yolsuzluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yolsuzluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Aralık 2015 Cuma

AKP ve ERGENEKON NEDEN YARGILANMALI? (5)

Bu yazı 24 Kasım 2015 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.



‘AK Parti ve Ergenekon Neden Yargılanmalı?’ başlığı altında dört yazılık bir seri ile konuya çerçeve çizmeye çalışmıştık. Ana hatları ile özetleyerek daha genel bir perspektiften devâm edelim.

İttihatçı gelenekten gelen Ergenekon yapılanması ve İslâmcı gelenekten gelen ama sonradan son derece materyalist, oportunist (fırsatçı) ve pragmatik davranan ve bir çıkar sağlama aygıtına dönüşen AK Parti oluşumunun ortak bazı özellikleri var:

(1) Kendi siyâsî ajandası ve çıkarları uğruna ülkeyi bir hırsın, mâceranın ve hukuk dışı uygulamaların cenderesine sokmakta beis görmeme,

(2) bunun temîni adına gerekli olan devletçilik anlayışını ikâme ve idâme etme,

(3) bu uğurda gerekli polemikleri üretme, her türlü propaganda araçlarını ve manipülâsyon tekniklerini etkin bir şekilde kullanma,

(4) bu araçları baskı ve zulüm aracına dönüştürürken hukukun sınırlarını, üretilen ‘’gereklilikler’’ üzerinden zorlama ve onu kontrol etme,

(5) ‘kaos ile dizayn’ gerçekleştirmek amacıyla önce bir istikrâr boşluğu oluşturup ardından ‘istikrâr’ tesis ederek ‘vazgeçilmezlik’ elde etme ve bunu yeni siyâsal dizayn yolunda yapılacak hukuk ihlâllerinin gerekliliğine bir iknâ aracı olarak kullanma,

(6) sürekli düşman üreterek, bölerek, ayrıştırarak, ötekileyerek yönetme.

Bu bağlamda, her iki oluşum da, uygulamalarında bazı yöntem ve ton farlılıkları olsa da, toplumu kamplara ayırdı ve onları gerek korkutarak gerekse de birbirleri ile çarpıştırarak temsil ettiği devlet gücünü ‘otoriter koruyucu’ ve ‘istikrârın sağlayıcısı’ olarak ikâme etti.

Ergenekoncu gladyotik zihniyet, toplumu Kürt, Türk, lâik, dinci, Alevî, Sünnî, sağcı, solcu vb. kimlikler üzerinden birbiri ile çatışan fraksiyonlara böldü. Devleti illegal işlerin ve fâili meçhul cinayetlerin içine sokarken bile herşeyi ‘’devletin bekâsı!’’ için yaptı. Dış ve iç düşmanlar üretti. Atatürkçülük, Kemalizm, sonrasında da Ulusalcılık anlayışları altında siyâsî ve toplumsal mühendislikler yaptı.

AK Parti de zamanla bir çıkar örgütüne dönüştü ve yolsuzluklara bulaştı. Bunların örtülmesi adına da Ergenekonla kenetlenerek devletçi bir zihniyete büründü. Ona yeşil bir entari hediye ederek gönüllü Truva atı olmayı kabul etti. İnananlarını ise güya ‘şeriatı sağlamak’ maksadıyla; kayıt dışı maddi güç elde etmenin ve illegal faâliyetlerin gerekliliğine inandırdı. Artık herşey ‘dâvâ’nın, ‘hilâfete’ gidecek yolun güç taşlarını döşemek uğruna yapılıyordu! Buna itirâz eden her ses; ‘tek lider’ Erdoğan’a karşı darbeye teşebbüs eden bir hâin, ajan, dış güç piyonu îlân edildi. Bu uğurda Müslüman gruplar arasına bile nifak sokmaktan çekinilmediği gibi toplum iyice kamplara ayrıştırıldı. Adâlet sistemi Erdoğan’ın ve Saray’ın irâdesinin tutsağı edildi. Basın susturuldu ve özel kurumların mallarına tıpkı eskinin Varlık Vergileri gibi hukuksuzca el konulmaya başlandı.

Tüm bu uygulamalar Ali Ünal’ın iddiâ ettiği gibi devlet trenini rayından çıkardı. Kayıt dışı Arap sermayesi ile ayakta tutulmaya çalışılan ekonomi balonu patladığında; adâlet ve eğitim sistemleri dumura uğratılmış, yasama-yürütme-yargı dengesi hercümerç edilmiş ve bir sürü suça bulaştırılmış devlet aygıtı iflâs edecek. O dibe vurma anı yaşandığında birbirine düşman hale getirilmiş, câhil bırakılmış, vicdânen ve ahlâken çökmüş ve özgüvenini yitirmiş toplum fertlerinin birlikte o hasarı onarma kaabiliyetlerinin de köreltilmiş olduğu anlaşılacak. AKP’nin sahneden çökerek çekilmesi ile Ergenekon, devlet yularını bir darbe veya ‘gerekli koşul’ ile tekrar ele geçirip ülkeyi daha karanlık bir noktaya getirmezse bile; burada resmini çizdiğim şartlar, altından kalkılması çok güç bir kaos ve istikrârsızlık ortamı oluşturacak.

Bu bir ülkenin başına gelebilecek en kötü belâlardan birisi ve bir dibe vurma durumudur. Bu tarz dibe vurmalar her toplumun başına gelebilir. Bir lütfu ilahi tecellisi olarak o topluma yeni bir şans verilebilir. Sebepler bazında ise o toplumda birtakım dinamik ve kaabiliyetlerin tohumlarının olması gerekir. Bunun sağlanabilmesi içinse o toplumda; yozlaşmış, rüşvetçi, rantçı, spekülator, hırsız, zâlim, ahlaksız idarecilere ve zümrelere karşı direnen bazı fertlerin olması ve zamanı gelince de onlardan hesap sorma yetenek, niyet ve dirâyetini sergilemeleri gerekir.

Batı, siyâsî, ekonomik ve ahlâkî bir dibe vurmanın ardından üzerindeki Ortaçağ zulmüne baş kaldırmış ve Rönesans’ın ışığını yakabilmiştir. Daha sonra ise 1. ve 2. Dünya savaşları ile dibe vurmuş ve faşist idârelere direnerek ve onları tarihten silerek bir arada yaşama zeminini tesis edebilmiştir. Amerika, kölelik gibi bir zulme bulaşmış ancak hatalardan ders alabilme yeteneği sâyesinde bir iç savaş ile dibe vurduktan sonra birlikte yaşamayı bilen bir süper güç haline gelebilmiştir.

Bizler şimdilik o noktada olamadığımız için hâlâ İttihatçı macerâcıların gemisinde kürek çekerek hayatımızı sürdürüyoruz. Ermeni tehcîrinde yapılan yanlışları bugünkü nesiller olarak savunmakta ve başkalarının tezlerine karşı bir antitez geliştirmekte zorlanıyor, sadece onların tezlerine küfrediyoruz. Varlık vergisi gibi bir zâlimlik ve hırsızlığı yargılamadığımız için o kiri üzerimizden atamıyor, bugün AKP ile aynı suçu tekrar işliyoruz. Ergenekonvârî örgütlerin ardında bıraktığı binlerce fâili meçhulü, kendi halkımıza yapılan zulümleri ve asit kuyularında kaybolan hayatları yargılamadığımız sürece onların kiri de gelecekteki nesillerin üzerine yapışacak. AK Parti’nin tüm yolsuzlukları, halkı kamplaştırıp bölmesi, oy uğruna Müslümanlar arasına soktuğu büyük fitne, komşu ülkelerle yıkılan ilişkiler, silah kaçakçılıkları, İŞİD ve benzeri terör gruplarına verilen destek gibi bir çok suçun da hesabı sorulamadığı takdirde bizleri yakın gelecekte çok büyük sorunlar bekliyor olacak. Rayından çıkan bir devlet sistemi ile de bunun altından kalkılması adetâ imkansız olacak.

İşte tüm bu nedenlerden ötürü hem AK Parti hem de Ergenekon türü yapılardan kanunlar çerçevesinde çok ciddî hesaplar sorulmalı ve sorumlular cezalandırılmalıdır. Aksi takdirde son üç asırdır içinde bulunduğumuz kısır döngüden çıkamayacağımız gibi, bu sefer, AK Parti ile yaşayacağımız dibe vuruşun hasarını telâfi edemeyecek ve milletçe hak ettiğimiz yeni geleceği inşâ edemeyeceğiz.

Muâsır medeniyetler seviyesine erişebilmek için haksızlık ve adâletsizliğe direnen ve hesap sorabilen bir toplum olmamız şart.

6 Kasım 2015 Cuma

AK PARTİ SAMİMİ Mİ?

Bu yazı 5 Kasım 2015 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.



Bir süredir AKP-Cemaat-Ergenekon bağlamında toplumsal analizler yapıyoruz. AKP’nin 14 yıl sonunda toplumu getirdiği nokta eskisinden daha kötü. Cemaat başta olmak üzere toplumun diğer kesimleri AKP liderliğine güvenmiş ve sivil anayasa yapılması ve toplumsal birliğin sağlanması yönünde AKP’ye destek vermişlerdi.

AKP özellikle son üç yılda hakkındaki yolsuzluk iddialarını savuşturma adına toplumun diğer kesimleri üzerinde duygusal, zihinsel ve fiziksel tâciz yöntemleri uyguladı. Diğer yandan da kendi tabanı üzerinde daha farklı tonda zihinsel ve duygusal manipülâsyonlar yaptı. Tüm bunların neticesinde toplum kamplaştırıldı. Aileler arasına bile nifak sokulduğundan daha önce bahsetmiştik. Toplum olarak adetâ cinnet geçiriyoruz.

Bir Kasım seçim sonuçları arefesinde Başbakan Davutoğlu’nun “Türkiye’yi her türlü kutuplaşmadan, gerilimden çıkaracağız” ve “Herkesin hukuku güvence altındadır. 78 milyonun hukuku mutlak sûrette korunacaktır. Husûmet, nefret dili kaybedecek” demiş olması artık pek birşey ifâde etmiyor. Âyînesi iştir kişinin; lâfa bakılmaz derler. AKP’nin seçim öncesi ve sonrası amelleri ise ortada. Tüm hukuksuzluklara aynen devam ediliyor. Kamuoyuna ve tabanlarına ‘’istikrar’’ nutukları atıp ardından ‘ama’lı cümleler kurarak yollarına devam edecekler.

Daha önce de yazdım! AKP artık demokrasi rayından çıkmış, Gladyo’nun rotasına girmiş, hedefi şaşmış bir partidir. Rolünü, tükendiği güne kadar da oynamak zorunda. O rolün dışına çıkması imkânsız. Günü geldiğinde de yine aynı gladyotik yapılar tarafından ipi çekilecektir.

Hiç adil olmayan bir süreç ile bu seçime gelindi. Yaklaşık beş ay önce halkımız yine sandığa gitmiş ve AKP’ye yüzde 39 oy ile ancak koalisyon şansı vermişti. Erdoğan’ın girişimleri ve muhâlefetin beceriksizliği sâyesinde koalisyon gerçekleşmedi. Erdoğan’ın irâdesi millet irâdesinin önüne geçti ve kamuoyu oyalanarak, ‘’milli irade’’ kılıfında servis edildi. Böylece ülke 1 Kasım seçimlerine zorlandı. AKP’nin başarılı bir şekilde yürüttüğü ’kaos-istikrar korkutuculuğu’ teknikleri, MHP’nin dolaylı destekleri, CHP’nin samimiyetsizlikleri ve beceriksizlikleri, HDP’nin PKK eliyle imajının zedelenmesi meyvelerini verdi ve AKP tek başına iktidar olmaya halkı mecbur bıraktı.

Zâten AKP’nin ‘’millet [koalisyon demekle] kaosu seçti’’ söylemlerinin hemen akabinde sürpriz bir şekilde hortlayan PKK terörü, taşeron örgütlerin; antidemokratik hükümetlerin kötü gün dostu olduğunu bir kez daha kanıtladı. IŞID tarafından gerçekleştirilen ve 100’ün üzerinde kişinin öldüğü patlamanın da halk arasındaki ‘’istikrar ve kaos’’ algısına zemin hazırladığını unutmamak gerekir.

Bunların hâricinde ülkedeki tüm medya kanalları, bir kaç alternatif dışında, hep AKP lehine çalıştı. Muhâlif sesler halka kendilerini anlatamadılar. Zâten beceriksiz, samimiyetsiz ve Ergenekon tarafından çevrelenmiş kadrolardan ben pek anlamlı bir muhâlefet beklemiyordum. Bahçeli’nin AKP’ye verdiği dolaylı desteği ve CHP içerisindeki dostlar alışverişte görsün izlenimi veren siyâsetçileri bu bağlamda okumak gerekiyor. Oy çalınma iddiâları karşısında bile parmak oynatmayan muhâlefet partilerinden söz ediyoruz.

Tüm bunlara ilâve olarak, seçime yaklaşırken AKP saldırılarına karşı kendisini savunan Cemaat medya organlarına, hukuksuz ve gayrı ahlâkî yöntemlerle kayyım atanarak el konulması kara bir leke olarak hala ortada duruyor. Seçimin hemen ardından, kayyım bir çok gazetecinin işine son verdi. İzmir’de casusluk operasyonları yapmış başarılı emniyetçilere operasyon yapıldı. Daha önce de, ajanlık faaliyeti yürütenlere, kaçak GDO’lu ürün satanlara, IŞID ve Ergenekonculara operasyonlar yapan emniyetçi, savcı ve hâkimlere karşı yapılan öç alma operasyonlarının da parçası olmuştu AKP.

İşte tüm bu yanlışlar ve AKP’nin hâlâ yargıdan kaçırdığı yolsuzluklar ortada dururken, Davutoğlu bu yönde hiç bir özür, özeleştiri beyân etmedi. Şimdiye kadar söylemlerinden farklı hareket ederek eylem aşamasında hep farklı davrandılar.

Seçimin hemen ardından Numan Kurtulmuş’un; ‘’devlette hâlâ binlerce paralel var bunlar temizlenecek’’ demesi ki, ‘’paralel’’ safsatası kanun önünde deliller ve yargılanmalar neticesinde onanmış bir suç değildir, bana Davutoğlu’nun balkon konuşması ile sadece Batı tribünlerine oynadığını gösteriyor.

İlâve olarak, gazateci Rasım Ozan’ın ve Cem Küçük’ün seçimin ardından vakit kaybetmeden Cemaat’in diğer medya organlarına da kayyım atanarak ele geçirileceğini açıklamaları ve bunu yaparken kullandıkları ‘’bu böyle biline…’’ şeklindeki fütursuz fermanvârî üslûbları yukarıda izhar ettiğim endişelerimde haklı olduğumu gösteriyor. Yâni anlayacağınız, Erdoğan’ın kendi ifâdesiyle tanımladığı ‘’cadı avı’’ devam edecek.

Seçim ertesi Nokta dergisi basılıp yöneticileri tutuklandı. El koyma işleminin Cemaatle sınırlı kalmayıp diğer medya organlarına da sıçrayacağı bizzat Cem Küçük tarafından îlân edildi. Aydın Doğan’a hitap ederek, isim verdiği gazetecileri kovmazsa kendisine merhamet edilmeyeceğini ve onun gazetelerini de yöneteceklerini söyleyerek küstahlaştı. AKP tabanına ‘bunlar düşmanca hareket eden hâinler’, ‘hadleri bildirilecek’ söylemleri hep yapılıyordu. AKP tabanının alternatif seslerin susturulması karşısında hukuksal zemin sorgulamayacağını zaten iyi biliyorlar.

Emre Uslu’nun çıkarımlarına katılıyorum. ‘’Önümüzdeki yıl sadece muhâlifler için değil AKP’liler ve tüm Türkiye için rahat bir yıl olmayacak. İstikrar ve rahat bekleyenler boşuna beklemesin, AKP bunu sağlamayacak. Sağlayamaz…’’

Sağlayamaz; çünkü AKP artık istese de eski fabrika ayarlarına geri dönemez. Bunu balkon konuşmaları ile örtemezler. AKP artık gladyotik yapıların Türkiye için çizdiği yeni rotanın, Batı’nın mülteci sorunundaki hamallık rolünün, İran-Rusya-Çin hattı ile Batı-İsrail-Arap sermayesi arasındaki çekişmenin Orta Doğu planlarına yansıması ölçüsünde bir ömre ve öneme sahiptir ancak.

13 Ekim 2015 Salı

AKP ve ERGENEKON NEDEN YARGILANMALI? (3)

Bu yazı 6 Ekim 2015 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Bu başlığı devletin bekası ve vicdânî-ahlakî boyutları ile de ele almak gerekir. Hattâ bu; meselenin hukûkî, kânûnî ve siyâsî yönlerinden bile çok daha önemlidir. Bazı zamanlar olur ki adâletin tahakkuku ve tecellisi yâni ifâde ettiği mânâ; asıldan yâni onun hükümlerinden ve uygulayıcılarının varlığından daha önemli hâle gelir. Öyle bir dönem; adâletin zulme yenik düştüğü, güçlü ve zâlimlerin elinde bir oyuncak hâline geldiği bir dönemdir. Böyle bir zaman diliminde kendilerinden adâlet dağıtması beklenen kişiler baskı, korku ve çıkar gibi sâiklerle otoritenin hukuksuzluk taleplerinin kuklası olabilirler ve adâlet hükümleri o zümrenin istek ve çıkarları doğrultusunda ya eğilip bükülürler veyâhutta görmezden gelinirler. Adâletin kılıcı, şimdilerde olduğu gibi, sadece zâlimin karşısında tehdit olarak algılanan masum insanları bir terbiye etme ve sindirme aracı olarak kullanılır hâle gelir.

Tarihte böyle dönemlerin yaşandığını hem insanlık tarihinin verilerinden hem de kutsal kaynakların anlatımlarından biliyoruz. Kur’an’da, zâlimleştiği ve adâletten uzaklaştığı için helâk edilen toplumlardan bahsedilir. Zâlimlerin anlatıldığı yerlerde, onların liderlik ettikleri toplumların içinde bulundukları sefil durum ve helâk edilmeyi hak edişleri de resmedilir.

Şu anki Türkiye toplumu da maalesef böyle bir konumda olduğu izlenimi vermektedir. Ergenekon zulmü varken de zâlim, bencil, çıkarcı, adâletsiz ve ötekileştirici olan toplum, AKP ile daha da bir çirkefleşti ve adâletsizlik ve yolsuzluğu bu sefer ‘dindar’ bir ajanda altında kurumsallaştırdı. Kendi idarecilerinin açığa çıkan yolsuzlukları karşısında ‘çalıyor; ama çalışıyor’ diyerek haramı alenîleştirdi. Yezid ve Muaviye dönemlerinden sonra İslâm dininin bu derece siyâsete, kirli politikalara, kişi ve grup çıkarlarına ve ihtirâslarına kurban edildiği başka bir fitne dönemi olmamıştır.

Kur’an’da Yahudilerin helâk edilmeyi hak eden halleri izah edilirken ruhban ve yönetici elit kitlenin suçu ‘fetvâlarla’ kişisel çıkarları uğruna nasıl kurumsallaştırdıklarına da işâret edilir. Hz. İsa’nın ana mücâdelesi o eksende olmuş; ama toplum, şuan ki gidişatın gösterdiği gibi, otoritenin çizdiği ‘din-siyâset-menfaat’ eksenini tercih etmiştir. Bu tarz misaller vererek Kur’an aslında dini hükümlerin politize edilerek yolsuzluğa âlet edilmesinin resmini çekip önümüze koyar.
Bizim saf ve câhil Müslümanlarımız Kur’an’da ki bu âyetlerin hep İsrail oğullarını anlattığını zanneder ve okumalarını ‘nankör Yahudiler’ veya ‘üçkağıtçı Yahudiler’ zanları ile süslerler. Halbuki dinin siyâset eliyle paçavraya çevrildiği ve içinin âdetâ boşaltılıp bir soygun aracı haline getirildiği böyle bir zaman diliminde bu zâlimliklere alkış tutup destekleyen ‘dindar’ nesil de bu âyetlerin pekâlâ muhatabı olabilir ve öyledirde.

Bizim geldiğimiz noktada AKP ve onun bünyesine girmiş olan Ergenekon’un, yolsuzluğu, çalmayı, otokratik elitin çıkarlarına hizmet eden adâlet anlayışını, haksızlık etmeyi ve kan akıtmayı nasıl sistemleştirdiğini hayretle izliyoruz. Bu, alenen dindar muhâfazakar kitleler eliyle yapılıyor. Suç ve hırsızlık; din takkesi giydirilip dini söylemlerle süsleniyor ve elde ‘dâvâ’ tesbihi ile dolaştırılarak ona münâfık bir toplumsal siyâsî hüviyet kazandırılmaya çalışılıyor. Bunu eleştiren diğer dindar insanlar ve iz’ân sahibi insanlar ise hâin ilan edilerek sistem dışı ilan ediliyorlar.

İşte böyle topyekün toplumsal bir vicdânî-ahlâkî çöküntüye sebep olmaları dolayısıyla da AKP ve Ergenekon yargılanmalıdır. Bu, laik bir ülkede direk olarak hukukun alanına girmese de adâletin bu konuda atacağı adımlar toplumsal vicdânın kurtulması adına hayırlı sonuçlar doğuracak, bu yazıda resmedilen vicdânî-ahlâkî çöküntünün önlenmesi veya tedâvisi sağlanacaktır. Toplumsal yıkım en ciddî yıkımdır ve dolaylı da olsa hesabı mutlaka sorulmalıdır. Aksi takdirde devletin bekası zarar göreceği gibi, toplumun hem dinî hem de sosyo-psikolojik tedâvisi asla mümkün olmayacaktır. Böyle giderse daha çok nesiller adâletsizlik, cehâlet ve hamâset bataklığında kaybedilebilir.

Kısmetse devam edeceğiz…


AKP, ERGENEKON ve KAYBOLAN YILLAR

Bu yazı 13 Eylül 2015 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Gelecekte Türkiye analizleri yapan insanlar geriye dönüp baktıklarında olayları AK Parti ve Ergenekon denklemi üzerinden değerlendirecekler. Bu iki oluşum artık o kadar içiçe girdiki birbirinden bağımsız değerlendirilemezler.

Ergenekon, yargı süreçleri sonucunda ‘organize terör oluşumu’ kapsamında suçlu bulundu ve bu komplike yapının elemanları ulaşılabildiği ölçüde hapse atıldı. Ergenekon dâvâları Türkiye tarihinde hem siyâsî hem de zihnî anlamda önemli bir kırılma noktasıdır. Çünkü kendilerine ‘’yargılanamaz’’ ve ‘’hatâ yapmaz’’ kutsiyeti atfedilen bâzı üst düzey ordu mensupları deliller eşliğinde mahkûm edildiler. Erbakan’a telefon edip ‘’ayar’’ çekerek yanındaki askerlere hava atabilen, ismi fâili meçhul cinâyetlerle birlikte anılan ‘kudretli’ bir komutanın bile yargılanabildiğini gördü toplum. O dönemde Ergenekon ve Balyoz dâvâlarının savcısıyım diyen, dönemin savcılarına arka çıkan Erdoğan ve AKP camiası davaların sonuna kadar gidileceği ve yeni bir sivil anayasa ile darbe günlerinden kurtulacağımıza dâir toplumun tüm kesimlerini aldattı. Ya da samimi niyetler; bulaşılan birtakım suçların örtülmesi karşılığında, mecburen taraf değiştirilmek sûretiyle, demokrasiye ihânet ile takas edildi. Ardından, AKP cenahı kullandığı retoriği değiştirmeye, eğip bükmeye başladı.

Özellikle 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonları ile köşeye sıkışınca kendisini tamamıyla bu yapının kucağına attı ve zamanında bizzat Erdoğan’ın emriyle yürütülen operasyonları ‘’orduya kumpas’’ olarak nitelendirdi. Böylece vaktiyle Erdoğan’ın desteğiyle operasyonlar yapmış olan polis ve savcılar bu sefer AKP karşıtı ‘’paralel örgüt’’ ilân edilerek Ergenekon aklanmaya çalışıldı. Bir oldu bittiyle de Perinçek dâhil bir çok Ergenekon ve Balyoz tutuklusu salıverildi.

Demokrasi anlayışımız ve devlet işleyişimiz, Cumhuriyetin kurulma aşamasındaki bir kısım teorik ve pratik eksiklikler nedeniyle zâten özürlü doğmuştu. Kendisine sürekli darbelerle şekil ve yön verilmeye çalışıldı. Türkçülük, sağlıksız bir milliyetçilik ve temelsiz bir devletçilik anlayışı ile temellendirildi. Halkını gruplara ayırmakla kalmayıp ötekileştirici ve sınıflandırmacı bir anlayış benimsendi. Kimlikleri ayrıştırıp sınıflar oluştururken insanları devlete bağlayıcı tutkal olarak da sürekli düşman üretme taktiği kullanıldı. Din kurumsallaştırılarak kontrole alındı.

Her zümrenin kendi küçük ve devlet tarafından kolaylıkla yönetilebilen sınıflara bağlılığını artırmak amacıyla da hamâsete ve alt kimliklere dayalı politik partiler, oluşumlar desteklendi. Artık Aleviler, Kürtler, muhâfazakarlar, demokratlar, milliyetçiler, solcular, devrimciler vs. hangi partilere oy vereceklerini biliyorlar neden birlikte yaşayamayacaklarına dâir argümanlarla kendilerine kimlik oluşturmaya çalışıyorlardı. Halkın bu hâli, cehâlet, fakirlik, nefret dili gibi eksikliklerle de birleşince öz güveni eksik, kimliğini bulamamış, hamâset rüzgârları ile yön bulan uçurtmalar misâli bir oraya bir buraya toslayıp duran gruplar oluştu. Ergenekonvâri örgütlerin organize ettikleri her kimliğe ait gizli-açık oluşumlar, toplumsal manipülâsyonlar ve cinâyetler de toplumdaki bu çatlakları iyice derinleştirdi. Bu sâyede; açılan her çatlağa bu fraksiyon tarafından nefret tohumları daha bir kolaylıkla ekildi. Toplum parçalanıp yönetildi.

Bir kene gibi toplumun tüm pozitif enerjisini emen ve İttihad ve Terakki gibi oluşumların bir uzantısı olan bu derin Gladyo örgütü ülkemizin çok değerli yıllarına mâl oldu; bir çok kayıp nesil yetişti. Ergenekon dâvâları ile gelinen süreçte bu oluşum artık kabuk değiştirmesi gerektiğini farketti. Tıpkı deri değiştiren yılanlar gibi gerektiğinde ‘kızıl’, gerektiğinde de ‘kurt grisi’ derisi giyen bu yapı artık ‘yeşil’ bir deriye büründü ve şimdilerde AKP bünyesinde kendisine alternatif bir faâliyet alanı açtı. İlk 8 yıllık döneminde başarılı işlere imza atarak halka güven veren AKP son döneminde yolsuzluk üzerinden bu yapının emellerine teslim oldu. Üzerindeki yolsuzluk dâvâlarından sıyrılmak için bu yapının etki gücünü ve unsurlarını (KCK-PKK, ulusalcı oluşum, derin Gladyo) kullanarak bir ‘’paralel’’ düşman îcâd etti ve kendi geleceğine tehdit olarak gördüğü ve bîat ettiremediği her kesimi devlet aygıtından bu sâyede eledi. Terör uzmanı polisler, savcılar, hâkimler bertaraf edildi, hukuk kişiselleştirildi, liyâkatsiz atamalar ve kadrolaşmalar ile devlet ve bürokrasi kötürüm bırakıldı. Geçenlerde sızan bir ses kaydında bir Özel Harekât amirinin ‘’teröriste kurşun sıkacak polis bulamıyorum’’ şeklindeki itirâfı gelinen noktayı çok iyi özetliyordu. Ayrıca, Güneydoğu kopma aşamasına hiç bu kadar yakınlaşmamıştı.

Velhâsıl, AKP’nin ülkeyi getirdiği süreç de ülkemize çok büyük bir enerji kaybına ve kayıp yıllara mâl oluyor. Hattâ, halk arasında siyâset bağlamında son umut olarak görülen İslâmcı bir grubun kurtarıcılığına ve kullandıkları dinî retoriğe olan itimad sarsıldı. Halkın devlete, devlet adamlarına ve devlet kurumlarına olan güveni hiç bu kadar yara almamıştı. AKP’nin yıkılması ile bu yara; ‘kendine olan öz güvenini yitirme’ olarak daha derin kanamalara yol açacak. AKP’nin kasıtlı olarak topluma empoze ettiği nefret ve ayrıştırma dili bu yarayı iltihaplandırmaya devam ediyor.

Böyle giderse bir nesil daha kaybedeceğiz. Önümüzdeki birkaç nesil de artçı depremlerin şokları ile çölde 40 yıl bilinçsizce dolaşan Musa’nın Yahudi toplumu gibi kendisine gelmeye çalışacak. Birbirini yiyerek herşeyini kaybeden bir toplumun fertleri olarak geriye dönüp baktığımızda ise Sezen Aksu gibi ‘’kaybolan yıllar’’ şarkıları eşliğinde şöyle diyeceğiz:

Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler
Şimdi bana seninle bir ömür vaadetseler
Şimdi bana yeniden ister misin deseler
Tek bir söz bile söylemeye hakkım yok
 
‘AKP ve Ergenekon Neden Yargılanmalı?’ diyerek devam edeceğiz!