Donald Trump etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Donald Trump etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Haziran 2016 Çarşamba

DÜNYA SİYASETİNİ BEKLEYEN BÜYÜK TEHLİKE!

Bu yazı 29 Haziran 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Dünya siyâsetinde cereyân eden birtakım hâdiseler, doğaları gereği ve de neticeleri itibârıyla dönüm noktası kâbilinden gelişmelerdir. Meselâ, Amerika’da gerçekleşen 11 Eylül terör saldırıları bunlardan birisidir. Bu tür olayların neredeyse tamamı, ekonomik çıkar ve değişen dengeler düzleminde aktığından, tesirleri de daha büyük çaplı olmaktadır. Tarihin en büyük oyun değiştirici hâdiselerinden olan 1. ve 2. Dünya Savaşlarından tutun da, İngiltere’de başlayan Sanayi Devrimi ve benzeri bir çok kritik gelişmeye kadar hepsi ekonomik reflekslerden motivasyonunu alan gelişme ve değişimlerdir.

Geçenlerde İngiltere’de gerçekleştirilen ve çok az bir oy farkıyla İngiltere’nin Avrupa Birliğinden ayrılması yönünde karar çıkan halk oylamasının, bu tarz gelişmeler kategorisinde değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini zaman gösterecek. Olayın sadece BATI değil, tüm dünya ekonomisi ve siyâseti üzerinde önemli tesirleri olacağı muhakkak.

Beni asıl ilgilendiren, İngiltere’yi ‘’AB’ye hayır!’’ sonucuna getiren süreçle, Türkiye’de ve Amerika’da yaşanan bâzı süreçlerin benzerlik göstermesi.

Nereye giderseniz gidin, demokrasi ile yönetilen neredeyse hiçbir ülkede mevzuların bir toplumsal maniplasyona ihtiyaç duyulmadan halkın oylamasına sunulduğunu göremezsiniz. Yâni dünyanın hiçbir ülkesinde; sadece televizyondan bilgilendirici yayınlar ve tartışmalar yapalım ve sonra bırakalım halk karar versin den(e)miyor. Oysa, demokratik siyâsetin temel argümanlarından birisi ve hattâ özü bu. Sanki, anarşist politik felsefenin aktif isimlerinden Emma Goldman’ın ‘’oy vermek bir şeyleri değiştirseydi yasaklanırdı’’ sözünü farklı bir boyutta yaşıyoruz bu günlerde. Oy vermek yasaklanmıyor; ama o oylar birilerinin işine yarasın diye gerekli her psikososyal algı yönetimi uygulanıyor. Siyâsî zeminler değişiyor; ancak benzer stratejiler tatbik ediliyor hep.

Asıl endişe verici olan gelişme, özellikle son yıllarda karşımıza çıkan ve adetâ bir politik trend hâlini almış olan toplumsal maniplasyon ve algı yönetimi hususu. İdeâl demokrasiler olarak sınıflandırılan BATI ve Amerikan toplumları bile bu noktaya kaymaya başladılar artık. Halklar; imajlar, imgeler, politikalar ve korkular üzerinden sosyal ve psikolojik mühendisliğe tâbi tutuluyorlar. Bu elbette yeni keşfedilen bir yöntem değil. Tarih boyu geçerli olan ve hep kullanılmış olan yöntemler. İnsanlık varolduğu günden beri korkularla ve algılarla yönetmek hep var olmuş. Şeytan bile o yöntemlerle aldatıyor insanlığı…

Burada asıl tehlikeli olan, demokrasi gibi daha ileri yönetim biçimlerinin sâhiline gelmeyi başarmış insanoğlunun geriye gitmeye çalışması ve bu ilerlemeye öncülük etmiş BATI toplumlarının da bu gerileme ile senkronize olmaya başlamaları. Böyle bir ortamda ırkçılık, kavmiyetçilik, ötekileştirme, öldürme, adâletsizlik ve benzeri birçok câhiliye (sadece İslâm’da anladığımız şekliyle değil, daha genel manada) hastalığı tekrar canlanıyor ve toplumlara yayılıyor.

Daha önceki yazılarda da değindiğimiz gibi, Türk modern siyâsî tarihi İttihadçı geleneklerden zamanın Ergenekonlarına kadarki dönemde korku, bölme, ötekileştirme, fişleme vb. yöntemleri hep toplumsal dizayn bağlamında kullandı. Halihazırda, Erdoğan ve AK Parti yönetimi ile bunun zirve noktalarına ulaştığını görmekteyiz.

İngiltere’deki referendum sonrası yazdığı analizde, siyâset bilimci Mahmut Akpınar da yaşanan süreci Türkiye-İngiltere bağlamında değerlendirdi. Ona göre, şu üç noktada benzerlikler yaşandı:
  1. [AB’den] Ayrılma taraftarı olan kesimler de AKP gibi korku siyaseti izlediler ve özellikle geçim derdi olan insanların duygularına hitap ederek onları İslam’la, Türkiye ile, terörle, ISİS’le, göçle, göçmenlerle ve işsizlikle korkuttular.
  2. Milliyetçi duygulara hitap ederek eski ihtişamlı imparatorluk günlerine vurgular yaptılar.
  3. İngiltere’de de muhâlefet, Türkiye’deki gibi yeterince çaba göstermedi.
Bu üçüncü opsiyonu biraz açmak gerekiyor. Türkiye’de AKP ile inanılmaz bir hukuksuzluk ve beceriksizlik dönemi yaşanıyor. Bir muhâlefet partisi için dünya üzerinde herhâlde başka hiçbir ülkede gelişmeye ve oy artırmaya bu kadar müsâit bir siyâset zemini yoktur. Oysa, Ergenekon derin örgütü (Gladyo), muhâlefet partilerini de dizayn ve kontrol ettiğinden olsa gerek, bizdeki muhâlefet Ergenekonla çalışan Erdoğan’ın önünün açılması adına üç yolla destek verdi: (1) ya bizzat meclis oylamalarında destek verdi (2) ya hiçbir yanlışlığa (üç beş vekil dışında) ses çıkartmadı (3) ya da, özellikle seçim zamanlarında, çok silik, göstermelik çabalarla seçimlere girdi ve halkı bilinçlendirme adına yeterli adımları atmada tembellik etti.

Görünen o ki, İngiltere’de de aynı tâlihsizlik yaşandı ve muhâlefet belki de İngiltere tarihinin en önemli dönüm noktalarından birinde, üzerine düşeni bir şekilde yap(a)madı veya yaptırılmadı. Referandumun adının BREXIT, yâni ‘Britanyanın AB’den çıkması’ oylaması olarak ön plana çıkmış olması bile (çünkü toplumsal algıları o yönde etkiler) muhâlefetin başarısızlığıdır bana göre.

Gelelim konunun Amerika ile olan bağlantısına. İngiltere dünyanın en önemli dinamosu olan ülkelerden biriyse eğer, Amerika şüphesiz dümenin başında olan ve demokrasinin de liderliğini yapan ülke konumunda. Bu noktada yazının başındaki endişelerime dönelim ve İngiltere-Türkiye düzleminde ele aldığımız o üç gelişmeyi, Amerikan siyâseti bağlamında da değerlendirelim.

Evet! Maalesef Amerika’da da bu tehlikeli gelişmelerin zilleri çalıyor. Cumhuriyetçi başkan adayı Donald Trump’ın gittikçe artan yükselişi herkesi tedirgin ediyor. Çünkü Trump ve ona destek veren akıl da, tıpkı Türkiye, İngiltere ve diğer gelişmiş ülkelerde olduğu gibi toplumu korkular üzerinden dizayn etmeye çalışıyor. Akpınar’ın temas ettiği üç ayaklı süreç ne yazık ki burada da işliyor.
  1. Trump kampı hem milliyetçi-dindar-Cumhuriyetçi tabanı hem de ekonomik endişeleri olan kesimleri korkular üzerinden marjinalleştiriyor ve tıpkı AKP gibi (ileride planlanan gelişmeleri sorgulamayacak) daha kemikleşmiş bir kitle oluşturmaya çabalıyor. Irkçı, ötekileştirici, aşağılayıcı bir siyâsî retorik kullanıyor. İnsanları geçimle, ‘İslâmî terörle’, ISİS’le, yasadışı göçmenlerle, Amerikalının hakkı olan işleri çalmalarıyla, Çin’in ekonomik yükselişiyle (eskiden Sovyet Rusya ile korkuttukları gibi) korkutuyor ve etrafına topluyor. Gruplar arası fizîki itiş-kakışlar bile yaşanmaya başlandı ki bu Amerikan toplumu için endişe verici bir gelişme. İngiltere’de de ırkçı ve faşist refleksler artma eğilimi gösterdiğinden, bu tür kampanyalar neticesinde tıpkı ABD’de olduğu gibi, Müslümanlara ve diğer göçmenlere karşı saldırılar artış gösteriyor. Son referandumun ardından sokaklarda göçmenlerin yanına gidip ‘’artık defolun, göçmenler terketsin diye oy verdik!’’ veya koyu tenli insanlara ‘’Afrika’ya geri dön!’’ diyerek taciz eden beyazlar var.
  2. İngiltere’nin eski imparatorluk günlerini ve Erdoğan’ın eski Osmanlı İmparatorluğu günlerini hatırlatması gibi, Trump kampanyası da süürekli Amerikan’ın eski ihtişamlı günlerine dönebiliriz mesajları pompalıyor ve bu iddiâ Amerikan toplumunda çok alıcı buluyor. Zîrâ, ABD’de önemli sayıda aşırı sağcı, Obama’nın dış politikasını oldukça pasif buluyorlar. ‘’ABD masaya vurdumu alır’ veya ‘git,vur,al’ mantığıyla yetişen bu nesiller, Obama politikalarının ABD’yi super güç olmaktan gittikçe uzaklaştırdığını düşünüyorlar.
  3. Muhâlefet kanadında her ne kadar Hillary Clinton gibi güçlü bir rakip ve Başkan Obama gibi (Cumhuriyetçiler dışında) sevilen bir lider olsa da, onların toplumu aksi yönde bilinçlendirme çabaları yetersiz kalıyor. Zâten, Trump’ın yaptığı; korkulara ve sert retoriğe dayalı kampanya dağıtmaya dayalı. Doğası gereği yapmak yıkmaktan her zaman daha zor olduğu için de gelişmeler olumsuz yönde daha hızlı ilerliyor. Her hâlükârda, toplumsal bilinç ve muhâlefet Türkiye kadar yerlerde olmadığı için tahrîbât Türkiye’deki gibi büyük hasarlı olmuyor, şimdilik.
Görünen o ki, hem bizimki gibi gelişmemiş demokrasilerde hem de BATI dünyasında demokrasi ve toplum mühendisliği meraklısı birtakım çevreler, artık rotayı; korku temelli, gruplaştırıcı, dışlayıcı, çatışmacı, ırkçı ve faşist eğilimlere doğru kırmak istiyorlar. Bunu yaparken de göçmen dalgası, işsizlik, fakirlik ve ‘İslâmî terör’ kavramlarını merkeze alıyorlar.

Bu gidişâtın ekonomik bir düzlemde ilerlediğini söylemiştim. Bundan maksadım ekonomik çıkar ve denge yörüngeli maniplasyonların siyâset dizaynı üzerinden yapılıyor olması. Yoksa, siyâsetin gerçek hedefleri olması gereken ekonomik refahın artması, eşit gelir dağılımı, yaşam kalitesinin yükselmesi gibi sağlıklı bir düzlem değil bu. Demokrasilerde ideâl olan; siyâsî grupların ekonomik ve toplumsal plan ve projelerle kamuoyu ve taban oluşturmalarıdır. Ancak bu günler şimdilik geride kaldı. Meselâ, Trump’ın detaylı bir ekonomik kalkınma planı tartıştığını duymazsınız hiç. AK Parti de son yıllarında ülkede ekonomik atılım üzerinden değil, ‘Paralel tehdit!’ üzerinden siyâset yapıyor. Daha da vahim olanı, beceriksiz muhâlefetler ve hipnozdaki yığınların da bu reel politikalar ve hedefler üzerinden bu saldırgan liderleri sorgulamayıp, onların kışkırtıcı ve hamâsî söylemlerinin peşine takılmaları.

Bu yazıda sunduğum bağlamda diğer ülkeleri de analiz etmek gerekir. Yeni dizayn şimdilik işliyor. Nasıl bir seyir izleyeceğini ise zaman gösterecek!






26 Haziran 2016 Pazar

İSLAM’A SIKILAN KURŞUN VE FETHULLAH GÜLEN’İN DEHASI

Bu yazı 26 Haziran 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Mâlûmunuz, ABD’nin Orlando şehrinde Müslüman isim taşıyan bir kişinin ‘gay’ kesimlere ait bir barda gerçekleştirdiği silahlı saldırıda 49 kişi öldü, bir o kadar kişi de yaralandı. Olay, daha önceki silahlı saldırılarda da olduğu gibi, ABD’de üç yönden tartışılıyor. Birincisi, otomatik silah sahibi veya genel anlamda silah sahibi olmanın zorlaştırılmasını veya tamânen yasaklanmasını savunanlarla, bunun anayasal bir hak olduğunu iddiâ eden, silah lobilerinin de destekçisi olduğu, kişiler arasındaki tartışma. Bu tartışma tüm hızıyla devâm ediyor. Hattâ, bugünlerde bazı Demokrat senato üyeleri Cumhuriyetçileri silah kontrolü konusunda anlaşmaya zorlamak adına senatoda oturma eylemi yapıyorlar.

İkinci tartışma, ölenlerin LGBT üyesi olması yönüyle yaşanıyor. Bu kesimlerden hiç haz etmeyen aşırı Cumhuriyetçi bâzı vatandaşlar ‘’iyi ki öldüler, keşke daha çok ölseydi’’ tarzında mesajlar paylaşıyorlar. LGBT kesimlerin tepkisi ise her zaman olduğu gibi toplumdan dışlanmaları veya elde etmek istedikleri haklar düzleminde ilerliyor.

Biz Müslümanları en çok ilgilendiren tartışma da üçüncüsü. O da, eylemi yapan kişinin Müslüman bir isim taşıması ve eylem esnasında polisi aradığında kendisinin IŞID ile bağlantılı olduğunu iddiâ etmesi. ABD’de 11 Eylül’den sonra artarak devâm eden İslâm düşmanlığı ve korkusu (Islamophobia) ateşi bu tür saldırıların ardından daha da körükleniyor. Bu düşmanlıkla eş zamanlı olarak ABD’de ırkçılığın ve aşırı sağ düşüncelerin artma eğilimi gösteriyor olması ise ayrı bir sorun. Özellikle de başkan adayı Cumhuriyetçi Donald Trump’ın aşırı sağcı, faşizm tandanslı, göçmen düşmanı ve İslâm karşıtı söylemler kullanarak yarış merdivenlerini tırmanıyor oluşu da yangına odun taşıyor ve şimdiden birçok Amerikan vatandaşını tedirgin ediyor.

Zâten saldırının hemen ardından Trump, futbol tâbiri ile ayağına gelen topa voleye çıktı ve bu tâlihsiz hâdiseyi politik amaçları uğruna kullandı. Kendisinin, ‘İslâmî terörizm’ konusunda ne kadar haklı olduğunu söyleyerek politik çıkar elde etmeye çalıştı.

Bâzılarına göre eylemci, aslında kendisi de gay hayatı yaşayan ve psikolojik sorunları olan birisi. Eylemi oradaki insanlar tarafından dışlandığı için yaptığını iddiâ ediyorlar. Hattâ basına yüzü gizlenmiş şekilde mülakat veren bar sakinlerinden bir erkek, saldırganın önceden kendisiyle de ilişkisi olduğunu ve gay olduğu anlaşılmasın diye eylemi IŞID eksenli pazarlamış olabileceğini iddiâ etti. Eylem sırasında polisi arayıp IŞID’le bağlantılı olduğunu neden söylediği hâlâ bir muammâ. IŞID terör örgütü durumdan gâyet memnun! Hânesine bedâvadan bir eylem daha yazılmış oldu.

Saldırının mâhiyeti ve zamanlaması Amerikan halkını yukarıda özetlediğim tartışmalar üzerinden bölerken, Trump ve benzeri İslâm karşıtlarının ekmeğine de yağ sürmüş oldu. 11 Eylül sonrası dönemi hatırlayın! Dönemin Başkanı Bush, ne zaman bir yere saldırı hazırlığı yapsa veya kamuoyunu bir konuda iknâ etmesi gerekse, Üsame Bin Ladin’in Batı toplumlarını ajite ve tehdit eden bir teyp konuşması yayınlanırdı ekranlarda. El Kaide’nin her bir eylem ve açıklaması Bush ve ekibinin ekmeğine yağ sürerdi.

Bu saldırının zamanlaması da, bizdeki yeni tâbirle, ‘’mânîdar’’ bir özellik taşıyor. Bildiğiniz gibi, olaydan birkaç gün evvel dünyaca ünlü boksör Muhammed Ali vefât etmişti. Ali, Amerikan halkının da çok sevdiği bir karakter. Cenâzesi dünya çapında büyük ilgi görürken, vefâtı üzerinden Amerikan halkı arasında duygusal bir ortam oluşmuştu.

Sanki Muhammed isminin herhangi bir şekilde hayırla yâd edilmesine gıcık kapan ve bu ismin hep teröristlerle anılmasını isteyen birileri, Ali’nin vefâtı etrafında oluşan duygu yüklü atmosferi parçalamak istermişcesine, birkaç gün sonra bu bol ölümlü eylem Müslüman isimli bir şahıs tarafından hayata geçirildi!

Bu elbette bir iddiâ. Komplo teorisi olarak bile bakabilirsiniz buna. Ancak, ABD ve BATI dünyasında terör örgütleri ile birtakım ilişkiler içerisine girmiş olan ve toplumlarını korkular üzerinden dizayn etmeye çalışan çevreler olduğu da bir gerçek. Bu kesimlerin açık ve sinsi yöntemler izleyerek ve ellerindeki medya gücünü kullanarak İslâm dinini terörist bir din olarak gösterme gayretleri bir komplo teorisi olmaktan çoktan çıktı. Bu tür uzman algı operatörlerinin türlü propaganda ve ilaç kullanma yöntemleri ile saf veya ruh hastası bâzı kişileri canlı bomba ve eylemci olarak motive ettiklerini, Orta Doğu’nun bireyleri olarak çok iyi biliyoruz. Bizlerin başlarındaki teröre bulaşmış birçok ‘’Müslüman’’ lider de bu tür yöntemlere tevessül ediyorlar zaman zaman!

Eylemcinin bağlantısı ve gerçek motivasyonu her ne olursa olsun, olay bir yandan Amerikan’ın birliğine kurşun sıkarken diğer yandan da Muhammed Ali’nin Amerikan toplumunda oluşturduğu iyi bir insan ve Müslüman olarak bilinen mânevî kişiliğine de kurşun sıkmış oldu. Tabi, en tehlikeli atış da İslâm dininin ve Müslümanların imajına yapılmış oldu.

Bunları bilen Başkan Obama ve diğer birçok Amerikalı, olayın ardından İslâm dininin bu tür olayları desteklemediğini ve birlik olma zamanı olduğunu ısrarla vurguladılar. Ancak, Trump nezdinde artan ırkçılık ve medyanın ve belli çevrelerin sürekli olarak körükledikleri İslâm karşıtlığı ortamında bu sağduyulu sesler her kesimde makes bulamıyor maalesef. Toplum gittikçe daha da kutuplaşıyor.

Amerika’da yaşayan biz Müslümanlar, ne zaman silahlı bir eylem gerçekleştiğini duysak; ‘’İnşallah yapan Müslüman değildir!’’ veya ‘’Allah’ım ne olur ismi Müslüman ismi olmasın!’’ diye duâ ederek veriyoruz ilk tepkimizi. Ama aksini gördüğümüzde de derin bir acı saplanıyor yüreğimize.

Birçoğumuz, Müslüman toplumları saran mânevî hastalıklarla tepki veriyoruz olaylara ve hiçbir şeyi üzerimize almayarak, komplo teorileriyle savuşturuyoruz her şeyi. ‘Ah şu İslam düşmanları!’ diyerek günlük rahat hayatımıza devâm edip alışveriş merkezlerine koşuşturuyoruz sonra. Haftasonu kimimiz maçını, kimimiz dizisini seyrediyor gene.

Ama çok az sayıdaki Müslümanlar olarak da şöyle diyoruz. Evet! İslâm dinini kötü göstermeye çalışan insanlar vardır ve hep de olacaktır. Bizler üzerimize düşeni yapmak ve dinimizi en güzel şekilde temsîl etmek için neler yapabiliriz! İslâm dinini ve Müslümanları yeterince tanımayan bu toplumun güzel insanları ile nasıl köprüler kurabilir ve ne tür projeler gerçekleştirebiliriz!..

Başka bir yazıda daha detaylı ele alacak olsam da yeri geldiği için burada bahsedeyim. Tüm bu çizdiğim çerçeve, bu gelişmeleri yıllar öncesinden gören ve önleyici altyapı çalışmaları yapan Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ne kadar dehâ bir insan olduğunu gösterir. Zirâ İslamophobia, bugün Müslümanların önündeki en büyük problemdir ve zâlim liderler, cehâlet, fakirlik vb. sorunların bile önüne geçmiştir. İslâm’ın özünden uzaklaşan Müslümanlar sorunu ile atbaşı yarışmakta ve diğer milletlerin İslâm’dan gittikçe uzaklaşmasına sebep olmaktadır. Müslümanların etrafındaki çemberi de iyice daraltmaktadır. Amerika’da ufak tefek Müslüman gruplar dışında ve de diğer birçok ülkede, henüz yetersiz de olsa, bu konudaki en ciddî çalışmaları Hizmet Hareketi yapıyor bugün.

Bunlar yapılmadıkça; sıkılan her kurşun İslâm’ın imajına sıkılmaya devâm edecektir. Yalnız bu tür bir bilinç ve gayretle; o ülkenin insanlarının kalplerine mânevî bir çelik yelek giydirebilir ve gönüllerinde İslâm’a karşı oluşacak en ufak bir sempatiye bile kurşun sıkmaya azimli ve kararlı habis ruhlu insanların kurşunlarından onları bir nebze olsun koruyabiliriz. Böylece sıkılan her kurşunda sersemleseler de ölümcül yara almazlar.

Önemli olan da bu gayret, samimiyet ve niyet!