Ergenekon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ergenekon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Kasım 2018 Salı

ERGENEKON’UN KARAKTER İNTİHARI, HİZMET ve TOPLUM

Bu yazı 27 Kasım 2018 tarihinde Yeniyon'de yayınlanan köşe yazısıdır.

17-25 Aralık 2013 tarihleri sadece siyasi bağlamda değil, sosyal psikolojik açıdan da tam bir dönüşüm ve kaderdenk noktası oldu. Fethullah Gülen Hocaefendi, bir yazısında kaderdenk ifadesini kullanırken onu ‘’kazanma ve kaybetme kuşağı arasında bir nokta’’ olarak tarif eder ki bu yazının ana maksadına ışık tutması açısından önemli bir tanımlama bu.

Bu dönemde sosyal psikolojinin yapmaya çalıştığı gibi hem toplumsal ve siyasi birtakım hadiselerin toplum ve gruplar psikolojisi üzerinde hasıl ettikleri etkileri gözlemleme imkanımız oldu hem de halihazırda toplumun ve farklı farklı grupların içlerinde uzun bir süredir biriktirdikleri ve bu önemli hadiseler neticesinde bir patlama etkisiyle ortaya saçtıkları karakterlerini, hayretler içerisinde, müşahede etme imkanı bulduk. Tabi uzun süredir ülkeye, ülke insanına ve hadiselerin gelişim şekillerine vakıf olan ve bunları özellikle yurt dışından (sistem dışından) takip edebilen bazı kişiler için bunlar pek de şaşırtıcı olmayan, beklenen karakter patlamaları idi. Bazıları yaşanan bu durum karşısında o kadar şaşırmışlardı ki, Dostoyevski’nin ‘’Böylesine güzel bir gökyüzünün altında, bu kadar kötü insan nasıl yaşayabiliyordu?’’ dediği gibi onlar da hep ‘aziz’ bildiğimiz bir milletin bağrında bu kadar sefil bir karakter nasıl gizleniyormuş diyerek hayret ediyorlardı. Hatta bir zamanlar onlar da dine hizmet ediyor diye bildikleri bazı İslamcıların inanılmaz karaktersizlikleri, kadın-çocuk demeden zulmetleri ve her gün onlarca yalan söylemeleri karşısında bu sefer Mehmet Akif gibi hissediyor ve ‘’yirmi yüzlü insanları gördükçe iki yüzlü insanları sever oldum’’ deme noktasına geliyorlardı.’

Büyük çoğunluğu itibarıyla Türkiye insanının, yalan söylediği aşikar olan, bir siyasinin lafına ya inanarak ya da menfaat gözeterek kendi çocuk ve akrabaları da dahil olmak üzere bir sürü masum insana nasıl hain ve terörist muamelesi yapabildiği, bunun da ötesinde soykırım sayılabilecek haksız ve adaletsiz uygulamaları nasıl da sessizlik içinde seyredip alkışlayabildiği tarihin yapraklarına işlenmiş oldu bu kısa zaman dilimi içerisinde. Ayrıca, yıllarca Ömer’in adaleti, Peygamberin yırtık hırkası, bir iki lokma hurması vb. ifadeleri bayraklaştırarak siyaset yapan siyasal İslamcı zihniyetin ne kadar iğrenç, hırsız ve sahtekar bir hile balonu olduğu da iyice gözler önüne serilmiş oldu.

Gelin bunlara hep ‘üstün’ hasletleri ile övünen, sağcısıyla, solcusuyla, Atatürkçüsü ile ve liberali ile toplumun diğer kesimlerini de ilave edelim. Hepsi bir şekilde derecelerine göre ortak oldular bu haksızlıklara ve karakterlerinin gereğini sergilediler sıraya dizilmişçesine.

Evet karakter dedik, oradan devam edelim…

ABD’de yaşadığım 17 yıl boyunca etrafımdaki arkadaşlara milletin büyük bir yüzdesinin tesbit edilmemiş-adı konmamış ne tür karakter bozuklukları ve ciddi ruh (akıl) hastalıkları ile malul olduğunu anlatırdım hep ve ciddiye alınmazdım. Benim gözümde 2012-13 sonrası dönemde; hep bağrında var olan ve çeşitli faktörlerden ötürü sürekli büyüyen bir iç hastalığın semptom patlamasını yaşadı insanımız.Uzun süredir geliştirdikleri tavır ve tutumlarındaki eksiklik ve zayıflıklar, Einstein’ın ifade ettiği gibi, zamanla karakter zayıflığına dönüşmüştü ve belki de Heraclitus’un dediği gibi de o karakteri sonradan onun kaderi halini almıştı.

Yani bu hadiseler patladığında ortaya çıkan ‘’toplumsal karakter fotoğrafı’’ (zaafı), Yousuf Karsh’ın resmettiği şekliyle ‘’karanlıkta tab edilmişti’’; tıpkı fotoğrafların karanlık resim odalarında tab edilmeleri gibi. Zaman, karanlık bir oda olmuş ve bir milletin karakterini çürüten mantarlar o karanlığın bağrında gelişip bünyeyi sarıp sarmalamışlardı adeta.

İşte böyle karanlık dehlizlerde gelişen bu karakter sorunları ve hastalıklar bir insan, bir millet veya bir topluluk duvara tosladığında ortaya saçılıp dökülüverirler. Normal insanlar bu tavırlara sadece tepki verirlerken bunları okumasını bilen insanlar ise onları, sanki basılan o resmi ellerine alıp inceler gibi bir hassasiyetle alıp okurlar ve muhataplarının karkter analizlerini yaparlar. Bu insanların bir kısmı aklı selim sahibi olanlardır ki onlar okudukları karakter sayfalarından dersler çıkarırlar ve muhataplarına göre stratejiler belirlerler, iyi ile kötüyü ayırdedip geleceğe dair stratejiler belirlerler. Bazılarıysa benzer analizler yaparlar ama bunları daha üst düzey toplumsal manipülasyonlar için kullanırlar. Bazıları da vardır ki onlar sadece kurnaz ve çıkarcıdırlar. Ortaya dökülen bozuk karakter ne kadar çirkef, zalimane, gaddarane ise onlar o kaynağa o kadar yaklaşırlar ve taraflarını güce, korkuya, gelecek endişesine bağlayarak okumalar yaparlar. Nitekim, aynı hadiseler, işte onların karakterlerini de bu şekilde ortaya çıkarmış olurlar. Yani depremin kendisi bir kısım karakterleri ortaya dökerken, artçı sarsıntıları da daha farklı kesimlerin karakterlerinin ortaya dökülmesini sağlar çoğunlukla.

Pozitivist ve pragmatist temeller üzerine bina edilmiş İttihatçı-Kemalist Cumhuriyet rejimi sadece ekonomik ve siyasi anlamda değil milletin karakter inşası noktasında da çok başarısız oldu. Bunun da ötesinde rejim; toplumu parçalara ayırarak yönetme ve şekillendirme, devleti kutsama ve bireysel gelişimi gözardı etme temelli kurulduğundan dolayı insanlardaki bu tavır ve karakter boşluklarının ana müsebbibi oldu. Halkının bu yöndeki gelişimini eksik bırakmakla kalmadığı gibi aksine çoğu zaman onu suistimal de etti. Seküler bir toplum olmasına rağmen Batı’daki seküler ahlak eğitimi de ıskalandığından ve din hep baskılandığından dolayı da bu durum toplumdaki ahlaki ve duygusal çöküntüleri katlayarak artırdı.

Yani bu noktada sanırım Nietzsche haklıydı. O, karakter; sahip olduğunuz bazı tecrübelerden ziyade eksik olan bazı tecrübelerin noksanlığından kaynaklanır der. Benim yukarıda arzetmeye çalıştığım karakter sorunları işte o devlet profilinin halk nezdinde (ahlaki gelişim ve eğitiminde) eksik bıraktığı, adres etmediği, ihmal edip, noksan bıraktığı, bazen de siyasi ve politik maslahatlarla suistimal ettiği tecrübelerin (karakter-ahlak kabiliyet ve reflekslerinin) eksikliklerinden dolayı ortaya çıkmışlardı veya zaten hep olan sorunlar o ihmaller neticesinde metastaz kanser aşamasına kadar ilerlemişlerdi. 
Hani hep verilen güzel bir örnek vardır; halkın sütü neyse kaymağı da odur, o nedenle yukarıya da o çıkar derler; bozuk siyasi erki ve devlet ricalini resmederken. Bunun tersinin de, aynı anda, doğru olabileceğini önceki yazılarımızda ele almıştık. O bozuk toplumun içinden çıkan bozuk erk de kurnaz, çıkarcı ve fırsatçı olduğundan dolayı zamanla o halkın karakterini daha da çürük bir hale getirebilir. Tıpkı John Locke’ın dediği gibi, ‘’bizler bukalemunlar gibiyizdir; ahlaki karakterimizin renklerini ve tonlarını etrafımızı çevirenlerden alırız’’. Demokrasiler içinde büyüyüp gelişmiş olan faşist hükümetlerin yaptıkları da bu olagelmiştir hep. Zaten benzer hastalıklarla malul olan halk da zamanla onların büyüsüyle daha farklı ‘bozuk karakter’ renkleri ve tonları geliştirmeye başlar ve sorunlar artarak büyür.

Charlie Chaplin, belki de o komedyen zekasının cilvesiyle, ‘’bir insanın gerçek karakteri sarhoşken ortaya çıkar’’ der. Bunu sosyal ve psikolojik gerçeklere genişletirsek eğer, gerçek karakterin kendini kriz zamanlarında, felaket dönemlerinde yani sorunlar, yıkımlar ve sıkıntılar başgösterdiğinde ortaya çıkaracağını söylemek yanlış olmaz. Yazar Robert KcKee, gerçek karakterin insanın baskı altında iken yaptığı seçimler, tercihler ile ortaya çıkacağını; baskı ne kadar büyükse o ifşanın o kadar derin olacağını ve karakterin temel doğasını daha iyi yansıtan bir seçim şeklinde belireceğini söyler.

Bazı durumlarda ise gerçek karakter bir şeyin yoksunluğunda değil verilen veya elde edilen şeyin ağırlığını kaldırmaya liyakatı, kabiliyeti olmayan insanların düşeceği durumlarda da ortaya çıkabilir. Bu bir anda zenginleşen insanlarda söz konusu olabileceği gibi, güç elde etme durumunda da ortaya çıkabilir. Abraham Lincoln, sıkıntı anında ortaya çıkan karakter konusunu bir adım daha öne götürerek, ‘’bir çok insan sıkıntılara direnebilir fakat bir adamın karakterini test etmek istiyorsanız ona güç verin’’ der. Yıllarca mülayim, ‘mübarek’, fedakar, alçakgönüllü görünen veya fakir bir hayat yaşamış bazı insanların ellerine para, güç, makam vb. imkanlar geçince zalimleşmeleri sadece sonradan oluşan bir bozulmuşluğun değil, karakterde gizli olan bazı hastalıkların da ortaya çıkmasıdır.

Dindar kimliğine ve dinin öğretilerine rağmen bazı insanların yaşanan zorluklar hemgamında, bazılarının da idareci konumuna geldiklerinde nasıl çirkefleşebildiklerini gördüğünüzde hayretler içerisinde kalırsınız ve ilgili kişilere o şahıslardaki hastalıkları tedavi ettirmeleri gerektiğini önerdiğinizde tepki bile alabilir, o kişilere haksızlık yapmakla itham edilebiirsiniz. Çünkü o idareciler bahsi geçen insanları o sorunların boğuşulduğu ve onların alt tabakadaki insanlarla etkileşim halindeki, zorlu ortamda açığa çıkan halleri ve karakterleri ile hiç muhatap olmamışlardır. Aksine, o sorunlu şahıslar o idarecilerin sadece güç ve yüksek makamı temsil eden huzurlarında hep süklüm-püklüm, itaatkar, saygılı ve kibar haller takınmışlardır. O nedenle sizin işaret ettiğiniz ikilemi algılayamamışlar ve inanamamışlardır. Mesela, genelde hep üst yöneticilerin zalimlik yapabilecekleri düşünülür. Oysa öyle karakterler de vardır ki sıkıntı anında sergiledikleri itaatsiz ve saygı sınırlarını aşan (zorlayan değil) tavırlarıyla (açığa çıkan karakterleriyle) liderlerinin o zorlu zamanlarda en çok ihtiyaç duyacakları uhuvveti, dayanışmayı, güveni, imajı ve desteği kırarak kendi üstlerine ve etrafındaki insanlara zulüm ederler. İşlerini kaybetme endişeleri de yoksa şayet; bu zulümlerini katlayarak artırırlar.

Kendisi güç ve makam sahibi iken zorlu bir ego imtihanı karşısında karakterinin en karanlık noktalarını bir yanardağ gibi öfke ve kin patlaması ile ortalığa saçan Şeytan, meselenin ilk olarak değindiğim boyutu üzerinden kendi imtihanı kaybetmişken, onun kullandığı yöntem ise daha çok ikincisi yönünden olmuş ve ağına düşürdüğü bazı zayıf karakterli zalimleri hep o imkanlar üzerinden yoldan çıkaragelmiştir. Her iki durum da gerçek karakterin en gizli dehlizlerini gözler önüne serme potansiyeline sahiptir.

Her insan yaşanan zorlukların, ümitsizliklerin ve endişelerin çapına göre bu tür imtihanlardan ve karakter testlerinden geçer. Kimi insanlar en ufak zorluklar karşısında bile kötü karakter örnekleri sergilerken, bazı daha derine itilmiş karakterler de daha büyük sorunlar yaşandığında ortaya dökülürler. Bazıları sıkıntı anında düşene yardım etmek yerine güçlüye yanaşmaya çalışabilirler. Hadiseler karşısında her şeyden şikayet edip suçlayacak insan arayanlar olabilir. Tüm bu olanlar onun-bunun yüzünden başımıza geldi yaygaları kopararak zalimden daha çok mağdura sesini yükseltenler çıkabilir. İnsanlara ümit aşılamak yerine her şey bitti, suya atlayıp kurtulun yaygaraları koparanlar varolabilir. Bilerek veya bilmeyerek insanların son kalan ümit kırıntılarını da yok edenler bulunabilir. Fitneden uzak duruyorum iç yalanlarıyla aslında geleceğinden endişe duyduğu için mazlumları terkedenler çıkabilir. Her şeye önce veryansın edip, içini güzelce boşaltıp sonra da vardır bir hikmeti diyerek güya sabır kahramanlığı yapanlar da bulunabilir. Zalime karşı, hataları olsa bile, mazlumlara destek olmak gerekirken onlar da hakettiler diyenler; ben zaten demiştim, şimdi çeksinler diyenler her zaman çıkabilir. Yaşanmış bir olay diye duymuştum. Moğol saldırıları sonrası kanlı Bağdat sokaklarına gidelim. Moğol cellat yüzlerce baş kesmiş ve artık yorgunluktan elindeki kılıcı tutacak hali kalmamıştır. Sonunda bitap bir halde kılıcını elinden düşürür. Birazdan kafası uçurulmak üzere korku içinde sırada bekleyenlerden biri hemen öne atılır ve kılıcı eline alarak celladın eline uzatır. Belki bana merhamet eder diye geçirmişti içinden o kişi belki de kendisini öldürmeyip yanına yardımcı olarak tutacağını… Normal zamanlarında zalimlere karşı her zaman hakkın ve halkın yanında olduğunu dile getirmiş birisiydi belki de o kişi, kim bilir!

İşte zorluklar ve acziyet halleri bazı insanların bu tarz karakterlerinin ortaya çıkmasını sağladığı gibi, (iyi veya kötü) yeni karakterler geliştirmesini de temin edebilir. Sonuçta; gelişmelere verdiğiniz tepkiler ve takındığınız tutumlar en başta da işaret ettiğim gibi zamanla karakteriniz halini alabilirler. O nedenle de hadiseler karşısında güçlü durabilmek, kendi olarak kalabilmek ve hadiseleri sabırla göğüsleyebilmek her insanın sergileyebileceği kabiliyetler değildir. Zaten zorlukları sabır ile göğüsleyip ümidini koruyarak geleceğe dair atılımlar yapmak, hadiselerden ne kendini ne de etrafındakileri sarsmadan sıyrılabilmek, her şeye rağmen kendi olarak kalabilip, zalime boyun eğmeden, hatta zayıflık bile göstermeden dik durabilmek, insanlara hala ideal ve ufuk aşılayabilmek, kısaca onlara hakkı ve sabrı tavsiye etmek önemli bir meziyettir. Kur’an’da salih insanların bu çerçevede tarif edilmiş olmaları bu yüzden önemlidir. Salih kulların sıkıntılar karşısında sergiledikleri tavır yani karakterlerinin gerçek kıvamı işte böyle temayüz eder.

Çok büyük sıkıntılara hatta bir soykırıma maruz kalsa da Hizmet insanının sabır, tevekkül ve dua ile yoluna devam edip elinden geldiğince birbirinin elinden tutmaya çalışması ve ideali gereği hakkı ve sabrı yayma gayretlerine devam ediyor olması bu çizgide bir karakterin göstergesidir. Onların hiç birinin şiddete başvurmaması, savunduğu ilkelerin sadece teorik anlamda değil pratik anlamda da onun artık bir karakteri haline geldiğini tüm dünyaya ve melei alaya göstermektedir.

Dünün hep mağdur edebiyatları yapan, yaşadığı durumlardan hep başkalarını suçlayan, sürekli düşmanlar üreterek kendine taraftar edinmeyi bir yöntem olarak belirleyen siyasi geleğin bazı temsilcilerinin bugün güç, para ve imkanlar ellerine geçince kendi zalimlerinden nasıl daha zalim bir çakal sürüsü haline dönüşebildiklerini, din adına kullanageldikleri söylemlerinde ne kadar yapmacık olduklarını, karakterlerinde ne derin kinler, hırslar, öfkeler, acımasızlıklar, kişilik bozuklukları ve düşmanlıklar barındırdıklarını görüyor bu dünya ve hem melekler hem de tarih bunu hüzünle kaydediyor.

Ergenekon suç örgütü ise, toplumu hep bölerek ve birbirlerine düşürerek geldi bugünlere. İslamcılardan tek farkları kendilerine teslim edilen devlet aygıtının dümeninde iken en azından bazı devlet kaidelerine uyuyormuş gibi roller takınmaları idi. Oysa kendi halkına her türlü şekilde zulm etmeye devam ediyorlardı. Onlara bu ihaleyi tevdi etmiş bazı çevreler, çıkarları gereği onların bu zulümlerine göz yumuyorlardı. Batı dünyası ve dünyanın geri kalanı da çıkarları gereği bu anlayışın temsilcilerini idare ediyor, onların metodlarını görmezden geliyorlardı. Gelinen noktada Ergenekoncu klik, artık İslamcı zalimleri alet olarak kullanarak kendisine tehdit olarak gördüğü Müslüman bir hareketi soykırıma tabi tutuyor. Fakat basiretleri bağlı! Hem güç hem de gelecek endişesi ile yaşadıkları kaybetme korkusu onları zehirlediğinden dolayı onların da gerçek karakteri ortaya saçılıyor bugün. Ama güç sarhoşluğu ile bunun farkında değiller. Oysa tüm dünya gelecekte daha da net görüleceği şekilde İttihatçı-Ergenekoncu geleneğin özellikle yeşil İslamcılıkla birlikte hareket ettiğinde, ne kadar çirkin, ne kadar aşağılık, işkenceci, soykırımcı ve ırkçı bir karaktere ve zihniyete sahip olduğunu görüyor. Gün gelip şartlar değişirse ve eğer dünya faşist reflekslere yenik düşmeden aklı selime teslim olabilirse işte o zaman dünya devletleri ve Türkiye’nin yeni yöneticileri bu zihniyetten ya kurtulmak ya da onu rehabilite etmek isteyeceklerdir. Bunun yolu da sıkıntı anında aklı selim, kalbi selim bir karakterin özelliklerini sergileyebilmiş olanlarla ortak projeler geliştirip, bu vahşi hayvanlardan daha aşağılık olan zihniyeti hapsetmek ve rehabilite etmektir. Onların bu çürük karakterlerinin etrafına bir duvar örüp onları o duvar içinde başkalarına zarar vermeden rehabilite etmektir.

Yani anlayacağınız Ergenekon zihniyeti aslında çoktan kendi kafasına sıkmış oldu. Bundan böyle faşist bir dünya dışında kendilerine hareket alanı kalmadı. Sahte laiklik-demokrasi balonları patladı. Artık yapay zalimlerin ardına sığınarak ne kendi suçlarını örtbas edebilecekler ne de kendi korkak ve çirkef karakterlerinin ortaya saçılmasını önleyebilecekler. Zira kadın ve çocukları bile ölüme itmekten, onları rehin olarak kullanmaktan imtina etmeyecek kadar iğrenç bir karaktere sahip olduklarını herkes görüyor. Bu suç örgütü yapı yaşadığı her bir sıkıntıda daha üst bir katmanını piyasaya sürmek suretiyle nasıl derin, uluslararası bir iğrençlik ağı kurduğunu da dünyanın önünde açık bir şekilde sahneleyecek ve kendi sonunu daha da hızlandıracaktır.

Normalde ‘karakter suikasti’ ifadesi pek yaygındır. Başkalarının karakterine saldıran, ona zarar vermeye çalışan kişiler kastedilir bu ifade ile. Bense bu yazının başlığında hiç kullanılmayan ‘karakter intiharı’ ifadesini tercih ettim. Çünkü bu yazıda resmedildiği gibi bazıları belli dönemlerde sergiledikleri tavırlar ve yaptıkları yanlışlarla kendi bozuk karakterlerini bir lağım patlaması gibi ortalığa saçıverirler ve zamanında kendilerine boyun eğmiş, susmuş insanlar dahil herkesin nefretini kazanıp kendilerinden tiksinti duyulan konumlara düşerler. İşte bu; bir karakter intiharıdır!  Bunun tersi ise salih kulların tarif ettiğim tavırlarıdır ki o da Cennet kokuları gibi etrafa yayılan ve algılayabilen gönüllere itminan duygusu yaşatan bir karakter havzasıdır.

Şimdilik bu kadarıyla iktifa edelim. 

28 Nisan 2018 Cumartesi

CEMAAT ELEŞTİRİSİ

Bu yazı 28 Nisan 2018 tarihinde Yeniyon'de yayınlanan köşe yazısıdır.

Sevgili kardeşlerim? Uzun bir süredir muhabbet edemiyorduk sizlerle. Afiyettesinizdir inşallah!

Türkiye’nin çok çetin günlerden geçtiği, son demokrasi umutlarının da tamamen tarumar olduğu, hukuk-adalet gibi kavramların diktatörlükler düzeyinde temsil edilen boyutlara indirgendiği, hırslarından, arsızlıklarından ve güçlerinden korkulan hırsızların-yolsuzların lider olarak baştacı edildikleri, masum insanların mallarına el konulup terörist olarak afişe edildikleri acınası, talihsiz bir zaman diliminin içinden geçiyoruz ne yazık ki!

İşte böyle bir süreçte her yönüyle dibe vurmuş bir ülkede mağdur edildiği ve zulme uğratıldığı halde hala ‘eleştiri’ sahnesine oturtulan tek, ama, tek oluşum gene de Hizmet Hareketi oluyor nedense!

Bunun sosyo-psikolojik boyutlarını sonraki bir yazıya bırakıp devam edieyim. Çünkü sizlere aslında benim ne kadar da rikkatli ama bir o kadar da dikkatli bir eleştirmen olduğumu anlatmak için yazıyorum bu yazıyı. Küçüklüğüm İstanbul Boğazı’nın ara sokaklarında, varoşlarında hayatla mücadele ederek, değişik insan psikolojileri ile güreş yaparak geçti. Sistemsiz çalışan bir devlet aygıtının tüm çarklarının çıkardığı gıcırtıları da duyan ve bunu bir ozan gibi eleştiri sazlarıyla dile getiren karakterim, her şeyi ve herkesi eleştirel bir gözle irdeleme kabiliyetim daha o yaşlarda teşekkül etmeye başlamıştı. Üniversite yıllarına gelip din-diyanet de öğrenince artık kendimi ve kendi Müslümanlık anlayışımı bile eleştirip hep daha iyiye ulaşmaya çalıştığım da olmuştur hani. Yaş ilerledikçe artan tecrübeler, yurt dışında doktoralar, Batı kültürü içinde edindiğimiz bilgi ve deneyimler derken eleştiri oklarımız bir hayli sivrileşti tabi… Hedefleri de daha iyi vurur hale geldik doğal olarak!

O çocukluk günlerimde halk arasında kullanımı çok revaçta olan bir ifade vardı. Bir hususu ifade ederken cümlelerimizin başına; duygularımıza, düşüncelerimize birazcıkta abartı katmak maksadıyla, ‘’çok pis’’ ifadesini eklerdik. ‘Çok pis yemek yaparım!’, ‘çok pis tavla oynarım!’, ‘çok pis gol atarım!’ ve daha neler neler!… Bunu yaparken o şişirdiğimiz abartı balonları içerisine birazcık da kendini beğenmişlik havası üflediğimiz olurdu tabi!

Bu ifadeyi ödünç alarak ben de buraya kadar yazdıklarımı bağlamak maksadıyla, ‘çok pis eleştiri yaparım!’ diyerek yazıma devam edeceğim.

Yurt dışımda bulunduğum yıllarda Hizmet içinde kalitenin artması ve sistem-model gelişmesi endeksli eleştiriler yaptığımı, fikirler beyan edip, projeler geliştirdiğimi ve bunu ilgili bazı kişilerle çekinmeden paylaştığımı beni tanıyanlar iyi bilirler. Hatta sonradan İhsan Yılmaz hoca liderliğindeki Hizmet’e ait think thank’in de içine dahil olmuş, yazdığım bir rapor ile daha sistemli gayretlerin parçası olmaya başlamıştım ki çok kısa bir süre sonra zalim Erdoğan tarafından kapatılmıştık.

Neyse Efendim! Konumuza dönelim.

Çocukluk ve gençlik yıllarımda Türkiye bizim tek dünyamızdı. Zaten bize bizden başka dost da yoktu! Yıllar geçti ve yurtdışına savrulduk. Tam 16 yıldırda buralardayız. Artık dünyaya buradan, Amerika’dan, bakıyoruz. Bakış açılarımız değişti. Sadece değişmekle de kalmadı; üstelik daha geniş bir açı ve netlik de kazandı. Dertlerimiz, üzüntü kaynaklarımız, ideallerimiz kısacası her şey değişmeye, çeşitlilik kazanmaya başladı. Eskiden Ayşe’nin, Mehmet’in haline üzülmek yetmiyormuş gibi artık Michael’ın, Jennifer’ın, Roberto’nun dertleri, imanları, içine sıkışıp kaldıkları çıkmazlar da zihinlerimizi meşgul etmeye başladı.

Etrafıma ve hadiselere şöylece bir bakıyorum:

Yıllar önce Amerikalı dostlara ‘aslında hepimiz modern birer köleyiz!’ derken ne kadar da haklıymışım. Materyalist sistemin acımasız çarkları arasında tıpkı modern köleler gibi çalışıyoruz. Tüketim çılgınlığına, zaman israfına, insan harcamaya, vicdan köreltmeye dönük çıldırtıcı bir kısır döngünün içine hapsedilmiş gibiyiz adeta. Sisteme para kazandırdığımız, verim ürettiğimiz, tükettiğimiz, eleştirmediğimiz hatta idrak etmediğimiz sürece değer görüyoruz. Hepimiz kendimizi bu sistemin değerleri, kuralları, gereksinimleri nisbetinde ölçüp biçiyoruz. İman-Allah yörüngeli ‘yaşayanlarımız’ bile kendimizi Allah sevgisi, hak, adalet, hakikat temelli değil de; sistemde başarılı olmanın yolları nelerdir şeklindeki anlayışların ışığı altında şekillendiriyoruz. Öyle olunca da refah, makam ve itibar kapılarının önünde zalimlerin, güç sahiplerinin peşine bizler de takılıp gidebiliyoruz çoğunlukla. Dünyevileşme, tembellik, tenperverlik hepimizin içine sirayet etmiş durumda.

Tüm bu kermekeşin içinde etrafıma bakıyorum eleştiri dürbünümle.

21. yüzyıla muazzam bir gelir ve kaynak birikimi, ilmi ve teknolojik gelişmeler, düşünce yapısında yaşanan tekamüllerle girmiş olsak da hala milyarlarca insan aramızda açlık ve hastalık sınırının altında yaşıyor. Gelir dağılımının en adaletsiz bir şekilde dağıldığı çağdayız belkide. Çıkan savaşların neden çıktığının, ortalıkta mantar gibi bitirilen terör örgütlerinin amaçlarının ne olduğunun, gelişmiş demokrasilere rağmen dünyanın belli bölgelerinde zalim diktatörlüklerin neden desteklendiklerinin bilinmediği dönemler bunlar. Ben, küçük ve karanlık odamda bu yazıyı yazarken, dünyanın başka yerlerinde ve belki de yaşadığım şehirde toplamda milyonlarca insan açlıktan, hastalıklardan ölüyor, türlü türlü sıkıntılar altında inleyip duruyor. Binlercesi intihar ediyor. Daha fazlası da öldürülüyor ve tecavüzlere uğruyor.

‘Medeni’ Batı ülkelerinde ve ‘İslami’ ülkelerde bile onbinlerce kadın ve genç kız iğrenç suç trafiklerinin kurbanı oluyorlar. Yine Afrika kıtasının neredeyse tümünde, Suriye’de, Türkiye’de, Filistin’de şurda burda on binlerce insan kendi insanlarının zulmünden kaçarken ya nehirlerde boğuluyor ya da tacirlerin kurbanları oluyorlar. Afrika’da sadece kaçak göç yollarında tecavüze uğrayan kadın sayısı bile utandırmıyor kimseyi veya IŞID gibi grupların tecavüz ettikleri, köle pazarlarında sattıkları binlerce kadının varlığı. Veya mağduriyetleri suistimal edilerek Türkiye ve daha bilmem hangi ‘İslam’ ülkesinde evlere ikinci kuma olarak sokulan çocuk yaşta ‘kadınları’. Pakistanda, Hindistanda, Türkiye’de ve daha nerelerde yaşayan gözleri yaşlı çocuk gelinleri.

İnsanların, çocukların, bizden olmayanların açlıktan, zulümden ölmesinden de, tecavüze uğramasından da rahatsız olmuyor günümüz insanlığı. Ne, kadın hakları konusunda çok ‘hassas’ olan Batılı kadın hakları örgütleri rahatsızlık duyuyor; göç yollarında, hapishanelerde inleyen kadınların inlemelerinden, ne de Batılı veya gelişmiş ülkelerin insan hakları örgütleri harekete geçiyor zulme maruz kalmış milyonlarca insanın varlığı karşısında...

İnsanlık hem maddi hem de manevi bir saldırı altında adeta. Hem de sistemli ve azmış bir saldırı bu…

Bizleri Allah’a, imana yakınlaştıracak yolların hepsine taşlar döşenmiş. Bizi o yoldan alıkoyacak alternatif yollarsa en cazibeli şeylerle sistemli bir şekilde Kapitalizmin çarkları yardımıyla süslenmiş. Reklamlar, filmler, İnternet vs. derken her şey dikkatimizi şehevi olana çevirmeye çalışıyor. Kadın vücudu, ihtiraslar, hırslar, lüks, israf, şatafat, itibar, güç; hepsi bir arzu, bir hedef haline getirilmiş durumda. Hepsi birer tüketim aracı konumundalar ve imanın-insanın özüne sürekli ve sistemli şekilde darbeler indiriyorlar. Vicdan, iz’an, idrak felç olmuş durumda… İnsanlık insanlığını kaybediyor, vicdan ölüyor!

Sadece insanlığımız mı! Yediklerimiz, içtiklerimiz, ilaçlarımız vs. her şey doğamıza aykırı çalışan bir sinsi bir düşman olmuş adeta. Sürekli radyasyona maruz bırakılan, kaynakları sorumsuzca tüketilen, dengeleri yıpratılan bir gezegende, sadece insanlığımız değil yiyeceklerimiz bile yapaylaşmış, özünü-fıtratını kaybetmiş durumda. Onbinlerce çeşit yapay gıdalarla, kimyasallarla, tatlandırıcılarla, koruyucu maddelerle, genetikleriyle oynanmış tohumlarla, hem de medeni, ‘hukuk’ devletlerinin gözleri önünde saldırıya maruz kalıyor insanlık. Bunların neticesinde de türlü türlü hastalıklar, kanserler, alerjiler, sinir hastalıkları, karakter bozuklukları vb. sorunlarla boğuşmak zorunda kalan, acı çeken insanlık…

Özele mi inelim biraz da! Ülkedeki ilerlemenin önündeki en büyük engel olan Ergenekon gibi devlet görünümlü çete oluşumlarının yıllardır işledikleri cinayetler, asit kuyularına atılan canlar, türlü türlü algı operasyonları, halkı kamplaştırmalar, darbe balyozları… ve bunları bildikleri ve sürekli olarak liberal, aydın, gazeteci, ilim adamı, medeni, çağdaş geçindikleri halde güçten korktukları veya bir şekilde o güce angaje oldukları için seslerini çıkarmayan, çıkartamayan, ama görüntüyü ve imajı da bozmamaya çalışarak, sadece zayıfa, düşene salvo vurmaktan, eleştirmekten haz duyan, öğütler veren kibirli Türk entelijansiyası…

Efendim! Gördüğünüz gibi bizim eleştiri dürbünüyle etrafa baktıkça iş içinden çıkılmaz bir hal alıyor.

Gördünüz mü! Cemaat eleştirisi demiştik, ama konuyu dağıtıp nerelere kadar geldik. Yoksa ne güzel Cemaat biraz siyasete yanaşmış, bazı abiler iştişareye ehemmiyet vermemeye başlamış, eleştirilere kapalı kalmış, şeffafiyet tam becerilememiş, Excelcilik almış başını gitmiş vs. vs. diyecektik…

Şimdi farkettim ki aslında etrafımızda dikkat kabartmamız gereken ne kadar da büyük maddi-imani sorunlar varmış. İnsanlık nasıl bir sorunlar bataklığının içine düşmüş çırpınıp duruyormuş. Acaba bizler, yani kendine aydın, gazeteci, entel, ilim adamı, akademisyen vs. diyenlerimiz, Türkiye derken, Erdoğan derken, Cemaat derken eleştiri dürbününün tersiyle mi bakıyoruz olaylara sadece küçük bir alana odaklanarak. Uzakları yakınlaştırıp daha önemli hadiselere daha yakından bakıp analizler yapmak ve onlara çözümler üretmek adına gayretlerin içine girmek varken, dünya aydını olmak varken, dürbünü ters çevirip çok daha ufak meselelerin, eleştirilerin girdabında kendimizi, zamanımızı tüketiyor muyuz dersiniz.

Acaba artık okumuş bir Türkiye insanı olupta hala Fenerbahçe-Galatasaray maçlarını merak ederken, kahvehane muhabbeti edasıyla, istisnaları tenzih ederek, Hizmet Hareketi gibi küçük bir gruba nizam vermeye çalışırken, onu sanki Türkiye’de yanlış giden her şeyin sorumlusu imiş gibi eleştirilerle boğmaya çalışırken enerji mi israf ediyoruz dersiniz.

Acaba artık son yüz yıldır, yaşadığı topluma ve insanına yukarıdan bakan, birkaç istisnası dışında, dünya çapında kabul gören hiçbir değer, model, sistem, fikir, ilim, teknoloji, hareket geliştirememiş olan Türk tipi aydın modelinden çıkıp bu yazıda resmetmeye çalıştığım daha büyük çaptaki dünyaya, insanlığa ait maddi-manevi sorunların çözümüne katkıda bulunan bir gazeteci, ilim adamı, aydın, entel modeli, hedefi, gayreti üzerine mi yoğunlaşsak!

İnsanlığa ve, eğer gerçekten dindarsak, Allah’a, karşı asıl böyle bir sorumluluğumuz var mıdır acaba!

Yoksa tüm enerjimizi Türkiye üzerine veya Hizmet eleştirisi üzerine teksif ederken acaba Erdoğan gibi ilim düşmanı cahil adamların gündemlerine ve hırslarına, Ergenekon gibi fitne ocaklarının sürekli düşman üretme, birbirinin ümidini kırıp, tenkid ettirme, uzaklaştırma hazlarının, farkında olmadan, içine mi çekiliyoruz ki!

Dünya vatandaşı, dünya aydını, dünya gazetecisi olmak varken, Türkiye gündemi veya Hizmet Hareketi eleştirisi üzerine belki de gereğinden fazla enerji sarfederek kendi potansiyelimize, geleceğimize, mesleğimize, ideallerimize, ufkumuza zarar mı vermiş oluyoruz! Hani bazen; o Cemaat eleştirisi konusunda bazı insanlarda-gruplarda öyle sistematik bir ısrar görüyorum ki, acaba bu yazıda çerçevesini çizdigim çok daha büyük sorunların çözümü adına faydalı faaliyetler üretebilecek, sistem geliştirebilecek tek oluşumu Hizmet Hareketi olarak görüyorlarda, o yüzden de eleştirilerimizle onu daha fonksiyonel bir hale getirelim ki insanlığın nefes alabileceği bir zemin oluşsun diye mi düşünüyorlar acaba diye düşünmeden edemiyorum!

Neyse Efendim! Yazı içinde geçen kendini beğenme gibi görülebilecek bazı ifadelerimin hiciv sanatı kaynaklı olduğunu belirterek, ne olur ne olmaz, bitireyim sözlerimi. Sizler de bu yazıda işaret ettiğim sorularla zihninizi, benim sürekli yaptığım gibi, meşgul etmeye devam ediniz kıymetli dostlarım benim! Ayrıca, benim geçen gün yaptığım gibi; zulümden kaçıp artık Amerika’da yaşadıkları halde hala Fenerbahçe-Galatasaray gündemi tartışan bir grup genci usülünce azarladığım gibi yapınız sizler de.

Sağlıcakla kalınız!

29 Haziran 2016 Çarşamba

DÜNYA SİYASETİNİ BEKLEYEN BÜYÜK TEHLİKE!

Bu yazı 29 Haziran 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Dünya siyâsetinde cereyân eden birtakım hâdiseler, doğaları gereği ve de neticeleri itibârıyla dönüm noktası kâbilinden gelişmelerdir. Meselâ, Amerika’da gerçekleşen 11 Eylül terör saldırıları bunlardan birisidir. Bu tür olayların neredeyse tamamı, ekonomik çıkar ve değişen dengeler düzleminde aktığından, tesirleri de daha büyük çaplı olmaktadır. Tarihin en büyük oyun değiştirici hâdiselerinden olan 1. ve 2. Dünya Savaşlarından tutun da, İngiltere’de başlayan Sanayi Devrimi ve benzeri bir çok kritik gelişmeye kadar hepsi ekonomik reflekslerden motivasyonunu alan gelişme ve değişimlerdir.

Geçenlerde İngiltere’de gerçekleştirilen ve çok az bir oy farkıyla İngiltere’nin Avrupa Birliğinden ayrılması yönünde karar çıkan halk oylamasının, bu tarz gelişmeler kategorisinde değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini zaman gösterecek. Olayın sadece BATI değil, tüm dünya ekonomisi ve siyâseti üzerinde önemli tesirleri olacağı muhakkak.

Beni asıl ilgilendiren, İngiltere’yi ‘’AB’ye hayır!’’ sonucuna getiren süreçle, Türkiye’de ve Amerika’da yaşanan bâzı süreçlerin benzerlik göstermesi.

Nereye giderseniz gidin, demokrasi ile yönetilen neredeyse hiçbir ülkede mevzuların bir toplumsal maniplasyona ihtiyaç duyulmadan halkın oylamasına sunulduğunu göremezsiniz. Yâni dünyanın hiçbir ülkesinde; sadece televizyondan bilgilendirici yayınlar ve tartışmalar yapalım ve sonra bırakalım halk karar versin den(e)miyor. Oysa, demokratik siyâsetin temel argümanlarından birisi ve hattâ özü bu. Sanki, anarşist politik felsefenin aktif isimlerinden Emma Goldman’ın ‘’oy vermek bir şeyleri değiştirseydi yasaklanırdı’’ sözünü farklı bir boyutta yaşıyoruz bu günlerde. Oy vermek yasaklanmıyor; ama o oylar birilerinin işine yarasın diye gerekli her psikososyal algı yönetimi uygulanıyor. Siyâsî zeminler değişiyor; ancak benzer stratejiler tatbik ediliyor hep.

Asıl endişe verici olan gelişme, özellikle son yıllarda karşımıza çıkan ve adetâ bir politik trend hâlini almış olan toplumsal maniplasyon ve algı yönetimi hususu. İdeâl demokrasiler olarak sınıflandırılan BATI ve Amerikan toplumları bile bu noktaya kaymaya başladılar artık. Halklar; imajlar, imgeler, politikalar ve korkular üzerinden sosyal ve psikolojik mühendisliğe tâbi tutuluyorlar. Bu elbette yeni keşfedilen bir yöntem değil. Tarih boyu geçerli olan ve hep kullanılmış olan yöntemler. İnsanlık varolduğu günden beri korkularla ve algılarla yönetmek hep var olmuş. Şeytan bile o yöntemlerle aldatıyor insanlığı…

Burada asıl tehlikeli olan, demokrasi gibi daha ileri yönetim biçimlerinin sâhiline gelmeyi başarmış insanoğlunun geriye gitmeye çalışması ve bu ilerlemeye öncülük etmiş BATI toplumlarının da bu gerileme ile senkronize olmaya başlamaları. Böyle bir ortamda ırkçılık, kavmiyetçilik, ötekileştirme, öldürme, adâletsizlik ve benzeri birçok câhiliye (sadece İslâm’da anladığımız şekliyle değil, daha genel manada) hastalığı tekrar canlanıyor ve toplumlara yayılıyor.

Daha önceki yazılarda da değindiğimiz gibi, Türk modern siyâsî tarihi İttihadçı geleneklerden zamanın Ergenekonlarına kadarki dönemde korku, bölme, ötekileştirme, fişleme vb. yöntemleri hep toplumsal dizayn bağlamında kullandı. Halihazırda, Erdoğan ve AK Parti yönetimi ile bunun zirve noktalarına ulaştığını görmekteyiz.

İngiltere’deki referendum sonrası yazdığı analizde, siyâset bilimci Mahmut Akpınar da yaşanan süreci Türkiye-İngiltere bağlamında değerlendirdi. Ona göre, şu üç noktada benzerlikler yaşandı:
  1. [AB’den] Ayrılma taraftarı olan kesimler de AKP gibi korku siyaseti izlediler ve özellikle geçim derdi olan insanların duygularına hitap ederek onları İslam’la, Türkiye ile, terörle, ISİS’le, göçle, göçmenlerle ve işsizlikle korkuttular.
  2. Milliyetçi duygulara hitap ederek eski ihtişamlı imparatorluk günlerine vurgular yaptılar.
  3. İngiltere’de de muhâlefet, Türkiye’deki gibi yeterince çaba göstermedi.
Bu üçüncü opsiyonu biraz açmak gerekiyor. Türkiye’de AKP ile inanılmaz bir hukuksuzluk ve beceriksizlik dönemi yaşanıyor. Bir muhâlefet partisi için dünya üzerinde herhâlde başka hiçbir ülkede gelişmeye ve oy artırmaya bu kadar müsâit bir siyâset zemini yoktur. Oysa, Ergenekon derin örgütü (Gladyo), muhâlefet partilerini de dizayn ve kontrol ettiğinden olsa gerek, bizdeki muhâlefet Ergenekonla çalışan Erdoğan’ın önünün açılması adına üç yolla destek verdi: (1) ya bizzat meclis oylamalarında destek verdi (2) ya hiçbir yanlışlığa (üç beş vekil dışında) ses çıkartmadı (3) ya da, özellikle seçim zamanlarında, çok silik, göstermelik çabalarla seçimlere girdi ve halkı bilinçlendirme adına yeterli adımları atmada tembellik etti.

Görünen o ki, İngiltere’de de aynı tâlihsizlik yaşandı ve muhâlefet belki de İngiltere tarihinin en önemli dönüm noktalarından birinde, üzerine düşeni bir şekilde yap(a)madı veya yaptırılmadı. Referandumun adının BREXIT, yâni ‘Britanyanın AB’den çıkması’ oylaması olarak ön plana çıkmış olması bile (çünkü toplumsal algıları o yönde etkiler) muhâlefetin başarısızlığıdır bana göre.

Gelelim konunun Amerika ile olan bağlantısına. İngiltere dünyanın en önemli dinamosu olan ülkelerden biriyse eğer, Amerika şüphesiz dümenin başında olan ve demokrasinin de liderliğini yapan ülke konumunda. Bu noktada yazının başındaki endişelerime dönelim ve İngiltere-Türkiye düzleminde ele aldığımız o üç gelişmeyi, Amerikan siyâseti bağlamında da değerlendirelim.

Evet! Maalesef Amerika’da da bu tehlikeli gelişmelerin zilleri çalıyor. Cumhuriyetçi başkan adayı Donald Trump’ın gittikçe artan yükselişi herkesi tedirgin ediyor. Çünkü Trump ve ona destek veren akıl da, tıpkı Türkiye, İngiltere ve diğer gelişmiş ülkelerde olduğu gibi toplumu korkular üzerinden dizayn etmeye çalışıyor. Akpınar’ın temas ettiği üç ayaklı süreç ne yazık ki burada da işliyor.
  1. Trump kampı hem milliyetçi-dindar-Cumhuriyetçi tabanı hem de ekonomik endişeleri olan kesimleri korkular üzerinden marjinalleştiriyor ve tıpkı AKP gibi (ileride planlanan gelişmeleri sorgulamayacak) daha kemikleşmiş bir kitle oluşturmaya çabalıyor. Irkçı, ötekileştirici, aşağılayıcı bir siyâsî retorik kullanıyor. İnsanları geçimle, ‘İslâmî terörle’, ISİS’le, yasadışı göçmenlerle, Amerikalının hakkı olan işleri çalmalarıyla, Çin’in ekonomik yükselişiyle (eskiden Sovyet Rusya ile korkuttukları gibi) korkutuyor ve etrafına topluyor. Gruplar arası fizîki itiş-kakışlar bile yaşanmaya başlandı ki bu Amerikan toplumu için endişe verici bir gelişme. İngiltere’de de ırkçı ve faşist refleksler artma eğilimi gösterdiğinden, bu tür kampanyalar neticesinde tıpkı ABD’de olduğu gibi, Müslümanlara ve diğer göçmenlere karşı saldırılar artış gösteriyor. Son referandumun ardından sokaklarda göçmenlerin yanına gidip ‘’artık defolun, göçmenler terketsin diye oy verdik!’’ veya koyu tenli insanlara ‘’Afrika’ya geri dön!’’ diyerek taciz eden beyazlar var.
  2. İngiltere’nin eski imparatorluk günlerini ve Erdoğan’ın eski Osmanlı İmparatorluğu günlerini hatırlatması gibi, Trump kampanyası da süürekli Amerikan’ın eski ihtişamlı günlerine dönebiliriz mesajları pompalıyor ve bu iddiâ Amerikan toplumunda çok alıcı buluyor. Zîrâ, ABD’de önemli sayıda aşırı sağcı, Obama’nın dış politikasını oldukça pasif buluyorlar. ‘’ABD masaya vurdumu alır’ veya ‘git,vur,al’ mantığıyla yetişen bu nesiller, Obama politikalarının ABD’yi super güç olmaktan gittikçe uzaklaştırdığını düşünüyorlar.
  3. Muhâlefet kanadında her ne kadar Hillary Clinton gibi güçlü bir rakip ve Başkan Obama gibi (Cumhuriyetçiler dışında) sevilen bir lider olsa da, onların toplumu aksi yönde bilinçlendirme çabaları yetersiz kalıyor. Zâten, Trump’ın yaptığı; korkulara ve sert retoriğe dayalı kampanya dağıtmaya dayalı. Doğası gereği yapmak yıkmaktan her zaman daha zor olduğu için de gelişmeler olumsuz yönde daha hızlı ilerliyor. Her hâlükârda, toplumsal bilinç ve muhâlefet Türkiye kadar yerlerde olmadığı için tahrîbât Türkiye’deki gibi büyük hasarlı olmuyor, şimdilik.
Görünen o ki, hem bizimki gibi gelişmemiş demokrasilerde hem de BATI dünyasında demokrasi ve toplum mühendisliği meraklısı birtakım çevreler, artık rotayı; korku temelli, gruplaştırıcı, dışlayıcı, çatışmacı, ırkçı ve faşist eğilimlere doğru kırmak istiyorlar. Bunu yaparken de göçmen dalgası, işsizlik, fakirlik ve ‘İslâmî terör’ kavramlarını merkeze alıyorlar.

Bu gidişâtın ekonomik bir düzlemde ilerlediğini söylemiştim. Bundan maksadım ekonomik çıkar ve denge yörüngeli maniplasyonların siyâset dizaynı üzerinden yapılıyor olması. Yoksa, siyâsetin gerçek hedefleri olması gereken ekonomik refahın artması, eşit gelir dağılımı, yaşam kalitesinin yükselmesi gibi sağlıklı bir düzlem değil bu. Demokrasilerde ideâl olan; siyâsî grupların ekonomik ve toplumsal plan ve projelerle kamuoyu ve taban oluşturmalarıdır. Ancak bu günler şimdilik geride kaldı. Meselâ, Trump’ın detaylı bir ekonomik kalkınma planı tartıştığını duymazsınız hiç. AK Parti de son yıllarında ülkede ekonomik atılım üzerinden değil, ‘Paralel tehdit!’ üzerinden siyâset yapıyor. Daha da vahim olanı, beceriksiz muhâlefetler ve hipnozdaki yığınların da bu reel politikalar ve hedefler üzerinden bu saldırgan liderleri sorgulamayıp, onların kışkırtıcı ve hamâsî söylemlerinin peşine takılmaları.

Bu yazıda sunduğum bağlamda diğer ülkeleri de analiz etmek gerekir. Yeni dizayn şimdilik işliyor. Nasıl bir seyir izleyeceğini ise zaman gösterecek!






15 Haziran 2016 Çarşamba

DİPLOMA SAHTE ÇIKARSA ÜLKE GÖÇER Mİ? (2)

Bu yazı 15 Haziran 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.



Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın diplomasının sahte çıkması durumunda, bunun sebep olacağı politik, ekonomik, hukuki ve sosyal bazı yıkımlara değinmiştik bir önceki yazımızda. Bu konuyu irdelemeye devam ederken, böyle bir rezaleti, Erdoğan sonrası dönemin devlet mekanizması ortaya çıkarır mı; bu soruya da cevap arayacağız.
Önemli bir soruyla devam edelim: Diplomanın sahteliğinin ispatlanması durumunda, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı süresince neden olduğu onca rezalete, hukuksuzluklara, mal ve hak gasplarına göz yummuş veya sebep olmuş bir devlet aygıtını, uyanan halk ve yabancı devletler affederler mi? Devlet itibârını, milli güvenliğini ve güvenilirliğini zâten geçtim! Dünya sahnesinde muhalif bir gelişme ve lütuf olmazsa eğer; 50 yıl boyunca kimsenin yüzüne devletiz diyerek bakamayız! Binlerce yıllık devlet ve medeniyet geleneğiyle övünen bir toplumun denetlemeden veya göz yumarak dünyaya sunduğu demiryumruk ve sahte bir Cumhurbaşkanı ve onun diktatöryel amaçlarla hallaç pamuğu gibi attığı bir sistem ve milyonlarca insanın mağdur edildiği bir hukuksuzluk ve mafyatik suç döneminin hesabı kolay kolay verilemez…
Tüm bu çizdiğim manzaralar gerçekleşirse; yargıda hüküm giyen Post-AKP ve Post-Erdoğan Türkiyesi 100 yıl boyunca ödeyemeyeceği tazminatların esiri olur. Tüm bunlar, tıpkı Almanya ve Japonya’da olduğu gibi, geride enkaz hâlinde; sanki 1. ve 2. Dünya savaşından mağlup çıkmış bir konuma sokar ülkeyi.

Bu sonuçlar göz önüne alındığında, Erdoğan’ın diploma meselesi ile ilgili bir fikir cimnastiğini sizlerle paylaşmak istiyorum.

Kuvvetle muhtemel, Erdoğan sonrası oluşacak yeni dönemde iki sistem yarışacak:

Devlet kademelerinde ya hasarları tâmir edecek, sağlıklı ve güvenilir ‘kurtarıcı-ıslah edici’ kadrolar devreye girecek ve ülke normalleşme yoluna sokulacak;

Ya da, böyle bir ‘kurtarıcı-ıslah edici’ devlet ihtimâlini kendisine tehdit olarak algılayan ve şimdiye kadar Erdoğan’la işbirliği yapmış olan illegal derin devlet Ergenekon, daha önce davranmak isteyecek ve ânî bir hamle yaparak Erdoğan’ı devirmek sûretiyle devletin yularını tekrar eline alacak. Tüm devrim yasa ve uygulamaları bunun altyapısı için yapıldı AKP eliyle. Çünkü Erdoğan’ın, normal yâni, hukuksal süreçlerle bitirilip sistemin sağlıklı bir idâreye geçmesi demek, Ergenekon’un tekrar yargılanması anlamına da gelecek.

Halihazırda, AK Partinin devlet kurumlarını ele geçirme, cemaat ve tarikatları bitirme ve özel teşebbüsün mallarını gaspetme faâliyetleri, mafyalaşan Osmanlı Ocakları dâhil, hep Ergenekon destekli stratejiler; hattâ bizzat Ergenekon demek. Peki Ergenekon yuları hangi metodla ele alır: Erdoğan’ı diploma, kaset ve eylemler kombinasyonu üzerinden indirip yerine başka bir İslâmcı-Muhaberat hükümet kurarak mı; Post-modern 28 Şubat darbe yöntemleri ile mi; kaset ve yargı ikilisiyle mi; yoksa bunların hepsinin karışımı bir yöntemle mi; bunu dönemin şartları ve yeni çıkar ilişkileri belirleyecek…

Yönetime dâir bu iki ihtimalden hangisi gerçekleşir kestirmek güç. Ancak şu kuvvetle muhtemel ki; ister kurtarıcı-ıslah edici bir ekip, isterse de Ergenekon gelsin, ikisi de diplomanın sahte olduğu meselesini fazlaca ortaya çıkarmadan veya tamamen hasıraltı ederek kapatmak isteyeceklerdir. Yani diploma sularını pek bulandırmadan Erdoğan ve etrafındaki suç çetesini işledikleri suçlar üzerinden yargılayıp sileceklerdir. Tek fark; sağlıklı devlet bunu hukuk çerçevesine sadık kalarak yapmak isterken; Ergenekon ise algı operasyonları yoluyla hukukun eline kan bulaştırabilir ve eylemlerini intikam ve kaos senaryoları ile süsleyebilir. Yani Erdoğan’ın indirilişini, geri dönüşlerinin şov ve güç gösterisine dönüştürmek isteyebilirler.

Eğer her ikisi de sahte diplomayı gizleme eğilimi göstereceklerse o zaman bu konu bugünlerde neden bu kadar çok gündeme geliyor dersiniz? Bence Ergenekonvâri yapılar, Erdoğan ve çevresini birtakım pazarlıklara zorluyor olabilirler. Bunu, liselerde başlayan ve giderek artma eğilimi gösteren tepki eylemleri eşliğinde de okuyabilirsiniz. O da yetmezse Ergenekon, tepki eylemlerini en güçlü olduğu sahaya; yâni üniversitelere ve yargıya sıçratabilir.

Özetle; sahte diploma neden gizlenir:

Kurtarıcı devlet, ıslah aşamasında zâten maddî ve toplumsal bir enkazı kaldırmaya çalışacağından bir de 100 yıllık maddî ve itibârî yıkımları netice verecek olan ve ne kadar süreceği belli olmayan dâvâlar ve neticeleri ile boğuşmak istemeyebilir. Ancak AK Partiden ve Erdoğan’dan öç almaya çalışacak daha acemî ve yıkıcı bir oluşum olan İttihadçı Ergenekon; bahsettiğim muhtemel sonuçları ikinci plana atarak neticeyi duygulara; basîreti de acemîliğe fedâ edebilir ve Erdoğan ve AKP’yi diploma üzerinden hükümsüz kılabilir. Böylece ülke, sonu hiç hesaplanmamış mâceraların içine atılmış olur ve tazminatlar, ödün vermeler ve kaoslar sonucu iflâs eder.

Ancak kanaatim odur ki, Ergenekon örgütlenmesi bile devlet yularını ele alacak olsa, onlar da diploma meselesini hasıraltı etmek isteyebilirler. Birincisi, Erdoğan’ın her şeyine göz yumdukları için zâten her suçuna ortak oldular. İkincisi de, temellerini Erdoğan’ı kullanarak attıkları yeni Muhaberât devletini demir bir yumrukla yönetirken bir yandan dıştaki imajlarıyla boğuşuyor olacaklar, diğer yandan da bahsettiğim dâvâların yıkıcılığı altında kalmak istemeyeceklerdir. Ama Batı dünyasında Ergenekon’a el atından göz kırpan yönetimler baskın olurlarsa, denklemler değişebilir. O zaman öç alma ağır basar. Aslen İttihatçı geleneklerden gelen Ergenekon anlayışı az önce bahsettiğim acemîlikleri daha evvel sergilemiş, meselâ ülkeyi 1. Dünya Savaşı’na sokmak gibi, ve her an da sergileyebilecek mâceraperest ve beceriksiz bir anlayıştır.

Düşük bir ihtimal olsa da; lütf-u İlahînin bir tecellîsi olarak gerçekleşebilecek bir olasılık daha var. Bu senaryoda, Erdoğan’ın suçlarından ve temsil ettiği anlayıştan bunalan ve demokrasiye nefes aldırmak isteyen Batı ve gelişmiş ülkeler, BM ülkelerinin de desteğiyle, yeni kutarıcı-ıslah edici bir yönetimin özgürlükçü-laik-demokratik-hukuk devleti olma vaadi karşılığında Erdoğan’ın her yönden yargılanması sürecini destekleyebilirler. Benim de beklentim böyle bir gelişme olması ve Erdoğan liderliğindeki bu çetenin, işbirlikçi devlet yetkilileri de dâhil, makam, sayı ve sınır gözetmeksizin donlarına kadar yargılanmaları ve bulaştıkları her rezilliğin ortaya çıkarılması. Zîrâ Türkiye, dünya tarihinin bu en büyük yargı operasyonunu yap(a)mazsa, çok sürmez başka Erdoğanlar, İslâmcılar ve Ergenekoncular ile yeniden boğuşmak zorunda kalır. Sistem asla şeffaflaşıp kendini onaramaz. Mevcut toplumsal hastalıkların da hiçbiri düzeltilemez. Göçen sadece devlet değil; İslâm’ın son umudu da olur.

Belki de bu gerçekleşirse, devletler arenasında Türkiye’ye verilecek bâzı teminatlar söz konusu olabilir. Yâni, tazmînât istememe, iâde-i itibâr ve benzerî güvenceler verilerek, Erdoğan, AK parti ve ekibinin her yönden yargılanmalarının önü açılabilir ki buna diploma konusu da dâhildir. Bizim halk nasıl olsa bir şekilde iknâ edilir! Hizmet Hareketi fertleri de zâten vatanı bizzat inşâ eden ekipte olacakları için, bâzı maddî kayıplar hariç, birçok tazmînât dâvâsından vazgeçebilirler.

Eğer bu ihtimal gerçekleşirse, hem bu diğergamlığından dolayı hem de zamanında Erdoğan-AKP ve Ergenekon’a karşı dik durup mücâdele etmiş olmasından dolayı Hizmet Hareketi’nin ülkeyi aslında ne kadar büyük tehlikelerden korumuş olduğu daha net anlaşılmış olacak ve hakşinâs herkes Hizmet’e teşekkür kuyruğunda bekleyecektir.

Hatırlarsanız, daha önce ‘AKP ve Adâlet’ başlıkları altında yazdığım yazılarda AKP ve Erdoğan öyle bir yargılanmalıdır ki, bu ülkede yüz yıl boyunca korkudan kimse rüşvet alıp, yolsuzluk yapmaya; hele devlet sistemini felç etmeye asla cesâret edememeli demiştim. Buna İslâm dinini istismâr edememeyi de ekleyelim. Kaldı ki o yazılardan sonraki gelişen süreçte Erdoğan’ın devlet sistemini mafyalaştırma ve halkın özel mülkiyetini gaspetme senaryolarını da izledik. Dış dünyada da teröre destek veren, halkına zulm eden bir devlet olarak algılanıyoruz artık.

Diploma mevzusuna bu iki yazıda açtığım pencerelerden bakmakta yarar var.

Zîrâ diploma sahteyse ve bu bomba kontrolsüz bir şekilde patlarsa, tüm ülke göçecek! Mühendislerin eski binaları çevreye zarar vermeden kendi üzerine yıkmaları gibi, AKP ve Ergenekon da öyle kontrollü bir şekilde yıkılmalılar.

27 Nisan 2016 Çarşamba

AKP’NİN YURT DIŞI AJANLIK FAALİYETLERİ

Bu yazı 27 Nisan 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları AK Parti Hükümeti’nin kurduğu büyük yolsuzluk çarkına sokulan ilk çomak olmuştu. AKP’nin şeffaflaşma ve aklanma yerine büyük bir panik ve korku içinde bir nevi suçun kabulü anlamına gelen adâletten kaçış yolunu tercih etmesi ülkemizi tehlikeli bir sürece soktu. Hukuk sistemi felce uğratıldı, her kuruma müdâhale edildi, devlet itibarı, onuru ve saygınlığı ayaklar altına alındı.

Hükümet’in son üç yılın özeti olan faâliyetlerini dört ana başlıkta toplamak mümkün:
Yolsuzluk soruşturmalarının tekrar açılmaması için her türlü idârî ve gayrı hukûkî tedbiri almak; bu uğurda gerekli dezenformasyon ve algı yönlendirme çalışmalarını eldeki Havuz medyası ve devlet aygıtı, ajansı ve medyası aracılığıyla sürdürmek.

Patlamak üzere olan ekonomi balonunu Katar ve Suudi paralarıyla yamamaya devâm etmek.

Devlet ayakta ve hâlâ itibarı var görüntüsü vermek. Her hatayı inkâr etmek, yalanla savuşturmak; yetmiyorsa ‘paralele’ yıkmak.

Erdoğan’ın başlattığı, Ergenekon ve PKK’ya sözü verilen ‘’cadı avı’’nı devam ettirmek. Kendi halkını, rakip ve düşman gördüğü kesimleri fişleyip onların kurumlarını ve mallarını kayyımlar atamak yoluyla gasp etmek. Bu uğurda yurt içi ve yurt dışı istihbârat faâliyetlerinde bulunmak…

Bu yazının amacı açısından bu sonuncu madde ile devâm edelim.

Yurt içi istihbarat çalışmalarımızı tek kelimeyle özetle deseniz, adam fişleme uzmanlığı, hırsı ve azmi derim. Yıllardır eğer tek değilse bile en iyi yapılan iş bu maalesef. Sürecin en başlarında Erdoğan’ın ataşelikleri toplayıp Cemaati bulundukları ülkelerde şikâyet etmelerini istemesi, yurt dışındaki okulları kapattırabilmek adına tek tek ziyâretler yapıp bizzat devlet başkanları nezdinde taleplerde bulunması bu fişleme olayının daha da genişleyeceğinin habercisiydi. Zaten Ergenekon dönemlerinde de yapılan bu yurt içi ve yurt dışı fişleme çalışmaları, Ergenekon’un akıl hocalığı ve Erdoğan’ın gözünü kin bürümüş hırsı ile birleşince daha ileri bir noktaya taşınmış oldu.

Her ülkenin yurt dışında ajanlık faâliyetleri yapması belli kâideler çerçevesinde normal karşılanabilir; hattâ bu çoğu zaman bir zorunluluktur. Ancak bizdeki, Ergenekon ve Erdoğan özelinde temsil edilen anlayışlar köklü bir devlet aklından yoksun, kişisel çıkarlar ve hırslarla güdümlü, devlet itibârını ve geleceğini tehlikeye atan gayretlerdir. Gelişmiş ülkelerin faâliyetleri daha çok devlet güvenliğinin temîni, bilgi, teknoloji ve kaynak takibi, önleyici ve işlevsel espiyonaj vb. çerçevelerde cereyân eder. Sırf kendi vatandaşına odaklı, onlara güvensizlikten beslenen ve yine iç politika endeskli reflekslere dayanan fişleme ağırlıklı bir anlayış ancak, ya sosyalist ya da diktatör rejimlerde olur ki bizde her iki refleks de baskın durumda.

Yurt içine baktığımızda MİT bugün KCK’yı örgütleyen, PKK ile masaya oturup tâvizler veren, Öcalan kuryeliği yapan, Suriye’ye ve başka bâzı ülkelere silah ticâreti yapan, Erdoğan ailesi ve bâzı AKP’li çevrelerin bölge ülkeleri ve İsrail ile olan gizli ticârî ilişkilerini yöneten bir yapı olarak algılanıyor. Kendi halkını fişleme uzmanlığından zâten bahsettik.

Yurt dışında ise MİT eliyle Arap ülkelerinde tesis edilmeye çalışılan ‘abi’ rölü ve ‘Halîfe Erdoğan!’ çalışmaları Araplarla aramızı daha da açtı. Nijer’e bile kaçak silah satıyoruz. Sızan bir ses kaydında bir THY yetkilisinin ağlamaklı bir sesle ‘gönderiyoruz ama ölenler kim, Müslüman mı, Hristiyan mı’ şeklindeki sözleri hâlâ kulaklarımızda çınlıyor.

Tüm bu illegal hareketler büyük devletler tarafından kayıt altına alınıyor. Gerektiğinde tâviz koparma gerektiğinde sopa gösterme amacıyla karşımıza çıkarılıyor. Ülke güvenliğimiz tehlikeye giriyor. Dikkat dağıtma adına yapılan her algı çalışması daha büyük bir algı çalışmasıyla örtülmeyi gerektiriyor. Böylece yanlışlar daha büyük yanlışları doğuruyor.

Geçen yıl AKP adına Avrupa’da istihbârat faâliyeti yapan Erdoğan’a yakın bâzı isimler tutuklanmışlardı. Devlet işleri adına mı faâliyet yürütüyorlardı? Elbette hayır! Erdoğan’ın başlattığı ve Hizmet Hareketini bitirme adına yapılan cadı avı yurt dışına sıçratıldı o kadar. Daha doğrusu Ergenekon’un da hep yapageldiği çalışmalar genişletilmiş oldu. Daha geçtiğimiz Şubat ayında Hollanda’nın Rottherdam elçiliği nezdinde ‘Cumhurbaşkanına hareket eden Türkleri bildirin’ şeklinde bir skandal ortaya çıkmıştı. AKP zihniyetinde ‘hakaret’ yazılan şeyin aslında ‘eleştireni fişle ve paralelse bildir’ şeklinde okunduğunu hatırda tutalım. Kaldı ki o ülkelerde bir Başkana hakaret de düşünce özgürlüğü kapsamında kanuni bir vatandaşlık hakkıdır.

İlâve olarak, yurt dışındaki elçiliklerimizde çalışan bâzı insanlar oralardaki vatandaşlarımızın kişisel bilgilerini seçim zamanında AKP teşkilatlarına vererek hukuksuz bir iş yapmakla kalmıyorlar, listelerdeki isimleri tek tek fişliyorlar ve ‘paralel’ olanları tesbit ediyorlar.

Amerika gibi dünyanın süper gücü bir ülkede bile bu câhil cesareti faâliyetler tam gaz sürdürülüyor. Hatırlamanız açısından eski bir hâdiseyi hatırlatayım. Yanılmıyorsam 2014 yılı sonbaharıydı. Fethullah Gülen’in kaldığı Pennsylvania’daki konutun önünde iki kere protesto gösterileri tertîb edilmişti. Gazeteci Aydoğan Vatandaş benim de İngilizce’ye çevirdiğim ve oldukça ilgi gören yazısında, gösterilerin ardında AK Parti izleri olduğunu imâ etmiş ve bu FBI’ca tesbit edildiği takdirde çok ciddî sonuçları olabileceğine değinmişti.

Geçenlerde Fuat Avni lakaplı Twitter fenomeni, bir Afrika ülkesinde öldürülen Türk öğretmenlerin ölümünde de AKP’ye işaret etmişti. Bu doğruysa yurt dışı istihbârat rezaletlerimize büyük bir skandal daha eklenmiş demektir.

Daha geçenlerde Yeniyön’den Fuat Baran ve Yenihayat’tan Nazif Apak, Cemaat mensubu bâzı iş adamlarının pasaportlarına illegal şekilde ama devlet eliyle el konulduğunu veya iptal ettirildiğini yaşanmış örneklere dayanarak ifâde ettiler. Bu uygulamanın yurt dışında bulunan Cemaatin öğretmen ve ailelerine de sıçrama ihtimâlinin yüksekliğine binâen, bu kişilerin bu yaz mümkünse Türkiye’ye tatile gitmemeleri de tavsiye edilmişti. Apak ayrıca İnterpol yetkililerinin bu pasaport iptali uygulamasından duydukları rahatsızlığı da aktarmış ve bunun ancak 3. Dünya ülkeleri ve diktatörlüklerde görülen türden uygulamalar olduğu şeklindeki söylemlerini bizlerle paylaşmıştı.

Ben de sizlere kimsenin pek bilmediği veya bilse de çok konuşmadığı başka bir istihbârat-fişleme yönteminden bahsedeyim.

Sadece ateşeliklerdeki bâzı personel değil; bizzat AK Partili bâzı vatandaşlar ve akademisyenler eliyle de bu fişleme çalışmalarına devâm ediliyor. Kendilerine neler vaad ediliyor, nasıl motive ediliyorlar ve nasıl organize oluyorlar bu ayrı bir araştırma ve sosyolojik analiz konusu.

Sadece kişiler de değil; Hareket’in kurumları da fişleniyor ve mümkünse işleri engellenmeye çalışılıyor. Yahudi ve Ermeni lobilerine para verilip Amerika’daki Charter okullarının kapatılması veya aleyhte kara propaganda yaptırılması yönünde Ergenekon döneminde de varolan çalışmalar yürütülüyor. Kültür merkezlerinin faâliyetleri tesbit edilip, meselâ Cemaat fakir Ahıska Türklerine yardım eli uzatıyorsa, onlara adam gönderip ‘size para verelim kendi kültür merkezinizi açın’ deniliyor ve bağlar kopartılmaya çalışılıyor.

Türkiye’de bir iki yıl evvel adı fişleme skandalı ile gündeme gelen bir devlet çalışanı, Milli Eğitim bursu ile yurt dışında okuyan öğrenci ve akademisyenleri takip eden kurumun başına getirilmişti. Gelişmelere ve duyumlarıma bakılırsa yaptığım çıkarım şu: AKP bu tarz kişiler aracılığıyla hem Türkiye’deki üniversitelerde hem de yurt dışındaki üniversitelerde bulunan bâzı partililerini belirli motivasyonlarla organize ediyor ve oralarda yaşayan, özellikle Milli Eğitim burslusu akademisyen ve öğrencileri, fişlettiriyor. Böylece, hem elçiliklerdeki bâzı elemanları hem de bu partili akademisyenleri kullanarak esnafından öğrencisine onbinlerce kişiyi fişliyorlar. Bu sadece Amerika’da değil başta Avrupa olmak üzere birçok yerde uygulanıyor.

İsim vermeden birkaç örnek vereyim. Geçenlerde Cemaatten bâzı arkadaşlarla görüşüyordum. Bizzat benim de tanıdığım ABD’de burslu okumuş sonra da bir devlet üniversitemizde kadro almış olan ve

AKP adına trollük yapmaya başlayan bir şahsın ziyâret! amaçlı geldiği şehirde bâzı insanları fişlediği ve hattâ bir tanesine; ‘senin adını bildirmeyeceğim!’ diyerek aklınca ukalaca bir iyilik örneği sergilediğini öğrendim. Kendisi ABD’de öğrenci iken Cemaat’in her aktivitesine katılır hattâ önayak olurdu.

AKP adına bugün trollük yapan başka bir kimya profesöründen de bahsettiler. Tanımıyorum ama önceden Hareketten insanlarla birlikte okul bile açmış bu kişi. Bugün kendi açtığı okulun terörist yetiştirdiğini savunuyor. Sohbetlerine gittiği o insanlara terörist diyor!

Bu insanlara neler vaad ediliyor da bu hale geliyorlar  bu sosyolojik ve gazetecilik bağlamında analiz edilmeli.

Başka bir örnek. Yaşadığım eyaletten tanıdığım bir kişi ki, hala eşini sıkılmasın diye Cemaat ablalarının sohbetine gönderiyor, tanıdığı bâzı kişileri arayarak ‘filanca kişi hala Cemaat sohbetine gidiyor mu’ gibi ifâdelerle aklınca istihbârat topluyor.

Başka bir örnek ise daha vahim. Başarılı ve Türkiye’de ufak bir şehrimizde bir üniversiteye başvuran bir akademisyen hakkında Ankara’daki bir üniversiteden kısa süreli akademik ziyaret! amaçlı gelen iki hocanın ‘paralel mi?’ diye istihbârat topladığını duyduğumda çok sinirlenmiştim. Ankara nere, o küçük şehir nere! Bu nasıl bir istihbârat ağı insan merak ediyor!

Herkes akademik çalışmayı bırakmış, kim bilir ne vaadlerle Amerika gibi espiyonaj hassasiyeti güçlü bir ülkede adam fişleme cesâreti sergiliyorlar.

ABD ve diğer birçok ülkede bu yapılanlar (Erdoğan’a ‘hakaret! tesbiti dahil) ifade özgürlüğü ilkesine aykırıdır ve o ülkenin iç işlerine bir müdâhaledir. Fişlenen bu insanların önemli bir kısmı çifte vatandaş yani o ülkelerin de vatandaşlarıdır. FBI’ın bunları takip etmemesi mümkün değil. İleride yaptırımları mutlaka olur.

Zaten ben de elinde delili olan kişilerin durumu FBI’ya bildirmelerini tavsiye ediyorum. Bu işin acıması olmaz! Mâsum olduklarını bildikleri insanları birtakım vaadler uğruna yurt dışında illegal fişlemelere tabi tutup hak ihlallerine sebep olanlara acımamalı ve hesapları sadece âhirete bırakılmamalı. Bu, en başta içinde yaşadığımız ve kanunlarına uymaya bir bakıma söz verdiğimiz Amerikan halkına karşı bir vazifemizdir. Ben öyle düşünüyorum diyor, son kararı mağdur edilen kişilerin kendilerine bırakıyorum.

Bu önemli konuyu şimdilik burada kesiyorum, ancak takipçisi olacağım. Ne derler! Yayalım!



27 Mart 2016 Pazar

AK TROLLERDE ERGENEKON GENİ VAR MI?

Bu yazı 28 Mart 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


AK Trol ekiplerinin faâliyete geçmesi ile birlikte küfür, tehdit ve hakâret içeren saldırı mesajları, Twitter’i en aktif kullanan ülkelerden birisi olan ülkemizde karşılaşılan, ciddî sorunlardan biri hâline geldi.

Özellikle 17-25 Aralık sürecinin ardından birçok trolün, saldırdıkları kişiler tarafından savcılığa şikâyet edildiklerini ve cezalar aldıklarını, kimlikleri tesbit edilen bazılarınınsa hemen ‘özür!’ mesajları yazarak kurtulmaya çalıştıklarını ibretle takip ettik.

Bu süreçte insanların en çok dile getirdikleri şaşkınlık unsuru; AKP’nin ‘’dindar’’ parti tabanından seçerek belirli bir ücret karşılığı toparladığı genç bir kuşağın, gizli hesaplar arkasına saklanarak nasıl bu kadar küfürbaz, saldırgan, öfke dolu, tekfirci, tolerans yoksunu, dışlayıcı ve hattâ yalancı bir karakter sergileyebilecekleri oldu. Kendilerini bizzat parti içinden bâzı siyâsilerin bile ‘Trol’ ve ‘Troliçe’ diye nitelendirdikleri birçok Havuz medyası yazarı ve medyacısını da az önceki satırlara dâhil ediyorum.

Belediyeler veya farklı kurumlar bünyesinde teşkil edilen trol ekiplerinin varlığı hiçbir zaman yalanlanmadı. AK Parti içinden insanlar bile varlıklarını doğrulayıcı söylemlerde bulundular.

Bu noktada insanların pek farkında olmadıkları başka bir gerçeği dile getirmek istiyorum. Ergenekon yapılanması nasıl siyâseten AKP içinde kendine yeni bir vücut kazanmış ve giydiği yeni yeşil elbise sâyesinde nasıl yeni bir hareket alanı kazanmışsa, bu trol meselesinde de son derece aktif bir rol üstlendiğini düşünüyorum. AK Partinin hukuk ve yargı sistemine yaptığı müdâhaleler, fişlemeler, kayyım atamalar ve atanan kişilerin motivasyonları ve benzeri birçok eylemlere bakıldığında ardında hep Ergenekon refleksleri ve motivasyonları olduğu görülür. AKP çok yakın bir gelecekte yargılandığında ve soruşturmalar Ergenekon’a sıçradığında bunun daha net bir şekilde ortaya çıkacağını şimdiden söyleyebilirim.

Ergenekon ve Balyoz dâvâları süreçlerini hatırlıyorsanız şayet; bu derin örgütün, askeriyenin imkanlarını kullanarak İnternet üzerinde algı, imaj ve dezenformasyon yapacak ekipler oluşturduklarını da hatırlarsınız. Bu kadar tecrübeli, hırslı ve psikolojik harp yöntemlerine önem veren yasa dışı bir örgütlenmenin, özellikle de yaşadığı Ergenekon davaları şokunun ardından, AKP eliyle yeniden hayat bulmaya çalıştığı ve yeni örgütlenmesini tam gaz gerçekleştirdiği böyle bir dönemde, bu ‘trol orduları’ meselesini ihmâl edeceğini sanmıyorum.

Her yeni hukuksuz eylemde arkasında iz bırakmamak adına AKP’nin vücudunu kullanan bu derin ekibin, AK Trol oluşumlarında da parmağı olduğuna eminim. Az önce özetlediğim stratejilere ilâve olarak, AKP’nin Hizmet Hareketi’ni ve cemaatleri bitirmek maksadıyla yaptığı çalışmalarda da Ergenekon’un motivasyonlarını ve reflekslerini görmek mümkün. Perinçek bunu birçok kez dile getirdi. Bu yöndeki düşüncelerimi ben de daha önce dile getirmiştim.

AK Trol ordusunun belli hesaplar üzerinden gerçekleştirmeye çalıştıkları algı operasyonlarının nitelikleri de bu düşünceyi kuvvetlendiriyor. Gazeteci Faruk Arslan’ın Twitter hesabını ele geçiren uzman gladyocu bir ekibin hesaba koydukları mesajların ve sergilenen düzeyin AK Troller aracılığıyla başarılmaya çalışılan algı operasyonlarıyla benzerliği, trol eylemlerinin AKP’den daha üst bir akıl tarafından organize edildiğini gösteriyor. Onların uyguladıkları içerik ve düzeyin paket olarak troller tarafından da kullanıldığını görmek zor değil. Erdoğan çevresinde kümelenen oligarşik bir kadrolaşmanın bu Ergenekonvâri çevreler ve trol ekipleri ile olan yakın ilişkileri çokları tarafından dile getirilmişti zâten.

Benzer şekilde, benim AKP ile ilgili yazdığım yazılarımı Twitter okuyucuları ile paylaşan Emre Uslu’ya yönlendirilen organize hakaretlerin ve saldırıların niteliği ile Ergenekon aleyhine yazdığım yazılarda, yine Uslu’ya, yönlendirilen saldırılar hep benzer özellikler taşıyorlar. Bu da bana saldırıların AKP üstü bir organize merkezi olduğunu düşündürüyor.

Trol ekiplerinin en ufak bir parti içi muhâlefete bile saldırdıklarını, Ergenekoncu çevrelere hiç laf etmediklerini, Erdoğan’a hakâret eden Perinçek’e bile tek bir laf söylemediklerini, HDP ve Kürt sorununa Ernekoncu tepkiler verdiklerini, APO’ya bile saldırmadıklarını müşâhede etmişsinizdir. İddiâ ediyorum ki, AK Parti ve Erdoğan’ın ipleri Ergenekon tarafından çekildiğinde bu trol ekiplerinden bir kısmının onlara da saldırdıklarını göreceksiniz.

Yâni özetle; AK görünümlü, AKP bünyesinde ve onun örtülü ödenekleri ile sübvanse edilen; ama Ergenekoncu olan trol ekipleri olduğunu düşünüyorum. Eminim ki bu yapılanma, adâlet bir gün trollerin peşine düştüğünde AK Partili kandırılmış gençlerin isimlerini trol listeleri olarak adâlete teslim edecek ve kendi gladyotik trol ekiplerini adâletin periskobundan kaçırmaya çalışacaktır.

Sosyal medya üzerinden algı oluşturma ve yönlendirme amaçlı ‘trol orduları’ veya ‘trol grupları’ oluşturma meselesi yeni bir strateji değil. Bugün Amerikan siyâset ve politika literatürüne bile giren ve ‘’kamuoyu oluşturma maksadıyla sun’i kitle yaratma’’ (Astroturfing) stratejisi olarak bilinen bu uygulama sosyal medyada da kullanılmaktadır.

Meselâ, AKP’li tabanı kandırma adına sanki Mısır’da öldürülen Rabiâ isimli kıza destek halktan geliyormuşçasına oluşturulan organize tepki, aslında AKP adına bir seçim malzemesi olarak tasarlanmıştı. Oysa bugün Rabiâ’nın adı bile anılmıyor. Hattâ onun katili olan diktatör Sisi’nin bugünlerde Türkiye’ye dâvet edileceği söyleniyor. Mursi’yi, Sisi’nin ve dolayısıyla Suud’ların kucağına atanın yine Suud’larla çok yakın ilişkileri olan, zamanın Erdoğan hükümeti olduğu yönünde ciddî iddiâlar var. Hâl böyleyken; AKP’ye ait medya havuzunun ve trol ekiplerinin yapay algı operasyonlarıyla; ölen Rabiâ üzerinden, sanki Erdoğan mazlumların hâmisi ve darbeye karşı Mısır halkının yanında imiş gibi bir hava oluşturuldu ve bu da oya dönüştürüldü. Örnekler çoğaltılabilir…

Wikipedia’da yayınlanan bir yazıda, ABD’de bir dönem araştırmacı gazetecilik yapan Sharyl Attkisson’a atfen, ‘astroturfing’ kapsamında trol grupları oluşturup kullanmanın gittikçe artan bir eğilim olduğu dile getiriliyordu. Bu tür stratejilerin bizimki gibi üçüncü sınıf demokrasilerde, sadece yaydıkları algılar ve korkular ile nefes alabilen muhâberat hevesli derin gladyotik ekiplerce ıskalanacağını sanmıyorum.

AK Trol ve Ergenekoncu çevrelerin devlet imkânları ile oluşturdukları bu algı operatörü grupların amaçları insanları yıldırmak, baskılamak, kamuoyu ve gündem oluşturmak, gerektiğinde tehdit etmek ve dezenfarmasyon yaparak kamuoyunun dikkat ve algılarını belli istikametlerde maniple etmek.

Başta da resmettiğim gibi elbette bütün troller belli bir grubun üyesi veya örgütlenmenin parçası olarak hareket etmiyorlar. Gönüllü ve bireysel olarak bu tür algı operasyonlarının maşası hâline gelen bireyler de mevcut. Bu, insanlardaki birtakım karakter açıklarının, kırılmaların ve hastalıkların bir yansıması ve bu yüzden de münferit şahıslar tarafından da büyük oranda temsîl ediliyor.

Trollere böyle genel bir bakışın ardından daha mikro bir alana kayıp onların iç dünyalarına ait birtakım ruhsal ve psikolojik özelliklerini irdeleyerek konumuza devâm edeceğiz.