetvaları ile hareket eden bu gruplar rejimin en büyük düşmaları olmaları gerekirken, sistem onlarla hep kontrollü bir ilişki yürütmüştür. Onlardan büyük bir tehlike gel(e)meyeceğini anlamıştır. Zira, hakikat noktasından bakarsanız siyasi ve toplumsal dizayn tecrübesine ve kurmay zekasına sahip bu odaklar, kendileri için asıl tehlikenin nereden gelebileceğini iyi bilmektedirler. O da; bilinçlenmiş, eğitim düzeyi yükselmiş, ahlaki olgunluğu ve iman inşasını, kültürel İslam sembolleri ile yaşamanın üzerine çıkartmış, kaabiliyetli, hesap sorabilen, birleştirici, bağımsız düşünebilen nesillerin varlığıdır. Bunu gerçekleştirebilmenin yolu da çıkar endeksli, yalan yörüngeli, toplumsal maniplasyon heveslisi siyaset mekanızması değildir. O, Said Nursi ve daha önceki müceddidlerin izledikleri insan merkezli iman-akıl mekanizmasının çalıştırılması yoludur. Hakkı güçte değil; hakka sadakatte arayan anlayıştır. Peygamberlerin mirası da budur.

Daha önce bir yazı vesilesiyle arzetmiştim: Peygamberlik mesleğinin özü ve nihai hedefi de; bireyi, vahiy destekli iman nuru ile güçlendirmek (empower) ve eğitmek suretiyle ruh ve iman yörüngeli bir toplum inşa etmektir. Aksi halde her Peygamber tek tek insanlarla kanaviçe örer gibi ilgilenmektense yani çileli tebliğ ve temsil yolunda ilerlemektense, devlet ve hükümet ile işe başlama yolunu tercih ederlerdi. Hz. Muhammed de Peygamberliğinin ilk yılında Mekkelilerin kendisine teklif ettiği makamı ve gücü tercih edebilirdi. Böylece bizler, marangozluk ve çobanlık yapan Peygamberlerin değil de; hep hükümdarlık yapmış olan Peygamberlerin hayatlarını okuyor olurduk. Nursi’ye ve Gülen’e göre dinin ancak yüzde 5’i siyaset ve devlet, geri kalan yüzde 95’i ise iman ve tevhiddir. O da tek tek bireylere odaklanmakla gerçekleşebilecek bir sabır ve çile yoludur.

İşte tıpkı Nursi gibi Fethullah Gülen de aynı felsefeyi merkeze almış ve onun temellerini attığı binanın inşaatına devam etmiştir. Yani tabandan gelişen (grassroots) bir toplumsal inşa anlayışıyla insana odaklanmış, kendisine zamanında siyasi teklifler yapılmış olmasına rağmen, o da Nursi gibi zor ve zahmetli olanı tercih etmiş ve iman-akıl dengesini temsil edebilecek insan yetiştirmeye odaklanmıştır. Said Nursi’nin buraya kadar özetlediğim yönlerini hep aşağılamış ve eleştirmiş olan dini-siyasi kesimler, onun devamı olan Gülen’i de kabullenememişlerdir. Duyulan hasedin hatta bazılarının onları tekfir bile etmelerinin nedeni işte bu basit, gereksiz ve pasif gördükleri anlayışın başarılı olmasıdır. Önce eleştirip fakat sonra kısmen taklit etmeye çalışmalarının; ama yine de eleştirmekten vazgeçememelerinin temel nedeni de budur.

Onların hep ‘dar-ul harp’ olarak kabul ettikleri, ‘kendisine karşı gelişilmesi gereken’ bir devlet aygıtı yerine, Gülen’in mevcut sistem ile kavga etmeden, onunla barışık bir şekilde, onunla gelişmeye ama bağımsız faaliyet yürütmeye odaklı anlayışı onlar için hep eleştirilen bir nokta olmuştur. Diğer Nurcu grupların Gülen’i eleştirmesinin nedeni de siyasi aygıta olan bu mesafesi ve bağımsızlığıdır. Hatta, AK Partili siyasi İslamcı kesimlerin bugünlerde Gülen’i ve Hareketini ‘hain’ ilan etmelerinin özünde yatan sebep sadece Hareketin varlığının kurdukları düzene alternatif oluşturması değil, kendilerinin devlet aygıtını artık ele geçirmiş! oldukları ve İslam’ın belki de tayin edecekleri bir Halife eliyle topluma dayatılmaya, tatbik edilmeye (enforce) – ki bu El Kaide ve DAEŞ (IŞİD) gibi Selefi örgütlerin de felsefesidir – hazır olunduğu böyle bir zamanda hala kendilerine ‘biat’ etmeyip bağımsız kalmayı tercih etmesidir. Gülen, Hareketin en çok desteğe ve paraya ihtiyacı olduğu ilk bebeklik yıllarında bile Arabistan’ın teklif ettiği maddi desteği, ‘bu Hareket, bu milletin harcıyla yoğrulmalı’ prensibi doğrultusunda red etmiştir.

Her İslami hareketi aynı torbaya koyup dövmeye alışmış olan Atatürkçü, laik kesimlerin de göremediği bir nüans, bir felsefe farklılığı var bu anlattıklarımda. Gülen ekolünün özü, İslam’ın rahatça ve özgürce  yaşanabileceği, temsil ve tebliğ edilebileceği, insanların kültür Müslümanlığından çıkarılıp iman-akıl-ihsan-ihlas eksenli bir İslamı yaşayabilecekleri bir toplumun inşasıdır ya da (eğer olsaydı) ona katkıda bulunmaktır. Bu da iki şeyle mümkün olabilir. Müslüman nesillerin eğitilip bilinçlendirilmesi ve onların yardımıyla toplumda sistemleşmenin temin ve tesis edilip, birlik ve birlikte yaşama duygusunun, ki bu da eğitimle olur, başarılabilmesidir. Siyasi ve Selefi felsefelerin aksine, Nursi’nin Cumhuriyet fikrini beğenmesi gibi, Hareketin bu herdefi; güçlü ve sağlıklı demokratik bir laik hukuk devletinde de gerçekleştirilebilir. Bunun için illa; siyasi İslam’da olduğu gibi devletin ele geçirilmesi ve onun gücüyle, ‘’Şeriat’’ (ki bugün yanlış yorumlanıyor) desenli, aktif devletçi bir İslami yorumun halka dikte edilmesi gerekmemektedir. Bu örnekler Arabistan ve İran’da zaten görülmektedir ve başarıları ve İslamın özüyle uyumları! da ortadadır. Tevhid yolunun böyle bir siyaset trenine binmesi; onun hedeften sapması ve tarihteki örneklerinde görüldüğü gibi devletle angaje olarak İslam’ın özünün zarar görmesi anlamına gelir.

Bizim ülkemizde temel sorun; Atatürkçü, laik, ulusalcı, Kemalist vb. kesimlerin kısaca hakim ve baskın unsurların bu olgunlukta olamamaları ve yanlış bir milliyetçi-devletçi-seküler-laik rejim anlayışıyla hareket ederek Müslümanları, Alevileri, Kürtleri vb. alt grupları sindirmeye, kontrol etmeye çalışmaları ve bunu yaparken de ötekileme, korku üretme, dışlama, kontrol etme, ezme vb. antidemokratik ve ilkel yöntemleri tercih etmeleridir.

Cemaat gibi gruplara atfedilen ‘gizlilik’ ve ‘şeffaf olmama’ gibi suçlamalar daha çok aşırı önyargılardan ve düşmanlıklardan beslense de kısmen var olan yönleri de aslında sistemin uyguladığı bu baskıcı ve tehditkar özelliklerinden dolayıdır. Yani, böyle hastalıklı bir devlet anlayışında bağımsız kalabilmenin, sahip olduğun felsefeye göre soluk alabilmenin ve var olabilmenin bir neticesi de tam şeffaf olamamaktır. İlk Hristiyanlara yer altında şehirler kurdurup orada gizlice yaşatan zulümlerin bugünkü versiyonu; bu kesimlerin art niyetli olmalarından değil; bir gereksinim olarak bazı eylemlerini yarı şeffaf bir şekilde yürütmek zorunda kalmalarıdır. Tamamen özgür ve hukuksal zemini sağlam toplumlarda birçok dini, etnik ve sosyal grup gayet şeffaf bir şekilde faaliyetlerini yürütmektedir. Amerika’da bunun birçok örneğine şahit olmuşumdur.

İşte temel hareket noktası bu olan Hareket;

Her zaman insanları sokaklardan ve hamasi eylem ve söylemlerden uzak tutmuştur,

Toplumun eğitim ve ahlak seviyesine derece atlatmıştır,

Diyalog çalışmalarıyla hem kendi üyelerine hem de toplumun diğer kesimlerine birlikte yaşama ve farklılıklara saygı duyma anlayışını aşılamaya çalışmıştır. Bunun da ancak sağlam bir demokratik ve hukuk devleti gerektirdiğini savunmuştur.

Yurt dışına açılıp ülke insanının Atatürk’ün de hayali olan ‘çağdaş medeniyetler düzeyine’ ulaşması amacıyla ufkunun gelişmesine ön ayak olmuştur ve toplumu, içine kapanık atıl bir vaziyetten, önüne hedef koymak suretiyle, kurtarmaya çalışmıştır,

Felsefesi ve eğitime verdiği ağırlıkla ve bu dinamiğin oluşturduğu sosyal enerjiyle PKK terörü sorununun çözümüne dönük en etkili çalışmayı yapmıştır. O nedenle de PKK için silahlı Hizbullah örgütü bile tehdit olamamışken ve askeri yatırımlar çözüm sunamamışken; Hareket, PKK için en tehlikeli düşman haline gelmiştir. Çünkü Hareket, PKK’nın suistimal ettiği toplumsal sorunları çözmeye başlamış ve yöre halkının eğitim düzeyini yükseltmiştir. PKK, ancak AKP’nin ‘Çözüm Süreci’ adı altında yaptığı siyasi hatalar ve Cemaat’in bölgedeki faaliyetlerinin önlenmesi sayesinde tekrar güç kazanabilmiştir.

Bu kendine has yöntemi, felsefesi ve çalışmaları yüzünden de Hareket sürekli olarak, en çok da Müslüman grupların sözlü saldırılarına, tacizlerine ve hışmına uğramıştır. Hatta bazı gruplar Hareketi İslami görmemiş, onu küfür içinde olmakla suçlamış ve komplo teorileri ile yatıp kalkan bazıları da onu yabancı istihbarat örgütlerinin maşası olarak lanse etmeye çalışmışlardır. Bugün bile, hem Ergenekoncu çevrelerin hem de AK partili bazı bürokratların Hareketi ülke içinde CIA-MOSSAD ajanı gibi göstermeye çalışmalarının; ancak yurt dışında ise o ülke insanlarını ‘burada İslam’ı yaymak ve sizi Müslümanlaştırmak istiyorlar’ diyerek korkutmaya çalışmalarının altında bu bakış açıları ve art niyetler yatmaktadır. Türkiye’deki diğer Müslümanları Hareketten uzak tutmanın ve onun başarılarına sempati duymaktan alıkoymanın en etkili yöntemi de budur.

Şimdi herşeyi toplayalım ve günümüze gelelim.

Böyle bir Hareketin 15 Temmuz’da gerçekleşen darbe teşebbüsünün arkasında olduğunu iddia etmek sadece bir art niyet ve bir hedef saptırma gayretidir. Yabancı ülkeler ve dünya medyası da buna inanmamaktadır. Gülen’İn, ‘’uluslararası bir heyet darbeyi araştırsın!’’ çağrısı da bu konudaki kendine güvenin bir göstergesidir. Cemaatin daha darbe girişiminin ilk dakikasından itibaren hedef tahtasına konulması ve darbe yapmakla suçlanması, 17-25 Aralık’dan itibaren Erdoğan eliyle bitirilmeye çalışılan bu sosyal oluşumun linç edilme kampanyasında oynanan son perdedir.

Darbeye teşebbüs etmek; Gülen’in, resmini çizdiğim felsefesine de, İslami anlayışına da, demokrasiyi; diğer Müslümanların tacizlerine rağmen şiar edinmiş bir lider oluşuna da, yurt dışında özellikle Batı’da kazandığı saygınlık ve güvenilirliğe de terstir. Yıllarca AK Parti yönetiminin demokrasi treninden inmemesi için çabalayan da, onu darbe kapılarını kapatacak sivil bir anayasa yapmaya teşvik eden de bu Hareket olmuştur. Bu gayretin önemi ve varlığı sonradan anlaşılacaktır. Çünkü geldiğimiz noktada AK Parti ülkeyi gittikçe otoriterleştirmekte, hukuk ve demokrasi rayından çıkartmakta, gittikçe bir Muhaberat devletine dönüştürmekte ve Batı’dan gittikçe uzaklaştırmaktadır. Toplumdaki mevcut önyargılar ve oluşturulan cinnet hali bunu şimdilik perdelemektedir. Ama bu sis perdesi yakında dağılacak ve gerçekler ortaya çıkacaktır.

Toplum, Hizmet Hareket’ini Erdoğan sonrası oluşacak enkazın üzerinde derin derin düşünürken keşfedecek ve sahiplenecektir. Fethullah Gülen’in, yaşanan bu uzun sürecin daha en başında ‘’affetmeye hazır olun!’’ demesini sağlayan motivasyon işte bu sonu gören basiretidir. Çünkü topluma küsmüş olan bir hareket, toplum kendisine en çok ihtiyaç duyacağı bir anda ona yardım elini uzatmayabilir! Bu da kardeşlerinin ihanetine rağmen onları affeden ve onlara yardım eli uzatan Yusuf mesleğine terstir…

Cemaat ve AKP ekseninde 15 Temmuz darbe konusunu irdelemeye kısmetse devam edeceğiz.





FETHULLAH GÜLEN’İ VE CEMAAT’İ NEDEN SEVMİYORLAR?

Bu yazı 25 Temmuz 2016 tarihinde Yeniyön.tv (Baz Haber) de yayınlanan köşe yazısıdır.


Yeniyön’den Emre Uslu bu sorunun cevabını bazı yazılarında irdelemiş, özellikle ‘hased’ eksenli birtakım izahatlarda bulunmuştu. Ben bu yazıda, darbe gündemleri konuştuğumuz bu günlerin ilhamlarıyla hareket edecek ve biraz daha farklı bir çerçeve çizmeye çalışacağım. İleride bu konuya daha farklı pencerelerden de kısmet olursa bakarız.

15 Temmuz darbe girişimi Türkiye’nin önemli dönüm noktalarından biri olacak şüphesiz. Matematikle iştigal edenler bilirler. Bir fonksiyonun ikinci türevi alındığında onun sıfıra eşit olduğu nokta aynı zamanda fonksiyonun grafiğinin de yön değiştirdiği noktadır. Fonksiyon da iki derece düşmüştür artık.

Tüm darbeler de böyledir. Demokrasi gibi üst bir sistemi derece derece düşürürler ve ona yön değiştirtirler. Sosyal anlamda bu toplumsal zihnin, gelecek ümidinin, kendine güvenin, kimlik gelişiminin, birlikte yaşama yeteneğinin ve daha birçok sosyal, psikolojik, zihinsel, politik ve ekonomik dinamiğin felce uğratılması demektir. Toplum yıllarca geriye sürüklenir; ümitsizliğe düşer ve iradesi sarsılır.

Hizmet Hareketi de toplumun diğer birçok kesimi gibi hep darbelerin karşısında oldu. Hareketin kendini iyi ifade edemediği durumlar mutlaka olmuştur; ancak bu, Hareketin bu noktadaki samimiyetini değiştirmez. Ayinesi iştir kişinin, hükümetin iftiralarına bakılmaz! Hareketin şimdiye kadarki tüm gayretleri hep demokrasi yörüngeli olmuş ve devlet imajının sarsılmaması yönündeki hassasiyeti hep ön planda kalmıştır. 28 Şubat post-modern darbesinin en önemli hedefi Hizmet hareketi olmuştur. Bugün birilerinin Erbakan’a kayıtsız şartsız destek vermediği için onu darbe yanlısı gibi lanse etmeye çalışmaları ya bilgisizlik ya da art niyet eseridir. Hareket, Erbakan’ın o süreçte yaptığı bazı hataları, darbe ortamına sebep olacağı için, kendi felsefesi gereği onaylamamış, uyarılar yapmış ve o yanlışların ve birtakım tuzakların içine çekilmeyip; doğru ama zor ve riskli olanı yapmıştır.

Siyasal İslamcı kesimlerin Said Nursi’ye soğuk durmalarının nedeni onun siyaset güdümlü devlet dizaynı anlayışı yerine Cumhuriyet sistemine sıcak bakması ve İslamcı bir devlet gücüyle İslam’ı topluma yayma hedefi yerine, tabandan; yani bireyden başlayan iman inşası anlayışını gaye edinmesidir. Yani Nursi, sistemi eli geçirip, Araplarda olduğu gibi, İslamı tatbik etmek (enforce) yerine, sistem içinde insana odaklanmayı esas almıştır. Buna rağmen, insanların böyle bir dirilişe geçmesinin kendisi için en büyük tehlike olduğunu idrak eden kurnaz rejim koruyucular tarafından en büyük düşman olarak görülmüş ve hayatı kendisine zindan edilmiştir. Çünkü Nursi, sisteme entegre olup devletin alimi olmak yerine iman hizmetinin özgür vadilerinde çile çekmeyi tercih etmiştir.

Dikkat edin! Rejim koruyucusu odaklar göstermelik müdahaleler dışında aslında siyasi İslamcı hareketler, politize dini gruplar ve hamasi-fundamentalist gruplar ile bu denli uğraşmamışlardır. Oysa yüzeysel olarak bile baksanız devleti ‘dar-ul harp’ ilan etmiş, onu ele geçirilmesi gereken bir aygıt olarak algılamış, hatta bugünkü örneklerinde gördüğümüz gibi, yolsuzluk yaptıklarında bile ‘güçlenmek için yapabiliriz!’ fetvaları ile hareket eden bu gruplar rejimin en büyük düşmaları olmaları gerekirken, sistem onlarla hep kontrollü bir ilişki yürütmüştür. Onlardan büyük bir tehlike gel(e)meyeceğini anlamıştır. Zira, hakikat noktasından bakarsanız siyasi ve toplumsal dizayn tecrübesine ve kurmay zekasına sahip bu odaklar, kendileri için asıl tehlikenin nereden gelebileceğini iyi bilmektedirler. O da; bilinçlenmiş, eğitim düzeyi yükselmiş, ahlaki olgunluğu ve iman inşasını, kültürel İslam sembolleri ile yaşamanın üzerine çıkartmış, kaabiliyetli, hesap sorabilen, birleştirici, bağımsız düşünebilen nesillerin varlığıdır. Bunu gerçekleştirebilmenin yolu da çıkar endeksli, yalan yörüngeli, toplumsal maniplasyon heveslisi siyaset mekanızması değildir. O, Said Nursi ve daha önceki müceddidlerin izledikleri insan merkezli iman-akıl mekanizmasının çalıştırılması yoludur. Hakkı güçte değil; hakka sadakatte arayan anlayıştır. Peygamberlerin mirası da budur.

Daha önce bir yazı vesilesiyle arzetmiştim: Peygamberlik mesleğinin özü ve nihai hedefi de; bireyi, vahiy destekli iman nuru ile güçlendirmek (empower) ve eğitmek suretiyle ruh ve iman yörüngeli bir toplum inşa etmektir. Aksi halde her Peygamber tek tek insanlarla kanaviçe örer gibi ilgilenmektense yani çileli tebliğ ve temsil yolunda ilerlemektense, devlet ve hükümet ile işe başlama yolunu tercih ederlerdi. Hz. Muhammed de Peygamberliğinin ilk yılında Mekkelilerin kendisine teklif ettiği makamı ve gücü tercih edebilirdi. Böylece bizler, marangozluk ve çobanlık yapan Peygamberlerin değil de; hep hükümdarlık yapmış olan Peygamberlerin hayatlarını okuyor olurduk. Nursi’ye ve Gülen’e göre dinin ancak yüzde 5’i siyaset ve devlet, geri kalan yüzde 95’i ise iman ve tevhiddir. O da tek tek bireylere odaklanmakla gerçekleşebilecek bir sabır ve çile yoludur.

İşte tıpkı Nursi gibi Fethullah Gülen de aynı felsefeyi merkeze almış ve onun temellerini attığı binanın inşaatına devam etmiştir. Yani tabandan gelişen (grassroots) bir toplumsal inşa anlayışıyla insana odaklanmış, kendisine zamanında siyasi teklifler yapılmış olmasına rağmen, o da Nursi gibi zor ve zahmetli olanı tercih etmiş ve iman-akıl dengesini temsil edebilecek insan yetiştirmeye odaklanmıştır. Said Nursi’nin buraya kadar özetlediğim yönlerini hep aşağılamış ve eleştirmiş olan dini-siyasi kesimler, onun devamı olan Gülen’i de kabullenememişlerdir. Müslüman geliştirmelerinin hatta bazılarının onları tekfir bile etmelerinin nedeni işte bu basit, gereksiz ve pasif gördükleri anlayışın başarılı olmasıdır. Önce eleştirip fakat sonra kısmen taklit etmeye çalışmalarının; ama yine de eleştirmekten vazgeçememelerinin temel nedeni de budur.

Onların hep ‘dar-ul harp’ olarak kabul ettikleri, ‘kendisine karşı gelişilmesi gereken’ bir devlet aygıtı yerine, Gülen’in mevcut sistem ile kavga etmeden, onunla barışık bir şekilde, onunla gelişmeye ama bağımsız faaliyet yürütmeye odaklı anlayışı onlar için hep eleştirilen bir nokta olmuştur. Diğer Nurcu grupların Gülen’i eleştirmesinin nedeni de siyasi aygıta olan bu mesafesi ve bağımsızlığıdır. Hatta, AK Partili siyasi İslamcı kesimlerin bugünlerde Gülen’i ve Hareketini ‘hain’ ilan etmelerinin özünde yatan sebep sadece Hareketin varlığının kurdukları düzene alternatif oluşturması değil, kendilerinin devlet aygıtını artık ele geçirmiş! oldukları ve İslam’ın belki de tayin edecekleri bir Halife eliyle topluma dayatılmaya, tatbik edilmeye (enforce) – ki bu El Kaide ve DAEŞ (IŞİD) gibi Selefi örgütlerin de felsefesidir – hazır olunduğu böyle bir zamanda hala kendilerine ‘biat’ etmeyip bağımsız kalmayı tercih etmesidir. Gülen, Hareketin en çok desteğe ve paraya ihtiyacı olduğu ilk bebeklik yıllarında bile Arabistan’ın teklif ettiği maddi desteği, ‘bu Hareket, bu milletin harcıyla yoğrulmalı’ prensibi doğrultusunda red etmiştir.

Her İslami hareketi aynı torbaya koyup dövmeye alışmış olan Atatürkçü, laik kesimlerin de göremediği bir nüans, bir felsefe farklılığı var bu anlattıklarımda. Gülen ekolünün özü, İslam’ın rahatça ve özgürce  yaşanabileceği, temsil ve tebliğ edilebileceği, insanların kültür Müslümanlığından çıkarılıp iman-akıl-ihsan-ihlas eksenli bir İslamı yaşayabilecekleri bir toplumun inşasıdır ya da (eğer olsaydı) ona katkıda bulunmaktır. Bu da iki şeyle mümkün olabilir. Müslüman nesillerin eğitilip bilinçlendirilmesi ve onların yardımıyla toplumda sistemleşmenin temin ve tesis edilip, birlik ve birlikte yaşama duygusunun, ki bu da eğitimle olur, başarılabilmesidir. Siyasi ve Selefi felsefelerin aksine, Nursi’nin Cumhuriyet fikrini beğenmesi gibi, Hareketin bu herdefi; güçlü ve sağlıklı demokratik bir laik hukuk devletinde de gerçekleştirilebilir. Bunun için illa; siyasi İslam’da olduğu gibi devletin ele geçirilmesi ve onun gücüyle, ‘’Şeriat’’ (ki bugün yanlış yorumlanıyor) desenli, aktif devletçi bir İslami yorumun halka dikte edilmesi gerekmemektedir. Bu örnekler Arabistan ve İran’da zaten görülmektedir ve başarıları ve İslamın özüyle uyumları! da ortadadır. Tevhid yolunun böyle bir siyaset trenine binmesi; onun hedeften sapması ve tarihteki örneklerinde görüldüğü gibi devletle angaje olarak İslam’ın özünün zarar görmesi anlamına gelir.

Bizim ülkemizde temel sorun; Atatürkçü, laik, ulusalcı, Kemalist vb. kesimlerin kısaca hakim ve baskın unsurların bu olgunlukta olamamaları ve yanlış bir milliyetçi-devletçi-seküler-laik rejim anlayışıyla hareket ederek Müslümanları, Alevileri, Kürtleri vb. alt grupları sindirmeye, kontrol etmeye çalışmaları ve bunu yaparken de ötekileme, korku üretme, dışlama, kontrol etme, ezme vb. antidemokratik ve ilkel yöntemleri tercih etmeleridir.

Cemaat gibi gruplara atfedilen ‘gizlilik’ ve ‘şeffaf olmama’ gibi suçlamalar daha çok aşırı önyargılardan ve düşmanlıklardan beslense de kısmen var olan yönleri de aslında sistemin uyguladığı bu baskıcı ve tehditkar özelliklerinden dolayıdır. Yani, böyle hastalıklı bir devlet anlayışında bağımsız kalabilmenin, sahip olduğun felsefeye göre soluk alabilmenin ve var olabilmenin bir neticesi de tam şeffaf olamamaktır. İlk Hristiyanlara yer altında şehirler kurdurup orada gizlice yaşatan zulümlerin bugünkü versiyonu; bu kesimlerin art niyetli olmalarından değil; bir gereksinim olarak bazı eylemlerini yarı şeffaf bir şekilde yürütmek zorunda kalmalarıdır. Tamamen özgür ve hukuksal zemini sağlam toplumlarda birçok dini, etnik ve sosyal grup gayet şeffaf bir şekilde faaliyetlerini yürütmektedir. Amerika’da bunun birçok örneğine şahit olmuşumdur.

İşte temel hareket noktası bu olan Hareket;

Her zaman insanları sokaklardan ve hamasi eylem ve söylemlerden uzak tutmuştur,

Toplumun eğitim ve ahlak seviyesine derece atlatmıştır,

Diyalog çalışmalarıyla hem kendi üyelerine hem de toplumun diğer kesimlerine birlikte yaşama ve farklılıklara saygı duyma anlayışını aşılamaya çalışmıştır. Bunun da ancak sağlam bir demokratik ve hukuk devleti gerektirdiğini savunmuştur.

Yurt dışına açılıp ülke insanının Atatürk’ün de hayali olan ‘çağdaş medeniyetler düzeyine’ ulaşması amacıyla ufkunun gelişmesine ön ayak olmuştur ve toplumu, içine kapanık atıl bir vaziyetten, önüne hedef koymak suretiyle, kurtarmaya çalışmıştır,

Felsefesi ve eğitime verdiği ağırlıkla ve bu dinamiğin oluşturduğu sosyal enerjiyle PKK terörü sorununun çözümüne dönük en etkili çalışmayı yapmıştır. O nedenle de PKK için silahlı Hizbullah örgütü bile tehdit olamamışken ve askeri yatırımlar çözüm sunamamışken; Hareket, PKK için en tehlikeli düşman haline gelmiştir. Çünkü Hareket, PKK’nın suistimal ettiği toplumsal sorunları çözmeye başlamış ve yöre halkının eğitim düzeyini yükseltmiştir. PKK, ancak AKP’nin ‘Çözüm Süreci’ adı altında yaptığı siyasi hatalar ve Cemaat’in bölgedeki faaliyetlerinin önlenmesi sayesinde tekrar güç kazanabilmiştir.

Bu kendine has yöntemi, felsefesi ve çalışmaları yüzünden de Hareket sürekli olarak, en çok da Müslüman grupların sözlü saldırılarına, tacizlerine ve hışmına uğramıştır. Hatta bazı gruplar Hareketi İslami görmemiş, onu küfür içinde olmakla suçlamış ve komplo teorileri ile yatıp kalkan bazıları da onu yabancı istihbarat örgütlerinin maşası olarak lanse etmeye çalışmışlardır. Bugün bile, hem Ergenekoncu çevrelerin hem de AK partili bazı bürokratların Hareketi ülke içinde CIA-MOSSAD ajanı gibi göstermeye çalışmalarının; ancak yurt dışında ise o ülke insanlarını ‘burada İslam’ı yaymak ve sizi Müslümanlaştırmak istiyorlar’ diyerek korkutmaya çalışmalarının altında bu bakış açıları ve art niyetler yatmaktadır. Türkiye’deki diğer Müslümanları Hareketten uzak tutmanın ve onun başarılarına sempati duymaktan alıkoymanın en etkili yöntemi de budur.

Şimdi herşeyi toplayalım ve günümüze gelelim.

Böyle bir Hareketin 15 Temmuz’da gerçekleşen darbe teşebbüsünün arkasında olduğunu iddia etmek sadece bir art niyet ve bir hedef saptırma gayretidir. Yabancı ülkeler ve dünya medyası da buna inanmamaktadır. Gülen’İn, ‘’uluslararası bir heyet darbeyi araştırsın!’’ çağrısı da bu konudaki kendine güvenin bir göstergesidir. Cemaatin daha darbe girişiminin ilk dakikasından itibaren hedef tahtasına konulması ve darbe yapmakla suçlanması, 17-25 Aralık’dan itibaren Erdoğan eliyle bitirilmeye çalışılan bu sosyal oluşumun linç edilme kampanyasında oynanan son perdedir.

Darbeye teşebbüs etmek; Gülen’in, resmini çizdiğim felsefesine de, İslami anlayışına da, demokrasiyi; diğer Müslümanların tacizlerine rağmen şiar edinmiş bir lider oluşuna da, yurt dışında özellikle Batı’da kazandığı saygınlık ve güvenilirliğe de terstir. Yıllarca AK Parti yönetiminin demokrasi treninden inmemesi için çabalayan da, onu darbe kapılarını kapatacak sivil bir anayasa yapmaya teşvik eden de bu Hareket olmuştur. Bu gayretin önemi ve varlığı sonradan anlaşılacaktır. Çünkü geldiğimiz noktada AK Parti ülkeyi gittikçe otoriterleştirmekte, hukuk ve demokrasi rayından çıkartmakta, gittikçe bir Muhaberat devletine dönüştürmekte ve Batı’dan gittikçe uzaklaştırmaktadır. Toplumdaki mevcut önyargılar ve oluşturulan cinnet hali bunu şimdilik perdelemektedir. Ama bu sis perdesi yakında dağılacak ve gerçekler ortaya çıkacaktır.

Toplum, Hizmet Hareket’ini Erdoğan sonrası oluşacak enkazın üzerinde derin derin düşünürken keşfedecek ve sahiplenecektir. Fethullah Gülen’in, yaşanan bu uzun sürecin daha en başında ‘’affetmeye hazır olun!’’ demesini sağlayan motivasyon işte bu sonu gören basiretidir. Çünkü topluma küsmüş olan bir hareket, toplum kendisine en çok ihtiyaç duyacağı bir anda ona yardım elini uzatmayabilir! Bu da kardeşlerinin ihanetine rağmen onları affeden ve onlara yardım eli uzatan Yusuf mesleğine terstir…

Cemaat ve AKP ekseninde 15 Temmuz darbe konusunu irdelemeye kısmetse devam edeceğiz.





21 Haziran 2016 Salı

BİR KONUŞSAM TÜRKİYE YIKILIR!

Bu yazı 21 Haziran 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Ben 80’lerin kuşağıyım. Türkiye’nin o en kaotik ve çalkantılı dönemi olan 12 Eylül dönemini bir çocuk olarak geçirmiş olsam da, takip eden yıllar da pek iyi geçmedi ülkemde. 90’ların post-modern darbe dönemleri, 2000’li yılların Ergenekon dâvâları, son zamanların Erdoğan ve AKP ile yaşanan sıkıntılı günleri…

Eskiden, babamların ve dedemlerin nesline; yaşadıkları hâdiselere, layık görüldükleri yaşam biçimlerine, mârûz bırakıldıkları muâmelelere, eğitimsizliklere, cehâletlere ve istismârlara dayanarak hep ‘kayıp nesil’ derdim. Günümüzde geldiğimiz noktadan benim çocukluk dönemlerime dönüp baktığımda, aslında bizlerin de kayıp nesiller olduğumuzu görüyorum acı içinde.

Kayıp bir nesil; kayıp bir ülke; ve böyle devâm ederse, kayıp bir gelecek…

Bu tarz bir netice, şüphesiz millete yaşatılan travmaların bir sonucu. Kendi çıkarları, ihtirasları, beceriksizlikleri ve ideolojileri uğruna milleti sürekli bölen, ötekileştiren, kamplaştıran, eğitimsiz bırakan, algı operasyonları ve hilelerle kandıran, sahte düşmanlar ve korkularla yöneten otokratik kliklerin ülkeyi getirdikleri nokta bu maalesef. Bu çevreler, devlet postu altında kimi zaman Atatürkçü oldular, kimi zaman milliyetçi ve solcu şarkılar söylediler, yeri geldi ulusalcı besteler yaptılar, şimdilerde de yeşil İslâmcı ilâhîlere sarıldılar… Hattâ çoğu zaman birbirleriyle kavga eder gibi göründüler, ancak bir ahtapotun kolları gibi hep aynı beyne hizmet ettiler! Onların saldıkları mürekkeple, görüş ve idrâkleri bulananlar ise bu ülkenin saf insanları oldu hep.

Böyle kaotik ve maniplasyona açık ve muhtaç ortamlarda devamlı bilgi kirliliği yaşanır; enâniyet, bencillik, fırsatçılık ve kibir hüküm sürer; devlet kutsanır; protokol hastalığı baş gösterir; liyâkata önem verilmez; adam kayırılır; devlet malı yenir; ahlâk çöker; din sömürülür; sloganik ifâdeler ve saldırgan üsluplar, bilgi, düşünce ve analizin yerini alır; insanlar birbirlerinden nefret ederek yaşarlar… Toplum komplo teorileri ile yatıp kalkar. Artık terörle yaşamaya alışın denilir insanlara. Her cinâyet bir fâil-i meçhuldür o ülkede artık; yapanı asla bilinemez ve bulunamaz bir gerçekliktir kanıksanması gereken. O yüzden vahşi cinayetler unutulur bir gün sonra; ölen öldüğüyle kalır. Gladyonun yakalanan tetikçileri ya meczuptur ya da iyi çocuk! Her kurşun sıkan ‘’devlet için yaptım!’’ der. Ergenekon’un darbe planlayıcıları ve tetikçileri de hep ‘’devlete hizmet ettim!’’ demişlerdi benzer şekilde. Eskilerin varlık vergileri döneminde, azınlıkların mallarına çökenler de ‘’devlet için’’ yapmıştır yapacağını, şimdilerin gaspçı kayyımları da (hem de fetvâ aldım diyerek) aynı devlete hizmet için çökmüştür masum insanların özel mülkiyetlerine…

İşte artık kanıksadığımız ve bir tür vurdumduymazlık geliştirdiğimiz tüm bu garipliklerin içinde dikkatlerimizden kaçan bir şey daha var. O da resmini çizdiğim bu dönemlerde benim dikkatimi en çok çeken ifâdelerden biri olan başlıktaki sözdür. Bu söz, Türkiye’deki siyâsî, politik, ahlâkî, sosyal ve hukûkî çöküntünün ve yaşanan seviyesizliğin en çarpık örneklerinden biridir bana göre. Toplumsal bilinçaltımızı yansıtan nâdir ifâdelerdendir.

Bir konuşsam Türkiye sallanır…

Konuşursam Türkiye yıkılır…

Ben konuşursam Türk futbolu biter…

Çok şey biliyorum, konuşsam yer yerinden oynar…

Bu ifâdeleri okurken sizin de zihninizde son 30-40 yıla ait bir çok çağrışımın canlandığına eminim. Çünkü farketmesek de bu ve benzeri ifâdeler kendi vergilerimizle beslediğimiz, belli makamlara getirdiğimiz milletvekilleri ve devlet görevlileri tarafından çoklukla kullanılıyor. Bâzen, mafya ve derin illegal örgüt elemanları tarafından; hattâ şimdilerde iş adamı ve sanatçılar tarafından bile kullanılıyor benzer sözler.

Bu ifâdeler ve onlara tevessül eden insanlar tahlil edildiğinde genel anlamda şunları söylemek mümkün:

Gerçekte bu insanların çoğunun aslında çok bir şey bildikleri filan yok. Bâzıları sıkıntıya düştüklerinde, bâzıları suçüstü yakalandıklarında, bâzılarıysa önemli insan havası vermek istediklerinde ve bir kibir göstergesi olarak bu tür sözlere sarılıyorlar.

Bir şeyler bilen bazılarıysa ya siyâsî hesaplarla birilerini tehdit etmek ve blöf yapmak amacıyla veya suçüstü yapıldıklarında; ‘’beni satarsanız konuşurum’’ tandanslı mesajlar göndermek istediklerinde bu tür söylemler kullanıyorlar. İşin üzücü tarafı bu kişilerin çoğunun vergilerimizle; bize hizmet etsinler diye beslediğimiz milletvekili, siyâsî, devlet adamı ve görevlileri olmaları… Meselâ, Bülent Arınç’ın partiden dışlanma aşamasında, Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek hakkında söylediği ‘’elimde 100 dosya var’’ açıklaması bir bakıma ‘bir konuşursam Gökçek biter’, hattâ ‘AK Parti biter’ demektir. Biraz daha ilerletseniz, bu söz devlet bitere kadar bile götürebilir insanı. O gün bugündür hâlâ ne bir açıklama duyduk ne de bir savcı çıkıp dosyaları istedi Arınçtan!

Bana göre; bu sözler medya aracılığıyla her servis edildiklerinde ardından hiçbir toplumsal, hukûkî, vicdânî, ahlâkî ve siyâsî sorgulamanın gelmiyor olmasıdır aslında en vahim olan. Çünkü bu tür ciddî ifâdelere karşı gösterilen tepkisizlikler toplumsal ve kamusal birçok hastalığın göstergeleridirler.  
 
Neden mi?

Çünkü, eğer sağlıklı ve hukuk temelli bir toplum olabilseydik, medyaya çıkıp bu tarz açıklamalar yapan bir devlet görevlisini veya herhangi bir insanı sorguluyor olurduk. Gizlemeye çalıştıkları; bir devleti yıkacak kadar büyük olan mesele neymiş bunun takipçisi olurduk.

Gelişmiş Batı ülkelerinde devlete yıllarca çalışmış bir devlet görevlisi çıkıp ‘bir konuşsam devlet yıkılır’ dese, hemen savcıların, basının, muhâlefetin ve sivil toplumun hedefi hâline gelir. Bizdeki gibi toplum ânî bir refleksle; muhâlefet dahil, tüm fertleriyle ve kurumlarıyla birlikte ‘duymamış gibi yap!’ moduna geçmez.

Daha da ileri gidersek, aslında sağlıklı bir toplumda hiçbir fert çıkıp böyle bir cümle sarfetmeye ihtiyaç duymaz, cesâret de edemez. Çünkü, sağlıklı bir toplumda devleti yıkacak kadar sorunlu işlere kimse bulaşmaz. Bulaşanı gören kişinin adâlete bildirme gibi bir yükümlülüğü vardır ve bildirir de. Vâkıf olduğu suçu açıklamamanın suç olduğunu herkes bilir. Bunun da ötesinde sağlıklı ve güçlü bir toplum bir kişinin yapacağı açıklamalarla yıkılacak kadar zayıf ve suça teslim olmuş dirâyetsiz bir ülke değildir. Denetim mekanizmaları ve devlet aklı hakimdir ve canlıdır orada. O nedenle kimse bu dinamiği ve gücü görmezden gelip, kibir ve küstahlıkla karışık bir câhil cesâretiyle kendini rezil edip tehlikeye atmak istemez…

Ama toplum sağlıksız, adâletsiz ve suça teslim olmuş bir toplumsa o zaman bizdeki gibi garip söylemlerle siyâset yapılır hâle gelir. Bir kişinin bildikleriyle futbol yıkılacaksa veya devlet sarsılacaksa o futbol ve ülke zaten tükenmiştir. Ve yine, böyle iddiâlarla gündem oluşturan insanları toplum sorguya çekip takipçisi olmuyorsa, zâten yukarıda işâret ettiğim tüm çöküntüler yaşanıyor demektir.

Böyle bir toplumda ‘Erdoğan Gitse Devlet Yıkılır mı?’’ başlıklı yazıda da ele aldığım gibi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çıkıp ‘’ben gidersem devlet yıkılır’’ diyeceği günler de yaşanır. Dikkat edin! Bu yazıda resmettiğim tüm hastalık belirtileri bu sözün ardından da sergilendi ve toplumda, muhâlefet dâhil (Cemaat ve küçük bir azınlık dışında) hiç kimse bu sözü sorgulamadı. Koca bir demokratik hukuk devletinin nasıl bir adamın gitmesiyle yıkılacak hâle geldiğini merak bile etmedi toplum.

Aynı şekilde AK Parti, AK Partili bakanlar ve Erdoğan’ın ailesi ile yakın ilişkiler içinde olan ve kara para aklamak, rüşvet vermek ve terör finansmanı sağlamak gibi suçlardan ötürü tutuklanan İran vatandaşı Rıza Sarraf’ın ABD’de süren sorgulaması devâm ederken, eşi olan sanatçı Ebru Gündeş’in çıkıp ‘’kocam konuşursa Türkiye batar!’’ demesi de benzer bir sessizlikle geçiştirildi. Aynı toplumsal tepkisizlik hastalığımız burada da nüksetti. Hiçbir Cumhuriyet savcısı veya muhâlefet partisi çıkıp da; kocan bu ülkeyi batıracak kadar ne biliyor diye sor(a)madı!

Sanırım maksad anlaşılmıştır. Bu tür ifâdeleri kullananlar ya hiçbir bir şey bilmiyor, kibirle karışık artistlik yapıyorlar; ya bir suça bulaşmışlar ve ‘beni korumazsan seni de yakarım’ mesajları gönderiyorlar; ya da bu ülke bir iki kişinin konuşmasıyla yıkılacak kadar suça batmış rezil bir ülke hâline gelmiş.

Bu üç ihtimalden hangisi gerçek olursa olsun, her üç ihtimal karşısında da tepki vermeyen, adâlet mekanizmasını ve toplumsal tepkileri harekete geçir(e)meyen bir halk yığını olmamız beni asıl endişelendiren. Sanırım hastalığın en ciddisi de burada yatıyor.

Erdoğan ve AK Partinin ülkeyi zindana çevirme planlarının dönüm noktası olan 17-25 Aralık sonrası ortaya çıkan Twitter fenomeni Fuat Avni’yi sosyolojik anlamda bu yazı çerçevesinde de ele almak gerekir. Çünkü Fuat Avni, yıllardır bizi ‘’bir konuşsam…’’ diyerek kandıran insanların aksine konuşan bir karakterdir. O gerçek kimlikli; ama sahte insanların ‘’bir konuşursam…’’ derken imâ ettikleri ama hiçbir zaman söylemedikleri nitelikteki şeyleri, bu sahte kimlikli ama kalite insanı olan Fuat Avni her gün sıralı iletiler hâlinde deşifre etmekte.

Peki sonuçta ne oluyor! Benim bu yazıda temâs ettiğim hastalık nüksediyor ve muhâlefet ve devlet kurumları da dâhil herkes, yapılan bu suç ihbârı niteliğindeki ifşaatlar karşısında oturmuş vurdumduymazı oynuyorlar. Fuat Avni olayı aslında şunu da göstermiştir: Bu ülke, hukuk sistemini de içine alacak şekilde artık o kadar organize bir suç örgütü hâline gelmiştir ki, ne kimse gerçek manada konuşabilir ne de, konuşsa dahi, bu kemikleşmiş devlet (suç örgütü) yıkılabilir…

Bir gün elime bu suç aygıtı devleti yıkacak kadar gizli bilgiler geçerse ben de Fuat Avni gibi açıklarım merak etmeyin! Ortalığa çıkıp; bir konuşsam ülke yıkılır küstahlıklarıyla egoculuk oynamam. Bu ülke benim yapacağım bir açıklama ile yıkılacak hâle gelmişse, zâten bırakın yıkılsın. Belki yenisi daha iyi inşâ edilir kimbilir! Bu adâletsizlik bataklığında da zâten yıkılmaz, mafyatik devlet olarak yoluna devâm eder!

Geldiğimiz noktada ülkemizin hâlini ‘’bir konuşursam devlet yıkılır!’’ anlayışından daha iyi özetleyen bir ifâde ile bitireyim o zaman:

Hepimiz sustuk ve devlet yıkılıyor!




15 Haziran 2016 Çarşamba

DİPLOMA SAHTE ÇIKARSA ÜLKE GÖÇER Mİ? (2)

Bu yazı 15 Haziran 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.



Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın diplomasının sahte çıkması durumunda, bunun sebep olacağı politik, ekonomik, hukuki ve sosyal bazı yıkımlara değinmiştik bir önceki yazımızda. Bu konuyu irdelemeye devam ederken, böyle bir rezaleti, Erdoğan sonrası dönemin devlet mekanizması ortaya çıkarır mı; bu soruya da cevap arayacağız.
Önemli bir soruyla devam edelim: Diplomanın sahteliğinin ispatlanması durumunda, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı süresince neden olduğu onca rezalete, hukuksuzluklara, mal ve hak gasplarına göz yummuş veya sebep olmuş bir devlet aygıtını, uyanan halk ve yabancı devletler affederler mi? Devlet itibârını, milli güvenliğini ve güvenilirliğini zâten geçtim! Dünya sahnesinde muhalif bir gelişme ve lütuf olmazsa eğer; 50 yıl boyunca kimsenin yüzüne devletiz diyerek bakamayız! Binlerce yıllık devlet ve medeniyet geleneğiyle övünen bir toplumun denetlemeden veya göz yumarak dünyaya sunduğu demiryumruk ve sahte bir Cumhurbaşkanı ve onun diktatöryel amaçlarla hallaç pamuğu gibi attığı bir sistem ve milyonlarca insanın mağdur edildiği bir hukuksuzluk ve mafyatik suç döneminin hesabı kolay kolay verilemez…
Tüm bu çizdiğim manzaralar gerçekleşirse; yargıda hüküm giyen Post-AKP ve Post-Erdoğan Türkiyesi 100 yıl boyunca ödeyemeyeceği tazminatların esiri olur. Tüm bunlar, tıpkı Almanya ve Japonya’da olduğu gibi, geride enkaz hâlinde; sanki 1. ve 2. Dünya savaşından mağlup çıkmış bir konuma sokar ülkeyi.

Bu sonuçlar göz önüne alındığında, Erdoğan’ın diploma meselesi ile ilgili bir fikir cimnastiğini sizlerle paylaşmak istiyorum.

Kuvvetle muhtemel, Erdoğan sonrası oluşacak yeni dönemde iki sistem yarışacak:

Devlet kademelerinde ya hasarları tâmir edecek, sağlıklı ve güvenilir ‘kurtarıcı-ıslah edici’ kadrolar devreye girecek ve ülke normalleşme yoluna sokulacak;

Ya da, böyle bir ‘kurtarıcı-ıslah edici’ devlet ihtimâlini kendisine tehdit olarak algılayan ve şimdiye kadar Erdoğan’la işbirliği yapmış olan illegal derin devlet Ergenekon, daha önce davranmak isteyecek ve ânî bir hamle yaparak Erdoğan’ı devirmek sûretiyle devletin yularını tekrar eline alacak. Tüm devrim yasa ve uygulamaları bunun altyapısı için yapıldı AKP eliyle. Çünkü Erdoğan’ın, normal yâni, hukuksal süreçlerle bitirilip sistemin sağlıklı bir idâreye geçmesi demek, Ergenekon’un tekrar yargılanması anlamına da gelecek.

Halihazırda, AK Partinin devlet kurumlarını ele geçirme, cemaat ve tarikatları bitirme ve özel teşebbüsün mallarını gaspetme faâliyetleri, mafyalaşan Osmanlı Ocakları dâhil, hep Ergenekon destekli stratejiler; hattâ bizzat Ergenekon demek. Peki Ergenekon yuları hangi metodla ele alır: Erdoğan’ı diploma, kaset ve eylemler kombinasyonu üzerinden indirip yerine başka bir İslâmcı-Muhaberat hükümet kurarak mı; Post-modern 28 Şubat darbe yöntemleri ile mi; kaset ve yargı ikilisiyle mi; yoksa bunların hepsinin karışımı bir yöntemle mi; bunu dönemin şartları ve yeni çıkar ilişkileri belirleyecek…

Yönetime dâir bu iki ihtimalden hangisi gerçekleşir kestirmek güç. Ancak şu kuvvetle muhtemel ki; ister kurtarıcı-ıslah edici bir ekip, isterse de Ergenekon gelsin, ikisi de diplomanın sahte olduğu meselesini fazlaca ortaya çıkarmadan veya tamamen hasıraltı ederek kapatmak isteyeceklerdir. Yani diploma sularını pek bulandırmadan Erdoğan ve etrafındaki suç çetesini işledikleri suçlar üzerinden yargılayıp sileceklerdir. Tek fark; sağlıklı devlet bunu hukuk çerçevesine sadık kalarak yapmak isterken; Ergenekon ise algı operasyonları yoluyla hukukun eline kan bulaştırabilir ve eylemlerini intikam ve kaos senaryoları ile süsleyebilir. Yani Erdoğan’ın indirilişini, geri dönüşlerinin şov ve güç gösterisine dönüştürmek isteyebilirler.

Eğer her ikisi de sahte diplomayı gizleme eğilimi göstereceklerse o zaman bu konu bugünlerde neden bu kadar çok gündeme geliyor dersiniz? Bence Ergenekonvâri yapılar, Erdoğan ve çevresini birtakım pazarlıklara zorluyor olabilirler. Bunu, liselerde başlayan ve giderek artma eğilimi gösteren tepki eylemleri eşliğinde de okuyabilirsiniz. O da yetmezse Ergenekon, tepki eylemlerini en güçlü olduğu sahaya; yâni üniversitelere ve yargıya sıçratabilir.

Özetle; sahte diploma neden gizlenir:

Kurtarıcı devlet, ıslah aşamasında zâten maddî ve toplumsal bir enkazı kaldırmaya çalışacağından bir de 100 yıllık maddî ve itibârî yıkımları netice verecek olan ve ne kadar süreceği belli olmayan dâvâlar ve neticeleri ile boğuşmak istemeyebilir. Ancak AK Partiden ve Erdoğan’dan öç almaya çalışacak daha acemî ve yıkıcı bir oluşum olan İttihadçı Ergenekon; bahsettiğim muhtemel sonuçları ikinci plana atarak neticeyi duygulara; basîreti de acemîliğe fedâ edebilir ve Erdoğan ve AKP’yi diploma üzerinden hükümsüz kılabilir. Böylece ülke, sonu hiç hesaplanmamış mâceraların içine atılmış olur ve tazminatlar, ödün vermeler ve kaoslar sonucu iflâs eder.

Ancak kanaatim odur ki, Ergenekon örgütlenmesi bile devlet yularını ele alacak olsa, onlar da diploma meselesini hasıraltı etmek isteyebilirler. Birincisi, Erdoğan’ın her şeyine göz yumdukları için zâten her suçuna ortak oldular. İkincisi de, temellerini Erdoğan’ı kullanarak attıkları yeni Muhaberât devletini demir bir yumrukla yönetirken bir yandan dıştaki imajlarıyla boğuşuyor olacaklar, diğer yandan da bahsettiğim dâvâların yıkıcılığı altında kalmak istemeyeceklerdir. Ama Batı dünyasında Ergenekon’a el atından göz kırpan yönetimler baskın olurlarsa, denklemler değişebilir. O zaman öç alma ağır basar. Aslen İttihatçı geleneklerden gelen Ergenekon anlayışı az önce bahsettiğim acemîlikleri daha evvel sergilemiş, meselâ ülkeyi 1. Dünya Savaşı’na sokmak gibi, ve her an da sergileyebilecek mâceraperest ve beceriksiz bir anlayıştır.

Düşük bir ihtimal olsa da; lütf-u İlahînin bir tecellîsi olarak gerçekleşebilecek bir olasılık daha var. Bu senaryoda, Erdoğan’ın suçlarından ve temsil ettiği anlayıştan bunalan ve demokrasiye nefes aldırmak isteyen Batı ve gelişmiş ülkeler, BM ülkelerinin de desteğiyle, yeni kutarıcı-ıslah edici bir yönetimin özgürlükçü-laik-demokratik-hukuk devleti olma vaadi karşılığında Erdoğan’ın her yönden yargılanması sürecini destekleyebilirler. Benim de beklentim böyle bir gelişme olması ve Erdoğan liderliğindeki bu çetenin, işbirlikçi devlet yetkilileri de dâhil, makam, sayı ve sınır gözetmeksizin donlarına kadar yargılanmaları ve bulaştıkları her rezilliğin ortaya çıkarılması. Zîrâ Türkiye, dünya tarihinin bu en büyük yargı operasyonunu yap(a)mazsa, çok sürmez başka Erdoğanlar, İslâmcılar ve Ergenekoncular ile yeniden boğuşmak zorunda kalır. Sistem asla şeffaflaşıp kendini onaramaz. Mevcut toplumsal hastalıkların da hiçbiri düzeltilemez. Göçen sadece devlet değil; İslâm’ın son umudu da olur.

Belki de bu gerçekleşirse, devletler arenasında Türkiye’ye verilecek bâzı teminatlar söz konusu olabilir. Yâni, tazmînât istememe, iâde-i itibâr ve benzerî güvenceler verilerek, Erdoğan, AK parti ve ekibinin her yönden yargılanmalarının önü açılabilir ki buna diploma konusu da dâhildir. Bizim halk nasıl olsa bir şekilde iknâ edilir! Hizmet Hareketi fertleri de zâten vatanı bizzat inşâ eden ekipte olacakları için, bâzı maddî kayıplar hariç, birçok tazmînât dâvâsından vazgeçebilirler.

Eğer bu ihtimal gerçekleşirse, hem bu diğergamlığından dolayı hem de zamanında Erdoğan-AKP ve Ergenekon’a karşı dik durup mücâdele etmiş olmasından dolayı Hizmet Hareketi’nin ülkeyi aslında ne kadar büyük tehlikelerden korumuş olduğu daha net anlaşılmış olacak ve hakşinâs herkes Hizmet’e teşekkür kuyruğunda bekleyecektir.

Hatırlarsanız, daha önce ‘AKP ve Adâlet’ başlıkları altında yazdığım yazılarda AKP ve Erdoğan öyle bir yargılanmalıdır ki, bu ülkede yüz yıl boyunca korkudan kimse rüşvet alıp, yolsuzluk yapmaya; hele devlet sistemini felç etmeye asla cesâret edememeli demiştim. Buna İslâm dinini istismâr edememeyi de ekleyelim. Kaldı ki o yazılardan sonraki gelişen süreçte Erdoğan’ın devlet sistemini mafyalaştırma ve halkın özel mülkiyetini gaspetme senaryolarını da izledik. Dış dünyada da teröre destek veren, halkına zulm eden bir devlet olarak algılanıyoruz artık.

Diploma mevzusuna bu iki yazıda açtığım pencerelerden bakmakta yarar var.

Zîrâ diploma sahteyse ve bu bomba kontrolsüz bir şekilde patlarsa, tüm ülke göçecek! Mühendislerin eski binaları çevreye zarar vermeden kendi üzerine yıkmaları gibi, AKP ve Ergenekon da öyle kontrollü bir şekilde yıkılmalılar.