ruya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ruya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ağustos 2017 Pazartesi

15 TEMMUZ DARBE RÜYASI

Bu yazı 28 Ağustos 2017 tarihinde Yeniyon24 de yayınlanan köşe yazısıdır.

Malumunuz, içinde yaşadığımız kasvetli dönem AKP’li bazı bakan ve çocuklarının bulaştıkları ve ucu Erdoğan ve ailesine de dokunan 17-25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmaları ile başlamıştı. Erdoğan’ın, konuyu adalete teslim etmek ve hukuki zeminde aklanmak yerine adalet sistemine ve hayali düşmanlara saldırmayı tercih etmesiyle de devlet treni geri dönülemez bir hukuksuzluk sürecine girdi. Sürekli çoğaltılan KHK’larla da bugün artik Türkiye’de demokratik sistem ve hukuki düzen tamamen çökmüş, fiilen bitirilmiş durumdadır.

Halen suçsuz ve yargısız bir şekilde hapiste tutulan yazar ve fikir adamı Ali Ünal’ın yıllar öncesinden öngördüğü gibi; AKP sayesinde artık devlet treni rayından çıkmış bulunmaktadır. Yine aynı hukuksuzluk çerçevesinde hapiste tutulan Ali Bulaç ise, AKP’nin Çanakkale Savaşından sonra ülkenin başına gelen en büyük felaket olduğunu söylemişti. Bazıları da yaşanan rezaletin boyutuna bakarak buna bir fetret devri benzetmesi yapıyorlar. Bense AKP ve Erdoğan ile yaşadığımız bu dönemin, Türk tarihi ve İslam tarihinde başımıza gelen en büyük felaketlerden birisi olma niteliği taşıdığını düşünüyorum. Bunun bir fetret devri değil; aksine sistematik bir çöküş, büyük bir manevi, vicdani ve ahlaki yozlaşma ve çürüme dönemi olduğunu iddia ediyorum.

Bu satırların yazıldığı dönem, zulumlerin ve hukuksuzlukların artık zirve yaptığı, insanlığın ise en diplere savrulduğu, vicdanların en köreldiği dönem. Aradan neredeyse dört yıl geçmiş! Allah bu millete daha dibini göstermesin!

Bu dip noktaya gelişin dönüm noktası süphesiz 15 Temmuz 2016 ‘darbesi’ oldu. Her ne kadar Erdoğan daha ilk saniyesinde suçluları ilan etmiş olsa da, bizler ilk günlerde yaptığımız gözlem ve analizlerde açıklamaların yetersiz hatta şüpheli olduklarını belirtmiş ve darbenin eylem tarzının son derece acemice planlanmış, darbe bile denilemeyecek boyutlarda olduğuna işaret etmiştik. Bugün kamuoyunun yönelttiği bütün sorular hala cevapsız bırakılmakta, ortaya saçılmaya başlayan ifşaat ve deliller haklılığımıza ışşık tutmakta ve meclis hala kapsamlı bir soruşturma yürüt(e)memektedir. Devlet erkanının yaptıkları açıklamalar birbiriyle çelişmekte, olayın kritik kişileri adaletten kaçırılmaktadır. Bazı partili vatandaşların bile önceden bildiklerini açıkladıkları bir darbe hazırlığından Erdoğan’ın nasıl haberdar olmadığı ve olduysa da milleti neden kanlı bir sokak eylemine davet ettiği hala gizliliğini koruyor. Ama başını Erdoğan’ın çektiği hükümet ve AK Parti camiası ve onlara destek veren Perinçek-Oda TV çevreleri; kısaca Ergenekon sanığı çevreler, tüm gayretleriyle darbe suçunu Hizmet Hareketi’ne yıkmaya devam ediyorlar. Gülen’in, olayı uluslararası bağımsız bir heyet araştırsın daveti de hala cevapsız bekliyor. 

Aslında her şey gayet açık. Son 3-4 yıldır hayali bir düşman üreterek kendine alan açmaya çalışan Erdoğan önce bir ‘paralel’ düşman ilan etti. O laf eskidiğinde ise vites arttırdı ve Hizmet Hareketini bu sefer terörist göstermeye çalışıp ‘FETÖ’ ifadesini icad etti. Bugün kimse paralel kelimesini kullanmıyor bile çünkü yeni ‘moda’ yani Erdoğan’ın hafızalara kazınmasını istediği ifade artık ‘FETÖ’. Fakat son bir iki yıldır Erdoğan’ın Cemaat’i terörist olarak gösterme gayretleri de başarılı olamadı. Özellikle yurt dışında hiç alıcı bulamadığı gibi kendi tabanında bile şüphelere sebebiyet verir oldu. Bunun üzerine Erdoğan da kurnazlığını kullanarak tekrar vites arttırdı ve terörist olarak lekeleyemediği Hareketi bu sefer darbeci olarak göstermeye çalışacak bir oyun tezgahladı. Daha ilk saniyesinde ‘Allah’ın bir lütfu!’ diyerek karşıladığı bu darbeyi hemencecik Cemaat’in üzerine yıktı ve bunu hafızalara kazımaya çalışacak eylemlere imza attı. Yakaladığı o ivme ile de KHK’lar çıkararak devlet sistemini yeniden dizayn etti ve her istediğini de aldı. Bugün devlet fiilen bitti dediğimiz bu noktaya işte o darbe ‘bombası’ ile gelindi. Hukuki soruşturması bizzat Erdoğan ve partisi tarafından örtbas edilen bu tiyatro darbe her yönüyle Erdoğan’ın çıkarlarına hizmet etmeye devam ediyor. Bu çok lezzet vermiş olmalı ki daha geçenlerde kalabalıklara; ‘’Yeni 15 Temmuzlara hazır mısınız?’’ diyerek yeni planların işaretini verdi. Hatta bir çok yazar bunun paralelinde Havuz gazetelerinde yükselen suikast haberleri üzerine AKP’nin suikatler düzenleyerek bunu da Cemaat’in üzerine atabileceğine dair ihtimallerden bahsettiler. Bizzat Fethullah Gülen’in kendisi bir açıklama yaparak yakında bu tür hain planların gerçekleştirilebileceğinden ve suçun tekrar Harekete atılmaya çalışılabileceğinden bahsetti.

Gelelim rüyamıza…

15 Temmuz darbe tiyatrosundan yaklaşık iki ay önceydi. Rüyamda AKP’nin onbinlerce insanı büyük bir stadyuma doldurduğunu görmüştüm. Ancak bir his sayesinde çok net bir şekilde o insanlara bir tuzak kurulduğunu, onları stadyuma kötü bir maksatla doldurmaya çalıştıklarını ve büyük bir bomba patlatacaklarını biliyordum. Bunu biliyordum fakat sebebini bilemediğim bir nedenden ötürü bunu stadyum dışında gördüğüm insanlara açıklamadan onları uyarmam gerekiyordu. Öyle de yaptım. Bir arkadaşamın eşinin abisinin yanına gittim ve içeri girmemesini söyledim. Öfkeli bir şekilde bana partici sloganlar atarak yoluna devam etti. O bayanın o yaşlarda bir abisi olduğunu bile bilmiyordum. Bu rüyayı arkadaşıma anlatırken ilk olarak öyle bir abisi olup olmadığını sormuş ve evet cevabı alınca da şaşırmıştım. Rüyamda, abisinden sonra o çok iyi tanıdığım ve yıllardır görüştüğümüz o bayanın yanına gittim. Ona, ‘’Bak! Abine rica ederek söyledim ama sana direk söylüyorum; içeri girme dedim’’. Çünkü tanıdığım ve sevdiğim bir insandı ve sebebini de söyleyemeyeceğim için daha emri vaki bir ifade kullanarak onu korumaya, stadyuma girmekten alıkoymaya çalışıyordum. Cevabını duyamadan uyanmıştım!

Daha önce de süreçle alakalı bir çok rüya görmüş ve bir kısmını yazmıştım. Hizmet Hareketi’nin büyük bir sıkıntı ve kovuşturma yaşayacağını ama sonunda galip geleceğini; Fethullah Gülen’in Erdoğan’ı son kez uyardığını ama onun öfkeyle uzaklaşması ile üzerine gökyüzünde gayretullah kapısının açıldığını; bir meleğin gelerek Cemaat’i teftiş ettiğini ve ‘çok güzel’ diyerek yanımdan ayrıldığını görmüş; Erdoğan yüzünden ülkenin üzerine kara bulutlar çöktüğünü ve zelzeleler olacağını görmüş, yaklaşan dönemde büyük inmtihanların olacağını bu rüyalar sayesinde hissetmiştim. Bu yazdığım rüyanın üzerinden iki ay geçmeden de darbe tiyatrosu sahnelendi ve en başta resmini çizdiğim çöküşe doğru yuvarlandı ülke hem de bir yıl içerisinde. Sanki rüyamdaki bomba patlamış ve ülke göçmüş gibi oldu.

Bu dönüm noktası ile Müslümanlar arasına daha büyük düşmanlıklar kasıtlı olarak sokuldu. Hizmet Hareketi mensuplarına hain, darbeci, terörist vb. söylemler zirve yaptı. AKP’li taban bu tür nefret ve kin dolu söylemlerin bataklığına itildi. Masum bir Müslümana terörist demek tekfir etmek anlamına geleceğinden ve sözün sahibinin imanını tehlikeye atacağından dolayı bir çok AKP’li insan bu tehlikenin içine atıldı.

O rüyamı kendimce yorumlarken; AKP’nin insanları maddi olduğu kadar manevi bir tehlikenin de içine çekmeye çalışacağı şeklinde yorumlamıştım. Gelinen nokta tevilimde beni haklı çıkardı, belki de eksik bile olduğumu gösteriyor.

O arkadaşım olan bayana ne mi oldu? Son derece partici olan ailesi gibi meğerse o da ciddi bir parti savunucusu imiş. Hizmet’in içinde olan ama insanlarla birtakım sorunlar yaşayan, kafasında şüpheler olan eşi ile birlikte darbe şokunu yaşayanlardan oldular ve yollarını ayırdılar. Bu bayan ise yolunu ayırmakla kalmadığı gibi sağda solda Hocaefendiyi ve Hizmeti zan altında bırakacak partici söylemlere devam etti ve onların nasıl ‘darbe yapmış olabilecekleri’, ‘nasıl yoldan çıktıkları’ yönünde Erdoğancı ‘tezleri’ savunmaya devam etti.

Ne diyelim! Bu bir imtihan dönemi ve Allah (c.c.) her Müslümanın imanını zalimlerin ve münafıkların sinsi planlarından korusun ve Müslümanlara akıl, iz’an, vicdan ve muhasebe duygusu versin. Zalimleri ve insanların imanlarını çalmaya çalışan münafık karakterli yalancıları da bildiği gibi yapsın, onların gerçek yüzlerini bir gün herkese göstersin; onların hain planlarını çökertip kendi başlarına çevirsin. Amin!

Tüm yazılar için blog: http://akliselim.blogspot.com veya http://www.yeniyon24.com/author/ugur-tezcan/
Twitter: https://twitter.com/ugur_tezcan

21 Temmuz 2017 Cuma

CEMAAT-ERDOĞAN EKSENİNDE RÜYA SEANSI-RÜYA TİMİ MESELESİ

Bu yazı 21 Temmuz 2017 tarihinde Yeniyon24 de yayınlanan köşe yazısıdır.

Rüya meselesi dinimizde önemli bir yere sahiptir. Bizzat Peybamber Efendimiz tarafından rüyalara değer verildiği herkesçe malumdur ve bu konuda bir çok hadis nakledilmiştir. Kendisinin zaman zaman sahabe efendilerimizi etrafına toplayıp onlara rüya gören olup olmadığını sorduğu, cevap alamadığında da ‘’ben gördüm’’ diyerek kendi rüyasını anlattığı rivayet edilmiştir. Yine bazı hadislerde geçtiği şekliyle Efendimizin, mü'minin rüyasının, nübüvvetin kırk altı cüzünden bir cüz olduğunu ifade ettiği, ayrıca kendisinden sonra, nübüvvetten sadece mübeşşiratın (müjdeciler) kalacağını söylediği ve takip eden açıklamasında da ‘’mübeşşirat’’ ile ‘’salih rüyaları" kastettiği bizlere aktarılmıştır. Son olarak; rüyaları tanımlayan başka bir sözünde Efendimiz, rüyaların üç kısım olduğunu belirtmiş; bunları da Allah'tan bir müjde, nefsin bir konuşması veya şeytanın bir korkutması olarak açıklamıştır.

Rüya konusu Kur’an’da 14 ayette geçmektedir. Bizzat Kur’an’da geçen ‘’Andolsun ki Allah, elçisinin rüyasını doğru çıkardı’’ ifadesi belki de bizzat Allah (c.c.) tarafından rüyaların ehemmiyetine, varlığına dair yapılmış bir tasdik, bir tebcildir. Zaten, bir çok peygambere olduğu gibi Efendimiz’e de bazı vahiylerin rüya yoluyla geldiği kabul edilmektedir. Vahyin Allah’tan geldiğine iman etmiş bir ümmetin bu nedenle bu vahiylerin geliş vasıtalarından birisi olan rüyalara karşı bakışı da o nedenle hep olumlu ve bir saygı çerçevesinde olmuştur. İslam alimleri ve bilim insanları, bazı rüyaları anlık psikolojik ruh haletlerine bağlarlar. Bu, yukarıda ifadesi geçen ‘nefsani rüyalara’ işaret eder. Bir de dini çevçevede ele alınan şeytani ve salih rüyalar konusu vardır ki onlara yukarıdaki hadisler bağlamında değindik zaten.

Elbette rüyalar dinin şer’i sınırlarının içine sokulamayacak, onların önüne geçirilemeyecek bir dairede değerlendirilirler ve öyle de olmaları gerekir. Fethullah Gülen Hocaefendi de 2001 yılında yazdığı ‘’Rüya ile amel edilir mi?’’ başlıklı yazısında [salih] rüyaların Allah’tan bir müjde olduğunu yineledikten sonra rüyalarla yine de amel edilemeyeceğini belirtmiş ve bunun da ötesinde rüyaları ‘’başkalarını ilzam etmede’’ kullanmanın ‘’çok büyük bir hata ve açıkça dinin nasslarıyla savaş’’ demek olduğunu belirtmiştir.

Gelelim günümüze ve beni bu başlığı attıran gündeme…

Malumuz olduğu üzere daha geçenlerde Erdoğan, her zaman yaptığı gibi, Hizmet Hareketi üyelerine karşı yürüttüğü soykırıma yeni bir propaganda malzemelesi sağlamak adına ‘’rüya seansları yapıyorlar’’ şeklinde bir ifade kullandı. Zaten elindeki Havuz medyası da mütemadiyen kara propaganda üretmek ve onu canlı tutmak vazifesi gördüklerinden dolayı bir süredir bu rüyalar konusu üzerinden iftiralarına devam ediyorlardı. Yaptıkları kara propaganda ile Cemaat üyelerinin ‘’rüya seansları’’ ile takip edenlerini kandırdıklarını, yalan rüyalar uydurduklarını, dağılmayı önlemeye çalıştıklarını ve hatta ‘’rüya timleri’’ kurduklarını söylüyorlardı. Bizler bu kadar alçakça iftiraları yazan insanlar hiç mi utanmazlar acaba diye düşünürken aynı ifadeleri Erdoğan da kendi medyası üzerinden halkın zihinlerine kazınmaya devam etti. Medyaları, bir iki rüya üzerinden hareket ederek ve onların içinden bir kaç cümle ayıklayarak yönlendirmeli bir şahsiyetsizleştirme operasyonu yürüttüler hep. 

İstihbrarat masalarında veya Saray odalarında kurgulanan ve cılız psikolojik savaş taktiklerine dayalı bu tür kurmaca yalanların hiç bir inandırıcılıkları olmadığı gibi, ‘keşke karşımızdaki düşman bari biraz akıllı olsa idi’ mukabilinde bizlere saç-baş da yolduruyorlar. Zaten bu yazıyı süreç boyunca gördüğü rüyaları okurlarıyla paylaşmış olan birisi olarak yazdığımı da kayda geçmiş olayım.

Uzun bir girişle anlattığım rüyaların dini çerçevesi bu tezviratları yapan İslamcı çevrelerin de aslında çok iyi bildikleri ve kabul ettikleri hakikatler. Beni şaşırtan, İslamcı AKP’li çevrelerin sırf düşmanlık uğruna saygı görmeleri gereken dini değerler üzerinden muhataplarına saldırma ve onları aşağılama çabaları. Ne yazıkki; ‘’rüya timleri’’ ve ‘’rüya seansları’’ gibi algı içeren ifadelerle uzun süredir yaptıkları gibi masum Müslümanları terörist olarak gösterme gayretlerine devam ediyorlar. Bu yalan propagandalarla saf AKP’li zihinleri dini değerler üzerinden diğer Müslümanlara karşı kışkırtıyorlar. Elbette bunlar Hizmet mensuplarını ‘din dışı’ göstermeye çalışan bir anlayışa da hizmet ediyorlar.

Öncelikle, Müslüman bir grubun veya şahısların gördükleri rüyalar hakkında yalan ithamında bulunmak, onlara negatif anlamlar yüklemek ve onları ‘seans’ gibi dinimizde yeri olmayan, büyücü ve falcıların kullandıkları tarzda, sanki din dışı bir eylem yapılıyormuş havasında aşağılamak, ‘rüya timi’ gibi saçma sapan bir ifade ile de şahısları sanki bir terörist grup, bir sekt gibi göstermeye çalışmak son derece saygısızca, terbiyesizce ve Müslümanlığa asla yakıştırılamayacak davranış biçimleridir. Bunların devlet adamları nezdinde temsil edilen boyutlarda yaşanabildiği bir ülke zaten sefil bir konuma düşmüş demektir. Düşmana ihtiyacı yoktur!

Ayrıca bu tür büyük yalanlar, iftiralar ve ithamlar çok büyük bir suizan ve kul hakkıdır. Kamu hakkı, din hakkı ve Allah hakkı gibi boyutları da bulunduğundan bu tür eylem biçimleri münafıkane hareketlerdir ve çok tehlikelidirler. İnsanların bu tür yanlışlık girdaplarında debelenerek insanlıklarını nasıl bu kadar kolayca ve ucuz bir şekilde harcadıklarını görmek beni çok derinden üzüyor!

Bu aşamada, az önce alıntıladığım, Hocaefendi’nin sözüne geri dönelim. Görülen (salih) rüyalarla başkalarını ilzam etmeye çalışmanın bile dinin nasslarına karşı bir savaş, bir eylem olduğunu belirten bir insanı ve sevenlerini kastederek onların ‘’rüya timleri’’ kurmak suretiyle, uydurulmuş rüyalar vasıtasıyla ve din dışı (rüya) seansları yapar bir tarzda Müslüman insanları kandırdıklarını söylemek, iddia ediyorum ki, dinin nasslarına karşı gerçekleştirlen ve dinin özünden çok kopuk eylemlerdir. Bunları, terörist olarak göstermeye çalıştıkları insanlara karşı, o algıyı toplumda iyice yerleştirmek maksadıyla da yaptıklarından ötürü ve terörist ithamı da bir tekfir olduğundan dolayı, bu zavallıların imanlarını bile kaybetme noktasına geldiklerini düşünüyorum. Yani kim bu çerçevede ve bu tür niyetleri taşıyarak ‘’rüya seansı yapıyorlar’’ diyorsa tüm bu yanlışlıklar zincirini de desteklemiş olduğundan, kim bilir belki de imanını bile tehlikeye atıyordur.

Dinin nasslarıyla savaşın sonu hüsrandır, saldıran kişiyi yer bitirir. Ayrıca atılan iftira ve suizanların bir başka boyutu daha var. Eğer o Müslümanlar o rüyaları gerçekten görüyorlarsa ve o rüyalar gerçekten Peygamberimizin işaret ettiği ve Allah’ın hediyesi sayılan mübeşşirattan (müjdeler) sayılan salih rüyalar zümresinden iseler, siz bu tür saldırılarla neyin tarafı olmuş olursunuz? Peygamberin sözlerine karşı sırf onun imajını sarsmak ve ‘şahsiyetsizleştirmek’ adına ‘bu sözler sihir’ diyen, ‘yalan söylüyor’ diyen insanlarla salih rüya gören bir müslümana ‘rüya seansı’ yapıyor, ‘yalan rüya üretiyor’ diyen insan arasında sadece renk tonu farkı vardır. Zavallılık noktasında eş değerdedirler. 

Tarih boyunca zalimler zulmettikleri masum insanların veya tehdit olarak algıladıkları salih toplulukların fikirlerinden, varlıklarından ve temsil ettikleri değerlerden hep korkmuşlardır. Öyle bir devirde yaşıyoruz ki, artık insanların rüyalarından ve salih rüya görme ihtimallerinden bile korkulur konuma gelinmiş ve onlar üzerinden aleyhte karalama kampanyaları tertip ediliyor. Onların sadece kişiliklerini değil, dinin salih rüya olarak gördüğü rüyalarını bile şahsiyetsizleştirme telaşına düşmüşler. Fikirlerin zehirli olduğunu düşünen bu zalimler, artık rüyaların da zehirli olduğunu düşünme noktasına devrilmiş olmalılar ki, böyle bir zihni çöküş de İslamcı zalimlere nasip oldu! Bu İslamcı zalimler uzun süredir yolsuzluklarını unutturma adına halkın zihnini bulandırıp dikkat dağıtmaya çalışıyorlar ve kara propagandalar yapıyorlardı. Onları, salih rüyaların halkın bakış açısını etkileyip, yaptıkları büyüyü dağıtma ihtimalinden bile titretecek bir kin, nefret ve korku sarmalına itecek ne tür suçlar işlediler acaba?


Allah’ım! Yok mu bu zihin ve vicdan sefaletinin bir dibi!

7 Mart 2016 Pazartesi

BİR KARABASAN GİBİ ÇÖKTÜN ÜZERİMİZE!

Bu yazı 7 Mart 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Birkaç gün önce attım bu başlığı bilgisayarımda; altı boş kaldı günlerce, sebebini bilemedim. Hafakanlarımla boğuşuyordum çünkü. Altını doldurmak; Zaman Gazetesi’nin hukuksuzca gaspedilip, üzerine çökülüp, kadın ve çocukların üzerine gaz sıkılıp tartaklandıkları bugüne nasipmiş meğer!

Bir karabasan gibi çöktün üzerimize…

Çokları Yezid, Süfyan, Diktatör, Faşist, Firavun diyor ya! Ben onları bile çok görüyorum sana.

Sen ne olduğu bile belli olmayan, tıpkı karanlık bir gölge gibi göğüs kafesimizin üzerine çöküp iradelerimizi ve hareketlerimizi tutsak eden bir karabasan olabilirsin ancak!

Gölge gibi karalığı ve üzerimize çökmesi sebebiyle karabasan deriz biz ona. Sen de; Müslümanların firâsetini gölgeleyen, münafıkça bir sinsilikle gelip oturdun göğüs kafesimize. Çöktün hayallerimizin üstüne! Sadece ümitlerimizi değil; ülkenin kaynaklarının ve kurumlarının da üstüne çöktün, kinle bezeli haramice açgözlülüğünle. Emdikçe emdin, tükettin tâkatimizi!

Kandırdın herkesi yalan vaadlerinle, bizce olan ifâdelerin ve kulağa hoş gelen hitâbetinle! ‘Gömlek değiştirdik!’ dedin ama bizler üzerine giydiğin yeni gömleği farkedemedik. İnandık sana ve bize demokrasi vaad eden tatlı sözlerine.

Yükseklere çıkmakmış belli ki tek amacın omuzlarımıza basarak. Çıkmaya çalıştığın kayanın üzerinde elinden tutup çeken başka hâinler varmış meğer. Bizler, halkın omuzlarında yükseliyor zannediyorduk seni oysa. Sırtına çuvallar da doldurmuşsun duvarın ötesinde lazım olur diye! Biz de ne kadar da ağırlaştı birden bu; ama olsun diyorduk safça! Demokrasi gelecekti ya! Olsundu!

Duvara çıktığın ilk anda bize de el uzatacağını sandık da; sen tekmeledin bizi ilk fırsatta. Bizi de çekmek için yardım maksatlı uzattığını sandığımız el, senin hadi; çıkmak istiyorsanız öpün, bîat edin demenle tokat gibi indi suratımıza! Uyandırdı bizi daldığımız demokrasi serâbından!

Ben buraya kendi çabamla çıktım diyen tarihteki örneklerine karıştın talihsizce! Utanmadan bir de nutuk attın bize duvarın üzerinden. Bu sefer kin, nefret ve öfke taşıyordu dudaklarından; tatlı sözler ve iltifatlar kaybolmuştu artık. Siret, sûret’e ilk defa yansımıştı! Şu mırın kırın edenler var ya!’ işte onlar ‘paralel’, ‘örgüt’ dedin insafsızca! ‘’Haşhâşi’’ dedin, haramîliğini örtmek için, masum insanlara. Terörist dedin ve çöktün kurumlarına! Nasılsa hâlâ inananlar çıkar deyip ümit tacirliğine devâm ettin ve duvarın üzerine sizin için çıktım dedin insanlara. Yine inandırmayı başardın saf kitleleri kendine. Ustalıkla çevirdin onların bakışlarını; senin sırtındaki çuvaldan içlerindeki ‘’hâin!’’ masumlara… Birbirleriyle uğraşırlarken çuvalı görmezler diyen aklınla; maharetini sergiledin büyük bir ustalıkla.

Nasıl inanmasınlardı ki sana! Ben buraya çıkmazsam aşağıda kaos çıkar, istikrar bozulur dedin, inandırdın onları; korku saldın yüreklerine. Nedense bir anda patlak veren terör saldırıları bir sinema perdesi gibi besledi o korkularını!

Tam kurtulduk dediğimiz anda, Ergenekon ahtapotunun kollarına attın gene bizi! Bilmiyordun ki önce senin boğazını sıkacak, sonra bizimkini; istediğini aldığında.

Bir karabasan gibi çöktün üzerimize…

Felç ettin idrakleri, vicdanları. Artık kan ve gözyaşına bile tepki veremez oldu insanlar. Anayasayı takmıyorum diyen adamlarına ve sana, milletin bir yerine koyacağız diyen iş adamlarına, Google’dan ‘’ayet sallıyorum’’ diyen bakanlarına, seni peygamber îlân eden yalakalarına, yolsuzlukları zıvanadan çıkmış avânelerine, ormanları katleden mütahitlerine; evde eğitimsiz bırakılmış kendi çocuklarına, ceplerindeki parasızlığa, etrafında artan suç oranlarına, birbirine düşman kesilmiş yığınlara, bölünmek üzere olan güneydoğu’ya bile ses çıkaramıyor insanlar artık!

Her yeri; milletin bünyesini ve devlet aygıtını, senin her refleksi felç eden korkun ve gölgen kapladı, çöktü milletin üstüne.

Çıkarlara, rantlara, yalakalıklara, ispiyonculuklara dayalı yalancı maddi cennetinin veya tehditkâr uslubunla, fakirlikle, korkutmayla, kayyım atamalı hukuksuz gasp ve türlü türlü haramîliklerle bezediğin yalancı cehenneminin korku tünellerinde geçiyor hayatımız; her gün farklı bir hafakanla uyanıyor gözler sabaha!

İngilizce incubus derler karabasana; Latince incubāre den gelir üzerine yatmak anlamında. Kuluçkaya yatmak anlamındaki incubate de bu kökten gelir. Tıpkı önce irâdelerimizin, adâletin ve devlet aygıtının üzerine yatıp onları felç ettiğin ve sonra da âdîlik, çirkeflik ve haramîlik tohumuyla döllediğin yumurtaların üzerinde kuluçkaya yattığın gibi; adına ‘’Yeni Türkiye!’’ dediğin rant civcivleriyle dolu faşizm kümesi hülyâsıyla…

İngilizce’deki anlamıyla ağırlık, kâbus, gece terörü, uyku terörü, uyku felci de denir karabasana. Hattâ, Batı folklorü bağlamında; uyuyan insanların üzerine çöken veya bu yolla kadınlara cinsel istismarda bulunan düşsel şeytanî ruh da denir ona.

Baskıcı, bunaltıcı, zulmedici, zâlim anlamları da yüklenir Karabasana.

Tıpkı senin yaptığın ve hissettirdiğin gibi! Her geceye senin tâcizlerinle dalıyor, kurumları gece basan yalaka polislerinin gaz bombalarıyla uyanıyor, çaldığın geleceğimizin ah-u efganıyla inliyoruz yatağımızda hareketsizce… duygular lâl olmuş bir vaziyette!

Bunaltmadığın, zulmetmediğin, hakâret etmediğin kesim kalmadı yıllardır. Zâlim olarak geçeceksin tarih sayfalarına. Söylediğin her yalan çarpılıyor suratına. Hattâ sen üzerimizden çekip gitmeden tek tek yaptıkların yalanlıyor seni. Her yalan bir başka yalanı takip etmek zorunda kalıyor çünkü.

Hırsınla yok ediyorsun inşâ edilmiş herşeyi; ülkenin kazanımlarını ve geleceğini. Yalancının mumu yatsıya kadar yanar derler ya, senin ki o kadar bile dayanmayacak. Zîrâ hırs ve öfke meş’alesi ile canlı tutmaya çalışıyorsun o mumu. O ise sadece o mumu daha hızlı eritmeye yarıyor! Bunu gören etrafındaki yalaka fareler tek tek başladılar gemiden atlamaya! Panik yaptın ve daha çok hatâ yapıyorsun! Debeleniyorsun üzerimizde. İyi bir iş yaptığını sanıyor ahmak avânelerin. Oysa sen can çekişmektesin! Can çekişirken bilinçsizce attığın son üç-beş tekmeye de sabrediyoruz sadece. Senin saray soytarılarının sahte zafer çığlıklarını dinlemiyoruz bile! Tek duyduğumuz kemiklerinizin korkudan titreyiş sesi! Bastıramıyor o sesi, yapay böğürmeleriniz!

Sosyolojiyle savaşarak kaybettin! Kendinle savaşarak bitiriyorsun kendini! Zîrâ keskin sirke küpüne zarar verir ancak! Uyarılmıştın oysa vakti zamanında…

Gün gelecek! Bugün zulmettiğin insanlar edeplerinden sadece ‘’yazık etti kendine!’’ diyecekler. Bir rüyamda, etrafımdaki insanlar zafer gösterileri yaparken; benim bir kaldırım taşına oturup sizler için hıçkırarak ağlayarak ‘’bunun için âhiretinizi mahvetmeye değer miydi?’’ demem gibi meselâ!

Ama bil ki kandırıp üzerine çöktüğün insanlar en büyük küfürleri edecekler sana. Hattâ bugün etrafında olan çıkarcı yalaka ve şaklabanların ihânetleriyle sarsılacaksın o küçük hücrende! Soğuk titretir insanı, korku da hafakanla titretir, panik ataklar olarak gelir; ama ihânet, vicdanını bile depremlere uğratır, yerini öfke ve kin enkazına çevirir ve adamın benliğini yer bitirir!

Hiç sosyoloji bilmesem bile rüyalarımda bitmiştin sen zâten daha sürecin en başlarında! Bayırın sonuna kadar şefkatle peşinden gelen o Zât, geri gel demişti sana hani; öfkeyle yoluna devam edip arkana bile bakmamıştın… Gayretullah’ın gök kapıları açılmıştı sonra yüzüne… O zamandan biliyordum geri dönüşü olmayan bir yola girdiğini!

Yine başka bir rüyada senin yüzün öfkeden kıpkırmızı kesilmişti de vücudun nöbet geçirircesine titremeye başladığında insanlar kaçışmaya başlamışlardı. Başka bir boyutta oluşan gerçek bir depremden kaçışıyorlardı…

Yine başka bir rüyada saldırmıştın üzerime öfkeli kalabalıklara hitap ettikten sonra; yazdığım bir yazıdan dolayı. ‘Rabbi yessir…’ duasını okumamla üzerime kapaklanmıştın ölü vücudunla. Bir tüy gibi uçuvermişti öfkeyle kabaran ruhun, sâde bir dua üflemesiyle…

Başka bir rüyada; insanları büyük bir stada doldurmuş, planlı, büyük, kanlı bir felâketin içerisine atmak üzereydin. Melekler müdahale edecek ve bir âfet getireceklerdi senin yüzünden o stattaki halkın üzerine. Hattâ ‘’melekler o iş için indiler!’’ ifâdesini duydum bir yerlerden de bir dostumu vazgeçirmeye çalışıyordum o stada girmekten. Zâten maddî afete gerek de yok! İmanların kaybı en büyük âfettir zîrâ!

Sonra, ‘’bir Pazar günü ölecek!’’ dediler senin için bir başka rüyada. Beklemekteyim sabırla!
…

Yıllarca çekilen fakirlikler, hukuksuzluklar, darbeler ve haksızlıklar altında inim inim inleyen câhil halk, senin söylediğin ‘mutlu yarınlar’ ninnileriyle dalmıştı uykuya, sana güvenerek.

Oysa sen bir karabasan gibi çöktün üzerimize… Felç ettin idrâklerimizi. Sadece ülkenin kaynaklarını değil; hayallerimizi de çaldın, bize zulmettin! Kayyım denilen haramîlerle çöktün üzerimize!

Hayır! Sen aslında kendine zulmettin, âyette de dendiği gibi.

Bizler bir şekilde uyanırız sabâha ve yeniden başlarız her şeye; bir şekilde tutunuruz hayâta.

El ele vererek Çanakkale felâketlerinden kurtulmayı başarmış bir millet, başına gelmiş bu ikinci büyük felâketten de kurtulur Allah’ın izniyle.

Eğitim, adâlet, güven, ekonomi, istikrar, devlet itibârı, toprak bütünlüğü, emniyet… Herşey çöküyor bir bir!... Enkazını toplamak ve ülkeyi sıfırdan yeniden dizayn etmek bize düşecek yine… Hazırım, bekliyorum!

Her şeye rağmen sen sadece baskıcı bir gölge, bir karabasan olarak çekilip gideceksin üzerimizden. Geleceğimize tecâvüz edemeyeceksin! Bir süreliğine felç ettiğin irâdemiz, şahlanacak gölgen kaybolduğunda. Cemre düştü artık toprağa! Bizler bahâra uyanırız da senin sahte ampül ışığın eriyip gidecek nurumuzun bağrında…

Yıllar önce benim de üzerime birkaç kez karabasan çöktüğü olmuştu! Teslîm olmak karakterimde olmadığı için yumruk atmaya çalışmıştım ona; hareket edemiyordum ama. Bir ayetel kürsi ile kaçacak delik aradığında anlamıştım; aslında karabasanların ne kadar da zayıf ve çâresiz olduklarını… Belki de o yüzden sâde bir dua ile yıkılıvermiştin rüyamda da!

Bir karabasan gibi çöktün üzerimize…

Üzerimizden çekilip gideceğin kutlu ân için yalvarıyoruz Rabbimize.

Selâmetle uyandır bu milleti ya Râb!

Ferdun, Hayyun, Kayyumun, Hakemun, Adlun, Kuddus!

Ve rüyamdaki gibi derim: Rabbi yessir, velatu assir, Rabbi temmim bil hayr ve bihi!

İletişim:
Tüm yazılar için blog: http://akliselim.blogspot.com
Twitter: https://twitter.com/ugur_tezcan