Cadi avi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cadi avi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mayıs 2016 Çarşamba

ERDOĞAN GİTSE DEVLET YIKILIR MI?

Bu yazı 4 Mayıs 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Erdoğan, tarafsızlık ilkesini hiçe sayma pahasına, Cumhurbaşkanı olduktan sonra bile AK Parti vagonlarının lokomotifliğini elden bırakmadı. Yolsuzluk dâvâlarının bir daha gündem olmaması için her türlü tedbir alınmalıydı. Önce Cumhurbaşkanlığı makamı ele geçirilmeli ardından da uyumlu ve söz dinleyen birisi Başbakanlık koltuğuna ‘vekâlet’ ettirilmeliydi. Bugün mevcut Davutoğlu hükümetinin, Havuz medyasının, AKP teşkilâtının ve hattâ AK trollerin beyanlarına ve ifâdelerine bile baksanız bu ilişkinin gizlenmeye bile gerek duyulmadan uygulandığını görürsünüz. Erdoğan’ın fevrî tutumu ve çâresiz durumu mızrağı çuvalda saklamayı zorlaştırıyor.

Erdoğan perde gerisinden de olsa etki sahasını hiç terk etmedi. Hâlen tüm uygulamalar onun yörüngesinde dönüyor. Açıklamalarıyla ve uygulamalarıyla bunun doğruluğunu defalarca teyid etti. 7 Haziran seçimlerine kadar çok daha açıktan yürüyen bu ilişki, seçim sonuçlarının yarattığı beklenmedik şok ve ardından parti içinde yükselmeye başlayan ‘buna Erdoğan’ın üslubu neden oldu’ şeklindeki eleştiriler sâyesinde perde gerisine çekilmiş oldu. Ama bu müdâhil ve kontrolcü tavır hiç yok olmadığı gibi etkisini de asla yitirmedi.

Hukuk dışı kanunsuz uygulamaları, kayyımlı gaspları ve masum insanların evlerine ev baskınlarını yapan polisler bile ‘emir büyük yerden, yukarıdan’ demekten kendilerini alamıyorlar.

17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları başladığında ‘hedef Erdoğan’ denilerek onun karizması bir kalkan olarak kullanılmış ve halk ilk olarak o şekilde kandırılmıştı. Ardından Erdoğan’ın da ‘bana ihânet ettiler!’, ‘beni kandırdılar’ şeklinde; farklı grupları hedef alan açıklamaları oldu. Bunlar, ‘Türkiye eşittir Erdoğan’ denklemi kullanılarak yürütülmeye çalışılan algı çalışmalarıydı şüphesiz. Haddizatında Erdoğan ve AKP’nin tüm hukuksuz uygulamalarının temel dayanak noktasını oluşturan ‘paralel devlet’ safsatası bile ‘biz devletiz’ şeklindeki yanlış; ama kasıtlı algı operasyonunun bir ürünüdür.

Erdoğan’a yakın çevrelerin sızdırdığı iddiâ edilen (Emre Uslu) Pelikan dosyalarında bile Davutoğlu’nun Erdoğan’a ihânet ettiği söyleniyor. Yâni, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile mevcut parti ve hükümet fonksiyonları arasında devâm eden organik ilişki bir bakıma tekrar kendileri tarafından itirâf edilmiş oluyor.

Cemaat ile yollarını ayıran birkaç insandan ikisi olan Hüseyin Gülerce ile Murat Yeni’nin, ‘devlete karşı geldiler!’ şeklinde tezler ile sahaya sürülmeleri de ‘Erdoğan ve AKP eşittir devlet’ anlayışının halkın beynine kazınması çalışmaları aslında. Yoksa mantıken baksanız ‘terör faaliyetleri’ ile suçlanan bir hareketin içinden seçilen iki ‘itirafçı’ imkan ve delil olsa bu yönde itirâflarla piyasaya sürülürlerdi. Bu olamadığı için de halk ile Hareket arasındaki sevgi ve güven bağını zedeleyecek ve yolsuzluklarla suçlanan Erdoğan ve AKP’ye, parti üstü bir kutsal devlet koruması sağlayacak olan alan kullanılmaya çalışılıyor ve bu kişilere de bu nedenle; ‘Hareket devlete karşı çıkıyor’ sözleri söylettiriliyor.

Yâni, AKP’ye ve Erdoğan’a sâdece yolsuzluklar, hukuksuzluklar ve zulümler noktasında karşı duran Hizmet Hareketi, sanki kutsal devlete karşıymış gibi gösterilmeye çalışılıyor. Bu da bizzat Erdoğan’ın Başbakan iken sürekli tekrarladığı, hâin, ajan, işbirlikçi vb. söylemler ile parallellik arz ediyor..

Anlayacağınız, Erdoğan’ın mevcut tüm söylemleri ve uygulamaları, 17-25 Aralık sonrası gördüğümüz Erdoğan hükümetinin aynen devâmı niteliğinde.

Yurt dışı görüşme talepleri reddedildikçe, etrafındaki alanın daraldığını anlayan Erdoğan’ın ‘ben demek devlet demek’ anlamına gelen ifâdeleri kılık değiştirse de artarak devâm edecektir.

En son 22. Muhtarlar toplantısında sarfettiği "Tayyip Erdoğan gitsin demek, 'Bizim tüm siyasetimizi, tüm çalışmalarımızı, üzerine bina ettiğimiz milletimizin, bayrağımızın, vatanımızın, devletimizin tek olması anlayışı yıkılsın' demektir" sözü vatan, bayrak gibi ifâdelerle süslenmişse de ben gidersem devlet yıkılır anlamına gelmekte.

Öncelikle şunu belirteyim: Erdoğan gittiğinde devlet gerçekten yıkılacak noktada ise şayet, devlet zaten yıkılmış demektir. O durumda da Erdoğan’ın; ‘devlet aslında yıkıldı, ayakta tutan son pamuk ipliği de benim’ demesi gerekir. Eğer hırsla peşinden koştuğu başkanlık sevdasının kapısını böyle bir itirâfın halkın kalbinde oluşturacağı korku olacağını anlasa onu da yapmaktan imtinâ etmezdi.

Neticede, Erdoğan gitse devlete hiçbir şey olmaz. Aksine felç edilen adâlet sisteminin ve devlet aygıtının rahatlamasıyla ülke rahat bir nefes almaya başlar. Hücrelere tekrar yeterli oksijenin gitmesi ile birlikte de yenilenme ve tâmirât aşamalarına geçilir. Erdoğan bugün tüm sistemi tek başına kilitleyen bir isimdir ve bu yönüyle de çok başarılıdır. Derin Ergenekon örgütünün en başarılı operasyonu Erdoğan’dır.

‘Erdoğan’dan sonra devlet yıkılır mı?’ başlığı ile benzer bir soru soran yazar Orhan Kemal Cengiz şunları söylemişti:

O diktatörlüğün çökmesinin ardından, ülkenin bir daha gün yüzü göremeyeceğini söyler diktatörler. İnsanları, kurumları öylesine ezmiş, gelenekleri, kuralları öylesine ortadan kaldırmışlardır ki, gerçekten de onlar çöktükten sonra ülke bir cehenneme döner… Çünkü diktatörlerin ülkesinde, bütün o şaşalı, göz boyayıcı “büyük devlet” gösterilerine rağmen gerçek bir devlet bulunmuyor; kurumlar, kurallar ortadan kalkmış oluyor; artık ülkeyi bir arada sadece diktatörün demir yumruğu tutuyor.
Türkiye’nin geldiği nokta ve yukarıda ‘Erdoğan’ın başarısı’ ve ‘felç edilen sistem’ dediğim hususlar bu cümlelerle örtüşüyor.

Türkiye henüz tam anlamıyla Cengiz’in tarif ettiği konumda değil. Zaten o yüzden eğer Erdoğan gittiğinde devlet yıkılacak noktaya gelmişse, Erdoğan bu sözleri söylediği anda yıkılmış demektir diyerek sonuçtan ziyâde sürece işâret ettim. Öyle bir durumda Erdoğan, zâten devletin külleri üzerinden konuşuyor demektir.

Bu özetini geçtiğim süreçte AKP, İslam’ı istismâr etmek suretiyle nasıl dinin içini boşaltıyorsa (Ahmet Kurucan), ‘ben demek devlet demektir’ anlayışıyla ve bu yönde attığı kanunsuz, fevrî adımlarla da demokratik hukuk devletinin içini boşaltıyor. Ahşap bir evin bir kaç yıllık bir sürede termitler tarafından içten kemirilmesi sonucu aniden çökmesi gibi, devlet aygıtı da benzer şekilde Erdoğan’ın darbeleri ile, üstelik başkanlık da (postmodern Erdoğanist diktatörlük) tesis edilirse, ânî bir yıkıma uğrayacaktır.

‘’Devlet irâdesi işlemez olursa, kişilerin hürriyetini koruyacak hiçbir kuvvet kalmaz’’ sözü Mustafa Kemal tarafından söylenmiştir. Bu sözde ‘’hiçbir kuvvet’’ ifâdesinde saklı bulunan ‘’kuvvetler’’, demokrasilerdeki yasama-yürütme-yargı kuvvetlerine tekâbül eder ki, daha geçen ay bir AKP’li vekil ‘’hepsi bizim elimizde’’ diyerek büyük bir itirâfda bulunmuştu. Yani benim, devlet aygıtı felç edildi tanımlamamın isbatı niteliğinde bir itirâf…

M. Kemal’in bu ileri görüşlü sözüne rağmen, bugün Atatürkçü geçinen kitlenin, ‘mağdur nasılsa Cemaat’ şeklindeki yaklaşımının demokrasilerdeki bir başka güç olan muhâlefetin de nasıl bir zihin ve basîret yoksunluğu yaşadığına işârettir ki tehlikenin boyutunu daha da ziyâdeleştirir.

Erdoğan’ın ‘’cadı avı’’ ve Güneydoğu’nun sürüklendiği tehlikeli boyut, ayrıca IŞID’e verilen örtülü destek aslında devlet sisteminden önce, halkı tüketiyor. Eflatunca söylersek, halkını tüketen devletler de ancak kendilerini tüketirler. Yani bu bağlamda söyleyecek olursak, Erdoğan gitmesede bu politikalar sürdüğü müddetçe devlet zâten bitmiş demektir.

19. Yüzyıl İspanyol yazarlarından Emilia Bazán diktatörlüğün bir aria gibi olduğunu ve asla bir opera olamayacağını ifâde eder. Yâni bu; anlam yönüyle, diktatörlük tek adamlık bir oyundur şeklinde sadeleştirilebilir. Bizdeki mevcut durum da, Erdoğan’ın tek adamlık başkanlık hırsı mâcerası üzere yol almaya devâm etmektedir. Nihâyetinde, Amerikan’ın kurucu babalarından Benjamin Franklin’in dediği gibi, ‘’En tehlikeli insanlar, büyük makamlara gelmiş küçük insanlardır.’’

Peki bu millet nerede hatâ yaptı derseniz, onun cevabını da hem Farabi hem de Platon’a atfedilen bir sözde arayalım: ‘’İktidar, iktidara düşkün olmayan ve iktidardan gelecek yararlara ihtiyacı bulunmayanlara verilmelidir.’’

Baştaki soruya dönerek bitirelim. Erdoğan gitse devlet yıkılır mı? Buna özet cevabım Oscar Wilde’nin şu sözünde ayândır: ‘’Bazı insanlar nereye gitse mutluluk getirir, bazılarıysa ne zaman gitse!’’

Devlet konusuna devâm edeceğiz…

18 Nisan 2016 Pazartesi

ERDOĞAN CEMAAT’E NEDEN BAĞIRIYOR?

Bu yazı 18 Nisan 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Erdoğan’ın, korumalarının, etrafındaki danışman ve bürokrat havuzunun, Havuz medyacılarının ve partili iş adamı ve trollerin hattâ halk tabanından birçok partili sevenin en belirgin ortak özellikleri son derece öfkeli olmaları.

Erdoğan, Başbakan olduğu ve kendisi ve çevresindekiler için hayâtî öneme sahip yerel ve genel seçimler öncesinde hep öfke ile bağırıyordu. Haşhaşi, paralel, hâin, sülük vb. birçok seviyesiz ifâde siyâsette kullanılan malzemeler hâline gelmişti. Daha sonra bizzat Erdoğan’ın ‘’cadı avı’’ diye nitelediği tâlihsiz bir süreç yaşanmaya başlandı. O gün bugündür Erdoğan ve peşindeki medya sürekli bağırıyor, devamlı öfke ve kin kusuyor. Korumaları son derece sinirli ve her muhâlif sese aşırı sertlikle müdâhale ediyorlar. Artık paralel ifâdesi bile öfke ateşlerini harlamaya yetmeyince, paralel cadı avına dayanak teşkil etmesi açısından ‘’FETÖ’’ (terör örgütü) etiketi kullanılarak mâsum insanlar terörist ilân edildiler ve kurumları kayyım atama yöntemiyle gasp edilmeye başlandı.

Bir yandan sürekli bağırıp, dinmeyen bir öfke ateşi ve hep canlı tutulan bir kin ile kendilerine bağlı kitleleri arkalarında tutmaya çalışırken, diğer yandan da oluşturdukları kaos ortamından istifâde ederek algı dağıtma operasyonları yapıyorlar. Bunu yaparken de emellerine engel gördükleri kitleleri, en başta Hizmet Hareketi olmak üzere, yoğun duygusal tâcizlere, maddî gasplara, mağduriyetlere ve tutuklanmalara mârûz bırakıyorlar.

Bir insan çâresizlik hissettiği, acizlik noktasına ulaştığı durumda bağırır. Aklıselim ve kalbiselim ufkunda yaşayan insanlar için bu tür çâresizlik yâni dibe vurma halleri Allah’a en çok tevekkül edilen, yakınlaşılan anlardır. Meselâ, Yunus’un ‘’ben nefsime zulmettim!’’ yakarışı ile Eyyub’ün ‘’bu hastalık artık kulluğuma dokundu!’’ yakarışı hep böyle bir hâlin, bir yakîn hâlinin tezâhürleridir. Oysa, ruhunu çeşitli hastalıklarla yaralamış, şeytanın oyuncağı hâline gelmiş insanlar için bu tür acziyet halleri bir isyânın, öfkenin, bağırmanın, veryansın etmenin, başkalarını suçlamanın vakitleridir.

Adem’in yaratılışı ile kibir kulesinden bir anda acziyet çukuruna düşen Şeytan’ın ilk tepkisi de isyân etmek, ‘kendisine yapılan haksızlığa!’ veryansın etmek olmuştur. Oysa Allah’ın her şeye kadir yaratıcı olduğunu ve her işi bir hikmetle yaptığını en iyi onun bilmesi gerekirdi. ‘Bir Korku Analizi’ başlıklı yazıda Şeytan’ın bu hâlinin temellerine işâret etmiştik. Orada sözü edilen korku onda bir nefrete ve isyâna dönüşmüştür.

Kendisinin geri dönüşü olmayan bir yola girdiğini anlayınca da bu sefer kibir engelini aşamamış ve Adem’in yaptığı gibi ilk hatasının ardından af dilemek yerine kovulmasının müsebbibi olarak gördüğü insanoğlu’nu Allah’tan uzaklaştırma yoluna gitmiştir. Yâni kendince; insanoğlunun acziyetini isbât ederek, kendi acziyetini örtme zehâbına kapılmıştır. Artık insanoğlunun varlığı da, katından kovulduğu İlah’a edeceği her türlü kulluk da Şeytan’ın tahammül edemeyeceği bir kin ve nefret kaynağı hâline gelmiştir. Zîrâ bu yeni türün varlığı dahi Şeytan’a içine düştüğü konumu hatırlatan bir acı kaynağı haline gelmiştir artık. Bu yol; yâni nefrete dönen acziyet hâli bir acı kaynağıdır. O yüzden ben, Şeytan’ın sürekli acı çektiğini düşünürüm hep!

Erdoğan ve etrafındakiler neden hep bir bağırma hâlindeler peki? Sosyo-psikolojik süreçlerin içerisinden hızla akıp geçtiğimiz bu dönemde sosyo-psikolojik travmalar yaşayan bu bahtsız AK Parti cenâhının, dolaylı olarak Ergenekon eşrafının, ruh halleri, gelecek nesillere ders olması açısından iyi tahlil edilmeli.

Bu bağırma ve öfke hâline neden olan maddî sebepleri önceki yazılarımızda ele aldık. Ruha dönük birtakım yönlerine de temas ettik. İrdelemeye devâm edelim…

Bağırıyorlar, çünkü korkuyorlar ve çâresizler!

Bağırıyorlar! Çünkü bu, Şeytan’ın Adem ile mücâdele formatıdır.

Evet!

Hayatım boyunca sürekli bağıran ve öfke ile dolaşan insanların arasında büyüdüm. Büyüyüp bir eğitimci olduğumda da bu tür insanların olduğu ortamlarda bulundum. Öfkeli öğrenciler, öfkeli veliler, öfkeli idâreciler… Ülkemiz siyâsetçilerinin durumları da mâlûmunuz!

Hayatı bu tür ortamlarda geçmiş ve bu nedenle de öfkeye karşı bir çeşit bağışıklık kazanmış bir insan olarak her fırsatta geri çekilip bu insanların hâllerini ve hayatlarını analiz etmeye çalıştım.

Hepsinde gördüğüm şey bir acziyet ve çâresizlik hâliydi.

Bir insan; ister bir baba olsun, ister idâreci, ister siyâsî lider, ister diktatör…

Eğer bağırıyorsa, bilin ki artık çâresizlik ve acziyet noktasına gelmiştir; ne yapacağını, önündeki sorunu nasıl çözeceğini bilemiyor demektir. Çocuğuna bağıran bir babada da durum aynıdır; altında bulunan insanlara öfke kusan bir diktatörde veya liderde de.

Erdoğan ve etrafındakiler bağırıyorlar, çünkü bir sürü hatânın eşiğinde, halkın gözleri önünde sobelendiler. Çâresizler ve ne yapacaklarını bilemiyorlar! Kapıldıkları korku hâliyle adâletin ışığına değil; derin yapıların kucağına yâni karanlığın bağrına doğru koştular. Bağırırsak; öfke patlaması yaşarsak herkesi ürkütür ve kaçırırız diye düşünüyorlar. Suçüstü yakalanan hırsızların da ilk tepkisi böyledir. Bağırarak kaos ortamı oluşturmak isterler hep.

Özetle bu çevreler; hatâlı bir yolda olmanın suçluluk psikolojisi ile öfke kılıçlarını kin taşlarında bileyliyorlar. Saldırganca tavırlarının nedeni budur.

Kibir kulesinden acziyet çukuruna düşen ve çıkmaz sokakta kin ve nefret ipine tutunan Şeytan gibi, onlar da nefret ipine tutunuyorlar. Tek ve son çârelerinin, Ergenekon gibi derin ve illegal yapıların ve PKK gibi terör örgütlerinin en korkulu rakibi olan Hizmet Hareketini bertaraf etmek olduğunu biliyorlar. Kucağa oturmanın bedelinin bu olduğunu sadece kendilerini takîb eden saf halk kitleleri bilmiyor o kadar.

İçlerinden bazıları da, ‘Yangın var!’ diyerek insanların dikkatini dağıtmak sûretiyle, yangından ne kaçırırsak kârdır düşüncesiyle hareket ediyorlar.

Bir süre daha bağırmaya devâm edecekler! Gittikçe güçleri tükenecek ve bîtab düşmeye başlayacaklar. Bu sefer, bağırmalar anlamsız ‘böğürmelere’ dönüşecek. Ardından ses telleri iflâs edecek ve yorgunluktan oldukları yere yığılıp kalacaklar. Aldattıkları insanlar gelip suratlarına tükürürken, mağdur ettikleri insanlar da hâllerine acıyıp belki onlar için gözyaşları dökecekler.

Süreç ilk başladığında gördüğüm bir rüyada benim, onların kaybedişlerinin ardından bir kaldırım taşına oturup ‘’bunun için âhiretinizi mahvetmeye değer miydi!’’ diyerek hüngür hüngür ağlamam gibi meselâ…

Buda’ya atfedilen bir sözle bitirelim: ‘’Öfkeye sarılmak, birine atmak için kavradığınız sıcak bir kömür parçası gibidir; yanan aslında sizsinizdir.’’

‘Erdoğan ve etrafındakiler neden çok öfkeli?’ sorusuyla devâm edeceğiz.




24 Şubat 2016 Çarşamba

CEMAAT NEDEN VE NASIL KAZANIYOR? (11)

Bu yazı 24 Şubat 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Erdoğan, ‘paralel’ söylemleri ile Cemaat’i devleti ele geçirmeye çalışan bir suç örgütü olarak göstermeye çalıştı; ancak bu da ters tepiyor. Asıl AKP’lilerin, ‘İslâmcı gelenekleri bıraktık, gömlek değiştirdik, artık daha demokratız!’ demelerine rağmen, aslında hâlâ Arap tipi İslâmcı kaldıkları ve devleti ve gücü ele geçirme odaklı hareket ettikleri bizzat görülmüş oldu. Gücün ele geçirilmesi ile birlikte yolsuzluk, ihâle ve rant vurgunu, adam kayırma ve kadrolaşma gibi konularda zirve yaptıkları 17-25 Aralık süreci ile ortaya çıktı.

Mızrak çuvala sığmamıştı! Bu uğurda işlenen yolsuzluklar konusunda ‘dâvâ için’, ‘’Erdoğan’a darbe girişimi’’ gibi söylemler kullanılarak tabanı kandırma yoluna gidildi. Böylece, aslında İslâmî ilkelerden ne kadar uzak, İslâmcı bile olamayacak kadar çıkarcı ve fırsatçı olunduğu görülmüş oldu.

Bu koyu siyah zeminde eleştirilen Cemaat, haklılığı tamâmen ortaya çıktığında, bu kirlenmiş güce karşı dik durmasıyla ve demokrasiye olan inancıyla gönüllerdeki yerini alacaktır. AKP’nin seçim başarısı ve saldırıları devâm ederken yaptığı bir analizde, Zaman yazarı Kerim Balcı’nın ‘’AK Parti gemisinden, indik Elhamdülillah!’’ demesi bir hakîkati dile getiriyor. Zîrâ, AKP sahip olduğu güç ile zehirlendi ve diğer dinî grupları da taban oluşturmak adına ‘’Hilâfet’’ adını verdiği gemiye dâvet etti. Gemiye katılanlara imkân ve çıkar vaat ederek yapay bir cennet sunarken, binmeyenleri de yapay ‘’paralel’’ ve ‘’mâkul şüpheli’’ cehennemleri ile tehdit etti.

Cemaat tüm bunlara rağmen AKP’ye bîat etmeyerek kendi irâdesiyle o gemiden indi ve okyanusun dalgalı sularında kendi küçük kayığı ile özgürce ilerlemeyi tercih etti. Çünkü, ‘’AK Parti samimi mi?’’ başlıklı yazımda da ifâde ettiğim gibi; ‘’AKP artık demokrasi rayından çıkmış, Gladyo’nun rotasına girmiş, hedefi şaşmış bir partidir. Rolünü, tükendiği güne kadar da oynamak zorundadır. O rolün dışına çıkması imkânsızdır. Günü geldiğinde de yine aynı gladyotik yapılar tarafından ipi çekilecektir.’’

İşte bu yüzden; aynı gemide batmak istemeyen Cemaat, geminin saptığı yanlış rotayı farkettiğinden ve kendi Kur’an-Sünnet-Temsil rotasından bir sapmaya ve batışa sürükleneceğini gördüğünden o gemiden indi. Aslında Cemaat’in desteği ilkesel bazda ve sivil anayasının tesisi ile vesâyetin kırılması noktasında idi. Bu anlamda aslında Cemaat, AKP trenine hiç binmemişti; sâdece sözünü tutacağı inancıyla AKP önündeki rayları açmıştı demek daha doğru olur. Bu, elbette istisnâî sayıda küçük bir azınlığın trene binme temâyülü geliştirmediğini göstermez. Nihâyetinde iki tarafın tabanları bir çok noktada kesişiyorlar.

Peki Cemaat bu irâdî duruşu ne pahasına tercih etti? Erdoğan’ın, elindeki müthiş propaganda gücü ile Cemaat’i ‘hâin’, ‘dış güçlerin piyonu’, ‘ajan’ vs. îlân edeceğini ve devlet kadrolarından temizleyeceğini tahmin etmesi pahasına…

Ali Ünal’ın da işâret ettiği gibi, eğer Cemaat bazılarının hep vehmettiği gibi gücü ele geçirme peşinde olsaydı bunu çok iyi yetişmiş kadroları ile AKP bünyesine eklemlenerek daha iyi ve hızlı bir şekilde gerçekleştirebilir ve buna engel olabilen de çıkmazdı. Fakat bu, AKP’nin tüm yolsuzlukları ile; nereye gittiği belli olmayan ama Kur’an ve Sünnet rotasından saptığı bâriz olan bir trene vagon olmak anlamına gelirdi. Bu yolun sonu da îman yörüngeli İslâmî bir hareket için uçuruma doğru ilerlemek anlamına gelirdi.

Cemaat, süreç sâyesinde işte böyle bir tehlikeden de kurtulmuş oldu. Bu kararı ile ne mi kazanacak: (1) Yaptığı tercihte ne kadar haklı olduğunu ileride tüm Müslümanlara ve dünyaya gösterecek, (2) Yusuf gibi, mâsûmiyeti anlaşılacak ve ardından Yusuf gibi muâmele görecek, (3) Cesaretinden dolayı hem alkışlanacak hem de örnek alınmaya başlanacak. Bu cesâreti doğuran kaynak, diğer Müslümanlara da örnek teşkil etmeye başlayacak; Said Nursi ile başlayan ‘îman inşâsı’ ve zulme karşı nasıl dik durulacağı yönünde, Eskişehir Müdafasında olduğu gibi, şimdilerde de sergilenen benzer tavır evrensellik kazanacaktır. Bu da Hareket’e bunların temsîli nisbetinde kıymetler üstü bir değer kazandıracaktır.

Süreç ile birlikte Fethullah Gülen’in bir âlim ve yol gösterici olarak değeri Türkiye sınırlarını daha da aşacak, onun dünya Müslümanları arasında tanınırlığını ve Batı entelijansiyası içinde de saygınlığını artıracaktır.

Özellikle terörün zirve yaptığı ve İslâm’ın imajının AKP tarafından ciddî kertede kirletildiği, göçlerin, yıkımların ve savaşların arttığı böyle sorunlu bir dönemin ardından insanlar çözüm adına fikirler ve projeler sunabilen ehliyet sahibi, güvenilir yol göstericiler arayacaklardır. Mevcut İslâmcı siyâsî hareketlerin ve hükümetlerin fikir ve aksiyon planında iflâs etmiş olmaları; AKP özelinde ise, teröre destek veren otoriter, baskıcı tutumları yüzünden gözler alternative anlayışlara çevrilecektir.

İşte bu aşamada, Said Nursi’nin çizdiği yolda ilerleyen Gülen ve onun fikirlerinden beslenen ve bu baskı döneminde değişik parametrelerle (bu parametreler bu yazı serisi içerisinde ele alınmıştır) samimiyetini ispatlamış bulunan Hizmet Hareketi, siyâsî değil; sivil hareket anlamında, artık bir çok konuda söz sahibi konuma gelecektir.

Bu yazı serisinde işâret edilen iç dinamiklerini revize etmiş, daha insan merkezli ve evrensel anlayışlar benimsemiş olan Hareket, insanlığın sorunlarının çözümü adına yeni sorumluluk alanlarında at koşturacak ve yaralara merhem olacaktır. Bu sâyede Türkiye, dünya problemlerinin ele alındığı her platformda söz sahibi bir ülke hâline gelecektir.

Gülen’in eserleri ve Risale-i Nurlar Müslüman ve Batılı akademisyenlerce daha yakından takip edilecektir. Hâlihazırda bile bugün Gülen’in temsil ettiği hizmet felsefesinin insanlık ve Müslümanlık adına neler ifâde ettiğine dâir birçok Batılı ve Müslüman akademisyenin övgü dolu sözleri mevcuttur. Bu teveccüh daha da genişleyerek yayılacaktır.

Erdoğan’ın hiçbir söylemi Gülen’e zarar vermiyor; aksine Erdoğan’ı daha çok yıpratıyor. Madenler kor taşları içinde toplanırlar. Çekiç ile vurarak onların sâdece saflaşmaları ve işlenecek hâle gelmeleri sağlanır. Erdoğan’ın saldırgan ve seviyesiz üslûbu, Gülen’in etrafında başkalarınca oluşturulan önyargı kayalarını kıracak; yakın gelecekte haklılığı da daha net görüleceğinden, bir âlim olarak gerçek değeri daha geniş kesimlerce idrâk edilecek ve eserlerinde dile getirdiği altın değerler daha bir iştiyakla benimsenir hâle geleceklerdir.

Eski Cumhurbaşkanı rahmetli Demirel süreç başladığında hâlâ hayattaydı. Zaman’dan Mustafa Ünal, tecrübeli bir siyâsetçi olan Demirel’e sürecin sorulması üzerine etrafındakilere şu sözleri söylediğini aktarmıştı:

Siyâsetçi aslında güçsüz insandır, ancak ağzına geleni konuştuğu için güçlü gözükür. Her zaman sesi çok çıkar. Âlim güçlü insandır. Ama ağzına her geleni konuşamadığı için güçsüz gözükür. Hoca da âlimdir. Bu yapılanlar, söylenen sözler Hoca'nın itibârından bir şey kaybettirmiyor. Siyâsetle gelen itibâr siyâsetle gider. Siyâsetin yaptığı tahribat kalıcı olmaz. Bak göreceksiniz yakında bunların ayakları damenlerine dolanacak.

Bu söz, çok şeyi özetliyor değil mi?

Devâm edeceğiz…

22 Şubat 2016 Pazartesi

CEMAAT NEDEN VE NASIL KAZANIYOR? (10)

Bu yazı 22 Şubat 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Erdoğan’ın bizzat kendi ifâdesiyle söylediği ‘’Cadı avıysa cadı avı, biz bu cadı avını yapacağız!’’ sözü; yaşanan hukuksuz sürecin en güzel özetidir. Sırf bu sözün muhatabı olmak bile Cemaat’in faydasınadır. Baskı veya kandırılma neticesinde halkımızın bir kısmı böyle bir cadı avını şimdilik destekleyebilir ya da görmezden gelebilir; ancak bu destek, güç tükenip gerçekler ortaya çıkana kadardır. Kandırılanlar da genelde ilk tükürenler olurlar!

Halkımız nezdinde ‘’cadı avı’’ kavramının bir karşılığı pek olmasa da bu kavram; Batılı entelektüel, aydın ve politik çevrelerin fikir dünyasında karşılığı olan ve Erdoğan’ın ‘demoratik’ siyâsî kişiliğini ve karizmasını bitiren bir söylemdir. Eyleme geçirilmiş olması ise Erdoğan ve AKP hükümeti adına daha da vahim bir durumdur. AKP hükümetinin bugün Batı dünyasında Ergenekonvâri yapılar dışında görüşebilecekleri; antidemokratik ve otoriter zihniyetli kesimler dışında hiçbir kapı kalmamıştır. Suriyeli mültecîlerin Türkiye sınırları içinde tutulup Avrupa’ya salınmaması dışında dünya gündemine ait hiçbir konuda Batı tarafından ciddiye alınmamaktadırlar.

Erdoğan’ın, ‘’onları iki günde terörist ilân ettiririm!’’ çıkışına ve ‘höt dedim mi parçalanıp yıkılırlar!’ şeklindeki beklentilerine rağmen Hareket’in hâlâ dimdik ayakta durması, Ali Bulaç’ın tesbitiyle ‘’sosyoloji ile savaşılmayacağını’’ bir kez daha ispatladı.

Sergilenen sivil direnç Hareketin birçok yönünü ortaya çıkardı. Cemaat’i sürekli olarak pasif, ürkek, güçle uzlaşmacı olarak yaftalamaya çalışan hattâ bu konuda yıllardır sözlü ve duygusal tâcizler uygulayan; hamasî nutuklar atarak, devleti ele geçirerek (Milli görüşçü İslâmcı anlayışta olduğu gibi) veya silahlı mücâdelelerle her yere İslâm getireceklerini zanneden dinî kesimler süreç ile birlikte çok kötü tokat yemiş oldular ve olacaklar.  

İslâmcı bir iktidarın sunduğu imkânlara hemen tav olup ona bîat ettiler. Mevcut yolsuzluklara bile ses çıkaramadılar. Tek bîat etmeyen ve yanlışa yanlış diyen Cemaat oldu. Böylece Cemaat, her ulusal ve uluslararası sorun karşısında yumruk sallayıp slogan atmanın ve Filistin gibi yerlerde zulüm gören insanların kanları üzerinden hamâset devşirmenin erkeklik olmadığını; sabrın bir strateji olduğunu, gerektiğinde herkes susarken kendisinin dik durabileceğini cümle âleme göstermiş oldu.

Çocukken, Cemaatten sohbet daveti aldığımı duyan tarikatlı bir tanıdığım kendi felsefesini anlatmak yerine bana ‘sakalları yok!’ diye dakikalarca Cemaat’i kötülemişti. Hattâ bunu ‘Peygamberin sünnetine aykırı hareket ediyorlar!’ noktasında sanki bir ihânet işleniyormuşcasına anlatmıştı. Onun bu yaklaşımını bir çocuk olarak bile garipsemiştim! Üç hafta sonra o kişiyi sakalsız bir hâldeyken gördüm. Ne olduğunu sorduğumda bana devlet vapurlarında iş bulduğunu; ama sakalını kestirdiklerini söylemişti. Sakalları gitmiş; yerine gıybet ve suizannını yaptığı bir sürü insanın günahları yapışmıştı. Ancak o göremese de ben bir çocuk olarak bunu görebiliyordum. O gün, İslâm’ın en büyük sorununun ‘sakalsızlık’ olmadığını anlamaya başladığım, bir çocuk olarak eğitimimin ilk başladığı gündür.

Başka bir gün, Cemaatin yanında Süleymancıları kötüleyen birisi ile karşılaşmıştım. Hizmetten olan abinin o kişiyi tatlı sert azarladığını, gıybet diye ilk kez duyduğum bir günaha girme ihtimâline karşı onu uyardığını ve dakikalarca; Süleyman Efendi ve talebelerinin Kur’an hizmetlerini anlattığını bugün gibi hatırlarım. Hattâ bir çocuk olarak Süleyman Efendi tarikatının adını duyduğum ilk gündür o gün.

İşte Türkiye Müslümanlığının ihtiyâcı olan bu güzel anlayış ve felsefe, İslâmcılık hamâseti ile kirlenmiş zihinlerin de ihtiyâcı olan bir anlayıştır. AK Parti ile en uç düzeyde kirletilen İslâmcılık, süreç sonunda çok ciddî darbe yiyecek ve Hizmet Hareketinin temsîl ettiği Said Nursi’den tevârüs edilen Kur’an ve Sünnet yörüngeli düşünce sistemi, Müslüman ve özellikle Arap dünyası için hem bir ilaç hem de örnek olacaktır. Gandhi’nin şiddetsiz sivil direnişi gibi, bugün gerçekleştirilen silahsız, hamâsete dayanmayan dik duruş, İslâm dünyasına iki şey öğretecektir. Birincisi; İslâmî hareketlerin devletleşmeden de var olabilecekleri ve sivil ve özgür kalmalarının önemi. İkincisi ise; İslâmî var oluşun ancak silahlı direniş, hamâset veya devleti ele geçirip şeriata dayalı demir yumruklu bir rejim tesis etmekle mümkün olabileceğine inanan İslâmcılığın büyüsü bozulacak; insanlar gerçek alternatifi temsil yoluyla Hizmet insanından öğrenmiş olacaklardır.

Erdoğan’ın Cemaat’e en büyük faydası ki bunu çokları dile getirdi; Cemaat’e aksiyon ve birliktelik aşılamış olmasıdır. Tıpkı 28 Şubatcıların daha önce zikrettiğim katkıları gibi; AKP’nin uç noktalara varan hukuksuz baskı ve zulümleri Cemaat’i kenetledi ve üzerlerindeki rehâvet oluşturabilecek tozu kaldırdı; azimlerini kamçıladı. Bu tehditler, sivil anayasa getireceğine inandıkları dindar Erdoğan’dan gelmiş ve onun kışkırtmasıyla geniş bir muhafazakâr kitle ile arasına mesâfe sokmuş olsa da, Cemaat; ne için dik durması gerektiği konusunda çok net. Ancak AKP’li kesimlerin, Erdoğan, AKP hükümeti ve Havuz medyasının her gün değişen onlarca söylemlerine; meselâ, İsrail konusunda kitleler önünde efelenip ardından en büyük ticarî anlaşmaları onlarla yapmaları ve Bilal’in İsrail’e yakıt taşıyan ‘’gemicikleri’’ gibi gerçeklerden ötürü, içleri hiç rahat değil. O yüzden de sürekli olarak, hep Erdoğan’a inanmak istercesine, sadece hamasî söylemlere dayalı bir bağlılık gösterisi sergiliyorlar. Adetâ bir histeri nöbeti yaşıyormuşçasına her dâim, yapılan yanlışları ve söylenen yalanları doğrulama ihtiyacı içirisindeler.

AKP’li çevreler; Erdoğan’ın karizması ve kükremesi ile harekete geçirilen devlet yumruğu ve yoğun ‘ihânet’ söylemleri karşısında, Cemaat’in birkaç gün içinde dağılacağını zannediyorlardı. Cadı avına zemin oluşturma adına ‘mâkul şüpheli’ uygulamaları bile geliştirildi. Oysa Fethullah Gülen’in bir kaç dakikalık bir mülâane duası, eğitim seviyesi yüksek olan Cemaat’i kenetlemeye yetti. Anında organize olarak sivil, demokratik ve hukûkî bir direniş sergilemeye başladılar. Sadece Cemaatin kenetlenmesi değil, sivil tepkinin zarâfeti bile diğer kesimlere örnek teşkil edecek boyuttadır. Twitter’da kimliği belirsiz birkaç kişiden gelen üç-beş kaba mesaj görüp ‘’ay Cemaatçiler ne küfürbaz!’’ diyerek yapay yaygaralar koparan Havuz yazarları bile aslında şaşkınlar ve ürküyorlar.

Öte tarafta AKP cenâhı halkın vergi paralarını kullanarak sayıları beş binlerle ifâde edilen bir küfür, yalan ve algı ordusu kurmak zorunda kaldı. Ellerindeki geniş medya havuzu gücüyle her gün bir yalan uydurarak ve yanlarına çektikleri din adamlarına propaganda yaptırarak kitlelerini kaybetmemenin telaşı içerisine girdiler. Çünkü yalancının mumunun yatsıya kadar yanacağını çok iyi biliyorlar. Tüm amaçları; hukuk tamamen katledilip artık yargılanamayacakları, demir yumruklu bir başkanlık sistemi kurulana dek, mumu sabah namazına kadar sönmeden canlı tutabilmek…

Bu cadı avı sürecinde Erdoğan’ın kullandığı üslûbun da Cemaat’e aslında büyük faydaları oldu. Birincisi, üslûbun çirkinliği ve bir devlet adamına hiç uygun olmayışı birçok kişinin Erdoğan’ın gerçek niyetini sorgulamasına neden oldu. AKP tabanında bile o çirkin ifâdeleri gereksiz bulan, Erdoğan’ın niyetine artık şüphe ile bakmaya başlayan birçok insan oluştu. Ne zamanki çocuklarına terörist, sülük, paralel denmeye başlandı, o zaman amacın farklı olduğunu düşünmeye başladılar. Bu sâyede zihinlerdeki Erdoğan putu, siyâsî anlamda, çatlayıp su sızdırmaya başladı. Hattâ, 7 Haziran seçimlerindeki büyük oy düşüşünün nedenini; Erdoğan’ın bu saldırgan üslûbuna bağlayan bir çok AKP’li olduğu da bir gerçek ve bu basına da yansımıştı zâten. Hattâ denebilir ki; AKP’li çevrelerin şimdiki söylemlerini yalnızca belirsiz ‘paralel’ ifâdesine indirgemek zorunda kalışlarının ana sebebi, bu hakâret ve küfüre dayalı üslûbun seçimlerde vereceği zararı görmüş olmalarıdır. Yâni bu hatadan siyâsî anlamda (oy ütmeye devam edebilmek için) kısmen ders alınmış ve Erdoğan dâhil Havuz medyası, daha çok; ‘paralel’ safsatası üzerinden algı operasyonlarını yürütmeye mecbur kalmışlardır.


Devâm edeceğiz…