Fethullah Gulen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fethullah Gulen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Kasım 2018 Salı

ERGENEKON’UN KARAKTER İNTİHARI, HİZMET ve TOPLUM

Bu yazı 27 Kasım 2018 tarihinde Yeniyon'de yayınlanan köşe yazısıdır.

17-25 Aralık 2013 tarihleri sadece siyasi bağlamda değil, sosyal psikolojik açıdan da tam bir dönüşüm ve kaderdenk noktası oldu. Fethullah Gülen Hocaefendi, bir yazısında kaderdenk ifadesini kullanırken onu ‘’kazanma ve kaybetme kuşağı arasında bir nokta’’ olarak tarif eder ki bu yazının ana maksadına ışık tutması açısından önemli bir tanımlama bu.

Bu dönemde sosyal psikolojinin yapmaya çalıştığı gibi hem toplumsal ve siyasi birtakım hadiselerin toplum ve gruplar psikolojisi üzerinde hasıl ettikleri etkileri gözlemleme imkanımız oldu hem de halihazırda toplumun ve farklı farklı grupların içlerinde uzun bir süredir biriktirdikleri ve bu önemli hadiseler neticesinde bir patlama etkisiyle ortaya saçtıkları karakterlerini, hayretler içerisinde, müşahede etme imkanı bulduk. Tabi uzun süredir ülkeye, ülke insanına ve hadiselerin gelişim şekillerine vakıf olan ve bunları özellikle yurt dışından (sistem dışından) takip edebilen bazı kişiler için bunlar pek de şaşırtıcı olmayan, beklenen karakter patlamaları idi. Bazıları yaşanan bu durum karşısında o kadar şaşırmışlardı ki, Dostoyevski’nin ‘’Böylesine güzel bir gökyüzünün altında, bu kadar kötü insan nasıl yaşayabiliyordu?’’ dediği gibi onlar da hep ‘aziz’ bildiğimiz bir milletin bağrında bu kadar sefil bir karakter nasıl gizleniyormuş diyerek hayret ediyorlardı. Hatta bir zamanlar onlar da dine hizmet ediyor diye bildikleri bazı İslamcıların inanılmaz karaktersizlikleri, kadın-çocuk demeden zulmetleri ve her gün onlarca yalan söylemeleri karşısında bu sefer Mehmet Akif gibi hissediyor ve ‘’yirmi yüzlü insanları gördükçe iki yüzlü insanları sever oldum’’ deme noktasına geliyorlardı.’

Büyük çoğunluğu itibarıyla Türkiye insanının, yalan söylediği aşikar olan, bir siyasinin lafına ya inanarak ya da menfaat gözeterek kendi çocuk ve akrabaları da dahil olmak üzere bir sürü masum insana nasıl hain ve terörist muamelesi yapabildiği, bunun da ötesinde soykırım sayılabilecek haksız ve adaletsiz uygulamaları nasıl da sessizlik içinde seyredip alkışlayabildiği tarihin yapraklarına işlenmiş oldu bu kısa zaman dilimi içerisinde. Ayrıca, yıllarca Ömer’in adaleti, Peygamberin yırtık hırkası, bir iki lokma hurması vb. ifadeleri bayraklaştırarak siyaset yapan siyasal İslamcı zihniyetin ne kadar iğrenç, hırsız ve sahtekar bir hile balonu olduğu da iyice gözler önüne serilmiş oldu.

Gelin bunlara hep ‘üstün’ hasletleri ile övünen, sağcısıyla, solcusuyla, Atatürkçüsü ile ve liberali ile toplumun diğer kesimlerini de ilave edelim. Hepsi bir şekilde derecelerine göre ortak oldular bu haksızlıklara ve karakterlerinin gereğini sergilediler sıraya dizilmişçesine.

Evet karakter dedik, oradan devam edelim…

ABD’de yaşadığım 17 yıl boyunca etrafımdaki arkadaşlara milletin büyük bir yüzdesinin tesbit edilmemiş-adı konmamış ne tür karakter bozuklukları ve ciddi ruh (akıl) hastalıkları ile malul olduğunu anlatırdım hep ve ciddiye alınmazdım. Benim gözümde 2012-13 sonrası dönemde; hep bağrında var olan ve çeşitli faktörlerden ötürü sürekli büyüyen bir iç hastalığın semptom patlamasını yaşadı insanımız.Uzun süredir geliştirdikleri tavır ve tutumlarındaki eksiklik ve zayıflıklar, Einstein’ın ifade ettiği gibi, zamanla karakter zayıflığına dönüşmüştü ve belki de Heraclitus’un dediği gibi de o karakteri sonradan onun kaderi halini almıştı.

Yani bu hadiseler patladığında ortaya çıkan ‘’toplumsal karakter fotoğrafı’’ (zaafı), Yousuf Karsh’ın resmettiği şekliyle ‘’karanlıkta tab edilmişti’’; tıpkı fotoğrafların karanlık resim odalarında tab edilmeleri gibi. Zaman, karanlık bir oda olmuş ve bir milletin karakterini çürüten mantarlar o karanlığın bağrında gelişip bünyeyi sarıp sarmalamışlardı adeta.

İşte böyle karanlık dehlizlerde gelişen bu karakter sorunları ve hastalıklar bir insan, bir millet veya bir topluluk duvara tosladığında ortaya saçılıp dökülüverirler. Normal insanlar bu tavırlara sadece tepki verirlerken bunları okumasını bilen insanlar ise onları, sanki basılan o resmi ellerine alıp inceler gibi bir hassasiyetle alıp okurlar ve muhataplarının karkter analizlerini yaparlar. Bu insanların bir kısmı aklı selim sahibi olanlardır ki onlar okudukları karakter sayfalarından dersler çıkarırlar ve muhataplarına göre stratejiler belirlerler, iyi ile kötüyü ayırdedip geleceğe dair stratejiler belirlerler. Bazılarıysa benzer analizler yaparlar ama bunları daha üst düzey toplumsal manipülasyonlar için kullanırlar. Bazıları da vardır ki onlar sadece kurnaz ve çıkarcıdırlar. Ortaya dökülen bozuk karakter ne kadar çirkef, zalimane, gaddarane ise onlar o kaynağa o kadar yaklaşırlar ve taraflarını güce, korkuya, gelecek endişesine bağlayarak okumalar yaparlar. Nitekim, aynı hadiseler, işte onların karakterlerini de bu şekilde ortaya çıkarmış olurlar. Yani depremin kendisi bir kısım karakterleri ortaya dökerken, artçı sarsıntıları da daha farklı kesimlerin karakterlerinin ortaya dökülmesini sağlar çoğunlukla.

Pozitivist ve pragmatist temeller üzerine bina edilmiş İttihatçı-Kemalist Cumhuriyet rejimi sadece ekonomik ve siyasi anlamda değil milletin karakter inşası noktasında da çok başarısız oldu. Bunun da ötesinde rejim; toplumu parçalara ayırarak yönetme ve şekillendirme, devleti kutsama ve bireysel gelişimi gözardı etme temelli kurulduğundan dolayı insanlardaki bu tavır ve karakter boşluklarının ana müsebbibi oldu. Halkının bu yöndeki gelişimini eksik bırakmakla kalmadığı gibi aksine çoğu zaman onu suistimal de etti. Seküler bir toplum olmasına rağmen Batı’daki seküler ahlak eğitimi de ıskalandığından ve din hep baskılandığından dolayı da bu durum toplumdaki ahlaki ve duygusal çöküntüleri katlayarak artırdı.

Yani bu noktada sanırım Nietzsche haklıydı. O, karakter; sahip olduğunuz bazı tecrübelerden ziyade eksik olan bazı tecrübelerin noksanlığından kaynaklanır der. Benim yukarıda arzetmeye çalıştığım karakter sorunları işte o devlet profilinin halk nezdinde (ahlaki gelişim ve eğitiminde) eksik bıraktığı, adres etmediği, ihmal edip, noksan bıraktığı, bazen de siyasi ve politik maslahatlarla suistimal ettiği tecrübelerin (karakter-ahlak kabiliyet ve reflekslerinin) eksikliklerinden dolayı ortaya çıkmışlardı veya zaten hep olan sorunlar o ihmaller neticesinde metastaz kanser aşamasına kadar ilerlemişlerdi. 
Hani hep verilen güzel bir örnek vardır; halkın sütü neyse kaymağı da odur, o nedenle yukarıya da o çıkar derler; bozuk siyasi erki ve devlet ricalini resmederken. Bunun tersinin de, aynı anda, doğru olabileceğini önceki yazılarımızda ele almıştık. O bozuk toplumun içinden çıkan bozuk erk de kurnaz, çıkarcı ve fırsatçı olduğundan dolayı zamanla o halkın karakterini daha da çürük bir hale getirebilir. Tıpkı John Locke’ın dediği gibi, ‘’bizler bukalemunlar gibiyizdir; ahlaki karakterimizin renklerini ve tonlarını etrafımızı çevirenlerden alırız’’. Demokrasiler içinde büyüyüp gelişmiş olan faşist hükümetlerin yaptıkları da bu olagelmiştir hep. Zaten benzer hastalıklarla malul olan halk da zamanla onların büyüsüyle daha farklı ‘bozuk karakter’ renkleri ve tonları geliştirmeye başlar ve sorunlar artarak büyür.

Charlie Chaplin, belki de o komedyen zekasının cilvesiyle, ‘’bir insanın gerçek karakteri sarhoşken ortaya çıkar’’ der. Bunu sosyal ve psikolojik gerçeklere genişletirsek eğer, gerçek karakterin kendini kriz zamanlarında, felaket dönemlerinde yani sorunlar, yıkımlar ve sıkıntılar başgösterdiğinde ortaya çıkaracağını söylemek yanlış olmaz. Yazar Robert KcKee, gerçek karakterin insanın baskı altında iken yaptığı seçimler, tercihler ile ortaya çıkacağını; baskı ne kadar büyükse o ifşanın o kadar derin olacağını ve karakterin temel doğasını daha iyi yansıtan bir seçim şeklinde belireceğini söyler.

Bazı durumlarda ise gerçek karakter bir şeyin yoksunluğunda değil verilen veya elde edilen şeyin ağırlığını kaldırmaya liyakatı, kabiliyeti olmayan insanların düşeceği durumlarda da ortaya çıkabilir. Bu bir anda zenginleşen insanlarda söz konusu olabileceği gibi, güç elde etme durumunda da ortaya çıkabilir. Abraham Lincoln, sıkıntı anında ortaya çıkan karakter konusunu bir adım daha öne götürerek, ‘’bir çok insan sıkıntılara direnebilir fakat bir adamın karakterini test etmek istiyorsanız ona güç verin’’ der. Yıllarca mülayim, ‘mübarek’, fedakar, alçakgönüllü görünen veya fakir bir hayat yaşamış bazı insanların ellerine para, güç, makam vb. imkanlar geçince zalimleşmeleri sadece sonradan oluşan bir bozulmuşluğun değil, karakterde gizli olan bazı hastalıkların da ortaya çıkmasıdır.

Dindar kimliğine ve dinin öğretilerine rağmen bazı insanların yaşanan zorluklar hemgamında, bazılarının da idareci konumuna geldiklerinde nasıl çirkefleşebildiklerini gördüğünüzde hayretler içerisinde kalırsınız ve ilgili kişilere o şahıslardaki hastalıkları tedavi ettirmeleri gerektiğini önerdiğinizde tepki bile alabilir, o kişilere haksızlık yapmakla itham edilebiirsiniz. Çünkü o idareciler bahsi geçen insanları o sorunların boğuşulduğu ve onların alt tabakadaki insanlarla etkileşim halindeki, zorlu ortamda açığa çıkan halleri ve karakterleri ile hiç muhatap olmamışlardır. Aksine, o sorunlu şahıslar o idarecilerin sadece güç ve yüksek makamı temsil eden huzurlarında hep süklüm-püklüm, itaatkar, saygılı ve kibar haller takınmışlardır. O nedenle sizin işaret ettiğiniz ikilemi algılayamamışlar ve inanamamışlardır. Mesela, genelde hep üst yöneticilerin zalimlik yapabilecekleri düşünülür. Oysa öyle karakterler de vardır ki sıkıntı anında sergiledikleri itaatsiz ve saygı sınırlarını aşan (zorlayan değil) tavırlarıyla (açığa çıkan karakterleriyle) liderlerinin o zorlu zamanlarda en çok ihtiyaç duyacakları uhuvveti, dayanışmayı, güveni, imajı ve desteği kırarak kendi üstlerine ve etrafındaki insanlara zulüm ederler. İşlerini kaybetme endişeleri de yoksa şayet; bu zulümlerini katlayarak artırırlar.

Kendisi güç ve makam sahibi iken zorlu bir ego imtihanı karşısında karakterinin en karanlık noktalarını bir yanardağ gibi öfke ve kin patlaması ile ortalığa saçan Şeytan, meselenin ilk olarak değindiğim boyutu üzerinden kendi imtihanı kaybetmişken, onun kullandığı yöntem ise daha çok ikincisi yönünden olmuş ve ağına düşürdüğü bazı zayıf karakterli zalimleri hep o imkanlar üzerinden yoldan çıkaragelmiştir. Her iki durum da gerçek karakterin en gizli dehlizlerini gözler önüne serme potansiyeline sahiptir.

Her insan yaşanan zorlukların, ümitsizliklerin ve endişelerin çapına göre bu tür imtihanlardan ve karakter testlerinden geçer. Kimi insanlar en ufak zorluklar karşısında bile kötü karakter örnekleri sergilerken, bazı daha derine itilmiş karakterler de daha büyük sorunlar yaşandığında ortaya dökülürler. Bazıları sıkıntı anında düşene yardım etmek yerine güçlüye yanaşmaya çalışabilirler. Hadiseler karşısında her şeyden şikayet edip suçlayacak insan arayanlar olabilir. Tüm bu olanlar onun-bunun yüzünden başımıza geldi yaygaları kopararak zalimden daha çok mağdura sesini yükseltenler çıkabilir. İnsanlara ümit aşılamak yerine her şey bitti, suya atlayıp kurtulun yaygaraları koparanlar varolabilir. Bilerek veya bilmeyerek insanların son kalan ümit kırıntılarını da yok edenler bulunabilir. Fitneden uzak duruyorum iç yalanlarıyla aslında geleceğinden endişe duyduğu için mazlumları terkedenler çıkabilir. Her şeye önce veryansın edip, içini güzelce boşaltıp sonra da vardır bir hikmeti diyerek güya sabır kahramanlığı yapanlar da bulunabilir. Zalime karşı, hataları olsa bile, mazlumlara destek olmak gerekirken onlar da hakettiler diyenler; ben zaten demiştim, şimdi çeksinler diyenler her zaman çıkabilir. Yaşanmış bir olay diye duymuştum. Moğol saldırıları sonrası kanlı Bağdat sokaklarına gidelim. Moğol cellat yüzlerce baş kesmiş ve artık yorgunluktan elindeki kılıcı tutacak hali kalmamıştır. Sonunda bitap bir halde kılıcını elinden düşürür. Birazdan kafası uçurulmak üzere korku içinde sırada bekleyenlerden biri hemen öne atılır ve kılıcı eline alarak celladın eline uzatır. Belki bana merhamet eder diye geçirmişti içinden o kişi belki de kendisini öldürmeyip yanına yardımcı olarak tutacağını… Normal zamanlarında zalimlere karşı her zaman hakkın ve halkın yanında olduğunu dile getirmiş birisiydi belki de o kişi, kim bilir!

İşte zorluklar ve acziyet halleri bazı insanların bu tarz karakterlerinin ortaya çıkmasını sağladığı gibi, (iyi veya kötü) yeni karakterler geliştirmesini de temin edebilir. Sonuçta; gelişmelere verdiğiniz tepkiler ve takındığınız tutumlar en başta da işaret ettiğim gibi zamanla karakteriniz halini alabilirler. O nedenle de hadiseler karşısında güçlü durabilmek, kendi olarak kalabilmek ve hadiseleri sabırla göğüsleyebilmek her insanın sergileyebileceği kabiliyetler değildir. Zaten zorlukları sabır ile göğüsleyip ümidini koruyarak geleceğe dair atılımlar yapmak, hadiselerden ne kendini ne de etrafındakileri sarsmadan sıyrılabilmek, her şeye rağmen kendi olarak kalabilip, zalime boyun eğmeden, hatta zayıflık bile göstermeden dik durabilmek, insanlara hala ideal ve ufuk aşılayabilmek, kısaca onlara hakkı ve sabrı tavsiye etmek önemli bir meziyettir. Kur’an’da salih insanların bu çerçevede tarif edilmiş olmaları bu yüzden önemlidir. Salih kulların sıkıntılar karşısında sergiledikleri tavır yani karakterlerinin gerçek kıvamı işte böyle temayüz eder.

Çok büyük sıkıntılara hatta bir soykırıma maruz kalsa da Hizmet insanının sabır, tevekkül ve dua ile yoluna devam edip elinden geldiğince birbirinin elinden tutmaya çalışması ve ideali gereği hakkı ve sabrı yayma gayretlerine devam ediyor olması bu çizgide bir karakterin göstergesidir. Onların hiç birinin şiddete başvurmaması, savunduğu ilkelerin sadece teorik anlamda değil pratik anlamda da onun artık bir karakteri haline geldiğini tüm dünyaya ve melei alaya göstermektedir.

Dünün hep mağdur edebiyatları yapan, yaşadığı durumlardan hep başkalarını suçlayan, sürekli düşmanlar üreterek kendine taraftar edinmeyi bir yöntem olarak belirleyen siyasi geleğin bazı temsilcilerinin bugün güç, para ve imkanlar ellerine geçince kendi zalimlerinden nasıl daha zalim bir çakal sürüsü haline dönüşebildiklerini, din adına kullanageldikleri söylemlerinde ne kadar yapmacık olduklarını, karakterlerinde ne derin kinler, hırslar, öfkeler, acımasızlıklar, kişilik bozuklukları ve düşmanlıklar barındırdıklarını görüyor bu dünya ve hem melekler hem de tarih bunu hüzünle kaydediyor.

Ergenekon suç örgütü ise, toplumu hep bölerek ve birbirlerine düşürerek geldi bugünlere. İslamcılardan tek farkları kendilerine teslim edilen devlet aygıtının dümeninde iken en azından bazı devlet kaidelerine uyuyormuş gibi roller takınmaları idi. Oysa kendi halkına her türlü şekilde zulm etmeye devam ediyorlardı. Onlara bu ihaleyi tevdi etmiş bazı çevreler, çıkarları gereği onların bu zulümlerine göz yumuyorlardı. Batı dünyası ve dünyanın geri kalanı da çıkarları gereği bu anlayışın temsilcilerini idare ediyor, onların metodlarını görmezden geliyorlardı. Gelinen noktada Ergenekoncu klik, artık İslamcı zalimleri alet olarak kullanarak kendisine tehdit olarak gördüğü Müslüman bir hareketi soykırıma tabi tutuyor. Fakat basiretleri bağlı! Hem güç hem de gelecek endişesi ile yaşadıkları kaybetme korkusu onları zehirlediğinden dolayı onların da gerçek karakteri ortaya saçılıyor bugün. Ama güç sarhoşluğu ile bunun farkında değiller. Oysa tüm dünya gelecekte daha da net görüleceği şekilde İttihatçı-Ergenekoncu geleneğin özellikle yeşil İslamcılıkla birlikte hareket ettiğinde, ne kadar çirkin, ne kadar aşağılık, işkenceci, soykırımcı ve ırkçı bir karaktere ve zihniyete sahip olduğunu görüyor. Gün gelip şartlar değişirse ve eğer dünya faşist reflekslere yenik düşmeden aklı selime teslim olabilirse işte o zaman dünya devletleri ve Türkiye’nin yeni yöneticileri bu zihniyetten ya kurtulmak ya da onu rehabilite etmek isteyeceklerdir. Bunun yolu da sıkıntı anında aklı selim, kalbi selim bir karakterin özelliklerini sergileyebilmiş olanlarla ortak projeler geliştirip, bu vahşi hayvanlardan daha aşağılık olan zihniyeti hapsetmek ve rehabilite etmektir. Onların bu çürük karakterlerinin etrafına bir duvar örüp onları o duvar içinde başkalarına zarar vermeden rehabilite etmektir.

Yani anlayacağınız Ergenekon zihniyeti aslında çoktan kendi kafasına sıkmış oldu. Bundan böyle faşist bir dünya dışında kendilerine hareket alanı kalmadı. Sahte laiklik-demokrasi balonları patladı. Artık yapay zalimlerin ardına sığınarak ne kendi suçlarını örtbas edebilecekler ne de kendi korkak ve çirkef karakterlerinin ortaya saçılmasını önleyebilecekler. Zira kadın ve çocukları bile ölüme itmekten, onları rehin olarak kullanmaktan imtina etmeyecek kadar iğrenç bir karaktere sahip olduklarını herkes görüyor. Bu suç örgütü yapı yaşadığı her bir sıkıntıda daha üst bir katmanını piyasaya sürmek suretiyle nasıl derin, uluslararası bir iğrençlik ağı kurduğunu da dünyanın önünde açık bir şekilde sahneleyecek ve kendi sonunu daha da hızlandıracaktır.

Normalde ‘karakter suikasti’ ifadesi pek yaygındır. Başkalarının karakterine saldıran, ona zarar vermeye çalışan kişiler kastedilir bu ifade ile. Bense bu yazının başlığında hiç kullanılmayan ‘karakter intiharı’ ifadesini tercih ettim. Çünkü bu yazıda resmedildiği gibi bazıları belli dönemlerde sergiledikleri tavırlar ve yaptıkları yanlışlarla kendi bozuk karakterlerini bir lağım patlaması gibi ortalığa saçıverirler ve zamanında kendilerine boyun eğmiş, susmuş insanlar dahil herkesin nefretini kazanıp kendilerinden tiksinti duyulan konumlara düşerler. İşte bu; bir karakter intiharıdır!  Bunun tersi ise salih kulların tarif ettiğim tavırlarıdır ki o da Cennet kokuları gibi etrafa yayılan ve algılayabilen gönüllere itminan duygusu yaşatan bir karakter havzasıdır.

Şimdilik bu kadarıyla iktifa edelim. 

31 Ekim 2017 Salı

CEMAAT ELEŞTİRİSİNDE DENGE

Bu yazı 31 Ekim 2017 tarihinde Yeniyon'de yayınlanan köşe yazısıdır.


Her ne kadar yazı içerisinde Ahmet Kuru’nun son yazısını adres vermiş olsam da sadece birkaç noktaya değindikten sonra bazı genel hususlara işaret ederek devam edeceğim ve benzeri yaklaşım ve üsluplarla ‘eleştiri’ yazıları yazan insanlara bir bakış açısı sunacağım.

Ahmet Kuru’nun ‘’Liderler, Prensipler ve Peygamber Örneği Problemi’’ başlıklı yazısına bir çok insan tepki verdi ki bunlardan birisi de bendim. Yazının dini referanslar yönünden eksiklikleri olduğu gibi, genel kompozisyon açısından eleştirilebilecek kurgusal ve mantıksal kusurları da mevcut. Hatta bu kurgusal hatalar o kadar belirgin ki yazı, akademisyen kimlikli bir insanın kaleminden çıktığı için yaşadığımız stresli zulüm döneminin de etkisiyle insanlarda ister istemez, haklı veya değil, bir niyet sorgulamasına yol açıyor. Bu noktayı sonra açacağım.

Yazıda genel anlamda ‘dini liderler de sorgulanabilir’ sorgulaması yapılmak istenmiş ancak bu; içerisinde hakikat kırıntıları barındıran fikir çok yanlış bir kurgu üzerine oturtularak Gülen’e eleştiri ötesi bir saldırı malzemesi halini almış. Kimse kimseyi kandırmasın! Bu tür yazılara insanlar tepki verdiklerinde çoğu insan sadece hislerine göre değil, bilgi ve tecrübelerine göre de fikir belirliyor ve tepkilerini yazıdaki kusurlardan esinlenerek veriyorlar. Böyle tepkiler karşısında birilerinin hemen liberal aydıncılık oynayıp, ‘bak gördün mü eleştiriye açık değiller’, ‘Gülen’i kutsuyorlar’, ‘yazanı linç ediyorlar’ vb. şekillerde banal savunmalar yapmaları hiç de doğru değil. Bunu etik olarak doğru bulmadığım gibi yapan bazılarını da bir süredir takip ettiğimden dolayı onların psikolojik yönden birtakım rahatsızlar ve önyargılar taşıdıklarını bile düşünüyorum.

Bir de bazı gazeteciler varki kendi savlarını destekler nitelikteki veya tanıdıkları insanlar tarafından yazılan bu tür yazılara karşı tarafgir destekler veriyorlar. Bunu yaparken de bazen insaf ölçüsünü kaçırdıkları da oluyor. Çünkü tepkilerini her ne kadar aydın kimliği ve havasında yazsalarda aslında duygusal tepkiler (destekler) verdiklerini fark edemiyorlar. Mesela, Ahmet Kuru’nun bu hakkaniyet sınırlarını zorlayan yazısı karşısında Gülen’e yapılan yanlış ve haksız benzetmeye veya yazıdaki kurgusal hatalara hiç laf etmeden sadece yazıdaki ‘’herkes gibi, dini cemaat liderleri de sorgulanabilir’’ anafikrine odaklanarak yazıyı öven, savunan bir kaç yazar oldu. Çünkü kendileri de Cemaat eleştirisi üzerine yazılar yazmış, Twitler atmış ve konu ile duygusal bir bağları oluşmuştu. Oysa dindar olan o insanların en azından yazıdaki uygunsuz benzetmeyi tasvip etmediklerini belirtmeleri uygun kaçardı. En başta da yazarın kendisi yazısını öyle uygunsuz bir örneğin üzerine oturtmayabilirdi.

Çoğunuzun gözünden kaçmış olabilir ama ben söyleyeyim. Baştan sona Gülen eleştirisine odaklı olan yazının başlığı her ne kadar  ‘’Liderler, Prensipler…’ şeklinde yazılmış olsa da yazının link adresi ‘’Liderler, Ahlaksızlık…’’ ifadesini içeriyor. Web dizaynından anlayan birisi olarak şunu diyebilirim. Demek ki yazının ilk orjinal dosyası bu başlıkla oluşturulmuş ve İnternet’e yüklenmiş. Yazıdaki başlık sonradan; ‘ahlaksızlık’ yerine ‘prensip’ ifadesi ile değiştirilmiş. Muhtemelen bu, gelecek tepkileri azaltmak düşüncesiyle yapılmış. Yani yazar aslında Gülen eleştirisine adadığı bir yazının dosyasını oluşturmaya o ‘ahlaksızlık’ ifadesi zihninde ön planda iken başlamış. En azından seçilen ifade bunu düşündürüyor.

Hal ve yazıdaki hava böyle olunca da insanlar yazıdaki bu çok yanlış ve haksız girişi tasvip etmedikleri için tepkiler verdiler ve dindar bir insan neden böyle bir yazı örgüsü kurar düşüncesine kapıldılar. Eski Zaman Gazetesi yazarlarından Abdülhamit Bilici de bu noktaya işaret ederek Gülen gibi hayatı hep takva dairesinde geçmiş bir insanın Elijah Muhammed örneği üzerinden eleştirilmesini hakkaniyetsiz bulduğunu ifade etti. Çünkü Gülen’in bu şekilde; ahlaksızlığa, aldatmaya ve dini düşünceleri istismara vurgu yapan o tarz bir benzetme ile başlanan bir kurgu içerisinde  eleştirilmiş olması gerçekten muhafazakar bir insandan beklenmeyecek bir tarz ve insanlar da işte tam olarak bu kurgusal yanlışlıklara ve ilave bir kaç bilgi yanlışlığına tepki verdiler.

Fakat en başta belirttiğim gibi, bazı yazarlar bunu kabullenmek yerine sadece yazıdaki ‘lider de eleştirilebilir’ noktasını ön plana çekerek yazıya destek verdiler. Oysa gözardı edilen gerçek şu ki, yazıyı eleştiren insanlar içerisinde yazıdaki bu ana fikre karşı çıkacak tek bir kişi bile belki de yoktur. Cemaati tanımayan insanlar bilmezler; ancak birçok Cemaat mensubu İslam ülkelerinde hep hakim olan bu tür uygulamaları eleştirir. Özellikle de önümüzde Erdoğan üzerinden yaşanan canlı bir örnek üzerinden zulüm gördükleri bir noktada bu tarz eleştirel bakışları kendi içlerinde dile getiren nadir hareketlerden oldukları bile söylenebilir.

Nitekim, Yeniyön’den Emre Uslu da bu konuda şöyle dedi: ‘’Eğer Kuru görüşünü hiç bir örnek vermeden söyleseydi buna itiraz edecek hiç bir kimse çıkmazdı. Özellikle de Cemaat içinden bu görüşü benimseyen önemli bir kitle olduğunu biliyorum’’.

O nedenle de yazıdaki başarısızlığı ana fikri ile örtme çabaları sadece yapanın imajına zarar verir çünkü muhatap alınan kitle zeki bir kitle. Bu noktada Emre Uslu’nun tam olarak katılmadığım bir görüşüne de değinmek isterim:

Şöyle diyor:

‘’Ancak Kuru Erdoğan yerine Fethullah Gülen örneği ile argümanını anlatmaya başlayınca Cemaatten yoğun itirazlar gelmeye başladı. Bu itirazın kendisi bile Kuru’nun ikincisi tespitinin doğruluğunu ispatlıyor: “takipçiler genel prensipler yerine lidere itaati önemserler” Gülen’in takipçileri prensipleri değil de iteati önemsediklerinden bizzat Gülen’in koyduğu prensiplere bakıp Kuru’ya cevap vermek yerine Gülen’i savunmaya kalktılar zira onlar için prensip değil lider iteati önemliydi.’’

Her ne kadar Emre Uslu doğru bir tesbitle ‘’Gülen’in koyduğu presiplerin’’ varlığına işaret etmiş olsa da bizzat Kuru’nun kendisi bunu gözardı ediyor yazısında. Yani Gülen’i ‘’genel prensipler’’ va’z etmekten imtina eden (veya bunu başaramamış, yanlış bir zemine oturtmuş) bir lider olarak lanse ediyor. ‘’Liderler mi, Prensipler mi?’’ alt başlığı altında Gülen’in insanlara genel prensipler yerine lidere itaati ön plana çıkaran bir liderlik hatta İslam’i anlayış (salt Peygamber örneklerini öne çıkararak yönetme, şekillendirme gayreti) benimsediğini iddia ediyor. Bu çok eksik bir bakış açısı ve Gülen’i yıllardır okuyan, irdeleyen insanlar Gülen’in Kuru’nun çizdiği tablodaki yerini göremiyorlar. Bu görememe sadece lidere aşırı bağlılık veya itaat gibi bir göz körlüğünden kaynaklanmıyor.
Yapılan itirazları o nedenle salt bu düzleme indirgemek bence aceleci bir çıkarım. Elbette her hareket, cemaat, tarikat, siyasi oluşum hatta Batılı şirketler bile bu itaat ve önderin karizmasına ve çizgisine bağlılık gibi hususlardan derecesine göre nasiplerini alıyorlar ve bu Cemaat için de geçerli. Ancak Kuru’nun yazısına verilen tepkilerin ana motivasyonu, yazıdaki ana fikri bile başarısızlığa uğratan bu kurgusal ve hatta gerçeklikten kopuk yorumlar iken insanların büyük ölçüde bu motivasyondan beslenen tepkilerini prensip yoksunluğundan veya lidere iteattan dolayı yani salt o reflekslerle verdiklerini söylemek biraz haksızlık gibi geliyor bana.

Kuru’nun diğer önemli açmazı da Gülen’in Cemaat’i ‘’genel prensipler’’ geliştirmektense Peygamber örnekleriyle (‘yanlış’ bir motivasyonla) şekillendirme gayreti içerisinde olduğuna ve bunu yaparken de onlara itaatkar ve sorgulamayan bir hüviyet kazandırma gayreti içerisinde olduğuna dair zorlama bir yorum da var. Bu Cemaat insanı gerçekliğinden de, Gülen’in Kur’an’dan süzülen prensipler üzerine Cemaatini oturtma gayretini de görmezden gelmek anlamına geliyor. Gülen’i anlatan bazı Arap alimler ve bazı Batılı sosyologlar bile bunun aksini söylerken, yıllardır onun eserlerini ve pratikteki uygulamalarını yakından takip eden insanlar bu yorumların yanlışlığını görerek tepkiler veriyorlar. Ayrıca, Twitter üzerinde kimlikleri belirsiz yüz küsür insanın verdiği tepkiyle bir hareketin düşünsel, fikri ve duygusal tepkilerini tam gerçekliğiyle kavramış olmazsınız. Denge şart!

Aynı şekilde; Gülen’in ‘’peygamber yolunun kaderi’’ örneklendirmesini salt olarak Cemaatin halet-i ruhiyesini rahatlatmak için veya yönetim kadrosunun hataları sorgulanmasın diye kullandığını söylemek de hakkaniyetli değil. Gülen’in yıllara yayılan eserlerini analiz eden insanlar bu kullanım şeklinin birtakım prensipler geliştirme ve onu bir felsefik temele oturtma gayreti olduğunu görebilirler. Bu örneklendirmenin iman inşası niyetiyle hizmet gayreti yürüten bir hareketin fikri taşlarından biri haline getirilmesi saf niyetle hatta akademik nazarla bakan birisi için gayet doğal ve verimli bir gayret olarak görülebilir. Eksik bakışlar bunu dini duyguların suistimal edilmesi şeklinde görebilirler ki bunun da önüne geçmek güç. Bu zaviyeden bakınca dini bir hareketin başında olan ve doğası gereği dini referanslar kullanması gayet doğal olan her lideri yönettiği insanların duygularını suistimal etmekle veya onları yanlış yönlendirmekle suçlamak mümkün.

Meselenin bir yönü daha var:

Kuru’nun yaptığı tarzda liderin şahsiyetini hem de eksik ve yanlış bir kurgusal düzlemde hedef alarak yapılan ve ‘’akademik yorum-analiz’’ gibi sunulan yazıların zaten arzu edilen faydalı değişimleri (eğer varsa) netice vermeleri, bir değişimi tetiklemeleri pek mümkün değil. Çünkü onları okuyan insanlar doğal olarak yazılardaki şahsiyete saldırma amacını görecekler ve tepkilerinde onu ön plana çıkaracaklardır. Yoksa tekrarla söyleyeyim ki liderlerin ve yöneticilerin eleştirilebilirliği noktasında Cemaat içerisinde ilkesel bir noksanlık yoktur. Onları zorla ‘Gülen’i kutsuyorlar asla eleştirmezler’ şeklinde lanse etmek haksız bir yorumdur. En başta bir grubu zorla liderlerini eleştirmeye davet etmek, ki bu son dönemde çokça yapılıyor, bile başlı başına irdelenmesi gereken bir ruh halidir ve sempatızan olan insanların da bu tarz zaviyeleri belli filtrelerden geçirerek değerlendirmeleri haklarıdır.

Bu meselenin bir yönü daha var ki Kuru bu noktayı da kaçırıyor. İslami oluşumlarda bazı liderlerin itaat bekledikleri ve o yönde usüllerle gruplarını yönettikleri doğrudur. Fakat bunun bir kısmı grup yönetiminin yapısı gereği doğal bir gelişmedir. Sivil sistemlerden askeri sistemlere kadar her oluşum bundan nasibini alır. Sorun; itaat kültürü zulüm ve suistimal noktasına ulaştığında veya verim üretemez duruma geldiğinde ciddi bir hal alır. Bunun değişmesi yönündeki irade de o grubun kendi seçim tarzıdır. Bu da zamanın şartlarını okuyabilme yeteneği, değişme azmi ve bunu görebilme kabiliyeti gibi bir çok husustan beslenir. Bazen de gruplar bunu tam göremeselerde zamanın şartları insanları ve grupları değişime zorlar ki bu da bir süreçtir. Batı’da dışarıya göç ederek kaynak araştırma, Klise sultasına karşı çıkma, Rönesans fikri, demokratik anlayışlar ve hatta ekonomik atılımlar hep yaşanan büyük sıkıntıların, hataların ve çaresizliklerin akabinde hayat bulmuştur. O nedenle de Cemaat’in bu süreçte değiştiğini görmeden ve bilmeden zoraki ‘değişime kapalılar’, ‘eleştiri yapmıyorlar’ yorumları yapmak veya daha da öteye gidip Mustafa Akyol’un yapmaya çalıştığı gibi onları, eksik sosyolojik bakış açılarıyla, bir kült gibi sunmaya çalışmak son derece yanlış düşünceler.

Bir hareket içerisinde gelişen bazı uygulamaların yanlışlığı veya eksikliği aslında liderin de değiştirmeye çalıştığı şeyler olabilir. Nitekim, Gülen sürekli bir şekilde bir kalp inşası (kalbin zümrüt tepeleri), ölçüler (ölçüler ve yoldaki ışıklar) ve daha bir çok hususu irdelerken veya salih insanı tanımlarken hep prensip insanı inşa etme gayreti içerisindedir ve eserlerinde ve uygulamalarında sürekli olarak meşvereti ön plana çıkarır. Bunun eksikliğini hatta bazı kibirli yönelimlere yol açabilecek hissiyatları eleştirerek yanlış ‘abilik’ uygulamalarını eleştirdiği de vakidir. Bunlar irdelenmeden yapılan analizler eksik kalmaya mahkumdur ve kısıtlı kalırlar.

Kuru’nun bir hatası da Gülen’i Peygamber kıssaları anlatma üzerinden eleştirirken istihza içeren bir üslupla sanki Hz. Muhammed’in uygulamasının zıddına hareket ediyormuşcasına Gülen’i zulümden yurtdışına kaçan hatta en önde kaçan bir şahsiyet gibi sunmaya çalışmasıdır ki bu da Gülen’in sevenlerinin kalbini kıran ve onları tepki vermeye iten bir yaklaşımdır. Bununla da kalmayıp hayatını Bediüzzamanı anlayıp onun prensiplerine hayatiyet kazandırmak üzerine harcamış bir insanı Bediüzzman’ı referans vererek sanki lider olarak sorumluluk almaktan kaçıyormuş gibi lanse etmek insanlara doğal olarak eleştiriden ziyade bir saldırı ve itibarsızlaştırma gayretinin varlığını düşündürüyor.

Bu yönleriyle Kuru’nun yazısı başka bir Nurcu olan Yaniasya gazetesinden Kazım Güleçyüz’ün 9 Eylül 2016 yılında yazdığı ‘’Hicret’’ yazısı ile bazı paralellikler arz ediyor. O yazısında Güleçyüz de Gülen’e daha açıktan ve bir itibarsızlaştırma gayreti içerisinde saldırmış ve onu Bediüzzaman’ın yaptığının aksine zulüm diyarından kaçmakla ve Hz. Muhammed’in yaptığının aksine (eksik bilgilere dayalı çıkarımlarla) Cemaat’ini terkederek en önde kaçtığı şeklinde lanse etmeye çalışmıştı.

Bu son nokta beni farklı bir bakış açısına getirdi. Kuru ve benzeri eleştirileri (daha çok itibarsızlaştırma gayreti diyelim) yapan insanlara önemli bir hususu daha ifade etmek isterim.

Cemaat son derece büyük bir haksızlığa uğradığı, kötü bir zulme maruz kaldığı bir dönemden geçiyor son 4 senedir. İnsanların doğal olarak halet-i ruhiyeleri normal değil. Bu insanlar açık bir şekilde kendi elleriyle kurdukları samimi hizmet faaliyetlerinin bazı odaklarca hukuksuz yöntemlerle bitirilmeye çalışıldığını bizzat görüyor ve yaşıyorlar. Bunun da ötesinde bu şer odakların önceleri açık bir şekilde Havuz medyası ve Ergenekon medyasını kullanarak, örtülü şekilde de bazı muhafazakar, liberal vs. çevreleri veya kalemleri ya bizzat kullanarak veya yanlış bir şekilde yönlendirerek (tabir caizse gaza getirerek) psikolojik harp yöntemleri uyguladıklarını gayet iyi biliyorlar. En azından bunların türlü şekillerde denendiğini hissediyor veya görüyorlar. Cemaatleri içerindeki insanlar arasına kasıtlı olarak yazılan yazılarla fitneler sokulmaya çalışıldığını, Gülen’in ve ‘abilerin’ itibarsızlaştırılmaya çalışıldığını biliyorlar. Havuz medyasında MİT tarafından üretildiği bariz olan ve içerisine bir kaç doğru bilgi sıkıştırılmış ama yanında kasıtlı bilgilerin de sokulduğu yazı ve haberleri gördü bu insanlar. Bu haberlere inanarak yanlarından ayrılan bazı insanlar oldu ve bunun acısını yüreklerinde hala hissediyorlar. Bizzat Erdoğan ve Havuz medyacıları ve Cemaatten ayrılan bir iki isim üzerinden kaç yıldır Cemaat’in ‘’tavanı hain’’ vb. delilsiz tezviratlar, iftiralar yapılıyor. Daha geçenlerde bizzat Gülen’i ve liderlik kadrosunu hedef alan ve Cemaat’i bölmeye çalışan yazılar yazdılar suret-i haktan görünen Twitter hesapları kullanarak. Gülen’i sanki uygunsuz kasetleri olan birisiymiş gibi göstermeye çalıştılar. Bunları yaparken en büyük dertlerinin hukuksuzluklarla dahi bitiremedikleri bir hareketin içerisine fitne sokmak ve Gülen’e duyulan güven ve sevgiyi sarsmak olduğu çok açıkca görülebiliyor.

Muhtemelen acaba kaç kişiyi daha koparabiliriz gayretiyle yapılan bu hareketleri Cemaat insanı görüyor ve biliyor. Çok yoğun bir şekilde insanlardaki Gülen sevgisini hedef alan bir kampanya yürüttükleri bu zeki insanlarca izleniyor ve takip ediliyor. Böyle bir ortamda Kuru ve Güleçyüz gibilerin ortaya çıkıp eleştiri görünümlü ama Gülen’in temsil ettiği makama ve kişiliğine hem de yanlış kurgulara dayalı anlatım ve hatalı üsluplarla saldırılıyor olmasına karşın bu sıkıntılı süreçlerden geçen ve algı operasyonlarının varlığından haberdar olan insanların şüphe ile bakmaları son derece normaldir. Yanlış anlaşılmasın! Burada muhatap aldığım insanların bizzat böyle bir planın parçası olmakla itham etmiyorum. Ancak bu tür yazıların burada resmettiğim etkenler dikkate alındığında yazanları sonradan utandıracak olan talihsiz yazılar olduklarını düşünüyorum ve şahsen bu tür yazıların art niyetle yazılmış olmasalar bile daha çok bu tür odakların amacına hizmet ettiğine inanıyorum.

Ali Ünal’ın 5 Ocak 2015’de Zaman’da yayınlanan yazısında belirttiği şekilde bitireyim; ‘’(1) Ortada fiilî bir durum, açık zulüm ve Cemaat adına mazlumiyet varken bu soruyu sormak (eleştiri meselesi, UT), zalime malzeme taşımak ve mazlumu zayıflatmak olur. (2) Böyle bir soru, Cemaat’e 40 yılı aşkın süredir ilmî–manevî rehberlik yapmış zâta gerekli muhasebeyi yapmadığı töhmeti ve hakaret manâsı taşır.

Kaldı ki hem Kuru’nun hem de Güleçyüz’ün yazıları Ali Ünal’ın çizdiği sınırın bile ötesine geçiyorlar.

Çok yoğurduk ama bu hamur daha çok su istiyor. Cemaat eleştirisi konusuna daha genel bir perspektiften sonraki bir yazıda devam edelim kısmetse.

1 Ağustos 2017 Salı

MATEMATİKSİZ CİHAT OLUR MU?

Bu yazı 1 Ağustos 2017 tarihinde Yeniyon24 de yayınlanan köşe yazısıdır.

Türkiye, 17-25 Aralık sonrası AKP döneminde tarihinin en talihsiz günlerini yaşıyor. Muhalefetin ve Derin Devlet yapılarının da dolaylı yoldan verdikleri destekle kendine özgüveni artan ve yaşadığı güç zehirlenmesi ile gözü kararan AK Parti liderliği devlet trenini rayından çıkardı. Ülkenin son yüz yılda demokratik kazanım adına biriktirebildiği üç-beş ne varsa hepsi bir anda çöpe atıldı. Yaşanan hukuksuzlukların kabile devletlerinde bile yaşanmayacak boyutlara nasıl ulaştığını hayretler içerisinde izliyoruz.

Tüm bunlar olurken bir de AK Partili yetkililerin oluştudukları yapay gündem maddeleri ile debelenip duruyor ülke. İnsanların zihinleri adına ‘vatan’ denilen bir tımarhaneye hapsedilmiş durumda adeta. Eskiden Anadolu denildiğinde aklımıza güzel insanlar diyarı gelirdi. Şimdilerde ise ruh hastası ve paranoyak insanlarla dolu yığınlar geliyor hatırımıza.

Her gün yeni bir algı, yeni bir karapropaganda peşinde koşan AKP liderliği çoğunlukla kasten ve manipülatif ifadeler kullanıyorlar. Ama kimi zaman ahmaklıklarının ve cahilliklerinin eseri olarak da yanlış ve lüzumsuz beyanlarda bulundukları da oluyor. Yani onlarınki hem art niyetten hem de zihni kabiliyet yoksunluğundan kaynaklanan muzaaf bir ahmaklık örneği ve iki dünyayı da kaybettirecek hüzünlü bir kaybediş hikayesi.

İşte bu tarz ifadelerden bir tanesi daha geçenlerde sarfedildi. TBMM Milli Eğitim Komisyonu'nun AK Partili üyelerinden Ahmet Çamlı, "Cihat bilmeyen çocuğa matematik öğretmenin faydası yok" dedi. AKP liderliği fikriyat yönüyle çoğunlukla ciddiye alınmayacak insanlar olsalarda, dinimizi kirleten, zarar veren ve kavramlarımızın içini boşaltan tehlikeli sözlerinin ele alınıp irdelenmesi gerekiyor. Zira bugün iyi biliyoruz ki ülkede AKP ile yaşanan bir radikalleşme, bir selefileşme ve bir fanatiklik hakim ve artan bir hızla da toplumun kılcallarına nüfuz ediyor. Bu da İslam’ın ve ülkemizin geleceği adına endişe verici bir gelişme. O nedenle gelin bu sözden hareket ederek önemli bir kaç noktaya değinelim.

Çamlı’nın sözünün tersi de çok doğru değil. Yani ‘matematik bilmeyen çocuğa cihat öğretmenin faydası yok’ önermesi de yanlış ve yetersiz. Burada asıl üzerine odaklanmamız gereken husus ‘cihat bilmenin’ ne anlama geldiği, ‘cihat’ kavramını kullanırken başta Selefiler ve İslamcı siyasetçiler olmak üzere birçok Müslümanın içine düştükleri tanımlama hataları, kavrayış yoksunlukları, yanlış referans noktaları ve pragmatist seçicilikler. Bu yazıda, AK Partili fanatikler gibi birçok kesimin idrak edemedikleri bu noktaya odaklanacağız. Eğer doğru çerçeveye oturtabilirseniz şunu söyleyebiliriz ama; Matematik (ilim) bilmeden modern çağda (kavramın gerçek ve yan manalarıyla) 'cihat' (nefis kontrolü, temsil, tebliğ) yapılamaz. Şimdi bunu biraz açalım.

Fanatik-selefi akımlar cihat kavramını yüzeysel anlamı ile ele alarak, onu tarihsel-pratik bir düzlemde, gerçek kimliğinden soyutlayarak kullanıyorlar. Bu yaklaşım onlara rahat bir hareket alanı kazandırıyor. Zaten tüm İslam ülkelerinde bir çeşit zulüm devam ettiğinden dolayı durumdan rahatsızlık duyan bireylere bu pratik alan üzerinden ulaşmaya çalışıyorlar. Son derece pragmatist, güç teminine (devşirmeye) dönük ve gündelikçi çıkarlara dayalı politikalarla nefes alan İslamcı hareketler de böyle bir çerçeveye oturtulmuş olan cihat kavramını kendi siyaset mağazalarının vitrinine koymak suretiyle siyasi bir kimlik oluşturup müşteri (taraftar) kazanamaya çalışıyorlar. Yani oluşturdukları kimliğin ana iskeleti neredeyse bu cihat kavramı ve onun türevi anlayışların işletilmesine bağlı olarak çalışıyor. Kısaca, cihat kavramını gerçek kimliğinden soyutlayarak, onu; kendi oluşturdukları kimliğin özü, esası yapıyorlar. Yani timsahı öldürerek derisi ile kendilerine sağlam bir kemer, fili öldürerek de fildişi ile büyüleyici kolyeler yapıyorlar.

Hepinizin iyi bildiği gibi cihat, küçük cihat ve büyük cihat olmak üzere ikiye ayrılır. Bu tanımlama bizzat Efendimizin beyanına dayanmakta. Yukarıda özetlediğim kesimlerce algılanan cihat şekli sadece küçük olarak adlandırılan cihat. Hatta bir tesbitte bulunayım: Onlarınki küçük olan cihadın bile ufak bir parçası aslında. Fethullah Gülen Hocaefendi, küçük cihadı tarif ederken onu dinin emirlerini fiilen yerine getirme boyutuyla da ele alır. Yani sadece güçle-emekle mücadele değil, dinin emirlerini fiilen yerine getirmek de bunun bir parçası. Biz Müslümanlar henüz bu konuda bile yeterli bir mesafe katedememiş, hayatımızın o yönünü bile günlük yaantımızın içine sistematize edememiş topluluklarız. Bu, işin benim yüzeysel-şekli anlam dediğim boyutu sadece. En geniş, ulaşılması zor olan ve en makbül manasıyla cihat ise, birazdan resmedeceğimiz büyük cihada tekabül ediyor.

Cihat kavramı sözcüklerle ifade edilmesi kolay; ancak derin manasının gerçek boyutlarıyla anlaşılması zor bir kavram. Mesela bir tablonun karşısında durup o tabloyu başkalarına anlatabildiğinizi; ama tablodaki o resmi kendinizin yapma kabiliyetinizin olmadığını veya çok sınırlı olduğunu düşünün. Yani hakkında etraflıca konuşabiliyor ama yapamıyorsunuz. İşte günümüz Müslümanlarının durumu da buna benziyor. Bu kavrayış olmayınca da cihadın temsil ettiği gerçek mana Müslümanca yaşamanın ideal çizgisi haline getirilemiyor.

Birçok İslam aliminin ifade ettikleri gibi cihat kavramı çok daha geniş anlamları kapsayan ve birçok manevi kabiliyeti işlettirmeyi gerektiren derin bir hakikattir. İman; dinin özü, esası ve manevi denizi ise, gerçek manasıyla cihat da, o öze ulaşmak adına yapılan zorlu bir yolculuğun adıdır. Hocaefendi de bu zorlu yolculuğa hep işaret etmiş ve onu (büyük cihat) ‘’insanın kalbi ve ruhi hayatı itibariyle insanlığa yükseltilmesi ameliyesi’’ olarak nitelendirmiştir. Düşünsenize; neredeyse nefes alır sıklıkta çevremizle ve zihni melekelerimizle sürekli bir iletişim halinde bulunuyoruz. Kin, nefret, öfke, bencillik, kıskançlık ve nefsani arzu gibi son derece ‘’tahrip edici ve insani kemalattan alıkoyucu duygu ve düşünceler’’ (F. Gülen) yaşam okyanusunun küçük-büyük dalgaları şeklinde ruh sahillerimizi mütemadiyen dövüyorlar ve onu aşındırıyorlar. İşte büyük cihat, bu tarz ‘’duygu ve düşüncelerin bütününe karşı ‘kavga’ etmenin’’ (F. Gülen), direnmenin ve o dalgalara karşı yüzmenin, o uğurda çalışma azim, cehd ve gayretinin adıdır.

Evet! Popüler kullanımdaki anlamıyla cihat, iman denizinin sahilinde yüzüp, küçük balıklar tutmak gibidir. Gerçek derinliği ve manasıyla cihat ise, o iman okyanusunda, dalgalara ve fırtınalara rağmen insan olmanın gerçek manasının anlaşılması uğruna bir sefere çıkmaktır. Meşakkatli ve hedefe ulaşılması adeta imkansız gibi görünen o zorlu yolculukta üzerinde ilerlediğimiz gemi ise ilim gemisidir. Onun dümeni akıl, pusulası vicdan, yelkenleri de sabırdır. Bedeni ise bilgi ve hakikat tahtalarından yapılmıştır.

Kainattaki tüm yaratılış nasıl Allah’ın (c.c.) ilminin bir yansıması ise bizleri Allah’a ulaştıran iman yolculuğu da o yüce ilmin bir yansıması, bir türevi olan kendi cinsinden ilimlerin varlığıyla mümkün olabilir. Allah’a en yakın olabilen, ondan layıkıyla korkabilen ki, bir hadiste “Hikmetin başı Allah korkusudur denilmiştir, onu gerçek hakikatıyla en iyi şekilde bilip, tanıyıp, anlayabilen kişiler alimlerdir. Onları Paygamber varisi yapan miras da kendilerine lütfedilen ilim ve irfandır. Zümer (39-9) suresinde zikredilen “Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” hakikati de buna işaret etmektedir. Bu bağlamda; Maide suresi 35. ayetinde ‘’Ey inananlar, Allah'tan korkun, O'na yaklaşmaya yol arayın ve O'nun yolunda cihad edin ki, kurtuluşa eresiniz’’ denilirken, cihat kelimesi ile Allah’a yakınlaşmaya yol arama davetinin (emrinin) yanyana bir arada zikredilmeleri de son derece ilginçtir (Bu son cümle şahsi yorumumdur; lütfen tefsir olarak kabul etmeyiniz).

Bu çok az insana nasip olan ilmi kavrayış ve bakış (basiret-firaset) olmayınca, fertler; korkular, nefsani tuzaklar ve ihtiraslar aracılığıyla kullanılmaya ve kandırılmaya daha müsait hale geliyorlar. Günümüzde Müslüman toplulukların yaşadıkları zulüm ve sıkıntıların temelinde bu vardır. İlahi hakikatler ile ruh ve vicdanımız arasındaki ilim halatları koptu ve irfan köprüleri yıkıldı. Bizler de yüksek debide akan bir ırmağın bir köşede topladığı çalı-çırpı gibi adına ‘Müslüman ülke’ dediğimiz alanlarda ‘Müslüman yığınlar’ olarak toplandık. Medreselerimiz, mekteplerimiz, üniversitelerimiz, kışlalarımız, devlet kurumlarımız, camilerimiz hep cehaletin, ilkesizliğin, taklitçiliğin, tembelliğin, nemelazımcılığın, sistemsizliğin, şekilciliğin, bid’atların, hatta zulümlerin merkezleri haline geldiler.

Medeni dünya ilim ve teknoloji alanında çok hızlı bir sür’atle bizleri geride bırakıp zenginleşirken geliştirdiği sistemleri, insanı ve toplumu daha iyi analiz eden fikriyatı sayesinde de insanlık dümeninin başına geçti. Bizler hakikat denizinde irfan ve bilgelik avlayabileceğimiz güçlü inanç ağlarına sahip olduğumuz halde, onların ilim yoluyla, daha cılız konumdaki düşünce ağları ile yakaladıkları en küçük vicdan ve ahlak balıklarını dahi yakalayamadık. Hala da birbirimize zulmedip, birbirimize çelme takıp bir o yana bir bu yana tosloya tosloya zaman ırmağında, sanki rastgele akıp giden bir ağaç kabuğu gibi plansızca sürüklenip gidiyoruz.

İşte yukarıda çerçevesini sunduğum büyük (derin manasıyla) cihat ufkunu yakalanamadığımız müddetçe (maddi-manevi) ilmin çelik halatları ile o irfan köprüsünü asla yeniden tesis edemeyecek ve yeniden bize ait bir medeniyet inşa edemeyeceğiz. Böylece insanlık ile aramızdaki mesafe gittikçe daha da artacak ve bizler hem onların sadece tüketicileri konumunda kalmaya devam edeceğiz hem de birbirimizin enerjisini ve geleceğe dair yeşerttiğimiz son ümit kırıntılarını da tüketmeye devam edeceğiz.

Yani ilimsiz bir cihat yolculuğu; tıpkı bazı Hollywood filmlerinde işlendiği gibi, batan bir geminin son kalan kütük parçasına tutunarak okyanusta hayatta kalmaya çalışmaya benzer. Genelde sonu hüsranla biter ve başarısız olmaya da mahkumdur.

Günümüzde öncelikle bize ait hakikatleri özümseyip insanlık ufkuna erişebilmenin, ardından da onları temsil ve tebliğ yoluyla başkalarına da ulaştırabilmenin yani i’la-yı kelimetullah (Allah’ın kelamını yüceltmek) yoluyla cihat edebilmenin yolu işte bu ilim yolundan geçer. Zaten, Hocaefendi’nin ifadesiyle, Bediüzzaman Said Nursi de, “medenilere galebe ikna iledir” diyerek cihat kavramına yeni bir buut kazandırmıştır. Bu ‘galip’ olabilme hali ilim, düşünce ve sistemleşmede zirveyi yakalayabilmekle gerçekleşebilir ancak. Bu çerçeveye, Bediüzzaman Hz.lerinin ‘’Merak ilmin hocasıdır’’ ifadesini de oturttuğunuzda resmetmeye çalıştığım hakikat tablosu daha da netlik kazanmış oluyor ve ilim-cihat-irfan-medeniyet yolculuğunun başlangıç noktasına perde aralıyor.

Eski ve yeni bilgilere hakim olmayan, merak edip sorular sorarak hakikatleri didik didik etmeyen insanlar günübirlik yaşayorlar ve tefekkür ve tekamül yolundan sapıyorlar. Böylece de gittikçe özlerinden uzaklaşıyor, vicdan, ahlak ve idrak melekelerini zamanla körleştiriyor veya hepten kaybediyorlar. Böyleleri; çok geçmeden art niyetli siyasetçilerin, din istismarcılarının, düzenbazların ve zalimlerin kuklaları haline geliveriyorlar, günlük korkular, gelecek endişeleri veya boş ümit ve hayallerle kolayca kandırılarak ‘cihat’ adı altında yanlış hedeflerin cazibesine kapılıyorlar.

Tıpkı ay ışığının yakamozları üzerinde yaratıcısını zikretmesi gerekirken, insanların yaktığı lambaların üzerine atlayarak yanarak ölen böcekler gibi; ilimden ve meraktan nasipsiz insanlar da Aşk-ı İlahi’den ve Rabbimizin hikmet güneşlerinden süzülüp gelen nurdan hakikatler (vahyin gerçek frekansı) yerine sahte insanların yaktıkları sahte siyaset ampüllerinin peşine takılıp gidiyorlar ve hem dünyalarını hem de ahiretlerini tehlikeye atıyorlar.

İşte bu nedenle derim ki; Peygamber mirasçıları olan alimlerden kabul ettiğim Fethullah Gülen Hocaefendi ve Bediüzzaman Hazretleri gibi alimler insanları yanlış ve eksik olan cihadi perspektiflerle motive etmiyorlar ve böylece onları boş hayallerin, temelsiz fikirlerin ve fırsatçı-gaddar yönetimlerin peşine takılıp gitmekten kurtarıyorlar.  Zaten sisteme o şekilde biat etmemiş olduklarından dolayı çeşit çeşit zulümlerin baş hedefleri haline geliyorlar. 

Gerçek alimler bireyi temel plana alarak onun kafa-ruh-vicdan bütünlüğü ve insicamına yani iman inşasına odaklanırlar. Bireyin Allah’a yakınlaşmasına vesile olmak gayesiyle onun ruh havzasına köprü kurup ilim-iman-vicdan bütünleşmesine yoğunlaşırlar. Bunu yaparken de birey ile toplumu, ilim ile imanı, vicdan ile ahlakı, irfan ile medeniyeti buluşturmaya gayret ederler. Bu yöntem Peygamber mesleği olması hasebiyle günümüzde de hala en geçerli olan cihat şeklidir. Doğru olan yöntem de budur. Medeni asırda i’la-yı kelimetullah yani Allah’ın adını yüceltmek ancak bu tarz yöntemlerle mümkündür.

Bunun dışındaki bütün mevcut (silahlı-siyasi) cihat akımlarının İslam’ın geleceğine ve günümüzde temsil edilebileceği şekliyle I’la-yı kelimetullah çizgisine hiçbir önemli katkısı yoktur. Bizler medeniyetin ‘galebe’ etme kabiliyetini haiz silahları ve kabiliyetleri ile silanhlanmadıkça da olamayacaktır. O tür bozuk yöntemlerinin zararları yararlarından kat be kat fazladır. Müslümanları oyalamaktan, sahilde kum eşelemekten öteye götürecek neticeler doğuramazlar. Kim bilir belki de bu gerçeğin çok iyi farkında olan bazı azılı din düşmanı ve münafık kesimlerin böyle bir ilim-iman inşasını gaye edinmiş bulunan alim şahsiyetlere daha çok saldırmalarının asıl nedeni de budur. 


21 Temmuz 2017 Cuma

CEMAAT-ERDOĞAN EKSENİNDE RÜYA SEANSI-RÜYA TİMİ MESELESİ

Bu yazı 21 Temmuz 2017 tarihinde Yeniyon24 de yayınlanan köşe yazısıdır.

Rüya meselesi dinimizde önemli bir yere sahiptir. Bizzat Peybamber Efendimiz tarafından rüyalara değer verildiği herkesçe malumdur ve bu konuda bir çok hadis nakledilmiştir. Kendisinin zaman zaman sahabe efendilerimizi etrafına toplayıp onlara rüya gören olup olmadığını sorduğu, cevap alamadığında da ‘’ben gördüm’’ diyerek kendi rüyasını anlattığı rivayet edilmiştir. Yine bazı hadislerde geçtiği şekliyle Efendimizin, mü'minin rüyasının, nübüvvetin kırk altı cüzünden bir cüz olduğunu ifade ettiği, ayrıca kendisinden sonra, nübüvvetten sadece mübeşşiratın (müjdeciler) kalacağını söylediği ve takip eden açıklamasında da ‘’mübeşşirat’’ ile ‘’salih rüyaları" kastettiği bizlere aktarılmıştır. Son olarak; rüyaları tanımlayan başka bir sözünde Efendimiz, rüyaların üç kısım olduğunu belirtmiş; bunları da Allah'tan bir müjde, nefsin bir konuşması veya şeytanın bir korkutması olarak açıklamıştır.

Rüya konusu Kur’an’da 14 ayette geçmektedir. Bizzat Kur’an’da geçen ‘’Andolsun ki Allah, elçisinin rüyasını doğru çıkardı’’ ifadesi belki de bizzat Allah (c.c.) tarafından rüyaların ehemmiyetine, varlığına dair yapılmış bir tasdik, bir tebcildir. Zaten, bir çok peygambere olduğu gibi Efendimiz’e de bazı vahiylerin rüya yoluyla geldiği kabul edilmektedir. Vahyin Allah’tan geldiğine iman etmiş bir ümmetin bu nedenle bu vahiylerin geliş vasıtalarından birisi olan rüyalara karşı bakışı da o nedenle hep olumlu ve bir saygı çerçevesinde olmuştur. İslam alimleri ve bilim insanları, bazı rüyaları anlık psikolojik ruh haletlerine bağlarlar. Bu, yukarıda ifadesi geçen ‘nefsani rüyalara’ işaret eder. Bir de dini çevçevede ele alınan şeytani ve salih rüyalar konusu vardır ki onlara yukarıdaki hadisler bağlamında değindik zaten.

Elbette rüyalar dinin şer’i sınırlarının içine sokulamayacak, onların önüne geçirilemeyecek bir dairede değerlendirilirler ve öyle de olmaları gerekir. Fethullah Gülen Hocaefendi de 2001 yılında yazdığı ‘’Rüya ile amel edilir mi?’’ başlıklı yazısında [salih] rüyaların Allah’tan bir müjde olduğunu yineledikten sonra rüyalarla yine de amel edilemeyeceğini belirtmiş ve bunun da ötesinde rüyaları ‘’başkalarını ilzam etmede’’ kullanmanın ‘’çok büyük bir hata ve açıkça dinin nasslarıyla savaş’’ demek olduğunu belirtmiştir.

Gelelim günümüze ve beni bu başlığı attıran gündeme…

Malumuz olduğu üzere daha geçenlerde Erdoğan, her zaman yaptığı gibi, Hizmet Hareketi üyelerine karşı yürüttüğü soykırıma yeni bir propaganda malzemelesi sağlamak adına ‘’rüya seansları yapıyorlar’’ şeklinde bir ifade kullandı. Zaten elindeki Havuz medyası da mütemadiyen kara propaganda üretmek ve onu canlı tutmak vazifesi gördüklerinden dolayı bir süredir bu rüyalar konusu üzerinden iftiralarına devam ediyorlardı. Yaptıkları kara propaganda ile Cemaat üyelerinin ‘’rüya seansları’’ ile takip edenlerini kandırdıklarını, yalan rüyalar uydurduklarını, dağılmayı önlemeye çalıştıklarını ve hatta ‘’rüya timleri’’ kurduklarını söylüyorlardı. Bizler bu kadar alçakça iftiraları yazan insanlar hiç mi utanmazlar acaba diye düşünürken aynı ifadeleri Erdoğan da kendi medyası üzerinden halkın zihinlerine kazınmaya devam etti. Medyaları, bir iki rüya üzerinden hareket ederek ve onların içinden bir kaç cümle ayıklayarak yönlendirmeli bir şahsiyetsizleştirme operasyonu yürüttüler hep. 

İstihbrarat masalarında veya Saray odalarında kurgulanan ve cılız psikolojik savaş taktiklerine dayalı bu tür kurmaca yalanların hiç bir inandırıcılıkları olmadığı gibi, ‘keşke karşımızdaki düşman bari biraz akıllı olsa idi’ mukabilinde bizlere saç-baş da yolduruyorlar. Zaten bu yazıyı süreç boyunca gördüğü rüyaları okurlarıyla paylaşmış olan birisi olarak yazdığımı da kayda geçmiş olayım.

Uzun bir girişle anlattığım rüyaların dini çerçevesi bu tezviratları yapan İslamcı çevrelerin de aslında çok iyi bildikleri ve kabul ettikleri hakikatler. Beni şaşırtan, İslamcı AKP’li çevrelerin sırf düşmanlık uğruna saygı görmeleri gereken dini değerler üzerinden muhataplarına saldırma ve onları aşağılama çabaları. Ne yazıkki; ‘’rüya timleri’’ ve ‘’rüya seansları’’ gibi algı içeren ifadelerle uzun süredir yaptıkları gibi masum Müslümanları terörist olarak gösterme gayretlerine devam ediyorlar. Bu yalan propagandalarla saf AKP’li zihinleri dini değerler üzerinden diğer Müslümanlara karşı kışkırtıyorlar. Elbette bunlar Hizmet mensuplarını ‘din dışı’ göstermeye çalışan bir anlayışa da hizmet ediyorlar.

Öncelikle, Müslüman bir grubun veya şahısların gördükleri rüyalar hakkında yalan ithamında bulunmak, onlara negatif anlamlar yüklemek ve onları ‘seans’ gibi dinimizde yeri olmayan, büyücü ve falcıların kullandıkları tarzda, sanki din dışı bir eylem yapılıyormuş havasında aşağılamak, ‘rüya timi’ gibi saçma sapan bir ifade ile de şahısları sanki bir terörist grup, bir sekt gibi göstermeye çalışmak son derece saygısızca, terbiyesizce ve Müslümanlığa asla yakıştırılamayacak davranış biçimleridir. Bunların devlet adamları nezdinde temsil edilen boyutlarda yaşanabildiği bir ülke zaten sefil bir konuma düşmüş demektir. Düşmana ihtiyacı yoktur!

Ayrıca bu tür büyük yalanlar, iftiralar ve ithamlar çok büyük bir suizan ve kul hakkıdır. Kamu hakkı, din hakkı ve Allah hakkı gibi boyutları da bulunduğundan bu tür eylem biçimleri münafıkane hareketlerdir ve çok tehlikelidirler. İnsanların bu tür yanlışlık girdaplarında debelenerek insanlıklarını nasıl bu kadar kolayca ve ucuz bir şekilde harcadıklarını görmek beni çok derinden üzüyor!

Bu aşamada, az önce alıntıladığım, Hocaefendi’nin sözüne geri dönelim. Görülen (salih) rüyalarla başkalarını ilzam etmeye çalışmanın bile dinin nasslarına karşı bir savaş, bir eylem olduğunu belirten bir insanı ve sevenlerini kastederek onların ‘’rüya timleri’’ kurmak suretiyle, uydurulmuş rüyalar vasıtasıyla ve din dışı (rüya) seansları yapar bir tarzda Müslüman insanları kandırdıklarını söylemek, iddia ediyorum ki, dinin nasslarına karşı gerçekleştirlen ve dinin özünden çok kopuk eylemlerdir. Bunları, terörist olarak göstermeye çalıştıkları insanlara karşı, o algıyı toplumda iyice yerleştirmek maksadıyla da yaptıklarından ötürü ve terörist ithamı da bir tekfir olduğundan dolayı, bu zavallıların imanlarını bile kaybetme noktasına geldiklerini düşünüyorum. Yani kim bu çerçevede ve bu tür niyetleri taşıyarak ‘’rüya seansı yapıyorlar’’ diyorsa tüm bu yanlışlıklar zincirini de desteklemiş olduğundan, kim bilir belki de imanını bile tehlikeye atıyordur.

Dinin nasslarıyla savaşın sonu hüsrandır, saldıran kişiyi yer bitirir. Ayrıca atılan iftira ve suizanların bir başka boyutu daha var. Eğer o Müslümanlar o rüyaları gerçekten görüyorlarsa ve o rüyalar gerçekten Peygamberimizin işaret ettiği ve Allah’ın hediyesi sayılan mübeşşirattan (müjdeler) sayılan salih rüyalar zümresinden iseler, siz bu tür saldırılarla neyin tarafı olmuş olursunuz? Peygamberin sözlerine karşı sırf onun imajını sarsmak ve ‘şahsiyetsizleştirmek’ adına ‘bu sözler sihir’ diyen, ‘yalan söylüyor’ diyen insanlarla salih rüya gören bir müslümana ‘rüya seansı’ yapıyor, ‘yalan rüya üretiyor’ diyen insan arasında sadece renk tonu farkı vardır. Zavallılık noktasında eş değerdedirler. 

Tarih boyunca zalimler zulmettikleri masum insanların veya tehdit olarak algıladıkları salih toplulukların fikirlerinden, varlıklarından ve temsil ettikleri değerlerden hep korkmuşlardır. Öyle bir devirde yaşıyoruz ki, artık insanların rüyalarından ve salih rüya görme ihtimallerinden bile korkulur konuma gelinmiş ve onlar üzerinden aleyhte karalama kampanyaları tertip ediliyor. Onların sadece kişiliklerini değil, dinin salih rüya olarak gördüğü rüyalarını bile şahsiyetsizleştirme telaşına düşmüşler. Fikirlerin zehirli olduğunu düşünen bu zalimler, artık rüyaların da zehirli olduğunu düşünme noktasına devrilmiş olmalılar ki, böyle bir zihni çöküş de İslamcı zalimlere nasip oldu! Bu İslamcı zalimler uzun süredir yolsuzluklarını unutturma adına halkın zihnini bulandırıp dikkat dağıtmaya çalışıyorlar ve kara propagandalar yapıyorlardı. Onları, salih rüyaların halkın bakış açısını etkileyip, yaptıkları büyüyü dağıtma ihtimalinden bile titretecek bir kin, nefret ve korku sarmalına itecek ne tür suçlar işlediler acaba?


Allah’ım! Yok mu bu zihin ve vicdan sefaletinin bir dibi!

10 Kasım 2016 Perşembe

KANSERLE SAVAŞ VE SALDIRI ALTINDAKİ İNSANLIK

Bu yazı 10 Kasım 2016 tarihinde Yeniyonum.com (Baz Haber) de yayınlanan köşe yazısıdır.


Bu yazıda değineceğim hususlar hem kanser hastaları hem de kansere karşı korunmak isteyen herkes için geçerlidir. Tıp doktoru veya sağlık uzmanı değilim; ancak bir eğitim uzmanı olarak toplumsal sorunları ele alan yazılar arasına bu konuyu da dahil etmeden edemedim. Kanser vakaları hem Türkiye’de hem de dünyada ciddi bir artış gösteriyor. Öyleki; ben kanser olgusunu artık sadece bir toplumsal sağlık sorunu olarak değil; aynı zamanda bir insanlık sorunu, bir modernite ve kapitalizm sorunu, bir sosyo-psikolojik kayış ve bir eğitim sorunu olarak da görüyorum. Takip eden yazılarda bu konuyu kısmetse daha da açacağım.

Sigara ve kanser ilişkisi tartışmasız bir gerçek olduğu için bu kısmı atlıyorum. Haram oldukları için ağızlarına içki ve domuz koymama noktasında son derece hassas davranan Müslümanların, yine haram olan sigarada ısrar etmeleri zaten anlaşılır bir durum değil… Sigara içmenin psikolojk ve zihinsel bir sorun olduğunu ve manevi zaaflardan beslendiğini ifade ederek geçelim.  

Kanserle savaşta en önemli iki husus; doğru diyet tercihi uygulamak ve stresten uzak ve iyileşeceğine dair hep umut dolu yaşamak. Burada elbette duanın yeri; şifa kaynağı Şafi olan Allah’a sığınmanın önemi de unutmamalı. Özellikle baştan sona bir dua olan Fatiha suresinin çok önemli bir şifa kaynağı olduğuna alimlerce işaret edilmiştir. Kimbilir belki de, ‘’bizi doğru yoldan ayırma…’’ derken, hayatımıza yön veren tüm maddi ve manevi vücut dengelerimizin de istikametten ayrılmaması için dua etmiş gibi oluyoruzdur aynı zamanda…

Birçok doktor ve modern tıp, koruyucu hekimlik ve alternatif tıp konularını ihmal edip görmezden geliyorlar. Halbuki kanserin bir çok çeşidinden belli diyetler uygulayarak kurtulduklarını söyleyen bir sürü hasta var. Zaten geçenlerde dinlediğim bir videoda, doktorlar arasında ölüm yaşının düşük olduğu, psikologlar da dahil olmak üzere, aralarında sigara, alkol, uyuşturucu bağımlılığı ve birtakım ruhsal sorunlar yaşayanların çoklukla bulunduğu ve bu yüzden de sağlığımızla ilgili tüm hayati kararları tamamen onların görüşüne teslim etmenin çok da akıllıca olmayacağı belirtiliyordu.

Genel olarak, kansere genetik faktörlerden tutun da, stres, çevre şartları, hava kirliliği, tarımsal ilaçlar, temizlik ürünleri, baz istasyonları, GDO’lu ürünler ve benzeri insan üretimi bir çok etken katkıda bulunuyor. Kapitalizm güdümlü ilim ve teknolojinin bugün geldiği nokta açısından bireyin kontrolü dışında kansere neden olan bir çok faktör var. Zaten ilim adamları insanlığın çok eski dönemlerinde kanser diye bir hastalığın olmadığını, bunun günümüz modern toplumlarının sebep olduğu bir hastalık olduğunu ifade ediyorlar. O nedenle de bir süre daha, en azından dünya üzerinde gerçek Kur’an’i bir denge tesis edileceği ana kadar, bu sorunun kontrolü zor; hatta imkansız görünüyor.

İşte tüm vücut-birey dışı etkenler aleyhimize çalışıyorken, kanserden korunabilme veya tedavi adına yapabileceğimiz en temel şeyler yukarıda işaret ettiğim motivasyon, dua, stressiz yaşam, sağlıklı diyet ve zararlı şeylerden kaçınma hususlarına indirgenmiş oluyor.
Burada genel olarak meseleye insanın kendisinin kontrol edebileceği hususlar noktasından bakacağız. Bünye dışı zararlı etkenlerin kontrolü ve ele alınması meselesi başka bir yazının konusu olsun. Biz, günlük yaşantımıza ve bizim kontrolümüze bakan yönleriyle uygun diyet ve sağlıklı yaşam üzerine yoğunlaşalım.

Kanseri vücut içinde tetikleyen şeyler oksijen yetersizliği ve vücut içi dengenin sürekli asit üreten bir diyete zorlanması olarak kategorize edilebilir. Tabiatı gereği vücut içi dengelerimiz biz farkında olmadan bile sürekli olarak zararlı unsurlarla savaşıyorlar. Ancak bizler dengesiz ve sağlıksız beslenme ile vücudumuzu sürekli bir saldırı altında bırakmış ve onu başka dengelerin etkilerine maruz bırakıyoruz.

Burada Fethullah Gülen Hocaefendi’nin yıllar evvel kullandığı bir ifadeyi hatırlıyorum. ‘’Dengeleri, dengeler bozar’’ demişti bir keresinde. Kimya öğrendiğim yıllarda da, sosyolojiye ve psikolojiye dair şeyler okuduğum yıllarda da hep bu sözün gerçerliliğini idrak ettim. Kanser de vücuttaki dengenin başka bir dengeye yenik düşmesi denilebilir. Ama dengenin tekrar eski gücüne kavuşturulması ile kanseri besleyen dengenin önüne geçmek de elbette mümkün. Mevcut tıp, insana sadece hastalıklar üzerinden bir ‘’hasta’’ olarak bakar; onu bir iç dengeler manzumesi olarak okumaz (bu konuyu sonra açalım).

Kanser hücrelerinin oksijensiz ve asitli ortamları sevdikleri söyleniyor. Bundan da önemlisi, tedavi ve korunmaya bakan yönleriyle, bu ikisinin zıddı olan oksijenli ve alkalin (bazik, yani asidin tersi denilebilir) ortamların kanser hücrelerinin sevmediği ortamlar oluşturması. Normalde de vücut dengemiz alkalin (bazik) bir tarzda yaratılmış. Diyetin önemi de zaten burada başlıyor. Hücrelerin oksijen kullanımının artırılıp vücut dengesinin uygun ve bilinçli beslenmeyle bazik dengnin korunması kanserle savaşın veya onu önlemenin temelini oluşturuyor denilebilir. Şimdi bu iki şeyin nasıl başarılabileceğine kısaca bir göz atalım:

Vücuttaki oksijen miktarı yeterli uyku, nefes egzersizleri, stresten ve hava kirliliğinden uzak kalma, uygun diyet tercihi ve benzeri yöntemlerle artırılabilir. Bu konuda uzmanlardan tavsiyeler edinilebilir.  

E-Vitamini kan basıncının düzenlenmesini de sağladığından kanser hastalarına tavsiye ediliyor. Unutmayın ki oksijen, hücrelere kan yoluyla taşınıyor. Bu nedenle E vitamini yönünden yüksek besinleri tüketmek önemli. Antioksidan ve vitaminler yönünden zengin, alkalin yiyecekler kategorisindeki birçok sebze (özellikle yeşil sebzeler), meyve ve baharatın yeterince tüketilmesi önemli. Aslında insana ve insan sağlığına dengeler açısından bakılması gerektiği için vücuda zararlı gıdaların terkedilip normal bir insanın günlük ihtiyacı olan her türlü protein ve vitaminin doğal yollarla alınması önem kazanıyor.

Kanserin insan üretimi bir hastalık olduğunu tekrar hatırlatarak devam edelim. Günümüzde, tükettiğimiz birçok gıda artık genetikleriyle oynanmış (GDO’lu) ürünler kategorisinde sayılıyorlar. Bunlara bir de çiftçilikte kullanılan zirai ilaçlar ve kimyasallar da eklenince durum daha da vahim bir hal alıyor. Zaten besin değerinden arındırılmış topraklarda yetişen ürünler, normal değerlerinin çok altında besin değerleri taşıyorlar. Hızlı ve rahat yaşam koşullarında yaşamaya adapte olmuş bizler de, artık daha az miktarda sebze ve meyve tüketiyor; bunların dışında genelde fabrikasyon, hazır ve işlenmiş gıdalar tüketmeyi tercih ediyoruz. Bu gıdalar, içlerindeki maddelerin çoğunluğu itibarıyla vücuda yabancı ve az besin değerli olması yüzünden vücut dengelerimizi olumsuz yönde etkiliyorlar ve organlarımızı yoruyorlar.

Tükettiğimiz çoğu yiyecek;

GDO’lu tohumlardan üretiliyor,

Birçok kimyasala; hatta bazı ülkelerde denetimsizlikten ötürü kalitesiz ve aşırı oranda zirai ilaçlara maruz kalıyor,

Zararlı kimyasallar içiren ambalajlarda satılıyor veya servis ediliyor,

Raf ömürleri uzun olsun diye içlerine bir sürü yapay koruyucu madde ekleniyor,

Görünümleri ve tatları güzel olsun; hatta alışkanlık yapsın diye içlerine farklı farklı kimyasal boyalar, koruyucu maddeler ve tatlandırıcılar katılıyor.

Çipsler, sodalar, mısır şuruplu yiyecekler, çocuklarımızın önüne serdiğimiz birçok gıda, işlenmiş et ve süt ürünleri… Kısaca insanın laboratuvar ve fabrikasyon üretim eli değmiş her türlü gıda…

Tüm bu tarz yiyecekler ölçü kaçırıldığı takdirde vücuddaki doğal (bazik) dengeleri sürekli saldırıya maruz bırakıyorlar ve vücutta aşırı asit üretimini tetikliyorlar. Bunu önlemek içinse mümkün olduğu kadar doğal ve sağlıklı yöntemlerle yetiştirilmiş meyve, sebze ve baharatları tüketmek gerekiyor. Bunların önemli bir kısmı vücudun bir yandan doğal besin ihtiyacını karşılarken diğer yandan da onun bazik doğasını korumasına yardımcı oluyorlar.

Geçenlerde İspanyol çiftçiler hakkında bir video izliyordum. Organik tarım yapanlar çok sıkıntılı günler yaşıyorlar. GDO’lu tohumlar organik tarlalara da musallat olmaya başlamışlar. Amerika’da ve dünyanın diğer tarım ülkelerinde de durum aynı. Artık büyük şirketler sayesinde günümüzde GDO’suz tarım yapmak gittikçe daha da zorlaşıyor.

Yani modern hayat bir yandan nefislerimizi celbederken, diğer yandan da bizi doğal olmayan tükekim ve yaşam şartlarına maruz ve mecbur bırakarak bizleri kanser gibi hastalıkların pençesine atıyor. Hastalanınca da bu sefer modern tıp ve ilaç endüstrisinin ağlarına takılıyoruz.

Bu yazıda resmettiğim insan içi ve dışı faktörler göz önüne alındıklarında; mikro boyutta insan içi dengelere, makro boyutta da onu çevreleyen yaşam koşullarına ait dengelere sürekli bir saldırı olduğu düşünülebilir. Bunun çözümü de insandan başlayıp topluma giden yolda en esaslı reçeteleri sunan Kur’an’i yolun hayatın özüne işlemesi. Zaten o nedenle Peygamberlerin ve onların izinden giden müçtehidlerin yolu kutsaldır; insan ve tabiatın doğasına, dengesine en uygun sistemdir.

Tarihte şeytani, firavuni, süfyani ve yezidi sistemlerin sürekli olarak Peygamberlere ve  onun mirasçısı olan alimlere, genel anlamda da İslam dinine saldırmalarının ardındaki en gizli motivasyon, İslam’ın; bu materyalist, kapitalist, hırs eksenli, egoizma desenli, nefsani ve şeytani düzenlere en büyük ve tek alternatif olması ve o gidişatı düzeltici alternatif denge sunan kapasitesidir. İslam’ın doğası o sistemin doğasına zıttır ve onun tek alternatifidir. Çoğu Müslüman’ın bile farkında olmadığı bu gerçek, o sistemin şeytanlaşmış ruhlarının çok iyi hissettiği bir olgudur.

Bugün Türkiye’de Hizmet Hareketi’nin münafıkça yöntemlerle bitirilmek istenmesinin ardındaki en temel neden de onun; henüz emekleme aşamasında olmasına rağmen, bu Kur’an’i dengeyi yeniden tesis edebilecek en potansiyelli ve dinamik oluşum olması ve kapitalizm çarkının hırs merkezlerine birçoklarının yaptığı gibi biat etmemesi, onların hırslarına aykırı görünen doğasıdır.

Şimdilik burada keselim. Bu vesileyle, başta halen kanserle mücadele eden babam ve diğer tüm masum kanser hastaları için dualarınız istirham ediyorum. Hepimizin başına gelebilecek bu hastalıktan Rabbim hepimizi korusun!


19 Ekim 2016 Çarşamba

ERDOĞAN ve FEL BÜYÜSÜ

Bu yazı 19 Ekim 2016 tarihinde Yeniyonum.com (Baz Haber) de yayınlanan köşe yazısıdır.


Bu yazıda sizlere gerçek büyülerden ziyade; o kültden beslenen bir filmden bahsedeceğim. Oradan da günümüze bir pencere açacağız.

Duncan Jones yönetmenliğinde, meşhur World of Warcraft oyunundan ve mitolojisinden esinlenerek çevrilen aynı adlı filmden söz edeceğim sizlere.

Filmde Gul’dan adlı büyücü yeni bir vatan arayan Ork kabilelerini ikna etmiş ve son derece güçlü, karanlık ve yeşil bir büyü olarak tarif edilen Fel büyüsünü kullanarak dünyaya bir giriş kapısı (portal) açmıştır. Böylece orklar bu yeni gezegeni kolonileştirebilecekler ve yeni bir vatana sahip olacaklardır. Yalnız, bu büyünün farklı bir özelliği vardır. Gücünü canlı varlıkların yaşam enerjilerinden alır; yani onların ruhlarının çekilerek öldürülmelerini gerektirir. Bunun için de kolonileştirdikleri esir halk olan Draeneiler (sürülmüş halk), bir nevi, bu büyüye yakıt olarak kullanılırlar.

Filmde ilginç bir tema işlenir. Bu büyü, kısa süreli kazançlar ve görünürde yeni bir dünyaya geçiş imkanı sağlıyor olsa da, aslında son derece yıkıcı bir güce sahiptir. Filmdeki kahramanlardan biri bu büyüyü tanımlarken şunları söyler:

‘’Bu büyü, diğerlerine hiç benzemeyen bir büyü. Yaşamın kendisiyle beslenir. Büyüyü yapanı zehirler (kirletir). Dokunduğu her şeyi allak bullak eder. Yüce bir kudret bahşeder; ama korkunç bir bedel ödetir.’’

Evet! Büyüyü Orklara bir kurtarıcı güç olarak sunan Gul’dan gittikçe güçlenmiş ama güçlendikçe de şeytani bir güce hizmet eden bir varlığa dönüşmüştür. Orkları bu gücü kullanarak, yeni bir vatan vaadi ve daha güzel bir yaşam ümidi ile kendisine bağlamış, peşine takmıştır. Artık kendisine hizmet eden bir Ork ordusu vardır. Hayata tutunma içgüdüsü, geleceğini kurtarma endişesi ve korkularıyla hareket ederek, bu güçlü lidere kusursuz biat eden Orklar, normalde onurlu bir grup oldukları halde, artık Draenei’lerin canlı canlı ruhlarının çekilip öldürülmelerine bile ses çıkarmayan, yok olan kendi gezegenlerinin bile neden tükeniyor olduğunu sorgulamayan, çevrelerinde olup bitenleri kanıksamış bir topluluk haline gelmişlerdir. Zira; artık yapılan her uygulama, portalın açılması için bu lider tarafından uygun görülen, itaat edilmesi gereken bir uygulamadır.

Büyünün yıkıcı etkisini gören ve bunu sorgulayan tek Ork klan lideri Durotan’dır. Onun bakış açısından Fel büyüsünün gerçek yüzü filmde şu şekilde sorgulanmaktadır:

‘’Fel büyüsü sayesinde Gul’dan güç kazandıkça biz evimizi kaybettik. Ne zaman büyü kullansa toprak ölüyor. Kapıyı açmak için yeşil büyü can alıyor. Yaptığı büyü her şeye ölüm getiriyor. Onu kullananı yozlaştırıyor…’’

Büyünün Ork gezegeninde ilk olarak neden kullanılmaya başlandığına dair filmde iz yoktur. O konu War of Warcraft’ın mitolojisinde daha kapsamlı bir şekilde ele alınır ve Orkların, aslında Draeneileri yok etmeye çalışırken bu büyüyü kullanmaya başladıklarını ama büyü sayesinde tüm gezegenlerinin bir çorak gezegene (Wasteland) dönüştüğü anlatılmaktadır. Demek ki, Gul’dan gibi bir lider gücü ele geçirmek adına Orkları kandırmış ve ‘düşman’ olan halkların öldürülmesi adına Ork halkını bu büyünün kullanılması yönünde ikna etmiştir. Zamanla kendi toprakları da çöle dönen Orklar böylece gittikçe bu gücün daha çok esiri olmuş ve Gul’dan’ın itaatkar biatçıları olmak durumunda kalmışlardır. Yani güç tutkunu, sahtekar ama güçlü ve karizmatik bir lideri takip etmek suretiyle kendi gezegenlerinin sonunu getirmiş ve kendilerini tehlikeli bir maceranın içerisine atmışlardır. Bu noktadan sonra onlar artık onursal kodlarını da göz ardı eden, biatkar bir topluluk olmuşlardır.

İşin ilginç yanı, bu yeşil ve kara büyü sayesinde tek yozlaşan Gul’dan ve Ork liderleri değildir. Orklar tarafından istila edilmek üzere olan dünyayı korumakla görevli olan baş büyücü (alim-savaşçı) Muhafız Medivh de büyünün tesiri altına girmiştir. O da büyünün etkisiyle zamanla yozlaşır ve Gul’dan ve ardındaki şeytani güçle ittifak yapar. Filmin sonunda ölmek üzereyken de vicdan azabını şu cümlelerle dile getirir Muhafız Medivh:

‘’Korumak uğruna savaştığım her şeyi kendi ellerimle mahvettim.’’

Büyünün yozlaştırıcılığını sorgulayan tek lider olan Ork Durotan ve kabilesi elbette düşman ve hain ilan edilirler. Ancak Orklar’da birebir dövüş ile adalet sağlama kutsal sayıldığından Gul’dan, büyü kullanmadan Durotan ile ölümüne dövüşmek zorunda kalır. Yenileceğini anladığı noktada ise büyü kullanarak hile ile Durotan’ı öldürür. Zaten Durotan’ın kendini bu şekilde feda ederken ki amacı da bunu göstermektir. Son sözünde, ‘Sen de hiç onur yok!’ demek suretiyle onun onursuzluğunu göstermek istemiştir. Çünkü Ork kabileleri ‘onurlu lider’ kavramına kutsiyet atfetmektedirler. Gul’dan’ın bunu çiğnemesi onun güç için neleri göze alabileceğini, kutsal toplumsal değerleri bile nasıl gözardı edebileceğini göstermiştir.

Sanırım buradan günümüze dair nasıl bir pencere açacağımı artık anlamışsınızdır. Günümüzde yaşanan birçok problemin kaynağı buraya kadar resmettiğim içerikle ortak özellikler taşıyor. Bugün olduğu gibi geçmişte de güç adına zenginleşmek, kaynakları sömürmek isteyen çevreler, siyasetçiler, diktatörler, Firavunlar, Yezidler ve benzerleri hep yönettikleri halkların korkularından, geleceğe dair endişelerinden ve ümitlerinden beslenmişlerdir. ‘Bir Korku Analizi’ başlıklı yazı da bunlara işaret etmiştim.

Bunu sağlama adına da bir yandan sürekli olarak yeni düşmanlar üreterek onları bir korku çemberi içine hapsederken diğer yandan da hep ‘yeni bir dünya’, ‘yeni bir ülke’ vaatleri ile onları büyülerler; tıpkı Gul’dan’ın yaptığı gibi. Bu şekilde kontrol altına alınan halk tabakaları ulusalcılık, milliyetçilik, çıkarcılık gibi zehirlerle veya şimdilerde gördüğümüz gibi dini-İslami duyguların istismarı olan ‘yeşil’ büyülerle zehirleniyorlar. Böyle bir halk zamanla adalet, hakkaniyet ve vicdan ufuklarından, yani kendine ait değerlerden ve insanlık çizgisinden uzaklaşıyor ve o liderlerin hedef olarak gösterdiği herkese karşı bir kin, nefret ve öfke geliştiriyor. Zamanla da bu uğurda yapılan işkencelere, haksızlıklara, suistimallere, hırsızlıklara, tecavüzlere, saldırılara, öldürmelere ses çıkarmıyor; hatta bunları gerekli bile görüyor. Tıpkı kendi menfaatleri için Draenei halkının tutsak edilip büyüyü beslemek adına öldürülmelerini kanıksayan, bunu gerekli gören Ork halkı gibi… Onlar bu kısır döngüye hapsoldukça gittikçe güçlenen liderlere artık daha fazla bağlanmak zorunda kalıyorlar ve farketmeden aslında kendileri köleleşiyor ve geleceklerini ve vatanlarını bilinmez tehlikelerin içine atıyorlar; tıpkı cahil Ork toplumu gibi…

Bugünkü Türkiye’nin geldiği nokta da işte tamamen budur. Erdoğan ve AKP liderliğinin siyasi ve ekonomik rant uğruna gücü ele geçirip ‘devlet trenini rayından çıkaracağını’ (Ali Ünal) gören neredeyse tek veya en cesur hareket olan Hizmet Hareketi, tıpkı Ork lider Durotan gibi, büyünün yozlaştırıcılığını ve sadece güç tutkunu Gul’danlar oluşturacağını, bunun neticesinde de demokrasi rayından çıkılacağını, ülke güvenliğinin büyük bir tehlikeye gireceğini gördü ve bunu dile getirerek o yozlaşmış ‘kara’ ve ‘yeşil’ güce biat etmedi. Böylece hain ve düşman ilan edildi.

Gelecek endişesiyle, zaten eğitimsizlik, fakirlik, cehalet, bencillik ve fırsatçılık bataklığında yaşayan, yıllarca duyguları sömürülmüş, ahlaki refleksleri felç edilmiş, ümitleri (darbelerle) söndürülmüş, vicdanları köreltilmiş olan halk, önlerine konulan ve ümit vaadeden ‘Yeni Türkiye’ hayallerinin büyüsüne kapıldı.  Zaten sürekli bir şekilde düşmanlarla korkutulan, ‘’Türk’e Türk’ten başka dost yoktur!’’ diyerek beyinleri felç edilen yığınların, bu sefer Erdoğan tarafından önlerine sunulan yeni düşmanlara itiraz edecek hali yoktu.  Bu sefer de faiz lobilerinin, hainlerin, ajanların, dış güçlerin, üst akılların vs. varlığıyla korkutuldular. Oysa gerçekte olan; büyük bir yolsuzluk çukuruna batmış bir partinin ve lider ekibinin yaygara çıkarmak suretiyle yangından mal kaçırma gayretlerinden başka bir şey değildi.

Bu yanlışlıklara ortak olmayı ilkesel varlığına aykırı gören Hizmet Hareket’i, ‘onları bir savcı iki polisle tüm dünyada terörist ilan ettiririm!’ tehditleri yapanlara boyun eğmedi ve zalim insanların kendilerine saldıracağını bile bile zulme karşı dik durdu. An itibarıyla, Türkiye’de ki tüm kurum ve kuruluşlarına, özel mülkiyetler de dahil olmak üzere kanunsuz bie şekilde el konuldu, yüzbinlerce insan işinden atıldı, on binlercesi de hapishanelerde işkence ve tecavüzlere maruz bırakıldı.

Yani, sırf Erdoğan’ın bugün partili-Baasçı diktatörlük odaklı olduğu anlaşılan ‘’Yeni Türkiye’sinin’’ tesis edilebilmesi ve bu uğurda işlenen suçların, yolsuzlukların üzerlerinin örtülmesi adına yapılan zulümler Fel büyüleri ile örtülüyor. Havuz medyasından akıtılan çirkeflik ve yalan haberlerle toplum adeta büyüleniyor, sahte ve kurgulanmış darbelerin suçları da masumların üzerine atılmak suretiyle zulümler katlanarak devam ediyor. Böyle bir ortamda vicdanları köreltilen halk da, masum insanların malından, canından, özgürlüğünden, itibarından ve onurundan beslenen bu büyü, illüzyon sayesinde olanlara ses çıkarmıyor; böylece her gün insanlık ve Müslümanlık çizgisinden bir adım daha uzaklaşıyor. Üstelik sadece sessiz kalmakla da yetinmiyor ve bu haksızlıkları hak olarak görüyor ve böylece vahşi toplumlardan daha vahşi bir hale geliyor.

Bu nedenle diyorum ki; siyasi münafıklar en büyük illüzyonistlerdir… Kendilerini şeytani güçlere satıp, günahların esiri olurlar ve onların sağladığı güçleri bir büyü ve illüzyon malzemesi olarak kullanarak halkın gözünü boyarlar. Onların masumların kanından beslenen büyüleri zamanla ülkenin geleceğini de tüketip yok eder ama sundukları sahte çıkarların ve ördükleri yapay ümit duvarlarının etkisiyle halk bunu göremez; zamanla onların duygusal tutsakları olurlar. O hilelere susan ama gerçekte ülkeyi korumakla görevli olan askerler, ilim adamları, din adamları vs. de tıpkı Muhafız Medihv’in son pişmanlığı gibi; ‘’Korumak uğruna savaştığım her şeyi kendi ellerimle mahvettim’’ derler ama artık iş işten geçmiştir. Hitler’in peşine takılan Alman halkının, entelijansiyasının ve ordusunun; Firavun’un peşine takılan antik Mısır halkının ve hamanların yaptıkları gibi…

Güçlü bir imana sahip, ağzı dualı kişilerin gerçek büyülerden korunacağına inanılır. Oysa siyasi illüzyon büyülerinden korunabilmenin tek yolu; özellikle de münafık karakterli olanlarından, imani ve irfani olgunluktur. Bunun içinse; akıl, vicdan, insaf ve iz’andan beslenen bir iman ve o iman ateşinden beslenen bir muhakeme gücü, şuur, basiret ve firaset kaabiliyeti gerekir. Bunların meyvesi de cesur, bağımsız, hakkaniyetli, vicdanlı, insaflı ve bağımsız hareket edebilen insandır. Kimbilir belki de bunlar gerçek bir iman sahibi olabilmenin de şiarlarıdırlar.

İşte bu yüzden, bu kaabiliyetlerin hepsinde zirve olan Peygamberler ve onların izinden giden İbn-i Arabi, Gazali, İmam-ı Rabbani, Said Nursi ve günümüzde de Fethullah Gülen Hocaefendi gibi alimler, devrin zalimlerine, cahiliyet anlayışlarına, küfür ve ifsad çarklarına karşı cesurca mücadele edip, onlara rağmen, imanlı bir toplum ve insan inşası vazifesi görürler…

Hepsi de zulüm gören bu alimlerin, zalimlere boyun eğmeyerek acı çekerken ki bir amaçları da aslında tıpkı Durotan gibi, o Yezidlerin ve Süfyanların aslında ne kadar onursuz olabileceklerini halka göstermektir. Bu idraki; hala onurunu koruyabilen bir toplumda, bu mert tavır sağlayabilir. Eğer toplum o hususiyetini de kaybetmişse, onu artık sadece afetler, belalar ve krizler uyandırabilir…

İletişim:

Tüm yazılar için blog: http://akliselim.blogspot.com veya http://www.yeniyon.tv/author/ugur-tezcan/
Twitter: https://twitter.com/ugur_tezcan