Havuz medyasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Havuz medyasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Şubat 2016 Pazartesi

CEMAAT NEDEN VE NASIL KAZANIYOR? (10)

Bu yazı 22 Şubat 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Erdoğan’ın bizzat kendi ifâdesiyle söylediği ‘’Cadı avıysa cadı avı, biz bu cadı avını yapacağız!’’ sözü; yaşanan hukuksuz sürecin en güzel özetidir. Sırf bu sözün muhatabı olmak bile Cemaat’in faydasınadır. Baskı veya kandırılma neticesinde halkımızın bir kısmı böyle bir cadı avını şimdilik destekleyebilir ya da görmezden gelebilir; ancak bu destek, güç tükenip gerçekler ortaya çıkana kadardır. Kandırılanlar da genelde ilk tükürenler olurlar!

Halkımız nezdinde ‘’cadı avı’’ kavramının bir karşılığı pek olmasa da bu kavram; Batılı entelektüel, aydın ve politik çevrelerin fikir dünyasında karşılığı olan ve Erdoğan’ın ‘demoratik’ siyâsî kişiliğini ve karizmasını bitiren bir söylemdir. Eyleme geçirilmiş olması ise Erdoğan ve AKP hükümeti adına daha da vahim bir durumdur. AKP hükümetinin bugün Batı dünyasında Ergenekonvâri yapılar dışında görüşebilecekleri; antidemokratik ve otoriter zihniyetli kesimler dışında hiçbir kapı kalmamıştır. Suriyeli mültecîlerin Türkiye sınırları içinde tutulup Avrupa’ya salınmaması dışında dünya gündemine ait hiçbir konuda Batı tarafından ciddiye alınmamaktadırlar.

Erdoğan’ın, ‘’onları iki günde terörist ilân ettiririm!’’ çıkışına ve ‘höt dedim mi parçalanıp yıkılırlar!’ şeklindeki beklentilerine rağmen Hareket’in hâlâ dimdik ayakta durması, Ali Bulaç’ın tesbitiyle ‘’sosyoloji ile savaşılmayacağını’’ bir kez daha ispatladı.

Sergilenen sivil direnç Hareketin birçok yönünü ortaya çıkardı. Cemaat’i sürekli olarak pasif, ürkek, güçle uzlaşmacı olarak yaftalamaya çalışan hattâ bu konuda yıllardır sözlü ve duygusal tâcizler uygulayan; hamasî nutuklar atarak, devleti ele geçirerek (Milli görüşçü İslâmcı anlayışta olduğu gibi) veya silahlı mücâdelelerle her yere İslâm getireceklerini zanneden dinî kesimler süreç ile birlikte çok kötü tokat yemiş oldular ve olacaklar.  

İslâmcı bir iktidarın sunduğu imkânlara hemen tav olup ona bîat ettiler. Mevcut yolsuzluklara bile ses çıkaramadılar. Tek bîat etmeyen ve yanlışa yanlış diyen Cemaat oldu. Böylece Cemaat, her ulusal ve uluslararası sorun karşısında yumruk sallayıp slogan atmanın ve Filistin gibi yerlerde zulüm gören insanların kanları üzerinden hamâset devşirmenin erkeklik olmadığını; sabrın bir strateji olduğunu, gerektiğinde herkes susarken kendisinin dik durabileceğini cümle âleme göstermiş oldu.

Çocukken, Cemaatten sohbet daveti aldığımı duyan tarikatlı bir tanıdığım kendi felsefesini anlatmak yerine bana ‘sakalları yok!’ diye dakikalarca Cemaat’i kötülemişti. Hattâ bunu ‘Peygamberin sünnetine aykırı hareket ediyorlar!’ noktasında sanki bir ihânet işleniyormuşcasına anlatmıştı. Onun bu yaklaşımını bir çocuk olarak bile garipsemiştim! Üç hafta sonra o kişiyi sakalsız bir hâldeyken gördüm. Ne olduğunu sorduğumda bana devlet vapurlarında iş bulduğunu; ama sakalını kestirdiklerini söylemişti. Sakalları gitmiş; yerine gıybet ve suizannını yaptığı bir sürü insanın günahları yapışmıştı. Ancak o göremese de ben bir çocuk olarak bunu görebiliyordum. O gün, İslâm’ın en büyük sorununun ‘sakalsızlık’ olmadığını anlamaya başladığım, bir çocuk olarak eğitimimin ilk başladığı gündür.

Başka bir gün, Cemaatin yanında Süleymancıları kötüleyen birisi ile karşılaşmıştım. Hizmetten olan abinin o kişiyi tatlı sert azarladığını, gıybet diye ilk kez duyduğum bir günaha girme ihtimâline karşı onu uyardığını ve dakikalarca; Süleyman Efendi ve talebelerinin Kur’an hizmetlerini anlattığını bugün gibi hatırlarım. Hattâ bir çocuk olarak Süleyman Efendi tarikatının adını duyduğum ilk gündür o gün.

İşte Türkiye Müslümanlığının ihtiyâcı olan bu güzel anlayış ve felsefe, İslâmcılık hamâseti ile kirlenmiş zihinlerin de ihtiyâcı olan bir anlayıştır. AK Parti ile en uç düzeyde kirletilen İslâmcılık, süreç sonunda çok ciddî darbe yiyecek ve Hizmet Hareketinin temsîl ettiği Said Nursi’den tevârüs edilen Kur’an ve Sünnet yörüngeli düşünce sistemi, Müslüman ve özellikle Arap dünyası için hem bir ilaç hem de örnek olacaktır. Gandhi’nin şiddetsiz sivil direnişi gibi, bugün gerçekleştirilen silahsız, hamâsete dayanmayan dik duruş, İslâm dünyasına iki şey öğretecektir. Birincisi; İslâmî hareketlerin devletleşmeden de var olabilecekleri ve sivil ve özgür kalmalarının önemi. İkincisi ise; İslâmî var oluşun ancak silahlı direniş, hamâset veya devleti ele geçirip şeriata dayalı demir yumruklu bir rejim tesis etmekle mümkün olabileceğine inanan İslâmcılığın büyüsü bozulacak; insanlar gerçek alternatifi temsil yoluyla Hizmet insanından öğrenmiş olacaklardır.

Erdoğan’ın Cemaat’e en büyük faydası ki bunu çokları dile getirdi; Cemaat’e aksiyon ve birliktelik aşılamış olmasıdır. Tıpkı 28 Şubatcıların daha önce zikrettiğim katkıları gibi; AKP’nin uç noktalara varan hukuksuz baskı ve zulümleri Cemaat’i kenetledi ve üzerlerindeki rehâvet oluşturabilecek tozu kaldırdı; azimlerini kamçıladı. Bu tehditler, sivil anayasa getireceğine inandıkları dindar Erdoğan’dan gelmiş ve onun kışkırtmasıyla geniş bir muhafazakâr kitle ile arasına mesâfe sokmuş olsa da, Cemaat; ne için dik durması gerektiği konusunda çok net. Ancak AKP’li kesimlerin, Erdoğan, AKP hükümeti ve Havuz medyasının her gün değişen onlarca söylemlerine; meselâ, İsrail konusunda kitleler önünde efelenip ardından en büyük ticarî anlaşmaları onlarla yapmaları ve Bilal’in İsrail’e yakıt taşıyan ‘’gemicikleri’’ gibi gerçeklerden ötürü, içleri hiç rahat değil. O yüzden de sürekli olarak, hep Erdoğan’a inanmak istercesine, sadece hamasî söylemlere dayalı bir bağlılık gösterisi sergiliyorlar. Adetâ bir histeri nöbeti yaşıyormuşçasına her dâim, yapılan yanlışları ve söylenen yalanları doğrulama ihtiyacı içirisindeler.

AKP’li çevreler; Erdoğan’ın karizması ve kükremesi ile harekete geçirilen devlet yumruğu ve yoğun ‘ihânet’ söylemleri karşısında, Cemaat’in birkaç gün içinde dağılacağını zannediyorlardı. Cadı avına zemin oluşturma adına ‘mâkul şüpheli’ uygulamaları bile geliştirildi. Oysa Fethullah Gülen’in bir kaç dakikalık bir mülâane duası, eğitim seviyesi yüksek olan Cemaat’i kenetlemeye yetti. Anında organize olarak sivil, demokratik ve hukûkî bir direniş sergilemeye başladılar. Sadece Cemaatin kenetlenmesi değil, sivil tepkinin zarâfeti bile diğer kesimlere örnek teşkil edecek boyuttadır. Twitter’da kimliği belirsiz birkaç kişiden gelen üç-beş kaba mesaj görüp ‘’ay Cemaatçiler ne küfürbaz!’’ diyerek yapay yaygaralar koparan Havuz yazarları bile aslında şaşkınlar ve ürküyorlar.

Öte tarafta AKP cenâhı halkın vergi paralarını kullanarak sayıları beş binlerle ifâde edilen bir küfür, yalan ve algı ordusu kurmak zorunda kaldı. Ellerindeki geniş medya havuzu gücüyle her gün bir yalan uydurarak ve yanlarına çektikleri din adamlarına propaganda yaptırarak kitlelerini kaybetmemenin telaşı içerisine girdiler. Çünkü yalancının mumunun yatsıya kadar yanacağını çok iyi biliyorlar. Tüm amaçları; hukuk tamamen katledilip artık yargılanamayacakları, demir yumruklu bir başkanlık sistemi kurulana dek, mumu sabah namazına kadar sönmeden canlı tutabilmek…

Bu cadı avı sürecinde Erdoğan’ın kullandığı üslûbun da Cemaat’e aslında büyük faydaları oldu. Birincisi, üslûbun çirkinliği ve bir devlet adamına hiç uygun olmayışı birçok kişinin Erdoğan’ın gerçek niyetini sorgulamasına neden oldu. AKP tabanında bile o çirkin ifâdeleri gereksiz bulan, Erdoğan’ın niyetine artık şüphe ile bakmaya başlayan birçok insan oluştu. Ne zamanki çocuklarına terörist, sülük, paralel denmeye başlandı, o zaman amacın farklı olduğunu düşünmeye başladılar. Bu sâyede zihinlerdeki Erdoğan putu, siyâsî anlamda, çatlayıp su sızdırmaya başladı. Hattâ, 7 Haziran seçimlerindeki büyük oy düşüşünün nedenini; Erdoğan’ın bu saldırgan üslûbuna bağlayan bir çok AKP’li olduğu da bir gerçek ve bu basına da yansımıştı zâten. Hattâ denebilir ki; AKP’li çevrelerin şimdiki söylemlerini yalnızca belirsiz ‘paralel’ ifâdesine indirgemek zorunda kalışlarının ana sebebi, bu hakâret ve küfüre dayalı üslûbun seçimlerde vereceği zararı görmüş olmalarıdır. Yâni bu hatadan siyâsî anlamda (oy ütmeye devam edebilmek için) kısmen ders alınmış ve Erdoğan dâhil Havuz medyası, daha çok; ‘paralel’ safsatası üzerinden algı operasyonlarını yürütmeye mecbur kalmışlardır.


Devâm edeceğiz…

17 Şubat 2016 Çarşamba

CEMAAT NEDEN VE NASIL KAZANIYOR? (9)

Bu yazı 17 Şubat 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Bir önceki yazımızı sürecin, Hizmet Hareketini doğal bir yolla geliştiriyor olmasının bir kazanım olduğunu söyleyerek bitirmiştik. Devâm edelim…


1980 darbe sürecini hatırlayınız. Ülkede gizli gladyotik bir el vatan evlatlarını birbirlerine kırdırmak ve bu vesîleyle ülke yönetimini ele geçirmek istiyordu. Bu amaçla; aynı el tarafından hem sağ hem de sol hareketler palazlandırıldı. Bu hareketlerin yayılıp zemin bulmaları adına da yapay gübreleme yapar gibi bâzı eylemler gerçekleştirildi. Güneydoğu halkına kasden zulm edilip, her kesimden insanlara hapishanelerde aynı kişilerce işkenceler yapıldı.

Bu yapay müdâhaleler ile insanların daha hızlı bir şekilde kamplaştırılıp ‘dâvâ’ bilinci geliştirmeleri amaçlandı. Böylece insanlar daha kolay bir şekilde kamplaşıyorlar ve gladyo tarafından kendileri için kurulan sağ ve sol bâzı fraksiyonlara kayıyorlardı. Bu kısmen başarılı olsa da bu hareketler uzun vâdeli bir felsefe, bir ideoloji, bir sentez oluşturamadılar. Bugün bile çoğu sadece aksiyon planında derin yapının gazıyla yol almak zorunda.

PKK da bu söylediklerime dâhildir. PKK, dağa çıkmaların hiç kesilmemesi ve dâvâ bilincinin hep canlı kalması adına benzer taktikleri Kürt halkı üzerinde yıllarca kullandı. Gladyotik yapı, takip eden dönemlerde kamplara ayrırdığı insanları kolaylıkla manipüle edebilmek adına politik partiler ve onların hamasî, sloganik söylemleri aracılığıyla, insanları yapay tarafgirlik kafesinde hapis tutmaya devâm etti.

Oysa Hizmet’in gördüğü zulümler Said Nursi zamanında başlayıp Gülen’in 50 yıllık mücâdele hayatı boyunca devâm eden doğal, katışıksız, saf zulümlerdi. Erdoğan ile buna yeni bir doğallık ve zorluk boyutu daha eklenmiş oldu. Yapay kurgulamalara bağımlı olmadan doğal olarak sabırla pişerek göğüslenen bu tarz zulümlerin meyvesi de ona göre daha doğal ve değerli olur.

Doğal; yâni gerçek zulümlerden geçen Cemaat’in yetiştirdiği fertler zâten fikrî planda da çok sağlam; Kur’an ve Sünnet yorumlu, en güzel analizden beslendikleri için, çok daha bilinçli, azimli, planlı, eğitimli ve dirençli yetişiyorlar. Hamâsete bulaşma ve kimseye yaranma ihtiyacı duymadan doğru bildikleri yolda ilerliyorlar. Erdoğan’ın uyguladığı yoğun baskı ortamında bile hâlâ dimdik bir şekilde doğru bildiklerini söylüyorlar. Erdoğan sayesinde; artık fıtratları olmuş bu kaabiliyeti tüm Türkiye’ye ve dünyaya en net şekilde gösterme fırsatı bulmuş oldular.

Bir gazetecinin Cemaat’e gelip; ‘ülkenin felâha çıkışı adına hiçbir çıkışın görünmediği böyle bir zamanda en çok dayak yiyen de siz olduğunuz hâlde nasıl hâlâ ümitli olabiliyorsunuz’ diye sormasını ve bir komutanın, ‘’yahu adamlar toz dumanın ortasındayken bile hâlâ parmaklarını kaldırıp size göstereceğiz diyorlar’’ demesini bu izâh ettiğim perspektiften değerlendirebilirsiniz.

İşte Erdoğan ile yaşanan süreç bu yüzden Cemaat açısından bereketli bir gelişme ve akreditasyon dönemi olacaktır. Kurumlarına el konulup başlarına kayyımlar atanmış olsa da, anaokullarına varana kadar sıklıkla ve polisler eşliğinde baskınlar yapılmış olsa da, Erdoğan’a hizmet eden MİT tarafından sürekli takîb edilse de, Hükümet tarafından sürekli tâciz edilse de, Cemaat’in suç işlediğine dâir hiçbir suç unsuru bulunamadı. Halbuki ajanlıktan teröre, oradan da devleti ele geçirmeye kadar çok geniş bir yelpazede sadece ithamlar üzerinden suçlanıyorlar. Böyle bir oluşumun, hele de tüm devlet ve istihbarat gücüyle üzerine gidildiği bir dönemde, aleyhinde hiç bir somut suç delili bulunamamış olması çok önemli bir temizlik ve masumiyet göstergedir.

Hattâ bizzat Erdoğan tarafından dünyanın bir çok ülkesine benzer suçlarla şikâyet edilip oralardan kovulmaları istendiği hâlde hiç bir yara almadı Hareket. Erdoğan, her türlü diplomatik kanalı; hattâ (iddialara göre) bazı ülke yöneticilerine rüşvet teklif etme yöntemlerini dahî kullanmış olmasına rağmen, Cemaat’ten tek bir tuğla sökemedi. Diğer birçok ülke istihbâratı, kendilerinin de Cemaat’i yıllarca takîb ettiklerini ancak herhangi bir suç unsuru bulamadıklarını ifâde ettiler.

Bu da süreç bittiğinde iki fayda doğuracaktır: (1) Hareket’in tüm dünya nezdinde masumiyeti ispatlanmış olacaktır (2) Ali Ünal’ın işâret ettiği gibi ‘arkalarında acaba Türk devleti ve istihbâratı mı var’ şeklindeki eski düşünceler silinecektir. Hizmet, yalnızca Anadolu halkının sivil insiyatif ve gayretlerine dayandığını yıllar boyu anlatsa, Anadolu insanını tanımayan bu ülkelere bunu bu kadar net anlatamazdı. Velhâsıl, Erdoğan sayesinde Hareket’in dünya milletleri tarafından kabullenirliği ve saygınlığı artacaktır. Anadolu insanının mânevî zenginliği ve hasbîliği tescilli bir marka konumuna gelerek daha uluslararası bir boyut kazanacak; tüm güzel değerleriyle âdeta insanlık pazarına açılacaktır. Bu önemlidir çünkü, insanlık 21. yüzyılda ruh ve mânâ yönüyle yeniden inşâ edilecekse eğer; bu, Anadolu insanıyla temsîl edilen insanî değerler harcımız olmadan gerçekleştirilemez.

Havuz medyasının elinde, algı operasyonu oluşturmak maksadıyla üretilen komik haberler, üzerine çay dökülmüş belgeler ve ‘ihânet ettiler!’ gibi altı hukûkî anlamda boş; suçlayıcı hamasî nutuklar dışında hiçbir şey yok. Tabanlarına yaydıkları da sadece bu karalmalardan ibâret. Geçenlerde bir gazeteci, ‘’başka ülkelerin, MOSSAD’ın kucağına girdiler’’ şeklinde bir ‘Twit’ attığında kendisine ‘umarım belgeli konuşuyorsundur!’ diye yazdım. Cevâben; ‘belgeye gerek yok; yaptıkları ortada’ dedi. Cemaat’in bu anlayışla ve bu hukuksuzluk zemininde apar topar bir oldu bittiyle yargılanmasını istiyorlar. Daha da komiği, AKP’li birisinin ‘belgeye gerek yok, Allah ve Resulü yeter!’ demesiydi. Havuz medyası aracılığıyla insanların zihinlerini nasıl bir skolastik engizisyon bataklığına çevirdiklerine sanırım bu güzel bir örnektir.

Yine geçenlerde kendisini liberal, dindar aydın olarak tanımlayan birisi ise attığı ‘Twitte’ ‘’elimde delil yok ama birşeyler yaptıklarını biliyorum’’ demekten kendisini alamadı. Suç delili bulamadıkları Cemaat’i sadece zanlarla veya kulaklarına gelen bâzı duyumlarla mahkûm etmeye çalışıyorlar. Bu, elbette hiç bir kusur yok anlamına gelmez; ama yanlışları suç gibi algılatma çabaları bilinçli de olsa bilinçsizce de olsa etik değildir; hattâ suçtur. Süreç olumlu biterse Cemaat sadece suç ithamlarından değil, zanlardan bile aklanma lutfü ile ödüllendirilecek, bu da değerini katbekat artıracaktır.

Hakkında var olan birçok önyargının daha rahat kırılabilmesi Hareket’in ekstra kazancı olacaktır. AK Parti ve ardından Ergenekon tekrar yargılandıklarında gizli-açık tüm gerçek suçlar ve asıl ‘paralel devletler’ ortaya çıkacaktır. Bu da, Cemaat’in söylemlerindeki haklılığı gösterecek ve onun halkın gözündeki ve uluslararası kamuoyu nezdindeki konumunu daha da güçlendirecektir.

Devâm edeceğiz…



13 Ekim 2015 Salı

AK PARTİ GEMİSİ BATARKEN

Bu yazı 14 Temmuz 2015 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır. 

Mevcut siyasî, hukukî ve ekonomik şartlar, siyasî atmosferimizin oluşturduğu kısır döngüler ve sosyo-politik gerçekliklerimiz göz önüne alındığında AK Parti için bir gelecek görmekte zorlanıyorum. Yaklaşık 13 yıla yaklaşan iktidarı döneminde halk AK Partiye diğer partilere nasip olmayan ölçülerde, Turgut Özal’dan bile daha çok, ikramlarda bulundu: Koalisyonsuz hükümetler, Cumhurbaşkanlığı, sivil anayasa için referandum desteği… En önemlisi de; halk, AKP’ye değişim adına güvenmiş, umut bağlamıştı. Buna Kürtler, Aleviler, liberaller ve Cemaat  de dahildi. İlk olarak liberallerle ayrıldı yollar, ardından da Aleviler, Kürtler ve Cemaat. Velhasıl toplumla kaynaşılamadı. Devlet yardımı alan milyonlarca insanın göbek bağı, belirli vaadlerle ‘biat’ ettirilen dinî kesimler, fırsatlardan istifade eden yüzbinlerce partili ve şiddetli bir medya propagandası olmasa 7 Hazirandaki seçim hezimetinden çok daha önce tökezleyebilirdi AKP gemisi.

Toplumun sunduğu altın fırsatları doğru okuyamadı yada okumak istemedi AKP. Bu nokta sosyologların ve politik analizcilerin yakın gelecekte en çok üzerinde duracakları husus olacaktır. AKP’nin İslâmcılığı tartışması bile bu bağlamda değerlendirilmelidir.

Halkımız AKP’ye politika tarihimizde görülmemiş şekilde, askeri vesayetin bitirilmesi adına, Ergenekon operasyonu üzerinden destek verdi; savcısıyla, polisiyle, istihbaratçısıyla hatta askeriyle. Kendisine önemli bir hareket alanı açtı. Kalbe giden tıkanmış bir damarı açma operasyonu idi bu âdeta. Demokrasi bünyesinde kan dolaşımı normale dönecek; tüm dolaşım sistemi (yasama, yürütme, yargı) uzun bir aradan sonra ilk defa ahenk içinde çalışabilecekti. Normal çalışabilen devlet bünyesi ontolojik kimliğine dönebilecek; aslına rucû edecek ve aslî sorumlulukları olan demokrasi, ‘adâlet’ ve ‘kalkınma’ gibi değerler üretebilecekti.

Okyanusta gemisine bindiği kaptanın pusula bilgisine ve vizyonuna güvenmişti millet; ancak kaptanın, pusulasına değil de etrafındaki korsanlara ve rüzgarın hiç kesilmeyeceğine olan inancına güvendiğini 17-25 Aralık vesilesiyle anlayacaktı. Meğer maksat sahile ulaşıp medeniyete kavuşmak değil; define avcılığıymış!

AKP yanlış tercihlerin ve lider hırsının kurbanı oldu. Toplumsal enerjiyi fayda üreten bir harekete değil, ihtirasının öngördüğü şekillerde dönüştürmeye harcadı. Bunun böyle olduğu 17-25 Aralık sürecinde gün yüzüne çıktı; adalet sistemine müdahale, karalama kampanyaları, gazeteci tutuklamaları, İnternet yasakları, yalan ve iftira haberleri ile susturulmaya çalışılan muhalefet, cadı avı… Tüm bunların batmak üzere olan Titanik’in çıkardığı son sesler olduğu yakında görülecek. Titanik buz dağına çarptığında eğer dursaydı ya batmaz ya da çok daha yavaş batardı diyen uzmanlar vardır. Onlara göre, durulmadığı ve kaptan yanlış manevra yaptığı için geminin alt güvertelerinin daha hızlı su alması sağlanmış oldu. 17-25 Aralık sonrası AKP’nin Erdoğan kaptanlığında yaptığı hızlı ve değişken manevraları böyle okumak lazım.

Nihayetinde 7 Haziran seçimlerinde de görüldüğü gibi mevcut toplum desteği kaybedilmeye başlandı. Birçok AKP’li bile kaybın nedenini Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olduğu halde sisteme müdahalesine, Reza’nın desteklenmesine ve yapılan yanlışlara bağladı. Bunca yıllık iktidarın ardından ülkeyi dönüştürme adına bir çok fırsat kaçtığı gibi, ülke çok büyük enerji ve itibar kaybına uğradı. Sadece içindeki insanlarla değil, o büyük cüssesine güvenen kibri ile de batmıştı ‘’Batmaz’’ denilen Titanik; tarihe öyle mâl olmuştu.

Yakında bu gemi de batar; kurtulabilenler kaçar. Ayrıca, batmak üzere olan bir geminin kaptanını değiştirerek gemiyi batmaktan kurtaramazsınız. Havuz medyası mı? Merak etmeyin! Titanik batmak üzereyken gemideki müzisyenler hâlâ çalmaya devam ediyorladı.