toplum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
toplum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Kasım 2018 Salı

ERGENEKON’UN KARAKTER İNTİHARI, HİZMET ve TOPLUM

Bu yazı 27 Kasım 2018 tarihinde Yeniyon'de yayınlanan köşe yazısıdır.

17-25 Aralık 2013 tarihleri sadece siyasi bağlamda değil, sosyal psikolojik açıdan da tam bir dönüşüm ve kaderdenk noktası oldu. Fethullah Gülen Hocaefendi, bir yazısında kaderdenk ifadesini kullanırken onu ‘’kazanma ve kaybetme kuşağı arasında bir nokta’’ olarak tarif eder ki bu yazının ana maksadına ışık tutması açısından önemli bir tanımlama bu.

Bu dönemde sosyal psikolojinin yapmaya çalıştığı gibi hem toplumsal ve siyasi birtakım hadiselerin toplum ve gruplar psikolojisi üzerinde hasıl ettikleri etkileri gözlemleme imkanımız oldu hem de halihazırda toplumun ve farklı farklı grupların içlerinde uzun bir süredir biriktirdikleri ve bu önemli hadiseler neticesinde bir patlama etkisiyle ortaya saçtıkları karakterlerini, hayretler içerisinde, müşahede etme imkanı bulduk. Tabi uzun süredir ülkeye, ülke insanına ve hadiselerin gelişim şekillerine vakıf olan ve bunları özellikle yurt dışından (sistem dışından) takip edebilen bazı kişiler için bunlar pek de şaşırtıcı olmayan, beklenen karakter patlamaları idi. Bazıları yaşanan bu durum karşısında o kadar şaşırmışlardı ki, Dostoyevski’nin ‘’Böylesine güzel bir gökyüzünün altında, bu kadar kötü insan nasıl yaşayabiliyordu?’’ dediği gibi onlar da hep ‘aziz’ bildiğimiz bir milletin bağrında bu kadar sefil bir karakter nasıl gizleniyormuş diyerek hayret ediyorlardı. Hatta bir zamanlar onlar da dine hizmet ediyor diye bildikleri bazı İslamcıların inanılmaz karaktersizlikleri, kadın-çocuk demeden zulmetleri ve her gün onlarca yalan söylemeleri karşısında bu sefer Mehmet Akif gibi hissediyor ve ‘’yirmi yüzlü insanları gördükçe iki yüzlü insanları sever oldum’’ deme noktasına geliyorlardı.’

Büyük çoğunluğu itibarıyla Türkiye insanının, yalan söylediği aşikar olan, bir siyasinin lafına ya inanarak ya da menfaat gözeterek kendi çocuk ve akrabaları da dahil olmak üzere bir sürü masum insana nasıl hain ve terörist muamelesi yapabildiği, bunun da ötesinde soykırım sayılabilecek haksız ve adaletsiz uygulamaları nasıl da sessizlik içinde seyredip alkışlayabildiği tarihin yapraklarına işlenmiş oldu bu kısa zaman dilimi içerisinde. Ayrıca, yıllarca Ömer’in adaleti, Peygamberin yırtık hırkası, bir iki lokma hurması vb. ifadeleri bayraklaştırarak siyaset yapan siyasal İslamcı zihniyetin ne kadar iğrenç, hırsız ve sahtekar bir hile balonu olduğu da iyice gözler önüne serilmiş oldu.

Gelin bunlara hep ‘üstün’ hasletleri ile övünen, sağcısıyla, solcusuyla, Atatürkçüsü ile ve liberali ile toplumun diğer kesimlerini de ilave edelim. Hepsi bir şekilde derecelerine göre ortak oldular bu haksızlıklara ve karakterlerinin gereğini sergilediler sıraya dizilmişçesine.

Evet karakter dedik, oradan devam edelim…

ABD’de yaşadığım 17 yıl boyunca etrafımdaki arkadaşlara milletin büyük bir yüzdesinin tesbit edilmemiş-adı konmamış ne tür karakter bozuklukları ve ciddi ruh (akıl) hastalıkları ile malul olduğunu anlatırdım hep ve ciddiye alınmazdım. Benim gözümde 2012-13 sonrası dönemde; hep bağrında var olan ve çeşitli faktörlerden ötürü sürekli büyüyen bir iç hastalığın semptom patlamasını yaşadı insanımız.Uzun süredir geliştirdikleri tavır ve tutumlarındaki eksiklik ve zayıflıklar, Einstein’ın ifade ettiği gibi, zamanla karakter zayıflığına dönüşmüştü ve belki de Heraclitus’un dediği gibi de o karakteri sonradan onun kaderi halini almıştı.

Yani bu hadiseler patladığında ortaya çıkan ‘’toplumsal karakter fotoğrafı’’ (zaafı), Yousuf Karsh’ın resmettiği şekliyle ‘’karanlıkta tab edilmişti’’; tıpkı fotoğrafların karanlık resim odalarında tab edilmeleri gibi. Zaman, karanlık bir oda olmuş ve bir milletin karakterini çürüten mantarlar o karanlığın bağrında gelişip bünyeyi sarıp sarmalamışlardı adeta.

İşte böyle karanlık dehlizlerde gelişen bu karakter sorunları ve hastalıklar bir insan, bir millet veya bir topluluk duvara tosladığında ortaya saçılıp dökülüverirler. Normal insanlar bu tavırlara sadece tepki verirlerken bunları okumasını bilen insanlar ise onları, sanki basılan o resmi ellerine alıp inceler gibi bir hassasiyetle alıp okurlar ve muhataplarının karkter analizlerini yaparlar. Bu insanların bir kısmı aklı selim sahibi olanlardır ki onlar okudukları karakter sayfalarından dersler çıkarırlar ve muhataplarına göre stratejiler belirlerler, iyi ile kötüyü ayırdedip geleceğe dair stratejiler belirlerler. Bazılarıysa benzer analizler yaparlar ama bunları daha üst düzey toplumsal manipülasyonlar için kullanırlar. Bazıları da vardır ki onlar sadece kurnaz ve çıkarcıdırlar. Ortaya dökülen bozuk karakter ne kadar çirkef, zalimane, gaddarane ise onlar o kaynağa o kadar yaklaşırlar ve taraflarını güce, korkuya, gelecek endişesine bağlayarak okumalar yaparlar. Nitekim, aynı hadiseler, işte onların karakterlerini de bu şekilde ortaya çıkarmış olurlar. Yani depremin kendisi bir kısım karakterleri ortaya dökerken, artçı sarsıntıları da daha farklı kesimlerin karakterlerinin ortaya dökülmesini sağlar çoğunlukla.

Pozitivist ve pragmatist temeller üzerine bina edilmiş İttihatçı-Kemalist Cumhuriyet rejimi sadece ekonomik ve siyasi anlamda değil milletin karakter inşası noktasında da çok başarısız oldu. Bunun da ötesinde rejim; toplumu parçalara ayırarak yönetme ve şekillendirme, devleti kutsama ve bireysel gelişimi gözardı etme temelli kurulduğundan dolayı insanlardaki bu tavır ve karakter boşluklarının ana müsebbibi oldu. Halkının bu yöndeki gelişimini eksik bırakmakla kalmadığı gibi aksine çoğu zaman onu suistimal de etti. Seküler bir toplum olmasına rağmen Batı’daki seküler ahlak eğitimi de ıskalandığından ve din hep baskılandığından dolayı da bu durum toplumdaki ahlaki ve duygusal çöküntüleri katlayarak artırdı.

Yani bu noktada sanırım Nietzsche haklıydı. O, karakter; sahip olduğunuz bazı tecrübelerden ziyade eksik olan bazı tecrübelerin noksanlığından kaynaklanır der. Benim yukarıda arzetmeye çalıştığım karakter sorunları işte o devlet profilinin halk nezdinde (ahlaki gelişim ve eğitiminde) eksik bıraktığı, adres etmediği, ihmal edip, noksan bıraktığı, bazen de siyasi ve politik maslahatlarla suistimal ettiği tecrübelerin (karakter-ahlak kabiliyet ve reflekslerinin) eksikliklerinden dolayı ortaya çıkmışlardı veya zaten hep olan sorunlar o ihmaller neticesinde metastaz kanser aşamasına kadar ilerlemişlerdi. 
Hani hep verilen güzel bir örnek vardır; halkın sütü neyse kaymağı da odur, o nedenle yukarıya da o çıkar derler; bozuk siyasi erki ve devlet ricalini resmederken. Bunun tersinin de, aynı anda, doğru olabileceğini önceki yazılarımızda ele almıştık. O bozuk toplumun içinden çıkan bozuk erk de kurnaz, çıkarcı ve fırsatçı olduğundan dolayı zamanla o halkın karakterini daha da çürük bir hale getirebilir. Tıpkı John Locke’ın dediği gibi, ‘’bizler bukalemunlar gibiyizdir; ahlaki karakterimizin renklerini ve tonlarını etrafımızı çevirenlerden alırız’’. Demokrasiler içinde büyüyüp gelişmiş olan faşist hükümetlerin yaptıkları da bu olagelmiştir hep. Zaten benzer hastalıklarla malul olan halk da zamanla onların büyüsüyle daha farklı ‘bozuk karakter’ renkleri ve tonları geliştirmeye başlar ve sorunlar artarak büyür.

Charlie Chaplin, belki de o komedyen zekasının cilvesiyle, ‘’bir insanın gerçek karakteri sarhoşken ortaya çıkar’’ der. Bunu sosyal ve psikolojik gerçeklere genişletirsek eğer, gerçek karakterin kendini kriz zamanlarında, felaket dönemlerinde yani sorunlar, yıkımlar ve sıkıntılar başgösterdiğinde ortaya çıkaracağını söylemek yanlış olmaz. Yazar Robert KcKee, gerçek karakterin insanın baskı altında iken yaptığı seçimler, tercihler ile ortaya çıkacağını; baskı ne kadar büyükse o ifşanın o kadar derin olacağını ve karakterin temel doğasını daha iyi yansıtan bir seçim şeklinde belireceğini söyler.

Bazı durumlarda ise gerçek karakter bir şeyin yoksunluğunda değil verilen veya elde edilen şeyin ağırlığını kaldırmaya liyakatı, kabiliyeti olmayan insanların düşeceği durumlarda da ortaya çıkabilir. Bu bir anda zenginleşen insanlarda söz konusu olabileceği gibi, güç elde etme durumunda da ortaya çıkabilir. Abraham Lincoln, sıkıntı anında ortaya çıkan karakter konusunu bir adım daha öne götürerek, ‘’bir çok insan sıkıntılara direnebilir fakat bir adamın karakterini test etmek istiyorsanız ona güç verin’’ der. Yıllarca mülayim, ‘mübarek’, fedakar, alçakgönüllü görünen veya fakir bir hayat yaşamış bazı insanların ellerine para, güç, makam vb. imkanlar geçince zalimleşmeleri sadece sonradan oluşan bir bozulmuşluğun değil, karakterde gizli olan bazı hastalıkların da ortaya çıkmasıdır.

Dindar kimliğine ve dinin öğretilerine rağmen bazı insanların yaşanan zorluklar hemgamında, bazılarının da idareci konumuna geldiklerinde nasıl çirkefleşebildiklerini gördüğünüzde hayretler içerisinde kalırsınız ve ilgili kişilere o şahıslardaki hastalıkları tedavi ettirmeleri gerektiğini önerdiğinizde tepki bile alabilir, o kişilere haksızlık yapmakla itham edilebiirsiniz. Çünkü o idareciler bahsi geçen insanları o sorunların boğuşulduğu ve onların alt tabakadaki insanlarla etkileşim halindeki, zorlu ortamda açığa çıkan halleri ve karakterleri ile hiç muhatap olmamışlardır. Aksine, o sorunlu şahıslar o idarecilerin sadece güç ve yüksek makamı temsil eden huzurlarında hep süklüm-püklüm, itaatkar, saygılı ve kibar haller takınmışlardır. O nedenle sizin işaret ettiğiniz ikilemi algılayamamışlar ve inanamamışlardır. Mesela, genelde hep üst yöneticilerin zalimlik yapabilecekleri düşünülür. Oysa öyle karakterler de vardır ki sıkıntı anında sergiledikleri itaatsiz ve saygı sınırlarını aşan (zorlayan değil) tavırlarıyla (açığa çıkan karakterleriyle) liderlerinin o zorlu zamanlarda en çok ihtiyaç duyacakları uhuvveti, dayanışmayı, güveni, imajı ve desteği kırarak kendi üstlerine ve etrafındaki insanlara zulüm ederler. İşlerini kaybetme endişeleri de yoksa şayet; bu zulümlerini katlayarak artırırlar.

Kendisi güç ve makam sahibi iken zorlu bir ego imtihanı karşısında karakterinin en karanlık noktalarını bir yanardağ gibi öfke ve kin patlaması ile ortalığa saçan Şeytan, meselenin ilk olarak değindiğim boyutu üzerinden kendi imtihanı kaybetmişken, onun kullandığı yöntem ise daha çok ikincisi yönünden olmuş ve ağına düşürdüğü bazı zayıf karakterli zalimleri hep o imkanlar üzerinden yoldan çıkaragelmiştir. Her iki durum da gerçek karakterin en gizli dehlizlerini gözler önüne serme potansiyeline sahiptir.

Her insan yaşanan zorlukların, ümitsizliklerin ve endişelerin çapına göre bu tür imtihanlardan ve karakter testlerinden geçer. Kimi insanlar en ufak zorluklar karşısında bile kötü karakter örnekleri sergilerken, bazı daha derine itilmiş karakterler de daha büyük sorunlar yaşandığında ortaya dökülürler. Bazıları sıkıntı anında düşene yardım etmek yerine güçlüye yanaşmaya çalışabilirler. Hadiseler karşısında her şeyden şikayet edip suçlayacak insan arayanlar olabilir. Tüm bu olanlar onun-bunun yüzünden başımıza geldi yaygaları kopararak zalimden daha çok mağdura sesini yükseltenler çıkabilir. İnsanlara ümit aşılamak yerine her şey bitti, suya atlayıp kurtulun yaygaraları koparanlar varolabilir. Bilerek veya bilmeyerek insanların son kalan ümit kırıntılarını da yok edenler bulunabilir. Fitneden uzak duruyorum iç yalanlarıyla aslında geleceğinden endişe duyduğu için mazlumları terkedenler çıkabilir. Her şeye önce veryansın edip, içini güzelce boşaltıp sonra da vardır bir hikmeti diyerek güya sabır kahramanlığı yapanlar da bulunabilir. Zalime karşı, hataları olsa bile, mazlumlara destek olmak gerekirken onlar da hakettiler diyenler; ben zaten demiştim, şimdi çeksinler diyenler her zaman çıkabilir. Yaşanmış bir olay diye duymuştum. Moğol saldırıları sonrası kanlı Bağdat sokaklarına gidelim. Moğol cellat yüzlerce baş kesmiş ve artık yorgunluktan elindeki kılıcı tutacak hali kalmamıştır. Sonunda bitap bir halde kılıcını elinden düşürür. Birazdan kafası uçurulmak üzere korku içinde sırada bekleyenlerden biri hemen öne atılır ve kılıcı eline alarak celladın eline uzatır. Belki bana merhamet eder diye geçirmişti içinden o kişi belki de kendisini öldürmeyip yanına yardımcı olarak tutacağını… Normal zamanlarında zalimlere karşı her zaman hakkın ve halkın yanında olduğunu dile getirmiş birisiydi belki de o kişi, kim bilir!

İşte zorluklar ve acziyet halleri bazı insanların bu tarz karakterlerinin ortaya çıkmasını sağladığı gibi, (iyi veya kötü) yeni karakterler geliştirmesini de temin edebilir. Sonuçta; gelişmelere verdiğiniz tepkiler ve takındığınız tutumlar en başta da işaret ettiğim gibi zamanla karakteriniz halini alabilirler. O nedenle de hadiseler karşısında güçlü durabilmek, kendi olarak kalabilmek ve hadiseleri sabırla göğüsleyebilmek her insanın sergileyebileceği kabiliyetler değildir. Zaten zorlukları sabır ile göğüsleyip ümidini koruyarak geleceğe dair atılımlar yapmak, hadiselerden ne kendini ne de etrafındakileri sarsmadan sıyrılabilmek, her şeye rağmen kendi olarak kalabilip, zalime boyun eğmeden, hatta zayıflık bile göstermeden dik durabilmek, insanlara hala ideal ve ufuk aşılayabilmek, kısaca onlara hakkı ve sabrı tavsiye etmek önemli bir meziyettir. Kur’an’da salih insanların bu çerçevede tarif edilmiş olmaları bu yüzden önemlidir. Salih kulların sıkıntılar karşısında sergiledikleri tavır yani karakterlerinin gerçek kıvamı işte böyle temayüz eder.

Çok büyük sıkıntılara hatta bir soykırıma maruz kalsa da Hizmet insanının sabır, tevekkül ve dua ile yoluna devam edip elinden geldiğince birbirinin elinden tutmaya çalışması ve ideali gereği hakkı ve sabrı yayma gayretlerine devam ediyor olması bu çizgide bir karakterin göstergesidir. Onların hiç birinin şiddete başvurmaması, savunduğu ilkelerin sadece teorik anlamda değil pratik anlamda da onun artık bir karakteri haline geldiğini tüm dünyaya ve melei alaya göstermektedir.

Dünün hep mağdur edebiyatları yapan, yaşadığı durumlardan hep başkalarını suçlayan, sürekli düşmanlar üreterek kendine taraftar edinmeyi bir yöntem olarak belirleyen siyasi geleğin bazı temsilcilerinin bugün güç, para ve imkanlar ellerine geçince kendi zalimlerinden nasıl daha zalim bir çakal sürüsü haline dönüşebildiklerini, din adına kullanageldikleri söylemlerinde ne kadar yapmacık olduklarını, karakterlerinde ne derin kinler, hırslar, öfkeler, acımasızlıklar, kişilik bozuklukları ve düşmanlıklar barındırdıklarını görüyor bu dünya ve hem melekler hem de tarih bunu hüzünle kaydediyor.

Ergenekon suç örgütü ise, toplumu hep bölerek ve birbirlerine düşürerek geldi bugünlere. İslamcılardan tek farkları kendilerine teslim edilen devlet aygıtının dümeninde iken en azından bazı devlet kaidelerine uyuyormuş gibi roller takınmaları idi. Oysa kendi halkına her türlü şekilde zulm etmeye devam ediyorlardı. Onlara bu ihaleyi tevdi etmiş bazı çevreler, çıkarları gereği onların bu zulümlerine göz yumuyorlardı. Batı dünyası ve dünyanın geri kalanı da çıkarları gereği bu anlayışın temsilcilerini idare ediyor, onların metodlarını görmezden geliyorlardı. Gelinen noktada Ergenekoncu klik, artık İslamcı zalimleri alet olarak kullanarak kendisine tehdit olarak gördüğü Müslüman bir hareketi soykırıma tabi tutuyor. Fakat basiretleri bağlı! Hem güç hem de gelecek endişesi ile yaşadıkları kaybetme korkusu onları zehirlediğinden dolayı onların da gerçek karakteri ortaya saçılıyor bugün. Ama güç sarhoşluğu ile bunun farkında değiller. Oysa tüm dünya gelecekte daha da net görüleceği şekilde İttihatçı-Ergenekoncu geleneğin özellikle yeşil İslamcılıkla birlikte hareket ettiğinde, ne kadar çirkin, ne kadar aşağılık, işkenceci, soykırımcı ve ırkçı bir karaktere ve zihniyete sahip olduğunu görüyor. Gün gelip şartlar değişirse ve eğer dünya faşist reflekslere yenik düşmeden aklı selime teslim olabilirse işte o zaman dünya devletleri ve Türkiye’nin yeni yöneticileri bu zihniyetten ya kurtulmak ya da onu rehabilite etmek isteyeceklerdir. Bunun yolu da sıkıntı anında aklı selim, kalbi selim bir karakterin özelliklerini sergileyebilmiş olanlarla ortak projeler geliştirip, bu vahşi hayvanlardan daha aşağılık olan zihniyeti hapsetmek ve rehabilite etmektir. Onların bu çürük karakterlerinin etrafına bir duvar örüp onları o duvar içinde başkalarına zarar vermeden rehabilite etmektir.

Yani anlayacağınız Ergenekon zihniyeti aslında çoktan kendi kafasına sıkmış oldu. Bundan böyle faşist bir dünya dışında kendilerine hareket alanı kalmadı. Sahte laiklik-demokrasi balonları patladı. Artık yapay zalimlerin ardına sığınarak ne kendi suçlarını örtbas edebilecekler ne de kendi korkak ve çirkef karakterlerinin ortaya saçılmasını önleyebilecekler. Zira kadın ve çocukları bile ölüme itmekten, onları rehin olarak kullanmaktan imtina etmeyecek kadar iğrenç bir karaktere sahip olduklarını herkes görüyor. Bu suç örgütü yapı yaşadığı her bir sıkıntıda daha üst bir katmanını piyasaya sürmek suretiyle nasıl derin, uluslararası bir iğrençlik ağı kurduğunu da dünyanın önünde açık bir şekilde sahneleyecek ve kendi sonunu daha da hızlandıracaktır.

Normalde ‘karakter suikasti’ ifadesi pek yaygındır. Başkalarının karakterine saldıran, ona zarar vermeye çalışan kişiler kastedilir bu ifade ile. Bense bu yazının başlığında hiç kullanılmayan ‘karakter intiharı’ ifadesini tercih ettim. Çünkü bu yazıda resmedildiği gibi bazıları belli dönemlerde sergiledikleri tavırlar ve yaptıkları yanlışlarla kendi bozuk karakterlerini bir lağım patlaması gibi ortalığa saçıverirler ve zamanında kendilerine boyun eğmiş, susmuş insanlar dahil herkesin nefretini kazanıp kendilerinden tiksinti duyulan konumlara düşerler. İşte bu; bir karakter intiharıdır!  Bunun tersi ise salih kulların tarif ettiğim tavırlarıdır ki o da Cennet kokuları gibi etrafa yayılan ve algılayabilen gönüllere itminan duygusu yaşatan bir karakter havzasıdır.

Şimdilik bu kadarıyla iktifa edelim. 

12 Şubat 2017 Pazar

HOCAEFENDİ, YALNIZLIK, AKP ZULMÜ VE BEN

Bu yazı 12 Şubat 2017 tarihinde Yeniyonum.com (Baz Haber) de yayınlanan köşe yazısıdır.


Başlıktaki dört ifadeyi hangi bağlam kapsamında bir araya getirdiğimi merak etmiş olabilirsiniz. Elimden geldiğince bir çerçeve içine alıp izah edeyim.

Malumunuz, ülkemiz çok zorlu ve karanlık zulüm dönemlerinden geçiyor. AK Partinin İslamcılık gibi bayağı ideolojilerle bile telif edilemeyecek son derece maddi ve çıkarcı yaklaşımlarla içine battığı yolsuzluk ve hırsızlıkları örtme pahasına ülkeyi nasıl tehlikeli bir uçurumun kenarına getirdiğini son 4-5 yıldır hayretle izliyoruz. AK Parti liderliği, bataklıktan kurtulma telaşıyla, kendisini Ergenekon gibi derin bir suç örgütünün kucağına attı ve binbir türlü yalanlarla kendine inanan insanları kandırdı. Kendisine inanmayan çoklarını da zorbalık yolunu seçerek sindirme yolunu tuttu. Artık bir suç örgütü konumuna gelmiş olan bu yapı, Hitlervari bir faşizm çıkmazının girdabına yakalanarak sahte düşmanlar üretmeye başladı ve etrafı velveleye vermek suretiyle de kendisini, hırsızlıklarını örtme telaşı yaşayan ve sürekli çirkefçe bağıran yavuz hırsızlar konumuna düşürdü.

En kötüsü de; daha önceki yazılarımda da değindiğim gibi, yaydıkları korku, algı maniplasyonları, yalanlar, boş hayaller (Fetih Ruhu, Dünya Lideri, Yeni Türkiye ve Yeni Osmanlı gibi) ve hamaset hormonları vasıtasıyla toplumun genetiğiyle oynadılar. Artık İslamcı dindar kesimin insanlık, iz’an, insaf, merhamet ve hakkaniyet ölçülerinin kalmadığını, adeta kudurmuşçasına kendilerini onaylamayan diğer Müslümanları linç edip onlara hakaretler ettiklerini, muhbirlik yapıp o insanları parti kanallarına ihbar ettiklerini veya bu yapılanları nasıl da sessizce ve hazla izlediklerini hayretle izliyoruz. Toplumun bir çok ferdi, bunlar hep mi böyle kin dolu idiler, yoksa Erdoğan ve AK Partinin yoğun medya propagandası sonucu mu böyle çıldırmış bir ruh haline sahip oldular sorusunu soruyor kendisine.  

Bu yaptıklarıyla AK Parti, toplumda var olan son dostluk ve birliktelik kırıntılarını da dinamitlemiş oldu. En kötüsü de dindar kesim arasına bile onarılması çok zor fitneler sokuldu. Kardeş kardeşe düşman edildi, aileler bile parçalandı. Particilik ve Erdoğancılık çılgınlığıyla, kendi öz oğlunu evlatlıktan reddeden, eşini boşayan, en yakın akrabalarına terörist diyerek hakaretlerde bulunan veya onları yalnızlığa, hatta mallarına kanunsuzca el konulduğu halde, açlığa veya hapishanelerde zulumlere ve ölümlere terkeden parti fanatiği bir yığın oluştu. Dindar bir iş adamının veya Hizmet Hareketinin tüm mallarına kanun dışı yöntemlerle el konulduğu bir ortamda o binalarıın önünde ‘elhamdulillah’ diyerek selfie resim çektirebildiklerini veya o binayı eşine tahsis eden parti liderinin başörtülü eşinin halinden gayet memnun bir şekilde gülerek resimlere poz verebildiklerini de bu süreçte görmüş olduk.

Bu son paragraftaki yalnızlık ifadesini cımbızlayarak devam edelim.

Ülkemizden uzakta gurbette yaşadığımız yabancı beldelerde de durum çok farklı değil. Eskiden dost dediğimiz, her dertlerine koştuğumuz insanların bir anda nasıl değiştiklerini, yılların dostluklarını Erdoğanizmin propagandalarından etkilenerek nasıl da kolayca harcadıklarını hayretle izliyoruz. Hatta, Erdoğan’ın yalancı bir insan olduğunu kendileri de kabul ettikleri halde, ortaya yayılan korku ve baskı ortamından çekindikleri için, gelecek endişesiyle hareket eden ve eski dostlukları bir kalemde silen ‘dostlarımız’ olduğunu yine bu dönemde hayretler içinde müşahede ediyoruz.

Buna bir de gurbetteki bu dindar insanları parti kanallarına muhbirleyen ve fişleyen diyanet imamları, partici akademisyen ve öğrenciler veya halktan insanlar da eklendi. Eski komunist bloku ülkelerinde de kendi başı belaya girmesin diye aykırı görüşte olan dostlarını jurnalleyen; hatta birbirlerini takip eden muhbirler konumunda arkadaşlar veya akrabalar vardı. Türk insanı da o noktaya doğru hızla ilerliyor.

ABD’de yaşadığım küçük şehirde bile yılların dostlukları bir günde silindi. Herkes bana ve aileme bir vebalı muamelesi yapıyor artık. En nazik olan ve direk kendini ifade edemeyenler bile sizinle konuşurken hal ve tavırlarıyla ‘aslında arayıp sormasan, görüşmesek ne güzel olur!’ şeklindeki tavırlar yayıyorlar etrafa. Bunu farkediyor ve daha da bir üzülüyorsunuz dostlarınız adına.

Hizmet Hareketinden hangi insana sorsam dost bildiklerinin, akrabalarının ve sürekli yardım götürmeye çalıştıkları insanların vefasızlıkları ve olumsuz tavırları karşısında hayretlere düşmüş olduklarını görüyorum. Bu duruma sabır gösterip, bunu bir imtihan bilip, kadere teslim olmuş bir vaziyette sürdürüyorlar gurbetteki yaşamlarını.

Kaç yıldır kendisine Cemaatten insanların arkadaşlık yaptığı bir kişinin şimdilerde benim ismimi zikrederek, çevremdeki dindar insanlara, ‘’Uğur hocayı yalnızlığa terkedin, görüşmeyin; böylece hatasını anlasın!’’ diyerek onları benden uzaklaştırmaya çalıştığını duyduğumda ilk tepkim sinirlenmek yerine gülümsemek oldu. Her ne kadar o insanların neredeyse hepsi gelecek endişesiyle benden zaten uzaklaşmış olsalar da, bu şahsın etrafa yaydığı ve beni gülümseten bu; ‘yalnız bırakın!’ ifadesi beni bu yazıyı yazmaya teşvik etti.

Hayatı boyunca türlü türlü fakirlikler ve mağduriyetler yaşamış bir insanım. Sırf bu fakirliğimden dolayı bile benimle arasına mesafe koyan, benimle kaynaşamayan insanlar olmuştur. Karakter olarak hiç yalakalık yapmadığım, iltifat bekleyene itibar etmediğim ve prensiplerle hareket ettiğim için de benden haz etmeyen ve uzak duran bir sürü insan olmuştur. Onların etraflarındaki insanlardan bencilce bekledikleri ilgi ve iltifatı onlara vermediğim için çok dışlandığım olmuştur. Çocukken bile, mahallemizdeki varlıklı ve baskın karakterli; ama çok egoist bir arkadaşımın haksızlıklarına karşı hep dik durmuştum. Diğer arkadaşlarım korktukları ve menfaat kapısı (çikolata ikramları gibi…) olduğu için onun her dediğine evet derler, benim nasıl dik durduğuma şaşırır; hatta eleştirirlerdi. Yere para düşürse kibrinden dolayı eğilip almayan bu arkadaşım maçlarda açıkca faul yapsa bile sadece ben itiraz ederdim. O da hemen diğerlerine; bağıran bir sesle, ‘faul mü lan’ diye sorar, hemen hepsi yok derlerdi. En insaflı ama ürkek bir iki tanesi de pozisyonu gördükleri halde ‘valla ben görmedim’ diyerek vicdanlarını bastırırlardı.

Sülale ortamlarında da hep yalnızlık içinde büyüdüm. Bazı akrabalarımın fitne, fesat ve gıybet ortamlarından ailecek kendimizi çektiğimiz için bazı lider tipli ve baskın sülale büyüklerinin de etkisiyle benim ailem bir nevi yalnızlığa terkedilmişti. Aslında o yalnızlık çemberini bir savunma aracı ve felah kalkanı olarak biz kurmuştuk etrafımıza; ancak onlar akrabalarımızı bizden uzaklaştırabildikleri için sahte zaferler ile tatmin ediyorlardı kendilerini…

Evet! Hayatını ideal bir çizgide, Allah’a yakın bir dairede ve prensipler ışığında yaşamaya çalışan insanlar için yalnızlık hem bir kader hem de bir felah kapısıdır. İnsanlar Allah’a yakınlaştıkça, hayatın maddiyatından ve insanların çirkefliklerinden kendilerini uzak tuttukça, diğer insanlarca dışlanırlar ve yalnızlığa terk edilirler. Ama ilginçtir ki, bu yalnız insanların daha şeytani duygular taşıyan insanlarca kendi başlarına bırakılmadığı ve daha çok saldırı altında tutulduğu da bir gerçektir. O şeytani ruhlar sanki bir gerçeği hissedermişcesine; bu insanların kendi etraflarına kurdukları yalnızlık kozası içinde aslında tekamül edip Allah’a yaklaştıklarını hissederler ve bunu önlemeyi kendilerine bir vazife addederek ya onlara bizzat saldırırlar veya başka zayıf karakterli insanları onların üstüne salarlar.

İmam-ı Azam, İmam-ı Rabbani, Mevlana ve Bediüzzaman Said Nursi gibi Allah dostu insanların hayatlarına bakın mesela! İnsanlar içinde sadece Allah’a hizmet sorumluluğu içinde vakit geçiren, hatta bu hayata bir nevi tahammül eden, böyle bir hizmet sorumluluğu olmasa kendilerini mağaraya çekip ibadet etmeyi tercih edecek olan bu insanlar, hep şeytani ve münafık karakterli insanların ve devlet adamlarının hedefleri oldular. Kendilerine yalnızlık bile çok görülüp sürekli zulümler edildi. Hapishaneler, sürülmeler, zehirlenmeler, baskılar ve hain ilan edilmeler hep kaderleri oldu. Onlar Allah’a yaklaştıkça lütf-u İlahi ile insanlar arasında insanlara Allah’ı hatırlatan birer çekim merkezi haline geldiler. Böylece de onların bu çekim merkezlerini kendi dünyevi ihtirasları uğrunda kullanamayacaklarını anlayan münafık liderlerin, Yezidlerin, Süfyanların ve zalimlerin hedefleri haline geldiler. Böyle yaparak o liderler, tüm varlığını insanları Allah’tan (c.c.) uzaklaştırmaya adamış olan sefil şeytanın gönüllü kuklaları durumuna düştüler.

Fethullah Gülen Hocaefendi de hep Allah aşkıyla inleyen ve insanlar içinde bu resmettiğim yalnızlığı yaşayan bir alimdir. Bu dünyayı sadece bir hizmet diyarı gören ve fırsat bulsa bir an evvel Rabbine kavuşmayı tercih edecek olan bir insan…  Böyle insanlar bir yandan ileri görüşleri ve basiretleri ile toplumu aydınlatırken diğer yandan da, az önce belirttiğim gibi, Allah’a yakınlaşma azim ve gayretlerinin bir meyvesi olarak, insanlara Allah’ın varlığını hatırlatan birer çekim merkezi, güneşvari; doğal bir iman ışığı kaynağı konumuna yükselirler. Böyle ruhlar zamanla; sahte ‘ampüllerle’ etraflarında cahil ve saf kalabalıklar toplamaya çalışan devlet adamlarının hedefleri konumuna gelirler.

Hocaefendi gibi insanlar işte bu yüzden iki türlü bir yalnızlık ve iki türlü bir yalnız kalamama sıkıntısı ile hayatlarını idame ettirirler. Öncelikle; her şeyi Allah’ın huzurunda bulabilen derinlikleriyle bir çekim merkezi haline geldikleri için doğal olarak Allah’ı tanımak isteyen insanlar etraflarında toplanırlar ve bu yüzden yalnız kalamazlar. Ayrıca bir de dine hizmet sorumluluğu yüzünden arzu ettikleri yalnızlığı yaşayamazlar. Meselenin diğer yönüyle de; şeytan ruhlu insanlar onların yaydıkları imani nurdan ve kendilerine alternatif olabilecek bu çekim merkezlerinden ürktükleri için onları o yalnızlıktan alıkoyup hep kendi kavga arenalarına çekmek ve böylece onların itibarlarını yok etmek isterler.

Diğer bir yönüyle de böyle kametler, fikirleri ve Allah’a olan özlemleri anlaşılamadığı için, maddi dürbünle bakıldığında, bir yalnızlık içerisindedirler. Bir de böyle insanların temsil ettikleri hayat ve idealler çoklarının nefsine ağır geldiğinden ve vicdanları da köreldiğinden dolayı o insanlarca fiziki bir yalnızlığa maruz bırakılırlar.

Özetle; yalnızlık maddi yönüyle onların bir yandan kaderleri, ama manevi yönüyle de, sürekli tutundukları; onları Allah’a yakınlaştıran ilahi bir dal, bir nimet olmuştur.
Benim gibi basit insanlar için maruz kalınan yalnızlıkları o kametler gibi bir Allah’a yakınlık emaresi gibi görmek yanlış ve kibirlice bir düşünce olur. İşte, ‘dostlar’ tarafından bir kez daha şekli bir yalnızlığa maruz bırakılan, aslında hayatı hep yalnızlıklar içinde geçmiş olan benim gibi basit bir insan için bile bu yalnızlıkların hiç bir ehemmiyeti yok. Yaşadığım yalnızlık kozası içinde, şükür ki, yıllar önce Hocaefendi gibi yalnızlığı gerçek boyutuyla yaşayan bir insan tanımışım ve ondan öğrenebildiğim kadarı ile acizane bir şekilde kendi yalnızlık kozamı bir tekamül aracı olarak kullanmaya çabalamışım…

O yüzden şimdiki terk edilmeler benim gibi basit dairede yaşayan bir insanı bile hiç olumsuz yönde etkilemiyor, aksine daha bilinçli ve kuvvetli bir hale getiriyor. Bu, içimde ikinci bir fıtrat halini almış olmalı ki; o eski ‘dostun’; ‘’Uğur hocayı yalnızlığa terkedin!’’ sözünü duyduğumda ilk tepkim gülümsemek oldu. Benim gibi hayatı hep yalnızlık içerisinde geçmiş; yalnızlığı seven ve hatta arzulayan insanlar daha fazla yalnız bırakılamazlar çünkü…

Burada, çok sevilen; ancak talihsiz bir şekilde, belki de maddi yalnızlıklar içinde kaldığı için hayatına son veren ünlü Hollywood aktörü Robin Williams’ın bir sözünü hatırladım. Şöyle der Williams: ‘’Hayatta en kötü şeyin yalnız kalmak olduğunu düşünürdüm. Değilmiş! Hayatta en kötü şey, seni yalnız hissettiren insanlarla olmaktır.’’ İçinden geçtiğimiz şu günlerde, eskiden dost bildiğimiz çoğu dindar bazı insanların, beraber geçirdiğimiz onca yılı bir anda nasıl hiçliğe terkettiklerini gözlemlediğimiz şu dönem, ne talihsiz bir dönem!

1984 yılında Sızıntı’da yazdığı bir yazıda Fethullah Gülen Hocaefendi; ‘’Allah'a iman eden, Allah'la beraber olan bir insan esasında yalnızlık yaşamamalı’’ derken aslında bu yazıda resmetmeye çalıştığım düşünceleri özetliyor ve insanlara aynı zamanda bir hedef de veriyor. İfadeye çalıştığım o ‘yalnızlık kozası’, işte bu sözde mündemiçtir.
Yalnızlığı bu boyutuyla kavrayıp hayatına mal edememiş insanların akıbetlerini ise şu cümlelerle özetliyor Hocaefendi:

‘’Yalnızlık hissi, gönlünü ebede göre ayarlayamamış, ruhunda sonsuzluk düşüncesini mayalayamamış sefil ve derbeder kimselerin onulmaz derdidir. Öyle anlaşılıyor ki, duygularının inançla şahlanacağı, ruhlarının varlığın gerçek çehresini görecekleri âna kadar da, böyleleri, ne bedbinliğin sisli atmosferinden kurtulabilecek, ne de bütün varlıkla sarmaş-dolaş olup, her şeyle dostluk ve arkadaşlığa erebileceklerdir.’’

Evet! Yalnızlığın gerçek ufkuna ulaşabilen insanlar asla yalnız kalmazlar; çünkü onlar artık hem Rablerine daha çok yakınlaşmışlar hem de onun yarattığı kainat ve yarattıklarıyla bütünleşerek; onlarda insanı Allah’a götüren hakikat hüzmelerini görüp temaşa ve tefekkür ederek varlığın gerçek hakikatine ulaşmışlardır veya o güzelliklere kendilerini kaptırmışlardır. Artık yalnızlık onlar için huzur-u İlahi’den uzakta geçen dünya hayatının her bir anının adı olmuştur ve onları böylece Allah’a yakınlaştıran bir merdiven görevi görmektedir. Yalnızlık, Allah’ın salih kullarının hem vazgeçilmez kaderleri hem de şiarlarıdır (düşüncede, hissedişte ve inanıştaki ayırıcı özellikleri)…

Siz nasıl bir yalnızlık yaşıyorsunuz veya yalnızlık sizin için ne ifade ediyor muhasebesiyle sizleri başbaşa bırakıyorum…Veya bir dua ile bitireyim.

Allah (c.c), bizleri bu yazıda resmetmeye çalıştığım yalnızlığın gerçek boyutunu idrak edip onun kozası içinde yaşayabilen ve onun ilahi lezzetlerini ruhunda duyabilen salih kullarından eylesin!

3 Ekim 2016 Pazartesi

FİTNECİ DEVLET, BOZUK TOPLUM, ISLAHÇI CEMAAT

Bu yazı 3 Ekim 2016 tarihinde Yeniyonum.com (Baz Haber) de yayınlanan köşe yazısıdır.



Bazı yabancı kaynaklar 1942 yılı Varlık Vergisini anlatırken, amacını ‘yeni bir Müslüman burjuva sınıfı oluşturmak’ olarak ele alıyorlar. Oysa CHP dönemlerinden bahsediyoruz. Buna aslında seküler, laik ve Kemalist, hatta CHP’li ve ‘Türkçü’ (Türk değil) bir burjuva demek daha yerinde olur. Ya da, en azından, bu çizgideki bir rejime odun taşıyabilecek nitelikte olan herkes. O talihsiz süreç yaşanırken, Yahudiler çoğunlukla mallarını yurtdışına kaçırabildiler. Bu tür durumlara çoklukla maruz kalan bir topluluk oldukları için böyle tehlikelere hazırlıklılar. Hatta, bu tür reflekslerinden dolayı dünyada bankacılık sistemini ilk olarak Yahudilerin tesis ettikleri bile söylenir.

Rahmetli Oktay Sinanoğlu hoca ile Amerika’da yaptığımız meşealtı sohbetlerinden birinde anlatmıştı bunu bana. Yahudilerin böyle bir sistem geliştirmekteki amaçlarından birinin; sıkıntı anlarında varlıklarını, dünya üzerinde daha güvenli bölgelere en hızlı şekilde aktarabilmek olduğunu söylemişti. Görünen o ki; böyle bir kaosa hazırlıklı olmayan diğer ecnebi vatandaşlarimiz 1942 fırtınasına hazırlıksız yakalanmışlardı.

Bu olayda amaç sadece ekonominin değil toplumun da ‘Türkleşmesi’ idi; ama unutmayın ki bu tür Türkçülük anlayışları daha İttihat ve Terakki’nin ilk zamanlarından itibaren, gerçekte kendileri Türk olmayan bu kesimler tarafından sürekli suistimal edilmiş, Türkçülük adeta güce ve kontrole bir maske olarak kullanılmıştır. Atatürk’ün, ölümünün ardından devlet sistemi ve toplum mühendisliği çerçevesinde kutsanan bir konuma getirilmesi de yine Atatürk’ün kendi isteğiyle olmamıştır. Bu aşırı kutsama durumu, İttihadçı-Türkçü damarın; onun karizmasını, konumunu ve potansiyelini kullanmak istemesiyle ve Atatürkçülük-Kemalizm dediğimiz rejime dönüştürmesiyle oluşmuştur.

Bu nedenle de Türkiye’nin inşasında kullanılan ‘Türkçülük’, hastalıklı bir anlayıştır; fıtri ve doğal değildir. Bu anlayış sayesinde, Osmanlı’ya bağlı olan Arap ve diğer ulusların bünyeden daha kolay kopmaları sağlanmış ve bu akımlar Osmanlı’daki toplumsal çözülmeyi hızlandıran bir katalizör görevi görmüşlerdir. Diğer yandan da o mahiyetimizdeki uluslara, yine İngilizler tarafından öğretilen, ulusçuluk akımı ile de bu kopmalar hızlandırılmıştır. Yani içeride Türkçülük şeklinde beliren ‘Ulusculuk’, Osmanlı toplumunun dokusunu oluşturan değişik unsurlara da bir ideoloji olarak benimsetilmiştir. Bugün Perinçek ve Ergenekon Gladyosu ile temsil edilen ve Kemalizmin bir türevi gibi hareket eden Ulusalcı akım da yine bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bunun İngiliz aklından bağımsız olmadığı unutulmamalıdır.

6-7 Eylül 1955 olaylarında, Özel Harp eliyle, Kıbrıs bahane edilerek çıkan olaylarda daha çok Rum vatandaşlarına ait yerlere saldırıldı. Bunun için de Selanik’te Atatük’ün evine Rumlar tarafından bomba atıldığı iddia edildi. Kendi Gladyomuzun bir Türk’e yaptırdığı bu kışkırtıcı eylemden bir yıl evvel, bir İngiliz elçinin kendi ülkesine ‘Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin iyi ama kırılgan olduğu, Atatürk’ün evine yapılacak bir saldırının kaosa neden olabileceği’ şeklinde bir rapor gönerdiği de bilinmektedir. Yani, o olayda da İngiliz aklı ve İttihadçı Gladyo işbirliğinin izleri görülmektedir.

Başta Ermeniler olmak üzere tüm gayr-ı Müslüm vatandaşlarımızı etkileyen, 1942 Varlık Vergisi bir vergi uygulaması olarak lanse edilmiş; ama aslında tam bir gasp aracı olmuştur.

İnsanlar 15 gün içinde o ağır vergileri ödemek durumunda bırakıldılar. Malı olan malını ancak kelepir fiyatına satabildi, çünkü böyle zamanlarda toplumun sadece korku (itaat) damarları değil; çirkeflik damarları da ortaya çıkar. Tıpkı sıkılan bir bilekte damarın daha belirgin bir hale gelmesi gibi fırsatçılık zirve yapar! Bir önceki; ‘’Düşene Vuran Toplumdan, Herkese Vuran Topluma’’ başlıklı yazımızı hatırlayın! Bu dönemde, belirlenen sürede ‘vergisini’ ödeyemeyenler çalışma kamplarına gönderildiler. Bu kamplarda bazı yaşlı insanların öldükleri de söyleniyor.

Fırsatçılığın hortladığı, şartların zorlaştığı bu dönemde firmalar fiyatlarını arttırdılar ve  böylece enflasyon şişti. Tüm halk da bundan etkilenmiş oldu. Bir de böyle kaos zamanları, kolay yoldan zengin olmak isteyen çevreler ve kişiler için fırsat zamanlarıdır. Olan hep sosyal pramidin en altındaki halka olur. Hem farklı motiflerle toplumu maniple eden liderlerin savaşını vererek canından ve malından olurlar, hem de kaos zamanı fırsatçılarının zulümleri yüzünden zor zamanlar geçirirler.

O dönemde Şükrü Saraçoğlu (CHP) hükümetinin kullandığı bazı söylemlere de bir göz atalım:

"Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz." Şimdi de 15 Temmuz çakma darbesi ardından Erdoğan’ın sarfettiği bazı ifadeleri hatırlayın: ‘Bu bize Allah’ın bir lütfu oldu’, ‘FETÖ’ye kanunlar kapsamında bir şey yapamıyorduk, normal şartlarda yapamadıklarımızı yapabiliyoruz artık!’ ‘Ne mahkemesi, teröristin mahkemesi mi olur.’ Sanırım bu benzerliklerdeki maksadım anlaşılmıştır.

Zaten AKP’nin son 15 yıllık eylemlerine baktığınızda kendi partici çevrelerini en hızlı yoldan zengin edip yeni bir yeşil sermaye oluşturmaya çalıştığını görüyoruz. Rakip olarak görülen başta Hizmet Hareketine ve kişilere bağlı tüm vakıf ve özel kurum ve kuruluşlara el konuldu, malları gasp edildi ve yüz binlerce masum insan hapishanelere dolduruldu. Üstelik bu sefer yapılan zulümlere ‘vergi’ gibi bir kılıf uydurma gereği bile görülmedi. İnsanlar kanundışı yöntemlerle, sadece Erdoğan’ın lafı üzerinden ‘terörist’ ve ‘hain’ ilan edildiler ve soygunlar böylece devlet terörü şeklinde işlenmeye başlandı. İster 1942 olsun, ister şimdiki talihsizlikler; olayların ardındaki Özel Harpçi Gladyotik akıl değişmediği için saçmalıklardan hiç kurtulamıyoruz. Bu noktayı, ‘’Cemaat Türkiye’yi Dava Manyağı Yaparsa’’ başlıklı yazımıza havale ederek, Saraçoğlu’nun diğer ifadeleriyle devam edelim.

"Bu memleket tarafından gösterilen misafirperverlikten faydalanarak zengin oldukları halde, ona karşı bu nazik anda vazifelerini yapmaktan kaçınacak kimseler hakkında bu kanun, bütün şiddetiyle uygulanacaktır.’’

"Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve laakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. (...) Biz ne sarayın, ne sermayenin, ne de sınıfların saltanatını istiyoruz. İstediğimiz sadece Türk milletinin hakimiyetidir."

Bugün Hizmet Hareketi’ne saldırılıp malları gasp edilirken ve AK Parti’nin 17-25 Aralık yolsuzluk dosyaları halkın gözü önünden kaçırılmaya çalışılırken kullanılan; ‘halkın olanı alıp halka veriyoruz’’, ‘’kanunlar dahilinde bunlara karşı bir şey yapamıyorduk’’, ‘’halkın zaferi’’, ‘’Yeni Türkiye’’, ‘’bizi kıskanıyorlar, iyiliğimizi istemiyorlar’’, ‘’hedef Erdoğan’’, ‘’faiz lobisi’’, ‘’kökü dışarıda hainler’’, ‘’sülükler’’ vb. şekillerdeki argümanları da bu gözle bir daha değerlendirin ve paralellikleri görün.

Böyle hatalarından ders al(a)mayan bozuk toplumlar, bizde olduğu gibi, benzer sorunları tekrar tekrar yaşarlar. Önceleri Ergenekon Örgütü eliyle 28 Şubat dönemi cinayetlerini, soygunlarını ve ekonomik krizlerini yaşadık. Şimdilerde ise Türkiye tarihinin belki de şimdiye kadar gördüğü en büyük hırsızlıkları ve gaspları yani AK Parti ve Erdoğan dönemi hırsızlıklarını yaşıyoruz.

Saraçoğlu hükümetinin, yeni (yandaş) burjuva sınıfı oluşturma ve toplumsal dokuyu etkileme kurnazlığı adına kullandığı toplumsal maniplasyon taktikleri ile, Ergenekon’un ‘laik rejim tehlikede’, ‘gerici-İran olmayacağız’ yaygaraları ve Erdoğan’ın ‘Yeni Türkiye’, ‘dış güçler’, ‘paralel devlet’, ‘FETÖ’ safsataları hep aynı şark kurnazlığı örnekleridirler. Yani bir hırsızlığı örtme çabası ve çuvalı halkın gözünden kaçırırken onlara seyrettirilen sihirbazlık maharetleridir tüm bu yaşananlar. Bunun siyasi karşılığı da ‘algı operasyonu’ veya ‘Psikolojik Harp Taktiği’dir.

6-7 Eylül 1955 hadiselerine geri dönelim. Bu talihsiz talan hadiseleri benzer çevrelerin etkisiyle hem de Demokrat Parti döneminde yaşandı. Bugün nasıl Gladyo, Hizmet Hareketi’ne karşı yaptığı tüm çirkefliklere AK Parti ve Erdoğan’ı alet ediyor, onların suç ve zaaflarını kullanıyorsa, o gün de Demokrat Parti’yi kullandığı çok açık. Zamanı geldiğinde de tüm suçlar Menderes’in boynuna asılan idam urganına takıldılar. Derin devletin olaylardaki organizatör rolü Menderes’in boynuna asılarak halka unutturuldu. Bu, elbette Demokrat Parti’nin hatalarını ve ihmallerini görmemek anlamına gelmez. Alet olmak da suçun ortağı olmaktır. Bugün Ergenekoncu Perinçek, açıkça; ‘Erdoğan bizim çizgimizde, ne dersek onu yapıyor’, ‘tasfiye listelerini biz verdik’, ‘bir sürü kaset dosyaları var’ vs. diyorsa, bunlar Erdoğan etrafında oluşan ve artık bir suç organizasyonuna dünüşmüş olan AK Partili kesimlerin suçlarını hafifletmez.

Özetle; her zaman söylediğim gibi, hatalarından ders al(a)mayan toplumlar ne terakki edebilirler ne de çürümüşlükten kurtulabilirler. Aynı hataların girdaplarında, aynı yılanlar tarafından sokulup dururlar. Amerikan toplumunun en beğendiğim yanlarından biri; belli dönemlerde hatalar yapsalar da, hatalarından ders alabilme konusunda bazı toplumsal ve hukuksal refleksler sergileyebilmeleridir.

Bizler İttihat ve Terakki döneminde yaşamaya başladığımız ve sonra onun uzantısı olan Gladyo ile de yaşamaya devam ettiğimiz sorunları artık knonik bir şekilde tekrar ve tekrar yaşamaya devam ediyoruz.

Umarım bir gün biz de daha şağlıklı bir toplum haline gelebilir, hatalarından ders çıkarmayı becerebilen bir kıvama gelebilir ve bu yönde gerekli olan birtakım onarıcı kaabiliyetleri geliştirebiliriz.

Ancak acı olan şu ki; bu reflekslerin gelişebilmesi yönünde belki de en ciddi faaliyetleri gerçekleştiren ve bu uğurda gerekli azmi sergileyen, en sistemli hareket olan Hizmet Hareketi’ni, yani en aktif ıslah edicisini, bugünlerde kudurmuşçasına bitirmeye çalışan ve bununla da ciddi zaman ve enerji kaybeden bir toplumuz aynı zamanda.
Bozuk bir toplumun bağrında hayat bulan, hırsız ve fitneci devlet anlayışı bütün hırsıyla ve gücüyle geleceğe ait tüm ümitlerimizi çalmaya ve kanımızı emmeye devam ediyor!

Bakalım gelecek yıllar, bu topraklara neler gösterecek!

Unutmayın!

Kutsal olan devlet değil; insanlığımız, adalet ve hakkaniyet ölçümüzdür! Geleceğimizin teminatı da devlet aygıtı değil; insanlarımızın kalitesidir.

Bu konu ile alaklı diğer bir yazımız:

Ganimet Diyerek Çalmak
Düşene Vuran Toplumdan, Herkese Vuran Topluma
Cemaat Türkiye’yi Dava Manyağı Yaparsa!


28 Eylül 2016 Çarşamba

DÜŞENE VURAN TOPLUMDAN, HERKESE VURAN TOPLUMA

Bu yazı 28 Eylül 2016 tarihinde Yeniyonum.com (Baz Haber) de yayınlanan köşe yazısıdır.


Bir eğitimci olarak yazılarımda genellikle toplumsal analizlere ağırlık veriyorum. Günlük siyasi gelişmeleri değerlendirirken bile olaylara daha genel bir çerçeveden bakıp içtimai problemlerimize dair gözlemler paylaşmaya çalışıyorum. Kişilere takılmam! Zalimler, siyasiler, şahıslar gelip geçicidirler; ancak toplumsal hastalıklar, tedavi edilmedikleri ve kendilerinden ders çıkarılmadıkları sürece, kalıcı etkilerini hep devam ettirirler. Bir atom bombasının sebep olduğu radyoaktif serpinti gibi, uzun vadede, yavaş yavaş ama acı ölümlere, mutasyonlara, DNA bozukluklarına neden olurlar. Öyle toplumlar kendilerini içtimai bir karantinaya alıp medeni gelişmelerden soyutlayarak, kendi içine kapalı bir şekilde; duran suyun kokuşmaya başlaması gibi iç sorunlarla boğuşup, enerji kaybedip dururlar. Nesiller nesiller üstüne harcanıp durur orada.

Tarihin, olumsuz yönleriyle, hep tekerrür etmesinin temelinde de bu espri yatar. İhmal edilen veya tedavi edilemeyen hastalıklar o toplumun bağrında tekrar nüksederler. Bir nesil gider, ama arkadan gelenler de benzer zalimler, despotlar, hırsızlar ve haysiyetsiz kişilikler tarafından yönetilmek zorunda kalırlar. Hele bizimki gibi toplumlarda bunun olması için yeni bir neslin gelmesini beklemeye bile gerek yoktur. Aynı nesiller, aynı yılanlar tarafından tekrar tekrar sokulup dururlar da, hala düzelme yönünde hiçbir mesafe kat edemezler! Efendimizin; ‘’Mü’min aynı delikten iki defa sokulmaz, ısırılmaz’’ şeklindeki tavsiyesi o toplumda hiç özümsenmemiş gibidir adeta! Bir Batılı, bir karikatür yaptı diye sokaklarda şiddet eylemleri yapan Müslümanlar, zaten bu sözün gereğini yerine getiren bir maya tesis edebilmiş olsalardı şayet, bugün değerlerimize hakaret etme cesaretini veya saygısızlığını kimse irtikab edemezdi.

Maya dedik, onunla devam edelim. Mayasız yoğurt tutmaz derler! Bir milletin sağlıklı bir toplum oluşturabilmesi için bir maya gerekir. Medeniyet geliştirebilmeyi başarabilmiş her toplumda bu maya; temel ahlaki ve etik prensiplere dayalı bir sistem geliştirebilme, temel hak ve özgürlüklere saygı duyma ve birlikte yaşayabilme kültürü tesis edebilme yetenekleridir. Bu, maya hususiyeti taşıyan kaabiliyetler toplumsal bilinç kabında; sabır, saygı ve azim harareti altında çoğalarak bir kültür dokusu oluştururlar. Daha sonra da o kültürden yeni nesiller yetişir, yine aynı koşullar altında.

Bizler bu özelliklerimizi üç yüz yıldan fazla bir süredir kaybetmiş olan bir toplumuz.

Hatta öyleki; bir mayadan yoğurt yapma konusu değil de, ‘bozuk sütten, bozuk kaymak olur’ esprisi bizi daha iyi tanımlar sanki. Evet! Toplumlar da süte benzerler. Zaman, alttan kaynattıkça üstte kaymak birikir. İlk milletvekillerimizden Tahir Efendi’nin bir sözünü mutlaka okumuşsunuzdur. Şöyle der; ‘’Bir şeyin altında ne varsa kaymağı da o cinsten olur. Yoğurdun üstünde yoğurt kaymağı, sütün üstünde süt kaymağı, şapın üstünde şap kaymağı bulunur.’’

Tam burada Efendimizin, ‘’Nasıl olursanız, öyle idare edilirsiniz’’ şeklindeki hadisini hatırlamamak mümkün değil. Hani, Zalim Haccac’a da ders alır belki diye Hz. Ömer’in adaletini hatırlattıklarında, onun; ‘’Sizler Ömer zamanındaki insanlar olsaydınız, ben de Ömer olurdum’’ demesindeki yalın gerçekliği de unutmamak gerekir.

Böyle bozulan toplumlar, nefis girdaplarında yaşadıklarından; ilim, irfan ve vicdan ekseninden kopup egonun, çıkarcılığın, hırsızlığın, adam kayırmacılığın, şatafat ve lüksün, şımarıklığın, yalakalığın, iftiracılığın, hamasetin ve şehvetin kaotik bireysellik çukurlarında başıboş gezinip dururlar. Böyle bataklıklarda insana değer ve saygı ölçüleri yitirilmiş, birlikte yaşama azmi, bilinci ve yeteneği de kaybedilmiştir. Her türlü korku bünyeyi sardığından, yukarıda resmettiğim bütün hastalıklar ve daha da fazlası toplumsal bünyeyi felç edip hareketsiz bırakmıştır. Ümitsizlik, aşağılık kompleksi, kimlik sorunları, sürekli öfke ve eleştiri çamurları ile debelenip durulmaktadır böylesi toplumlarda. Böyle bir toplumun fertlerini tek tek analiz etseniz büyük çoğunluğunun ruh hastası olduğunu ve bünyelerini bir sürü fobyaların sardığını görürsünüz. Cehalet şiarları olmuş, şarlatanlar baş tacı edilir hale gelmiş, kabadayılık, yalakalık ve çıkarcılık geçer akçe olmuştur.

Alexis Carrel, ‘’Bozuk karakterler kendilerini hayata veremezler’’ der. İnsanlık rotasından çıkmış despotlardan tutun, oradan hırsızlara, gaspçılara veya haksızlığı hak zanneden tüm insan müsveddelerine bakın. Hepsi hayatın gerçekliğinden kopmuş, ya hırslarının, ya enaniyetlerinin, ya kibirlerinin, ya da korkularının esiri olmuş; oralarda mevzun birtakım boşlukları insanlara zulmederek ve onlara haksızlık ederek doldurmaya çalışıyorlar.

Amerikalı yazar Peggy Noonan da siyaset takıntısı olanlardan kaçının derken onların bu yönlerine işaret eder sanki ve siyasetçilerin genellikle zeki ve ilginç olduklarını ama doğalarında bir şey; bir delik, bir boşluk olduğundan ve onu siyasetle kapatmaya çalıştıklarından bahseder. Yezid, Hitler, Mussolini, Lenin, Stalin, Saddam, Kaddafi, Erdoğan ve daha bilmem kim varsa ekleyin listeye ve bu çerçevede bir daha inceleyin onların hayatlarını ve eylemlerini.

Bediüzzman’ın tesbitiyle devam edersek; bir aslan için bile aslında fıtri olan; ölü hayvan bulup yemektir veya bir sürünün en zayıf, ölmek üzere olanına saldırmaktır. Oysa denge bozulunca ki, bunun nedenlerini başka bir yazıda ele alırız, aslan bir ceylanın bebeğine bile gayr-ı fıtri bir şekilde musallat olur. İnsanlar ve liderler için de fıtri olan; adaletle, en azından, hakkaniyet ve ahlak sınırları içerisinde iş görmektir. Bunu aşan liderler insanlık rotasından, hayatın; o Carrel’in de işaret ettiği gerçekliğinden, benimse fıtrilikle ifade etmeyi tercih ettiğim, dengesinden kaymışlardır. Böyleleri aslında ne sahip oldukları liderliğin, ne devşirdikleri gücün, ne de elde ettikleri maddi kazanımların bir hayrını görürler. Saddam ve Kaddafi’nin yağmalanan sarayları, diğerlerininse bugün bile küfredilen itibarları yeterince aydınlatıcı olur bu noktada sanırım.  

Normal insanlar için de bozuk karakter, aynı şekilde onları hayatın özünden koparır. Her sahtekarlık, her yalan, her hırs, her öfke bir sonrakini doğurur ve insanı korkuların, ümitsizliklerin, geçici anlık hazların girdabına hapseder. İslamın özünden uzak, kültürel yanlışlıklar ve bid’atlarla yoğun, yüzeysel bir dindarlık yaşayan insanlar için de böyledir bu. Vahyin ruhuyla aydınlanmış o gerçeklikten kopuk olarak, şekilciliğin ağlarında çırpına çırpına yaşarlar dinlerini. Böylece vicdanları yorulur. Aynı anda cehalete de maruz kaldıklarından, basiret gözleri de kör olur. Her türlü haksızlığı irtikab ettikleri halde içine hapsoldukları yüzeysel din anlayışının ifrat-tefrit sarkacında sallanarak hayata ve dine tutunurlar.

Bu tür, bozuk ve tefessüh etmiş, çürümüş insanların tesis ettikleri toplumlar da aynı durumdadırlar. Onlar da hayatın gerçeklerinden kopmuş; medeni bir çizgide birlik, beraberlik, karşılıklı sevgi ve saygı, adalet, hakkaniyet ve ahlak ekseninde bir yaşam kaabiliyetlerini yitirmişlerdir. Onların fıtri olan çizgiden kopmaları da bu şekilde olur.

Tüm buraya kadar anlatmak istediklerimi bir daha gözden geçirin ve bizim toplumumuza bu gözlükle yeniden bakın. Birbirinden nefret eden, ötekileştiren, birbirine duygusal ve fiziksel tacizler uygulayan, kibirli, lüks ve rahat düşkünü, fırsatçı, yalaka ve çıkarcı bir toplum olduk. Siz, bilumum hastalıkları da ekleyebilirsiniz buna. Çocukluğumdan beri insanların içinde vakit geçiren mesleklerde çalıştım. Toplumun her kesimiyle irtibatım oldu. Bu gözlemleri kitabi olarak yazmıyorum.

Konuyu yazının başlığı bağlamında daraltıp devam ettireyim.

Bizler yukarıda sıraladığım hastalıklarımız ve zaaflarımızdan ötürü hep düşene vuran bir toplum olduk. Sadece bizden olmayanları değil, zayıfı da hep ezdik, hor ve hakir gördük. Çocukluğumun ilk anıları mahallemizde, hem de koca koca adamlar tarafından, hep aşağılanan, alay edilen özürlü insanların hallerine acıdığım tecrübelerle doludur. Sonra buna fakir ve düşmüş durumda olan insanların gördükleri muameleler de eklendi. Ardından hemşehricilik, sınıfçılık, çıkarcılık ve yalakalık ekseninde yaşadığım tecrübeler geldi. Kadınların, özellikle de zor durumlara maruz kalmış olanlarının, toplum gözündeki konumları eklendi buna sonra. Daha elit kesimlerle muhatap olmaya başladığımdaysa bu sefer onların toplumun geri kalanına karşı olan bakışlarındaki yanlışlıklarla tanıştım.

Zamanla bir çok arkadaşlığın, dostluğun ve komşuluğun hatta akrabalığın çıkarlar tükenene veya bencillik, rahatseverlik sınırlarına dayanana kadar sürdüklerini gördüm. İnsanların birbirlerini ufak tefek şeyler ve hırslar yüzünden nasıl sattıklarını ve bunu yaparken vicdanlarını, o kıt ama kendini kurnaz sanan zekalarıyla, nasıl bastırdıklarını müşahade ettim. Bunu yaparken dini argümanlara sığınan veya bacak bacak üstüne atarak kibirli tavırlarla çok çağdaş ve eğitimli bir insanmış taklitleri yapanlara karşı ise hep özel bir tiksinti ve acıma hissi duydum.

Eğitimli, eğitimsiz, fakir, zengin, halk, siyasetçi… Hangi kesimden olursa olsun, hırsızlık ve haksızlık yapan, başkalarını ezen insanların hallerini sürekli analiz etmeye çalıştım.

Evet! Biz hep düşene ve düşmüşe zulmeden bir toplum olduk. Bunları yaparken de, belki ayetin de işaretiyle, aslında kendimize zulmediyorduk. Çünkü böyle bozuk insanlar olarak, az önce işaret ettiğim gibi, bir yandan hayatın özünden kopuyorduk diğer yandan da, en başta resmettiğim bozuk süt misali, kendimiz gibi bozuk ve karakter yoksunu insanları başımıza tac etmeye başlıyorduk. Böylece bozuk bir kısır döngünün içine kendimizi hapsediyorduk ve bu nedenle de zulümler hep yeni zulümleri doğuruyorlardı.

Şimdilerde ise daha kötü bir noktaya geldik. Artık sadece düşene vuran değil, herkese vuran bir toplum olma noktasına doğru ilerliyoruz. Özellikle Erdoğan ve AK Parti’nin ülkeyi getirdikleri nokta bir çıldırmışlık hali adeta. Herkes birbirini boğazlamaya, gammazlamaya, malını gasp etmeye, hakaret etmeye hazır ve bunu yapıyor da. Eskiden en azından benzer kesimler arasında biraz anlayış ve muahbbet vardı. Erdoğan ile toplumun iskeleti olan muhafazakar, dindar kesimler bile duygusal bir felce uğratıldılar. Toplumu özetleyen tek duygu ‘nefret’ artık. Yüzbinlerce insanın malına ve özgürlüğüne el konuluyor ve herkes susuyor. Daha da kötüsü, bunu fırsat bilerek, acaba ganimetten bize ne düşer, devlette boşalan yerlere nasıl yerleşiriz, bu karambolde daha çok nasıl çalarız, bizim kadrolarımızı nasıl yerleştiririz diyenlerle ve benzeri hırslar ve beklentilerle geçiyor günler. Müslüman müslümana kudurmuş bir köpek hırsıyla saldırıyor! Sırf bir adamın siyasi hırsları ve artık çuvala sığmayan hırsızlık mızrağının üzerini örtme adına yapılıyor tüm bunlar ve ‘Yeni Türkiye’, ‘Halife’ yalanlarıyla örtülüyor üstleri.

Aslında bu yazıyı daha sonra yazmayı planlıyordum. Ancak, geçen gün gördüğüm bir gazete haberi üzerine şimdi yazmaya karar verdim. Kirasını ödeyemeyip eşyalarıyla sokağa atılan bir insan kalp krizi geçirip ölüyor ve diğer insanlarsa onun eşyalarını yağmalıyorlar. ‘Müslüman’ bir ülkede oluyor tüm bunlar. 1999 depreminde enkaz yığınlarının altında, çalınacak altın arayan bir halka ve yapılan yardımları evlerine taşıyan devlet erkanına sahip bir ülke bu. 6-7 Eylül olaylarında Rum vatandaşlarının malları gaspedilirken oturup seyreden dünkü halk ve yüzbinlerce Hizmet mensubu masum insanın malları, mülkleri, iş yerleri ve özgürlükleri gaspedilirken oturup seyreden; hatta bunlara ‘ganimet’ ve ‘oh olsun’ diyen de bugunkü aynı halk…

Gerçek ıslah edicilerine zulmeden böyle toplumlar, tıpkı Kur’an’da bahsi geçen ve Peygamberlerine isyan edip onları öldüren topluluklar gibi, ya kendi kendilerini yok ederler ya da İlahi adalet kılıcı ile cezalarını bulurlar. O da genelde, ayetle işaret buyurulduğu gibi, başka bir zalimin zulmüdür genellikle…

Konu ile ilgili diğer bazı yazılarımız:





29 Mayıs 2016 Pazar

ERDOĞAN İMTİHANINI KAZANDIK MI?

Bu yazı 30 Mayıs 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.



İmtihan ile imtihan olmak başlıklı serimizin dördüncü ve son bölümünde konunun toplumsal boyutu ile devâm edelim.

Günübirlik ve başlarına gelmesi muhtemel imtihanlar karşısında; ‘başa gelince çaresine bakarız!’ anlayışıyla yaşayan ve imtihan sırrına tam olarak vâkıf olamamış ruhlar ve toplumlar, sorunlarla karşılaştıklarında çoğunlukla öfkeli, isyankâr ve şikâyetçi olurlar. Şartların gel gitleri ve kısırdöngüleri arasında sıkışıp kalırlar ve bir o yana bir bu yana toslayıp dururlar. Maniplasyonlara, el açmalara, sahteciliklere, kopyacılıklara, korkutmalara ve benzeri ruh alçaltıcı durumlara mârûz ve eğilimli; hattâ hevesli hâle gelirler. Bu ifâdelerin, içinde doğup büyüdüğüm Türkiye toplumunun genel hâlini özetlediğini düşünüyorum.

Şimdilerde Türk toplumu da önemli bir sınavdan geçiyor. Bir önceki yazıda arzettiğim ‘başa gelen çekilir!’ sözünü plansızlık boyutunda yaşayan; günübirlikçi ve nemelâzımcı bir toplum olduğumuzdan, bu sınava da hazırlıksız yakalandık. Bir hayat felsefemiz yok. Bize gelip çarpan hâdiselere karşı hamâset veya kör tarafgirlik dışında anlamlı bir tepki veremiyoruz. Her imtihan karşısında ya eleştiriyor, ya başkalarını suçluyor, ya bağlı olduğumuz tarafın sloganlarına sarılıyor, ya da bana dokunmayan yılan bin yaşasın anlayışıyla kendi çıkarımızın peşine düşüyoruz. Câhiliz ve İslâm’ın istikâmet veren özünden mahrûmuz. Kendi geliştirdiğimiz şekilci anlayışların mahkûmuyuz ve bunların neticelerinin de mağdûruyuz.

Zulüm sınavlarına karşı da toplumsal bir ön hazırlık gerekir. Bir hayat ve toplum görüşü olmak, fikrî olarak uyanık kalabilmek, zulmün ayak seslerini işitebilmek, toplumsal dokuyu ve bağları o sınavın şiddetine dayanıklı hâle getirmek, kendi kalabilmek, özgüven ve demokratik refleksler geliştirebilmek ve benzeri birçok kaabiliyet hep bir plan, hayat felsefesi, eğitim ve gayret gerektirirler. Biz bunlardan yoksun yaşıyoruz. İhtiyaç da duymuyoruz.

AK Parti ve Erdoğan ekseninde yaşadığımız 17-25 Aralık sonrası gelişen zulüm ve aldatılma süreci de böyle bir imtihan görevi görüyor toplumumuz için. Bir samimiyet ve kalite sınavı bu. Ancak bu sınavda da tıpkı daha önceki Ergenekon ve derin devlet dönemlerinde olduğu gibi başarısız oluyoruz. Toplum hep en hassas ve zayıf damarları olmuş olan fakirlik, gelecek endişesi, bozuk devlet anlayışı, korku, fırsatçılık, ötekileştirme, makama ve devlete tapma gibi hastalıklarına ilâve olarak bu sefer dinle aldatılma sınavına da girdi ve dibe çakıldı.

Tehlike bu sefer kan emen sivrisinek, kene ve tahtakurusu şeklinde bünyeye yapışmış bir vaziyette ve toplumun şimdiye kadar biriktirebildiği üç beş gram insaf, iz’ân ve hakîkat kanına da gözünü dikmiş durumda. Adını zikrettiğim bu hayvanlar gibi toplumun hayat damarlarına münâfıkça sirâyet eden kişiler; hortumlarını, hattâ kene gibi kafalarını, toplumsal damarların içine soktular ve o uyurken de onun geleceğini ve kaynaklarını emip duruyorlar. Biraz kıpırdanacak gibi olsa bu sefer de sahte bir düşman icâd edip onu ‘vampirlerle’ yâni ‘’paralel’’ safsatalarıyla ve gerçekte varolmayan düşmanlarla korkutarak asıl kan emiciler olarak emmeye devâm ediyorlar.   

AK Parti, büyük yolsuzluk ve rüşvet ağı ortalığa saçıldığında tıpkı her suçlu gibi tek yapmak zorunda olduğu şeyi yaptı: Atak moduna geçti ve bunu sağlamak için de dinî kimliğini kalkan olarak kulllanırken, elindeki devlet gücünü de mızrak olarak kullandı. Adâlet sistemini ve demokrasinin saç ayakları olan diğer kurumları felç etti. Büyük bir propaganda ağı kurdu ve namuslu davranıp yanlışa yanlış diyen herkesi ‘hâin’, ‘paralel’ ve ‘darbeci’ ilân etti. 

İşte her kesimiyle Türkiye toplumu bu hâdiseler karşısında yukarıda çizdiğim çerçevede bir karakter, samimiyet ve kalite imtihanı sürecine girdi. 17-25 Aralık davaları sonrası gelişen döneme ‘süreç’ dense de bu döneme aslında Türkiye toplumunun imtihan süreci demek daha doğru gibi geliyor bana. Çünkü zâlimler ve diktatörler mutlaka yıkılıp giderler ama o zulüm sürecinde karakter ve kalite sınavı veren toplumlar sınavdaki başarı veya başarısızlıklarının neticeleri ile cedelleşerek hayatlarına devâm etmek zorunda kalırlar.

Hitler’in zulümlerini alkışlayan ve destekleyen Alman nesli Hitler sonrası acılar çekmeye devâm etti. Lenin, Stalin, Mao, Firavunlar, Nemrudlar ve Yezidler sonrası, tüm toplumların yaşadıkları sıkıntılar ve imtihan serüvenleri hep bir nakarat olarak tarih sayfalarında yerlerini aldılar. Tarihin tekerrür etmesi gerçeği; insan doğasının değişmezliği yanında biraz da insanın geçmiş imtihanlardan çıkaramadığı derslerin sonraki imtihanlarda benzer bir başarısızlık yaşatmasının hikâyesidir aslında. Hattâ, bir sonraki imtihanlar çoğu kez öncekilerden gerekli dersler çıkarılamadığından dolayı sorunların toplumun bağrında tekrar filizlenmesidir. Hani bâzı yıllık bulaşıcı bitkiler vardır. Kökünden çekmeyip sadece toprak üstünde görünen kısmını biçtiğiniz için bir süre sonra tekrar filizlenirler. Toplumsal imtihanlar da işte böyle bir doğaya sahiptirler çoğu zaman. Hatâlardan dersler çıkarıp yeni nesli ona göre eğitmezseniz eğer, sorunlar tekrar filiz verirler ve birkaç nesil sonra tekrar her yere bulaşırlar.

Bu son imtihan sürecinde Cemaat dediğimiz Hizmet Hareketi ve çok az sayıdaki solcu, liberal, milliyetçi ve sâir kesimlerden insanlar dışında demokratik ve insânî liyâkat sınavını geçebilen olmadı. Yukarıda resmettiğim hastalıklarla malûl bir toplumdan daha fazlası da beklenemezdi zâten. Erdoğan ve işbirliği yaptığı Ergenekonvâri suç yapılanmaları da stratejilerini hep bu zaaflarımız üzerine temellendirdiler. Sürekli olarak korku salıp psikolojik harp teknikleri uygulayarak, o toplumsal zaafları suistimâl ettiler. Oysa bir hükümetin ve devletin amacı o hastalık ve zaafları tedâvi etmektir; suistimâl etmek değil.

Kemalistler, Ergenekon bağlantılarından dolayı; anlaşma gereği Erdoğan’a sessiz kalarak destek verdiler. Ergenekon’un CHP ve MHP bağlantıları sayesinde Erdoğan’ın önünü tıkayacak her türlü tepki ve gelişme, muhâlefetin gizli desteği veya muhâlefet yapmaması sayesinde önlendi; böylece Erdoğan’ın yolu hep açık tutuldu. Milliyetçi cephenin muhtemel muhâlefeti de Ergenekon’un kilit adamları vâsıtasıyla önlendi. Bugün üç-beş istisnâ dışında en muhâlif olmasını bekleyeceğiniz soldan bile Erdoğan’a karşı örgütlü bir tepki göremezsiniz. CHP ve Atatürkçüler de buna dâhildir. Kılıçdaroğlu ve bir iki CHP’li vekilin çıkışları müstakil, donkişot çıkışlarıdır. Bu bir bakıma bizde solun da aslında topluma dayalı gerçek bir sol felsefe geliştirememiş olmasındandır.

Halkın önemli bir kısmı ile Atatürkçü, Kemalist ve Cemaat alerjisi olan diğer kesimlerin önemli bir bölümü, ‘yozlaşmış devlet veya parti’ anlayışından çok da rahatsızlık duymadıkları için Erdoğan AKP’sinin paralel adı altında sahnelediği tüm zulümlere hattâ hukuk darbelerine sessiz kaldılar. Başta ‘’yesinler birbirlerini’’ fırsatçılığı ile başlayan duyarsızlık, sonradan ‘’bırakın Cemaat’i dövsünler’’ seyrine dönüştü. Bu hâl şimdilerde; ‘’çok baskı var, aman kendini tehlikeye atma’’ nemelâzımcılığına dönüşmüş durumda.

Eskiden Ergenekon döneminde AK Partili ve dindar kesimleri sürekli olarak köktendinci, yobaz, İrancı, şeriatçı, laiklik düşmanı diyerek tâciz eden ve onları devleti ele geçirip laikliği yıkacak ve şeriat getirecek kişiler olarak takdîm eden bu kesimlerin, Erdoğan tüm devlet sistemini ele geçirmek üzere iken hiçbir tepki vermemeleri, aslında ne kadar da samimiyetsiz ve ideoloji yoksunu olduklarını ve sadece Ergenekon’un gazladığı laiklik hamâseti ile beslendiklerini göstermiş oldu. Sol kesimlerin de büyük çoğunluğunu bu gruba dâhil etmek pek de yanlış olmaz.

Erdoğan imtihanını en acı verici sonuçlarla kaybeden kesim ise dindar-muhafazakar-sağcı kesim oldu. Yıllardır özünden uzak; şekilcilikle ve kültürel boyalarla makyajlar yapılarak bugünlere getirilmiş olan İslâmî ‘hassasiyetlerin’ ve ‘yaşantıların’ balonu patlamış oldu. Hizmet Hareketi ve bir iri ufak dinî grup dışında kalan bütün İslâmî kesimler Erdoğan’ın siyâsî rüşvetlerinin ve saldığı korkunun esîri oldular. Haksızlıklara göz yumup, Müslümanların mallarının gasp edilmesine ses çıkarmadıkları gibi ondan pay da istediler. Namus bekçisi rolleri kesip herkesi Cehenneme sokan hamâsetlerinin ardında çocuk tecâvüzcülerine bile, Erdoğan’a dokunur endişesiyle, tepki vermeyecek karakterler olduklarını bizler bu imtihan sürecinde öğrenmiş olduk. Devlet baskısına hattâ kavramına yıllarca sövmüş olan bu kesimlerin aslında ne kadar da kudret ve makam tapıcısı olduklarını da yine bu süreçte görmüş olduk.

Tüm toplum olarak nasıl da; ‘dayak yiyen ben değilsem çıkarıma bakarım!’ anlayışı ile hareket ettiğimiz; bölünmüş, birbirini ötekileyen, düşene tokat vuran, güçlü ise hırsıza, tecavüzcüye bile ses etmeyen, kaypak, kişiliksiz ve özgüven yoksunu bir toplum olduğumuzu bu süreçte sergilemiş olduk. Bu hastalıklar çoğaltılabilir. 
Zulüm yapan her devlet sahibi zâlim gibi, şimdinin zâlimleri de yakında devrilip gideceklerdir. Bizlere ise elinde kırık notlarla dolu karnesi ile mağdûr, mahzûn ve tahrip edilmiş bir toplum kalacaktır.

Soru şu: Toplum bu imtihan sürecinde sergilediği sefillikten ders almayı başarabilecek mi ve yeni nesillerini ona göre yetiştirebilecek mi; yoksa sefillik istasyonunda başka bir zâlimin treninin gelmesini mi bekleyecek? Tarihin tekerrürü örneğinde verdiğim örnekte olduğu gibi; yanlış ve bulaşıcı hastalıklarla, zehirlerle dolu olan bu bitkiyi kökleriyle söküp atmayı mı deneyecek, yoksa üç beş budamayla kendini mi avutacak?


Şayet öyle olursa, 20-30 yıl sonraki yeni bir Erdoğan trenine binmeye hazır olun derim. Asıl mesele de bu ya!