kemalist etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kemalist etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mayıs 2016 Pazar

ERDOĞAN İMTİHANINI KAZANDIK MI?

Bu yazı 30 Mayıs 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.



İmtihan ile imtihan olmak başlıklı serimizin dördüncü ve son bölümünde konunun toplumsal boyutu ile devâm edelim.

Günübirlik ve başlarına gelmesi muhtemel imtihanlar karşısında; ‘başa gelince çaresine bakarız!’ anlayışıyla yaşayan ve imtihan sırrına tam olarak vâkıf olamamış ruhlar ve toplumlar, sorunlarla karşılaştıklarında çoğunlukla öfkeli, isyankâr ve şikâyetçi olurlar. Şartların gel gitleri ve kısırdöngüleri arasında sıkışıp kalırlar ve bir o yana bir bu yana toslayıp dururlar. Maniplasyonlara, el açmalara, sahteciliklere, kopyacılıklara, korkutmalara ve benzeri ruh alçaltıcı durumlara mârûz ve eğilimli; hattâ hevesli hâle gelirler. Bu ifâdelerin, içinde doğup büyüdüğüm Türkiye toplumunun genel hâlini özetlediğini düşünüyorum.

Şimdilerde Türk toplumu da önemli bir sınavdan geçiyor. Bir önceki yazıda arzettiğim ‘başa gelen çekilir!’ sözünü plansızlık boyutunda yaşayan; günübirlikçi ve nemelâzımcı bir toplum olduğumuzdan, bu sınava da hazırlıksız yakalandık. Bir hayat felsefemiz yok. Bize gelip çarpan hâdiselere karşı hamâset veya kör tarafgirlik dışında anlamlı bir tepki veremiyoruz. Her imtihan karşısında ya eleştiriyor, ya başkalarını suçluyor, ya bağlı olduğumuz tarafın sloganlarına sarılıyor, ya da bana dokunmayan yılan bin yaşasın anlayışıyla kendi çıkarımızın peşine düşüyoruz. Câhiliz ve İslâm’ın istikâmet veren özünden mahrûmuz. Kendi geliştirdiğimiz şekilci anlayışların mahkûmuyuz ve bunların neticelerinin de mağdûruyuz.

Zulüm sınavlarına karşı da toplumsal bir ön hazırlık gerekir. Bir hayat ve toplum görüşü olmak, fikrî olarak uyanık kalabilmek, zulmün ayak seslerini işitebilmek, toplumsal dokuyu ve bağları o sınavın şiddetine dayanıklı hâle getirmek, kendi kalabilmek, özgüven ve demokratik refleksler geliştirebilmek ve benzeri birçok kaabiliyet hep bir plan, hayat felsefesi, eğitim ve gayret gerektirirler. Biz bunlardan yoksun yaşıyoruz. İhtiyaç da duymuyoruz.

AK Parti ve Erdoğan ekseninde yaşadığımız 17-25 Aralık sonrası gelişen zulüm ve aldatılma süreci de böyle bir imtihan görevi görüyor toplumumuz için. Bir samimiyet ve kalite sınavı bu. Ancak bu sınavda da tıpkı daha önceki Ergenekon ve derin devlet dönemlerinde olduğu gibi başarısız oluyoruz. Toplum hep en hassas ve zayıf damarları olmuş olan fakirlik, gelecek endişesi, bozuk devlet anlayışı, korku, fırsatçılık, ötekileştirme, makama ve devlete tapma gibi hastalıklarına ilâve olarak bu sefer dinle aldatılma sınavına da girdi ve dibe çakıldı.

Tehlike bu sefer kan emen sivrisinek, kene ve tahtakurusu şeklinde bünyeye yapışmış bir vaziyette ve toplumun şimdiye kadar biriktirebildiği üç beş gram insaf, iz’ân ve hakîkat kanına da gözünü dikmiş durumda. Adını zikrettiğim bu hayvanlar gibi toplumun hayat damarlarına münâfıkça sirâyet eden kişiler; hortumlarını, hattâ kene gibi kafalarını, toplumsal damarların içine soktular ve o uyurken de onun geleceğini ve kaynaklarını emip duruyorlar. Biraz kıpırdanacak gibi olsa bu sefer de sahte bir düşman icâd edip onu ‘vampirlerle’ yâni ‘’paralel’’ safsatalarıyla ve gerçekte varolmayan düşmanlarla korkutarak asıl kan emiciler olarak emmeye devâm ediyorlar.   

AK Parti, büyük yolsuzluk ve rüşvet ağı ortalığa saçıldığında tıpkı her suçlu gibi tek yapmak zorunda olduğu şeyi yaptı: Atak moduna geçti ve bunu sağlamak için de dinî kimliğini kalkan olarak kulllanırken, elindeki devlet gücünü de mızrak olarak kullandı. Adâlet sistemini ve demokrasinin saç ayakları olan diğer kurumları felç etti. Büyük bir propaganda ağı kurdu ve namuslu davranıp yanlışa yanlış diyen herkesi ‘hâin’, ‘paralel’ ve ‘darbeci’ ilân etti. 

İşte her kesimiyle Türkiye toplumu bu hâdiseler karşısında yukarıda çizdiğim çerçevede bir karakter, samimiyet ve kalite imtihanı sürecine girdi. 17-25 Aralık davaları sonrası gelişen döneme ‘süreç’ dense de bu döneme aslında Türkiye toplumunun imtihan süreci demek daha doğru gibi geliyor bana. Çünkü zâlimler ve diktatörler mutlaka yıkılıp giderler ama o zulüm sürecinde karakter ve kalite sınavı veren toplumlar sınavdaki başarı veya başarısızlıklarının neticeleri ile cedelleşerek hayatlarına devâm etmek zorunda kalırlar.

Hitler’in zulümlerini alkışlayan ve destekleyen Alman nesli Hitler sonrası acılar çekmeye devâm etti. Lenin, Stalin, Mao, Firavunlar, Nemrudlar ve Yezidler sonrası, tüm toplumların yaşadıkları sıkıntılar ve imtihan serüvenleri hep bir nakarat olarak tarih sayfalarında yerlerini aldılar. Tarihin tekerrür etmesi gerçeği; insan doğasının değişmezliği yanında biraz da insanın geçmiş imtihanlardan çıkaramadığı derslerin sonraki imtihanlarda benzer bir başarısızlık yaşatmasının hikâyesidir aslında. Hattâ, bir sonraki imtihanlar çoğu kez öncekilerden gerekli dersler çıkarılamadığından dolayı sorunların toplumun bağrında tekrar filizlenmesidir. Hani bâzı yıllık bulaşıcı bitkiler vardır. Kökünden çekmeyip sadece toprak üstünde görünen kısmını biçtiğiniz için bir süre sonra tekrar filizlenirler. Toplumsal imtihanlar da işte böyle bir doğaya sahiptirler çoğu zaman. Hatâlardan dersler çıkarıp yeni nesli ona göre eğitmezseniz eğer, sorunlar tekrar filiz verirler ve birkaç nesil sonra tekrar her yere bulaşırlar.

Bu son imtihan sürecinde Cemaat dediğimiz Hizmet Hareketi ve çok az sayıdaki solcu, liberal, milliyetçi ve sâir kesimlerden insanlar dışında demokratik ve insânî liyâkat sınavını geçebilen olmadı. Yukarıda resmettiğim hastalıklarla malûl bir toplumdan daha fazlası da beklenemezdi zâten. Erdoğan ve işbirliği yaptığı Ergenekonvâri suç yapılanmaları da stratejilerini hep bu zaaflarımız üzerine temellendirdiler. Sürekli olarak korku salıp psikolojik harp teknikleri uygulayarak, o toplumsal zaafları suistimâl ettiler. Oysa bir hükümetin ve devletin amacı o hastalık ve zaafları tedâvi etmektir; suistimâl etmek değil.

Kemalistler, Ergenekon bağlantılarından dolayı; anlaşma gereği Erdoğan’a sessiz kalarak destek verdiler. Ergenekon’un CHP ve MHP bağlantıları sayesinde Erdoğan’ın önünü tıkayacak her türlü tepki ve gelişme, muhâlefetin gizli desteği veya muhâlefet yapmaması sayesinde önlendi; böylece Erdoğan’ın yolu hep açık tutuldu. Milliyetçi cephenin muhtemel muhâlefeti de Ergenekon’un kilit adamları vâsıtasıyla önlendi. Bugün üç-beş istisnâ dışında en muhâlif olmasını bekleyeceğiniz soldan bile Erdoğan’a karşı örgütlü bir tepki göremezsiniz. CHP ve Atatürkçüler de buna dâhildir. Kılıçdaroğlu ve bir iki CHP’li vekilin çıkışları müstakil, donkişot çıkışlarıdır. Bu bir bakıma bizde solun da aslında topluma dayalı gerçek bir sol felsefe geliştirememiş olmasındandır.

Halkın önemli bir kısmı ile Atatürkçü, Kemalist ve Cemaat alerjisi olan diğer kesimlerin önemli bir bölümü, ‘yozlaşmış devlet veya parti’ anlayışından çok da rahatsızlık duymadıkları için Erdoğan AKP’sinin paralel adı altında sahnelediği tüm zulümlere hattâ hukuk darbelerine sessiz kaldılar. Başta ‘’yesinler birbirlerini’’ fırsatçılığı ile başlayan duyarsızlık, sonradan ‘’bırakın Cemaat’i dövsünler’’ seyrine dönüştü. Bu hâl şimdilerde; ‘’çok baskı var, aman kendini tehlikeye atma’’ nemelâzımcılığına dönüşmüş durumda.

Eskiden Ergenekon döneminde AK Partili ve dindar kesimleri sürekli olarak köktendinci, yobaz, İrancı, şeriatçı, laiklik düşmanı diyerek tâciz eden ve onları devleti ele geçirip laikliği yıkacak ve şeriat getirecek kişiler olarak takdîm eden bu kesimlerin, Erdoğan tüm devlet sistemini ele geçirmek üzere iken hiçbir tepki vermemeleri, aslında ne kadar da samimiyetsiz ve ideoloji yoksunu olduklarını ve sadece Ergenekon’un gazladığı laiklik hamâseti ile beslendiklerini göstermiş oldu. Sol kesimlerin de büyük çoğunluğunu bu gruba dâhil etmek pek de yanlış olmaz.

Erdoğan imtihanını en acı verici sonuçlarla kaybeden kesim ise dindar-muhafazakar-sağcı kesim oldu. Yıllardır özünden uzak; şekilcilikle ve kültürel boyalarla makyajlar yapılarak bugünlere getirilmiş olan İslâmî ‘hassasiyetlerin’ ve ‘yaşantıların’ balonu patlamış oldu. Hizmet Hareketi ve bir iri ufak dinî grup dışında kalan bütün İslâmî kesimler Erdoğan’ın siyâsî rüşvetlerinin ve saldığı korkunun esîri oldular. Haksızlıklara göz yumup, Müslümanların mallarının gasp edilmesine ses çıkarmadıkları gibi ondan pay da istediler. Namus bekçisi rolleri kesip herkesi Cehenneme sokan hamâsetlerinin ardında çocuk tecâvüzcülerine bile, Erdoğan’a dokunur endişesiyle, tepki vermeyecek karakterler olduklarını bizler bu imtihan sürecinde öğrenmiş olduk. Devlet baskısına hattâ kavramına yıllarca sövmüş olan bu kesimlerin aslında ne kadar da kudret ve makam tapıcısı olduklarını da yine bu süreçte görmüş olduk.

Tüm toplum olarak nasıl da; ‘dayak yiyen ben değilsem çıkarıma bakarım!’ anlayışı ile hareket ettiğimiz; bölünmüş, birbirini ötekileyen, düşene tokat vuran, güçlü ise hırsıza, tecavüzcüye bile ses etmeyen, kaypak, kişiliksiz ve özgüven yoksunu bir toplum olduğumuzu bu süreçte sergilemiş olduk. Bu hastalıklar çoğaltılabilir. 
Zulüm yapan her devlet sahibi zâlim gibi, şimdinin zâlimleri de yakında devrilip gideceklerdir. Bizlere ise elinde kırık notlarla dolu karnesi ile mağdûr, mahzûn ve tahrip edilmiş bir toplum kalacaktır.

Soru şu: Toplum bu imtihan sürecinde sergilediği sefillikten ders almayı başarabilecek mi ve yeni nesillerini ona göre yetiştirebilecek mi; yoksa sefillik istasyonunda başka bir zâlimin treninin gelmesini mi bekleyecek? Tarihin tekerrürü örneğinde verdiğim örnekte olduğu gibi; yanlış ve bulaşıcı hastalıklarla, zehirlerle dolu olan bu bitkiyi kökleriyle söküp atmayı mı deneyecek, yoksa üç beş budamayla kendini mi avutacak?


Şayet öyle olursa, 20-30 yıl sonraki yeni bir Erdoğan trenine binmeye hazır olun derim. Asıl mesele de bu ya! 

25 Şubat 2008 Pazartesi

KEMALİST ÖFKE

Bir yandan türban serbestliği yönünde önemli bir gelişme yaşanırken diğer yandan bu serbestliğe karşı gösterilen şiddetli bir direniş var. Mevzunun zamanlaması tartışılır veya tartışılmaz; ancak bu iki kutbu temsil eden zümrelerin takip ettikleri yöntemler tartışma götürmeyecek kadar birbirinden farklı ve berrak. Şöyleki:

Başörtüsüne serbestlik tanıma kanadı, konuyu hukukun öngördüğü düzlemde ele almaya gayret gösteriyor. Türkiye'nin şartları ve hiç bir zaman zihin kitaplığımızdan eksik edemediğimiz darbe günlükleri bu konunun çok ince bir hassasiyetle ele alınmasını ve çözüme kavuşturulmasını gerekli kılıyor. Hükümetin bu konuda MHP ile birlikte hareket ediyor olması ve konuyu meclis-kanun düzenlemesi etrafında değerlendiriyor olması bu hassasiyetin bir parçası. Buna ilaveten, tarihimizde belki ilk kez olarak; 'yasakçı', 'katı laik' kesimlerin muhalif propagandalarına ve hararetli tepkilerine alternatif, siyasi ve sivil tepkilerin ortaya çıkmış olması da not alınması gereken ayrı bir husus. Evet, şaşırtıcı bir şekilde konuya sadece muhafazakar çevrelerden değil, liberal ve sol liberal çevrelerden de (hassasiyet dereceleri ve detaylar farklılık arzetsede) önemli bir destek geldi. Laikçi rektör ve akademisyenlerin toplum önünde sergiledikleri tepkiler ilk kez bu kadar sönük kalırken, sayıları bir kaç bini bulan başka akademisyenler, özgürlük-serbestlik tandanslı bildiriler neşrettiler. Bu, şu ana dek kendilerini ülkedeki tek söz sahibi bilen ve en etkin güç olarak addeden elitist-laikçi-oligarşik kesimlere karşı verilen ilk önemli sivil tepkidir ve sosyolojik olarak vakit geçirmeden incelenmelidir.

Daha önce de arzettiğim gibi, türban karşıtlığı üzerinden verilen mücadele bu azınlık-etkin-laikçi (laik değil) kesimler açısından her zaman önemli bir meşru müdafaa sahası, etkili bir propaganda aracı ve yola getirici-korkutucu (özellikle laik kesimleri) bir hareket zemini oldu. İşte bu nedenlerden dolayıdır ki, başörtüsü 'simgesi' (bu kesimin gizli din düşmanlığı faktörünü saymazsak) aynı zümreler açısından her zaman kendisine şetm edilen (sövülüp sayılan) bir hüviyet kazanmış ve bu konuda her hangi bir çözümün gündeme alınması bile gayet meş'um (talihsiz) bir hadise olarak telakki edilmiştir.

İşbu öngörü, gayet tabii olarak kemalist ideolojinin (şimdilerde ulusalcı takılan Atatürk istismarcısı bir oluşum) bünyesinde taşıdığı; asabi, ötekileyen, dışlayıcı, elitist, hükmedici, kibirli, fırsatçı doğası ile bütünleşmekte ve kendisine oldukça faşist refleksler üretebilmektedir. Üzücü olan ise, bu çıkar endeksli oluşumun Atatürk ismini ve onun temsil ettiği değerleri istismar ederek hayatta kalmaya çalışması, onları istismar etmesi ve onlarla kurduğu parazit ilişkiyi bizlere normal bir ideoloji olarak benimsetmeye çalışmasıdır. Bu nedenle, Atatürk'ü ve bize emanet ettiği değerleri sağlıklı bir şekilde gelecek nesillere taşıyabilmemiz, gerçek toplumsal huzur ve bütünleşmeyi sağlayabilmemiz; ancak bu hastalıklı ideolojiden kurtulmakla mümkün olabilecektir.

Tüm bu tanımlamaların ardından bu ideolojinin içinde sakladığı bir takım saplantıları son zamanlarda nasıl dışa vurduğuna dair bir kaç örnek vermek isterim. Yani büyük bir kibirden beslenen kemalist öfkeyi...

Bir ulusalcı kanalın muvazzaf başkanı son bir kaç senedir müthiş bir öfke ile hareket ediyor, etrafa saldırıp duruyor, ittifaklar kurmaya çalışıyor, maddi kaynak topluyor ve mitingler tertip ediyor. Aynı kişinin bir intihal suçu işlediği geçenlerde Yargıtay kararı ile onaylanmış olsada, bunu şimdilik bir köşeye bırakalım ve bu ateşli 'ulusalcı' ve 'vatansever' şahsiyetin, Apo ile ilgili neler söylediğine bir göz atalım: "Abdullah Öcalan, Türkiye'deki barışı ve kardeşliği yüceltmek için kullanılamazsa, Abdullah Öcalan'ın bugünkü açılımını ve yaklaşımını Türkiye değerlendiremezse çok yazık eder. Abdullah Öcalan'ın bugünkü siyasi tutumu, Türkiye'nin bütünlüğüne, birliğine çok farklı bir açıdan yarar sağlar. Türkiye biraz akıllı davranmak zorunda.'' Az önce tasvir ettiğim hastalıklı kemalist olgu değişen taktikler ve konjektür gereği yeni bir kabuk bağlayarak ulusalcı bir mahiyet kazandı. İşte bu sürecin içinden yetişen bir şahsın nasıl ''akıllı davrandığına'' bir bakınız lütfen. Meğer devletimiz ve ordumuz acizmişte, 30.000 kişinin ve bebeklerin katili Apo'ya; onun ''açılımına'' ve ''yaklaşımına'' ihtiyaçları varmış. Meğer bu kendinden aciz, et çuvalı gibi paketlenerek birkaç ülke dolaştırılan ve sonra da Türkiye'ye teslim edilen, kendisini hiçbir ülkenin kabul etmek istemediği zat bizim ulusalcı kanadın hararetli vatan kurtarma senaryolarının bir parçası olabilecekmiş. Bırakın bir terörist başının siyasi ufkundan! medet ummayı, ortada binlerce şehit anası varken bunu utanmadan dile getirebilmek ancak cahilin cesareti kavramı ile açıklanabilir; ya da art niyetle. Bu örneği ulusalcı ideolojinin ne kadar aciz ve sığ fikirli olduğuna dair bir misal teşkil etsin diye takdirlerinize sunmak istedim. Hiç bir yapıcı ajandaları yok. Herşey günlük çıkarlar, polemikler ve yıkma üstüne... Serseri bir mayın gibi düşünce sularımızda tehlike saçıp, ülkemizin birleşmeye ve gelişmeye dönük enerjisini tüketip duruyorlar...

İkinci örneğimize geçelim. Tamer Korkmaz'ın ''Gizli Amerikancı'' olarak nitelendirdiği, ulusalcı hareketin önderlerinden meşhur bir yazarımız da bu kesim ile özdeşleşen asabi ve küstah üslubun girdabına kapılmış olacak ki; tüm Türkiye halkına ''Aptal Türk'' diyerek 'Türklüğe' (aslında kanunen suç) hakaret edebildi. Hem de Atatürk'ün ''Türk milleti zekidir, çalışkandır'' sözleri zihinlerimizde hala capcanlı dururken... Bu hitap ve kabul şekli bile, bu bahsettiğim kesimlerin ne kadar dışlayıcı, ötekileyici ve dediğim dedikçi olduklarını, kendi kıt düşünce kalıplarının içine çekemedikleri her vatandaşı nasıl da aptallıkla suçladıklarını açıkça gösteriyor. Hatırlarsanız aynı kesimler, seçim sonrası dönemde de kendi istedikleri şekilde oy vermeyen insanlarımıza aptal, ahmak ve göbeğini kaşıyan adam (bağışlayın öküz demek istiyorlar) yakıştırmalarında bulunmuşlardı. Hem de bizzat Atatürk'ün kendisinin millet iradesinin meclise yansıyacağı bir sistemin temellerini attığını bildikleri halde... Gene aynı Atatürk'ün benzer idealleri ortada iken, bazı rektörlerin ortaya atılıp ''demokrasi ve hukuk askıya alınabilir'' şeklinde demeçler verebilmeleri de ayrıca not edilmesi gereken bir husus.

Geçenlerde samimi laiklerden olan ama yukarıda resmettiğim çevrelerin provakasyonları ile zihni bulanmış bir tanıdığımdan bir elektronik mesaj aldım. Aktardığı mesajın içeriğini okuyup gaza gelmiş belli; ama mesajın içindeki düşünce travmasını idrak edememiş. İletinin yazarı, emekli bir albay olduğunu iddia eden, ulusalcı-kemalist çizgide olduğu anlaşılan bir kişi. Bir sürü hakaretvari ifadeden ve klasik laiklik kurtarıcılığı beyanlarından sonra bombayı patlatmış emeklimiz! ve akıllara ziyan şöyle bir slogan ile iddialarına güç ve samimiyet kazandırmak istemiş: ''Ben Atatürk'ten bile daha Atatürk'çüyüm.'' Gülme kriziniz geçti ise sizleri uyarayım. Arzettiğim kemalist mantalite bu şekilde işliyor senelerdir. Bu istisna bir durum değil. Şu sıralar öfkelerini daha açıktan sergiliyor benzer çevreler o kadar. Gaza gelen zavallı samimi laik insanlarımız da neye alet olduklarını anlayamadan; bir kişi Atatürk'ten daha Atatürkçü nasıl olur?, bu ne demektir?, bu mümkün müdür?, bu Atamıza hakaret değil midir?, herhalde kandırılıyoruz diye düşünmeden, benzer mesajları İnternet ortamında başka on binlere yayıyorlar ve ulusalcı propagandanın birer kuklası haline geliyorlar.

Başka bir gazeteci ile devam edelim. Bu gazetecimiz, köşesinde zehir zemberek bir yazı kaleme aldı. Bu yazının da özelliği kemalist ideolojinin savunulması amaçlı yazılmış olması ve bu yazıda ifadesini bulan 'kemalist öfke' ile tanımlanabilir olması. Bu yazarımız, tarihin yanlı ve eksik bir değerlendirmesini yapıyor yazısında ve Avrupa'daki tüm devrimlerin, anayasaların ve ülkemiz anayasalarının hep kanla yazıldığını iddia ediyor. Ardından da sanki hükümet başörtüsü meselesi üzerinden tüm anayasayı değiştirmiş gibi bir ön kabul yaparak, bu işi ancak kan çözer, kanla değiştiremeyeceksen hiç değiştirme demeye getiriyor. Açık bir tehdit!, kan'a davet... Erbakan benzer bir hata işleyip 'kanlı mı olacak, kansız mı?' iması yapmıştı da partisi kapatılmıştı. Bu adam ihtimalleri bile aşmış ve kanlı olsun diyor, ama bir savcı çıkıpta adamın (en azından) çenesini kapatmıyor.

Herhalde yaptığım bu tanımlamalar ve örnekler kemalist öfkenin gayet küstah, kendini beğenmiş, kibirli ve art niyetli çehresini resmetmeye yetiyordur. Daha dün, bazı Rektörlerin çıkan yeni yasaya rağmen başörtülü öğrencileri kampüse sokmadıklarına dair haberleri okurken gene bu kemalist öfke aklıma geldi. Dikkat edin... Normal şartlarda, yukarıda özetlerini sunduğum örneklerin her biri birer hukuksuzluktur ve suç kapsamına girebilecek davranışlardır. Ancak bu kemalist kesimlerin işledikleri her hukuksuzluğun yıllardır yanlarına kar kalmış olması, seslerini çok çıkardıkları takdirde herkesin susacağını biliyor olmaları, arkalarında belirli güçlerin desteğinin olduğu şeklindeki özgüvenleri ülkemizi işte bu noktalara getirdi.

Şunu da son olarak ilave edeyim: Bu kemalist öfkenin demokrasi dışı, hukuksuz davranışlarını mevcut şartlar altında yargıya intikal ettirmek çok zor. Aynı kesimler hemen; ''laikliğin teminatı olduğumuz için üzerimize geliyorlar''... ''Bizi değil laiklik ve demokratik! Türkiye Cumhuriyetini yıkmak istiyorlar'' gibi o klişe (ama samimiyetsiz) lafların, sloganların ardına sığınacaklar ve kendilerini mağdur pozisyonuna düşürerek laiklik hassasiyeti olan vatandaşlarımızı ve müesseselerimizi kandırmaya devam edecekler. Böylece yargıyı da baskı altında tutmuş olacaklar. Suçları ispatlanan bazı rektörlerin yakayı bu şekilde nasıl kurtardıklarını hatırlayınız... Bize düşen biraz daha sabır göstermek, halkı kaynaştırmaya dönük ekonomik ve sosyal reformlara devam etmek...

Belki de bu kesimlerin son öfke dalgasıdır bu bağrışmalar ve bir can cekişme uğultusudur... Bırakalım bağıra bağıra çekilsinler aramızdan. Böylece tarihe de yansımış olur yaptıkları. Sabır, biraz daha sabır... Bakın çok yakında kemalist-ulusalcı bir çok rektörün görev süreleri doluyor mesela... 25 Şubat 2008