Emre Uslu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Emre Uslu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Temmuz 2016 Pazartesi

FETHULLAH GÜLEN’İ VE CEMAAT’İ NEDEN SEVMİYORLAR?

Bu yazı 25 Temmuz 2016 tarihinde Yeniyön.tv (Baz Haber) de yayınlanan köşe yazısıdır.


Yeniyön’den Emre Uslu bu sorunun cevabını bazı yazılarında irdelemiş, özellikle ‘hased’ eksenli birtakım izahatlarda bulunmuştu. Ben bu yazıda, darbe gündemleri konuştuğumuz bu günlerin ilhamlarıyla hareket edecek ve biraz daha farklı bir çerçeve çizmeye çalışacağım. İleride bu konuya daha farklı pencerelerden de kısmet olursa bakarız.

15 Temmuz darbe girişimi Türkiye’nin önemli dönüm noktalarından biri olacak şüphesiz. Matematikle iştigal edenler bilirler. Bir fonksiyonun ikinci türevi alındığında onun sıfıra eşit olduğu nokta aynı zamanda fonksiyonun grafiğinin de yön değiştirdiği noktadır. Fonksiyon da iki derece düşmüştür artık.

Tüm darbeler de böyledir. Demokrasi gibi üst bir sistemi derece derece düşürürler ve ona yön değiştirtirler. Sosyal anlamda bu toplumsal zihnin, gelecek ümidinin, kendine güvenin, kimlik gelişiminin, birlikte yaşama yeteneğinin ve daha birçok sosyal, psikolojik, zihinsel, politik ve ekonomik dinamiğin felce uğratılması demektir. Toplum yıllarca geriye sürüklenir; ümitsizliğe düşer ve iradesi sarsılır.

Hizmet Hareketi de toplumun diğer birçok kesimi gibi hep darbelerin karşısında oldu. Hareketin kendini iyi ifade edemediği durumlar mutlaka olmuştur; ancak bu, Hareketin bu noktadaki samimiyetini değiştirmez. Ayinesi iştir kişinin, hükümetin iftiralarına bakılmaz! Hareketin şimdiye kadarki tüm gayretleri hep demokrasi yörüngeli olmuş ve devlet imajının sarsılmaması yönündeki hassasiyeti hep ön planda kalmıştır. 28 Şubat post-modern darbesinin en önemli hedefi Hizmet hareketi olmuştur. Bugün birilerinin Erbakan’a kayıtsız şartsız destek vermediği için onu darbe yanlısı gibi lanse etmeye çalışmaları ya bilgisizlik ya da art niyet eseridir. Hareket, Erbakan’ın o süreçte yaptığı bazı hataları, darbe ortamına sebep olacağı için, kendi felsefesi gereği onaylamamış, uyarılar yapmış ve o yanlışların ve birtakım tuzakların içine çekilmeyip; doğru ama zor ve riskli olanı yapmıştır.

Siyasal İslamcı kesimlerin Said Nursi’ye soğuk durmalarının nedeni onun siyaset güdümlü devlet dizaynı anlayışı yerine Cumhuriyet sistemine sıcak bakması ve İslamcı bir devlet gücüyle İslam’ı topluma yayma hedefi yerine, tabandan; yani bireyden başlayan iman inşası anlayışını gaye edinmesidir. Yani Nursi, sistemi eli geçirip, Araplarda olduğu gibi, İslamı tatbik etmek (enforce) yerine, sistem içinde insana odaklanmayı esas almıştır. Buna rağmen, insanların böyle bir dirilişe geçmesinin kendisi için en büyük tehlike olduğunu idrak eden kurnaz rejim koruyucular tarafından en büyük düşman olarak görülmüş ve hayatı kendisine zindan edilmiştir. Çünkü Nursi, sisteme entegre olup devletin alimi olmak yerine iman hizmetinin özgür vadilerinde çile çekmeyi tercih etmiştir.

Dikkat edin! Rejim koruyucusu odaklar göstermelik müdahaleler dışında aslında siyasi İslamcı hareketler, politize dini gruplar ve hamasi-fundamentalist gruplar ile bu denli uğraşmamışlardır. Oysa yüzeysel olarak bile baksanız devleti ‘dar-ul harp’ ilan etmiş, onu ele geçirilmesi gereken bir aygıt olarak algılamış, hatta bugünkü örneklerinde gördüğümüz gibi, yolsuzluk yaptıklarında bile ‘güçlenmek için yapabiliriz!’ fetvaları ile hareket eden bu gruplar rejimin en büyük düşmaları olmaları gerekirken, sistem onlarla hep kontrollü bir ilişki yürütmüştür. Onlardan büyük bir tehlike gel(e)meyeceğini anlamıştır. Zira, hakikat noktasından bakarsanız siyasi ve toplumsal dizayn tecrübesine ve kurmay zekasına sahip bu odaklar, kendileri için asıl tehlikenin nereden gelebileceğini iyi bilmektedirler. O da; bilinçlenmiş, eğitim düzeyi yükselmiş, ahlaki olgunluğu ve iman inşasını, kültürel İslam sembolleri ile yaşamanın üzerine çıkartmış, kaabiliyetli, hesap sorabilen, birleştirici, bağımsız düşünebilen nesillerin varlığıdır. Bunu gerçekleştirebilmenin yolu da çıkar endeksli, yalan yörüngeli, toplumsal maniplasyon heveslisi siyaset mekanızması değildir. O, Said Nursi ve daha önceki müceddidlerin izledikleri insan merkezli iman-akıl mekanizmasının çalıştırılması yoludur. Hakkı güçte değil; hakka sadakatte arayan anlayıştır. Peygamberlerin mirası da budur.

Daha önce bir yazı vesilesiyle arzetmiştim: Peygamberlik mesleğinin özü ve nihai hedefi de; bireyi, vahiy destekli iman nuru ile güçlendirmek (empower) ve eğitmek suretiyle ruh ve iman yörüngeli bir toplum inşa etmektir. Aksi halde her Peygamber tek tek insanlarla kanaviçe örer gibi ilgilenmektense yani çileli tebliğ ve temsil yolunda ilerlemektense, devlet ve hükümet ile işe başlama yolunu tercih ederlerdi. Hz. Muhammed de Peygamberliğinin ilk yılında Mekkelilerin kendisine teklif ettiği makamı ve gücü tercih edebilirdi. Böylece bizler, marangozluk ve çobanlık yapan Peygamberlerin değil de; hep hükümdarlık yapmış olan Peygamberlerin hayatlarını okuyor olurduk. Nursi’ye ve Gülen’e göre dinin ancak yüzde 5’i siyaset ve devlet, geri kalan yüzde 95’i ise iman ve tevhiddir. O da tek tek bireylere odaklanmakla gerçekleşebilecek bir sabır ve çile yoludur.

İşte tıpkı Nursi gibi Fethullah Gülen de aynı felsefeyi merkeze almış ve onun temellerini attığı binanın inşaatına devam etmiştir. Yani tabandan gelişen (grassroots) bir toplumsal inşa anlayışıyla insana odaklanmış, kendisine zamanında siyasi teklifler yapılmış olmasına rağmen, o da Nursi gibi zor ve zahmetli olanı tercih etmiş ve iman-akıl dengesini temsil edebilecek insan yetiştirmeye odaklanmıştır. Said Nursi’nin buraya kadar özetlediğim yönlerini hep aşağılamış ve eleştirmiş olan dini-siyasi kesimler, onun devamı olan Gülen’i de kabullenememişlerdir. Duyulan hasedin hatta bazılarının onları tekfir bile etmelerinin nedeni işte bu basit, gereksiz ve pasif gördükleri anlayışın başarılı olmasıdır. Önce eleştirip fakat sonra kısmen taklit etmeye çalışmalarının; ama yine de eleştirmekten vazgeçememelerinin temel nedeni de budur.

Onların hep ‘dar-ul harp’ olarak kabul ettikleri, ‘kendisine karşı gelişilmesi gereken’ bir devlet aygıtı yerine, Gülen’in mevcut sistem ile kavga etmeden, onunla barışık bir şekilde, onunla gelişmeye ama bağımsız faaliyet yürütmeye odaklı anlayışı onlar için hep eleştirilen bir nokta olmuştur. Diğer Nurcu grupların Gülen’i eleştirmesinin nedeni de siyasi aygıta olan bu mesafesi ve bağımsızlığıdır. Hatta, AK Partili siyasi İslamcı kesimlerin bugünlerde Gülen’i ve Hareketini ‘hain’ ilan etmelerinin özünde yatan sebep sadece Hareketin varlığının kurdukları düzene alternatif oluşturması değil, kendilerinin devlet aygıtını artık ele geçirmiş! oldukları ve İslam’ın belki de tayin edecekleri bir Halife eliyle topluma dayatılmaya, tatbik edilmeye (enforce) – ki bu El Kaide ve DAEŞ (IŞİD) gibi Selefi örgütlerin de felsefesidir – hazır olunduğu böyle bir zamanda hala kendilerine ‘biat’ etmeyip bağımsız kalmayı tercih etmesidir. Gülen, Hareketin en çok desteğe ve paraya ihtiyacı olduğu ilk bebeklik yıllarında bile Arabistan’ın teklif ettiği maddi desteği, ‘bu Hareket, bu milletin harcıyla yoğrulmalı’ prensibi doğrultusunda red etmiştir.

Her İslami hareketi aynı torbaya koyup dövmeye alışmış olan Atatürkçü, laik kesimlerin de göremediği bir nüans, bir felsefe farklılığı var bu anlattıklarımda. Gülen ekolünün özü, İslam’ın rahatça ve özgürce  yaşanabileceği, temsil ve tebliğ edilebileceği, insanların kültür Müslümanlığından çıkarılıp iman-akıl-ihsan-ihlas eksenli bir İslamı yaşayabilecekleri bir toplumun inşasıdır ya da (eğer olsaydı) ona katkıda bulunmaktır. Bu da iki şeyle mümkün olabilir. Müslüman nesillerin eğitilip bilinçlendirilmesi ve onların yardımıyla toplumda sistemleşmenin temin ve tesis edilip, birlik ve birlikte yaşama duygusunun, ki bu da eğitimle olur, başarılabilmesidir. Siyasi ve Selefi felsefelerin aksine, Nursi’nin Cumhuriyet fikrini beğenmesi gibi, Hareketin bu herdefi; güçlü ve sağlıklı demokratik bir laik hukuk devletinde de gerçekleştirilebilir. Bunun için illa; siyasi İslam’da olduğu gibi devletin ele geçirilmesi ve onun gücüyle, ‘’Şeriat’’ (ki bugün yanlış yorumlanıyor) desenli, aktif devletçi bir İslami yorumun halka dikte edilmesi gerekmemektedir. Bu örnekler Arabistan ve İran’da zaten görülmektedir ve başarıları ve İslamın özüyle uyumları! da ortadadır. Tevhid yolunun böyle bir siyaset trenine binmesi; onun hedeften sapması ve tarihteki örneklerinde görüldüğü gibi devletle angaje olarak İslam’ın özünün zarar görmesi anlamına gelir.

Bizim ülkemizde temel sorun; Atatürkçü, laik, ulusalcı, Kemalist vb. kesimlerin kısaca hakim ve baskın unsurların bu olgunlukta olamamaları ve yanlış bir milliyetçi-devletçi-seküler-laik rejim anlayışıyla hareket ederek Müslümanları, Alevileri, Kürtleri vb. alt grupları sindirmeye, kontrol etmeye çalışmaları ve bunu yaparken de ötekileme, korku üretme, dışlama, kontrol etme, ezme vb. antidemokratik ve ilkel yöntemleri tercih etmeleridir.

Cemaat gibi gruplara atfedilen ‘gizlilik’ ve ‘şeffaf olmama’ gibi suçlamalar daha çok aşırı önyargılardan ve düşmanlıklardan beslense de kısmen var olan yönleri de aslında sistemin uyguladığı bu baskıcı ve tehditkar özelliklerinden dolayıdır. Yani, böyle hastalıklı bir devlet anlayışında bağımsız kalabilmenin, sahip olduğun felsefeye göre soluk alabilmenin ve var olabilmenin bir neticesi de tam şeffaf olamamaktır. İlk Hristiyanlara yer altında şehirler kurdurup orada gizlice yaşatan zulümlerin bugünkü versiyonu; bu kesimlerin art niyetli olmalarından değil; bir gereksinim olarak bazı eylemlerini yarı şeffaf bir şekilde yürütmek zorunda kalmalarıdır. Tamamen özgür ve hukuksal zemini sağlam toplumlarda birçok dini, etnik ve sosyal grup gayet şeffaf bir şekilde faaliyetlerini yürütmektedir. Amerika’da bunun birçok örneğine şahit olmuşumdur.

İşte temel hareket noktası bu olan Hareket;

Her zaman insanları sokaklardan ve hamasi eylem ve söylemlerden uzak tutmuştur,

Toplumun eğitim ve ahlak seviyesine derece atlatmıştır,

Diyalog çalışmalarıyla hem kendi üyelerine hem de toplumun diğer kesimlerine birlikte yaşama ve farklılıklara saygı duyma anlayışını aşılamaya çalışmıştır. Bunun da ancak sağlam bir demokratik ve hukuk devleti gerektirdiğini savunmuştur.

Yurt dışına açılıp ülke insanının Atatürk’ün de hayali olan ‘çağdaş medeniyetler düzeyine’ ulaşması amacıyla ufkunun gelişmesine ön ayak olmuştur ve toplumu, içine kapanık atıl bir vaziyetten, önüne hedef koymak suretiyle, kurtarmaya çalışmıştır,

Felsefesi ve eğitime verdiği ağırlıkla ve bu dinamiğin oluşturduğu sosyal enerjiyle PKK terörü sorununun çözümüne dönük en etkili çalışmayı yapmıştır. O nedenle de PKK için silahlı Hizbullah örgütü bile tehdit olamamışken ve askeri yatırımlar çözüm sunamamışken; Hareket, PKK için en tehlikeli düşman haline gelmiştir. Çünkü Hareket, PKK’nın suistimal ettiği toplumsal sorunları çözmeye başlamış ve yöre halkının eğitim düzeyini yükseltmiştir. PKK, ancak AKP’nin ‘Çözüm Süreci’ adı altında yaptığı siyasi hatalar ve Cemaat’in bölgedeki faaliyetlerinin önlenmesi sayesinde tekrar güç kazanabilmiştir.

Bu kendine has yöntemi, felsefesi ve çalışmaları yüzünden de Hareket sürekli olarak, en çok da Müslüman grupların sözlü saldırılarına, tacizlerine ve hışmına uğramıştır. Hatta bazı gruplar Hareketi İslami görmemiş, onu küfür içinde olmakla suçlamış ve komplo teorileri ile yatıp kalkan bazıları da onu yabancı istihbarat örgütlerinin maşası olarak lanse etmeye çalışmışlardır. Bugün bile, hem Ergenekoncu çevrelerin hem de AK partili bazı bürokratların Hareketi ülke içinde CIA-MOSSAD ajanı gibi göstermeye çalışmalarının; ancak yurt dışında ise o ülke insanlarını ‘burada İslam’ı yaymak ve sizi Müslümanlaştırmak istiyorlar’ diyerek korkutmaya çalışmalarının altında bu bakış açıları ve art niyetler yatmaktadır. Türkiye’deki diğer Müslümanları Hareketten uzak tutmanın ve onun başarılarına sempati duymaktan alıkoymanın en etkili yöntemi de budur.

Şimdi herşeyi toplayalım ve günümüze gelelim.

Böyle bir Hareketin 15 Temmuz’da gerçekleşen darbe teşebbüsünün arkasında olduğunu iddia etmek sadece bir art niyet ve bir hedef saptırma gayretidir. Yabancı ülkeler ve dünya medyası da buna inanmamaktadır. Gülen’İn, ‘’uluslararası bir heyet darbeyi araştırsın!’’ çağrısı da bu konudaki kendine güvenin bir göstergesidir. Cemaatin daha darbe girişiminin ilk dakikasından itibaren hedef tahtasına konulması ve darbe yapmakla suçlanması, 17-25 Aralık’dan itibaren Erdoğan eliyle bitirilmeye çalışılan bu sosyal oluşumun linç edilme kampanyasında oynanan son perdedir.

Darbeye teşebbüs etmek; Gülen’in, resmini çizdiğim felsefesine de, İslami anlayışına da, demokrasiyi; diğer Müslümanların tacizlerine rağmen şiar edinmiş bir lider oluşuna da, yurt dışında özellikle Batı’da kazandığı saygınlık ve güvenilirliğe de terstir. Yıllarca AK Parti yönetiminin demokrasi treninden inmemesi için çabalayan da, onu darbe kapılarını kapatacak sivil bir anayasa yapmaya teşvik eden de bu Hareket olmuştur. Bu gayretin önemi ve varlığı sonradan anlaşılacaktır. Çünkü geldiğimiz noktada AK Parti ülkeyi gittikçe otoriterleştirmekte, hukuk ve demokrasi rayından çıkartmakta, gittikçe bir Muhaberat devletine dönüştürmekte ve Batı’dan gittikçe uzaklaştırmaktadır. Toplumdaki mevcut önyargılar ve oluşturulan cinnet hali bunu şimdilik perdelemektedir. Ama bu sis perdesi yakında dağılacak ve gerçekler ortaya çıkacaktır.

Toplum, Hizmet Hareket’ini Erdoğan sonrası oluşacak enkazın üzerinde derin derin düşünürken keşfedecek ve sahiplenecektir. Fethullah Gülen’in, yaşanan bu uzun sürecin daha en başında ‘’affetmeye hazır olun!’’ demesini sağlayan motivasyon işte bu sonu gören basiretidir. Çünkü topluma küsmüş olan bir hareket, toplum kendisine en çok ihtiyaç duyacağı bir anda ona yardım elini uzatmayabilir! Bu da kardeşlerinin ihanetine rağmen onları affeden ve onlara yardım eli uzatan Yusuf mesleğine terstir…

Cemaat ve AKP ekseninde 15 Temmuz darbe konusunu irdelemeye kısmetse devam edeceğiz.





FETHULLAH GÜLEN’İ VE CEMAAT’İ NEDEN SEVMİYORLAR?

Bu yazı 25 Temmuz 2016 tarihinde Yeniyön.tv (Baz Haber) de yayınlanan köşe yazısıdır.


Yeniyön’den Emre Uslu bu sorunun cevabını bazı yazılarında irdelemiş, özellikle ‘hased’ eksenli birtakım izahatlarda bulunmuştu. Ben bu yazıda, darbe gündemleri konuştuğumuz bu günlerin ilhamlarıyla hareket edecek ve biraz daha farklı bir çerçeve çizmeye çalışacağım. İleride bu konuya daha farklı pencerelerden de kısmet olursa bakarız.

15 Temmuz darbe girişimi Türkiye’nin önemli dönüm noktalarından biri olacak şüphesiz. Matematikle iştigal edenler bilirler. Bir fonksiyonun ikinci türevi alındığında onun sıfıra eşit olduğu nokta aynı zamanda fonksiyonun grafiğinin de yön değiştirdiği noktadır. Fonksiyon da iki derece düşmüştür artık.

Tüm darbeler de böyledir. Demokrasi gibi üst bir sistemi derece derece düşürürler ve ona yön değiştirtirler. Sosyal anlamda bu toplumsal zihnin, gelecek ümidinin, kendine güvenin, kimlik gelişiminin, birlikte yaşama yeteneğinin ve daha birçok sosyal, psikolojik, zihinsel, politik ve ekonomik dinamiğin felce uğratılması demektir. Toplum yıllarca geriye sürüklenir; ümitsizliğe düşer ve iradesi sarsılır.

Hizmet Hareketi de toplumun diğer birçok kesimi gibi hep darbelerin karşısında oldu. Hareketin kendini iyi ifade edemediği durumlar mutlaka olmuştur; ancak bu, Hareketin bu noktadaki samimiyetini değiştirmez. Ayinesi iştir kişinin, hükümetin iftiralarına bakılmaz! Hareketin şimdiye kadarki tüm gayretleri hep demokrasi yörüngeli olmuş ve devlet imajının sarsılmaması yönündeki hassasiyeti hep ön planda kalmıştır. 28 Şubat post-modern darbesinin en önemli hedefi Hizmet hareketi olmuştur. Bugün birilerinin Erbakan’a kayıtsız şartsız destek vermediği için onu darbe yanlısı gibi lanse etmeye çalışmaları ya bilgisizlik ya da art niyet eseridir. Hareket, Erbakan’ın o süreçte yaptığı bazı hataları, darbe ortamına sebep olacağı için, kendi felsefesi gereği onaylamamış, uyarılar yapmış ve o yanlışların ve birtakım tuzakların içine çekilmeyip; doğru ama zor ve riskli olanı yapmıştır.

Siyasal İslamcı kesimlerin Said Nursi’ye soğuk durmalarının nedeni onun siyaset güdümlü devlet dizaynı anlayışı yerine Cumhuriyet sistemine sıcak bakması ve İslamcı bir devlet gücüyle İslam’ı topluma yayma hedefi yerine, tabandan; yani bireyden başlayan iman inşası anlayışını gaye edinmesidir. Yani Nursi, sistemi eli geçirip, Araplarda olduğu gibi, İslamı tatbik etmek (enforce) yerine, sistem içinde insana odaklanmayı esas almıştır. Buna rağmen, insanların böyle bir dirilişe geçmesinin kendisi için en büyük tehlike olduğunu idrak eden kurnaz rejim koruyucular tarafından en büyük düşman olarak görülmüş ve hayatı kendisine zindan edilmiştir. Çünkü Nursi, sisteme entegre olup devletin alimi olmak yerine iman hizmetinin özgür vadilerinde çile çekmeyi tercih etmiştir.

Dikkat edin! Rejim koruyucusu odaklar göstermelik müdahaleler dışında aslında siyasi İslamcı hareketler, politize dini gruplar ve hamasi-fundamentalist gruplar ile bu denli uğraşmamışlardır. Oysa yüzeysel olarak bile baksanız devleti ‘dar-ul harp’ ilan etmiş, onu ele geçirilmesi gereken bir aygıt olarak algılamış, hatta bugünkü örneklerinde gördüğümüz gibi, yolsuzluk yaptıklarında bile ‘güçlenmek için yapabiliriz!’ fetvaları ile hareket eden bu gruplar rejimin en büyük düşmaları olmaları gerekirken, sistem onlarla hep kontrollü bir ilişki yürütmüştür. Onlardan büyük bir tehlike gel(e)meyeceğini anlamıştır. Zira, hakikat noktasından bakarsanız siyasi ve toplumsal dizayn tecrübesine ve kurmay zekasına sahip bu odaklar, kendileri için asıl tehlikenin nereden gelebileceğini iyi bilmektedirler. O da; bilinçlenmiş, eğitim düzeyi yükselmiş, ahlaki olgunluğu ve iman inşasını, kültürel İslam sembolleri ile yaşamanın üzerine çıkartmış, kaabiliyetli, hesap sorabilen, birleştirici, bağımsız düşünebilen nesillerin varlığıdır. Bunu gerçekleştirebilmenin yolu da çıkar endeksli, yalan yörüngeli, toplumsal maniplasyon heveslisi siyaset mekanızması değildir. O, Said Nursi ve daha önceki müceddidlerin izledikleri insan merkezli iman-akıl mekanizmasının çalıştırılması yoludur. Hakkı güçte değil; hakka sadakatte arayan anlayıştır. Peygamberlerin mirası da budur.

Daha önce bir yazı vesilesiyle arzetmiştim: Peygamberlik mesleğinin özü ve nihai hedefi de; bireyi, vahiy destekli iman nuru ile güçlendirmek (empower) ve eğitmek suretiyle ruh ve iman yörüngeli bir toplum inşa etmektir. Aksi halde her Peygamber tek tek insanlarla kanaviçe örer gibi ilgilenmektense yani çileli tebliğ ve temsil yolunda ilerlemektense, devlet ve hükümet ile işe başlama yolunu tercih ederlerdi. Hz. Muhammed de Peygamberliğinin ilk yılında Mekkelilerin kendisine teklif ettiği makamı ve gücü tercih edebilirdi. Böylece bizler, marangozluk ve çobanlık yapan Peygamberlerin değil de; hep hükümdarlık yapmış olan Peygamberlerin hayatlarını okuyor olurduk. Nursi’ye ve Gülen’e göre dinin ancak yüzde 5’i siyaset ve devlet, geri kalan yüzde 95’i ise iman ve tevhiddir. O da tek tek bireylere odaklanmakla gerçekleşebilecek bir sabır ve çile yoludur.

İşte tıpkı Nursi gibi Fethullah Gülen de aynı felsefeyi merkeze almış ve onun temellerini attığı binanın inşaatına devam etmiştir. Yani tabandan gelişen (grassroots) bir toplumsal inşa anlayışıyla insana odaklanmış, kendisine zamanında siyasi teklifler yapılmış olmasına rağmen, o da Nursi gibi zor ve zahmetli olanı tercih etmiş ve iman-akıl dengesini temsil edebilecek insan yetiştirmeye odaklanmıştır. Said Nursi’nin buraya kadar özetlediğim yönlerini hep aşağılamış ve eleştirmiş olan dini-siyasi kesimler, onun devamı olan Gülen’i de kabullenememişlerdir. Müslüman geliştirmelerinin hatta bazılarının onları tekfir bile etmelerinin nedeni işte bu basit, gereksiz ve pasif gördükleri anlayışın başarılı olmasıdır. Önce eleştirip fakat sonra kısmen taklit etmeye çalışmalarının; ama yine de eleştirmekten vazgeçememelerinin temel nedeni de budur.

Onların hep ‘dar-ul harp’ olarak kabul ettikleri, ‘kendisine karşı gelişilmesi gereken’ bir devlet aygıtı yerine, Gülen’in mevcut sistem ile kavga etmeden, onunla barışık bir şekilde, onunla gelişmeye ama bağımsız faaliyet yürütmeye odaklı anlayışı onlar için hep eleştirilen bir nokta olmuştur. Diğer Nurcu grupların Gülen’i eleştirmesinin nedeni de siyasi aygıta olan bu mesafesi ve bağımsızlığıdır. Hatta, AK Partili siyasi İslamcı kesimlerin bugünlerde Gülen’i ve Hareketini ‘hain’ ilan etmelerinin özünde yatan sebep sadece Hareketin varlığının kurdukları düzene alternatif oluşturması değil, kendilerinin devlet aygıtını artık ele geçirmiş! oldukları ve İslam’ın belki de tayin edecekleri bir Halife eliyle topluma dayatılmaya, tatbik edilmeye (enforce) – ki bu El Kaide ve DAEŞ (IŞİD) gibi Selefi örgütlerin de felsefesidir – hazır olunduğu böyle bir zamanda hala kendilerine ‘biat’ etmeyip bağımsız kalmayı tercih etmesidir. Gülen, Hareketin en çok desteğe ve paraya ihtiyacı olduğu ilk bebeklik yıllarında bile Arabistan’ın teklif ettiği maddi desteği, ‘bu Hareket, bu milletin harcıyla yoğrulmalı’ prensibi doğrultusunda red etmiştir.

Her İslami hareketi aynı torbaya koyup dövmeye alışmış olan Atatürkçü, laik kesimlerin de göremediği bir nüans, bir felsefe farklılığı var bu anlattıklarımda. Gülen ekolünün özü, İslam’ın rahatça ve özgürce  yaşanabileceği, temsil ve tebliğ edilebileceği, insanların kültür Müslümanlığından çıkarılıp iman-akıl-ihsan-ihlas eksenli bir İslamı yaşayabilecekleri bir toplumun inşasıdır ya da (eğer olsaydı) ona katkıda bulunmaktır. Bu da iki şeyle mümkün olabilir. Müslüman nesillerin eğitilip bilinçlendirilmesi ve onların yardımıyla toplumda sistemleşmenin temin ve tesis edilip, birlik ve birlikte yaşama duygusunun, ki bu da eğitimle olur, başarılabilmesidir. Siyasi ve Selefi felsefelerin aksine, Nursi’nin Cumhuriyet fikrini beğenmesi gibi, Hareketin bu herdefi; güçlü ve sağlıklı demokratik bir laik hukuk devletinde de gerçekleştirilebilir. Bunun için illa; siyasi İslam’da olduğu gibi devletin ele geçirilmesi ve onun gücüyle, ‘’Şeriat’’ (ki bugün yanlış yorumlanıyor) desenli, aktif devletçi bir İslami yorumun halka dikte edilmesi gerekmemektedir. Bu örnekler Arabistan ve İran’da zaten görülmektedir ve başarıları ve İslamın özüyle uyumları! da ortadadır. Tevhid yolunun böyle bir siyaset trenine binmesi; onun hedeften sapması ve tarihteki örneklerinde görüldüğü gibi devletle angaje olarak İslam’ın özünün zarar görmesi anlamına gelir.

Bizim ülkemizde temel sorun; Atatürkçü, laik, ulusalcı, Kemalist vb. kesimlerin kısaca hakim ve baskın unsurların bu olgunlukta olamamaları ve yanlış bir milliyetçi-devletçi-seküler-laik rejim anlayışıyla hareket ederek Müslümanları, Alevileri, Kürtleri vb. alt grupları sindirmeye, kontrol etmeye çalışmaları ve bunu yaparken de ötekileme, korku üretme, dışlama, kontrol etme, ezme vb. antidemokratik ve ilkel yöntemleri tercih etmeleridir.

Cemaat gibi gruplara atfedilen ‘gizlilik’ ve ‘şeffaf olmama’ gibi suçlamalar daha çok aşırı önyargılardan ve düşmanlıklardan beslense de kısmen var olan yönleri de aslında sistemin uyguladığı bu baskıcı ve tehditkar özelliklerinden dolayıdır. Yani, böyle hastalıklı bir devlet anlayışında bağımsız kalabilmenin, sahip olduğun felsefeye göre soluk alabilmenin ve var olabilmenin bir neticesi de tam şeffaf olamamaktır. İlk Hristiyanlara yer altında şehirler kurdurup orada gizlice yaşatan zulümlerin bugünkü versiyonu; bu kesimlerin art niyetli olmalarından değil; bir gereksinim olarak bazı eylemlerini yarı şeffaf bir şekilde yürütmek zorunda kalmalarıdır. Tamamen özgür ve hukuksal zemini sağlam toplumlarda birçok dini, etnik ve sosyal grup gayet şeffaf bir şekilde faaliyetlerini yürütmektedir. Amerika’da bunun birçok örneğine şahit olmuşumdur.

İşte temel hareket noktası bu olan Hareket;

Her zaman insanları sokaklardan ve hamasi eylem ve söylemlerden uzak tutmuştur,

Toplumun eğitim ve ahlak seviyesine derece atlatmıştır,

Diyalog çalışmalarıyla hem kendi üyelerine hem de toplumun diğer kesimlerine birlikte yaşama ve farklılıklara saygı duyma anlayışını aşılamaya çalışmıştır. Bunun da ancak sağlam bir demokratik ve hukuk devleti gerektirdiğini savunmuştur.

Yurt dışına açılıp ülke insanının Atatürk’ün de hayali olan ‘çağdaş medeniyetler düzeyine’ ulaşması amacıyla ufkunun gelişmesine ön ayak olmuştur ve toplumu, içine kapanık atıl bir vaziyetten, önüne hedef koymak suretiyle, kurtarmaya çalışmıştır,

Felsefesi ve eğitime verdiği ağırlıkla ve bu dinamiğin oluşturduğu sosyal enerjiyle PKK terörü sorununun çözümüne dönük en etkili çalışmayı yapmıştır. O nedenle de PKK için silahlı Hizbullah örgütü bile tehdit olamamışken ve askeri yatırımlar çözüm sunamamışken; Hareket, PKK için en tehlikeli düşman haline gelmiştir. Çünkü Hareket, PKK’nın suistimal ettiği toplumsal sorunları çözmeye başlamış ve yöre halkının eğitim düzeyini yükseltmiştir. PKK, ancak AKP’nin ‘Çözüm Süreci’ adı altında yaptığı siyasi hatalar ve Cemaat’in bölgedeki faaliyetlerinin önlenmesi sayesinde tekrar güç kazanabilmiştir.

Bu kendine has yöntemi, felsefesi ve çalışmaları yüzünden de Hareket sürekli olarak, en çok da Müslüman grupların sözlü saldırılarına, tacizlerine ve hışmına uğramıştır. Hatta bazı gruplar Hareketi İslami görmemiş, onu küfür içinde olmakla suçlamış ve komplo teorileri ile yatıp kalkan bazıları da onu yabancı istihbarat örgütlerinin maşası olarak lanse etmeye çalışmışlardır. Bugün bile, hem Ergenekoncu çevrelerin hem de AK partili bazı bürokratların Hareketi ülke içinde CIA-MOSSAD ajanı gibi göstermeye çalışmalarının; ancak yurt dışında ise o ülke insanlarını ‘burada İslam’ı yaymak ve sizi Müslümanlaştırmak istiyorlar’ diyerek korkutmaya çalışmalarının altında bu bakış açıları ve art niyetler yatmaktadır. Türkiye’deki diğer Müslümanları Hareketten uzak tutmanın ve onun başarılarına sempati duymaktan alıkoymanın en etkili yöntemi de budur.

Şimdi herşeyi toplayalım ve günümüze gelelim.

Böyle bir Hareketin 15 Temmuz’da gerçekleşen darbe teşebbüsünün arkasında olduğunu iddia etmek sadece bir art niyet ve bir hedef saptırma gayretidir. Yabancı ülkeler ve dünya medyası da buna inanmamaktadır. Gülen’İn, ‘’uluslararası bir heyet darbeyi araştırsın!’’ çağrısı da bu konudaki kendine güvenin bir göstergesidir. Cemaatin daha darbe girişiminin ilk dakikasından itibaren hedef tahtasına konulması ve darbe yapmakla suçlanması, 17-25 Aralık’dan itibaren Erdoğan eliyle bitirilmeye çalışılan bu sosyal oluşumun linç edilme kampanyasında oynanan son perdedir.

Darbeye teşebbüs etmek; Gülen’in, resmini çizdiğim felsefesine de, İslami anlayışına da, demokrasiyi; diğer Müslümanların tacizlerine rağmen şiar edinmiş bir lider oluşuna da, yurt dışında özellikle Batı’da kazandığı saygınlık ve güvenilirliğe de terstir. Yıllarca AK Parti yönetiminin demokrasi treninden inmemesi için çabalayan da, onu darbe kapılarını kapatacak sivil bir anayasa yapmaya teşvik eden de bu Hareket olmuştur. Bu gayretin önemi ve varlığı sonradan anlaşılacaktır. Çünkü geldiğimiz noktada AK Parti ülkeyi gittikçe otoriterleştirmekte, hukuk ve demokrasi rayından çıkartmakta, gittikçe bir Muhaberat devletine dönüştürmekte ve Batı’dan gittikçe uzaklaştırmaktadır. Toplumdaki mevcut önyargılar ve oluşturulan cinnet hali bunu şimdilik perdelemektedir. Ama bu sis perdesi yakında dağılacak ve gerçekler ortaya çıkacaktır.

Toplum, Hizmet Hareket’ini Erdoğan sonrası oluşacak enkazın üzerinde derin derin düşünürken keşfedecek ve sahiplenecektir. Fethullah Gülen’in, yaşanan bu uzun sürecin daha en başında ‘’affetmeye hazır olun!’’ demesini sağlayan motivasyon işte bu sonu gören basiretidir. Çünkü topluma küsmüş olan bir hareket, toplum kendisine en çok ihtiyaç duyacağı bir anda ona yardım elini uzatmayabilir! Bu da kardeşlerinin ihanetine rağmen onları affeden ve onlara yardım eli uzatan Yusuf mesleğine terstir…

Cemaat ve AKP ekseninde 15 Temmuz darbe konusunu irdelemeye kısmetse devam edeceğiz.





27 Mart 2016 Pazar

AK TROLLERDE ERGENEKON GENİ VAR MI?

Bu yazı 28 Mart 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


AK Trol ekiplerinin faâliyete geçmesi ile birlikte küfür, tehdit ve hakâret içeren saldırı mesajları, Twitter’i en aktif kullanan ülkelerden birisi olan ülkemizde karşılaşılan, ciddî sorunlardan biri hâline geldi.

Özellikle 17-25 Aralık sürecinin ardından birçok trolün, saldırdıkları kişiler tarafından savcılığa şikâyet edildiklerini ve cezalar aldıklarını, kimlikleri tesbit edilen bazılarınınsa hemen ‘özür!’ mesajları yazarak kurtulmaya çalıştıklarını ibretle takip ettik.

Bu süreçte insanların en çok dile getirdikleri şaşkınlık unsuru; AKP’nin ‘’dindar’’ parti tabanından seçerek belirli bir ücret karşılığı toparladığı genç bir kuşağın, gizli hesaplar arkasına saklanarak nasıl bu kadar küfürbaz, saldırgan, öfke dolu, tekfirci, tolerans yoksunu, dışlayıcı ve hattâ yalancı bir karakter sergileyebilecekleri oldu. Kendilerini bizzat parti içinden bâzı siyâsilerin bile ‘Trol’ ve ‘Troliçe’ diye nitelendirdikleri birçok Havuz medyası yazarı ve medyacısını da az önceki satırlara dâhil ediyorum.

Belediyeler veya farklı kurumlar bünyesinde teşkil edilen trol ekiplerinin varlığı hiçbir zaman yalanlanmadı. AK Parti içinden insanlar bile varlıklarını doğrulayıcı söylemlerde bulundular.

Bu noktada insanların pek farkında olmadıkları başka bir gerçeği dile getirmek istiyorum. Ergenekon yapılanması nasıl siyâseten AKP içinde kendine yeni bir vücut kazanmış ve giydiği yeni yeşil elbise sâyesinde nasıl yeni bir hareket alanı kazanmışsa, bu trol meselesinde de son derece aktif bir rol üstlendiğini düşünüyorum. AK Partinin hukuk ve yargı sistemine yaptığı müdâhaleler, fişlemeler, kayyım atamalar ve atanan kişilerin motivasyonları ve benzeri birçok eylemlere bakıldığında ardında hep Ergenekon refleksleri ve motivasyonları olduğu görülür. AKP çok yakın bir gelecekte yargılandığında ve soruşturmalar Ergenekon’a sıçradığında bunun daha net bir şekilde ortaya çıkacağını şimdiden söyleyebilirim.

Ergenekon ve Balyoz dâvâları süreçlerini hatırlıyorsanız şayet; bu derin örgütün, askeriyenin imkanlarını kullanarak İnternet üzerinde algı, imaj ve dezenformasyon yapacak ekipler oluşturduklarını da hatırlarsınız. Bu kadar tecrübeli, hırslı ve psikolojik harp yöntemlerine önem veren yasa dışı bir örgütlenmenin, özellikle de yaşadığı Ergenekon davaları şokunun ardından, AKP eliyle yeniden hayat bulmaya çalıştığı ve yeni örgütlenmesini tam gaz gerçekleştirdiği böyle bir dönemde, bu ‘trol orduları’ meselesini ihmâl edeceğini sanmıyorum.

Her yeni hukuksuz eylemde arkasında iz bırakmamak adına AKP’nin vücudunu kullanan bu derin ekibin, AK Trol oluşumlarında da parmağı olduğuna eminim. Az önce özetlediğim stratejilere ilâve olarak, AKP’nin Hizmet Hareketi’ni ve cemaatleri bitirmek maksadıyla yaptığı çalışmalarda da Ergenekon’un motivasyonlarını ve reflekslerini görmek mümkün. Perinçek bunu birçok kez dile getirdi. Bu yöndeki düşüncelerimi ben de daha önce dile getirmiştim.

AK Trol ordusunun belli hesaplar üzerinden gerçekleştirmeye çalıştıkları algı operasyonlarının nitelikleri de bu düşünceyi kuvvetlendiriyor. Gazeteci Faruk Arslan’ın Twitter hesabını ele geçiren uzman gladyocu bir ekibin hesaba koydukları mesajların ve sergilenen düzeyin AK Troller aracılığıyla başarılmaya çalışılan algı operasyonlarıyla benzerliği, trol eylemlerinin AKP’den daha üst bir akıl tarafından organize edildiğini gösteriyor. Onların uyguladıkları içerik ve düzeyin paket olarak troller tarafından da kullanıldığını görmek zor değil. Erdoğan çevresinde kümelenen oligarşik bir kadrolaşmanın bu Ergenekonvâri çevreler ve trol ekipleri ile olan yakın ilişkileri çokları tarafından dile getirilmişti zâten.

Benzer şekilde, benim AKP ile ilgili yazdığım yazılarımı Twitter okuyucuları ile paylaşan Emre Uslu’ya yönlendirilen organize hakaretlerin ve saldırıların niteliği ile Ergenekon aleyhine yazdığım yazılarda, yine Uslu’ya, yönlendirilen saldırılar hep benzer özellikler taşıyorlar. Bu da bana saldırıların AKP üstü bir organize merkezi olduğunu düşündürüyor.

Trol ekiplerinin en ufak bir parti içi muhâlefete bile saldırdıklarını, Ergenekoncu çevrelere hiç laf etmediklerini, Erdoğan’a hakâret eden Perinçek’e bile tek bir laf söylemediklerini, HDP ve Kürt sorununa Ernekoncu tepkiler verdiklerini, APO’ya bile saldırmadıklarını müşâhede etmişsinizdir. İddiâ ediyorum ki, AK Parti ve Erdoğan’ın ipleri Ergenekon tarafından çekildiğinde bu trol ekiplerinden bir kısmının onlara da saldırdıklarını göreceksiniz.

Yâni özetle; AK görünümlü, AKP bünyesinde ve onun örtülü ödenekleri ile sübvanse edilen; ama Ergenekoncu olan trol ekipleri olduğunu düşünüyorum. Eminim ki bu yapılanma, adâlet bir gün trollerin peşine düştüğünde AK Partili kandırılmış gençlerin isimlerini trol listeleri olarak adâlete teslim edecek ve kendi gladyotik trol ekiplerini adâletin periskobundan kaçırmaya çalışacaktır.

Sosyal medya üzerinden algı oluşturma ve yönlendirme amaçlı ‘trol orduları’ veya ‘trol grupları’ oluşturma meselesi yeni bir strateji değil. Bugün Amerikan siyâset ve politika literatürüne bile giren ve ‘’kamuoyu oluşturma maksadıyla sun’i kitle yaratma’’ (Astroturfing) stratejisi olarak bilinen bu uygulama sosyal medyada da kullanılmaktadır.

Meselâ, AKP’li tabanı kandırma adına sanki Mısır’da öldürülen Rabiâ isimli kıza destek halktan geliyormuşçasına oluşturulan organize tepki, aslında AKP adına bir seçim malzemesi olarak tasarlanmıştı. Oysa bugün Rabiâ’nın adı bile anılmıyor. Hattâ onun katili olan diktatör Sisi’nin bugünlerde Türkiye’ye dâvet edileceği söyleniyor. Mursi’yi, Sisi’nin ve dolayısıyla Suud’ların kucağına atanın yine Suud’larla çok yakın ilişkileri olan, zamanın Erdoğan hükümeti olduğu yönünde ciddî iddiâlar var. Hâl böyleyken; AKP’ye ait medya havuzunun ve trol ekiplerinin yapay algı operasyonlarıyla; ölen Rabiâ üzerinden, sanki Erdoğan mazlumların hâmisi ve darbeye karşı Mısır halkının yanında imiş gibi bir hava oluşturuldu ve bu da oya dönüştürüldü. Örnekler çoğaltılabilir…

Wikipedia’da yayınlanan bir yazıda, ABD’de bir dönem araştırmacı gazetecilik yapan Sharyl Attkisson’a atfen, ‘astroturfing’ kapsamında trol grupları oluşturup kullanmanın gittikçe artan bir eğilim olduğu dile getiriliyordu. Bu tür stratejilerin bizimki gibi üçüncü sınıf demokrasilerde, sadece yaydıkları algılar ve korkular ile nefes alabilen muhâberat hevesli derin gladyotik ekiplerce ıskalanacağını sanmıyorum.

AK Trol ve Ergenekoncu çevrelerin devlet imkânları ile oluşturdukları bu algı operatörü grupların amaçları insanları yıldırmak, baskılamak, kamuoyu ve gündem oluşturmak, gerektiğinde tehdit etmek ve dezenfarmasyon yaparak kamuoyunun dikkat ve algılarını belli istikametlerde maniple etmek.

Başta da resmettiğim gibi elbette bütün troller belli bir grubun üyesi veya örgütlenmenin parçası olarak hareket etmiyorlar. Gönüllü ve bireysel olarak bu tür algı operasyonlarının maşası hâline gelen bireyler de mevcut. Bu, insanlardaki birtakım karakter açıklarının, kırılmaların ve hastalıkların bir yansıması ve bu yüzden de münferit şahıslar tarafından da büyük oranda temsîl ediliyor.

Trollere böyle genel bir bakışın ardından daha mikro bir alana kayıp onların iç dünyalarına ait birtakım ruhsal ve psikolojik özelliklerini irdeleyerek konumuza devâm edeceğiz.



9 Şubat 2016 Salı

CEMAAT NEDEN VE NASIL KAZANIYOR? (7)

Bu yazı 4 Şubat 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Yaşadığımız sürecin ülkemize ve Hizmet Hareketine olan katkılarına devâm edelim.

AKP ve Hükümete bakan yönleriyle…

Bölünme noktasına gelen toplumsal kesimler bundan böyle bir arada yaşamanın formülleri üzerinde çalışmaya başlayacaklardır. AK Parti artık tabelası bile kalmayacak şekilde tarihin çöplüğüne atılacaktır. Eskiçağa dayalı mistik, tarihî drama konulu bazı Hollywood filmlerinde, birtakım lanetlenmiş kavim veya gruplardan bahsederken ‘’hani o isimlerini kullanmadıklarımız var ya!’’ şeklinde bir tanımlama yapılır. Böylece onların isimlerini bile telaffuz etmenin bir lanet, korku veya utanç vesilesi olduğu ifâde edilmek istenir. Bugünkü bazı siyâsîler ve AKP hakkında da gelecekte buna benzer bir iğreti durumu ve unutmaya çalışma hâli yaşanacağını düşünüyorum.

İşte böyle bir dönem geldiğinde Hizmet Hareketi gibi dinamik, eğitimli, gelecek vaad eden, geleceğe ait bir plan ve projesi olan, diyaloğa açık, en önemlisi de her açıdan dibe vurmuş bir toplumu kısa sürede onarma işinde mahâret sergileyebilecek Yusuf misâli bir kahramana, iş ortağına ihtiyaç duyulacaktır. Yusuf (a.s.) eski Mısır için böyle bir fonksiyon edâ etmiştir. Emre Uslu’nun da işâret ettiği gibi ‘AKP, ilk 10 yılında arkasındaki Cemaat aklının destek ve yardımıyla güzel işlere imza attı’. Ne var ki sonradan rotasını Ergenekon’a ve çıkarlarını korumaya çevirdi. Cemaat’i kanun dışı işlerine ve çıkar sağlama ağlarına bulaştıramadığı için onun bürokrasideki varlığından korktu ve Ergenekon’un fısıltılarına inanarak Cemaat’i bertaraf etmeye kalkıştı.

Ancak Cemaat ile çatışma sonucunda ülkeyi idâre etme noktasında aniden zorluklar yaşamaya başlandı; ülke IŞİD ve PKK’nın cirit attığı, her türlü yolsuzluk ve hırsızlığın rahatça işlenebildiği bir konuma geldi. Devlet politikaları ve atılımlar durdu, ekonomi yalpalamaya başladı. Ülke bölünme noktasına ve büyük bir savaşın eşiğine getirildi. Sorun yaşamadığımız komşu devlet neredeyse kalmadı. Müslüman ülkeler arasında itibârımız sıfırlandı. Arap sokakları iç politikamıza malzeme yapılırken o ülkelerin hassasiyetleri dikkate alınmadı. İç politakaya dönük bir manevra ile AKP tabanını heyencanlandırma adına para ödenerek sokaklarda Türk bayraklı ‘’Halife Tayyip’’ gösterileri yaptırılan bazı Arap ve Türkmen köylüler dışında Arap dünyasında pek dostumuz yok artık. Aksine Türkiye’nin ‘’hilâfet’’ tandanslı emelleri daha da sorgulanmaya başlandı. Ali Bulaç gibi aydınların; Arap dünyasında ‘’abi rolü’’ oynamayın şeklindeki uyarıları işte bu hatalara işâret ediyordu. AKP Hükümetinin yanlış yönlendirerek Sisi’nin kucağına attığı Mursi ve Mısır, Libya ve Suriye konusunda yapılan hatalar da bunlara örnektir.

İlâveten; AKP’nin son üç yılda yaptığı hukuksuz müdâhaleler ile ülkemizde istihbârat ve adâlet sistemleri çöktü; ciddî güvenlik zaafları yaşanmaya başlandı. Kısaca; oluşan güvenlik açıkları ve istikrarsızlık yüzünden ‘’devlet treni rayından çıktı’’ (Ali Ünal); şu anda da devrilmek üzere.

Emre Uslu’nun katıldığım bir görüşü var: ‘’Yarının Türkiye’sinde söz sahibi olmak isteyen hangi siyâsî görüş olursa olsun, Cemaat’in bu aklını yanında görmek isteyecektir.’’ Cemaat’in vasıf ve kaabiliyetlerini bizzat gözlemlemiş olan geleceğin siyâsî partileri, bu dinamik ile çatışmak yerine onunla, bürokrasi ve sivil insiyatif yoluyla, çalışmak isteyeceklerdir. Devlet aygıtının sadece Cemaat ile değil, tüm unsurları ile barışarak onlarla birlikte çalışması ülkeyi şahlandıracağı gibi toplumsal kaynaşma ve huzuru daha iyi bir noktaya getirecektir. Hattâ böyle kaotik bir süreçte Hareket’in Kürt sorununu sivil yöntemlerle çözmede gösterdiği ama AKP’ce çelme takılan başarısı ve diplomasi konusunda AKP’ye verdiği ama dinlenmeyen tavsiyelerindeki haklılık (Mavi Marmara, Mısır, Suriye gibi) ve ondan doğan felâket sonuçlar göz önüne alındığında; Hizmet Hareketi ve onu besleyen ‘aksiyona dönüşmüş felsefenin’ desteğine ileride daha çok ihtiyaç duyulacak ve ona itimâd edilecektir.

Sadece Emniyet’e bile göz atmak bu konuda yeterli bir fikir verecektir sanırım. Hem emniyet birimlerimizin planlı gayretleri hem de Cemaat’in güneydoğudaki eğitim ve hizmet faaliyetleri neticesinde PKK ve KCK bitme noktasına gelmişti. Oysa AKP, terör örgütü ile Oslo’da yaptığı anlaşmada Cemaatin bölgede bitirilmesini gündeme alabildi. Nitekim, o plana göre de hareket etti ve böylece KCK ve PKK’ya ihtiyacı olan hayat öpücüğünü vermiş oldu. Bugün geldiğimiz noktada ülkede iç savaş durumu oluştu; devlet öğretmenlerini bile bölgeden çekti ve bölge halkını ateş çemberinin içinde bıraktı. Hatırlarsanız bir süre önce bir emniyet amirinin basına sızan ses kaydında PKK ile çıkıp çarpışacak polis bulamıyorum deniyordu. Yine bir TV kanalına konuşan bir analizci, yaptığı değerlendirmede Cemaat’i tasvip etmediğini ancak devlet gerekli şartları sağlamadığı hâlde o ‘’paralel’’ denen insanların hiç düşünmeden kendilerini kurşunların önüne attıklarını söylemişti. Bugün o insanlar AKP tarafından sürüldüğü veya tutuklandığı için ülkede önemli bir istihbarat ve emniyet zaafı oluştu. Bu, terör sarsıntısı geçtiğinde daha net anlaşılacaktır.

Devletin tüm yargı ve istihbârat sistemini elinde tutan ve bir kukla gibi oynatan İslâmcı AK Parti ve Ulusalcı-Kemalist Ergenekon’a rağmen, Cemaat kurumlarının baskınlardan, soruşturma ve tutuklamalardan tertemiz çıkmış olması toplum nezdinde hakkındaki ön yargıların daha rahat bir şekilde kırılmasını sağlayacak ve bahsettiğim zeminlerin oluşmasını kolaylaştıracaktır. Emre Uslu’nun da işâret ettiği bir gerçek var. Herkes biliyor ki; eğer bu yoğunluktaki baskınlar, soruşturmalar ve teftişler başta AKP olmak üzere her partiye ait belediyelere, başka vakıflara, hatta Milli Eğitim dahil devlet diğer kurumlarına yapılmış olsa idi hiç biri bu kadar temiz çıkamazdı. Cemaat, kendisine atılan bütün iftirâlardan; hattâ ön yargılardan bile temizlenerek çıkıyor süreç sâyesinde ve daha çok şey öğreniyor. Zamanı geldiğinde, Yusuf’un mâsûmiyeti gibi, layık olduğu değere kavuşacaktır.

Ayrıca, Uslu’nun belirttiği gibi Cemaat, tüm baskılara rağmen şiddete başvurmadı ve dünyada bu konuda İslâmcılar hakkında varolan önyargıların kendisi için geçerli olmadığını göstermiş oldu. Yapılan baskın ve teftişlerde herhangi bir illegal suç deliline rastlanamadı.

Bu hususta tarihe not düşmek adına şu örneği de zikretmek istiyorum. Cemaat’in kurumlarından birisine atanan bir kayyımın incelemeler sonucunda dosyalarda ve hesaplarda en ufak bir suç unsuru oluşturabilecek bir hatâ bile bulunamayınca sinirlenip, ‘bu kadar mükemmel ve titiz çalıştıklarına göre kesin bir planları vardır’ demek sûretiyle ille de art niyet ithâmında bulunması; yaşanan cinnet hâlini, yürütülen Cadı Avı’nı ve siyâsîlerin atananlar üzerindeki suç oluşturma baskısını net bir şekilde anlatmaktadır.

Bu temiz olma hâli de Uslu’ya göre, Cemaat’in esnaf tabanınında; yaptıkları bağışların adreslerine gittiği şeklinde bir güven tazelemesi görevi görecektir. Kanaatimce, diğer çekingen kesimlere de ileride daha bir güvenle Hareket’in faâliyetlerine maddî ve manevî anlamda katkıda bulunma konusunda cesâret verecektir.


Devâm edeceğiz…


8 Şubat 2016 Pazartesi

CEMAAT NEDEN VE NASIL KAZANIYOR? (6)

Bu yazı 4 Şubat 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Yaşadığımız sürecin ülkemize ve Hizmet Hareketi’ne olan katkılarına devâm edelim.

Topluma bakan yönüyle…

AKP, Ulusalcılar ve derin yapılar eliyle kamplaştırılıp birbirlerine karşı düşmanlaştırılan insanlar dibe vuruşun ardından gelecek rahatlama döneminde kaybettikleri birlikte yaşama duygusunu tekrar kazanacaklardır. Toplum bu yönüyle bir arayış içerisine girecektir. Diyalog, Alevi ve Güneydoğu açılımları ile bu konuda en başarılı ve bir temele dayalı faâliyetler yürüten Hareket, bu konuda fikrine danışılacak ve enerjisine ihtiyaç duyulacak ilk adres olacaktır.

Süreç içerisinde AKP eliyle din istismârı en yüksek boyutta yaşandığından; artık hiçbir İslâmcı parti, dini bu kadar fütursuzca suistimal etmeye yanaşamayacaktır. Hattâ; AKP tecrübesinden sonra başka hiçbir İslâmcı partinin bir daha merkeze yerleşebilme ihtimâli kalacağını sanmıyorum. AKP eliyle siyâsete bulaşıp devletleşmiş ve birtakım çıkar ilişkilerine bulaşmış olan dinî gruplar ise ya hatâlarından ders alarak saflaşacak ve kirlerinden kurtulacaklar ya da yok olacak veya dağılıp ufalacaklardır. Böylece ülkede gerçek İslâmî anlayışın tesis edilebileceği yeni uygulama alanları açılacaktır. Dinî hizmet sahası Kur’an ve Sünnet’e dayalı fabrika ayarlarına geri dönebilen gruplar ile birlikte genişleyecektir.

Mahmut Akpınar’ın da işâret ettiği gibi ‘’Câmia mensuplarının çektikleri ve yaşadıkları lehlerine dönecek ve pek çok kesim ‘yanılmışız’ diyerek özür dileme yoluna girecektir. Yolsuzlukların, usulsüzlüklerin, İslâm’a ve hukuka uymayan pek çok iş ve eylemin algı yönetimiyle uzun süre ve kalıcı olarak örtülemeyeceği bütün kamuoyu, muhafazakârlar, cemaatler tarafından da görülecektir.’’

Emre Uslu, ‘’17-25 aralık yalancıları, hırsızları, saray soytarılarını, kabin memurlarını, siyâsî câriyeleri, kapı kullarını, namuslu aydınlar ve dik duran muhafazakârlardan ayrıştıran tarihi bir darbedir. Değeri 30 yıl sonra çok daha iyi anlaşılacak bir darbe’’ derken haklıydı. Buna Levent

Gültekin’in AKP’li bir yetkilinin ağzından aktardığı; ‘’siz Erdoğan’ı yanlış yapıyor sanıyorsunuz. Hayır hata yapmıyor! Ülkeyi bölmek istiyor’’ şeklindeki itirâfını da buna dâhil edebilirsiniz.
Gültekin’in, ‘’bugünlerin en faydalı olayı gerçek bölücüleri anlamamızı sağlamasıdır’’ sözü şüphesiz bir gerçeğe işâret ediyor. Süreç bittiğinde enkaz yığını üzerinde pişmanlıklar yaşayan halk kitleleri bir daha hiçbir siyâsiye gönlünü o kadar fütursuzca açmayacaktır. Erdoğan ve AKP, Türk halkına ve dünya Müslümanlarına İslâmcılığın gelebileceği en kirli boyutları göstermiş olacak ve onun yapabileceği en büyük duygusal istismârın ve tahrîbâtın temsilcisi olarak anılacaktır.

Muazzam yoğunluktaki güvenin ülkeyi nasıl bir felâkete ve bölünmenin eşiğine getirdiğini gören, özellikle, muhafazakâr kesim artık daha temkinli davranmayı öğrenecektir. Her sakallının ve ‘’Allah diyenin kâbe yolcusu olmadığını’’ anlayacaktır. Her dönemde karizmatik siyâsî liderlerin duygusal olarak peşine takılmış olan halk, artık daha çok ilkeler ve prensipler ışığında faâliyet yürüten siyâsî oluşumlar görmek isteyecek; onların vaad ve söylemlerini sorgulayacak, duygusal değil; ilkesel bağlılıklar sergileyecektir.

Sadece AKP’nin doyumsuz ve çirkef siyâsî anlayışı değil, diğer partilerin plansızlığı, programsızlığı ve zulüm karşısındaki suskunlukları da aslında ne kadar kırılgan ve sahte bir demokratik sistemimiz olduğunu herkese gösterecektir. Siyâsetin, ekonominin ve özellikle devlet politikalarının, tamâmıyla bu tür partilere emânet edilemeyeceği daha net anlaşılacaktır. Kendi vatandaşını ülke içinde ve dışında fişleyen, jurnalleyen, cadı avlarına maruz bırakan, yabancı temsilciliklere şikâyet eden, rüşvetler teklif eden, her politikası çöken, adı terörle anılmaya başlayan, halkına kin, öfke ve nefret kusan bir iktidar bu milletin binlerce yıllık devlet akıl ve itibârını hiç olmadığı kertede ziyana uğratmıştır.

Bu belâ def edildiğinde artık devlet aklı, vakarı, denetimi ön plana çıkacaktır. İtibâr saraylarda ve lüks harcamalarda değil; âdil hükmetmede, akıllı ve ilkeli harekette, hakîkati temsil ölçüsünde aranacaktır. Çıkara ve lider sultasına dayalı siyâsî parti ve milletvekilliği sisteminin zararları her boyutuyla daha iyi görülebilecektir. Bu da; zâten gladyotik yapı da AKP ile birlikte yargılanacağından, zincirlerini kırmayı başaran siyâsî sistem içerisinde, değişimi ve reformu tetikleyecektir.

Devâm edeceğiz…


29 Ocak 2016 Cuma

HATEMi RÖPORTAJI, GAZETECİLİK ve CEMAAT

Bu yazı 28 Ocak 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Aksiyon dergisinde yayınlanan Hüseyin Hatemi röportajı tartışma yarattı. Hatemi, 17-25 Aralık sonrası süreçte Erdoğan ve AKP’ye ait Havuz medyasında etkin olmuş bir isim ve söylemleri ile bugün Cemaat aleyhine oluşturulmaya çalışılan negatif imajın ve suçlamaların bir parçası. İslamcı kesimlerde ağırlığı olan bir isim. Sonradan yetme; tamamen para, hırs, şöhret ve makam için kulağına çalınan her iftirayı yazacak tiplerden değil. Yaptığı suçlama ve Cemaat nazarında iftira niteliği taşıyan söylemlerini daha çok ideolojik ve duygusal bağlar nedeniyle yapabilecek bir isim. Ayrıca Cemaat’in, toplumu uyarmaya çalıştığı İranlaşma eğiliminin aksine, Hatemi İran sevgisi olan ve bunu ifadeden de çekinmeyen bir kişi. Çoğu kimse tarafından ‘İrancı’ olmakla dahi suçlanıyor.

İşte böyle bir isimle bir roportaj gerçekleştirdi Aksiyon dergisi. Emre Uslu, Cemaat’e bu kadar hakaret, iftira vb. söylemlerde bulunmuş bir isme mikrofon uzatılmasını sert bir dille eleştirdi ve bu röportaj ile onun görüşlerinin meşrulaştırılmış olduğunu iddia etti. Ona göre bu ‘’ilkesiz’’ bir hareketti ve yanlıştı.

Ardından Tuncay Opçin, Uslu’ya aynı sertlikte ancak ilke noktasından değilde habercilik yönünden karşı çıktı. Alevlenen ortamda gelen tepkilere baktığımda, genellemek zor olsada, üç tip görüş eğilimi gözlemledim:
  1. Grup: Uslu’nun eleştirisini sert bir üslüpla gündeme getirmesi belli bir kesimde ani, duygusal bir tepki oluşturdu ve Opçin’in bir bakıma ilk anda imdada yetişen ve ‘habercilik’ üzerinden yaptığı ‘röportaj yerinde ve güzel’ görüşü etrafında, toplanmalarını sağladı. Daha sonra mesela Hasan Sutay da habercilik yönüyle bu gruba dahil oldu. Ancak bu grup kapsamında tepki veren çok kişinin, Uslu’nun ifadesindeki genellemeden incinerek ve eleştiri kabul edebilirlik süzgeçlerine göre tepki verdiklerini düşünüyorum. Farzı muhal; mesela ben Emre Uslu’nun imaj danışması olsaydım ve benim önereceğim şekliyle ilk çıkışını yapsaydı; bu gruptaki çok kişinin Uslu’ya kısmi veya tamamen hak vereceğini düşünüyorum.
Zaten Cemaat tabanındaki ‘Uslu eleştirilerine’ bakış ve algılayış genelde şu eksendedir: Çoğunlukla üslubuna ve eleştirilerine takılıp sevmeyenler; severek takip edenler veya dediklerine tam katılmasada dikkat kesilenler. Bunlar da ikiye ayrılır: Üsluba çok aldırmayan veya üzülsede; adamın haklı olduğu noktalar var; ama şu nüanslar da var, onlar açısından bakamaması normal diyenler ile iyi söylüyor ama tüm Cemaat de böyle dövülmez ki, bu kadar da genellenmez ki; bu haksızlık şeklinde bakanlar. Konuya güzel bir yazıyla değinen Yeniyön’den Fuat Baran, Uslu’nun ‘ilke’ noktasında yaptığı uyarıyı haklı bularak onu savundu ama seçilen üslup noktasında bu son bahsettiğim bakışa işaret etti. Bu grup içerisinde Emre Uslu’ya ve bana verilen bazı tepkilerden çıkarabildiğim kadarıyla kafası karışık bir kesim daha vardı. Onlar, konuyu röportajın ‘habercilik’ değeri veya Uslu’nun ‘ilkeli olma’ noktasından değil de, daha imgesel bir düşünce tarzını temsilen, ‘affetme’, ‘muhabbet fedailiği’ gibi birtakım sloganik söylemler üzerinden ifade etmeye çalışıyorlardı. Arada küstahlaşan birkaç kişi olsa da onlarda da ‘konu kapansın artık’ telaşını görüyordum.
  1. Grup: Röportajı kısmen veya tamamen hatalı bulan ama Uslu’nun tercih ettiği Cemaat’in tümüne hitab eden üslubu tasvib etmeyen bir kesim de vardı. Ihsan Yılmaz her iki tarafın da haklı olduğu yönler olduğunu ifade eden ancak tartışmadaki üsluba dikkat çeken bir mesaj attı.
  2. Grup: Renk vermemeye çalışarak tartışmayı uzaktan izleyen; muhtemelen her iki tarafta da haklılık payı bulduğu halde konuyu fazla deşmek istemeyen, uzatılmamasını isteyen bir grup.
Ben şahsen şu görüşteyim:

Evet, Uslu çok daha stratejik bir üslup tercihi ile endişesini daha çok kişiye hissettirebilirdi. Bu bağlamda onun ‘Cemaat de ilkesizlik’ tarzındaki ifade tercihini ‘daha sistematik ve istikrarlı bir ilke, bir tavır belirleme ve o şekilde yayın politikası ve savunma stratejisi izleme’ olarak ifade etmeyi daha uygun buluyorum.

Cemaat’in üzerine bu kadar haksızlıkla, adice, çirkefçe, hukuksuzca gelindiği; Havuz yazarlarının ve Hükümet çevrelerinin sakız çiğneme rahatlığında ve mahalle kadınlarının dedikodu ağzıyla Cemaat’e her gün iftiralar atıp, hakaretler ettiği; delilsiz suçlamalar yaptığı ve bunu yaparken de bir nebze olsun utanmadıkları böyle bir dönemde o çevreden önemli bir isme mikrofon tutulması salt başına habercilik refleksi ile değerlendirilemez. O insanların iftiraları yüzünden sizin kardeşleriniz, eşleri, çocukları ölmüş, sürülmelere, yargısız tutuklamalara uğramış, mallarına el konmuş ve maddi zorluklara maruz kalmışken ve tüm bu yaralar insanlarınızın gönlünde taze bir yara olarak duruyorken, buna zemin hazırlamış birisine haber derginde görüş imkanı tanımak normal değildir. Çünkü normal zamanlardan geçmiyoruz! Benim ilk tepkim, diğerlerinden farklı olarak ve bir eğitim uzmanı olarak, röportajın içeriğini bu çizdiğim süzgeçten geçirerek kalite ve fayda noktasında analiz etmek oldu.

Opçin gibi bir yılların gazetecisi için Hatemi’den, içinde birkaç AKP eleştirisi ve Erdoğan göndermesi olan birkaç ifade koparabilmek değerli habercilik olarak görülebilir. Doğruluk derecesi de vardır bunun. Ancak sadece yukarıdaki ‘anormal şartlar ve yaralar’ açısından değil; röportajın kalitesi ve habercilik değeri noktasından da Opçin’e katılmadığım bazı noktalar var.

Ama öncelikle altını çizmeden geçemeyeceğim bir hususu belirteyim. Opçin’in yapılan haberciliği savunurken kullandığı dili de hiç tasvip etmiyorum. ‘Gazeteci değilseniz susun’, ‘haddinizi bilin’ tarzı yaklaşımların kimseye faydası olmadığı gibi bu doğru da değil. Veya ‘haberi onaylayan 20 küsür yıllık gazeteci, sen kimsin’ tarzı kıyaslamalar da aynen o şekilde. Bugün Türk medyası yıllarca tecrübeye sahip kişilerce temsil ediliyor ama meslek ilkeleri, üslup, kalite vb. birçok noktada yerin dibinde geziniyorlar. ‘Meslekten olmayan sussun’ tarzı yaklaşımlar, bugün bir çok meslekte fasit daireler ve başarısızlıklar oluşturan mesleki enaniyetlerin oluşmuş olmasının nedenidir ve yanlıştır. Bu konuya farklı bir yazıda devam edelim.

‘Haber değeri’, gazetecilerin veya yayın yönetmenlerinin tekelinde olan bir husus değildir. Tartışmaya açıktır. Fakat konumları gereği yayın yönetmenlerinin sorumluluğunda ve yetkisindedir. Bu yüzden de yanlışlıklara veya eksik bakış açılarına maruz kalabilirler. Yıllar önce ABD’de bir editörü aramış ve yeni kurulan Fen, Matematik ağırlıklı eğitimde model olacak olan bir devlet okulunu haber yapması için konuşmuştum. ABD’de bu alanlarda kalite çok düşüktür ve sistem bir çözüm arayışındadır. Hele bir de bu okul fakir zencilerin yoğun olduğu bir bölgede açılıyorsa bu toplumun daha da ilgisini çeker. Ancak eğitimden hiç anlamadığına vakıf olduğum bu ‘tecrübeli’ editör bunun bir haber değeri olmadığını söylemişti bana. Bu kişisel tercihiydi ve toplumun ihtiyaçlarını okuyamayan bir bakış açısıydı.

Ayrıca bir yayın yönetmeni ne kadar tecrübeli olursa olsun bazı olaylara sırf gazeteci refleksi ile yaklaşmak yeterli olmayabilir. Gazetelerine yarı çıplak kadın resmi koyarak toplumsal bir ihtiyaca cevap edeceğini ve satışlarını artıracağını düşünen yayın yönetmenleri de meslekte 20 yılın üstünde tecrübeye sahip kişilerdi. Ergenekon davaları sürecinde birkaç hususta daha farklı gazetecilik tavrı sergilenebilirdi diyerek eleştiri yapan Cemaat’e yakın bazı gazetecileri de unutmamak lazım. Geçmişte Cemaat medyasında mikrofon tutulan, ekranlara taşınan, isimleri parlatılan her isim de doğru bir tercih değildi. Nitekim A. Turan Alkan ve Ali Bulaç bir televizyon programında bu hataya işaret etmişlerdi.

Özellikle anormal süreçlerden geçen ve haksız iftiralara ve saldırılara maruz bırakılan bir Cemaat medyasında böyle bir karar merciinde iseniz işiniz daha da zor. Duygular hala yaralı iken o yaraların oluşmasına acımasızca katkıda bulunmuş bir isme Uslu’nun tabiriyle ‘mikrofon uzatmak’ haber değeri olsa bile ‘gerekliliği’ ve ‘fayda’ boyutunu haberciliğin önüne çıkarır. Yaptığınız şey habercilik başarısı olabilir ama doğru olmayabilir. Yıllar önce açlıktan ölmek üzere olan bir çocuğun başında bekleyen akbabanın resmini çeken tecrübeli fotoğrafçı ödül almıştı. Medya’ya göre bu bir başarı idi. Ancak sonradan bu habercinin vicdanı ağır bastı ve ölüme terkettiği o çocuğun acısı onu kendi intiharına sürükledi.

Bazen attığınız her ok hedef tahtasında 5’i vurabilir. Bu bir istikrardır ve o anlamda bir başarıdır; hatta bu güzel bir haber bile olabilir. Ancak bu reel planda bir başarı değildir çünkü hedef 12 olmalıdır. Erdoğan’ın etrafına belli saiklerle çöreklenmiş ve her emredilen iftirayı bir silah gibi köşelerinde acımasızca kullanan kişilerden birinden, hükümeti eleştiren birkaç cümlelik eleştiri ifadesi koparmak habercilik anlamında başarı olarak görülebilir. Belki de öyledir. Fakat bu aynı zamanda o kişinin görüşlerine değer verdiğiniz, ondan gelecek birkaç eleştiri cümlesine ihtiyacınız olduğu izlenimi uyandırır ve gönlü yaralı sevenlerinizi üzebilir. Yanlış mesajlar gönderebilir.

Bir örnek daha vereyim: 17 kişiyi katleden soğukkanlı, seri bir katille röportaj imkanı yakalamak ciddi bir habercilik başarısıdır. Ancak röportaj sonunda katilin vicdan azaplarını ve iç dünyasını yansıtan bir haber ortaya koyamadınız diyelim. Olay, onun sanat, şiir, hayat hakkındaki görüşleri, bir daha olsa gene yaparım replikleri ve hapis hayatının zorlukları üzerinden de gelişebilir. Böyle bir içerik sevenlerini kaybetmiş yüzlerce insanın yaralarını daha da kanatır. Bu çalışmanın tek faydası bu tür kişilikleri değişik boyutlardan incelemeyi seven psikologlara olur.

Cemaat’in, haklılığını isbat için; AKP’nin Havuzun dan hiçbir karakter katilinin yapacağı bir iki AKP ve Erdoğan eleştirisine ihtiyacı yok. Zaten Hatemi ve Dilipak gibi bazı isimler bunu başka mecralarda da kısmen yapıyorlar. Hatemi’nin veya Erdoğan’a yakın herhangi birinin yapacağı eleştiri üzerinden Opçin’in tabiriyle ‘gol atmaya’ çalışmak Cemaat’e hiçbir fayda sağlamaz. Cemaat’in haklılığı masum olmasında ve hakikatı savunuyor olmasındadır. Ben, Ahmet Hakan’ın Erdoğan eleştirilerine Cemaat medyasının değer verip sitelerine, köşelerine taşımasına dahi olumlu bakmamış birisiyim ki onun da ilk fırsatta Cemaat’e saldırması haklı olduğumu gösterir. Hani bu adamın görüşlerine değer veriyordun şimdi niye karşı çıkıyorsun noktasına getirir. Böyle ümitler Hak karşısında, sebeplere tevessül etme hatalarına da yol açar.

Zaten röportajdan bir gün sonra, eğer Sabah gazetesinin iddiaları doğruysa, Hatemi’nin ‘Cemaat Erdoğan’la aramı açamaz’, ‘benim Cemaat hakkındaki görüşlerim belli’, ‘bir de utanmadan Abant toplantısına çağırmışlar’ tarzı açıklamalar yaptığı gündeme geldi ki bu sonuncusu doğruysa bu tarz teklifler de bu yazıdaki hassasiyetler bağlamında yeniden ele alınmalı ve tekrar düşünülmelidir.

Bunların haricinde, röportaj boyunca Hatemi’den sadece birkaç klişe hükümet eleştirisi sadır olmuş ki bunu AKP’ye yakın başka isimler de yapmışlardı. Yazının çoğunda onun İran üzerine güzellemeleri ve övgüleri hakim. Diğer kısımlarında da akademisyen bildirisi konusundaki konumuna açıklık getirme şansı yakalamış; bazı AK Trollerin kendisini tehdit ettiğini söyleme imkanı bulmuş ve kendi cenahından bir gazeteci olan Hilal Kaplan ile olan bir meselesini gündeme taşıma şansı yakalamış… Yani benim edindiğim izlenimde bu içeriklerden hiçbirinin yaşanan bu anormal süreç bağlamında Cemaat’e bir faydası olduğunu düşünmüyorum; AKP eleştirileri dahil.

Bu tür insanlar Cemaat’in affetme ve diyalog kültürü içinde affedilebilirler; hatta kişisel haklar da affedilebilir. Ama bu kadar zulme imza attıktan sonra bu insanları ademe mahkum etmeli, edebi bozmamalı, gene insanca muamele etmeli; ama eskisi gibi ilim adamı, gazeteci, kanaat önderi gibi kimlikler altında baştacı da etmemelidir. Bu kadar ağır iftiralar ve ithamlarda bulunabilen kişilerin fikir anlamında kendi kanallarınızda söyleyecekleri hiçbir şeyden, velev ki hükümet eleştirisi olsun, bir fayda sağlanamaz. Yeni nesillere yanlış imajlar aktarılmış olur. Yaşanan her sıkıntı karşısında ana göre refleksler üretme tembelliği oluşur ve sistemleşilemez. Kurumlar bazında; ilkelerde doğruluk, stratejilerde kararlılık, istikrarda denge, yaklaşımlarda vizyon; ilişkilerde temkin, amaçlarda isabet yakalanamamış olur.

Tüm bu söylediklerime ilave olarak şunu da ifade etmekten çekinmem. Röportajın kalitesi noktasındaki endişelerim sabit kalmak şartıyla; belki bizim bilemediğimiz bazı dinamikler vardır ve farklı saiklerle bu röportaj yapılmış olabilir. Öyle bir durumda bile tepkilere neden olan toplumsal ve grupsal hassasiyetler önceden dikkate alınmalı, oluşabilecek tepkiler hesab edilmeli ve sunumlar bu tür hassasiyetleri önceden önleyebilecek paratöner sunumlar yardımıyla servis edilmelidir. Ben bu tür hiçbir öğeyi de bu röportajın sunumunda göremedim. Bu zaten meslekte yıllarca tecrübesi olan yayın yönetmenlerinin bile tek başına altından kalkamayacağı, farklı mesleklerden akılların da katkısına ihtiyaç duyulan bir husustur.


Bunlar şahsi görüşümdür. Meseleye hala salt gazetecilik çizgisinden bakıp ‘sen de kimsin’ diyenler olursa saygı duyarım. Pekala ben de yanılıyor olabilirim.



19 Ocak 2016 Salı

CEMAAT NEDEN VE NASIL KAZANIYOR? (3)

Bu yazı 19 Ocak 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.



Ali Ünal, 2014 yılında ‘’Hizmet için hep zafer’’ başlıklı analizinde sürecin Cemaat’e faydalarını irdelemiş ve aşağıdaki noktalara değinmişti:

  1. Her zaman Özalcı, Demirelci, Erdoğancı vs. olmakla suçlanan Cemaat, parti taraftarlığından uzak bulunduğunu ortaya koydu.
  2. Genellikle sağ-muhafazakâr tabana yayılan Hizmet Hareketi sol tabana da açılma imkânı buldu.
  3. Siyâsî hedefleri olmakla suçlanan Hareket, AKP saflarında rahatça gerçekleştirebileceği yolu izlemedi ve dürüstlük adına AKP’ye karşı durdu; ayrıca seçimlerde güçlü bir siyâsî etkisinin olmadığı da görülmüş oldu.
  4. Olması ihtimal ‘’Cemaat gururu’’ izâle edildi.
  5. Hareket içinde bazıları mevcut iktidarla ‘’gül devri’’ yaşanabileceği zehâbına kapılmış, siyâsetten beklentilere girmişlerdi. Mevcut süreç, bu zan ve beklentileri de büyük ölçüde belki de tamamen giderdi. [Bu tarz bir anlayışın yayılması Cemaat’in Kur’ân ve Sünnet üzerine ikâme edilen temellerini dinamitlerdi, UT]
  6. Son zamanlarda terörle suçlanan İslâm ve dünyadaki siyâsî-İslâmî hareketlerin yanlışları İslâm’ın imajına çok zarar vermişti. ‘’Türkiye’de İslâmcı kökenli güçlü bir iktidarın onca yolsuzluk, rüşvet, ihtikâr ve ihtilâs gibi savcılık iddiasına girmiş ve bilhassa İslâm ile asla bağdaşmayacak suçlarına, hukuksuz-kanunsuz uygulamalarına karşı Müslüman kesimler içinde en güçlü itirazı Hizmet Hareketi’nin yapması, hem Türkiye içinde, hem dışarıda bu suçların İslâm’a mâl edilmesinin ve İslâm’ın imajının bir yara daha almasının önüne güçlü bir set çekti ve Hareket, bilhassa dışarıda kendi prestij ve güvenirliğini de arttırdı.’’
Siyaset bilimci Mahmut Akpınar da 2014 yılında yazdığı ‘’Süreçte Hizmet Hareketinin kayıpları ve kazanımları’’ başlıklı yazıda konuya değinmiş ve özetle şu değerlendirmeleri yapmıştı:

  1. Yolsuzlukların, usulsüzlüklerin, İslâm’a ve hukuka uymayan pek çok iş ve eylemin algı yönetimiyle uzun süre ve kalıcı olarak örtülemeyeceği bütün kamuoyu, muhafazakârlar, cemaatler tarafından da görülecek ve Câmia’nın yaşadıkları lehine dönerek haklılığı anlaşılacaktır.
  2. Hareket içinde olanlar uzun bir aradan sonra bir dayanıklılık ve samimiyet testine tâbi tutulmuş oldu. Hareket beklentili ve kendi ajandası olan insanlardan arındı, samimi kişilere kaldı.
  3. Hareket yurt dışında ‘’devletin ajanı’’ gibi algılanıyordu. Süreç hareketin devletle organik bir bağı olmayan sivil bir hareket olduğunu göstermiş oldu.
  4. Hareket çok örtüştüğü [itikadî mânâda, UT] kirlenmiş, otoriterleşmiş, hukuk ve demokrasiden uzaklaşmış olan AKP ile ayrışmış ve benzer ithamlardan kurtulmuştur.
  5. Süreç harekete kendini revize etme, ihmal ve hatalarını yeniden masaya yatırma fırsatı verdi.
  6. Pek çok cemaat, hareket, tasavvuf ekolü, kaynak ve imkân mukâbili hükümetle örtüşürken Hizmet ise dayak yeme, kapatılma, hakarete maruz kalma ve tehdit edilme pahasına doğrunun yanında yer aldı; dik durdu. Bu tarihe karşı bir sorumluluk [yerine getirme, UT] ve not düşmedir.
  7. ‘’Cemaat güçlü’’, ‘’dokunan yanar!’’ gibi mübalağalı ithamların gerçek olmadığı, Hareketin sanıldığı kadar etkili ve güçlü olmadığı, bunların Hareketi yıpratmaya ve hedef göstermeye dönük karalamalar olduğu anlaşılmış oldu.
  8. Süreç, Hareket’in dünyada reklamı olmuş oldu. İnsanlar ve devletler bu Hareketi merak edip araştırmaya başladı.
  9. Süreçte Hareket sol cenahlarla ve Alevî kesimlerle daha sıkı diyalog kurma imkanı yakaladı.
  10. ‘’Entelektüeller, aydınlar arasında Hizmet ve ilkeleri, öğretileri merak edilir hâle geldi. İslâmcı kesime ve Müslümanlara toptan yaklaşan ve baştan reddeden sol kesimler, aydınlar Hizmet Hareketinin “farklı” olduğunu, bazı Müslüman kesimlerle, tarikat-cemaatlerle diyalog kurulabileceğini, görüş paylaşımı yapılabileceğini gördü. Hizmet Hareketine ait medya bu kesimlerce takip edilmeye, yayınlar okunmaya başlandı.’’
Bunlara ilâve olarak Emre Uslu konuya daha pratik bir açıdan bakarak ‘’Erdoğan Cemaat’e üç şekilde hizmet ediyor’’ başlığı altında şu değerlendirmelerde bulundu:

1.       Erdoğan’ın tüm baskılarına rağmen Cemaat şiddete başvurmadı. Dünyada baskıya mâruz kalan İslâmcıların şiddete başvurması konusundaki önyargı hep mevcut. Cemaat böyle davranmadığını aksine teröre destek veren İslâmcı bir hükümet ile arasına mesâfe koyduğunu gösterdi. Bu da bu Cemaat ile çalışılabilir imajı oluşturur.
2.       Yüzlerce baskında bir tek illegal delil, silah vs. bulamadılar. Erdoğan böylece Cemaat’e destek veren esnafa verdikleri paraların adreslerine gittiğini gösterdi ve Cemaate olan güvenini yeniden inşâ etti.
3.       Cemaat, aklını [AKP hükümetinin arkasından, UT] çekince onca gücüne rağmen AKP ayakta kalamıyor. Ülkede istikrarı sağlayamıyor.
4.       Uslu’nun doğru tesbitiyle; Erdoğan, yaptıkları ile Cemaat’e ne tür bir iyilik yaptığının farkında olmasa da Cemaat bunun farkında ve bu nedenle dik duruyor. Bu da Cemaat’in, kaybediyor görünsede, ileriki süreçte hem kendi tabanı, hem dünya, hem de Türkiye’nin geleceğine ilişkin düşünceleri olan yerli ve yabancı elitler nezdinde yerini daha da sağlamlaştırıyor.

Prof. Osman Özsoy, toplumdaki beklentilere rağmen AKP lehine sonuçlanan 1 Kasım 2015 seçimleri ardından yazdığı ‘’Hizmet açısından 1 Kasım seçimleri’’ başlıklı yazısında özetle ‘’Hizmet’in kaybetmemesi için AKP’nin kazanması gerekiyordu’’ şeklinde özetlenebilecek şu çıkarımları yapmıştı:

  1. AKP istediği sonuçları alamasaydı ve eğer onun gitmesiyle bir kaos durumu yaşansaydı bunda büyük oranda Hizmet Hareketi suçlanacaktı.
  2. Böylece Hareket siyâsî sonuçlar ortaya çıkaran sosyal bir yapı olarak algılanacaktı. Bu da Türkiye’de ve dünyada olumsuz bir imaj ortaya çıkaracaktı.
AKP’nin kazanmasıyla birlikte;

  1. Hizmet’in Batılı demokrasilerde kabul edildiği şekliyle bir sivil toplum hareketi (NGO) olduğu görülmüş oldu.
  2. Hizmet’in mevcut siyâsî iktidarla göbek bağı olmadığı görüldü. AKP ile arasındaki fark ortaya çıkıyor. Bu, Hareket’in önünü açıyor.
Yeniyön’den Cemal Meray ise, 3 Haziran 2015 tarihli ‘’Fethullah Gülen’in stratejik aklı’’ başlıklı yazısında özetle şu noktalara değinmişti.

  1. Gülen, önceden önlem alması durumunda son yılların parlayan yıldızı AKP’ye karşı ‘’haksızlık yapan’’ bir konuma düşecek ve Cemaat ciddî bir darbe alacaktı ve muhafazakâr kitleler nezdinde meşruiyetini yitirecekti. Algı yönetiminde profesyönel bir ekiple çalışan bir iktidar olması bunu kolaylaştıracaktı.
  2. Mısır’da İhvan’ı bugünkü duruma düşürenler aynı senaryoyu Türkiye için de planlamış olabilirlerdi.
  3. Bu hamleleri doğru okuyan Gülen ve Cemaat, hukukun üstünlüğüne vurgu yaptı. Sakinliği ile AKP hükümetini sinirlendirdi. AKP böylece daha çok hukuk ihlâli yaptı ve suç işledi. Bu da Türkiye’de farklı kesimlerin hukuksuzluk ve yolsuzluğa karşı bir araya gelebileceği demokratik bir tecrübeyi yeşertti.
Bu değerlendirmeler ışığında kazanımlar konusunu sadece Cemaat değil Türkiye eksenini de dâhil ederek daha geniş ve bütüncül bir perspektiften ele almaya devâm edeceğim.

6 Kasım 2015 Cuma

AK PARTİ SAMİMİ Mİ?

Bu yazı 5 Kasım 2015 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.



Bir süredir AKP-Cemaat-Ergenekon bağlamında toplumsal analizler yapıyoruz. AKP’nin 14 yıl sonunda toplumu getirdiği nokta eskisinden daha kötü. Cemaat başta olmak üzere toplumun diğer kesimleri AKP liderliğine güvenmiş ve sivil anayasa yapılması ve toplumsal birliğin sağlanması yönünde AKP’ye destek vermişlerdi.

AKP özellikle son üç yılda hakkındaki yolsuzluk iddialarını savuşturma adına toplumun diğer kesimleri üzerinde duygusal, zihinsel ve fiziksel tâciz yöntemleri uyguladı. Diğer yandan da kendi tabanı üzerinde daha farklı tonda zihinsel ve duygusal manipülâsyonlar yaptı. Tüm bunların neticesinde toplum kamplaştırıldı. Aileler arasına bile nifak sokulduğundan daha önce bahsetmiştik. Toplum olarak adetâ cinnet geçiriyoruz.

Bir Kasım seçim sonuçları arefesinde Başbakan Davutoğlu’nun “Türkiye’yi her türlü kutuplaşmadan, gerilimden çıkaracağız” ve “Herkesin hukuku güvence altındadır. 78 milyonun hukuku mutlak sûrette korunacaktır. Husûmet, nefret dili kaybedecek” demiş olması artık pek birşey ifâde etmiyor. Âyînesi iştir kişinin; lâfa bakılmaz derler. AKP’nin seçim öncesi ve sonrası amelleri ise ortada. Tüm hukuksuzluklara aynen devam ediliyor. Kamuoyuna ve tabanlarına ‘’istikrar’’ nutukları atıp ardından ‘ama’lı cümleler kurarak yollarına devam edecekler.

Daha önce de yazdım! AKP artık demokrasi rayından çıkmış, Gladyo’nun rotasına girmiş, hedefi şaşmış bir partidir. Rolünü, tükendiği güne kadar da oynamak zorunda. O rolün dışına çıkması imkânsız. Günü geldiğinde de yine aynı gladyotik yapılar tarafından ipi çekilecektir.

Hiç adil olmayan bir süreç ile bu seçime gelindi. Yaklaşık beş ay önce halkımız yine sandığa gitmiş ve AKP’ye yüzde 39 oy ile ancak koalisyon şansı vermişti. Erdoğan’ın girişimleri ve muhâlefetin beceriksizliği sâyesinde koalisyon gerçekleşmedi. Erdoğan’ın irâdesi millet irâdesinin önüne geçti ve kamuoyu oyalanarak, ‘’milli irade’’ kılıfında servis edildi. Böylece ülke 1 Kasım seçimlerine zorlandı. AKP’nin başarılı bir şekilde yürüttüğü ’kaos-istikrar korkutuculuğu’ teknikleri, MHP’nin dolaylı destekleri, CHP’nin samimiyetsizlikleri ve beceriksizlikleri, HDP’nin PKK eliyle imajının zedelenmesi meyvelerini verdi ve AKP tek başına iktidar olmaya halkı mecbur bıraktı.

Zâten AKP’nin ‘’millet [koalisyon demekle] kaosu seçti’’ söylemlerinin hemen akabinde sürpriz bir şekilde hortlayan PKK terörü, taşeron örgütlerin; antidemokratik hükümetlerin kötü gün dostu olduğunu bir kez daha kanıtladı. IŞID tarafından gerçekleştirilen ve 100’ün üzerinde kişinin öldüğü patlamanın da halk arasındaki ‘’istikrar ve kaos’’ algısına zemin hazırladığını unutmamak gerekir.

Bunların hâricinde ülkedeki tüm medya kanalları, bir kaç alternatif dışında, hep AKP lehine çalıştı. Muhâlif sesler halka kendilerini anlatamadılar. Zâten beceriksiz, samimiyetsiz ve Ergenekon tarafından çevrelenmiş kadrolardan ben pek anlamlı bir muhâlefet beklemiyordum. Bahçeli’nin AKP’ye verdiği dolaylı desteği ve CHP içerisindeki dostlar alışverişte görsün izlenimi veren siyâsetçileri bu bağlamda okumak gerekiyor. Oy çalınma iddiâları karşısında bile parmak oynatmayan muhâlefet partilerinden söz ediyoruz.

Tüm bunlara ilâve olarak, seçime yaklaşırken AKP saldırılarına karşı kendisini savunan Cemaat medya organlarına, hukuksuz ve gayrı ahlâkî yöntemlerle kayyım atanarak el konulması kara bir leke olarak hala ortada duruyor. Seçimin hemen ardından, kayyım bir çok gazetecinin işine son verdi. İzmir’de casusluk operasyonları yapmış başarılı emniyetçilere operasyon yapıldı. Daha önce de, ajanlık faaliyeti yürütenlere, kaçak GDO’lu ürün satanlara, IŞID ve Ergenekonculara operasyonlar yapan emniyetçi, savcı ve hâkimlere karşı yapılan öç alma operasyonlarının da parçası olmuştu AKP.

İşte tüm bu yanlışlar ve AKP’nin hâlâ yargıdan kaçırdığı yolsuzluklar ortada dururken, Davutoğlu bu yönde hiç bir özür, özeleştiri beyân etmedi. Şimdiye kadar söylemlerinden farklı hareket ederek eylem aşamasında hep farklı davrandılar.

Seçimin hemen ardından Numan Kurtulmuş’un; ‘’devlette hâlâ binlerce paralel var bunlar temizlenecek’’ demesi ki, ‘’paralel’’ safsatası kanun önünde deliller ve yargılanmalar neticesinde onanmış bir suç değildir, bana Davutoğlu’nun balkon konuşması ile sadece Batı tribünlerine oynadığını gösteriyor.

İlâve olarak, gazateci Rasım Ozan’ın ve Cem Küçük’ün seçimin ardından vakit kaybetmeden Cemaat’in diğer medya organlarına da kayyım atanarak ele geçirileceğini açıklamaları ve bunu yaparken kullandıkları ‘’bu böyle biline…’’ şeklindeki fütursuz fermanvârî üslûbları yukarıda izhar ettiğim endişelerimde haklı olduğumu gösteriyor. Yâni anlayacağınız, Erdoğan’ın kendi ifâdesiyle tanımladığı ‘’cadı avı’’ devam edecek.

Seçim ertesi Nokta dergisi basılıp yöneticileri tutuklandı. El koyma işleminin Cemaatle sınırlı kalmayıp diğer medya organlarına da sıçrayacağı bizzat Cem Küçük tarafından îlân edildi. Aydın Doğan’a hitap ederek, isim verdiği gazetecileri kovmazsa kendisine merhamet edilmeyeceğini ve onun gazetelerini de yöneteceklerini söyleyerek küstahlaştı. AKP tabanına ‘bunlar düşmanca hareket eden hâinler’, ‘hadleri bildirilecek’ söylemleri hep yapılıyordu. AKP tabanının alternatif seslerin susturulması karşısında hukuksal zemin sorgulamayacağını zaten iyi biliyorlar.

Emre Uslu’nun çıkarımlarına katılıyorum. ‘’Önümüzdeki yıl sadece muhâlifler için değil AKP’liler ve tüm Türkiye için rahat bir yıl olmayacak. İstikrar ve rahat bekleyenler boşuna beklemesin, AKP bunu sağlamayacak. Sağlayamaz…’’

Sağlayamaz; çünkü AKP artık istese de eski fabrika ayarlarına geri dönemez. Bunu balkon konuşmaları ile örtemezler. AKP artık gladyotik yapıların Türkiye için çizdiği yeni rotanın, Batı’nın mülteci sorunundaki hamallık rolünün, İran-Rusya-Çin hattı ile Batı-İsrail-Arap sermayesi arasındaki çekişmenin Orta Doğu planlarına yansıması ölçüsünde bir ömre ve öneme sahiptir ancak.