Bu yazı 19 Haziran 2017 tarihinde Yeniyon24 de yayınlanan köşe yazısıdır.
Şehitlik gibi kutsal bir kavram her nekadar dinimizde önemli bir yere
sahip olsa da, birçok dini değer, kavram ve ifade gibi o da suistimale
uğrayabiliyor. Onları istismar etmeyen çoğumuz da bu sefer laubali,
üstünkörü ve özünden uzak kullanımlarla bu tür kavramlara zarar
veriyoruz.
Mesela en basitinden; ‘Ya Allah!’, ‘Bismillah!’,
‘Allahuekber!’, ‘İnşallah’ gibi ifadelerin toplumumuzdaki lakayd ve
özlerinden yoksun şekildeki kullanımları bu kavramların aslen temsil
ettikleri derin manaların üzerine laubalilik örtüsü örtüyor. Yıllar önce
ABD’de Hristiyan bir papaz ile bir konuşmamı hatırladım şimdi. Kendisi
bana Arap ülkelerinde yaşadığını ve dinimize aşina olduğunu söylemişti.
‘’Sizdeki inşallah ifadesi ve temsil ettiği mana çok hoşuma gidiyor;
bizim dinimizde bu yok!’ demişti. Şunu da ekledi sözlerine sonra: ‘’Ama
hangi Müslümanla karşılaştıysam inşallah dediklerinde aslında o işi
yapmak gibi bir niyetleri olmadığını, karşısındakini geçiştirmek adına o
şekilde söylediklerini anlamam uzun sürmedi.’’ Belki Müslümanların çoğu
o niyetle kullanmıyorlar o ifadeyi; ancak kullanımda ve uygulamada
sergilenen birtakım samimiyetsizlikler ve ifadenin özüne zarar verici
bir kısım sadakatsizlikler o papaza öyle düşündürtmüş olmalıydı. Haksız
da sayılmazdı!
Tıpkı bunlar gibi, biz Müslümanların ve tesis
ettiğimiz devletlerin şehitlik kavramına bakış açılarını da belirli
yönleriyle kusurlu bulmuşumdur hep. Sanki şehitlik kavramını, Allah
(c.c.) için fedakarlıktan; vatan için, dava için feda etme noktasına
indirgiyoruz gibime geliyor... Oysa şehitlik, Allah’ın rızasını kazanma
uğruna yaptığımız bazı fedakarlıkların O’nun tarafından muhatap alınması
ve onlara lütfu ve rahmetiyle bir değer atfedip onu bize bir hediye
gibi sunması sayesinde elde edilir.
Uğruna öldüğümüz dava
veya vatan, yani eylem, O’nun rızası, lütfu, iradesi ve hikmeti
istikametinde bir değer ifade ediyor ve kabul görüyorsa şayet şehitlik
ünvanını kazandırır bizlere. O da ancak Allah rızasına kilitlenmiş
sağlam bir irade, o rızadan beslenen saf bir niyet ve o yolda çekilecek
sıkıntılara karşı da derin bir sabır ve sadakat taşınarak elde
edilebilir. Böyle bir lütfun doğası gereği de, insanların
belirli şekillerde ölen insanlar için hemen şehitlik etiketini
kullanmaları sorunlu olabilir.
Elbette bu kullanımların bir kısmı
Kur’an’da geçen bazı ifadelere dayanılarak yapılıyor. Belki kullananı
mesul bile yapmayabilir o sözler. Benim dikkat çekmek istediğim husus;
bu ve benzeri kavramların kullanımlarında daha takva yörüngeli ve
temkinli hareket etmek gerektiğine dair bir tavsiye sadece. Yani, her ne
kadar Kur’an’da belli işaretler olsa da, direk olarak ‘şehit oldu’
demek yerine ‘inşallah Allah şehitlik makamı nasib eder!’ diyerek bunu
bir temenni, bir dua şeklinde Allah’ın iradesine, yani gerçek sahibine
yöneltmeli ve O’nun rahimiyetinden, lütfundan, kereminden talepkar
olunarak gerçek bir kul-Rab ilişkisi çizgisinde hareket edilmeli…
Bu
yazıda ele aldığım bu mesele bazılarınıza çok küçük ve önemsiz bir konu
gibi gelebilir. Oysa bazı küçük belirtilerin ve semptomların aslında
daha büyük hastalıkların göstergeleri olduğunu da unutmayın. Kendi öz
kavramlarına lakayd kalabilen bir topluluk belli değerlerin özünden
kopuş yaşıyor olabilir. Koptukça da artık daha çok folklorik
kavrayışların ve şekli uygulamaların kurbanı olabilirler. Bugün
Müslümanların içinde yaşadıkları boşluk bunun önemli bir göstergesidir.
Şehitlik
kavramı ile birlikte el ele anılan kavramlardan olan cihad kavramına
bakın mesela.
Yabancıların cihad kavramını Müslümanlar aleyhine bir algı
aracı olarak kullandıklarını çok dile getiririz de, o kavramı asıl
Müslümanların kirlettiklerini pek seslendirmeyiz. Bu bağlamda Fethullah
Gülen Hocaefendi’nin, ‘’Müslüman terörist olamaz, terörist de Müslüman olamaz!’’ sözü daha önemli bir hale gelmektedir.
Bugün
bazı art niyetli ve fırsatçı çevreler, bir kısım insanların ve
grupların fakirliklerinden, çaresizliklerinden, eğitimsizliklerinden,
korkularından ve ruhsal birtakım boşluklarından yararlanmak suretiyle
onlara içi boş ümitler, sahte kahramanlıklar, cennetler, huriler,
zaferler ve hilafetler vaad ederek onları kandırıyorlar. Bunu da ‘cihad’ aromalı şehitlik haplarıyla uyuşturulmuş beyinlere cesaret aşılamak suretiyle başarıyorlar.
Bunu
günümüzde; sağda solda bilinçsizce kendini patlatan veya silahlı eylem
yapan talihsiz insanların acı akıbetlerinde ve siyasilerin gazına
gelerek ‘şehitlik’ aramak için yanlış yöntemler peşinde koşarken
öldürülenlerin kaderlerinde hep bunun izlerini görüyoruz. Bunlardan
birinci gruptakilerin Müslüman bile kalamayacağı üzüntüsüyle titrerken,
ikincilerinse, yine siyasi propagandalar ve kazanımlar uğruna, hemen
‘şehit’ olarak lanse edilmelerine temkinle yaklaşıyoruz; nihai kararı
siyasilerin aceleci fırsatçılıklarından ziyade, Rabbimizin rahmetine
havale ediyoruz!
20. yüzyılın başlarında yaşamış olan Amerikalı
düşünür Hoffer, kitle hareketlerine katılan insanların motivasyonlarını
analiz eden çalışmasında onların sadece taşıdıkları fikirlerle
(ideolojilerle) değil bazı temel psikolojik ihtiyaçlarını da temin etmek
maksadıyla bu hareketlere katıldıklarını irdeler. Ben buna daha çok
hamasi hareketleri dahil ediyorum. Bunu biraz daha genişleterek konumuza
bağlarsak, bizler de biliyoruz ki, bugün ‘cihat’ ve ‘şehitlik’ uğruna
kandırılan birçok insan, az önce de özetlediğim gibi, hem maddi birtakım
mağduriyetlerden hem de bazı ruhsal ve iradi boşluklarından ve
ümitsizliklerinden yakalanarak motive edilip yönlendiriliyorlar.
Öyle
bir fitne döneminde yaşıyoruz ki, doğru ile eğriyi birbirinden ayırt
etmek, meselelere basiretle bakabilmek, gerçek niyetleri okuyabilmek
artık çok zorlaşmış durumda. Dine, kutsala, topluma, vatana dair ne tür
değer varsa neredeyse hepsi siyasi odaklar ve çıkar grupları tarafından
suistimal ediliyorlar. Bundan en çok da yüce dinimize ait kavramlar
nasibini alıyorlar. Maalesef, kendilerine İslamcı diyen birçok kişi de
bu konuda şeytanlara bile taş çıkartacak marifetler ve refleksler
geliştirmiş durumdalar.
Yolsuzluklar yapıp, insanların
hakkına giren, birilerine zulm eden bir ‘Müslüman’ bir kazada veya
askerde nöbette veyahutta toplumun ‘şehit olursun’ dediği bir eylem
üzerinde iken öldü diye hemen ‘şehit oldu’ mu diyeceksiniz? Tersinden de
bakalım: Bir hadiste Efendimiz, "Kim samimi bir şekilde şehitliği istese, yatağında ölse bile Allah onu şehitler menziline ulaştırır"
der. Yani yukarıda ifade ettiğim şekliyle, kimin o makama nail olacağı
bizce belirsizdir. Şehitlik ancak, bu yazıda resmetmeye çalıştığım
irade, sabır ve niyet neticesinde sadece Allah tarafından
bahşedilebilecek bir lütuftur.
Demek ki, hiç bir ölüm karşısında kendi
fikir ve hissiyatımızı Allah’ın iradesi önüne koymamalı; kesin bir dille
ne ‘şehit oldu’ demeli, ne de ‘şehitlikle ne alakası var’ benzeri
hükümler vermeliyiz…
Uhud savaşındaki kahramanlıkları karşısında
insanların, hakkında; ‘ölürse şehit, kalırsa gazi’ dedikleri Kuzman,
‘’Ne şehitliği! Ben kavmimin şerefi adına savaşıyorum!’ diyerek aslında
bu yazıda anlatmaya çalıştığım hakikatın resmedildiği tabloya elindeki
kılıç ile bir boya çalıyor adeta..
O yüzden şehit değil demek de,
oldu demek de mahsurlu gibi görünüyor bana. En azından ben, Rabbimizin
iradesine olan saygıyı ön plana çıkararak imtina ediyorum böyle kesin
hükümler vermekten ve iyi insanların o tarz ölümleri karşısında
‘inşallah nasib olmuştur’ diyerek bir dua, bir temenni ile meseleye
yaklaşıp, nihai kararı Rabbimizin iradesine havale ediyorum. Kanaatimce
de bu yaklaşım ve hassasiyet Rabbimize karşı duyduğumuz kulluk bilincine
daha uygun olan bir davranış biçimi ve bir kulluk ahlakıdır.
Şehitlik
konusunda kısaca değinilecek bir başka husus da, bu kavramın devlet
düzeyinde ele alınış şeklidir. Bazı devletler ki bugün kendilerini
‘İslam Devleti’ olarak tanımlayan rejimler de bu kategoridedirler,
kendilerine bir nevi kutsallık ve ‘dine hizmet’ kimliği biçtikleri için
vazife başında ölen bazı fertlerine şehitlik payesi vermektedirler. Bu
çoğunlukla aslında bir kategorize yöntemidir. O insanların ailelerinin
mağdur olmaması adına bir sistem lazımdır ve şehitlik kavramı bu
vazifeyi görmektedir. Normal işleyen devletlerde bu normal bir tavır
olabilir, ancak bu kavramı suistimal eden devlet rejimlerinde durum
irdelenmeye muhtaçtır.
Türkiye gibi laik bir toplumda devlet
kendisine bu tarz bir ‘dine hizmet’ rolü biçemezse de ‘devletin
kutsallığı’ meselesi yakamızdan hiç düşmeyen bir yanlış olarak
kalmıştır. Bu kavram her nedense din-devlet ayrımı gibi bir bakış açısı
kapsamından çıkarılmış ve istisna tutulmuş bir olgu gibidir; çünkü
askeri motivasyonları çok ön planda olan bir rejimin temeli olan bir
ordunun halk ile bağını sağlamlaştıran güçlü bir araçtır. Bu olmamalı
demiyorum, sadece laiklik ilkesine taparcasına bağlı bir rejimin bu
konudaki samimiyetsizliğine işaret ediyorum. Kısaca, laik bir devlet
şehitlik kavramını kullanarak zemin oluşturamaz, ama fert bazında
Müslümanlar vatanlarını korumak adına şehitlik arzusu ve niyeti
taşıyabilirler. Demokratik bir devlet de buna saygı duyabilir ve onure
edebilir.
Aslında Türkiye’de geçerli bu konunun da
sosyo-psikolojik-politik yönden incelenmesi gerekmektedir. Bugün
Ergenekon gibi suç örgütü haline gelmiş bir oluşum adına cinayet işleyen
bazı insanları dinlediğinizde onların da hep ‘’devletim için yaptım!’’
dediklerini görürsünüz. Bu insanlar da öldüklerinde devlet tarafından
şehit muamelesi görmektedirler. PKK bile bu kavramı suistimal etmekte,
Kürt kardeşlerimizin çoğunluğunun İslami hassasiyetleri güçlü
olduğundan, kendi militanları için şehitlik etiketini kullanmaktadır. Bu
suistimali kelimenin lafzından ziyade manevi karşılığına atıfta
bulunmak suretiyle yapmaktadır. Liberal demokratlarımızın bile gösteride
ölen bir sevenleri için ‘demokrasi şehidi’ tabirini rahatlıkla
kullanabilmeleri toplumca bu kavramı nasıl dünyevileştirdiğimizin ayrı
bir göstergesidir.
Şimdilik burada bırakıyorum.
laiklik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
laiklik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 Haziran 2017 Pazartesi
25 Şubat 2008 Pazartesi
KEMALİST ÖFKE
Bir yandan türban serbestliği yönünde önemli bir gelişme yaşanırken diğer yandan bu serbestliğe karşı gösterilen şiddetli bir direniş var. Mevzunun zamanlaması tartışılır veya tartışılmaz; ancak bu iki kutbu temsil eden zümrelerin takip ettikleri yöntemler tartışma götürmeyecek kadar birbirinden farklı ve berrak. Şöyleki:
Başörtüsüne serbestlik tanıma kanadı, konuyu hukukun öngördüğü düzlemde ele almaya gayret gösteriyor. Türkiye'nin şartları ve hiç bir zaman zihin kitaplığımızdan eksik edemediğimiz darbe günlükleri bu konunun çok ince bir hassasiyetle ele alınmasını ve çözüme kavuşturulmasını gerekli kılıyor. Hükümetin bu konuda MHP ile birlikte hareket ediyor olması ve konuyu meclis-kanun düzenlemesi etrafında değerlendiriyor olması bu hassasiyetin bir parçası. Buna ilaveten, tarihimizde belki ilk kez olarak; 'yasakçı', 'katı laik' kesimlerin muhalif propagandalarına ve hararetli tepkilerine alternatif, siyasi ve sivil tepkilerin ortaya çıkmış olması da not alınması gereken ayrı bir husus. Evet, şaşırtıcı bir şekilde konuya sadece muhafazakar çevrelerden değil, liberal ve sol liberal çevrelerden de (hassasiyet dereceleri ve detaylar farklılık arzetsede) önemli bir destek geldi. Laikçi rektör ve akademisyenlerin toplum önünde sergiledikleri tepkiler ilk kez bu kadar sönük kalırken, sayıları bir kaç bini bulan başka akademisyenler, özgürlük-serbestlik tandanslı bildiriler neşrettiler. Bu, şu ana dek kendilerini ülkedeki tek söz sahibi bilen ve en etkin güç olarak addeden elitist-laikçi-oligarşik kesimlere karşı verilen ilk önemli sivil tepkidir ve sosyolojik olarak vakit geçirmeden incelenmelidir.
Daha önce de arzettiğim gibi, türban karşıtlığı üzerinden verilen mücadele bu azınlık-etkin-laikçi (laik değil) kesimler açısından her zaman önemli bir meşru müdafaa sahası, etkili bir propaganda aracı ve yola getirici-korkutucu (özellikle laik kesimleri) bir hareket zemini oldu. İşte bu nedenlerden dolayıdır ki, başörtüsü 'simgesi' (bu kesimin gizli din düşmanlığı faktörünü saymazsak) aynı zümreler açısından her zaman kendisine şetm edilen (sövülüp sayılan) bir hüviyet kazanmış ve bu konuda her hangi bir çözümün gündeme alınması bile gayet meş'um (talihsiz) bir hadise olarak telakki edilmiştir.
İşbu öngörü, gayet tabii olarak kemalist ideolojinin (şimdilerde ulusalcı takılan Atatürk istismarcısı bir oluşum) bünyesinde taşıdığı; asabi, ötekileyen, dışlayıcı, elitist, hükmedici, kibirli, fırsatçı doğası ile bütünleşmekte ve kendisine oldukça faşist refleksler üretebilmektedir. Üzücü olan ise, bu çıkar endeksli oluşumun Atatürk ismini ve onun temsil ettiği değerleri istismar ederek hayatta kalmaya çalışması, onları istismar etmesi ve onlarla kurduğu parazit ilişkiyi bizlere normal bir ideoloji olarak benimsetmeye çalışmasıdır. Bu nedenle, Atatürk'ü ve bize emanet ettiği değerleri sağlıklı bir şekilde gelecek nesillere taşıyabilmemiz, gerçek toplumsal huzur ve bütünleşmeyi sağlayabilmemiz; ancak bu hastalıklı ideolojiden kurtulmakla mümkün olabilecektir.
Tüm bu tanımlamaların ardından bu ideolojinin içinde sakladığı bir takım saplantıları son zamanlarda nasıl dışa vurduğuna dair bir kaç örnek vermek isterim. Yani büyük bir kibirden beslenen kemalist öfkeyi...
Bir ulusalcı kanalın muvazzaf başkanı son bir kaç senedir müthiş bir öfke ile hareket ediyor, etrafa saldırıp duruyor, ittifaklar kurmaya çalışıyor, maddi kaynak topluyor ve mitingler tertip ediyor. Aynı kişinin bir intihal suçu işlediği geçenlerde Yargıtay kararı ile onaylanmış olsada, bunu şimdilik bir köşeye bırakalım ve bu ateşli 'ulusalcı' ve 'vatansever' şahsiyetin, Apo ile ilgili neler söylediğine bir göz atalım: "Abdullah Öcalan, Türkiye'deki barışı ve kardeşliği yüceltmek için kullanılamazsa, Abdullah Öcalan'ın bugünkü açılımını ve yaklaşımını Türkiye değerlendiremezse çok yazık eder. Abdullah Öcalan'ın bugünkü siyasi tutumu, Türkiye'nin bütünlüğüne, birliğine çok farklı bir açıdan yarar sağlar. Türkiye biraz akıllı davranmak zorunda.'' Az önce tasvir ettiğim hastalıklı kemalist olgu değişen taktikler ve konjektür gereği yeni bir kabuk bağlayarak ulusalcı bir mahiyet kazandı. İşte bu sürecin içinden yetişen bir şahsın nasıl ''akıllı davrandığına'' bir bakınız lütfen. Meğer devletimiz ve ordumuz acizmişte, 30.000 kişinin ve bebeklerin katili Apo'ya; onun ''açılımına'' ve ''yaklaşımına'' ihtiyaçları varmış. Meğer bu kendinden aciz, et çuvalı gibi paketlenerek birkaç ülke dolaştırılan ve sonra da Türkiye'ye teslim edilen, kendisini hiçbir ülkenin kabul etmek istemediği zat bizim ulusalcı kanadın hararetli vatan kurtarma senaryolarının bir parçası olabilecekmiş. Bırakın bir terörist başının siyasi ufkundan! medet ummayı, ortada binlerce şehit anası varken bunu utanmadan dile getirebilmek ancak cahilin cesareti kavramı ile açıklanabilir; ya da art niyetle. Bu örneği ulusalcı ideolojinin ne kadar aciz ve sığ fikirli olduğuna dair bir misal teşkil etsin diye takdirlerinize sunmak istedim. Hiç bir yapıcı ajandaları yok. Herşey günlük çıkarlar, polemikler ve yıkma üstüne... Serseri bir mayın gibi düşünce sularımızda tehlike saçıp, ülkemizin birleşmeye ve gelişmeye dönük enerjisini tüketip duruyorlar...
İkinci örneğimize geçelim. Tamer Korkmaz'ın ''Gizli Amerikancı'' olarak nitelendirdiği, ulusalcı hareketin önderlerinden meşhur bir yazarımız da bu kesim ile özdeşleşen asabi ve küstah üslubun girdabına kapılmış olacak ki; tüm Türkiye halkına ''Aptal Türk'' diyerek 'Türklüğe' (aslında kanunen suç) hakaret edebildi. Hem de Atatürk'ün ''Türk milleti zekidir, çalışkandır'' sözleri zihinlerimizde hala capcanlı dururken... Bu hitap ve kabul şekli bile, bu bahsettiğim kesimlerin ne kadar dışlayıcı, ötekileyici ve dediğim dedikçi olduklarını, kendi kıt düşünce kalıplarının içine çekemedikleri her vatandaşı nasıl da aptallıkla suçladıklarını açıkça gösteriyor. Hatırlarsanız aynı kesimler, seçim sonrası dönemde de kendi istedikleri şekilde oy vermeyen insanlarımıza aptal, ahmak ve göbeğini kaşıyan adam (bağışlayın öküz demek istiyorlar) yakıştırmalarında bulunmuşlardı. Hem de bizzat Atatürk'ün kendisinin millet iradesinin meclise yansıyacağı bir sistemin temellerini attığını bildikleri halde... Gene aynı Atatürk'ün benzer idealleri ortada iken, bazı rektörlerin ortaya atılıp ''demokrasi ve hukuk askıya alınabilir'' şeklinde demeçler verebilmeleri de ayrıca not edilmesi gereken bir husus.
Geçenlerde samimi laiklerden olan ama yukarıda resmettiğim çevrelerin provakasyonları ile zihni bulanmış bir tanıdığımdan bir elektronik mesaj aldım. Aktardığı mesajın içeriğini okuyup gaza gelmiş belli; ama mesajın içindeki düşünce travmasını idrak edememiş. İletinin yazarı, emekli bir albay olduğunu iddia eden, ulusalcı-kemalist çizgide olduğu anlaşılan bir kişi. Bir sürü hakaretvari ifadeden ve klasik laiklik kurtarıcılığı beyanlarından sonra bombayı patlatmış emeklimiz! ve akıllara ziyan şöyle bir slogan ile iddialarına güç ve samimiyet kazandırmak istemiş: ''Ben Atatürk'ten bile daha Atatürk'çüyüm.'' Gülme kriziniz geçti ise sizleri uyarayım. Arzettiğim kemalist mantalite bu şekilde işliyor senelerdir. Bu istisna bir durum değil. Şu sıralar öfkelerini daha açıktan sergiliyor benzer çevreler o kadar. Gaza gelen zavallı samimi laik insanlarımız da neye alet olduklarını anlayamadan; bir kişi Atatürk'ten daha Atatürkçü nasıl olur?, bu ne demektir?, bu mümkün müdür?, bu Atamıza hakaret değil midir?, herhalde kandırılıyoruz diye düşünmeden, benzer mesajları İnternet ortamında başka on binlere yayıyorlar ve ulusalcı propagandanın birer kuklası haline geliyorlar.
Başka bir gazeteci ile devam edelim. Bu gazetecimiz, köşesinde zehir zemberek bir yazı kaleme aldı. Bu yazının da özelliği kemalist ideolojinin savunulması amaçlı yazılmış olması ve bu yazıda ifadesini bulan 'kemalist öfke' ile tanımlanabilir olması. Bu yazarımız, tarihin yanlı ve eksik bir değerlendirmesini yapıyor yazısında ve Avrupa'daki tüm devrimlerin, anayasaların ve ülkemiz anayasalarının hep kanla yazıldığını iddia ediyor. Ardından da sanki hükümet başörtüsü meselesi üzerinden tüm anayasayı değiştirmiş gibi bir ön kabul yaparak, bu işi ancak kan çözer, kanla değiştiremeyeceksen hiç değiştirme demeye getiriyor. Açık bir tehdit!, kan'a davet... Erbakan benzer bir hata işleyip 'kanlı mı olacak, kansız mı?' iması yapmıştı da partisi kapatılmıştı. Bu adam ihtimalleri bile aşmış ve kanlı olsun diyor, ama bir savcı çıkıpta adamın (en azından) çenesini kapatmıyor.
Herhalde yaptığım bu tanımlamalar ve örnekler kemalist öfkenin gayet küstah, kendini beğenmiş, kibirli ve art niyetli çehresini resmetmeye yetiyordur. Daha dün, bazı Rektörlerin çıkan yeni yasaya rağmen başörtülü öğrencileri kampüse sokmadıklarına dair haberleri okurken gene bu kemalist öfke aklıma geldi. Dikkat edin... Normal şartlarda, yukarıda özetlerini sunduğum örneklerin her biri birer hukuksuzluktur ve suç kapsamına girebilecek davranışlardır. Ancak bu kemalist kesimlerin işledikleri her hukuksuzluğun yıllardır yanlarına kar kalmış olması, seslerini çok çıkardıkları takdirde herkesin susacağını biliyor olmaları, arkalarında belirli güçlerin desteğinin olduğu şeklindeki özgüvenleri ülkemizi işte bu noktalara getirdi.
Şunu da son olarak ilave edeyim: Bu kemalist öfkenin demokrasi dışı, hukuksuz davranışlarını mevcut şartlar altında yargıya intikal ettirmek çok zor. Aynı kesimler hemen; ''laikliğin teminatı olduğumuz için üzerimize geliyorlar''... ''Bizi değil laiklik ve demokratik! Türkiye Cumhuriyetini yıkmak istiyorlar'' gibi o klişe (ama samimiyetsiz) lafların, sloganların ardına sığınacaklar ve kendilerini mağdur pozisyonuna düşürerek laiklik hassasiyeti olan vatandaşlarımızı ve müesseselerimizi kandırmaya devam edecekler. Böylece yargıyı da baskı altında tutmuş olacaklar. Suçları ispatlanan bazı rektörlerin yakayı bu şekilde nasıl kurtardıklarını hatırlayınız... Bize düşen biraz daha sabır göstermek, halkı kaynaştırmaya dönük ekonomik ve sosyal reformlara devam etmek...
Belki de bu kesimlerin son öfke dalgasıdır bu bağrışmalar ve bir can cekişme uğultusudur... Bırakalım bağıra bağıra çekilsinler aramızdan. Böylece tarihe de yansımış olur yaptıkları. Sabır, biraz daha sabır... Bakın çok yakında kemalist-ulusalcı bir çok rektörün görev süreleri doluyor mesela... 25 Şubat 2008
Başörtüsüne serbestlik tanıma kanadı, konuyu hukukun öngördüğü düzlemde ele almaya gayret gösteriyor. Türkiye'nin şartları ve hiç bir zaman zihin kitaplığımızdan eksik edemediğimiz darbe günlükleri bu konunun çok ince bir hassasiyetle ele alınmasını ve çözüme kavuşturulmasını gerekli kılıyor. Hükümetin bu konuda MHP ile birlikte hareket ediyor olması ve konuyu meclis-kanun düzenlemesi etrafında değerlendiriyor olması bu hassasiyetin bir parçası. Buna ilaveten, tarihimizde belki ilk kez olarak; 'yasakçı', 'katı laik' kesimlerin muhalif propagandalarına ve hararetli tepkilerine alternatif, siyasi ve sivil tepkilerin ortaya çıkmış olması da not alınması gereken ayrı bir husus. Evet, şaşırtıcı bir şekilde konuya sadece muhafazakar çevrelerden değil, liberal ve sol liberal çevrelerden de (hassasiyet dereceleri ve detaylar farklılık arzetsede) önemli bir destek geldi. Laikçi rektör ve akademisyenlerin toplum önünde sergiledikleri tepkiler ilk kez bu kadar sönük kalırken, sayıları bir kaç bini bulan başka akademisyenler, özgürlük-serbestlik tandanslı bildiriler neşrettiler. Bu, şu ana dek kendilerini ülkedeki tek söz sahibi bilen ve en etkin güç olarak addeden elitist-laikçi-oligarşik kesimlere karşı verilen ilk önemli sivil tepkidir ve sosyolojik olarak vakit geçirmeden incelenmelidir.
Daha önce de arzettiğim gibi, türban karşıtlığı üzerinden verilen mücadele bu azınlık-etkin-laikçi (laik değil) kesimler açısından her zaman önemli bir meşru müdafaa sahası, etkili bir propaganda aracı ve yola getirici-korkutucu (özellikle laik kesimleri) bir hareket zemini oldu. İşte bu nedenlerden dolayıdır ki, başörtüsü 'simgesi' (bu kesimin gizli din düşmanlığı faktörünü saymazsak) aynı zümreler açısından her zaman kendisine şetm edilen (sövülüp sayılan) bir hüviyet kazanmış ve bu konuda her hangi bir çözümün gündeme alınması bile gayet meş'um (talihsiz) bir hadise olarak telakki edilmiştir.
İşbu öngörü, gayet tabii olarak kemalist ideolojinin (şimdilerde ulusalcı takılan Atatürk istismarcısı bir oluşum) bünyesinde taşıdığı; asabi, ötekileyen, dışlayıcı, elitist, hükmedici, kibirli, fırsatçı doğası ile bütünleşmekte ve kendisine oldukça faşist refleksler üretebilmektedir. Üzücü olan ise, bu çıkar endeksli oluşumun Atatürk ismini ve onun temsil ettiği değerleri istismar ederek hayatta kalmaya çalışması, onları istismar etmesi ve onlarla kurduğu parazit ilişkiyi bizlere normal bir ideoloji olarak benimsetmeye çalışmasıdır. Bu nedenle, Atatürk'ü ve bize emanet ettiği değerleri sağlıklı bir şekilde gelecek nesillere taşıyabilmemiz, gerçek toplumsal huzur ve bütünleşmeyi sağlayabilmemiz; ancak bu hastalıklı ideolojiden kurtulmakla mümkün olabilecektir.
Tüm bu tanımlamaların ardından bu ideolojinin içinde sakladığı bir takım saplantıları son zamanlarda nasıl dışa vurduğuna dair bir kaç örnek vermek isterim. Yani büyük bir kibirden beslenen kemalist öfkeyi...
Bir ulusalcı kanalın muvazzaf başkanı son bir kaç senedir müthiş bir öfke ile hareket ediyor, etrafa saldırıp duruyor, ittifaklar kurmaya çalışıyor, maddi kaynak topluyor ve mitingler tertip ediyor. Aynı kişinin bir intihal suçu işlediği geçenlerde Yargıtay kararı ile onaylanmış olsada, bunu şimdilik bir köşeye bırakalım ve bu ateşli 'ulusalcı' ve 'vatansever' şahsiyetin, Apo ile ilgili neler söylediğine bir göz atalım: "Abdullah Öcalan, Türkiye'deki barışı ve kardeşliği yüceltmek için kullanılamazsa, Abdullah Öcalan'ın bugünkü açılımını ve yaklaşımını Türkiye değerlendiremezse çok yazık eder. Abdullah Öcalan'ın bugünkü siyasi tutumu, Türkiye'nin bütünlüğüne, birliğine çok farklı bir açıdan yarar sağlar. Türkiye biraz akıllı davranmak zorunda.'' Az önce tasvir ettiğim hastalıklı kemalist olgu değişen taktikler ve konjektür gereği yeni bir kabuk bağlayarak ulusalcı bir mahiyet kazandı. İşte bu sürecin içinden yetişen bir şahsın nasıl ''akıllı davrandığına'' bir bakınız lütfen. Meğer devletimiz ve ordumuz acizmişte, 30.000 kişinin ve bebeklerin katili Apo'ya; onun ''açılımına'' ve ''yaklaşımına'' ihtiyaçları varmış. Meğer bu kendinden aciz, et çuvalı gibi paketlenerek birkaç ülke dolaştırılan ve sonra da Türkiye'ye teslim edilen, kendisini hiçbir ülkenin kabul etmek istemediği zat bizim ulusalcı kanadın hararetli vatan kurtarma senaryolarının bir parçası olabilecekmiş. Bırakın bir terörist başının siyasi ufkundan! medet ummayı, ortada binlerce şehit anası varken bunu utanmadan dile getirebilmek ancak cahilin cesareti kavramı ile açıklanabilir; ya da art niyetle. Bu örneği ulusalcı ideolojinin ne kadar aciz ve sığ fikirli olduğuna dair bir misal teşkil etsin diye takdirlerinize sunmak istedim. Hiç bir yapıcı ajandaları yok. Herşey günlük çıkarlar, polemikler ve yıkma üstüne... Serseri bir mayın gibi düşünce sularımızda tehlike saçıp, ülkemizin birleşmeye ve gelişmeye dönük enerjisini tüketip duruyorlar...
İkinci örneğimize geçelim. Tamer Korkmaz'ın ''Gizli Amerikancı'' olarak nitelendirdiği, ulusalcı hareketin önderlerinden meşhur bir yazarımız da bu kesim ile özdeşleşen asabi ve küstah üslubun girdabına kapılmış olacak ki; tüm Türkiye halkına ''Aptal Türk'' diyerek 'Türklüğe' (aslında kanunen suç) hakaret edebildi. Hem de Atatürk'ün ''Türk milleti zekidir, çalışkandır'' sözleri zihinlerimizde hala capcanlı dururken... Bu hitap ve kabul şekli bile, bu bahsettiğim kesimlerin ne kadar dışlayıcı, ötekileyici ve dediğim dedikçi olduklarını, kendi kıt düşünce kalıplarının içine çekemedikleri her vatandaşı nasıl da aptallıkla suçladıklarını açıkça gösteriyor. Hatırlarsanız aynı kesimler, seçim sonrası dönemde de kendi istedikleri şekilde oy vermeyen insanlarımıza aptal, ahmak ve göbeğini kaşıyan adam (bağışlayın öküz demek istiyorlar) yakıştırmalarında bulunmuşlardı. Hem de bizzat Atatürk'ün kendisinin millet iradesinin meclise yansıyacağı bir sistemin temellerini attığını bildikleri halde... Gene aynı Atatürk'ün benzer idealleri ortada iken, bazı rektörlerin ortaya atılıp ''demokrasi ve hukuk askıya alınabilir'' şeklinde demeçler verebilmeleri de ayrıca not edilmesi gereken bir husus.
Geçenlerde samimi laiklerden olan ama yukarıda resmettiğim çevrelerin provakasyonları ile zihni bulanmış bir tanıdığımdan bir elektronik mesaj aldım. Aktardığı mesajın içeriğini okuyup gaza gelmiş belli; ama mesajın içindeki düşünce travmasını idrak edememiş. İletinin yazarı, emekli bir albay olduğunu iddia eden, ulusalcı-kemalist çizgide olduğu anlaşılan bir kişi. Bir sürü hakaretvari ifadeden ve klasik laiklik kurtarıcılığı beyanlarından sonra bombayı patlatmış emeklimiz! ve akıllara ziyan şöyle bir slogan ile iddialarına güç ve samimiyet kazandırmak istemiş: ''Ben Atatürk'ten bile daha Atatürk'çüyüm.'' Gülme kriziniz geçti ise sizleri uyarayım. Arzettiğim kemalist mantalite bu şekilde işliyor senelerdir. Bu istisna bir durum değil. Şu sıralar öfkelerini daha açıktan sergiliyor benzer çevreler o kadar. Gaza gelen zavallı samimi laik insanlarımız da neye alet olduklarını anlayamadan; bir kişi Atatürk'ten daha Atatürkçü nasıl olur?, bu ne demektir?, bu mümkün müdür?, bu Atamıza hakaret değil midir?, herhalde kandırılıyoruz diye düşünmeden, benzer mesajları İnternet ortamında başka on binlere yayıyorlar ve ulusalcı propagandanın birer kuklası haline geliyorlar.
Başka bir gazeteci ile devam edelim. Bu gazetecimiz, köşesinde zehir zemberek bir yazı kaleme aldı. Bu yazının da özelliği kemalist ideolojinin savunulması amaçlı yazılmış olması ve bu yazıda ifadesini bulan 'kemalist öfke' ile tanımlanabilir olması. Bu yazarımız, tarihin yanlı ve eksik bir değerlendirmesini yapıyor yazısında ve Avrupa'daki tüm devrimlerin, anayasaların ve ülkemiz anayasalarının hep kanla yazıldığını iddia ediyor. Ardından da sanki hükümet başörtüsü meselesi üzerinden tüm anayasayı değiştirmiş gibi bir ön kabul yaparak, bu işi ancak kan çözer, kanla değiştiremeyeceksen hiç değiştirme demeye getiriyor. Açık bir tehdit!, kan'a davet... Erbakan benzer bir hata işleyip 'kanlı mı olacak, kansız mı?' iması yapmıştı da partisi kapatılmıştı. Bu adam ihtimalleri bile aşmış ve kanlı olsun diyor, ama bir savcı çıkıpta adamın (en azından) çenesini kapatmıyor.
Herhalde yaptığım bu tanımlamalar ve örnekler kemalist öfkenin gayet küstah, kendini beğenmiş, kibirli ve art niyetli çehresini resmetmeye yetiyordur. Daha dün, bazı Rektörlerin çıkan yeni yasaya rağmen başörtülü öğrencileri kampüse sokmadıklarına dair haberleri okurken gene bu kemalist öfke aklıma geldi. Dikkat edin... Normal şartlarda, yukarıda özetlerini sunduğum örneklerin her biri birer hukuksuzluktur ve suç kapsamına girebilecek davranışlardır. Ancak bu kemalist kesimlerin işledikleri her hukuksuzluğun yıllardır yanlarına kar kalmış olması, seslerini çok çıkardıkları takdirde herkesin susacağını biliyor olmaları, arkalarında belirli güçlerin desteğinin olduğu şeklindeki özgüvenleri ülkemizi işte bu noktalara getirdi.
Şunu da son olarak ilave edeyim: Bu kemalist öfkenin demokrasi dışı, hukuksuz davranışlarını mevcut şartlar altında yargıya intikal ettirmek çok zor. Aynı kesimler hemen; ''laikliğin teminatı olduğumuz için üzerimize geliyorlar''... ''Bizi değil laiklik ve demokratik! Türkiye Cumhuriyetini yıkmak istiyorlar'' gibi o klişe (ama samimiyetsiz) lafların, sloganların ardına sığınacaklar ve kendilerini mağdur pozisyonuna düşürerek laiklik hassasiyeti olan vatandaşlarımızı ve müesseselerimizi kandırmaya devam edecekler. Böylece yargıyı da baskı altında tutmuş olacaklar. Suçları ispatlanan bazı rektörlerin yakayı bu şekilde nasıl kurtardıklarını hatırlayınız... Bize düşen biraz daha sabır göstermek, halkı kaynaştırmaya dönük ekonomik ve sosyal reformlara devam etmek...
Belki de bu kesimlerin son öfke dalgasıdır bu bağrışmalar ve bir can cekişme uğultusudur... Bırakalım bağıra bağıra çekilsinler aramızdan. Böylece tarihe de yansımış olur yaptıkları. Sabır, biraz daha sabır... Bakın çok yakında kemalist-ulusalcı bir çok rektörün görev süreleri doluyor mesela... 25 Şubat 2008
11 Şubat 2008 Pazartesi
LAİKÇİ REKTÖRLER BİLİMSEL Mİ, FiLMSEL Mİ?
Bu yazı 13 Şubat 2008 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.
Akademik dünyanın içinden birisi olarak daha önce de ifade ettiğim bir hakikat vardı: Üniversitelerimizin çok ciddi sorunları var. Maddi sorunlardan bahsetmiyorum. Asıl sorun gelişmiş ülkelerdeki toplumla, iş dünyası ile, sanayi ile ve teknolojik gelişim ile içli dışlı olan üniversite sisteminden hala fersah fersah uzakta olmamız. Bu gerçekleşince zaten para da peşinden geliyor. Hem sağdan hem de soldan önemli bir kesim senelerdir YÖK'ü suçlayıp durdu bu uğurda. Bu önemli ölçüde doğru olsa da şu sorular nedense pek sorulmadı: Kardeşim! Vergilerimiz ile maaşlarını ödediğimiz öğretim elemanlarının kalitesi ne durumda peki? Sorun sadece YÖK sistemi mi? 'Profesörlerin' görevi değil midir bu bilim-toplum-teknoloji bağlantısını kurmak? Hem Batı üniversitelerinde rektörlerin en önemli görevi üniversitelerinin finansal gelişimi için çaba göstermek değil midir?
Bizde son bir kaç sene içerisinde bir çok rektörün yolsuzluklarının ortaya çıkmış olması, bir kısmının halen takipte olması ve bu kişilerin bazılarının nedense 'laiklik elden gidiyor' yaygaralarında en ön saflarda yer almaları, ne zaman başları sıkışsa Anıtkabir yollarını aşındırmaları ne anlama geliyor? Hem hangi batı üniversitesinde (hatta 3. dünya ülkelerinde bile) rektörler üst düzey komutanlardan emir alıyor, ya da bir asker kendisini aradığında ''ayağa kalkıp saygı duruşunda dinliyor''? Ama aynı zamanda halkın oyuyla seçilmiş bir Başbakana ve milletvekiline karşı bu kadar saygısız ve tehditkar olabiliyor?
Evet bunlar sorul(a)mamaktadır. Oysa bizdeki; devletten beslenen ve YÖK tarafından herşeyi kontrol altında tutulan hantal üniversite yapısı maalesef 'ekmek elden, su gölden' anlayışında, üretmeyen, üretmesi gerekmeyen, bu nedenle kendi ideolojik tutkularının peşinde koşan, bu uğurda fikir değil polemik üreten, tartışmayan; sadece eleştirip, hakaret eden, tahammülsüz, Nobel heveslisi değil Anıtkabir'de cübbeli laikçilik şovları meraklısı bir kitle üretti. İstisna olan, üretken, az imkanla çok işler yapma gayretindeki hocalarımızı elbette tenzih ederim. Zaten mezkur sorunun onlar da farkındalar.
Son laiklik tartışması özetle resmini çizmeye çalıştığım akademisyen tiplemesini tekrar halkın gözleri önüne serdi. Bu katı laik, baskıcı hoca ve rektörlerimiz yaptıkları açıklamalar ile aslında bilimsellikten ne kadar uzak olduklarını, ne kadar boş işlerle meşgul olup halkın enerjisini tükettiklerini, laiklik koruyuculuğu altında fikir dünyalarında aslında ne tür faşist motivasyonlar barındırdıklarını bizlere bir kez daha gösterdiler.
EÜ Rektörü Prof. Dr. Ülkü Bayındır (Zaman, 31 Ocak 2008) şöyle diyor: ''Türbanı bir demokrasi sorunu gibi göstermek, eğer bir siyasal strateji değilse, büyük bir haksızlıktır. Bu sorun, türbanı insan hakları ve özgürlük çerçevesinde sunanların gayretleriyle büyütülmüştür. Eğitim kurumları, ayırt edici işaret ve sembollere kapalı kalmak durumundadır. Bu ülkenin yurttaşları olarak, nasıl bir toplum istediğimizi düşünmeliyiz.''
Oysa asıl haksızlık birileri türbanı siyasal strateji olarak kullanırsa ortaya çıkar, onu demokratik bir hak olarak gösterirse değil. O aslen bir özgürlüktür zaten. Bu kadar basit bir düşünce egzersizi bu aslında. Ayrıca sorun, maalesef, türbanı ''insan hakları ve özgürlük çerçevesinde sunanların'' değil; aksine onu ''zorla yapılan bir ibadet'', ''çağdışılık'', ''siyasi simge'' olarak sunmaya çalışan faşistlerin akıldışı tavır ve ısrarlarından kaynaklanıyor. Hem ''eğitim kurumları ayırt edici işaret ve sembollere kapalı kalmak durumundadır'' da ne demek? Cübbe de ayırt edici bir kıyafettir: Öğretim görevlisini mesela çaycı Hasan'dan ayırır. Üniversite hastanesinde bir doktorun giydiği beyaz önlük de böyledir. Kep bir semboldür; mezuniyeti sembolize eder. Rektöre ait makam aracının plakası da ayırt edici bir semboldür. Benim arabaya takmazlar. Hem neyi neyden ayırt ederse sorun olur; yada olmaz?... Allah'ım kimlerle uğraşıyoruz?
Bu arada bu bir kısmı ateist olan bilim adamlarımızın! bugünlerde ortaya çıkıp ilmi buluşlar yerine dini fetvalar yayınlama gayretlerini de tarihe not olarak düşmek gerekiyor.
Asıl bombalar Prof. Celal Şengör'den geldi. Taha Akyol'a (Milliyet, 5 Şubat 2008) gönderdiği yukarıda resmettiğim tabloyu dolduran mesajını, bağlamını dağıtmadan verip devam edeyim:
''Benim bugüne kadar pek çok türbanlı öğrencim oldu. Hiçbirine kapıyı göstermedim. Bunun sebebi basittir: Bunlar belli bir siyasi görüşü sınıfa getirmiyorlardı. Kendi inanç dünyalarının gereğini yapıyorlardı. Öğrettiklerimi de bal gibi öğrendiler. Sizin üzerine bastığınız çok önemli bir kavram var: Öğrenme hakkı. Ben bu hakkı bir inanç organizasyonu tarafından elinden alınmış veya bu hakkını teslim etmiş insanların üniversitede yerleri olmadığını savunuyorum. Türban bir siyasi hareketin üniforması olmadan önce ortada sorun yoktu. Hiç kimse bir öğrenciyi inançları nedeniyle üniversite dışında tutamaz ve hatırlarsınız, tutmuyordu da. Üniversite dışında tutulması gerekenler, inançlarını tartışmaya açmamak kararlılığında olan ve üniversitenin hür tartışma ortamını baltalamak isteyen militanlardır. Ne yazık ki son zamanlarda bunları da gördük: Örneğin okul koridoruna yüksek sesle NAMAZ KILMAYA KALKANLAR OLDU. İşte bunların üniversitede yerlerinin olmadığı kanaatindeyim. Bilmem buna katılır mısınız?''
Taha Akyol akıllı adam tabi. Şengör'ün sorusuna kendisine tam olarak katılamayacağını ima eden kısa bir yanıt verdi. Şengör'e, türban yasağının kendisinin türbanı ''bir siyasi hareketin üniforması'' olarak görmediği 82'li yıllardan itibaren geçerli olduğunu hatırlattı. O günkü türbanlılar masum, şimdikiler militan mı? göndermesinde de bulundu haklı olarak. Fakat benim en sevdiğim yanıt, okul koridorunda namaz kılınması örneğine bakarak bütün türbanlılar hakkında genelleme yapmanın ve türbanlıların bilim düşmanı olduğuna dair önyargının ne kadar bilimsel bir düşünüş tarzı olduğunu sorguladığı bölüm idi.
Evet! Bu düşünce tarzının bilimsel düşünce tarzı ile uzaktan yakından bir ilişkisi yok. Akyol doğru bir sorgulama yapıyor. Şengör, eski türbanlılar ile şimdikiler arasında bir değişiklik olduğunu bilimsel olarak test etmeden (bunun yöntemlerini kendisine öğretebilirim talep ederse) böyle spekülasyonlar yapmamalı. Sonuçta pozitivist bilim anlayışının en temel çıkış noktası bilimsel olarak sınanabilen ve tekrarlanabilen, hatta yanlışlanabilen gözlemlere dayalı olması değil midir? Bahsettiği değişikliklerin boyutuna bir daha göz atalım: Eski örtülüler: ''Belli bir siyasi görüş sınıfa getirmiyorlar''; yeniler tamamen siyasi görüş adına hareket ediyorlar! Eskiler: ''Kendi inanç dünyalarının gereğini yapıyorlar'', yeniler dinin gereği olarak yapmıyorlar! (anket sonuçlarına ve kızların açıklamalarına rağmen). Eskiler: Şengör'ün öğrettiklerini ''bal gibi'' öğreniyorlar; yeniler 'acı kavun gibi' öğrenemiyorlar! Hadi ilk ikisini geçtim. Sınıfındaki eski ve yeni türbanlıların not ortalamalarını basitçe analiz edip (t-test uygulayacaksın) arada önemli bir fark olduğunu ortaya koymuş olsa hadi neyse...
Şu izahata da bir bakalım: ''Üniversite dışında tutulması gerekenler, inançlarını tartışmaya açmamak kararlılığında olan ve üniversitenin hür tartışma ortamını baltalamak isteyen militanlardır.'' Bu sözün altına hadi karşılıklı olarak imza attık diyelim. Bence bu şartlar altında üniversitelerimizden ilk ayrılması gerekenler bu filmsel hocaların ve rektörlerin kendileri olmalıdır. Katı laikliği dogmatik ve faşist bir inanç haline getirdiklerinin farkında bile değiller. Zira bilimselliğin arkasına sığınarak, bilimsel görünerek, bilimsel yöntemlerle hiçbir alakası olmayan kişisel spekülasyonlarla hareket ediyorlar. İşin garibi nasıl bir bağnazlık sergilediklerini ve bu bağnazlıklarından da asla taviz vermediklerini göremiyorlar. Çünkü kendilerini çok akıllı zannediyorlar. İşte bu nedenle de özgür ve üretken düşüncenin yuvası olması gereken üniversitelere sokulmamaları gerekenler asıl kendileridir.
Bitmedi... Şengör'ün ilk çıkış yaptığı anki dudak uçuklatıcı ifadelerine göz atalım şimdi de:
''27 Mayıs'ı üniversiteler yaptı. Yasal olarak kabul edilse bile türban kabul edilemez. Üniversitelerin huzuru bozuluyor. Türbanı taktın mı şeriat istiyorum demektir... Genç subaylar da rahatsız yaşlı subaylar da.'' Bunlarla da kalmamış ve üniversiteler de dahil olmak üzere ordu dışında bütün kurumların 'bilimsellikten yoksun' olduğunu savunmuş kendisi. Şu sözler de ona ait: "Kimle konuşsak, 'Canım asker daha ne bekliyor?' diyor. Şimdi de öyle. Bu askerin görevi mi? Halk olarak bir şey yapsak, ama kimse yapmıyor. Asker konuşmalı mı, evet konuşmalı. Ordu gayet tabii ki darbe yapabilir. Niye yapmasın? Ordunun görevi memleketi korumaktır..." (Zaman, 30 Ocak 2008).
Yani bu ifadelere biraz bilimsel yöntemle baksak içinden çıkamayız. Üniversitelerin asıl işlevinin bizzat kendi hoca ve rektörleri tarafından nasıl ihlal edildiğini, nasıl bir huzursuzluğa ve nasıl bir hukuksuzluğa sürüklendiklerini, kardeş kavgasına alet edildiklerini ve nasıl bir siyasi malzeme haline getirildiklerini ilk ağızdan öğreniyoruz. Efendi!, ''türban'ı taktın mı şeriat istiyorum demektir'' yargısı doğru olmayan bir önermedir. Takanlar böyle bir iddiaları olmadığını kaç bin kere söyleyecekler? Bu sizlerin ürettiğiniz bir korku sadece. Buna rağmen böyle önermelerde niye ısrar ediyorsunuz anlayamıyorum? Haydi bütün bu açıklamaları geçtim; yahu bir profesör orataya çıkıp utanmadan; ''üniversiteler de dahil olmak üzere ordu dışında bütün kurumların bilimsellikten yoksun olduğunu'' nasıl söyleyebilir? Sen tutup kürsüsünde oturduğun ve en bilimsel kurum olması gereken üniversitelerin 'bilimsel' olmadığını sıkılmadan itiraf edeceksin, sonra kendi yorumlarını ve türban düşmanlığını 'bilimsel' olmakla bir tutacaksın... Yani adama, üniversitelerin bilimsel olması sizin işiniz değil mi?, bunca zamandır ne yaptınız da bu kurumlar 'bilimsel' olamadı diye sormazlar mı? (Kaldı ki ordu bilimsel değil teknolojiktir, bilim üretmez-onu madden destekler ve ürettiği teknolojiyi kullanır. Ordunun yaptığı felsefe de bilimsel değildir, zaten felsefe-türban ve laiklik üzerine mesela- aslen bilim değildir. Adam bu farkları bile bilmiyor). Bu itiraflara rağmen utanmadan nasıl halkın içine çıkıpta bilimsel türban eleştirileri yaptığınızı anlamakta güçlük çekiyorum. Pes yani... Artık başka söze ve eleştiriye hacet duymuyor, bu kadarı ile iktifa ediyorum. Sizi gidi film adamları sizi... Neyin filmini çekmeye çalıştığınızı bu halk iyi biliyor. 12 Şubat 2008
Akademik dünyanın içinden birisi olarak daha önce de ifade ettiğim bir hakikat vardı: Üniversitelerimizin çok ciddi sorunları var. Maddi sorunlardan bahsetmiyorum. Asıl sorun gelişmiş ülkelerdeki toplumla, iş dünyası ile, sanayi ile ve teknolojik gelişim ile içli dışlı olan üniversite sisteminden hala fersah fersah uzakta olmamız. Bu gerçekleşince zaten para da peşinden geliyor. Hem sağdan hem de soldan önemli bir kesim senelerdir YÖK'ü suçlayıp durdu bu uğurda. Bu önemli ölçüde doğru olsa da şu sorular nedense pek sorulmadı: Kardeşim! Vergilerimiz ile maaşlarını ödediğimiz öğretim elemanlarının kalitesi ne durumda peki? Sorun sadece YÖK sistemi mi? 'Profesörlerin' görevi değil midir bu bilim-toplum-teknoloji bağlantısını kurmak? Hem Batı üniversitelerinde rektörlerin en önemli görevi üniversitelerinin finansal gelişimi için çaba göstermek değil midir?
Bizde son bir kaç sene içerisinde bir çok rektörün yolsuzluklarının ortaya çıkmış olması, bir kısmının halen takipte olması ve bu kişilerin bazılarının nedense 'laiklik elden gidiyor' yaygaralarında en ön saflarda yer almaları, ne zaman başları sıkışsa Anıtkabir yollarını aşındırmaları ne anlama geliyor? Hem hangi batı üniversitesinde (hatta 3. dünya ülkelerinde bile) rektörler üst düzey komutanlardan emir alıyor, ya da bir asker kendisini aradığında ''ayağa kalkıp saygı duruşunda dinliyor''? Ama aynı zamanda halkın oyuyla seçilmiş bir Başbakana ve milletvekiline karşı bu kadar saygısız ve tehditkar olabiliyor?
Evet bunlar sorul(a)mamaktadır. Oysa bizdeki; devletten beslenen ve YÖK tarafından herşeyi kontrol altında tutulan hantal üniversite yapısı maalesef 'ekmek elden, su gölden' anlayışında, üretmeyen, üretmesi gerekmeyen, bu nedenle kendi ideolojik tutkularının peşinde koşan, bu uğurda fikir değil polemik üreten, tartışmayan; sadece eleştirip, hakaret eden, tahammülsüz, Nobel heveslisi değil Anıtkabir'de cübbeli laikçilik şovları meraklısı bir kitle üretti. İstisna olan, üretken, az imkanla çok işler yapma gayretindeki hocalarımızı elbette tenzih ederim. Zaten mezkur sorunun onlar da farkındalar.
Son laiklik tartışması özetle resmini çizmeye çalıştığım akademisyen tiplemesini tekrar halkın gözleri önüne serdi. Bu katı laik, baskıcı hoca ve rektörlerimiz yaptıkları açıklamalar ile aslında bilimsellikten ne kadar uzak olduklarını, ne kadar boş işlerle meşgul olup halkın enerjisini tükettiklerini, laiklik koruyuculuğu altında fikir dünyalarında aslında ne tür faşist motivasyonlar barındırdıklarını bizlere bir kez daha gösterdiler.
EÜ Rektörü Prof. Dr. Ülkü Bayındır (Zaman, 31 Ocak 2008) şöyle diyor: ''Türbanı bir demokrasi sorunu gibi göstermek, eğer bir siyasal strateji değilse, büyük bir haksızlıktır. Bu sorun, türbanı insan hakları ve özgürlük çerçevesinde sunanların gayretleriyle büyütülmüştür. Eğitim kurumları, ayırt edici işaret ve sembollere kapalı kalmak durumundadır. Bu ülkenin yurttaşları olarak, nasıl bir toplum istediğimizi düşünmeliyiz.''
Oysa asıl haksızlık birileri türbanı siyasal strateji olarak kullanırsa ortaya çıkar, onu demokratik bir hak olarak gösterirse değil. O aslen bir özgürlüktür zaten. Bu kadar basit bir düşünce egzersizi bu aslında. Ayrıca sorun, maalesef, türbanı ''insan hakları ve özgürlük çerçevesinde sunanların'' değil; aksine onu ''zorla yapılan bir ibadet'', ''çağdışılık'', ''siyasi simge'' olarak sunmaya çalışan faşistlerin akıldışı tavır ve ısrarlarından kaynaklanıyor. Hem ''eğitim kurumları ayırt edici işaret ve sembollere kapalı kalmak durumundadır'' da ne demek? Cübbe de ayırt edici bir kıyafettir: Öğretim görevlisini mesela çaycı Hasan'dan ayırır. Üniversite hastanesinde bir doktorun giydiği beyaz önlük de böyledir. Kep bir semboldür; mezuniyeti sembolize eder. Rektöre ait makam aracının plakası da ayırt edici bir semboldür. Benim arabaya takmazlar. Hem neyi neyden ayırt ederse sorun olur; yada olmaz?... Allah'ım kimlerle uğraşıyoruz?
Bu arada bu bir kısmı ateist olan bilim adamlarımızın! bugünlerde ortaya çıkıp ilmi buluşlar yerine dini fetvalar yayınlama gayretlerini de tarihe not olarak düşmek gerekiyor.
Asıl bombalar Prof. Celal Şengör'den geldi. Taha Akyol'a (Milliyet, 5 Şubat 2008) gönderdiği yukarıda resmettiğim tabloyu dolduran mesajını, bağlamını dağıtmadan verip devam edeyim:
''Benim bugüne kadar pek çok türbanlı öğrencim oldu. Hiçbirine kapıyı göstermedim. Bunun sebebi basittir: Bunlar belli bir siyasi görüşü sınıfa getirmiyorlardı. Kendi inanç dünyalarının gereğini yapıyorlardı. Öğrettiklerimi de bal gibi öğrendiler. Sizin üzerine bastığınız çok önemli bir kavram var: Öğrenme hakkı. Ben bu hakkı bir inanç organizasyonu tarafından elinden alınmış veya bu hakkını teslim etmiş insanların üniversitede yerleri olmadığını savunuyorum. Türban bir siyasi hareketin üniforması olmadan önce ortada sorun yoktu. Hiç kimse bir öğrenciyi inançları nedeniyle üniversite dışında tutamaz ve hatırlarsınız, tutmuyordu da. Üniversite dışında tutulması gerekenler, inançlarını tartışmaya açmamak kararlılığında olan ve üniversitenin hür tartışma ortamını baltalamak isteyen militanlardır. Ne yazık ki son zamanlarda bunları da gördük: Örneğin okul koridoruna yüksek sesle NAMAZ KILMAYA KALKANLAR OLDU. İşte bunların üniversitede yerlerinin olmadığı kanaatindeyim. Bilmem buna katılır mısınız?''
Taha Akyol akıllı adam tabi. Şengör'ün sorusuna kendisine tam olarak katılamayacağını ima eden kısa bir yanıt verdi. Şengör'e, türban yasağının kendisinin türbanı ''bir siyasi hareketin üniforması'' olarak görmediği 82'li yıllardan itibaren geçerli olduğunu hatırlattı. O günkü türbanlılar masum, şimdikiler militan mı? göndermesinde de bulundu haklı olarak. Fakat benim en sevdiğim yanıt, okul koridorunda namaz kılınması örneğine bakarak bütün türbanlılar hakkında genelleme yapmanın ve türbanlıların bilim düşmanı olduğuna dair önyargının ne kadar bilimsel bir düşünüş tarzı olduğunu sorguladığı bölüm idi.
Evet! Bu düşünce tarzının bilimsel düşünce tarzı ile uzaktan yakından bir ilişkisi yok. Akyol doğru bir sorgulama yapıyor. Şengör, eski türbanlılar ile şimdikiler arasında bir değişiklik olduğunu bilimsel olarak test etmeden (bunun yöntemlerini kendisine öğretebilirim talep ederse) böyle spekülasyonlar yapmamalı. Sonuçta pozitivist bilim anlayışının en temel çıkış noktası bilimsel olarak sınanabilen ve tekrarlanabilen, hatta yanlışlanabilen gözlemlere dayalı olması değil midir? Bahsettiği değişikliklerin boyutuna bir daha göz atalım: Eski örtülüler: ''Belli bir siyasi görüş sınıfa getirmiyorlar''; yeniler tamamen siyasi görüş adına hareket ediyorlar! Eskiler: ''Kendi inanç dünyalarının gereğini yapıyorlar'', yeniler dinin gereği olarak yapmıyorlar! (anket sonuçlarına ve kızların açıklamalarına rağmen). Eskiler: Şengör'ün öğrettiklerini ''bal gibi'' öğreniyorlar; yeniler 'acı kavun gibi' öğrenemiyorlar! Hadi ilk ikisini geçtim. Sınıfındaki eski ve yeni türbanlıların not ortalamalarını basitçe analiz edip (t-test uygulayacaksın) arada önemli bir fark olduğunu ortaya koymuş olsa hadi neyse...
Şu izahata da bir bakalım: ''Üniversite dışında tutulması gerekenler, inançlarını tartışmaya açmamak kararlılığında olan ve üniversitenin hür tartışma ortamını baltalamak isteyen militanlardır.'' Bu sözün altına hadi karşılıklı olarak imza attık diyelim. Bence bu şartlar altında üniversitelerimizden ilk ayrılması gerekenler bu filmsel hocaların ve rektörlerin kendileri olmalıdır. Katı laikliği dogmatik ve faşist bir inanç haline getirdiklerinin farkında bile değiller. Zira bilimselliğin arkasına sığınarak, bilimsel görünerek, bilimsel yöntemlerle hiçbir alakası olmayan kişisel spekülasyonlarla hareket ediyorlar. İşin garibi nasıl bir bağnazlık sergilediklerini ve bu bağnazlıklarından da asla taviz vermediklerini göremiyorlar. Çünkü kendilerini çok akıllı zannediyorlar. İşte bu nedenle de özgür ve üretken düşüncenin yuvası olması gereken üniversitelere sokulmamaları gerekenler asıl kendileridir.
Bitmedi... Şengör'ün ilk çıkış yaptığı anki dudak uçuklatıcı ifadelerine göz atalım şimdi de:
''27 Mayıs'ı üniversiteler yaptı. Yasal olarak kabul edilse bile türban kabul edilemez. Üniversitelerin huzuru bozuluyor. Türbanı taktın mı şeriat istiyorum demektir... Genç subaylar da rahatsız yaşlı subaylar da.'' Bunlarla da kalmamış ve üniversiteler de dahil olmak üzere ordu dışında bütün kurumların 'bilimsellikten yoksun' olduğunu savunmuş kendisi. Şu sözler de ona ait: "Kimle konuşsak, 'Canım asker daha ne bekliyor?' diyor. Şimdi de öyle. Bu askerin görevi mi? Halk olarak bir şey yapsak, ama kimse yapmıyor. Asker konuşmalı mı, evet konuşmalı. Ordu gayet tabii ki darbe yapabilir. Niye yapmasın? Ordunun görevi memleketi korumaktır..." (Zaman, 30 Ocak 2008).
Yani bu ifadelere biraz bilimsel yöntemle baksak içinden çıkamayız. Üniversitelerin asıl işlevinin bizzat kendi hoca ve rektörleri tarafından nasıl ihlal edildiğini, nasıl bir huzursuzluğa ve nasıl bir hukuksuzluğa sürüklendiklerini, kardeş kavgasına alet edildiklerini ve nasıl bir siyasi malzeme haline getirildiklerini ilk ağızdan öğreniyoruz. Efendi!, ''türban'ı taktın mı şeriat istiyorum demektir'' yargısı doğru olmayan bir önermedir. Takanlar böyle bir iddiaları olmadığını kaç bin kere söyleyecekler? Bu sizlerin ürettiğiniz bir korku sadece. Buna rağmen böyle önermelerde niye ısrar ediyorsunuz anlayamıyorum? Haydi bütün bu açıklamaları geçtim; yahu bir profesör orataya çıkıp utanmadan; ''üniversiteler de dahil olmak üzere ordu dışında bütün kurumların bilimsellikten yoksun olduğunu'' nasıl söyleyebilir? Sen tutup kürsüsünde oturduğun ve en bilimsel kurum olması gereken üniversitelerin 'bilimsel' olmadığını sıkılmadan itiraf edeceksin, sonra kendi yorumlarını ve türban düşmanlığını 'bilimsel' olmakla bir tutacaksın... Yani adama, üniversitelerin bilimsel olması sizin işiniz değil mi?, bunca zamandır ne yaptınız da bu kurumlar 'bilimsel' olamadı diye sormazlar mı? (Kaldı ki ordu bilimsel değil teknolojiktir, bilim üretmez-onu madden destekler ve ürettiği teknolojiyi kullanır. Ordunun yaptığı felsefe de bilimsel değildir, zaten felsefe-türban ve laiklik üzerine mesela- aslen bilim değildir. Adam bu farkları bile bilmiyor). Bu itiraflara rağmen utanmadan nasıl halkın içine çıkıpta bilimsel türban eleştirileri yaptığınızı anlamakta güçlük çekiyorum. Pes yani... Artık başka söze ve eleştiriye hacet duymuyor, bu kadarı ile iktifa ediyorum. Sizi gidi film adamları sizi... Neyin filmini çekmeye çalıştığınızı bu halk iyi biliyor. 12 Şubat 2008
5 Şubat 2008 Salı
LAİKLİĞİ FAŞİZM'E ÇEVİRENLER
Bu yazı 6 Şubat 2008 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.
Son günlerde türban serbestliği üzerinden koparılan gürültüleri takip ediyorsunuzdur. Meseleyi kitle eylemlerine dönüştürmeyi başardılar gene. Zaten bu tür eylemlerin ardından belli 'sivil' örgütler çıkıyor hep. Hani genel seçimler öncesinde de benzer bir laiklik istismarı yaparak belli hassasiyetleri olan insanlarımızı 'Cumhuriyet mitingleri' adı altında sokaklara döken bazı kuruluşlar... Şimdilerde ispatlanmış belirli suçlardan ve çetecilikten içeriye alınan 'ulusalcı' birtakım suç örgütleri ile seçim öncesi dönemde meydanlarda kol kola pozlar veren sivil örgütler (istisnalar hariç)... New York Times geçenlerde yaptığı bir yorumda, bu katı laik kesimler ile yakalanan çeteler arasında bir bağ olup olmadığı ispatlanmış değil desede, önemli bir noktayı adres gösteriyordu bizlere.
Bu örgütlerin gazı ile Anıtkabire yürüyen insanlarımızı iki gruba ayırarak değerlendirmeyi uygun gördüm hep. Birinci ve azınlıktaki grup; yönetici, sürükleyici pozisyonunda. Katı laik, oligarşik, öfke dolu, son derece bağnaz, eğitim düzeyi kısmen yüksek ama bilinç düzeyi düşük, eskiden solcu şimdilerde katı kemalist takılan (diğer samimi solcuları tenzih ederim), bununla yetinmeyip ulusalcı da geçinen, din düşmanı bir kesim. Bu birinci grup idi.
İkinci grubu oluşturan insanlarımız birinci gruptakilere göre biraz daha çoğunlukta. Bunların içerisinde önemli sayıda kandırılmış insan var. Bu kişilerin Atatürk'e atfedilen değerlere samimi bir duygu ile bağlı olduklarını, içlerinde din düşmanlığı olmadığını, hatta çoğunun dini bazı hassasiyetleri bile olduğunu çok iyi biliyorum. Bu gruba giren çok sayıda tanıdığım insan var çünkü. Bazı laikçilerin verdikleri ''dinde baş bağlama yoktur'' fetvaları zaten bu grubun mevcut dini hassasiyetlerini ihmal edememelerinden kaynaklanıyor.
Bu ikinci gruptakiler laiklik duyguları senelerdir istismar edilmiş, kandırılmış olan insanlar. Son zamanlarda yakalanan çetelerin bile halkı Kürt-Türk, Alevi-Sünni, PKK'cı Kürt-İslamcı Kürt şeklinde bölmeye dönük nasıl planlar yaptıklarını takip etmişsinizdir. Aynı oyunlar yıllarca dindar kesimler ile bu samimi laik insanların arasında da oynandı durdu. Bu iki kesim hep karşı karşıya getirilmek istendi ve getirildi de. Her iki tarafın belli ihmalleri de buna eklenince gruplaştırma gayretleri daha çabuk meyve verdi. Düzmece 28 Şubat senaryoları, birilerinin eliyle kurulan sahte Hizbullahlar, Aczimendiler, sahte şeyhler... Hala kimin provoke ettiği bilinmeyen Madımaklar... Mumcu ve Hablemitoğlu gibi bazı cinayetlerin faillerinin hemencecik dindarlara yıkılmaya çalışılarak laik kesimlerin gaza getirilmeye çalışılması senaryoları...
Oysa bu gibi eylemlerin Ergenekon teröristlerine ait eylemler olduğu anlaşılmış oldu, daha da anlaşılacak. Danıştay saldırganının 'türban fedailiği' yapıyormuş gibi rol keserken suç üstü yakalanması ve onun da Ergenekoncu çıkması bunun açık bir göstergesi idi. Başarılı olunsa idi, laik kesim kandırılarak tekrar sokaklara dökülecekti.
İşte bu kandırma ve manipüle etme oyunlarının en temel hedefi; samimi laik kesimler üzerinde tesir hasıl etmek ve onların dindar-muhafazakar çevreler ile, hatta ülkenin dini hassasiyetli tüm halk tabakaları ile aralarındaki uçurumu açmak oldu. Sürekli bir rejim tehdidi ile korkutulan bu çevreler, hızlıca öfke dolu tepkilerin içerisine çekilirken, sürekli baskı altında tutularak bir takım hatalar yapmaları sağlanan, feverani çıkışlarla ortalıkta görünmeleri teşvik edilen bazı 'dindar' grupların hamasi tavırları da birilerinin ekmeğine senelerce yağ sürüp durdu.
Geçenlerde de işaret ettim (DKM, 28 Ocak 2008); maalesef 'türban meselesi' sürükleyici konumdaki birinci grup için çok önemli bir araç. Fehmi Koru'ya göre, ''başörtüsü yasağı çeteleri besleyen moral zeminin en önemli malzemesi'' konumunda. Ben bu yargıya katılmakla beraber, ona 'en önemli meşruiyet alanı' ve 'rakipleri yorma, yıldırma, dövme sopası' nokatalarını da ilave etmiştim. Bu yazı ile son ve vurucu bir noktayı daha ilave etmek istedim: Samimi laik kesimlerin duygularını istismar etmek, onların zihinlerine soktukları; 'sanal, rejim yıkılması korkularını' sürekli bir şekilde canlı tutmak, öfkelerinin yerini aklıselimin almasını önlemek... Bu yargı dönüp dolaşıp bir şekilde Koru'nun yargısı ile bütünleşiyor.
Öfke ile verilen tepkilerin nasıl bir cehaletin ve öfkenin ürünü olduğunu gördüğünüzde bana hak veriyorsunuzdur herhalde. CHP'li TBMM Başkanvekili çıkıp, ''Türban çağdışı, ortaçağ karanlığına doğru Türkiye'yi götüren bir simgedir'' diyebiliyor: Okuyarak karanlıktan çıkmaya çalışan; fakat okula sokulmayan başörtülü kızların suratına bakarak hem de. İşin daha da vahimi, öfke girdaplarından kendisini kurtaramayan bir kaç CHP'li çıkıp; ''türban'ı eski Sümer'lerde hayat kadınları takardı' diyebildiler. Bu nasıl bir bilinçsizlik ve sinirlilik halidir algılamak güç. İstedikleri çözüm değil, hakaret ve aşağılama sanki. Baş örtme Hıristiyanlık ve Yahudilik dinlerinde de mevcuttur. Böylece o din mensupları da hayat kadınlığı ile suçlanmış oldular böylece. CHP'liler böyle tepkiler vererek partiyi ve takipçilerini iyice faşist bir çizgiye çektiklerinin farkına varmalılar artık.
Öte yandan bazı kadın dernekleri çıkıp ''Cumhuriyetin temel değerlerini savunmada kararlı olduklarını'' idda ediyorlar. Buna bir de CHP'li Kılıçdaraoğlu'nun, ''çağdaş uygarlığın gerisine düşüren örümcek kafalı politikacılardan hesap sormak CHP'nin görevidir'' ifadeleri eklendi. Al birini vur ötekine...
Daha da vahim olanı bu süreçte bazı CHP'lilerin, Deniz Baykal'ın, bazı Hürriyet yazarlarının ve bir kısım rektörlerin işi gücü bırakıp fetvalar vermeye başlamaları. Hepsi diyanet mensubu kesildiler ve bir ağızdan baş örtmenin dinde yeri olmadığına dair görüşler izhar etmeye başladılar. Hem de Diyanet uzmanlarının ve rejimle hiç bir sıkıntısı olmayan din alimlerinin aksi görüş bildirmiş olmalarına rağmen.
Geçenlerde basın önüne çıkıp klasik içi boş laikçi tepkiler veren Prof. Şengör, ''kendisinin tuhaflaştığını'' sonradan kabul etmiş ve buna neden olarakta ''tehdit altında olma hissini'' göstermiş. Hep işaret etmeye çalıştığım nokta bu zaten: Bizdeki laikçi kesimin kendi kendisini sanal ve yapay bir korkunun ağına atmış olması. Daha doğrusu bu şekilde kandırılmış olmaları. Oysa halk arasında biraz dolaşsalar dindar insanımız ile dindar olmayan insanlarımız arasında önemli hiç bir çekişmenin olmadığını, halk arasına inmiş görünen bir takım sıkıntıların ise, benim birinci grup olarak tasnif ettiğim art niyetli azınlığın başarılı bir operasyonunun sonucu olduğunu göreceklerdir. Laikçi kesimler şu gerçeği artık görmeliler. Oranı yüzde bire bile ulaşamayacak kadar az bir azınlığın dışında ülkemiz dindarlarının laiklikle, Cumhuriyetle hiç bir sorunları yoktur. Tek istedikleri herkes gibi eşit bir ortamda, serbest bir şekilde dinlerinin gereğini yerine getirebilmeleridir. Her yeri kamusal alan ilan edip, kendi din (İslam) anlayışınızı onlara empoze etmeye kalkışırsanız (hem de bir kısmınız ateist olduğunuzu belirttiğiniz halde) ve onların dinleri adına bozuk fetvalar terennüm ederseniz onları çözüm denkleminin dışına itmiş olursunuz. Dindar kesimin en önemli sorunu zaten rejim düşmanı olmadığına dair sizi nasıl ikna edebileceğine dair henüz bir yöntem bulamamış olmasıdır. Kendisini ne zaman ifade etmeye çalışsa onu hemen 'takiyye' yapmakla suçlamanız bunu daha da güçleştiriyor çünkü.
Türban sorununun mevcut kanun düzenlemeleri ile çözülmeye çalışılmasına ben de pek sıcak bakmıyorum. Ancak kabul edelim. Şimdiye kadar hangi laikçi kadın örgütü, yargı mensubu, rektör yada CHP'li çıkıpta bu başı örtülü kızların özgürlük haklarını ve okuma sevdalarını dikkate aldı. Onları sürekli olarak ''siyasi sembol'' takmakla suçlayan, bir kere bile bunu niye takıyorsunuz; her hangi bir ideolojiyi desteklemek için mi? diye sormayan, sorulduğunda ise ''inancım gereği'' cevabını verenleri aşağılayan, bu sefer onları kandırılmışlıkla suçlayan, hırsımızı alamayınca da bunun dinde yeri olmadığını söyleyen, bir adım daha atıp bunun Sümer'lerdeki hayat kadınlarının bir uygulaması olduğunu söyleyerek onlara hakaret edenler sizler olmadınız mı? Sonra onlara destek veren bazı sol görüşlü yada liberal kardeşlerimi bile ihanetle, döneklikle suçlayanlar gene sizler değil miydiniz?
Hangi CHP'li çıkıpta kardeşim bu yanlıştır. Kanuni düzenlemeye gerek yok, bu kızlarımız okumazsa asıl tehlike budur. Varsınlar girsinler okullara dedi. Hangi kadın örgütü çıkıpta bu bayanların haklarını savundu, mitingler tertip etti. Kusura bakmayın; ancak hem AKP'yi hem de MHP'yi kanuni düzenleme yapma noktasına getiren; laikçi kesimlerin bu ikiyüzlülüğü ve samimiyetsizliğidir. Mesela buradan Baykal'a ve kadın örgütlerine sesleneyim. Kanuna gerek kalmadan, öyle 'ama' ve 'fakat' cümlelerine de sığınmadan bu kızların her yaşta, dinleri gereği örtünmelerine ve okumalarına karşı çıkmayacağınıza, kamusal alan zırvasından vazgeçeceğinize dair noter huzurunda yemin edin ve kağıt imzalayın, ben aradan bir saat geçmeden Başbakan'ı telefon ile arayıp sizin adınıza kulis yapacağım. Eminim ki, zaten benim aramama gerek kalmadan AKP ve MHP de geri adım atacaklardır. Zaten dindarların senelerdir sizden bekledikleri çözüm de bu. Mevcut kanunlar bile herhangi bir yasak getirmemişken sizlerin o kanunları kafanıza göre yorumluyor olmanız ve o insanların düşman olmadığına kendinizi asla inandıramamanız sorunların en temelinde yatıyordu hep.
Yani Türkan Saylan'ın şu ifadelerine bir bakın ve ne kadar haklı olduğumu anlayın: "Bizim istemediğimiz bir şeyin Türkiye'de olması mümkün değil." Şimdi siz bu ifadeden ne anlarsınız? Bir yandan CHP, bir yandan da bir sivil toplum kuruluşunun lideri... Hepsi kendisini sistemin hakimi ilan etmiş durumdalar. DTP bile ortaya atıldı ve laiklik koruyuculuğuna soyundu geçenlerde. Seçim zamanı da güneydoğu bölgesinde laikliğin teminatı olduklarını söylemişlerdi hatırlarsanız. İnsan sormadan edemiyor: Siz kimsiniz? Atatürk ve ilk Mebusan Meclisi ne zaman bu ilkeyi size teslim etti. Bir meclis ülkeyi halka teslim eder, halktan güç alır. Siz halkı kesinlikle tek başınıza temsil etmediğinize göre bu hakkı kendinizde nasıl görebilirsiniz? Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı için bir araya getirdiği her kesimden insanların bir kısımını rejim düşmanı ilan ederek (öyle olmadığı halde) neye güvenerek bu ülkede benim borum öter diyebilir, halkı ve onun meclisini tehdit edebilirsiniz. İstedikleriniz olmazsa nasıl bir yönteme başvuracaksınız ki? Hem ne istediğiniz bile belli değil. Ben bu noktadan ötesini savcılara bırakıyorum.
Örnekleri daha da çoğaltmaya gerek yok. Art niyetli, etkin, faşist, oligarşik laikçi kesimler iş başında. Diğer samimi laik kesimleri sahte korkularla sokağa dökmeye, yeni darbelerin önünü açmaya, kimbilir belkide ''ulusalcı terörist çetelere'' rahat bir nefes aldırmaya çalışıyorlar. Son rektör organizasyonunda başı çeken ve diğer rektörlerin laiklik duygularını istismar eden bazı rektörlerin aslında yolsuzluktan yargılanma sürecinde olduklarını okumuşsunuzdur. Gene bundan bir kaç sene evvel, yolsuzluk suçları ispatlanan iki rektör; ''dindarlar laikliği yıkmak için benim gibi bir laiklik bekçisinin önünü kesmek istiyorlar'' demişler ve yargıyı baskı altında tutarak paçayı kurtarmışlardı.
Benim bu yazıda adres gösterdiğim ikinci; samimi ama kandırılmış gruptan iseniz sizlerden bir ricam var. Halkın arasına karışınız. Onları anlamaya çalışınız. Aristokrat tavırlardan, üstünlük taslama hastalığından sıyrılınız. Oryantalist gözlüklerinizi de çıkararak onlara kendiniz olarak bakınız. Bakınca göreceksinizki; ne dindarının, ne Alevisinin, ne Kürd'ünün, ne Türk'ünün sizlerle ortak sorunları yok. Onların eşitlik, özgürlük, adalet, ekonomik refah, geçim derdi, gelecek endişesi dışında tartıştıkları birşey yok. Hiç bir dindarın rejimi yıkma, Cumhuriyeti devirme gibi bir telaşı ve gayreti yok. Onlarla diyalog kurmazda sürekli olarak öteki haline getirirseniz, tanımadan suçlama ve yargılama huyundan vazgeçmezseniz kaybeden bu ülke, kazananlar ise sizleri de kandıran başınızdaki bazı oligarşik kesimler olur. Diyalog kurunuz, zira karşı taraftan gelen diyalog davetine de son derece kapalısınız. Bu ülke hepimizin. Son sözüm Türkan Saylan'a: Kusura bakma hanımefendi! Bu ülkede halk ne derse o olur. Biz Atamızdan öyle öğrendik. 5 Şubat 2008
Son günlerde türban serbestliği üzerinden koparılan gürültüleri takip ediyorsunuzdur. Meseleyi kitle eylemlerine dönüştürmeyi başardılar gene. Zaten bu tür eylemlerin ardından belli 'sivil' örgütler çıkıyor hep. Hani genel seçimler öncesinde de benzer bir laiklik istismarı yaparak belli hassasiyetleri olan insanlarımızı 'Cumhuriyet mitingleri' adı altında sokaklara döken bazı kuruluşlar... Şimdilerde ispatlanmış belirli suçlardan ve çetecilikten içeriye alınan 'ulusalcı' birtakım suç örgütleri ile seçim öncesi dönemde meydanlarda kol kola pozlar veren sivil örgütler (istisnalar hariç)... New York Times geçenlerde yaptığı bir yorumda, bu katı laik kesimler ile yakalanan çeteler arasında bir bağ olup olmadığı ispatlanmış değil desede, önemli bir noktayı adres gösteriyordu bizlere.
Bu örgütlerin gazı ile Anıtkabire yürüyen insanlarımızı iki gruba ayırarak değerlendirmeyi uygun gördüm hep. Birinci ve azınlıktaki grup; yönetici, sürükleyici pozisyonunda. Katı laik, oligarşik, öfke dolu, son derece bağnaz, eğitim düzeyi kısmen yüksek ama bilinç düzeyi düşük, eskiden solcu şimdilerde katı kemalist takılan (diğer samimi solcuları tenzih ederim), bununla yetinmeyip ulusalcı da geçinen, din düşmanı bir kesim. Bu birinci grup idi.
İkinci grubu oluşturan insanlarımız birinci gruptakilere göre biraz daha çoğunlukta. Bunların içerisinde önemli sayıda kandırılmış insan var. Bu kişilerin Atatürk'e atfedilen değerlere samimi bir duygu ile bağlı olduklarını, içlerinde din düşmanlığı olmadığını, hatta çoğunun dini bazı hassasiyetleri bile olduğunu çok iyi biliyorum. Bu gruba giren çok sayıda tanıdığım insan var çünkü. Bazı laikçilerin verdikleri ''dinde baş bağlama yoktur'' fetvaları zaten bu grubun mevcut dini hassasiyetlerini ihmal edememelerinden kaynaklanıyor.
Bu ikinci gruptakiler laiklik duyguları senelerdir istismar edilmiş, kandırılmış olan insanlar. Son zamanlarda yakalanan çetelerin bile halkı Kürt-Türk, Alevi-Sünni, PKK'cı Kürt-İslamcı Kürt şeklinde bölmeye dönük nasıl planlar yaptıklarını takip etmişsinizdir. Aynı oyunlar yıllarca dindar kesimler ile bu samimi laik insanların arasında da oynandı durdu. Bu iki kesim hep karşı karşıya getirilmek istendi ve getirildi de. Her iki tarafın belli ihmalleri de buna eklenince gruplaştırma gayretleri daha çabuk meyve verdi. Düzmece 28 Şubat senaryoları, birilerinin eliyle kurulan sahte Hizbullahlar, Aczimendiler, sahte şeyhler... Hala kimin provoke ettiği bilinmeyen Madımaklar... Mumcu ve Hablemitoğlu gibi bazı cinayetlerin faillerinin hemencecik dindarlara yıkılmaya çalışılarak laik kesimlerin gaza getirilmeye çalışılması senaryoları...
Oysa bu gibi eylemlerin Ergenekon teröristlerine ait eylemler olduğu anlaşılmış oldu, daha da anlaşılacak. Danıştay saldırganının 'türban fedailiği' yapıyormuş gibi rol keserken suç üstü yakalanması ve onun da Ergenekoncu çıkması bunun açık bir göstergesi idi. Başarılı olunsa idi, laik kesim kandırılarak tekrar sokaklara dökülecekti.
İşte bu kandırma ve manipüle etme oyunlarının en temel hedefi; samimi laik kesimler üzerinde tesir hasıl etmek ve onların dindar-muhafazakar çevreler ile, hatta ülkenin dini hassasiyetli tüm halk tabakaları ile aralarındaki uçurumu açmak oldu. Sürekli bir rejim tehdidi ile korkutulan bu çevreler, hızlıca öfke dolu tepkilerin içerisine çekilirken, sürekli baskı altında tutularak bir takım hatalar yapmaları sağlanan, feverani çıkışlarla ortalıkta görünmeleri teşvik edilen bazı 'dindar' grupların hamasi tavırları da birilerinin ekmeğine senelerce yağ sürüp durdu.
Geçenlerde de işaret ettim (DKM, 28 Ocak 2008); maalesef 'türban meselesi' sürükleyici konumdaki birinci grup için çok önemli bir araç. Fehmi Koru'ya göre, ''başörtüsü yasağı çeteleri besleyen moral zeminin en önemli malzemesi'' konumunda. Ben bu yargıya katılmakla beraber, ona 'en önemli meşruiyet alanı' ve 'rakipleri yorma, yıldırma, dövme sopası' nokatalarını da ilave etmiştim. Bu yazı ile son ve vurucu bir noktayı daha ilave etmek istedim: Samimi laik kesimlerin duygularını istismar etmek, onların zihinlerine soktukları; 'sanal, rejim yıkılması korkularını' sürekli bir şekilde canlı tutmak, öfkelerinin yerini aklıselimin almasını önlemek... Bu yargı dönüp dolaşıp bir şekilde Koru'nun yargısı ile bütünleşiyor.
Öfke ile verilen tepkilerin nasıl bir cehaletin ve öfkenin ürünü olduğunu gördüğünüzde bana hak veriyorsunuzdur herhalde. CHP'li TBMM Başkanvekili çıkıp, ''Türban çağdışı, ortaçağ karanlığına doğru Türkiye'yi götüren bir simgedir'' diyebiliyor: Okuyarak karanlıktan çıkmaya çalışan; fakat okula sokulmayan başörtülü kızların suratına bakarak hem de. İşin daha da vahimi, öfke girdaplarından kendisini kurtaramayan bir kaç CHP'li çıkıp; ''türban'ı eski Sümer'lerde hayat kadınları takardı' diyebildiler. Bu nasıl bir bilinçsizlik ve sinirlilik halidir algılamak güç. İstedikleri çözüm değil, hakaret ve aşağılama sanki. Baş örtme Hıristiyanlık ve Yahudilik dinlerinde de mevcuttur. Böylece o din mensupları da hayat kadınlığı ile suçlanmış oldular böylece. CHP'liler böyle tepkiler vererek partiyi ve takipçilerini iyice faşist bir çizgiye çektiklerinin farkına varmalılar artık.
Öte yandan bazı kadın dernekleri çıkıp ''Cumhuriyetin temel değerlerini savunmada kararlı olduklarını'' idda ediyorlar. Buna bir de CHP'li Kılıçdaraoğlu'nun, ''çağdaş uygarlığın gerisine düşüren örümcek kafalı politikacılardan hesap sormak CHP'nin görevidir'' ifadeleri eklendi. Al birini vur ötekine...
Daha da vahim olanı bu süreçte bazı CHP'lilerin, Deniz Baykal'ın, bazı Hürriyet yazarlarının ve bir kısım rektörlerin işi gücü bırakıp fetvalar vermeye başlamaları. Hepsi diyanet mensubu kesildiler ve bir ağızdan baş örtmenin dinde yeri olmadığına dair görüşler izhar etmeye başladılar. Hem de Diyanet uzmanlarının ve rejimle hiç bir sıkıntısı olmayan din alimlerinin aksi görüş bildirmiş olmalarına rağmen.
Geçenlerde basın önüne çıkıp klasik içi boş laikçi tepkiler veren Prof. Şengör, ''kendisinin tuhaflaştığını'' sonradan kabul etmiş ve buna neden olarakta ''tehdit altında olma hissini'' göstermiş. Hep işaret etmeye çalıştığım nokta bu zaten: Bizdeki laikçi kesimin kendi kendisini sanal ve yapay bir korkunun ağına atmış olması. Daha doğrusu bu şekilde kandırılmış olmaları. Oysa halk arasında biraz dolaşsalar dindar insanımız ile dindar olmayan insanlarımız arasında önemli hiç bir çekişmenin olmadığını, halk arasına inmiş görünen bir takım sıkıntıların ise, benim birinci grup olarak tasnif ettiğim art niyetli azınlığın başarılı bir operasyonunun sonucu olduğunu göreceklerdir. Laikçi kesimler şu gerçeği artık görmeliler. Oranı yüzde bire bile ulaşamayacak kadar az bir azınlığın dışında ülkemiz dindarlarının laiklikle, Cumhuriyetle hiç bir sorunları yoktur. Tek istedikleri herkes gibi eşit bir ortamda, serbest bir şekilde dinlerinin gereğini yerine getirebilmeleridir. Her yeri kamusal alan ilan edip, kendi din (İslam) anlayışınızı onlara empoze etmeye kalkışırsanız (hem de bir kısmınız ateist olduğunuzu belirttiğiniz halde) ve onların dinleri adına bozuk fetvalar terennüm ederseniz onları çözüm denkleminin dışına itmiş olursunuz. Dindar kesimin en önemli sorunu zaten rejim düşmanı olmadığına dair sizi nasıl ikna edebileceğine dair henüz bir yöntem bulamamış olmasıdır. Kendisini ne zaman ifade etmeye çalışsa onu hemen 'takiyye' yapmakla suçlamanız bunu daha da güçleştiriyor çünkü.
Türban sorununun mevcut kanun düzenlemeleri ile çözülmeye çalışılmasına ben de pek sıcak bakmıyorum. Ancak kabul edelim. Şimdiye kadar hangi laikçi kadın örgütü, yargı mensubu, rektör yada CHP'li çıkıpta bu başı örtülü kızların özgürlük haklarını ve okuma sevdalarını dikkate aldı. Onları sürekli olarak ''siyasi sembol'' takmakla suçlayan, bir kere bile bunu niye takıyorsunuz; her hangi bir ideolojiyi desteklemek için mi? diye sormayan, sorulduğunda ise ''inancım gereği'' cevabını verenleri aşağılayan, bu sefer onları kandırılmışlıkla suçlayan, hırsımızı alamayınca da bunun dinde yeri olmadığını söyleyen, bir adım daha atıp bunun Sümer'lerdeki hayat kadınlarının bir uygulaması olduğunu söyleyerek onlara hakaret edenler sizler olmadınız mı? Sonra onlara destek veren bazı sol görüşlü yada liberal kardeşlerimi bile ihanetle, döneklikle suçlayanlar gene sizler değil miydiniz?
Hangi CHP'li çıkıpta kardeşim bu yanlıştır. Kanuni düzenlemeye gerek yok, bu kızlarımız okumazsa asıl tehlike budur. Varsınlar girsinler okullara dedi. Hangi kadın örgütü çıkıpta bu bayanların haklarını savundu, mitingler tertip etti. Kusura bakmayın; ancak hem AKP'yi hem de MHP'yi kanuni düzenleme yapma noktasına getiren; laikçi kesimlerin bu ikiyüzlülüğü ve samimiyetsizliğidir. Mesela buradan Baykal'a ve kadın örgütlerine sesleneyim. Kanuna gerek kalmadan, öyle 'ama' ve 'fakat' cümlelerine de sığınmadan bu kızların her yaşta, dinleri gereği örtünmelerine ve okumalarına karşı çıkmayacağınıza, kamusal alan zırvasından vazgeçeceğinize dair noter huzurunda yemin edin ve kağıt imzalayın, ben aradan bir saat geçmeden Başbakan'ı telefon ile arayıp sizin adınıza kulis yapacağım. Eminim ki, zaten benim aramama gerek kalmadan AKP ve MHP de geri adım atacaklardır. Zaten dindarların senelerdir sizden bekledikleri çözüm de bu. Mevcut kanunlar bile herhangi bir yasak getirmemişken sizlerin o kanunları kafanıza göre yorumluyor olmanız ve o insanların düşman olmadığına kendinizi asla inandıramamanız sorunların en temelinde yatıyordu hep.
Yani Türkan Saylan'ın şu ifadelerine bir bakın ve ne kadar haklı olduğumu anlayın: "Bizim istemediğimiz bir şeyin Türkiye'de olması mümkün değil." Şimdi siz bu ifadeden ne anlarsınız? Bir yandan CHP, bir yandan da bir sivil toplum kuruluşunun lideri... Hepsi kendisini sistemin hakimi ilan etmiş durumdalar. DTP bile ortaya atıldı ve laiklik koruyuculuğuna soyundu geçenlerde. Seçim zamanı da güneydoğu bölgesinde laikliğin teminatı olduklarını söylemişlerdi hatırlarsanız. İnsan sormadan edemiyor: Siz kimsiniz? Atatürk ve ilk Mebusan Meclisi ne zaman bu ilkeyi size teslim etti. Bir meclis ülkeyi halka teslim eder, halktan güç alır. Siz halkı kesinlikle tek başınıza temsil etmediğinize göre bu hakkı kendinizde nasıl görebilirsiniz? Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı için bir araya getirdiği her kesimden insanların bir kısımını rejim düşmanı ilan ederek (öyle olmadığı halde) neye güvenerek bu ülkede benim borum öter diyebilir, halkı ve onun meclisini tehdit edebilirsiniz. İstedikleriniz olmazsa nasıl bir yönteme başvuracaksınız ki? Hem ne istediğiniz bile belli değil. Ben bu noktadan ötesini savcılara bırakıyorum.
Örnekleri daha da çoğaltmaya gerek yok. Art niyetli, etkin, faşist, oligarşik laikçi kesimler iş başında. Diğer samimi laik kesimleri sahte korkularla sokağa dökmeye, yeni darbelerin önünü açmaya, kimbilir belkide ''ulusalcı terörist çetelere'' rahat bir nefes aldırmaya çalışıyorlar. Son rektör organizasyonunda başı çeken ve diğer rektörlerin laiklik duygularını istismar eden bazı rektörlerin aslında yolsuzluktan yargılanma sürecinde olduklarını okumuşsunuzdur. Gene bundan bir kaç sene evvel, yolsuzluk suçları ispatlanan iki rektör; ''dindarlar laikliği yıkmak için benim gibi bir laiklik bekçisinin önünü kesmek istiyorlar'' demişler ve yargıyı baskı altında tutarak paçayı kurtarmışlardı.
Benim bu yazıda adres gösterdiğim ikinci; samimi ama kandırılmış gruptan iseniz sizlerden bir ricam var. Halkın arasına karışınız. Onları anlamaya çalışınız. Aristokrat tavırlardan, üstünlük taslama hastalığından sıyrılınız. Oryantalist gözlüklerinizi de çıkararak onlara kendiniz olarak bakınız. Bakınca göreceksinizki; ne dindarının, ne Alevisinin, ne Kürd'ünün, ne Türk'ünün sizlerle ortak sorunları yok. Onların eşitlik, özgürlük, adalet, ekonomik refah, geçim derdi, gelecek endişesi dışında tartıştıkları birşey yok. Hiç bir dindarın rejimi yıkma, Cumhuriyeti devirme gibi bir telaşı ve gayreti yok. Onlarla diyalog kurmazda sürekli olarak öteki haline getirirseniz, tanımadan suçlama ve yargılama huyundan vazgeçmezseniz kaybeden bu ülke, kazananlar ise sizleri de kandıran başınızdaki bazı oligarşik kesimler olur. Diyalog kurunuz, zira karşı taraftan gelen diyalog davetine de son derece kapalısınız. Bu ülke hepimizin. Son sözüm Türkan Saylan'a: Kusura bakma hanımefendi! Bu ülkede halk ne derse o olur. Biz Atamızdan öyle öğrendik. 5 Şubat 2008
29 Ocak 2008 Salı
ÇEKİRGE KAÇ KERE SIÇRAR?
Bu yazı 4 Şubat 2008 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.
Bazı tespitlerinizin zaman geçtikçe haklılık kazanması güzel bir duygu. 24 Aralık 2007 tarihinde DKM'de çıkan bir yazıda şöyle bir ifade kullanmıştım: ''(Bu halkın) değerleri bütünlüktür, birliktir, kardeşliktir, özgürlüktür, saygıdır, hoşgörüdür, rahat ve huzurlu yaşamdır. Artık bu değerlerin baskı ile zapt-u rapt altına alınamayacağı, bu halkın kendisi ile alay ettirmeyeceği dönemlere yaklaşıyoruz. Korktuğunuz değişim aslında budur. Ülkeyi terketme kabusları görmenize, korkmanıza gerek yok. Korkması gereken birisi varsa o da; bunca korkunun ardından ülkenin yularını tekrar ele almanız durumunda, size yaşattıkları o kısa korkudan dolayı, sergileyeceğiniz daha büyük baskılardan ve zulümlerden çekme ihtimali olan bu halkın kendisidir.''
Geçenlerde Zaman Gazetesi'nde, araştırmacı Murat Belge'nin Taraf Gazetesi'nden Neşe Düzel'e verdiği bir röportaj ile ilgili haberi okurken bu satırları hatırladım. Belge, değerlendirmesinde ''örgütün (Ergenekon) 2009'da planlanan darbenin bir parçası olduğunu'' ve ''bu darbenin 12 Eylül'den daha beter olacağını'' ifade etmiş. İfadelerinin geri kalan kısmı daha da tüyler ürpertici: ''Sıkıyönetim üsteğmeni gibi 'Giyinin, Selimiye'ye gidiyoruz.' demeyeceklerdi. Evinizin kapısını kırıp içeride kim varsa temizleyeceklerdi... Linçler yaşanacaktı. Dört beş gün sonra ordu kardeş kavgasına son vermek üzere bu kanı durdurmuş olacaktı. Ama ordu bu saldırıları durduruncaya kadar, istenmeyen unsurlar zaten temizlenmiş olacaktı.''
Sanırım ilk paragrafta işaret ettiğim ve sinsice fırsat kollayan 'öc alma dürtüsünün' muhtemel şiddetine yaptığım vurgu, Belge'nin değerlendirmeleri ile ayrı bir ciddiyet kazanıyor.
Herkes gibi ben de endişeliyim. Aynı suç çetesinin hesap defteri çok önceden çıktı piyasaya aslında. Bir çok cinayet, dolandırma, gasp, suikast, bombalama işinde örgütün parmağı vardı. Kuvvacı isimler vererek kaçak benzin istasyonları açmaktan, hacker bulup banka hesaplarından para aşırmaya teşebbüsten, şehit ailelerini bile dolandırmaktan tutunda Dink ve rahip cinayetlerine, Türk-Kürt yada PKK-İslamcı Kürt çatışması çıkarmaktan, Danıştay saldırılarına kadar her işte örgütün parmağı vardı. Şimdilerde Uğur Mumcu, Necip Hablemitoğlu ve benzer cinayetlerin bile bu ekipler tarafından gerçekleştirilmiş olabileceği ihtimali üzerinde duruluyor. Mesela, Hablemitoğlu'nun ''bir numaralı'' kişiyle muhatap olmak istediği için gözden çıkarılmış olabileceği hep söyleniyordu. Mumcu'nun eşine, ''kocanı derin devlet öldürdü'' denildiği de basında yer aldı kaç kere.
Hepimizi üzen, Susurluk'tan tutun da bugünlere gelene kadar ortaya çıkarılmış bir çok suçun üzerine gidilememiş olması. Görüyorsunuz işte, adamların seçimlerden önce planladıkları eylemler ellerinde patladı da ne oldu? Adamlarda öyle bir kendine güven duygusu olmalıki, hala darbe planları yapabiliyorlar. Önceki tutuklamaların yargı kapısından dönmüş olması, Yargıtay ve Danıştay'ın üst üste verdikleri 'zaman aşımı' kararları ve dosya kayıpları, OYAK Bank ve diğer bazı yerlerde ''o gün nedense kamera sistemlerinin bozuk olması' gibi aksaklıklar adamları iyice cesaretlendirmiş olmalı. Daha bitmedi. 2002 ve 2004 yıllarında organize etmeye çalıştıkları iki darbe planı bile gün yüzüne çıktı; ama kapanan onların ağzı değil, vaziyeti ortaya çıkaran Nokta dergisi oldu...Halihazırda, büyük bir iştah içerisinde bu adamların önlerine getirilip yargılanmalarını beklemesi gereken bazı yargı kanallarımızın hala gözlerini, ''türban'' ve ''laiklik elden gidiyor!'' yaygaralarına kilitlemiş olmaları bu çizdiğim ümitsiz tabloya ayrı bir boyut ekliyor. Sırf bu belirsizlikten ve eski zayıf karnelerimizin ününden olsa gerek, yabancı basından bile benzer ümitsizlik sinyalleri gelmeye başladı. New York Times gazetesi, olayın yargı boyutunun belirsizliğini koruduğuna vurgu yapmış (Zaman, 28 Ocak 2008) ve ''bu grubun askeriyeyi, yargıyı ve ülkenin bürokrasisinin büyük bir bölümünü kontrol eden katı laik elitin eski tüfekleri ile ne ölçüde bağlantılı olduğu belli değil'' diyerek önemli bir mesaj da vermiş.
Anlamak çok güç... Böyle önemli bir gelişmenin şafağında bile kendisini ''türban'' tartışmalarına kilitlemiş bir ana muhalefet, yargı mensupları, rektörler, ve gazeteciler var. Ergenekon konusunda adamların ağzını bıçak açmıyor oysa (alternatif medya kanallarında savunulan, benim de katıldığım güçlü bir gözlem). Baykal önceleri, ''Türban, üniversitelerde yasak olmamalıdır'' (Tamer Korkmaz, Yenişafak 28 Ocak 2008) diyordu. Hem de başörtüsü bile değil; bizzat ''siyasal simge'' olan ''türban''. O klasik düşünce gel-gitlerinin çıkmaz sokağına girdi gene Baykal anlaşılan.
Peki ya, türban savaşçımız İnönü Üniversitesi Rektörü Prof. Hilmioğlu'na ne demeli? Öğrencileri toplayıp hükümet karşıtı mitinge götürmekle meşhur rektörümüz gene çıkmış sahneye ve ''türban serbestliğinin'' üniversitelerden başlayarak topluma yayılmak sureti ile toplumsal huzuru bozacağından, çatışmalara yol açacağından söz etmiş. Söyledikleri çok ilginç, bir o kadar da komik. O yüzden başka bir yazıda bu kouya tekrar döneceğim. Bu arada o bize, İnönü Üniversitesi'nin son bir yılda kaç makale yayınladığından, hangi önemli bilimsel buluşlara imza attığından haber versin.
Hani oksijen tüpüne bağımlı olarak yaşamak durumunda olan hastalar vardır. Bu durum bana, ülkemizde azınlık; ama katı laik bir elitin (az önce verdiğim NYT alıntısına tekrar göz atınız) 'türban tartışması tüpünden' bağımsız olarak yaşayamayağını hatırlatıyor hep. Yoksa, Cumhuriyet tarihinin en büyük çetesinin suçları bir bir ortaya dökülürken onlar neden bu konuda susarda, türbandan başka birşey sayıklamazlarki. Ben de laik bir insanım; ama herhalde aynı yere bakıp farklı şeyler görüyoruz.
Son bir örnek daha verip bitireyim. Fatih Çekirge de bu kervana gecikmeden katıldı. 28 Şubat'ın önemli isimlerinden kendisi. Güya geçenlerde bir komutan ile görüşmüş ve kendisine hemen ''türbanla ilgili gelişmeleri sormuş'' (Hürriyet, 28 Ocak 2008). Komutan'ın ''sorma!'' şeklindeki cevabı kendisini rahatsız etmiş olmalıki, hemen; ''ama çok önemli gelişmeler oluyor'' diyerek üstelemiş (Ergenekon konusunda da çok önemli gelişmeler oluyor ya neyse!). Anlaşılan komutan eliyle ''fermuar kapatma'' işareti çekince Çekirge duvara toslamış ve hakikatmeşrep bir havaya bürünüp bu sefer şunları söylemiş: ''Peki asker tepki verecek mi? Biz buna tepki demeyelim de, bir Milli Güvenlik Kurulu üyesi olarak görüş verecek diyelim. Ama medya aracılığıyla hayır. Vermemeli... Fermuar işareti bu nedenle doğrudur... Kişisel görüşüm Türk milletinin bir gözbebeği olarak askerin bu tür polemiklerden uzak durmasının doğru olacağı yönünde...'' Bu sözler çok doğru da o zaman niye sordun sevgili Çekirge? Zaten aklıselim sahibi herkes yıllardır Hürriyet'in bu çizgiye gelmesini bekliyor ve öğütlüyor. Şimdiye kadar hep asker ağzından felaket tellallığı yapanlar da sizler değil misiniz? Peki, aynı komutan susmayıp, fermuarın ağzını açsa ve ''türban istemiyoruz'' dese idi, bir gün sonraki Hürriyet başlığı nasıl olacaktı? ''Asker Polemikten Uzak Durmalı'' mı?
Velhasıl maksadım herhalde anlaşılıyordur. Daha önce de arzettiğim gibi, Türkiye'nin önündeki en önemli mevzu her zaman için bu derin çeteler olmuştur. Bu sorun halledilmeden ne gerçek laiklik, ne demokrasi, ne eşit gelir dağılımı, ne hukuk devleti... hiçbiri tesis edilemeyecek. Anketler ortada. Halkın yüzde yetmişinin böyle bir sorunu yok. Geri kalan yüzde otuzun ise önemli bir kısmı halihazırda suç üstü yakalanmış ''ulusalcı'' çevrelerin ve bunlarla ilişkisini henüz bilmediğimiz (New York Times'ın haberine atfen) katı laik elitlerin kandırdığı kesimlerdir. Bir gün bu insanlar bir arada yaşamayı, birbirlerine düşman gözüyle bakmamayı öğreneceklerdir. Türkiye için başka bir çıkış yolu yoktur. Bunu bildikleri için olsa gerek, son tutuklamalara direnenlerin bir kısmı mevcut ''türban'' tartışmasına körükle gidiyorlar. Ama nafile! Herkes bilir ki; çekirge bir sıçrar, iki sıçrar; ama... 29 Ocak 2008
Bazı tespitlerinizin zaman geçtikçe haklılık kazanması güzel bir duygu. 24 Aralık 2007 tarihinde DKM'de çıkan bir yazıda şöyle bir ifade kullanmıştım: ''(Bu halkın) değerleri bütünlüktür, birliktir, kardeşliktir, özgürlüktür, saygıdır, hoşgörüdür, rahat ve huzurlu yaşamdır. Artık bu değerlerin baskı ile zapt-u rapt altına alınamayacağı, bu halkın kendisi ile alay ettirmeyeceği dönemlere yaklaşıyoruz. Korktuğunuz değişim aslında budur. Ülkeyi terketme kabusları görmenize, korkmanıza gerek yok. Korkması gereken birisi varsa o da; bunca korkunun ardından ülkenin yularını tekrar ele almanız durumunda, size yaşattıkları o kısa korkudan dolayı, sergileyeceğiniz daha büyük baskılardan ve zulümlerden çekme ihtimali olan bu halkın kendisidir.''
Geçenlerde Zaman Gazetesi'nde, araştırmacı Murat Belge'nin Taraf Gazetesi'nden Neşe Düzel'e verdiği bir röportaj ile ilgili haberi okurken bu satırları hatırladım. Belge, değerlendirmesinde ''örgütün (Ergenekon) 2009'da planlanan darbenin bir parçası olduğunu'' ve ''bu darbenin 12 Eylül'den daha beter olacağını'' ifade etmiş. İfadelerinin geri kalan kısmı daha da tüyler ürpertici: ''Sıkıyönetim üsteğmeni gibi 'Giyinin, Selimiye'ye gidiyoruz.' demeyeceklerdi. Evinizin kapısını kırıp içeride kim varsa temizleyeceklerdi... Linçler yaşanacaktı. Dört beş gün sonra ordu kardeş kavgasına son vermek üzere bu kanı durdurmuş olacaktı. Ama ordu bu saldırıları durduruncaya kadar, istenmeyen unsurlar zaten temizlenmiş olacaktı.''
Sanırım ilk paragrafta işaret ettiğim ve sinsice fırsat kollayan 'öc alma dürtüsünün' muhtemel şiddetine yaptığım vurgu, Belge'nin değerlendirmeleri ile ayrı bir ciddiyet kazanıyor.
Herkes gibi ben de endişeliyim. Aynı suç çetesinin hesap defteri çok önceden çıktı piyasaya aslında. Bir çok cinayet, dolandırma, gasp, suikast, bombalama işinde örgütün parmağı vardı. Kuvvacı isimler vererek kaçak benzin istasyonları açmaktan, hacker bulup banka hesaplarından para aşırmaya teşebbüsten, şehit ailelerini bile dolandırmaktan tutunda Dink ve rahip cinayetlerine, Türk-Kürt yada PKK-İslamcı Kürt çatışması çıkarmaktan, Danıştay saldırılarına kadar her işte örgütün parmağı vardı. Şimdilerde Uğur Mumcu, Necip Hablemitoğlu ve benzer cinayetlerin bile bu ekipler tarafından gerçekleştirilmiş olabileceği ihtimali üzerinde duruluyor. Mesela, Hablemitoğlu'nun ''bir numaralı'' kişiyle muhatap olmak istediği için gözden çıkarılmış olabileceği hep söyleniyordu. Mumcu'nun eşine, ''kocanı derin devlet öldürdü'' denildiği de basında yer aldı kaç kere.
Hepimizi üzen, Susurluk'tan tutun da bugünlere gelene kadar ortaya çıkarılmış bir çok suçun üzerine gidilememiş olması. Görüyorsunuz işte, adamların seçimlerden önce planladıkları eylemler ellerinde patladı da ne oldu? Adamlarda öyle bir kendine güven duygusu olmalıki, hala darbe planları yapabiliyorlar. Önceki tutuklamaların yargı kapısından dönmüş olması, Yargıtay ve Danıştay'ın üst üste verdikleri 'zaman aşımı' kararları ve dosya kayıpları, OYAK Bank ve diğer bazı yerlerde ''o gün nedense kamera sistemlerinin bozuk olması' gibi aksaklıklar adamları iyice cesaretlendirmiş olmalı. Daha bitmedi. 2002 ve 2004 yıllarında organize etmeye çalıştıkları iki darbe planı bile gün yüzüne çıktı; ama kapanan onların ağzı değil, vaziyeti ortaya çıkaran Nokta dergisi oldu...Halihazırda, büyük bir iştah içerisinde bu adamların önlerine getirilip yargılanmalarını beklemesi gereken bazı yargı kanallarımızın hala gözlerini, ''türban'' ve ''laiklik elden gidiyor!'' yaygaralarına kilitlemiş olmaları bu çizdiğim ümitsiz tabloya ayrı bir boyut ekliyor. Sırf bu belirsizlikten ve eski zayıf karnelerimizin ününden olsa gerek, yabancı basından bile benzer ümitsizlik sinyalleri gelmeye başladı. New York Times gazetesi, olayın yargı boyutunun belirsizliğini koruduğuna vurgu yapmış (Zaman, 28 Ocak 2008) ve ''bu grubun askeriyeyi, yargıyı ve ülkenin bürokrasisinin büyük bir bölümünü kontrol eden katı laik elitin eski tüfekleri ile ne ölçüde bağlantılı olduğu belli değil'' diyerek önemli bir mesaj da vermiş.
Anlamak çok güç... Böyle önemli bir gelişmenin şafağında bile kendisini ''türban'' tartışmalarına kilitlemiş bir ana muhalefet, yargı mensupları, rektörler, ve gazeteciler var. Ergenekon konusunda adamların ağzını bıçak açmıyor oysa (alternatif medya kanallarında savunulan, benim de katıldığım güçlü bir gözlem). Baykal önceleri, ''Türban, üniversitelerde yasak olmamalıdır'' (Tamer Korkmaz, Yenişafak 28 Ocak 2008) diyordu. Hem de başörtüsü bile değil; bizzat ''siyasal simge'' olan ''türban''. O klasik düşünce gel-gitlerinin çıkmaz sokağına girdi gene Baykal anlaşılan.
Peki ya, türban savaşçımız İnönü Üniversitesi Rektörü Prof. Hilmioğlu'na ne demeli? Öğrencileri toplayıp hükümet karşıtı mitinge götürmekle meşhur rektörümüz gene çıkmış sahneye ve ''türban serbestliğinin'' üniversitelerden başlayarak topluma yayılmak sureti ile toplumsal huzuru bozacağından, çatışmalara yol açacağından söz etmiş. Söyledikleri çok ilginç, bir o kadar da komik. O yüzden başka bir yazıda bu kouya tekrar döneceğim. Bu arada o bize, İnönü Üniversitesi'nin son bir yılda kaç makale yayınladığından, hangi önemli bilimsel buluşlara imza attığından haber versin.
Hani oksijen tüpüne bağımlı olarak yaşamak durumunda olan hastalar vardır. Bu durum bana, ülkemizde azınlık; ama katı laik bir elitin (az önce verdiğim NYT alıntısına tekrar göz atınız) 'türban tartışması tüpünden' bağımsız olarak yaşayamayağını hatırlatıyor hep. Yoksa, Cumhuriyet tarihinin en büyük çetesinin suçları bir bir ortaya dökülürken onlar neden bu konuda susarda, türbandan başka birşey sayıklamazlarki. Ben de laik bir insanım; ama herhalde aynı yere bakıp farklı şeyler görüyoruz.
Son bir örnek daha verip bitireyim. Fatih Çekirge de bu kervana gecikmeden katıldı. 28 Şubat'ın önemli isimlerinden kendisi. Güya geçenlerde bir komutan ile görüşmüş ve kendisine hemen ''türbanla ilgili gelişmeleri sormuş'' (Hürriyet, 28 Ocak 2008). Komutan'ın ''sorma!'' şeklindeki cevabı kendisini rahatsız etmiş olmalıki, hemen; ''ama çok önemli gelişmeler oluyor'' diyerek üstelemiş (Ergenekon konusunda da çok önemli gelişmeler oluyor ya neyse!). Anlaşılan komutan eliyle ''fermuar kapatma'' işareti çekince Çekirge duvara toslamış ve hakikatmeşrep bir havaya bürünüp bu sefer şunları söylemiş: ''Peki asker tepki verecek mi? Biz buna tepki demeyelim de, bir Milli Güvenlik Kurulu üyesi olarak görüş verecek diyelim. Ama medya aracılığıyla hayır. Vermemeli... Fermuar işareti bu nedenle doğrudur... Kişisel görüşüm Türk milletinin bir gözbebeği olarak askerin bu tür polemiklerden uzak durmasının doğru olacağı yönünde...'' Bu sözler çok doğru da o zaman niye sordun sevgili Çekirge? Zaten aklıselim sahibi herkes yıllardır Hürriyet'in bu çizgiye gelmesini bekliyor ve öğütlüyor. Şimdiye kadar hep asker ağzından felaket tellallığı yapanlar da sizler değil misiniz? Peki, aynı komutan susmayıp, fermuarın ağzını açsa ve ''türban istemiyoruz'' dese idi, bir gün sonraki Hürriyet başlığı nasıl olacaktı? ''Asker Polemikten Uzak Durmalı'' mı?
Velhasıl maksadım herhalde anlaşılıyordur. Daha önce de arzettiğim gibi, Türkiye'nin önündeki en önemli mevzu her zaman için bu derin çeteler olmuştur. Bu sorun halledilmeden ne gerçek laiklik, ne demokrasi, ne eşit gelir dağılımı, ne hukuk devleti... hiçbiri tesis edilemeyecek. Anketler ortada. Halkın yüzde yetmişinin böyle bir sorunu yok. Geri kalan yüzde otuzun ise önemli bir kısmı halihazırda suç üstü yakalanmış ''ulusalcı'' çevrelerin ve bunlarla ilişkisini henüz bilmediğimiz (New York Times'ın haberine atfen) katı laik elitlerin kandırdığı kesimlerdir. Bir gün bu insanlar bir arada yaşamayı, birbirlerine düşman gözüyle bakmamayı öğreneceklerdir. Türkiye için başka bir çıkış yolu yoktur. Bunu bildikleri için olsa gerek, son tutuklamalara direnenlerin bir kısmı mevcut ''türban'' tartışmasına körükle gidiyorlar. Ama nafile! Herkes bilir ki; çekirge bir sıçrar, iki sıçrar; ama... 29 Ocak 2008
19 Aralık 2007 Çarşamba
'KÖYLÜ MİLLETİN EFENDİSİDİR' SÖZÜ KİME AİT?
Bu yazı 24 Aralık 2007 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.
Beyler!, Efendiler!... Bir mevzu, öfke girdaplarının helezonik dalgalarına kapılarak tartışılınca başlar döner, düşünceler bulanır ve virtigo duygusu oluşur. Bu, gerçek ile algılama şekli (ve algılanan şey) arasında hasıl olan bir nevi uyumsuzluktan kaynaklanan bir düşünme (baş) dönmesi halidir. Böyle bir halet-i ruhiye içerisinde tartıştıklarını yada analiz (yorum) yaptıklarını sanarken ciddi hatalar yapanlar görülür; zira hakikat zannedilen görüntü artık muntamıs (belirsiz) bir hal almıştır.
Pek değerli piyanistimiz Fazıl Say'ın talihsiz beyanlarının hasıl etmiş olduğu böyle bir girdap, birileri açısından cezbedici bir mahiyete sahip olduğundan olsa gerek, benzer bir virtigo etkisi doğurdu. Zaten basınımız ekseriyeti itibari ile buna çok müsait. Say'ın sanatçı kişiliği de bu beyanda yorum yapanları iyice cesaretlendiriyor olmalı. Oysa bırakın Say'a destek olmaya çalışan yazıları, onu anlamaya çalışan yazılarda bile ciddi düşünce bulanmalarının izleri görülmekte. Bu tür yorumlara imza atan kişilerin bazı ifadelerinde ufak tefek hakikat kırıntıları bulunsada, meselenin en temel noktasında gözlerinden kaçan bir ayrıntı var. O da; Fazıl Say'ın söylediklerini haklı gösterecek hiç bir temel dayanağı olmaması gerçeği ve hakikatten uzak, mesnedsiz tahlilleri!
İşte bir kısım yazarlar Say'a destek vereyim derken, ya da tam yeri gelmişken bir AKP eleştirisi daha geçeyim şeklinde hareket ederken böyle bir yanlıştan yola çıkıyorlar ve bir hakikat arayışına girişiyorlar. Oysa bir yanlışın kendisinden değil, anti-tezinden hakikat tekevvün eder. Bu bağlamda ben de birtakım anti-tezler üretip, Fazıl Say hadisesine o zaviyeden bakmaya çalışacağım.
Fazıl Say'ın ifadelerinde mündemiç (bulunan) yanlışların tahlilini sunmak, meseleye açıklık getirmek açısından önemli. Sözlerinin arasında; ''Ortaçağ karanlığı, bütün aydınlarımız gibi beni de kaygılandırıyor'', ''İslamcılar zaten kazandı, biz yüzde 30 onlar ise yüzde 70; biz artık azınlıkta kaldık, dışlanıyoruz''... şeklinde beyanları var Say'ın.
Bu sözleri duyduğunda hemencecik yukarıda altını çizdiğim virtigo etkisinin (düşünce bulanıklığının) girdabına kapılanlar var. Kimse kusura bakmasın; ancak bu 'aydın' piyanistimizin mezkur değerlendirmelerinin, söylediklerini haklı gösterecek hiç bir temel dayanağı yok; hakikatten ve gerçekten uzak; birtakım mesnedsiz tahliller barındırdığı da aşikar.
Bir kere, AKP'nin yüksek oranda bir oy almış olması (o da yüzde 47; 70 değil), velev ki yüzde 90 bile olsa, gerçek bir tehlikeye işaret etmiyor. Zira, herkes iyi biliyor ki (endişe izhar eden efendiler bile) bu oyların yekünu ''İslamcı'' bir kesimin oyları değildir. AKP, kabul etsenizde etmesenizde çok farklı dünya görüşlerine sahip ve özgür iradeli bireylerin oylarını alabilmeyi başarabilmiş bir partidir. Haddizatında ülkemizde, belki yüzde ikileri geçmeyecek bir azınlık dışında, ''İslamcı'' olarak nitelendirilebilecek bir çoğunluk da yoktur. Adı geçen tabirin kullanımı bile yanlıştır. Batı'nın dar; bizdeki aydın geçinenlerin ise daha geniş bir dairede, ''İslamcı'' tabirinin içine dahil etmeye çalıştıkları manalar hakikat planında İslam'ın kendisinin red ettiği, özünde taşımadığı, o nedenle bünyesine asla kabul etmeyip, ilk fırsatta kusacağı bir takım anlayışlardır. Bunun detayları başka bir yazının konusu...
Bu nedenle, Say'ın işaret ettiği tehlike aslında sanal olan, belli bir paranoyaya dayanan, sağlıksız, gerçek dışı, abartılmış, tehlike olmadığı halde zorla o şekilde kabul ettirilmeye çalışılan bir olgudur. Meselenin özelde AKP kadrolarına, genelde bu ülkenin dindarlarına bakan yönü ise bir grup insanın, ne yaparsa yapsın mutlaka kötü niyetli olduğu savına ve paranoyasına hapsedilmesi ile alakalıdır; 'niyet okuma' hastalığının tezahürleridir. Ne Türkiye'de, ne de dünya genelinde öyle 'öcü' kılıklı, art niyetli, yok edici, dışlayıcı, bağnaz bir ''İslamcı'' gelişme yoktur. Belli Müslüman ülkelerde (nedense çoğunun başında da Batı'nın atadığı nesiller başta) statik bazı yerel, kültürel, maddi ve politik sorunlar hakimdir o kadar. Ortada sadece, etrafına örülmüş zorbalık kabuğunu kırıp hayat bulmaya çalışan İslami değerler vardır. Ladin, Taliban, El Kaide gibi olgular bir gelişme değillerdir; bir dayatmanın kısa sürecek olan neticeleridirler o kadar. İslam'ın doğasına ait bir gelişme ise asla değillerdir. Toplumlara 'öcü' tasvirleri pompalayan bir takım elitlerin asıl korktukları şey, işte bu İslam'ın öz mahiyeti ve önlemeyen yükselişidir. Yoksa, Ladin, Taliban ve benzerleri gibi gulyabanilerden en çok Müslümanlar rahatsızlar bugün. Gerçekten samimi iseler normal Müslümanlara onları kültürle, eğitimle yok etme imkanı versinler bakalım, verecekler mi? İhaleyi almaya hazırım...
Fazıl Say hadisesi ile devam edelim...
Ülkemizde sadece AKP iktidarına atfedilemeyecek bir gelişme ve zenginleşme var. Sadece maddi imkanlar değil, düşünceler de evrimleşiyor. İnsanlar daha açık fikirli ve eğitimliler. Dışa açık bir hale gelmeye başladılar. Birbirlerine karşı bile eskisi gibi düşmanca duygular beslemiyorlar, bütünleşmeden, kardeşlikten yanalar (Sünni, Alevi, Türk, Kürt, vs.). Bu senelerin ürünü olan, tabandan gelen bir dönüşüm. AKP halkın bu dönüşümünü kısmi de olsa başarı ile okuyabilmiş bir partidir o kadar. Belli konularda tercihini bir takım politik statükolardan değil, halktan yana kullandı ve kazandı AKP. Son seçimlerin hemen akabinde bir DTP'li yetkilinin bile ''biz, halktan kopuk yaşadığımız için kaybettik'' şeklindeki itirafları bunun bir göstergesi idi adeta. Bazı aydınlarımızın demokrasi mevzubahis olunca anlayamadıkları bir husus var: O da, demokrasilerde partilerin değil, her zaman halkın kazanacağı gerçeğidir. Halkın tercihlerini bir gün AKP de dinlememeye başlarsa yüzde 15 oy bile alamayabilir. Eğer, bugün AKP'nin temsil ettiği dönüşüm CHP tarafından temsil edilebilmiş olsaydı benzer oranda oy alabilirdi bu partimiz de. O zaman, sanal bir ''İslamcılık'' tehlikesinden bahsetmiyor olurdu oligarşik elitlerimiz.
Peki benim bile meseleyi izah ederken kıyısına sığındığım ''dönüşüm'' ifadesi ne anlama geliyor? Söyleyeyim: Bu, ''İslamcı'', dini bir tehlikeye değil; halk bazlı bir değişime tekabül ediyor. Elimizde; aldığı eğitim sayesinde ve gelişen dünya şartlarının cenderesinde kabuğunu kırmayı başarmış, hayattan ve mevcut devlet yönetimi anlayışından daha farklı beklentiler içerisine girmiş, yetersiz ekonomik uygulamalardan bıkmış, değişiklik arayışı içerisinde olan bir halk kitlemiz var artık. Bir takım aydınlarımızın ve sanatçılarımızın göremediği gerçek işte budur. Muhafazakarlaşma eğilimi bu değişen kitleyi tanımlayan husuiyetlerden sadece bir tanesi; onu tek başına tanımlayan bir kabiliyet değil; sadece itici bir güç. Bu sadece ülkemize ve İslamiyet'e ait olmayıp, tüm dünyada hızla yayılan bir olgudur. Belli kesimler bu süreçte iki korku ürettiler kendilerine. Şu an bu gücü en ön cephede İslam temsil ediyor. İki korku nedeninin birincisi işte bu. Diğeri ise, halkın ''köylülükten'' sıyrılıp, ''efendiliğe''; hizmetçilikten terfi alıp, ev sahipliği konumuna yükselme istek ve gayreti... Cumhurbaşkanımız Gül, '' Cumhurbaşkanı olmam sınıfların kırıldığının göstergesidir'' derken bu hakikate işaret ediyordu.
Yeri gelmişken şu ''Ortaçağ karanlığı'' konusunu da araya sıkıştırıvereyim hemen. Dünyanın hiçbir yerinde hiç bir kimsenin bir yerleri ''Ortaçağ karanlığına döndürdüğü'' yok. Yapamazlarda... Çünkü eskiye ait olan bu dönemin temel dinamiklerini nasıl hayata geçireceklerini bile bilmezler. Onu bir kere başaran oldu: O da Batı'nın kendisi idi. Sonrası ise gördükleri kabuslardan ibaret o kadar. Mesele zaten, gerçek bir Ortaçağa dönme eğilimi değil; az önce resmettiğim gibi, dünya genelinde ''köylünün'', ''halkın'' artık dönüşüyor olması meselesidir. Asıl sorun, Türkiye'de olduğu gibi dünya genelinde de bir takım oligarşik elitlerin bu gelişmelerden büyük rahathızlık duyuyor olmalarında ve bunu hazmedemeyip hır gür çıkarıyor olmalarındadır. Bu bağlamda Say hangi ülkeye gitse, benzer bir çekişme kendisini orada da takip edecektir.
Fazıl Say'ın ''alıp başımı gideceğim'' şeklindeki resti ile bunun bağlantısını nasıl mı kuruyorum? Elbette kendi ifadelerinin tahlilinden ve destek veriyorum derken bilerek yada farkında olmayarak bu noktalara değinen bazı yazarların ifadelerinden...
Bahane ile meseleyi AKP'nin üzerine yıkmaya çalışan Ahmet Hakan bile yukarıda izah ettiğim gerçeği itiraf etmiş; ''sorun, 'din kaynaklı bir hareketin ülkeyi ele geçirmesi' sorunu falan değildir...'' derken... Ancak yazısının devamında bakın neler diyor: ''Köylülük sinsi bir şekilde ülkeyi zaptediyor... Sevgili Fazıl... 'Köylülük' adını verdiğimiz olgu, 'halkın değerleri' kisvesine bürünüp, sinsi bir şekilde ülkenin bütün alanlarını zapt ediyor. Ve sen aslında buna isyan ediyorsun... Hemen söyleyeyim dostum, teşhisinde olmasa bile isyanında sonuna kadar haklısın... Yani... Sevgili dostum... Teşhisi, 'İslamcılar geldi! Eyvah' diye ortaya koymak yerine... 'Köylüler geldi! Eyvah' diye ortaya koymaya ne dersin?''.
Bu sözlerde yer alan itiraflar ne anlatmaya çalıştığımı sanırım özetliyordur. Hakan, gene yanlış bir tahlile dayanarak, ''köylülük'' ile ''halkın değerleri'' kavramlarını birbirinden ayrı şeylermiş gibi göstererek, yazısının başka bir yerinde AKP'yi bu değerleri kullanmak ile itham ediyor. Yani, halk arasında gerçekte var olan ve yukarıda izahını yaptığım doğal gelişmeleri göremeyip, ya da (ona değişmeyi layık bulmayarak) aşağılayarak meseleyi 'halkı kandıran AKP' ve 'sinsi köylülük anlayışı' (her ne demekse) belirsizliklerine indirgemeye çalışıyor. Köylülük ne zamandan beridir sinsi ve tehlikeli bir güç oldu. Bu nasıl bir anlayıştır ki, düşmanı olduğun AKP'yi ''İslamcılık'' gibi kendi üretiminiz bir korkuya değilde; Atatürk'ün övdüğü bir olguya layık görüyorsunuz. Yoksa, ''köylü bu milletin efendisidir'' sözü Atatürk'e ait değil mi?
Hiçbir zaman anlayamadığım bir mevzudur bu. Bizim elitler son derece Atatürkçü geçindikleri halde, onun efendilik makamına layık gördüğü insanları neden aşağılarlar ve nihayetinde onları ülkeyi ele geçirmeye çalışan ''sinsi bir tehlike'' olarak nitelendirirler? Sizi bilemem; ama bana bu elitlerin ve aydın nüsvettelerinin gerçek manada Atatürkçü olmadıklarını bir olgu ile kat'i bir şekilde ispat et deseler; işte onlardaki bu halk korkusunu, köylü korkusunu gösteririm. Yakın tarihimizde bir siyasi önderin bir grup insana (askere) söylediği, ''sizin gerçek düşmanınız halktır'' şeklindeki sözlerini hatırlayınız. Bu tesbitlerimi değerlendirme işini geleceğin sosyologlarının hakemliğine bırakıp devam edeyim.
Sevgili Fazıl ve onun gibi düşünen azınlık!...
Ertuğrul Özkök, her ne kadar ''kesin tavrını'' açıklayıp ''ben Fazıl Say'ı anlamaya çalışacağım'' desede, asıl anlamaya çalışmanız gereken kesim halkın kendisidir. Şimdiye kadar itilen, horlanan, aşağılanan, dışlanan, tercihleri görmezden gelinenler hep ''halk'' oldu, ''köylüler'' oldu. Bu insanların başı örtülü kızları, verdikleri oylar ve yaşam şekilleri oldu. Oy verip AKP'yi seçtiler: ''Ahmaklar'' dediniz. Onların özgür bir irade sergileyemeyecek kadar yetersiz bir yığın olduğunu kabul ederek, oyunu bir kuruşa sattı dediniz. Bu da yetmedi onu, ''Göbeğini kaşıyan adam'' diyerek tahkir ettiniz. Değer verdikleri İslam'ın, ilme, gelişmeye karşı bir din olduğunu söylediniz... kızlarınızı o nedenle okutmuyorsunuz dediniz; o kızlar üniversite kapılarına gelince de, ''eyvah meğer başları örtülü imiş'' telaşına kapıldınız... ve önceden (gayr-ı samimi bir tarzda) davet ettiğiniz kapılardan onları geri çevirdiniz... Sizler, kendi kendinize ürettiğiniz sanal bir tehlikeden korkup ''çeker giderim'' derken, o kızların binlercesi gerçek bir korku ile tanışmışlar ve okumak uğruna ülkelerini çoktan terketmeye zorlanmışlardı bile... Sizlerdiniz, ''illa din istiyorlarsa, solculuk istiyorlarsa'' onları da biz getiririz diyenler ve onlara bir düşünme yetisini bile çok görenler... Kılık kıyafetlerine bakarak onları sınıflandıranlar ve dışlayanlar sizlerdiniz... ama nedense ''bir gelirlerse bizim kılık kıyafetimize karışırlar'' diyenler de sizlersiniz... Sonra, onları Sünni, Alevi, Kürt, Türk, sağcı, solcu şeklinde kamplara ayıranlar da sizler oldunuz hep. ''Biz yüzde 30, onlar yüzde 70...'' derken de yanılıyorsun dostum. Siz asla yüzde otuz olamadınız. Bir gün yarattığınız sahte korkular perdesi dağıldığında bir çok insan şimdiye dek nasıl kandırıldıklarını anlayacak ve diğer yüzde 70'in yanında saf tutacaklar. Sizler yüzde ikilerle bile zor temsil ediliyor hale geleceksiniz bu ülkede.
İçinizde hasıl olan kaçma dürtüsünün asıl nedeni aslında; ''acaba bizim yaptıklarımız karşısında bizden öc alırlar mı?'' korkusundan kaynaklanıyor... bilirim... öyle ''laiklik elden gitti'' masallarına sığınmanıza gerek yok. Ama korkmayın! Bu halk, bu köylü, sizler gibi dışlayıcı, hayatı zindan edici değildir. Onlar Yunus Emrelerin, Mevlanaların, Hacı Bektaşların torunlarıdırlar. Başka ülkelere kaçmanıza gerek yok. Kabuğunu kırıp kendi olarak dışarı çıktıklarında bile sizleri insan olduğunuz için sevmesini bilir onlar, yürekleri geniştir, bağışlayıcıdırlar. Ve o halk, asla sizin sandığınız gibi ''İslamcı'' ve sanal bir öcü değil; Sünni'siyle, Alevi'siyle, Laz'ıyla, Çerkez'iyle, Türk'üyle, Kürt'üyle, başı açığıyla, kapalısıyla, halk olan halk, ''efendi'' olan köylüdür. Değerleri bütünlüktür, birliktir, kardeşliktir, özgürlüktür, saygıdır, hoşgörüdür, rahat ve huzurlu yaşamdır. Artık bu değerlerin baskı ile zapt-u rapt altına alınamayacağı dönemlere, bu halkın kendisi ile alay ettirmeyeceği dönemlere yaklaşıyoruz. Korktuğunuz değişim aslında budur. Ülkeyi terketme kabusları görmenize, korkmanıza gerek yok. Korkması gereken birisi varsa o da; bunca korkunun ardından ülkenin yularını tekrar ele almanız durumunda, size yaşattıkları o kısa korkudan dolayı, sergileyeceğiniz daha büyük baskılardan ve zulümlerden çekme ihtimali olan bu halkın ve köylünün kendisidir.
Fazıl Say'ın bu çıkışı münferit bir hadise mi yoksa birilerinin gazına mı geldi bunu şimdiden kestirmek güç. Say'ın sonradan yaptığı ''tam da öyle demek istememiştim'' tarzı dönüş beni böyle bir belirsizliğin içine itiyor. Münferit bir hadise bile olsa belli çevreler mevzuyu ısıtıp ısıtıp, kendi dar çerçevelerinden bizlere sunmaya, onu kaşımaya devam edeceklerdir. Düşünsenize... ''Müzik ve sanat düşmanı AKP'' propagandası bile yürütebilirler bu hadise üzerinden. Yani bir Talibanlaştırma propagandası... Neyse, her iki durumda da Say özür dilemeyecek nasıl olsa... 19 Aralık 2007
Beyler!, Efendiler!... Bir mevzu, öfke girdaplarının helezonik dalgalarına kapılarak tartışılınca başlar döner, düşünceler bulanır ve virtigo duygusu oluşur. Bu, gerçek ile algılama şekli (ve algılanan şey) arasında hasıl olan bir nevi uyumsuzluktan kaynaklanan bir düşünme (baş) dönmesi halidir. Böyle bir halet-i ruhiye içerisinde tartıştıklarını yada analiz (yorum) yaptıklarını sanarken ciddi hatalar yapanlar görülür; zira hakikat zannedilen görüntü artık muntamıs (belirsiz) bir hal almıştır.
Pek değerli piyanistimiz Fazıl Say'ın talihsiz beyanlarının hasıl etmiş olduğu böyle bir girdap, birileri açısından cezbedici bir mahiyete sahip olduğundan olsa gerek, benzer bir virtigo etkisi doğurdu. Zaten basınımız ekseriyeti itibari ile buna çok müsait. Say'ın sanatçı kişiliği de bu beyanda yorum yapanları iyice cesaretlendiriyor olmalı. Oysa bırakın Say'a destek olmaya çalışan yazıları, onu anlamaya çalışan yazılarda bile ciddi düşünce bulanmalarının izleri görülmekte. Bu tür yorumlara imza atan kişilerin bazı ifadelerinde ufak tefek hakikat kırıntıları bulunsada, meselenin en temel noktasında gözlerinden kaçan bir ayrıntı var. O da; Fazıl Say'ın söylediklerini haklı gösterecek hiç bir temel dayanağı olmaması gerçeği ve hakikatten uzak, mesnedsiz tahlilleri!
İşte bir kısım yazarlar Say'a destek vereyim derken, ya da tam yeri gelmişken bir AKP eleştirisi daha geçeyim şeklinde hareket ederken böyle bir yanlıştan yola çıkıyorlar ve bir hakikat arayışına girişiyorlar. Oysa bir yanlışın kendisinden değil, anti-tezinden hakikat tekevvün eder. Bu bağlamda ben de birtakım anti-tezler üretip, Fazıl Say hadisesine o zaviyeden bakmaya çalışacağım.
Fazıl Say'ın ifadelerinde mündemiç (bulunan) yanlışların tahlilini sunmak, meseleye açıklık getirmek açısından önemli. Sözlerinin arasında; ''Ortaçağ karanlığı, bütün aydınlarımız gibi beni de kaygılandırıyor'', ''İslamcılar zaten kazandı, biz yüzde 30 onlar ise yüzde 70; biz artık azınlıkta kaldık, dışlanıyoruz''... şeklinde beyanları var Say'ın.
Bu sözleri duyduğunda hemencecik yukarıda altını çizdiğim virtigo etkisinin (düşünce bulanıklığının) girdabına kapılanlar var. Kimse kusura bakmasın; ancak bu 'aydın' piyanistimizin mezkur değerlendirmelerinin, söylediklerini haklı gösterecek hiç bir temel dayanağı yok; hakikatten ve gerçekten uzak; birtakım mesnedsiz tahliller barındırdığı da aşikar.
Bir kere, AKP'nin yüksek oranda bir oy almış olması (o da yüzde 47; 70 değil), velev ki yüzde 90 bile olsa, gerçek bir tehlikeye işaret etmiyor. Zira, herkes iyi biliyor ki (endişe izhar eden efendiler bile) bu oyların yekünu ''İslamcı'' bir kesimin oyları değildir. AKP, kabul etsenizde etmesenizde çok farklı dünya görüşlerine sahip ve özgür iradeli bireylerin oylarını alabilmeyi başarabilmiş bir partidir. Haddizatında ülkemizde, belki yüzde ikileri geçmeyecek bir azınlık dışında, ''İslamcı'' olarak nitelendirilebilecek bir çoğunluk da yoktur. Adı geçen tabirin kullanımı bile yanlıştır. Batı'nın dar; bizdeki aydın geçinenlerin ise daha geniş bir dairede, ''İslamcı'' tabirinin içine dahil etmeye çalıştıkları manalar hakikat planında İslam'ın kendisinin red ettiği, özünde taşımadığı, o nedenle bünyesine asla kabul etmeyip, ilk fırsatta kusacağı bir takım anlayışlardır. Bunun detayları başka bir yazının konusu...
Bu nedenle, Say'ın işaret ettiği tehlike aslında sanal olan, belli bir paranoyaya dayanan, sağlıksız, gerçek dışı, abartılmış, tehlike olmadığı halde zorla o şekilde kabul ettirilmeye çalışılan bir olgudur. Meselenin özelde AKP kadrolarına, genelde bu ülkenin dindarlarına bakan yönü ise bir grup insanın, ne yaparsa yapsın mutlaka kötü niyetli olduğu savına ve paranoyasına hapsedilmesi ile alakalıdır; 'niyet okuma' hastalığının tezahürleridir. Ne Türkiye'de, ne de dünya genelinde öyle 'öcü' kılıklı, art niyetli, yok edici, dışlayıcı, bağnaz bir ''İslamcı'' gelişme yoktur. Belli Müslüman ülkelerde (nedense çoğunun başında da Batı'nın atadığı nesiller başta) statik bazı yerel, kültürel, maddi ve politik sorunlar hakimdir o kadar. Ortada sadece, etrafına örülmüş zorbalık kabuğunu kırıp hayat bulmaya çalışan İslami değerler vardır. Ladin, Taliban, El Kaide gibi olgular bir gelişme değillerdir; bir dayatmanın kısa sürecek olan neticeleridirler o kadar. İslam'ın doğasına ait bir gelişme ise asla değillerdir. Toplumlara 'öcü' tasvirleri pompalayan bir takım elitlerin asıl korktukları şey, işte bu İslam'ın öz mahiyeti ve önlemeyen yükselişidir. Yoksa, Ladin, Taliban ve benzerleri gibi gulyabanilerden en çok Müslümanlar rahatsızlar bugün. Gerçekten samimi iseler normal Müslümanlara onları kültürle, eğitimle yok etme imkanı versinler bakalım, verecekler mi? İhaleyi almaya hazırım...
Fazıl Say hadisesi ile devam edelim...
Ülkemizde sadece AKP iktidarına atfedilemeyecek bir gelişme ve zenginleşme var. Sadece maddi imkanlar değil, düşünceler de evrimleşiyor. İnsanlar daha açık fikirli ve eğitimliler. Dışa açık bir hale gelmeye başladılar. Birbirlerine karşı bile eskisi gibi düşmanca duygular beslemiyorlar, bütünleşmeden, kardeşlikten yanalar (Sünni, Alevi, Türk, Kürt, vs.). Bu senelerin ürünü olan, tabandan gelen bir dönüşüm. AKP halkın bu dönüşümünü kısmi de olsa başarı ile okuyabilmiş bir partidir o kadar. Belli konularda tercihini bir takım politik statükolardan değil, halktan yana kullandı ve kazandı AKP. Son seçimlerin hemen akabinde bir DTP'li yetkilinin bile ''biz, halktan kopuk yaşadığımız için kaybettik'' şeklindeki itirafları bunun bir göstergesi idi adeta. Bazı aydınlarımızın demokrasi mevzubahis olunca anlayamadıkları bir husus var: O da, demokrasilerde partilerin değil, her zaman halkın kazanacağı gerçeğidir. Halkın tercihlerini bir gün AKP de dinlememeye başlarsa yüzde 15 oy bile alamayabilir. Eğer, bugün AKP'nin temsil ettiği dönüşüm CHP tarafından temsil edilebilmiş olsaydı benzer oranda oy alabilirdi bu partimiz de. O zaman, sanal bir ''İslamcılık'' tehlikesinden bahsetmiyor olurdu oligarşik elitlerimiz.
Peki benim bile meseleyi izah ederken kıyısına sığındığım ''dönüşüm'' ifadesi ne anlama geliyor? Söyleyeyim: Bu, ''İslamcı'', dini bir tehlikeye değil; halk bazlı bir değişime tekabül ediyor. Elimizde; aldığı eğitim sayesinde ve gelişen dünya şartlarının cenderesinde kabuğunu kırmayı başarmış, hayattan ve mevcut devlet yönetimi anlayışından daha farklı beklentiler içerisine girmiş, yetersiz ekonomik uygulamalardan bıkmış, değişiklik arayışı içerisinde olan bir halk kitlemiz var artık. Bir takım aydınlarımızın ve sanatçılarımızın göremediği gerçek işte budur. Muhafazakarlaşma eğilimi bu değişen kitleyi tanımlayan husuiyetlerden sadece bir tanesi; onu tek başına tanımlayan bir kabiliyet değil; sadece itici bir güç. Bu sadece ülkemize ve İslamiyet'e ait olmayıp, tüm dünyada hızla yayılan bir olgudur. Belli kesimler bu süreçte iki korku ürettiler kendilerine. Şu an bu gücü en ön cephede İslam temsil ediyor. İki korku nedeninin birincisi işte bu. Diğeri ise, halkın ''köylülükten'' sıyrılıp, ''efendiliğe''; hizmetçilikten terfi alıp, ev sahipliği konumuna yükselme istek ve gayreti... Cumhurbaşkanımız Gül, '' Cumhurbaşkanı olmam sınıfların kırıldığının göstergesidir'' derken bu hakikate işaret ediyordu.
Yeri gelmişken şu ''Ortaçağ karanlığı'' konusunu da araya sıkıştırıvereyim hemen. Dünyanın hiçbir yerinde hiç bir kimsenin bir yerleri ''Ortaçağ karanlığına döndürdüğü'' yok. Yapamazlarda... Çünkü eskiye ait olan bu dönemin temel dinamiklerini nasıl hayata geçireceklerini bile bilmezler. Onu bir kere başaran oldu: O da Batı'nın kendisi idi. Sonrası ise gördükleri kabuslardan ibaret o kadar. Mesele zaten, gerçek bir Ortaçağa dönme eğilimi değil; az önce resmettiğim gibi, dünya genelinde ''köylünün'', ''halkın'' artık dönüşüyor olması meselesidir. Asıl sorun, Türkiye'de olduğu gibi dünya genelinde de bir takım oligarşik elitlerin bu gelişmelerden büyük rahathızlık duyuyor olmalarında ve bunu hazmedemeyip hır gür çıkarıyor olmalarındadır. Bu bağlamda Say hangi ülkeye gitse, benzer bir çekişme kendisini orada da takip edecektir.
Fazıl Say'ın ''alıp başımı gideceğim'' şeklindeki resti ile bunun bağlantısını nasıl mı kuruyorum? Elbette kendi ifadelerinin tahlilinden ve destek veriyorum derken bilerek yada farkında olmayarak bu noktalara değinen bazı yazarların ifadelerinden...
Bahane ile meseleyi AKP'nin üzerine yıkmaya çalışan Ahmet Hakan bile yukarıda izah ettiğim gerçeği itiraf etmiş; ''sorun, 'din kaynaklı bir hareketin ülkeyi ele geçirmesi' sorunu falan değildir...'' derken... Ancak yazısının devamında bakın neler diyor: ''Köylülük sinsi bir şekilde ülkeyi zaptediyor... Sevgili Fazıl... 'Köylülük' adını verdiğimiz olgu, 'halkın değerleri' kisvesine bürünüp, sinsi bir şekilde ülkenin bütün alanlarını zapt ediyor. Ve sen aslında buna isyan ediyorsun... Hemen söyleyeyim dostum, teşhisinde olmasa bile isyanında sonuna kadar haklısın... Yani... Sevgili dostum... Teşhisi, 'İslamcılar geldi! Eyvah' diye ortaya koymak yerine... 'Köylüler geldi! Eyvah' diye ortaya koymaya ne dersin?''.
Bu sözlerde yer alan itiraflar ne anlatmaya çalıştığımı sanırım özetliyordur. Hakan, gene yanlış bir tahlile dayanarak, ''köylülük'' ile ''halkın değerleri'' kavramlarını birbirinden ayrı şeylermiş gibi göstererek, yazısının başka bir yerinde AKP'yi bu değerleri kullanmak ile itham ediyor. Yani, halk arasında gerçekte var olan ve yukarıda izahını yaptığım doğal gelişmeleri göremeyip, ya da (ona değişmeyi layık bulmayarak) aşağılayarak meseleyi 'halkı kandıran AKP' ve 'sinsi köylülük anlayışı' (her ne demekse) belirsizliklerine indirgemeye çalışıyor. Köylülük ne zamandan beridir sinsi ve tehlikeli bir güç oldu. Bu nasıl bir anlayıştır ki, düşmanı olduğun AKP'yi ''İslamcılık'' gibi kendi üretiminiz bir korkuya değilde; Atatürk'ün övdüğü bir olguya layık görüyorsunuz. Yoksa, ''köylü bu milletin efendisidir'' sözü Atatürk'e ait değil mi?
Hiçbir zaman anlayamadığım bir mevzudur bu. Bizim elitler son derece Atatürkçü geçindikleri halde, onun efendilik makamına layık gördüğü insanları neden aşağılarlar ve nihayetinde onları ülkeyi ele geçirmeye çalışan ''sinsi bir tehlike'' olarak nitelendirirler? Sizi bilemem; ama bana bu elitlerin ve aydın nüsvettelerinin gerçek manada Atatürkçü olmadıklarını bir olgu ile kat'i bir şekilde ispat et deseler; işte onlardaki bu halk korkusunu, köylü korkusunu gösteririm. Yakın tarihimizde bir siyasi önderin bir grup insana (askere) söylediği, ''sizin gerçek düşmanınız halktır'' şeklindeki sözlerini hatırlayınız. Bu tesbitlerimi değerlendirme işini geleceğin sosyologlarının hakemliğine bırakıp devam edeyim.
Sevgili Fazıl ve onun gibi düşünen azınlık!...
Ertuğrul Özkök, her ne kadar ''kesin tavrını'' açıklayıp ''ben Fazıl Say'ı anlamaya çalışacağım'' desede, asıl anlamaya çalışmanız gereken kesim halkın kendisidir. Şimdiye kadar itilen, horlanan, aşağılanan, dışlanan, tercihleri görmezden gelinenler hep ''halk'' oldu, ''köylüler'' oldu. Bu insanların başı örtülü kızları, verdikleri oylar ve yaşam şekilleri oldu. Oy verip AKP'yi seçtiler: ''Ahmaklar'' dediniz. Onların özgür bir irade sergileyemeyecek kadar yetersiz bir yığın olduğunu kabul ederek, oyunu bir kuruşa sattı dediniz. Bu da yetmedi onu, ''Göbeğini kaşıyan adam'' diyerek tahkir ettiniz. Değer verdikleri İslam'ın, ilme, gelişmeye karşı bir din olduğunu söylediniz... kızlarınızı o nedenle okutmuyorsunuz dediniz; o kızlar üniversite kapılarına gelince de, ''eyvah meğer başları örtülü imiş'' telaşına kapıldınız... ve önceden (gayr-ı samimi bir tarzda) davet ettiğiniz kapılardan onları geri çevirdiniz... Sizler, kendi kendinize ürettiğiniz sanal bir tehlikeden korkup ''çeker giderim'' derken, o kızların binlercesi gerçek bir korku ile tanışmışlar ve okumak uğruna ülkelerini çoktan terketmeye zorlanmışlardı bile... Sizlerdiniz, ''illa din istiyorlarsa, solculuk istiyorlarsa'' onları da biz getiririz diyenler ve onlara bir düşünme yetisini bile çok görenler... Kılık kıyafetlerine bakarak onları sınıflandıranlar ve dışlayanlar sizlerdiniz... ama nedense ''bir gelirlerse bizim kılık kıyafetimize karışırlar'' diyenler de sizlersiniz... Sonra, onları Sünni, Alevi, Kürt, Türk, sağcı, solcu şeklinde kamplara ayıranlar da sizler oldunuz hep. ''Biz yüzde 30, onlar yüzde 70...'' derken de yanılıyorsun dostum. Siz asla yüzde otuz olamadınız. Bir gün yarattığınız sahte korkular perdesi dağıldığında bir çok insan şimdiye dek nasıl kandırıldıklarını anlayacak ve diğer yüzde 70'in yanında saf tutacaklar. Sizler yüzde ikilerle bile zor temsil ediliyor hale geleceksiniz bu ülkede.
İçinizde hasıl olan kaçma dürtüsünün asıl nedeni aslında; ''acaba bizim yaptıklarımız karşısında bizden öc alırlar mı?'' korkusundan kaynaklanıyor... bilirim... öyle ''laiklik elden gitti'' masallarına sığınmanıza gerek yok. Ama korkmayın! Bu halk, bu köylü, sizler gibi dışlayıcı, hayatı zindan edici değildir. Onlar Yunus Emrelerin, Mevlanaların, Hacı Bektaşların torunlarıdırlar. Başka ülkelere kaçmanıza gerek yok. Kabuğunu kırıp kendi olarak dışarı çıktıklarında bile sizleri insan olduğunuz için sevmesini bilir onlar, yürekleri geniştir, bağışlayıcıdırlar. Ve o halk, asla sizin sandığınız gibi ''İslamcı'' ve sanal bir öcü değil; Sünni'siyle, Alevi'siyle, Laz'ıyla, Çerkez'iyle, Türk'üyle, Kürt'üyle, başı açığıyla, kapalısıyla, halk olan halk, ''efendi'' olan köylüdür. Değerleri bütünlüktür, birliktir, kardeşliktir, özgürlüktür, saygıdır, hoşgörüdür, rahat ve huzurlu yaşamdır. Artık bu değerlerin baskı ile zapt-u rapt altına alınamayacağı dönemlere, bu halkın kendisi ile alay ettirmeyeceği dönemlere yaklaşıyoruz. Korktuğunuz değişim aslında budur. Ülkeyi terketme kabusları görmenize, korkmanıza gerek yok. Korkması gereken birisi varsa o da; bunca korkunun ardından ülkenin yularını tekrar ele almanız durumunda, size yaşattıkları o kısa korkudan dolayı, sergileyeceğiniz daha büyük baskılardan ve zulümlerden çekme ihtimali olan bu halkın ve köylünün kendisidir.
Fazıl Say'ın bu çıkışı münferit bir hadise mi yoksa birilerinin gazına mı geldi bunu şimdiden kestirmek güç. Say'ın sonradan yaptığı ''tam da öyle demek istememiştim'' tarzı dönüş beni böyle bir belirsizliğin içine itiyor. Münferit bir hadise bile olsa belli çevreler mevzuyu ısıtıp ısıtıp, kendi dar çerçevelerinden bizlere sunmaya, onu kaşımaya devam edeceklerdir. Düşünsenize... ''Müzik ve sanat düşmanı AKP'' propagandası bile yürütebilirler bu hadise üzerinden. Yani bir Talibanlaştırma propagandası... Neyse, her iki durumda da Say özür dilemeyecek nasıl olsa... 19 Aralık 2007
7 Aralık 2007 Cuma
ARAŞTIRMA GÜZEL DE; YA YORUMLAR?
Bu yazı 10 Aralık 2007 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.
Hemen konuya gireyim. Bilimsel bir araştırmanın iki önemli ayağı vardır: Birincisi, ilgili çalışmayı bilimsel kılan teknik alt yapısı; ikincisi ise bu teknik yapıdan süzülerek ortaya çıkarılan yorum ve değerlendirme kısmı. Bu iki kısmın kendi içlerinde açılımları var elbette; ancak o fasıl bu yazının konusu değil.
Bilimsel bir çalışmanın teknik yönü sağlam bir temele oturtulmuş olsa bile, bu teknik yapıya dayandırılarak oluşturulması gereken yorumlar, bu teknik yapıdan ziyade farklı kaynaklardan beslenebilirler. Bu yazıda buna işaret edeceğim. Maalesef bu konu bugün bilim dünyasının karşılaştığı en önemli sorunlardan birisi.
Geçenlerde ntvmsnbc.com (5 Aralık 2007) adresinde ODTÜ'de gerçekleştirilen bir araştırma ile alakalı bir haber vardı. Haberde nakledildiğine göre ODTÜ Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nden bir grup araştırmacı ''Eğitim Fakülteleri Öğrenci Profili'' başlıklı bir çalışma yürütmüşler. Araştırma heyeti, 65 üniversitemizin eğitim fakültelerine mektup göndermiş ve gönderilen anketler 51 eğitim fakültesinden toplam 18 bin 226 birinci sınıf öğrencisi tarafından doldurulmuş. Şimdi bu, ''birinci sınıf öğrencisi'' ifadesini hafızanızın bir köşesine not edin...
Tahmin ettiğiniz gibi bu yazıda ilgili çalışmanın hem 'teknik' hem de 'yorum' açısından bir takım hususiyetlerine temas edeceğim...
Her bilimsel çalışmanın cevaplamaya çalıştığı bir soru/hipotez vardır. Bu çalışmanın da amacı; ''eğitim fakültelerine devam eden 1. sınıf öğrencilerinin bazı özelliklerinin belirlenmesi ve profillerinin ortaya çıkarılması'' ve ''elde edilen veriler ışığında Türkiye’de kimler öğretmen oluyor'' sorusuna cevap aramak seklinde açıklanmış. Burada şunu hemen belirteyim: Bu tarz bir çalışma için birinci sorunun cevaplandırılmaya çalışılmış olması son derece makul; ancak aynı kabulu ikinci soru için öngörmek hatalı bir yaklaşım olur. Zira bu tarz bir sorunun cevaplanabilmesi için daha farklı bir çalışma yöntemi tesis etmek gerekiyor (evet doğru anladınız: Bilim adamları sorulan sorunun niteliğine göre bir yöntem takip ederler, etmelidirler). Çalışma henüz birinci sınıfta okuyan öğrencilere uygulandığı için soruyu ''Türkiye’de kimler öğretmen olacak'' şeklinde sorabilirsiniz. Bu, yöntemde oluşan çatlağı bir nebze olsun örter. ''Türkiye’de kimler öğretmen oluyor'' şeklindeki bir sorunun muhatabı olabilecek olan yöntem uzunlamasına (longitudinal, yani uzun zaman yayılan) çalışma yöntemidir. Bu bağlamda, eğer elinizde 3-5 sene öncesine ait, benzer nitelikler taşıyan katılımcılara ait veriler var ise ne ala. O takdirde eleştirdiğim soru şeklini kullanmakta bir mahzur olmaz. Eğer yok ise, bu sefer bundan 3-5 sene sonrasında benzer (denk) bir çalışma yapmadıkça ve sonuçları kıyaslamadıkça ''kimler öğretmen oluyor'' sorusunu soramazsınız. Neden mi? Çünkü sizin bugün 18.000 öğrenci üzerinden yaptığınız 'profil' (kimlik) tanımlaması 5 sene sonra tamamen geçersiz olabilir. Bundan 5 sene sonra, halihazırda yaptığınız çalışma neticesinde ''Türkiye'de muhafazakar kişiler öğretmen oluyor'' şeklindeki aceleci çıkarımızın yerini ''laik'', ''solcu'', ''liberal'' şeklinde yeni kimlik tanımlamaları alabilir. Sonuçta bu toplumun nasıl değiştiği ile alakalı bir durum.
Bu noktada çalışmanın bir hakkını teslim edeyim. Heyetten Prof. Aksu, zaten 2010 senesinde böyle bir çalışma yapmayı düşündüklerini, aynı öğrenciler 4. sınıfa geldiklerinde çalışmanın tekrarlanacağını ifade etmiş. Ama dikkat edin. Az önce altını çizdiğim husus hala geçerli. 2010 yılındaki çalışmayı da yaptıktan sonra ancak sağlam ve geçerli bir profil tanımlaması yapılabilir. Henüz ilk uygulama ile tespit ettiğiniz! ''muhafazakar'' kimlik çıkarsaması bu nedenle eksik kalır (pratik anlamda değil, bilimsel anlamda). Kaldı kı; 2010 senesinde çalışmayı tekrarladığınızda bile ek bir soru sormanızı gerektirecek (aslında şimdiden sorulmuş olmalı idi) bir sorun var. O da şu: Aynı öğrencilerin profilinde bir değişim gördüğünüzde bunu nasıl yorumlayacak sınız? Bu değişime neden olan faktör(ler) neler olmuş olacak: Müfredat mı? AB üyelik çalışmaları mı? Ekonomik nedenler mi? Gelecek kaygısı mı? Toplumsal değişimler mi? Ne? Anketi aynı öğrenciler yerine (ya da ilave olarak) 2010 yılında birinci sınıfta okuyan öğrencilere (de) uygulasanız, ''Türkiye'de kimler öğretmen oluyor'' sorusunun cevabını daha net olarak cevaplamış olursunuz? 'Muhafazakar' olarak tanımladığınız öğrencilerin (ki bu yorum da eksik, birazdan bu detaya geleceğim) 4 senede değişmesi ya da değişmemesi bilimsel anlamda ne ortaya koyacak? Değişmezse muhafazakar geldiler muhafazakar gidiyorlar, laikliğe yazık mı diyeceksiniz? Bu da yetmez, değişmesini neden bekliyor olacaksınız? (eğer öyle bir hipoteziniz var ise bunun da en başından belirlenmesi gerekir). Bütün bunlar bilim dünyasında bir takım sorunların önceden tespit edilmesi ve altlarının doldurulması ile mümkün olabilir. Bu tarz bir hipoteziniz varsa bile, zaten o durumda da kıyaslama yöntemli bir çalışma değil; uygulama (treatment) tarzı bir deneysel yöntem tercih edilir, edilmelidir. O zaman da başka sorular sorarız tabi...
Bu soruların cevaplarını, maalesef, çalışmanın basına akseden kısmlarında göremedim. Eğer raporlarda da yoksa bu ciddi bir eksikliğe işaret eder. Bunu neden mi vurguluyorum? Beni bu şekilde düşünmeye sevkeden etken, araştırma sonuçlarının bilimsel bir kongrede değil de ODTÜ Kültür ve Kongre Merkezinde düzenlenen bir basın toplantısında açıklanmış olması. Bilimsel bir çalışma öncelikli olarak ciddi ve hakemli dergilerde yayınlanmalı ve ancak böyle bir kredinin ardından halka ve basına açılmalıdır. Bulgularınızın ve onlara dayanarak ortaya attığınız yorumların 'güvenilir' ve 'anlamlı' (bilimsel terimler) olması, öncelikli olarak, bu şekilde akademik camiada onaylanmış olur. Ne zamandan beridir; bir çalışmanın bulguları hemen basın önünde duyurulur oldu. ODTÜ ve YÖK bilim dünyamıza yeni bir uygulama mı kazandırıyor acaba? (basın toplantısında YÖK Başkanvekili de bir değerlendirme yaptığı için böyle diyorum).
Buna ilave olarak, yukarıda arzettiğim gibi; yapılan bir kısım yorumların çalışmanın teknik oluşumundan süzülen bulgulara değil de, istenen bir amaca dönük olarak yorumlanmış olduğunu düşünüyorum. Neden mi? İzah edeyim:
Haber sitesinde verilen bulgular bile ortada endişe edilecek bir şeyin olmadığını göstermeye yetiyor aslında. Ancak, en başta altını çizdiğim bir 'bilimsel sorun' vardı hatırlarsanız. O da, bulgulara rağmen yorumların kişiselleşebildiği gerçeği idi. Bu basın toplantısından da aynı izlenimi edindim. Sanki belli yüzdeler (az olsalar dahi) önemli bir soruna işaret ediyormuş gibi lanse edilmişler. Oysa yapılan, özet niteliğindeki, açıklama bile durumun aslında normal olduğuna işaret ediyor.
Öğrencilerin en güvendikleri kurumlar sırasıyla Türk Silahlı Kuvvetleri (yüzde 64.4), Anayasa Mahkemesi (yüzde 37.5), Emniyet (yüzde 37.3), Diyanet İşleri Başkanlığı (yüzde 32.8), Cumhurbaşkanlığı (yüzde 30.9), TBMM ve hükümet (yüzde 29.4) şeklinde belirlenmiş. Şimdi ortada böyle bir bulgu varken, ''öğrenciler Diyanet'e Meclisten daha çok güveniyorlar'' şeklinde bir imanın amacı ne olabilir? Arada yüzde ikilik bir fark var diye böyle bir çıkarım yapamaz bilim adamları. Bu iş için kullanılan ölçme yöntemleri var. İki gruba ait dağılımları ölçer ve arada bilimsel anlamda ''anlamlı'' bir fark bulursunuz. Ancak ondan sonra, öğrenciler o yönde bir temayül gösteriyorlar çıkarımını yapabilirsiniz. Kaldı ki ''anlamlı bir fark çıktı diyelim. Bu neyi açıklar ki? Diyanet'e güvenenlerin iki katı kadar öğrenci Ordu'ya tam olarak güvendiğini belirtmiş. ''Diyanet büyüktür Cumhuriyet'in Meclisi diye düşünüyorlar'' imalı bir yorum altı boş bir yaklaşım tarzı ne yazık ki. Kaldı kı endişeniz niye? TBMM ve hükümet şeklinde verdiğiniz bir şık en alt sırada çıkmış. Buna sevinmeniz (en azından mevcut YÖK kadrosunun) gerekmez mi? Bu makamları temsil eden parti ağırlıklı olarak AKP nasıl olsa. Mezkur sonucun posasını sıkarak ''eğer Türkiye’de Cumhuriyetin tarif ettiği laik eğitim, tüm kurumlarımızda gerçekleşseydi böyle bir tabloyla karşı karşıya gel(in, UT)meyecekti'' şeklinde bir yorum ne kadar da havada kalıyor. Yani YÖK Başkanvekili Prof. Eşme, bulgulara dayanarak, öğretmen adaylarının en çok Ordumuza ardından da Anayasa Mahkemesine güvendikleri sonucunu göremiyor mu? ve bu kurumlarımız ''Cumhuriyetin tarif ettiği laik eğitim'' in hedeflerinin kapsama alanı dışında olan kurumlar mı? Öğretmen adayları en çok bu kurumlara güveniyorlarsa, laiklik neden tehlikede olsun ki? Şimdi anlıyor musunuz yukarıdaki teknik izahatların akabinde nereye gelmek istediğimi?
Araştırma heyetinin ve YÖK Başkanvekilinin ''laiklik tehlikede'' şeklindeki eksik ve yanlış çıkarımları sadece bu bulguya dayanmıyor elbette. En az iki bulgu daha var. Onların yorumlanış tarzı da benzer şekilde hasarlı.
''Öğrencilerin yüzde 23.2’si, ''okullar kendisini aklın geliştirmesiyle sınırlandırmalı, kişisel gelişimin diğer önemli ögelerini din ve aile gibi toplumsal kurumlara bırakmalıdır' önermesine 'katıldığını', yüzde 59.7’si 'katılmadığını' ifade etmiş. ''Bilimin güncel hayatta karşılaşılan sorunlara veya olgulara cevap vermede yetersiz kaldığı durumlarda sağladığı bilgi ya da cevap bakımından güvenilir olduğu düşünülen kaynaklar'' şeklindeki soruya da öğrencilerin yüzde 53.4’ü ''Teoloji-Din'' şeklinde yanıt vermişler.
İşte posası sıkılan ve ''laiklik tehlikede'' çanları çaldıran bulgular bunlar. Yani öğrencilerin sadece yüzde 23'ü; okullar kendisini aklın geliştirmesi ile sınırlandırmalı, kişisel gelişimin diğer önemli öğelerini din ve aile gibi toplumsal kurumlara bırakmalıdır'' demişse bunun neresinden laiklik tehlikesi çıkarıldı anlamak güç. Prof Eşme, açıkçası hangi yüzdeye dayanarak ''bilimi ikinci plana itenlerin oranı da yüksek'' çıkarsamasını yaptı ben anlayamadım. Yüzde 53'lük sonuç mu? Eğer öyle ise, o durumda size şöyle sormaz mı bilim dünyası: Soruyu sorarken; bilimin güncel hayatta karşılaşılan sorunlara ve olgulara cevap vermede yetersiz kaldığı durumlar'' şeklinde bir yönlendirme, kısıtlama ve ön kabul yaparsan, ve ardından ''başka neye güvenirdin?'' diye sorarak karşısına da ''teoloji-din'', ''metafizik'', ''parapsikoloji'' gibi seçenekleri sunarsan öğrencilerden ne yönde seçim yapmalarını beklersin ki? Sorunun kökü zaten bilimin belli durumlarda yetersiz kalabileceğini ima ve kabul ediyor. Öğrencilerin yarısı böyle bir sorunun mukabilinde ''din'e'' güvenebileceğini ifade etmişse bunun nesi olumsuz olur ki? Hem din ile aile seçenekleri bile bir seçenekte bir arada sunulmuş. Bu ikisi çok ayrı şeyler. Zaten bilimin karşısında aile seçeneği hangi literatür desteği ile oraya kondu anlamak güç.
YÖK Başkanvekili konuşmasının devamında şöyle bir açıklama yapmış: ''Öğretmenlerin, kuşakları yetiştirebilmesi için her şeyden önce kendisinin fikri hür, vicdanı hür olması gerekiyor. Bu sonuçlar gösteriyor ki öğretmen adaylarımızın önemli bir bölümü henüz bu düşünce yapısında değiller. Eğitim fakültelerindeki meslektaşlarımıza büyük görevler düşüyor.'' Yani adama bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu diye sormazlar mı? Öğretmen adayları hangi sorunuza, ne şekilde yanıt verdiler de onların fikir ve vicdan hürriyetinden mahrum bir şekilde yetiştirildiği sonucuna vardınız? En çok Ordumuza güveniyoruz derlerken, fikirleri ve vicdanları hür değil miydi yani? Ya da, aynı öğrencilerin yüzde 88.2'si, ''öğretmen, Cumhuriyetin temel ilkelerini yaşamada ve aktarmada önder olmalıdır'' derken de fikri ve vicdanı tutsak bir şekilde mi yanıtlıyorlardı sorularınızı? Böyle bir çoğunluk bu cevaplarında Cumhuriyet'in niteliklerinin önemine vurgu yapmışken, bir laiklik tehlikesininin kokusunu nasıl aldınız? ve ''bak kimler öğretmen oluyor'' şeklindeki çıkarımları neye dayanarak yaptınız? Bunları sormazlar mı bir 'bilim adamları' heyetine?
Bir örnek daha verip bitireyim. Öğretmen adaylarının gene yaklaşık yüzde 80'i, ''Okullarda kız ve erkek öğrencilerin birlikte öğrenim görmeleri, sosyal ve psikolojik gelişimleri için gereklidir'' demişler. Yüzde 11.7’si buna katılmadığını, yüzde 9.5’i ise 'kararsız' olduklarını belirtmişler. Prof Eşme, bu bulguyu da tersinden okumayı tercih etmiş ve laiklik tehlikesi kapsamına bu bulguyu da dahil ederek, ''öğretmen adaylarının neredeyse yüzde 20’si karma eğitime karşı'' şeklinde bir açıklama yapmış. Anlayacağınız kararsızlar bile bu gruba dahil edilmiş. İşte göz önündeki bulgular bu şekilde yorumlanabiliyor maalesef. Karma eğitime karşı olmanın laiklikle alakasını ise hiç sormayın lütfen. En azından eğitim literatüründe böyle bir tartışma yok.
Araştırma heyetine şu bilimsel ilkeyi hatırlatayım. Bir çalışmayı çok kişiye uyguladınız diye çalışma ''güvenilir'' olmaz (Prof. Eşme bu teknik detaya bu şekilde yaklaştığı için söylüyorum). Bu koşullardan yalnızca bir tanesidir. Ayrıca, ''güvenilirlikten'' ziyade ''anlamlılık'' daha esastır. Bir çalışma güvenilir olabilir; ama hala anlamlı olmayabilir. Bu yazıda işaret ettiğim hususlar çalışmanın bu konularda eksiklikleri olabileceğine ve hatta olduğuna işaret ediyor.
Sizce bu çalışmanın bilimsel bir yayın yerine, basın toplantısı ile ve bu eğip bükmeler ile duyurulmasının yaklaşan YÖK Başkanlığı seçimleri ile ya da son bir iki haftadır tekrar kaşınmaya çalışılan ''irtica'' kampanyaları ile bir alakası olabilir mi? Ne dersiniz? 7 Aralık 207
Hemen konuya gireyim. Bilimsel bir araştırmanın iki önemli ayağı vardır: Birincisi, ilgili çalışmayı bilimsel kılan teknik alt yapısı; ikincisi ise bu teknik yapıdan süzülerek ortaya çıkarılan yorum ve değerlendirme kısmı. Bu iki kısmın kendi içlerinde açılımları var elbette; ancak o fasıl bu yazının konusu değil.
Bilimsel bir çalışmanın teknik yönü sağlam bir temele oturtulmuş olsa bile, bu teknik yapıya dayandırılarak oluşturulması gereken yorumlar, bu teknik yapıdan ziyade farklı kaynaklardan beslenebilirler. Bu yazıda buna işaret edeceğim. Maalesef bu konu bugün bilim dünyasının karşılaştığı en önemli sorunlardan birisi.
Geçenlerde ntvmsnbc.com (5 Aralık 2007) adresinde ODTÜ'de gerçekleştirilen bir araştırma ile alakalı bir haber vardı. Haberde nakledildiğine göre ODTÜ Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nden bir grup araştırmacı ''Eğitim Fakülteleri Öğrenci Profili'' başlıklı bir çalışma yürütmüşler. Araştırma heyeti, 65 üniversitemizin eğitim fakültelerine mektup göndermiş ve gönderilen anketler 51 eğitim fakültesinden toplam 18 bin 226 birinci sınıf öğrencisi tarafından doldurulmuş. Şimdi bu, ''birinci sınıf öğrencisi'' ifadesini hafızanızın bir köşesine not edin...
Tahmin ettiğiniz gibi bu yazıda ilgili çalışmanın hem 'teknik' hem de 'yorum' açısından bir takım hususiyetlerine temas edeceğim...
Her bilimsel çalışmanın cevaplamaya çalıştığı bir soru/hipotez vardır. Bu çalışmanın da amacı; ''eğitim fakültelerine devam eden 1. sınıf öğrencilerinin bazı özelliklerinin belirlenmesi ve profillerinin ortaya çıkarılması'' ve ''elde edilen veriler ışığında Türkiye’de kimler öğretmen oluyor'' sorusuna cevap aramak seklinde açıklanmış. Burada şunu hemen belirteyim: Bu tarz bir çalışma için birinci sorunun cevaplandırılmaya çalışılmış olması son derece makul; ancak aynı kabulu ikinci soru için öngörmek hatalı bir yaklaşım olur. Zira bu tarz bir sorunun cevaplanabilmesi için daha farklı bir çalışma yöntemi tesis etmek gerekiyor (evet doğru anladınız: Bilim adamları sorulan sorunun niteliğine göre bir yöntem takip ederler, etmelidirler). Çalışma henüz birinci sınıfta okuyan öğrencilere uygulandığı için soruyu ''Türkiye’de kimler öğretmen olacak'' şeklinde sorabilirsiniz. Bu, yöntemde oluşan çatlağı bir nebze olsun örter. ''Türkiye’de kimler öğretmen oluyor'' şeklindeki bir sorunun muhatabı olabilecek olan yöntem uzunlamasına (longitudinal, yani uzun zaman yayılan) çalışma yöntemidir. Bu bağlamda, eğer elinizde 3-5 sene öncesine ait, benzer nitelikler taşıyan katılımcılara ait veriler var ise ne ala. O takdirde eleştirdiğim soru şeklini kullanmakta bir mahzur olmaz. Eğer yok ise, bu sefer bundan 3-5 sene sonrasında benzer (denk) bir çalışma yapmadıkça ve sonuçları kıyaslamadıkça ''kimler öğretmen oluyor'' sorusunu soramazsınız. Neden mi? Çünkü sizin bugün 18.000 öğrenci üzerinden yaptığınız 'profil' (kimlik) tanımlaması 5 sene sonra tamamen geçersiz olabilir. Bundan 5 sene sonra, halihazırda yaptığınız çalışma neticesinde ''Türkiye'de muhafazakar kişiler öğretmen oluyor'' şeklindeki aceleci çıkarımızın yerini ''laik'', ''solcu'', ''liberal'' şeklinde yeni kimlik tanımlamaları alabilir. Sonuçta bu toplumun nasıl değiştiği ile alakalı bir durum.
Bu noktada çalışmanın bir hakkını teslim edeyim. Heyetten Prof. Aksu, zaten 2010 senesinde böyle bir çalışma yapmayı düşündüklerini, aynı öğrenciler 4. sınıfa geldiklerinde çalışmanın tekrarlanacağını ifade etmiş. Ama dikkat edin. Az önce altını çizdiğim husus hala geçerli. 2010 yılındaki çalışmayı da yaptıktan sonra ancak sağlam ve geçerli bir profil tanımlaması yapılabilir. Henüz ilk uygulama ile tespit ettiğiniz! ''muhafazakar'' kimlik çıkarsaması bu nedenle eksik kalır (pratik anlamda değil, bilimsel anlamda). Kaldı kı; 2010 senesinde çalışmayı tekrarladığınızda bile ek bir soru sormanızı gerektirecek (aslında şimdiden sorulmuş olmalı idi) bir sorun var. O da şu: Aynı öğrencilerin profilinde bir değişim gördüğünüzde bunu nasıl yorumlayacak sınız? Bu değişime neden olan faktör(ler) neler olmuş olacak: Müfredat mı? AB üyelik çalışmaları mı? Ekonomik nedenler mi? Gelecek kaygısı mı? Toplumsal değişimler mi? Ne? Anketi aynı öğrenciler yerine (ya da ilave olarak) 2010 yılında birinci sınıfta okuyan öğrencilere (de) uygulasanız, ''Türkiye'de kimler öğretmen oluyor'' sorusunun cevabını daha net olarak cevaplamış olursunuz? 'Muhafazakar' olarak tanımladığınız öğrencilerin (ki bu yorum da eksik, birazdan bu detaya geleceğim) 4 senede değişmesi ya da değişmemesi bilimsel anlamda ne ortaya koyacak? Değişmezse muhafazakar geldiler muhafazakar gidiyorlar, laikliğe yazık mı diyeceksiniz? Bu da yetmez, değişmesini neden bekliyor olacaksınız? (eğer öyle bir hipoteziniz var ise bunun da en başından belirlenmesi gerekir). Bütün bunlar bilim dünyasında bir takım sorunların önceden tespit edilmesi ve altlarının doldurulması ile mümkün olabilir. Bu tarz bir hipoteziniz varsa bile, zaten o durumda da kıyaslama yöntemli bir çalışma değil; uygulama (treatment) tarzı bir deneysel yöntem tercih edilir, edilmelidir. O zaman da başka sorular sorarız tabi...
Bu soruların cevaplarını, maalesef, çalışmanın basına akseden kısmlarında göremedim. Eğer raporlarda da yoksa bu ciddi bir eksikliğe işaret eder. Bunu neden mi vurguluyorum? Beni bu şekilde düşünmeye sevkeden etken, araştırma sonuçlarının bilimsel bir kongrede değil de ODTÜ Kültür ve Kongre Merkezinde düzenlenen bir basın toplantısında açıklanmış olması. Bilimsel bir çalışma öncelikli olarak ciddi ve hakemli dergilerde yayınlanmalı ve ancak böyle bir kredinin ardından halka ve basına açılmalıdır. Bulgularınızın ve onlara dayanarak ortaya attığınız yorumların 'güvenilir' ve 'anlamlı' (bilimsel terimler) olması, öncelikli olarak, bu şekilde akademik camiada onaylanmış olur. Ne zamandan beridir; bir çalışmanın bulguları hemen basın önünde duyurulur oldu. ODTÜ ve YÖK bilim dünyamıza yeni bir uygulama mı kazandırıyor acaba? (basın toplantısında YÖK Başkanvekili de bir değerlendirme yaptığı için böyle diyorum).
Buna ilave olarak, yukarıda arzettiğim gibi; yapılan bir kısım yorumların çalışmanın teknik oluşumundan süzülen bulgulara değil de, istenen bir amaca dönük olarak yorumlanmış olduğunu düşünüyorum. Neden mi? İzah edeyim:
Haber sitesinde verilen bulgular bile ortada endişe edilecek bir şeyin olmadığını göstermeye yetiyor aslında. Ancak, en başta altını çizdiğim bir 'bilimsel sorun' vardı hatırlarsanız. O da, bulgulara rağmen yorumların kişiselleşebildiği gerçeği idi. Bu basın toplantısından da aynı izlenimi edindim. Sanki belli yüzdeler (az olsalar dahi) önemli bir soruna işaret ediyormuş gibi lanse edilmişler. Oysa yapılan, özet niteliğindeki, açıklama bile durumun aslında normal olduğuna işaret ediyor.
Öğrencilerin en güvendikleri kurumlar sırasıyla Türk Silahlı Kuvvetleri (yüzde 64.4), Anayasa Mahkemesi (yüzde 37.5), Emniyet (yüzde 37.3), Diyanet İşleri Başkanlığı (yüzde 32.8), Cumhurbaşkanlığı (yüzde 30.9), TBMM ve hükümet (yüzde 29.4) şeklinde belirlenmiş. Şimdi ortada böyle bir bulgu varken, ''öğrenciler Diyanet'e Meclisten daha çok güveniyorlar'' şeklinde bir imanın amacı ne olabilir? Arada yüzde ikilik bir fark var diye böyle bir çıkarım yapamaz bilim adamları. Bu iş için kullanılan ölçme yöntemleri var. İki gruba ait dağılımları ölçer ve arada bilimsel anlamda ''anlamlı'' bir fark bulursunuz. Ancak ondan sonra, öğrenciler o yönde bir temayül gösteriyorlar çıkarımını yapabilirsiniz. Kaldı ki ''anlamlı bir fark çıktı diyelim. Bu neyi açıklar ki? Diyanet'e güvenenlerin iki katı kadar öğrenci Ordu'ya tam olarak güvendiğini belirtmiş. ''Diyanet büyüktür Cumhuriyet'in Meclisi diye düşünüyorlar'' imalı bir yorum altı boş bir yaklaşım tarzı ne yazık ki. Kaldı kı endişeniz niye? TBMM ve hükümet şeklinde verdiğiniz bir şık en alt sırada çıkmış. Buna sevinmeniz (en azından mevcut YÖK kadrosunun) gerekmez mi? Bu makamları temsil eden parti ağırlıklı olarak AKP nasıl olsa. Mezkur sonucun posasını sıkarak ''eğer Türkiye’de Cumhuriyetin tarif ettiği laik eğitim, tüm kurumlarımızda gerçekleşseydi böyle bir tabloyla karşı karşıya gel(in, UT)meyecekti'' şeklinde bir yorum ne kadar da havada kalıyor. Yani YÖK Başkanvekili Prof. Eşme, bulgulara dayanarak, öğretmen adaylarının en çok Ordumuza ardından da Anayasa Mahkemesine güvendikleri sonucunu göremiyor mu? ve bu kurumlarımız ''Cumhuriyetin tarif ettiği laik eğitim'' in hedeflerinin kapsama alanı dışında olan kurumlar mı? Öğretmen adayları en çok bu kurumlara güveniyorlarsa, laiklik neden tehlikede olsun ki? Şimdi anlıyor musunuz yukarıdaki teknik izahatların akabinde nereye gelmek istediğimi?
Araştırma heyetinin ve YÖK Başkanvekilinin ''laiklik tehlikede'' şeklindeki eksik ve yanlış çıkarımları sadece bu bulguya dayanmıyor elbette. En az iki bulgu daha var. Onların yorumlanış tarzı da benzer şekilde hasarlı.
''Öğrencilerin yüzde 23.2’si, ''okullar kendisini aklın geliştirmesiyle sınırlandırmalı, kişisel gelişimin diğer önemli ögelerini din ve aile gibi toplumsal kurumlara bırakmalıdır' önermesine 'katıldığını', yüzde 59.7’si 'katılmadığını' ifade etmiş. ''Bilimin güncel hayatta karşılaşılan sorunlara veya olgulara cevap vermede yetersiz kaldığı durumlarda sağladığı bilgi ya da cevap bakımından güvenilir olduğu düşünülen kaynaklar'' şeklindeki soruya da öğrencilerin yüzde 53.4’ü ''Teoloji-Din'' şeklinde yanıt vermişler.
İşte posası sıkılan ve ''laiklik tehlikede'' çanları çaldıran bulgular bunlar. Yani öğrencilerin sadece yüzde 23'ü; okullar kendisini aklın geliştirmesi ile sınırlandırmalı, kişisel gelişimin diğer önemli öğelerini din ve aile gibi toplumsal kurumlara bırakmalıdır'' demişse bunun neresinden laiklik tehlikesi çıkarıldı anlamak güç. Prof Eşme, açıkçası hangi yüzdeye dayanarak ''bilimi ikinci plana itenlerin oranı da yüksek'' çıkarsamasını yaptı ben anlayamadım. Yüzde 53'lük sonuç mu? Eğer öyle ise, o durumda size şöyle sormaz mı bilim dünyası: Soruyu sorarken; bilimin güncel hayatta karşılaşılan sorunlara ve olgulara cevap vermede yetersiz kaldığı durumlar'' şeklinde bir yönlendirme, kısıtlama ve ön kabul yaparsan, ve ardından ''başka neye güvenirdin?'' diye sorarak karşısına da ''teoloji-din'', ''metafizik'', ''parapsikoloji'' gibi seçenekleri sunarsan öğrencilerden ne yönde seçim yapmalarını beklersin ki? Sorunun kökü zaten bilimin belli durumlarda yetersiz kalabileceğini ima ve kabul ediyor. Öğrencilerin yarısı böyle bir sorunun mukabilinde ''din'e'' güvenebileceğini ifade etmişse bunun nesi olumsuz olur ki? Hem din ile aile seçenekleri bile bir seçenekte bir arada sunulmuş. Bu ikisi çok ayrı şeyler. Zaten bilimin karşısında aile seçeneği hangi literatür desteği ile oraya kondu anlamak güç.
YÖK Başkanvekili konuşmasının devamında şöyle bir açıklama yapmış: ''Öğretmenlerin, kuşakları yetiştirebilmesi için her şeyden önce kendisinin fikri hür, vicdanı hür olması gerekiyor. Bu sonuçlar gösteriyor ki öğretmen adaylarımızın önemli bir bölümü henüz bu düşünce yapısında değiller. Eğitim fakültelerindeki meslektaşlarımıza büyük görevler düşüyor.'' Yani adama bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu diye sormazlar mı? Öğretmen adayları hangi sorunuza, ne şekilde yanıt verdiler de onların fikir ve vicdan hürriyetinden mahrum bir şekilde yetiştirildiği sonucuna vardınız? En çok Ordumuza güveniyoruz derlerken, fikirleri ve vicdanları hür değil miydi yani? Ya da, aynı öğrencilerin yüzde 88.2'si, ''öğretmen, Cumhuriyetin temel ilkelerini yaşamada ve aktarmada önder olmalıdır'' derken de fikri ve vicdanı tutsak bir şekilde mi yanıtlıyorlardı sorularınızı? Böyle bir çoğunluk bu cevaplarında Cumhuriyet'in niteliklerinin önemine vurgu yapmışken, bir laiklik tehlikesininin kokusunu nasıl aldınız? ve ''bak kimler öğretmen oluyor'' şeklindeki çıkarımları neye dayanarak yaptınız? Bunları sormazlar mı bir 'bilim adamları' heyetine?
Bir örnek daha verip bitireyim. Öğretmen adaylarının gene yaklaşık yüzde 80'i, ''Okullarda kız ve erkek öğrencilerin birlikte öğrenim görmeleri, sosyal ve psikolojik gelişimleri için gereklidir'' demişler. Yüzde 11.7’si buna katılmadığını, yüzde 9.5’i ise 'kararsız' olduklarını belirtmişler. Prof Eşme, bu bulguyu da tersinden okumayı tercih etmiş ve laiklik tehlikesi kapsamına bu bulguyu da dahil ederek, ''öğretmen adaylarının neredeyse yüzde 20’si karma eğitime karşı'' şeklinde bir açıklama yapmış. Anlayacağınız kararsızlar bile bu gruba dahil edilmiş. İşte göz önündeki bulgular bu şekilde yorumlanabiliyor maalesef. Karma eğitime karşı olmanın laiklikle alakasını ise hiç sormayın lütfen. En azından eğitim literatüründe böyle bir tartışma yok.
Araştırma heyetine şu bilimsel ilkeyi hatırlatayım. Bir çalışmayı çok kişiye uyguladınız diye çalışma ''güvenilir'' olmaz (Prof. Eşme bu teknik detaya bu şekilde yaklaştığı için söylüyorum). Bu koşullardan yalnızca bir tanesidir. Ayrıca, ''güvenilirlikten'' ziyade ''anlamlılık'' daha esastır. Bir çalışma güvenilir olabilir; ama hala anlamlı olmayabilir. Bu yazıda işaret ettiğim hususlar çalışmanın bu konularda eksiklikleri olabileceğine ve hatta olduğuna işaret ediyor.
Sizce bu çalışmanın bilimsel bir yayın yerine, basın toplantısı ile ve bu eğip bükmeler ile duyurulmasının yaklaşan YÖK Başkanlığı seçimleri ile ya da son bir iki haftadır tekrar kaşınmaya çalışılan ''irtica'' kampanyaları ile bir alakası olabilir mi? Ne dersiniz? 7 Aralık 207
19 Kasım 2007 Pazartesi
ŞU GARİBAN LAİKLİK!
Not: Bu yazı 23 Kasım 2007 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.
Ne ilginç bir kavram haline geldi şu 'laiklik' kavramı. Yeri geldiğinde önemli bir sığınak ve kalkan, yeri geldiğinde çetin bir mücâdele cephesi, yeri geldiğinde ise siyaset oyununun hayat kurtaran jokeri.
Yıllar önce yayınlanmış ve muhtemelen kendisine Türkiye'nin en büyük üniversitesinin rektörlük kapılarının açılmasına dolaylı olarak katkıda bulunmuş bir çalışmasının çalıntı olduğu anlaşılan, ilgili eseri, Amerika'nın en büyük üniversitelerinden birinin İnternet sayfasında ''dünyada çalıntı eserlere (plagiarism) örnek'' başlıkları altında yayınlanan bir profesörümüz kendisini nasıl savunmuştu? Bildiniz! 'Ben bu ülkede laikliğin teminâtıyım. Dinciler beni yok etmeye; böylelikle laikliğe zarar vermeye çalışıyorlar' bağlamında savunmamış mıydı kendisini? ve görevine devam etmemiş miydi?
Etkili ve uzun vadeli siyasi ve politik hedefler, stratejiler üretemeyen bir kısım partilerimiz ''bizler laikliğin teminâtıyız'' sloganları ile oy toplamaya veyahutta mevcut oylarını korumaya çalışmadılar mı yıllarca bu ülkede? Ne zaman başları sıkışsa ve eleştirilseler 'laiklik elden gidiyor' yaygaraları koparmadılar mı her fırsatta? Böylece bulanık suda avlanmaya devam etmediler mi gözümüzün içine baka baka.
Gelişmiş ülkelerin üniversiteleri, bilginin, teknolojinin ve düşünce özgürlüğünün bayraktarlığını yaparken, bizim bir takım üniversitlerimiz her fırsatta 'laikliğin' bayraktarlığını yapmadılar mı bunca zamandır? Çağdışı 'ikna odaları' ve 'başörtüsü' düşmanlığı' hep laiklik olarak tarif ettikleri; ama aslında laiklikle alakası olmayan bir mücadelenin vazgeçilmez unsurları olmadı mı senelerdir?
Kendilerine gerçek laikliğin tanımı hatırlatıldığında büyük bir çaresizlik içerisinde; ''ama bizim şartlarımız başka!'' demekten öteye geçemeyen 'elitler' başka hangi laik ülkede var Allah aşkına.
Sadece elitlerimiz mi? Halk bile laikliğin nasıl etkili bir silah olduğunu öğrenmedi mi zamanla? Belki bazılarınız hatırlar. Bundan bir kaç sene evveldi. Öğrencilerin otobüsler ile akın akın Anıtkabir ve daha başka turlara taşındıkları dönemlerdi. Bir kaza neticesinde bir şehrimizin kaymakamı gezileri yasaklamıştı da, kazançları bu karardan zarar gören bazı otobüs firmaları çareyi; kararı veren kaymakamı laiklik düşmanı olmakla suçlamakta bulmamışlar mıydı? ve bu suçlamadan sonra kaymakam geri adım atmamış mıydı?
Alın size kendi çevremden bir örnek. Beldemize görevli gelen bir emniyet müdürü bir kaç polisin rüşvet temin etme yollarını engellediğinde, bir anda birilerinin laiklik düşmanı-dinci şeklindeki suçlamalarına maruz kaldı ve sorgusuz sualsiz bir şekilde kendisini Van'da buldu kısa bir süre zarfında.
Farklı bir noktaya gelelim...
Daha bir sene evvel, bebek katili Apo bile laikliğin önemine dair vurgular yapıp mevcut laiklik anlayışımıza mersiyeler düzmemiş miydi?
Peki ya DTP'ye ne demeli...
Daha geçenlerde Abdullah Öcalan'ın avukatlığını yapan DTP milletvekili Hasip Kaplan ''DTP'nin laiklik konusunda bir sigorta olduğunu ve kendilerinin olmadığında Güneydoğu'da şeriatin öne çıkacağını'' (Zaman, 12 Kasım 2007) iddia etmemiş miydi? Meğer ''Güneydoğudaki Kur'an kurslarına, türbana, dindarlığa, toplu namaz kılmalara'' (Zaman, 13 Kasım 2007) karşı olan DTP, TSK ve diğer partiler ile aynı laiklik görüşünü paylaşıyormuş Kaplan'a göre. Bu tam olarak doğru olmasa bile, alıntıladığım bu iddialar laikliğin nasıl silah olarak kullanıldığına dair verdiğim örneklerle uyuşmuyor mu?
Maşallah su gibi bir laiklik anlayışımız var bizim. Hangi kaba koysan onun şeklini ve hacmini alıyor. Kimsenin konulan kabın içi pismi, temiz mi diye baktığı, aradığı yok. Ortalıkta bunca laiklik tabanlı zihni kolibasili hastalığının dolaşmasının nedeni de bu zaten. Bunca garabetin arasında can cekişen, yetim kalmış bir laikliğimiz var bizim. Atatürk'ün yetimi. Bazı Türk filmleri vardır hani. Zengin ve fabrikatör babası vefat edince ortada yetim kalan, aynı anda fırsatçı akrabalarının kendisine miras kalan paraya sahip olmak için çocuğa şirin görünmeye çalıştığı Yeşilçam filmlerini hatırlayınız. Nasıl da birbirleri ile rekabete girer çocuğun etrafındakiler; o çocuğa (dolayısıyla) milyonlara hâdim olabilmek için...
Laikliğin daha tanımı noktasında bile derin algı yanılmalarımız var hâlâ. Mâsum bir duyguyla laik olduğunu iddia eden bir kısım az eğitimli halkımızı mâzur görsekte, kendisini laikliğin 'garantörü' olarak ilan eden 'elit' çevrelerin bu konudaki eksikliğine ne demeli? Bir kısmı henüz doğru bir tanım bile yapamıyor. Bir kısmı laikliği lügâti olarak tanımlayabilse de onun niteliklerine sıra gelince afallıyor. Laikliği anlamış ve asli şekliyle hayatına mâl edebilmiş kişileri ise mum ile aramak gerekiyor. Öyle bir noktaya geldik ki, bir yandan ordumuz diğer yandan ise bir dönem ordunun kendilerine karşı darbe yaptığı bir kısım solcular bugün kendilerini laikliğin garantörü olarak görebiliyorlar. Bu da yetmiyor, gene ordumuzun kendileri ile aktif bir mücadele içerisinde olduğu teröristler bile bu ülkede laikliğin garantörü olduklarını savunabiliyorlar. Bu nasıl bir tezattır anlamak güç. Olan ortada kalan dindarlara oluyor tabi.
Senelerimizi laik-anti laik çekişmeleri eşliğinde geçirmiş olmamız ve ülkemizin değerli senelerini bu uğurda harcamış olmamız gerçeğine bu yazıda hiç girmeyeceğim...
Bakalım Atatürk'ün yetimi laikliğin gerçek manada kim elinden tutacak ve ona hakettiği gibi muamele edecek. Benim tahminim ve öngörüm bu işin de ucundan, ılımlı ve çağı okuyabilen dindar çevrelerin tutacağı şeklindedir. Bu iddiama inanmasanız da bir köşeye not edin. Onlar yetim hakkının ne olduğunu iyi bilirler çünkü. Laiklik; ortalıkta 'laiklik' yaygaraları yapanlara ve 'laik' görünenlere bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir ve Mustafa Kemal'in bize önemli bir yâdigârıdır. Bu böyle biline. 19 Kasım 2007
Ne ilginç bir kavram haline geldi şu 'laiklik' kavramı. Yeri geldiğinde önemli bir sığınak ve kalkan, yeri geldiğinde çetin bir mücâdele cephesi, yeri geldiğinde ise siyaset oyununun hayat kurtaran jokeri.
Yıllar önce yayınlanmış ve muhtemelen kendisine Türkiye'nin en büyük üniversitesinin rektörlük kapılarının açılmasına dolaylı olarak katkıda bulunmuş bir çalışmasının çalıntı olduğu anlaşılan, ilgili eseri, Amerika'nın en büyük üniversitelerinden birinin İnternet sayfasında ''dünyada çalıntı eserlere (plagiarism) örnek'' başlıkları altında yayınlanan bir profesörümüz kendisini nasıl savunmuştu? Bildiniz! 'Ben bu ülkede laikliğin teminâtıyım. Dinciler beni yok etmeye; böylelikle laikliğe zarar vermeye çalışıyorlar' bağlamında savunmamış mıydı kendisini? ve görevine devam etmemiş miydi?
Etkili ve uzun vadeli siyasi ve politik hedefler, stratejiler üretemeyen bir kısım partilerimiz ''bizler laikliğin teminâtıyız'' sloganları ile oy toplamaya veyahutta mevcut oylarını korumaya çalışmadılar mı yıllarca bu ülkede? Ne zaman başları sıkışsa ve eleştirilseler 'laiklik elden gidiyor' yaygaraları koparmadılar mı her fırsatta? Böylece bulanık suda avlanmaya devam etmediler mi gözümüzün içine baka baka.
Gelişmiş ülkelerin üniversiteleri, bilginin, teknolojinin ve düşünce özgürlüğünün bayraktarlığını yaparken, bizim bir takım üniversitlerimiz her fırsatta 'laikliğin' bayraktarlığını yapmadılar mı bunca zamandır? Çağdışı 'ikna odaları' ve 'başörtüsü' düşmanlığı' hep laiklik olarak tarif ettikleri; ama aslında laiklikle alakası olmayan bir mücadelenin vazgeçilmez unsurları olmadı mı senelerdir?
Kendilerine gerçek laikliğin tanımı hatırlatıldığında büyük bir çaresizlik içerisinde; ''ama bizim şartlarımız başka!'' demekten öteye geçemeyen 'elitler' başka hangi laik ülkede var Allah aşkına.
Sadece elitlerimiz mi? Halk bile laikliğin nasıl etkili bir silah olduğunu öğrenmedi mi zamanla? Belki bazılarınız hatırlar. Bundan bir kaç sene evveldi. Öğrencilerin otobüsler ile akın akın Anıtkabir ve daha başka turlara taşındıkları dönemlerdi. Bir kaza neticesinde bir şehrimizin kaymakamı gezileri yasaklamıştı da, kazançları bu karardan zarar gören bazı otobüs firmaları çareyi; kararı veren kaymakamı laiklik düşmanı olmakla suçlamakta bulmamışlar mıydı? ve bu suçlamadan sonra kaymakam geri adım atmamış mıydı?
Alın size kendi çevremden bir örnek. Beldemize görevli gelen bir emniyet müdürü bir kaç polisin rüşvet temin etme yollarını engellediğinde, bir anda birilerinin laiklik düşmanı-dinci şeklindeki suçlamalarına maruz kaldı ve sorgusuz sualsiz bir şekilde kendisini Van'da buldu kısa bir süre zarfında.
Farklı bir noktaya gelelim...
Daha bir sene evvel, bebek katili Apo bile laikliğin önemine dair vurgular yapıp mevcut laiklik anlayışımıza mersiyeler düzmemiş miydi?
Peki ya DTP'ye ne demeli...
Daha geçenlerde Abdullah Öcalan'ın avukatlığını yapan DTP milletvekili Hasip Kaplan ''DTP'nin laiklik konusunda bir sigorta olduğunu ve kendilerinin olmadığında Güneydoğu'da şeriatin öne çıkacağını'' (Zaman, 12 Kasım 2007) iddia etmemiş miydi? Meğer ''Güneydoğudaki Kur'an kurslarına, türbana, dindarlığa, toplu namaz kılmalara'' (Zaman, 13 Kasım 2007) karşı olan DTP, TSK ve diğer partiler ile aynı laiklik görüşünü paylaşıyormuş Kaplan'a göre. Bu tam olarak doğru olmasa bile, alıntıladığım bu iddialar laikliğin nasıl silah olarak kullanıldığına dair verdiğim örneklerle uyuşmuyor mu?
Maşallah su gibi bir laiklik anlayışımız var bizim. Hangi kaba koysan onun şeklini ve hacmini alıyor. Kimsenin konulan kabın içi pismi, temiz mi diye baktığı, aradığı yok. Ortalıkta bunca laiklik tabanlı zihni kolibasili hastalığının dolaşmasının nedeni de bu zaten. Bunca garabetin arasında can cekişen, yetim kalmış bir laikliğimiz var bizim. Atatürk'ün yetimi. Bazı Türk filmleri vardır hani. Zengin ve fabrikatör babası vefat edince ortada yetim kalan, aynı anda fırsatçı akrabalarının kendisine miras kalan paraya sahip olmak için çocuğa şirin görünmeye çalıştığı Yeşilçam filmlerini hatırlayınız. Nasıl da birbirleri ile rekabete girer çocuğun etrafındakiler; o çocuğa (dolayısıyla) milyonlara hâdim olabilmek için...
Laikliğin daha tanımı noktasında bile derin algı yanılmalarımız var hâlâ. Mâsum bir duyguyla laik olduğunu iddia eden bir kısım az eğitimli halkımızı mâzur görsekte, kendisini laikliğin 'garantörü' olarak ilan eden 'elit' çevrelerin bu konudaki eksikliğine ne demeli? Bir kısmı henüz doğru bir tanım bile yapamıyor. Bir kısmı laikliği lügâti olarak tanımlayabilse de onun niteliklerine sıra gelince afallıyor. Laikliği anlamış ve asli şekliyle hayatına mâl edebilmiş kişileri ise mum ile aramak gerekiyor. Öyle bir noktaya geldik ki, bir yandan ordumuz diğer yandan ise bir dönem ordunun kendilerine karşı darbe yaptığı bir kısım solcular bugün kendilerini laikliğin garantörü olarak görebiliyorlar. Bu da yetmiyor, gene ordumuzun kendileri ile aktif bir mücadele içerisinde olduğu teröristler bile bu ülkede laikliğin garantörü olduklarını savunabiliyorlar. Bu nasıl bir tezattır anlamak güç. Olan ortada kalan dindarlara oluyor tabi.
Senelerimizi laik-anti laik çekişmeleri eşliğinde geçirmiş olmamız ve ülkemizin değerli senelerini bu uğurda harcamış olmamız gerçeğine bu yazıda hiç girmeyeceğim...
Bakalım Atatürk'ün yetimi laikliğin gerçek manada kim elinden tutacak ve ona hakettiği gibi muamele edecek. Benim tahminim ve öngörüm bu işin de ucundan, ılımlı ve çağı okuyabilen dindar çevrelerin tutacağı şeklindedir. Bu iddiama inanmasanız da bir köşeye not edin. Onlar yetim hakkının ne olduğunu iyi bilirler çünkü. Laiklik; ortalıkta 'laiklik' yaygaraları yapanlara ve 'laik' görünenlere bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir ve Mustafa Kemal'in bize önemli bir yâdigârıdır. Bu böyle biline. 19 Kasım 2007
2 Kasım 2007 Cuma
İLHAN SELÇUK LAİKLİĞİ NASIL TEHDİT EDİYOR!
Not: Bu yazı 5 Kasım 2007 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesinde yayınlanmıştır.
Bilgisayar kullanıcılarının üzerinde hem fikir oldukları bir rahatsızlık konusu vardır. O da; bilgisayarlarında yüklü olan programların sürekli olarak yeni versiyonlarla karşılarına çıkması ve bunun kendilerine getirdiği ilâve maddi yüktür. Durum bununla da kalmaz; zamanla ellerindeki bilgisayarların işlemci ve hâfızaları bu yeni sürümleri kaldıracak donanımdan yoksun hale gelirler. Böylece sadece programları değil, bilgisayarlarını da güncellemek zorunda kalır kullanıcılar.
İşte bu tür programlar gibi gazetecilerimiz var bizim. Değişen şartlara, günün gerekliliklerine, mevcut çıkarlarının mâhiyetlerine göre kendilerinin yeni sürümlerini piyasaya sürebilen... takip etmekte zorlandığımız köşe yazarları bunlar. Fehmi Koru bir keresinde hâfızamızın zayıflığından şikayet ediyordu. Ben ise hâfıza kaybımızın birazdan ele alacağım değişimlerin çıldırtıcılığına ve üzerimizde hâsıl ettikleri gerilimlere karşı bizleri koruyan önemli bir nimet olduğunu düşünüyorum.
2007 yılına damgasını vuran bazı çıkışları oldu Selçuk'un. Bu yazıda İlhan Selçuk'un 2007 versiyonundan (bundan böyle, İS-2007) bazı özellikleri hatırlayacak, yaptığı son ''Faizciler'' çıkışı ile laikliğimizi nasıl tehdit ettiğini irdeleyeceğim. Benim yaşım Selçuk'un eski versiyonlarını hatırlamaya müsâit değil. Neyse ki bundan kısa bir süre önce, Taha Kıvanç imdadıma yetişmişti de İS-1960 sürümüne dair bir bilgi geçmişti elime. Meğersem İS, o zamanlar bir ara Amerikan Haberler Merkezi (USIS) tarafından Amerika'nın değişik kentlerini kapsayan bir geziye dâvet edilmiş ve dönüşte; o geziden ''güzel izlenimlerini'' yansıtan ''Güzel Amerikalı'' isimli bir kitap yayınlamış (Yenişafak, 6 Temmuz 2007).
Biz İS-2007 ile devam edelim...
İS-2007 sürümünün en akıllarda kalıcı özelliği şüphesiz, Cumhurbaşkanı Sezer ile olan sıkı-fıkı ilişkisiydi. Kimseler ile görüşmeyen, kendisini halktan koparıp köşke kapatan Sezer ile görüşebilen; hatta ona fikir babalığı yapabilen bir isim oldu İlhan Selçuk. İkinci özelliği ise; Temmuz seçimleri arefesinde, ''Tehlikenin farkında mısınız?'' başlığı ile AKP'ye karşı bir ittifak oluşturma arayışına girmesi ve bununla belli çevrelerin endişelerini korkuya dönüştürmeyi amaçlamasıydı.
Hatta bu uğurda ilginç ittifak arayışlarına bile girdi kendisi. Önce, ''12 Mart askeri muhtırası sonrasında kendisine işkence yapanları affettiğini'' açıkladı; ardından ise MHP'ye yaptığı 'seçim seranatlarını' eleştiren solcuları ''döneklikle'' suçladı (Zaman, 9 Temmuz 2007). Kimse çıkıpta kendisine, ''yahu! MHP'ye seranat yaparken bile onları işkencecilik ile suçlamışsın'' ya da ''asıl sendeki bu ani dönüş bir döneklik alâmeti olmasın?'' şeklinde sorular sormayı akıl edemedi. Tıpkı bilgisayar kullanıcılarının ''bu yeni sürüm ne yenilik getiriyor ki satın alayım?'' sorusunu sor(a)mamaları gibi. Velhasıl seçim öncesi yapılan seranatlar platonik aşk noktasını aşamadı... İS'yi eleştiren solcular ise üzerlerindeki ''döneklik'' çamurunu hala temizleyemediler.
Bütün bu seçim yatırımları devam ederken başka bir özelliği daha karşımıza çıktı İS'nin. Bir yazısında, ABD'nin ''komşumuza müdahaleleri neticesinde Ortadoğu'nun cehenneme dönüştüğünü, yarım milyondan fazla insanın öldüğünü ve kayıpların 650 bini aştığını'' ifade ederken, hemen akabinde ise, bu şecaatlerin müsebbibi Bush'a bir tavsiye ve davette bulunup ona şöyle sesleniyordu: ''Bush, Ortadoğu'da bir yeni istikrar arayışına yönelmek zorundaysa bu işe Türkiye'den başlaması aklın yoludur...'' Yani: Bir sonraki paragrafta okuyacağınız alıntılarda da gösterdiğim gibi; ABD'nin kendisine kumanda ettiğini ve ülkemizi Ilımlı İslam Devleti yapmak için kullandığını iddia ettiği AKP'yi tasfiye etmesini istiyor; kimden ''Ortadoğu'yu kan gölüne çevirdiğini'' düşündüğü ABD'den...
Bizler bu yeni sürümün farklı hususiyetlerini tam hazmedeceğiz diyorduk ki; bu sefer karşımıza ''Ilımlı İslam'' uyarıları ile çıkıverdi İS-2007. Meğer İslam'ı o kadar düşünürmüş ki; ''ABD'nin başımıza bela gibi musallat ettiği Ilımlı İslam modeli'' (AKP'yi kastediyor) büyük bir tehlike imiş. Yani geleneksel İslam'ımızı tehdit eden, yeni; Amerikan tasarımı 'ılımlı' bir model...
Bu değişimlerin ve ateşli propagandaların perde gerisindeki motivasyonlar üzerinde durmayacağım. Bu konuları merak edenler Taha Kıvanç'ın (Yenişafak, 9 Ocak 2007) ve Tamer Korkmaz'ın (Zaman, 12 Ocak 2007) ilgili yazılarını bulup okuyabilirler. Benim böyle bir özetten sonra üzerinde durmak istediğim konu; İS 2007 sürümünün sonunda laikliğimizi nasıl tehdit eder bir hale geldiği...
Selçuk'un son yaptığı çıkışı hepiniz biliyorsunuz. Bu son hamleyi, Taha Kıvanç'ın şaşkınlık belirten cümlelerinden okuyalım: ''Cumhuriyet gazetesinin kaptan köşkünde oturan İlhan Selçuk üşenmemiş Kur'an-ı Kerim'deki faizle ilgili âyetlerin dökümünü çıkarmış...'' (Yenişafak, 31 Ekim 2007). Tabi sonrasını tahmin ediyorsunuz: Kur'an'daki bu ayetler faizi açık açık yasaklamışken, ''dinci'' AKP hükümeti Türkiye'yi 'faiz cenneti' haline getirdi demeye getiriyor Selçuk. Amacım elbette buna cevap vermek değil. Bu konuda en güzel cevabı din uzmanı Hayrettin Karaman Bey verdi zaten (Yenişafak, 2 Kasım 2007). Benim amacım; İS-2007'nin bu söylem ile laikliğimizi nasıl tehdit ettiğine işaret etmek ve Türkiye'de birçok kişinin gözünden kaçan gizli ve tehlikeli bir 'teşviği' ilk defa IV. Kuvvet Medya gazetesinin sayfalarında ifşâ etmek.
Evet! yukarıdaki alıntının bize anlattığı önemli bir tehlikeli 'teşvik' var. İS-2007 açık açık laik sistemimizin altına dinamit döşüyor. Kur'an'dan faizin ne kadar korkunç, tehlikeli ve yasak bir uygulama olduğuna dair son derece çarpıcı ve ikna edici ayetler sıralıyor ve AKP üzerinde baskı kurarak 'dinci hükümet bu noktada neden hiç bir şey yapmıyor ve böylece bizi ''dinci'' görünerek kandırıyor' demeye getiriyor. Dostlar! bu açık açık 'şeriat' teşvikçiliği yapmak değil midir? Bu; laik devlet sistemimiz kapsamında seçilen bir hükümetin mensuplarını laiklik sistemine muhâlif tarzda, 'şeriata' dayalı uygulamalara özendirmek, akıllarına bit yeniği sokmak değil midir? Ya! hükümet yetkilileri İS-2007 sürümünü dinleyip, ''sahi ya!'' derlerse; laikliğimizin hali nice olur. Bankacılık sistemimiz ile başlayan ve faizi kaldıran uygulamalar sonrasında, sıra birgün 'şer-i hukuk' noktasına gelip dayanmaz mı? Hem; eğer İS-2007, hükümeti bu türden yönlendirmelere teşvik kabiliyeti olduğunu farkeder ve 2008 sürümünde Kur'an'dan bu sefer 'şer-i hukuk' uygulamalarına dâir ayetler tırtıklayarak 'bakın! hükümet bizi kandırıyor; dinci görünüyor ama ülkeyi laiklik cennetine çevirdi' derse... ve hükümet bunu da yutarsa...
Hâsıl-ı kelâm, bu vesile ile kendim de dâhil tüm laik kesimleri uyarmak istiyorum. ''Tehlikenin farkında mısınız?'' Umarım laikliğin ''laik görünenler' tarafından tehdit edilemeyeceği şeklinde bir öngörünüz yoktur. Hani laikliğe en büyük tehlikenin dindarlardan geleceği şeklinde bir paranoya vardır ya!... tehlike bazen içeriden de gelebilir, onu göstermeye çalışıyorum. Bir Kürt atasözünün dediği gibi; ''ağacın kurdu ağaçtan olmadıkça ağaca zarar vermez.'' Benden uyarması. Biz dikkatli olalım da...
''Türkiye tehlikenin farkındadır. Tüm sağcılar, solcular, ilericiler, gericiler, vaktiyle birbirlerine diş bilemiş ve can yakmış olanlar Cumhuriyet Türkiyesi'ni yaşatmakta buluşacaklardır. Geçmiş geçmişte kaldı, dünden kalma kin güdüleri bugün eskimiş bakkal defterinde veresiye hesabının değerinde bile değil.''
Bu güzel ve anlamlı sözler, İS-2007'nin MHP seranatları sırasında kaleminden dökülmüş bazı ifadeler. Anlaşılan, 'eski bakkal defteri-veresiye hesapları dönemi' kapanmış!, şimdilerde 'faiz defterleri dönemi' açılmış; hem de ayetlerle destekli. Sizleri bilemem; ama ben şimdiden İS-2008 sürümünü merakla beklemeye başladım. 3 Kasım 2007
Bilgisayar kullanıcılarının üzerinde hem fikir oldukları bir rahatsızlık konusu vardır. O da; bilgisayarlarında yüklü olan programların sürekli olarak yeni versiyonlarla karşılarına çıkması ve bunun kendilerine getirdiği ilâve maddi yüktür. Durum bununla da kalmaz; zamanla ellerindeki bilgisayarların işlemci ve hâfızaları bu yeni sürümleri kaldıracak donanımdan yoksun hale gelirler. Böylece sadece programları değil, bilgisayarlarını da güncellemek zorunda kalır kullanıcılar.
İşte bu tür programlar gibi gazetecilerimiz var bizim. Değişen şartlara, günün gerekliliklerine, mevcut çıkarlarının mâhiyetlerine göre kendilerinin yeni sürümlerini piyasaya sürebilen... takip etmekte zorlandığımız köşe yazarları bunlar. Fehmi Koru bir keresinde hâfızamızın zayıflığından şikayet ediyordu. Ben ise hâfıza kaybımızın birazdan ele alacağım değişimlerin çıldırtıcılığına ve üzerimizde hâsıl ettikleri gerilimlere karşı bizleri koruyan önemli bir nimet olduğunu düşünüyorum.
2007 yılına damgasını vuran bazı çıkışları oldu Selçuk'un. Bu yazıda İlhan Selçuk'un 2007 versiyonundan (bundan böyle, İS-2007) bazı özellikleri hatırlayacak, yaptığı son ''Faizciler'' çıkışı ile laikliğimizi nasıl tehdit ettiğini irdeleyeceğim. Benim yaşım Selçuk'un eski versiyonlarını hatırlamaya müsâit değil. Neyse ki bundan kısa bir süre önce, Taha Kıvanç imdadıma yetişmişti de İS-1960 sürümüne dair bir bilgi geçmişti elime. Meğersem İS, o zamanlar bir ara Amerikan Haberler Merkezi (USIS) tarafından Amerika'nın değişik kentlerini kapsayan bir geziye dâvet edilmiş ve dönüşte; o geziden ''güzel izlenimlerini'' yansıtan ''Güzel Amerikalı'' isimli bir kitap yayınlamış (Yenişafak, 6 Temmuz 2007).
Biz İS-2007 ile devam edelim...
İS-2007 sürümünün en akıllarda kalıcı özelliği şüphesiz, Cumhurbaşkanı Sezer ile olan sıkı-fıkı ilişkisiydi. Kimseler ile görüşmeyen, kendisini halktan koparıp köşke kapatan Sezer ile görüşebilen; hatta ona fikir babalığı yapabilen bir isim oldu İlhan Selçuk. İkinci özelliği ise; Temmuz seçimleri arefesinde, ''Tehlikenin farkında mısınız?'' başlığı ile AKP'ye karşı bir ittifak oluşturma arayışına girmesi ve bununla belli çevrelerin endişelerini korkuya dönüştürmeyi amaçlamasıydı.
Hatta bu uğurda ilginç ittifak arayışlarına bile girdi kendisi. Önce, ''12 Mart askeri muhtırası sonrasında kendisine işkence yapanları affettiğini'' açıkladı; ardından ise MHP'ye yaptığı 'seçim seranatlarını' eleştiren solcuları ''döneklikle'' suçladı (Zaman, 9 Temmuz 2007). Kimse çıkıpta kendisine, ''yahu! MHP'ye seranat yaparken bile onları işkencecilik ile suçlamışsın'' ya da ''asıl sendeki bu ani dönüş bir döneklik alâmeti olmasın?'' şeklinde sorular sormayı akıl edemedi. Tıpkı bilgisayar kullanıcılarının ''bu yeni sürüm ne yenilik getiriyor ki satın alayım?'' sorusunu sor(a)mamaları gibi. Velhasıl seçim öncesi yapılan seranatlar platonik aşk noktasını aşamadı... İS'yi eleştiren solcular ise üzerlerindeki ''döneklik'' çamurunu hala temizleyemediler.
Bütün bu seçim yatırımları devam ederken başka bir özelliği daha karşımıza çıktı İS'nin. Bir yazısında, ABD'nin ''komşumuza müdahaleleri neticesinde Ortadoğu'nun cehenneme dönüştüğünü, yarım milyondan fazla insanın öldüğünü ve kayıpların 650 bini aştığını'' ifade ederken, hemen akabinde ise, bu şecaatlerin müsebbibi Bush'a bir tavsiye ve davette bulunup ona şöyle sesleniyordu: ''Bush, Ortadoğu'da bir yeni istikrar arayışına yönelmek zorundaysa bu işe Türkiye'den başlaması aklın yoludur...'' Yani: Bir sonraki paragrafta okuyacağınız alıntılarda da gösterdiğim gibi; ABD'nin kendisine kumanda ettiğini ve ülkemizi Ilımlı İslam Devleti yapmak için kullandığını iddia ettiği AKP'yi tasfiye etmesini istiyor; kimden ''Ortadoğu'yu kan gölüne çevirdiğini'' düşündüğü ABD'den...
Bizler bu yeni sürümün farklı hususiyetlerini tam hazmedeceğiz diyorduk ki; bu sefer karşımıza ''Ilımlı İslam'' uyarıları ile çıkıverdi İS-2007. Meğer İslam'ı o kadar düşünürmüş ki; ''ABD'nin başımıza bela gibi musallat ettiği Ilımlı İslam modeli'' (AKP'yi kastediyor) büyük bir tehlike imiş. Yani geleneksel İslam'ımızı tehdit eden, yeni; Amerikan tasarımı 'ılımlı' bir model...
Bu değişimlerin ve ateşli propagandaların perde gerisindeki motivasyonlar üzerinde durmayacağım. Bu konuları merak edenler Taha Kıvanç'ın (Yenişafak, 9 Ocak 2007) ve Tamer Korkmaz'ın (Zaman, 12 Ocak 2007) ilgili yazılarını bulup okuyabilirler. Benim böyle bir özetten sonra üzerinde durmak istediğim konu; İS 2007 sürümünün sonunda laikliğimizi nasıl tehdit eder bir hale geldiği...
Selçuk'un son yaptığı çıkışı hepiniz biliyorsunuz. Bu son hamleyi, Taha Kıvanç'ın şaşkınlık belirten cümlelerinden okuyalım: ''Cumhuriyet gazetesinin kaptan köşkünde oturan İlhan Selçuk üşenmemiş Kur'an-ı Kerim'deki faizle ilgili âyetlerin dökümünü çıkarmış...'' (Yenişafak, 31 Ekim 2007). Tabi sonrasını tahmin ediyorsunuz: Kur'an'daki bu ayetler faizi açık açık yasaklamışken, ''dinci'' AKP hükümeti Türkiye'yi 'faiz cenneti' haline getirdi demeye getiriyor Selçuk. Amacım elbette buna cevap vermek değil. Bu konuda en güzel cevabı din uzmanı Hayrettin Karaman Bey verdi zaten (Yenişafak, 2 Kasım 2007). Benim amacım; İS-2007'nin bu söylem ile laikliğimizi nasıl tehdit ettiğine işaret etmek ve Türkiye'de birçok kişinin gözünden kaçan gizli ve tehlikeli bir 'teşviği' ilk defa IV. Kuvvet Medya gazetesinin sayfalarında ifşâ etmek.
Evet! yukarıdaki alıntının bize anlattığı önemli bir tehlikeli 'teşvik' var. İS-2007 açık açık laik sistemimizin altına dinamit döşüyor. Kur'an'dan faizin ne kadar korkunç, tehlikeli ve yasak bir uygulama olduğuna dair son derece çarpıcı ve ikna edici ayetler sıralıyor ve AKP üzerinde baskı kurarak 'dinci hükümet bu noktada neden hiç bir şey yapmıyor ve böylece bizi ''dinci'' görünerek kandırıyor' demeye getiriyor. Dostlar! bu açık açık 'şeriat' teşvikçiliği yapmak değil midir? Bu; laik devlet sistemimiz kapsamında seçilen bir hükümetin mensuplarını laiklik sistemine muhâlif tarzda, 'şeriata' dayalı uygulamalara özendirmek, akıllarına bit yeniği sokmak değil midir? Ya! hükümet yetkilileri İS-2007 sürümünü dinleyip, ''sahi ya!'' derlerse; laikliğimizin hali nice olur. Bankacılık sistemimiz ile başlayan ve faizi kaldıran uygulamalar sonrasında, sıra birgün 'şer-i hukuk' noktasına gelip dayanmaz mı? Hem; eğer İS-2007, hükümeti bu türden yönlendirmelere teşvik kabiliyeti olduğunu farkeder ve 2008 sürümünde Kur'an'dan bu sefer 'şer-i hukuk' uygulamalarına dâir ayetler tırtıklayarak 'bakın! hükümet bizi kandırıyor; dinci görünüyor ama ülkeyi laiklik cennetine çevirdi' derse... ve hükümet bunu da yutarsa...
Hâsıl-ı kelâm, bu vesile ile kendim de dâhil tüm laik kesimleri uyarmak istiyorum. ''Tehlikenin farkında mısınız?'' Umarım laikliğin ''laik görünenler' tarafından tehdit edilemeyeceği şeklinde bir öngörünüz yoktur. Hani laikliğe en büyük tehlikenin dindarlardan geleceği şeklinde bir paranoya vardır ya!... tehlike bazen içeriden de gelebilir, onu göstermeye çalışıyorum. Bir Kürt atasözünün dediği gibi; ''ağacın kurdu ağaçtan olmadıkça ağaca zarar vermez.'' Benden uyarması. Biz dikkatli olalım da...
''Türkiye tehlikenin farkındadır. Tüm sağcılar, solcular, ilericiler, gericiler, vaktiyle birbirlerine diş bilemiş ve can yakmış olanlar Cumhuriyet Türkiyesi'ni yaşatmakta buluşacaklardır. Geçmiş geçmişte kaldı, dünden kalma kin güdüleri bugün eskimiş bakkal defterinde veresiye hesabının değerinde bile değil.''
Bu güzel ve anlamlı sözler, İS-2007'nin MHP seranatları sırasında kaleminden dökülmüş bazı ifadeler. Anlaşılan, 'eski bakkal defteri-veresiye hesapları dönemi' kapanmış!, şimdilerde 'faiz defterleri dönemi' açılmış; hem de ayetlerle destekli. Sizleri bilemem; ama ben şimdiden İS-2008 sürümünü merakla beklemeye başladım. 3 Kasım 2007
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)