siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Eylül 2016 Çarşamba

DÜŞENE VURAN TOPLUMDAN, HERKESE VURAN TOPLUMA

Bu yazı 28 Eylül 2016 tarihinde Yeniyonum.com (Baz Haber) de yayınlanan köşe yazısıdır.


Bir eğitimci olarak yazılarımda genellikle toplumsal analizlere ağırlık veriyorum. Günlük siyasi gelişmeleri değerlendirirken bile olaylara daha genel bir çerçeveden bakıp içtimai problemlerimize dair gözlemler paylaşmaya çalışıyorum. Kişilere takılmam! Zalimler, siyasiler, şahıslar gelip geçicidirler; ancak toplumsal hastalıklar, tedavi edilmedikleri ve kendilerinden ders çıkarılmadıkları sürece, kalıcı etkilerini hep devam ettirirler. Bir atom bombasının sebep olduğu radyoaktif serpinti gibi, uzun vadede, yavaş yavaş ama acı ölümlere, mutasyonlara, DNA bozukluklarına neden olurlar. Öyle toplumlar kendilerini içtimai bir karantinaya alıp medeni gelişmelerden soyutlayarak, kendi içine kapalı bir şekilde; duran suyun kokuşmaya başlaması gibi iç sorunlarla boğuşup, enerji kaybedip dururlar. Nesiller nesiller üstüne harcanıp durur orada.

Tarihin, olumsuz yönleriyle, hep tekerrür etmesinin temelinde de bu espri yatar. İhmal edilen veya tedavi edilemeyen hastalıklar o toplumun bağrında tekrar nüksederler. Bir nesil gider, ama arkadan gelenler de benzer zalimler, despotlar, hırsızlar ve haysiyetsiz kişilikler tarafından yönetilmek zorunda kalırlar. Hele bizimki gibi toplumlarda bunun olması için yeni bir neslin gelmesini beklemeye bile gerek yoktur. Aynı nesiller, aynı yılanlar tarafından tekrar tekrar sokulup dururlar da, hala düzelme yönünde hiçbir mesafe kat edemezler! Efendimizin; ‘’Mü’min aynı delikten iki defa sokulmaz, ısırılmaz’’ şeklindeki tavsiyesi o toplumda hiç özümsenmemiş gibidir adeta! Bir Batılı, bir karikatür yaptı diye sokaklarda şiddet eylemleri yapan Müslümanlar, zaten bu sözün gereğini yerine getiren bir maya tesis edebilmiş olsalardı şayet, bugün değerlerimize hakaret etme cesaretini veya saygısızlığını kimse irtikab edemezdi.

Maya dedik, onunla devam edelim. Mayasız yoğurt tutmaz derler! Bir milletin sağlıklı bir toplum oluşturabilmesi için bir maya gerekir. Medeniyet geliştirebilmeyi başarabilmiş her toplumda bu maya; temel ahlaki ve etik prensiplere dayalı bir sistem geliştirebilme, temel hak ve özgürlüklere saygı duyma ve birlikte yaşayabilme kültürü tesis edebilme yetenekleridir. Bu, maya hususiyeti taşıyan kaabiliyetler toplumsal bilinç kabında; sabır, saygı ve azim harareti altında çoğalarak bir kültür dokusu oluştururlar. Daha sonra da o kültürden yeni nesiller yetişir, yine aynı koşullar altında.

Bizler bu özelliklerimizi üç yüz yıldan fazla bir süredir kaybetmiş olan bir toplumuz.

Hatta öyleki; bir mayadan yoğurt yapma konusu değil de, ‘bozuk sütten, bozuk kaymak olur’ esprisi bizi daha iyi tanımlar sanki. Evet! Toplumlar da süte benzerler. Zaman, alttan kaynattıkça üstte kaymak birikir. İlk milletvekillerimizden Tahir Efendi’nin bir sözünü mutlaka okumuşsunuzdur. Şöyle der; ‘’Bir şeyin altında ne varsa kaymağı da o cinsten olur. Yoğurdun üstünde yoğurt kaymağı, sütün üstünde süt kaymağı, şapın üstünde şap kaymağı bulunur.’’

Tam burada Efendimizin, ‘’Nasıl olursanız, öyle idare edilirsiniz’’ şeklindeki hadisini hatırlamamak mümkün değil. Hani, Zalim Haccac’a da ders alır belki diye Hz. Ömer’in adaletini hatırlattıklarında, onun; ‘’Sizler Ömer zamanındaki insanlar olsaydınız, ben de Ömer olurdum’’ demesindeki yalın gerçekliği de unutmamak gerekir.

Böyle bozulan toplumlar, nefis girdaplarında yaşadıklarından; ilim, irfan ve vicdan ekseninden kopup egonun, çıkarcılığın, hırsızlığın, adam kayırmacılığın, şatafat ve lüksün, şımarıklığın, yalakalığın, iftiracılığın, hamasetin ve şehvetin kaotik bireysellik çukurlarında başıboş gezinip dururlar. Böyle bataklıklarda insana değer ve saygı ölçüleri yitirilmiş, birlikte yaşama azmi, bilinci ve yeteneği de kaybedilmiştir. Her türlü korku bünyeyi sardığından, yukarıda resmettiğim bütün hastalıklar ve daha da fazlası toplumsal bünyeyi felç edip hareketsiz bırakmıştır. Ümitsizlik, aşağılık kompleksi, kimlik sorunları, sürekli öfke ve eleştiri çamurları ile debelenip durulmaktadır böylesi toplumlarda. Böyle bir toplumun fertlerini tek tek analiz etseniz büyük çoğunluğunun ruh hastası olduğunu ve bünyelerini bir sürü fobyaların sardığını görürsünüz. Cehalet şiarları olmuş, şarlatanlar baş tacı edilir hale gelmiş, kabadayılık, yalakalık ve çıkarcılık geçer akçe olmuştur.

Alexis Carrel, ‘’Bozuk karakterler kendilerini hayata veremezler’’ der. İnsanlık rotasından çıkmış despotlardan tutun, oradan hırsızlara, gaspçılara veya haksızlığı hak zanneden tüm insan müsveddelerine bakın. Hepsi hayatın gerçekliğinden kopmuş, ya hırslarının, ya enaniyetlerinin, ya kibirlerinin, ya da korkularının esiri olmuş; oralarda mevzun birtakım boşlukları insanlara zulmederek ve onlara haksızlık ederek doldurmaya çalışıyorlar.

Amerikalı yazar Peggy Noonan da siyaset takıntısı olanlardan kaçının derken onların bu yönlerine işaret eder sanki ve siyasetçilerin genellikle zeki ve ilginç olduklarını ama doğalarında bir şey; bir delik, bir boşluk olduğundan ve onu siyasetle kapatmaya çalıştıklarından bahseder. Yezid, Hitler, Mussolini, Lenin, Stalin, Saddam, Kaddafi, Erdoğan ve daha bilmem kim varsa ekleyin listeye ve bu çerçevede bir daha inceleyin onların hayatlarını ve eylemlerini.

Bediüzzman’ın tesbitiyle devam edersek; bir aslan için bile aslında fıtri olan; ölü hayvan bulup yemektir veya bir sürünün en zayıf, ölmek üzere olanına saldırmaktır. Oysa denge bozulunca ki, bunun nedenlerini başka bir yazıda ele alırız, aslan bir ceylanın bebeğine bile gayr-ı fıtri bir şekilde musallat olur. İnsanlar ve liderler için de fıtri olan; adaletle, en azından, hakkaniyet ve ahlak sınırları içerisinde iş görmektir. Bunu aşan liderler insanlık rotasından, hayatın; o Carrel’in de işaret ettiği gerçekliğinden, benimse fıtrilikle ifade etmeyi tercih ettiğim, dengesinden kaymışlardır. Böyleleri aslında ne sahip oldukları liderliğin, ne devşirdikleri gücün, ne de elde ettikleri maddi kazanımların bir hayrını görürler. Saddam ve Kaddafi’nin yağmalanan sarayları, diğerlerininse bugün bile küfredilen itibarları yeterince aydınlatıcı olur bu noktada sanırım.  

Normal insanlar için de bozuk karakter, aynı şekilde onları hayatın özünden koparır. Her sahtekarlık, her yalan, her hırs, her öfke bir sonrakini doğurur ve insanı korkuların, ümitsizliklerin, geçici anlık hazların girdabına hapseder. İslamın özünden uzak, kültürel yanlışlıklar ve bid’atlarla yoğun, yüzeysel bir dindarlık yaşayan insanlar için de böyledir bu. Vahyin ruhuyla aydınlanmış o gerçeklikten kopuk olarak, şekilciliğin ağlarında çırpına çırpına yaşarlar dinlerini. Böylece vicdanları yorulur. Aynı anda cehalete de maruz kaldıklarından, basiret gözleri de kör olur. Her türlü haksızlığı irtikab ettikleri halde içine hapsoldukları yüzeysel din anlayışının ifrat-tefrit sarkacında sallanarak hayata ve dine tutunurlar.

Bu tür, bozuk ve tefessüh etmiş, çürümüş insanların tesis ettikleri toplumlar da aynı durumdadırlar. Onlar da hayatın gerçeklerinden kopmuş; medeni bir çizgide birlik, beraberlik, karşılıklı sevgi ve saygı, adalet, hakkaniyet ve ahlak ekseninde bir yaşam kaabiliyetlerini yitirmişlerdir. Onların fıtri olan çizgiden kopmaları da bu şekilde olur.

Tüm buraya kadar anlatmak istediklerimi bir daha gözden geçirin ve bizim toplumumuza bu gözlükle yeniden bakın. Birbirinden nefret eden, ötekileştiren, birbirine duygusal ve fiziksel tacizler uygulayan, kibirli, lüks ve rahat düşkünü, fırsatçı, yalaka ve çıkarcı bir toplum olduk. Siz, bilumum hastalıkları da ekleyebilirsiniz buna. Çocukluğumdan beri insanların içinde vakit geçiren mesleklerde çalıştım. Toplumun her kesimiyle irtibatım oldu. Bu gözlemleri kitabi olarak yazmıyorum.

Konuyu yazının başlığı bağlamında daraltıp devam ettireyim.

Bizler yukarıda sıraladığım hastalıklarımız ve zaaflarımızdan ötürü hep düşene vuran bir toplum olduk. Sadece bizden olmayanları değil, zayıfı da hep ezdik, hor ve hakir gördük. Çocukluğumun ilk anıları mahallemizde, hem de koca koca adamlar tarafından, hep aşağılanan, alay edilen özürlü insanların hallerine acıdığım tecrübelerle doludur. Sonra buna fakir ve düşmüş durumda olan insanların gördükleri muameleler de eklendi. Ardından hemşehricilik, sınıfçılık, çıkarcılık ve yalakalık ekseninde yaşadığım tecrübeler geldi. Kadınların, özellikle de zor durumlara maruz kalmış olanlarının, toplum gözündeki konumları eklendi buna sonra. Daha elit kesimlerle muhatap olmaya başladığımdaysa bu sefer onların toplumun geri kalanına karşı olan bakışlarındaki yanlışlıklarla tanıştım.

Zamanla bir çok arkadaşlığın, dostluğun ve komşuluğun hatta akrabalığın çıkarlar tükenene veya bencillik, rahatseverlik sınırlarına dayanana kadar sürdüklerini gördüm. İnsanların birbirlerini ufak tefek şeyler ve hırslar yüzünden nasıl sattıklarını ve bunu yaparken vicdanlarını, o kıt ama kendini kurnaz sanan zekalarıyla, nasıl bastırdıklarını müşahade ettim. Bunu yaparken dini argümanlara sığınan veya bacak bacak üstüne atarak kibirli tavırlarla çok çağdaş ve eğitimli bir insanmış taklitleri yapanlara karşı ise hep özel bir tiksinti ve acıma hissi duydum.

Eğitimli, eğitimsiz, fakir, zengin, halk, siyasetçi… Hangi kesimden olursa olsun, hırsızlık ve haksızlık yapan, başkalarını ezen insanların hallerini sürekli analiz etmeye çalıştım.

Evet! Biz hep düşene ve düşmüşe zulmeden bir toplum olduk. Bunları yaparken de, belki ayetin de işaretiyle, aslında kendimize zulmediyorduk. Çünkü böyle bozuk insanlar olarak, az önce işaret ettiğim gibi, bir yandan hayatın özünden kopuyorduk diğer yandan da, en başta resmettiğim bozuk süt misali, kendimiz gibi bozuk ve karakter yoksunu insanları başımıza tac etmeye başlıyorduk. Böylece bozuk bir kısır döngünün içine kendimizi hapsediyorduk ve bu nedenle de zulümler hep yeni zulümleri doğuruyorlardı.

Şimdilerde ise daha kötü bir noktaya geldik. Artık sadece düşene vuran değil, herkese vuran bir toplum olma noktasına doğru ilerliyoruz. Özellikle Erdoğan ve AK Parti’nin ülkeyi getirdikleri nokta bir çıldırmışlık hali adeta. Herkes birbirini boğazlamaya, gammazlamaya, malını gasp etmeye, hakaret etmeye hazır ve bunu yapıyor da. Eskiden en azından benzer kesimler arasında biraz anlayış ve muahbbet vardı. Erdoğan ile toplumun iskeleti olan muhafazakar, dindar kesimler bile duygusal bir felce uğratıldılar. Toplumu özetleyen tek duygu ‘nefret’ artık. Yüzbinlerce insanın malına ve özgürlüğüne el konuluyor ve herkes susuyor. Daha da kötüsü, bunu fırsat bilerek, acaba ganimetten bize ne düşer, devlette boşalan yerlere nasıl yerleşiriz, bu karambolde daha çok nasıl çalarız, bizim kadrolarımızı nasıl yerleştiririz diyenlerle ve benzeri hırslar ve beklentilerle geçiyor günler. Müslüman müslümana kudurmuş bir köpek hırsıyla saldırıyor! Sırf bir adamın siyasi hırsları ve artık çuvala sığmayan hırsızlık mızrağının üzerini örtme adına yapılıyor tüm bunlar ve ‘Yeni Türkiye’, ‘Halife’ yalanlarıyla örtülüyor üstleri.

Aslında bu yazıyı daha sonra yazmayı planlıyordum. Ancak, geçen gün gördüğüm bir gazete haberi üzerine şimdi yazmaya karar verdim. Kirasını ödeyemeyip eşyalarıyla sokağa atılan bir insan kalp krizi geçirip ölüyor ve diğer insanlarsa onun eşyalarını yağmalıyorlar. ‘Müslüman’ bir ülkede oluyor tüm bunlar. 1999 depreminde enkaz yığınlarının altında, çalınacak altın arayan bir halka ve yapılan yardımları evlerine taşıyan devlet erkanına sahip bir ülke bu. 6-7 Eylül olaylarında Rum vatandaşlarının malları gaspedilirken oturup seyreden dünkü halk ve yüzbinlerce Hizmet mensubu masum insanın malları, mülkleri, iş yerleri ve özgürlükleri gaspedilirken oturup seyreden; hatta bunlara ‘ganimet’ ve ‘oh olsun’ diyen de bugunkü aynı halk…

Gerçek ıslah edicilerine zulmeden böyle toplumlar, tıpkı Kur’an’da bahsi geçen ve Peygamberlerine isyan edip onları öldüren topluluklar gibi, ya kendi kendilerini yok ederler ya da İlahi adalet kılıcı ile cezalarını bulurlar. O da genelde, ayetle işaret buyurulduğu gibi, başka bir zalimin zulmüdür genellikle…

Konu ile ilgili diğer bazı yazılarımız:





29 Haziran 2016 Çarşamba

DÜNYA SİYASETİNİ BEKLEYEN BÜYÜK TEHLİKE!

Bu yazı 29 Haziran 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Dünya siyâsetinde cereyân eden birtakım hâdiseler, doğaları gereği ve de neticeleri itibârıyla dönüm noktası kâbilinden gelişmelerdir. Meselâ, Amerika’da gerçekleşen 11 Eylül terör saldırıları bunlardan birisidir. Bu tür olayların neredeyse tamamı, ekonomik çıkar ve değişen dengeler düzleminde aktığından, tesirleri de daha büyük çaplı olmaktadır. Tarihin en büyük oyun değiştirici hâdiselerinden olan 1. ve 2. Dünya Savaşlarından tutun da, İngiltere’de başlayan Sanayi Devrimi ve benzeri bir çok kritik gelişmeye kadar hepsi ekonomik reflekslerden motivasyonunu alan gelişme ve değişimlerdir.

Geçenlerde İngiltere’de gerçekleştirilen ve çok az bir oy farkıyla İngiltere’nin Avrupa Birliğinden ayrılması yönünde karar çıkan halk oylamasının, bu tarz gelişmeler kategorisinde değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini zaman gösterecek. Olayın sadece BATI değil, tüm dünya ekonomisi ve siyâseti üzerinde önemli tesirleri olacağı muhakkak.

Beni asıl ilgilendiren, İngiltere’yi ‘’AB’ye hayır!’’ sonucuna getiren süreçle, Türkiye’de ve Amerika’da yaşanan bâzı süreçlerin benzerlik göstermesi.

Nereye giderseniz gidin, demokrasi ile yönetilen neredeyse hiçbir ülkede mevzuların bir toplumsal maniplasyona ihtiyaç duyulmadan halkın oylamasına sunulduğunu göremezsiniz. Yâni dünyanın hiçbir ülkesinde; sadece televizyondan bilgilendirici yayınlar ve tartışmalar yapalım ve sonra bırakalım halk karar versin den(e)miyor. Oysa, demokratik siyâsetin temel argümanlarından birisi ve hattâ özü bu. Sanki, anarşist politik felsefenin aktif isimlerinden Emma Goldman’ın ‘’oy vermek bir şeyleri değiştirseydi yasaklanırdı’’ sözünü farklı bir boyutta yaşıyoruz bu günlerde. Oy vermek yasaklanmıyor; ama o oylar birilerinin işine yarasın diye gerekli her psikososyal algı yönetimi uygulanıyor. Siyâsî zeminler değişiyor; ancak benzer stratejiler tatbik ediliyor hep.

Asıl endişe verici olan gelişme, özellikle son yıllarda karşımıza çıkan ve adetâ bir politik trend hâlini almış olan toplumsal maniplasyon ve algı yönetimi hususu. İdeâl demokrasiler olarak sınıflandırılan BATI ve Amerikan toplumları bile bu noktaya kaymaya başladılar artık. Halklar; imajlar, imgeler, politikalar ve korkular üzerinden sosyal ve psikolojik mühendisliğe tâbi tutuluyorlar. Bu elbette yeni keşfedilen bir yöntem değil. Tarih boyu geçerli olan ve hep kullanılmış olan yöntemler. İnsanlık varolduğu günden beri korkularla ve algılarla yönetmek hep var olmuş. Şeytan bile o yöntemlerle aldatıyor insanlığı…

Burada asıl tehlikeli olan, demokrasi gibi daha ileri yönetim biçimlerinin sâhiline gelmeyi başarmış insanoğlunun geriye gitmeye çalışması ve bu ilerlemeye öncülük etmiş BATI toplumlarının da bu gerileme ile senkronize olmaya başlamaları. Böyle bir ortamda ırkçılık, kavmiyetçilik, ötekileştirme, öldürme, adâletsizlik ve benzeri birçok câhiliye (sadece İslâm’da anladığımız şekliyle değil, daha genel manada) hastalığı tekrar canlanıyor ve toplumlara yayılıyor.

Daha önceki yazılarda da değindiğimiz gibi, Türk modern siyâsî tarihi İttihadçı geleneklerden zamanın Ergenekonlarına kadarki dönemde korku, bölme, ötekileştirme, fişleme vb. yöntemleri hep toplumsal dizayn bağlamında kullandı. Halihazırda, Erdoğan ve AK Parti yönetimi ile bunun zirve noktalarına ulaştığını görmekteyiz.

İngiltere’deki referendum sonrası yazdığı analizde, siyâset bilimci Mahmut Akpınar da yaşanan süreci Türkiye-İngiltere bağlamında değerlendirdi. Ona göre, şu üç noktada benzerlikler yaşandı:
  1. [AB’den] Ayrılma taraftarı olan kesimler de AKP gibi korku siyaseti izlediler ve özellikle geçim derdi olan insanların duygularına hitap ederek onları İslam’la, Türkiye ile, terörle, ISİS’le, göçle, göçmenlerle ve işsizlikle korkuttular.
  2. Milliyetçi duygulara hitap ederek eski ihtişamlı imparatorluk günlerine vurgular yaptılar.
  3. İngiltere’de de muhâlefet, Türkiye’deki gibi yeterince çaba göstermedi.
Bu üçüncü opsiyonu biraz açmak gerekiyor. Türkiye’de AKP ile inanılmaz bir hukuksuzluk ve beceriksizlik dönemi yaşanıyor. Bir muhâlefet partisi için dünya üzerinde herhâlde başka hiçbir ülkede gelişmeye ve oy artırmaya bu kadar müsâit bir siyâset zemini yoktur. Oysa, Ergenekon derin örgütü (Gladyo), muhâlefet partilerini de dizayn ve kontrol ettiğinden olsa gerek, bizdeki muhâlefet Ergenekonla çalışan Erdoğan’ın önünün açılması adına üç yolla destek verdi: (1) ya bizzat meclis oylamalarında destek verdi (2) ya hiçbir yanlışlığa (üç beş vekil dışında) ses çıkartmadı (3) ya da, özellikle seçim zamanlarında, çok silik, göstermelik çabalarla seçimlere girdi ve halkı bilinçlendirme adına yeterli adımları atmada tembellik etti.

Görünen o ki, İngiltere’de de aynı tâlihsizlik yaşandı ve muhâlefet belki de İngiltere tarihinin en önemli dönüm noktalarından birinde, üzerine düşeni bir şekilde yap(a)madı veya yaptırılmadı. Referandumun adının BREXIT, yâni ‘Britanyanın AB’den çıkması’ oylaması olarak ön plana çıkmış olması bile (çünkü toplumsal algıları o yönde etkiler) muhâlefetin başarısızlığıdır bana göre.

Gelelim konunun Amerika ile olan bağlantısına. İngiltere dünyanın en önemli dinamosu olan ülkelerden biriyse eğer, Amerika şüphesiz dümenin başında olan ve demokrasinin de liderliğini yapan ülke konumunda. Bu noktada yazının başındaki endişelerime dönelim ve İngiltere-Türkiye düzleminde ele aldığımız o üç gelişmeyi, Amerikan siyâseti bağlamında da değerlendirelim.

Evet! Maalesef Amerika’da da bu tehlikeli gelişmelerin zilleri çalıyor. Cumhuriyetçi başkan adayı Donald Trump’ın gittikçe artan yükselişi herkesi tedirgin ediyor. Çünkü Trump ve ona destek veren akıl da, tıpkı Türkiye, İngiltere ve diğer gelişmiş ülkelerde olduğu gibi toplumu korkular üzerinden dizayn etmeye çalışıyor. Akpınar’ın temas ettiği üç ayaklı süreç ne yazık ki burada da işliyor.
  1. Trump kampı hem milliyetçi-dindar-Cumhuriyetçi tabanı hem de ekonomik endişeleri olan kesimleri korkular üzerinden marjinalleştiriyor ve tıpkı AKP gibi (ileride planlanan gelişmeleri sorgulamayacak) daha kemikleşmiş bir kitle oluşturmaya çabalıyor. Irkçı, ötekileştirici, aşağılayıcı bir siyâsî retorik kullanıyor. İnsanları geçimle, ‘İslâmî terörle’, ISİS’le, yasadışı göçmenlerle, Amerikalının hakkı olan işleri çalmalarıyla, Çin’in ekonomik yükselişiyle (eskiden Sovyet Rusya ile korkuttukları gibi) korkutuyor ve etrafına topluyor. Gruplar arası fizîki itiş-kakışlar bile yaşanmaya başlandı ki bu Amerikan toplumu için endişe verici bir gelişme. İngiltere’de de ırkçı ve faşist refleksler artma eğilimi gösterdiğinden, bu tür kampanyalar neticesinde tıpkı ABD’de olduğu gibi, Müslümanlara ve diğer göçmenlere karşı saldırılar artış gösteriyor. Son referandumun ardından sokaklarda göçmenlerin yanına gidip ‘’artık defolun, göçmenler terketsin diye oy verdik!’’ veya koyu tenli insanlara ‘’Afrika’ya geri dön!’’ diyerek taciz eden beyazlar var.
  2. İngiltere’nin eski imparatorluk günlerini ve Erdoğan’ın eski Osmanlı İmparatorluğu günlerini hatırlatması gibi, Trump kampanyası da süürekli Amerikan’ın eski ihtişamlı günlerine dönebiliriz mesajları pompalıyor ve bu iddiâ Amerikan toplumunda çok alıcı buluyor. Zîrâ, ABD’de önemli sayıda aşırı sağcı, Obama’nın dış politikasını oldukça pasif buluyorlar. ‘’ABD masaya vurdumu alır’ veya ‘git,vur,al’ mantığıyla yetişen bu nesiller, Obama politikalarının ABD’yi super güç olmaktan gittikçe uzaklaştırdığını düşünüyorlar.
  3. Muhâlefet kanadında her ne kadar Hillary Clinton gibi güçlü bir rakip ve Başkan Obama gibi (Cumhuriyetçiler dışında) sevilen bir lider olsa da, onların toplumu aksi yönde bilinçlendirme çabaları yetersiz kalıyor. Zâten, Trump’ın yaptığı; korkulara ve sert retoriğe dayalı kampanya dağıtmaya dayalı. Doğası gereği yapmak yıkmaktan her zaman daha zor olduğu için de gelişmeler olumsuz yönde daha hızlı ilerliyor. Her hâlükârda, toplumsal bilinç ve muhâlefet Türkiye kadar yerlerde olmadığı için tahrîbât Türkiye’deki gibi büyük hasarlı olmuyor, şimdilik.
Görünen o ki, hem bizimki gibi gelişmemiş demokrasilerde hem de BATI dünyasında demokrasi ve toplum mühendisliği meraklısı birtakım çevreler, artık rotayı; korku temelli, gruplaştırıcı, dışlayıcı, çatışmacı, ırkçı ve faşist eğilimlere doğru kırmak istiyorlar. Bunu yaparken de göçmen dalgası, işsizlik, fakirlik ve ‘İslâmî terör’ kavramlarını merkeze alıyorlar.

Bu gidişâtın ekonomik bir düzlemde ilerlediğini söylemiştim. Bundan maksadım ekonomik çıkar ve denge yörüngeli maniplasyonların siyâset dizaynı üzerinden yapılıyor olması. Yoksa, siyâsetin gerçek hedefleri olması gereken ekonomik refahın artması, eşit gelir dağılımı, yaşam kalitesinin yükselmesi gibi sağlıklı bir düzlem değil bu. Demokrasilerde ideâl olan; siyâsî grupların ekonomik ve toplumsal plan ve projelerle kamuoyu ve taban oluşturmalarıdır. Ancak bu günler şimdilik geride kaldı. Meselâ, Trump’ın detaylı bir ekonomik kalkınma planı tartıştığını duymazsınız hiç. AK Parti de son yıllarında ülkede ekonomik atılım üzerinden değil, ‘Paralel tehdit!’ üzerinden siyâset yapıyor. Daha da vahim olanı, beceriksiz muhâlefetler ve hipnozdaki yığınların da bu reel politikalar ve hedefler üzerinden bu saldırgan liderleri sorgulamayıp, onların kışkırtıcı ve hamâsî söylemlerinin peşine takılmaları.

Bu yazıda sunduğum bağlamda diğer ülkeleri de analiz etmek gerekir. Yeni dizayn şimdilik işliyor. Nasıl bir seyir izleyeceğini ise zaman gösterecek!






13 Nisan 2016 Çarşamba

ERDOĞAN, GÜNEYDOĞU VE KENTSEL DÖNÜŞÜM

Bu yazı 14 Nisan 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Erdoğan Mart ayı başında Güneydoğu’daki olayları kasden ‘’Bundan sonra bölgeyi kentsel dönüşüm heyecanı saracak. O huzurlu günlere geri döneceğiz” demişti. Bu söz karşısında gazeteci Kâzım Güleçyüz haklı olarak şu soruyu sormuştu: ‘’Huzur kentsel dönüşümde, öyle mi?!’’

Güneydoğu adetâ kan ağlıyor ve bölge bölünmenin eşiğine geldi. Erdoğan, 7 Haziran seçimleri öncesinde ‘’400 vekil verin bu iş tatlılıkla çözülsün!’’ demiş ve bu söylemlerle ülkeyi yine germişti. Seçimlerdeki hezimetin ardından bazı Havuz yazarları ‘’halk kaosu seçti!’’ diyerek gelecek kanlı günlere işâret etmişlerdi.

Sonrasında büyük bir beceriksizlik ve basiretsizlikle yönetilen ‘çözüm süreci’ bitti ve PKK eskisinden daha güçlü bir şekilde yeni kanlı eylemlere imza attı.

Bugün bölge bir kan ve gözyaşı deryâsına mahkûm edilmiş vaziyette. Şehirler târumâr edildi ve halkın bir kısmı can güvenliği olmayan bölgelerde mahsur kalırken diğer kısmı da çoktan Batı illerine göç etti.

Bu tâlihsiz gelişmelerin sorumlusu olan hükümet ve sürecin baş aktörü Erdoğan hâlâ görevdeler ve büyük bir kayıtsızlıkla gelişmeleri seyrediyorlar. Erdoğan’ın; ‘PKK bizi aldatmış, demek ki arkasında daha büyük bir akıl var’ sözüne mi hayıflanalım yoksa büyük bir çâresizlik içinde ‘hadi bunu da paralele yıkalım’ aklı ile hareket etmelerine mi yanalım bilemiyoruz. Evet! Güya PKK’ya bağlı bir evde Gülen’in kitaplarının olduğu bir kitaplık resmi ile Cemaat’in PKK ile ortak hareket ettiğine inandırılmaya çalışıldı bu millet hükümet tarafından. Oysa çok değil bir iki yıl öncesinde aynı insanlar bu sefer PKK ile barış sürecindeyiz ama ‘paralel’ engel oluyor diyorlardı!

Tüm bu kanlı hengâme sürerken, Erdoğan’ın çıkıpta ’’Bundan sonra bölgeyi kentsel dönüşüm heyecanı saracak. O huzurlu günlere geri döneceğiz’’ şeklinde bir ifâde kullanmış olması büyük bir tâlihsizlik ve basiretsizlik örneğidir; eğer ardından planlı bir hareket yoksa!

Yâni, bölge planlı bir kaos ortamında yerle bir ediliyor, sular durulduğunda kentsel dönüşümde uzmanlaşmış AKP’li şirketlerce bir ihâle ve rant saldırısına açık hâle getirilmek isteniyorsa durum başka.

Her hâlükârda, kentsel dönüşüm hiçbir zaman ‘huzurlu günlerin’ kaynağı olamaz. O, sadece niyet ve sistematik gayretlerinize bir araç olabilir ancak.

Bir yerde huzurun kaynağı; mülkün temeli olan adâlet, birliğin temeli olan şefkat, sevgi ve muhabbet, gelişmenin temeli olan ekonomik yatırım ve iktisat, inkişafın temeli olan bilgi, ahlak ve vicdandır.

Bir devlet ve devlet lideri bunları temîne çalışan gayretler içerisinde değilse, yapılan şeyler ya durum kurtarma, ya yangından mal kaçırma, ya da dostlar alışverişte görsün nevinden kendini ve halkı aldatma teşebbüsleri ve ruh halleridir.

Yukarıda çizdiğim somut gelişmeler çerçevesinde bu cümleler irdelendiğinde ortaya pek de iyi bir görüntü ve niyet çıkmamaktadır.

Fethullah Gülen Hocaefendi, ‘’Meşru Siyâset ve Makyavelist Politikacılar’’ başlıklı sohbetinde siyâseti tanımlarken şöyle der:

‘’Siyaset; taht-ı tasarrufta olan şeyleri idare etme, düzene koyma, ahenk içinde götürme.. farklılıklardan bir bütünlük meydana getirme, onlardan bir dantela gibi bir hayat örgüleme.. şahısları ve hadiseleri doğru okuyup doğru değerlendirme sayesinde gayr-ı mütecanis şeyleri bir araya getirip bir vahdet ruhu ortaya koyma demektir. Siyaset; sağlam idare etme, yönetimi ahenk içinde götürme demektir; problemsiz, ayrıştırmadan, kendini öne sürmeden, her şeyi kendi arzu ve isteklerine bağlamadan; umumun hissiyatını ve farklı insanlar arasında nasıl bir birlik ruhu teessüs ettirilebileceğini nazar-ı itibara alarak işi götürme demektir.’’

Kullandığı üslûbuyla halkın çoğunluğunu ve özellikle de Güneydoğulu vatandaşlarımızı sürekli ötekileyen anlayışlar sergileyen, PKK ve KCK ile yapılan anlaşmalar sürecini büyük bir basiretsizlik ile yönetip sonlandıran Erdoğan ve ekibinin yürüttükleri siyâsî anlayışı ve bu noktada sergiledikleri kaabiliyetleri; ayrıca bu yazıya konu ettiğim söylenmiş sözün ardındaki niyeti, Hocaefendi’nin bu tanımı çerçevesinde tekrar idraklerinize sunuyorum.


5 Temmuz 2010 Pazartesi

MEDYA GÜNDEMİ EŞLİĞİNDE: NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Bu yazı 6 Temmuz 2010 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesinde yayınlanmıştır.

Türkiye’de herhangi bir gazetede köşe yazarlığı yapmak zor bir iş midir, yoksa kolay mı? Bu soruyu size yöneltseler nasıl cevap verirdiniz? Böyle muğlak sorular karşısında Amerikalıların kullandıkları çok kısa ama öz bir cevap şekli vardır: ‘It depends’ derler. Yani, cevabın niteliği soruyu hangi koşula ve parametreye göre değerlendirdiğimize göre şekil alır demektir bu. Yukarıdaki soruyu da işte bu zaviyeden ele alıp bir değerlendirme yapalım ve oradan da mevzumuzu daha genel bir perspektife taşıyarak ‘biz ne zaman adam oluruz?’ sorusuna cevap bulmaya çalışalım.

Bir ülke düşünün! Sanat, kültür, edebiyat ve felsefe bilgileri yeterli düzeyde olan kişilerin bile kendilerini sadece siyaset ve politika yazmak zorunluluğunda hissettikleri... Entelektüel düzeyi geniş ve derin olan yazarlarının ülkenin düşünce ufkunu ve geleceğini inşa ettikleri değil, ülke gündeminin, yazarların düşünce altyapısını inşa ettiği... Ciddi anlamda hiçbir entelektüel birikimi olmayan bir takım yazarların, ülke gündeminin belirlenmesinde ve şekillenmesinde daha çok etkin oldukları... Ellerine tutuşturulan dosyalarla bir sağa bir sola saldıran, kaynakları kesilince de kaldırımlara savrulan köşe yazarlarıyla dolu... Bir üniversitede öğrenci yetiştirse daha faydalı olabilecek bir sosyoloğun, medyanın ‘amiral köşküne oturtularak’ hükümet kurma-yıkma mühendisliğine soyundurulduğu... Gazetecilerin vurulduğu... Ne zaman güzel bir gelişme yaşasa aniden artan terör ile sevincinin kursağında bırakıldığı...

Bir ülke düşünün! Halkının düşmanlıklar, kin ve nefret duygularıyla birbirine düşman hale getirildiği... Birbirini anlamaz, dinlemez ve birbirine tahammül edemez hale getirildiği. Böyle bir ortamda her gazeteci ve köşe yazarının kendisine bir taraf bulma zorunluluğu hissettiği; özgür iradesini yitirip ve mesleğin gereği olan şüpheciliği hakikat izciliği noktasında değil de, sadece karşı grup aleyhinde bir silah olarak kullanır hale geldiği...

Bir ülke düşünün! Belirli bir tarafı tutmadığı halde, sadece ülkede çetecilerden, darbelerden arınmış bir demokrasi tesis edilsin diye kalem tutan yazarların dahi gene kendi meslektaşları tarafından ‘’karşı taraf’’ olarak ilan edildiği ve fikri bir linçe tabi tutulduğu...

Bir ülke düşünün! Kan, kin, nefret, ölüm, kavga, aldatma, tecavüz, sahtekarlık, hırsızlık, zam, falan parti filan parti vb. haberlerin eğreti verecek bir çılgınlıkta ve yoğunlukta gazete sayfalarını doldurduğu... Kadın resimleri ile gazetelerin satılabileceği anlayışının hakim olduğu.. Gazete sayfalarının yarısını yukarıdaki türde haberlerin diğer yarısını da futbolun işgal ettiği... Bu nedenle de insanların hem takım hem de parti tutmadan yaşayamaz bir hale geldikleri...

Bir ülke düşünün! Ordunun ve bir siyasi partinin ‘Cumhuriyet’in temel direği sayıldığı’. Aynı partinin milletin gözünün içine baka baka ‘ordu darbe yapsa da biz de nemalansak’ anlayışı ile yıllardır demokrasiyi baltaladığı... Bir başbakan’ı idam ettirdiği... Parti liderinin, davalar henüz devam ederken sırf yargıyı etkilemek için, ‘’ben Ergenekon’un avukatıyım diyebildiği’’ ama bu desteğe rağmen bir gece operasyonu ile Ergenekoncu çevreler tarafından alaşağı edilerek vezirin piyon ile yer değiştirildiği (ileride bir taşla çok kuş hesabı eşliğinde yeni bir vezirle değiştirmek üzere)...

Bir ülke düşünün! Bütün dünya profesyonel ordular tesis etmeye yönelirken, kendi subaylarının ‘profesyonel ordu’ kavramından bu kadar korktuğu ve kaçındığı... Ordunun ve Genelkurmay’ın başka hiçbir ülkede olmadığı derecede burnuna kadar siyasetin içine battığı... 2003, 2004 ve 2007 yıllarında dahi içerisinden darbe planlayan üst düzey bazı komutanlar çıkarabildiği ve yargılanan bu kişileri hapishanede ziyaret ederek destek vermeye başka bir subayını gönderebildiği... Geçenlerde 2000 küsürüncü yılını kutlayan ordusunun tarihinde hiç bu kadar kötü yönetilmediği... Hatta tarihinin en kötü Cumhurbaşkanı (Sezer) ve Genelkurmay Başkanlarının (Özkök hariç) aynı on yıl içerisinde beraber siyaset! yaptıkları... Genelkurmay başkanının, ‘’bize karşı bir ‘psikolojik’ harekat yürütülüyor’’ diye diye açık bir psikolojik harekat yürüttüğü ve emrinde bir ‘Psikolojik Harekat Dairesi’ (şimdiki adı Bilgi Destek Daire Başkanlığı) bulunan tek kurumun başında olduğu halde bunu söyleyebildiği...Ordu içinden vatanını seven bazı subaylar yaşanan darbe girişimi, yolsuzluk vb. bir takım suçları belgeleri ile ihbar ettiğinde, bizzat Genelkurmay başkanın veya başka üst düzey bir komutanın medya karşısına çıkıp; gereğini yapıp soruşturma başlatacağız diyeceklerine, utanmadan ‘’kim sızdırıyor’’ tarzı repliklere girebildikleri... Hatta Genelkurmay Başkanı’nın 'İrticayla Mücadele Eylem Planı'nı ihbar eden ‘meçhul subayı’, 'yanlış adam' olarak tanımlayabildiği ve ‘’bizden de yanlış adamlar çıkabilir. Önemli olan onu bulup gereğini yerine getirmek.'' diyebildiği... (Zaman, 6 Temmuz 2010)

Bir ülke düşünün! Adaletin her yerde mülkün temeli olarak görüldüğü bir zaman diliminde, bazı yüksek yargı mensuplarının, Ergenekon çetecilerini ve darbe planlayıcılarını kurtarmak için akla hayale gelmeyen hukuksuzluklara, Ali Cengiz oyunlarına yeltendikleri... Kara planları, ses kayıtları ve belgelerle ortalığa saçılan devlet memurlarının kendinden emin tavırlarla ‘ben yaptım oldu’ şeklindeki kayıtsızlıkları... HSYK’nın tahakkümünden, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay’ın siyasete bulaştığından sıklıkla bahsedildiği, ‘’o mahkeme bizden’’ diyenlerin ortalıkta rahat rahat dolaştıkları... Bazı önemli davaları, anlamsız yere senelerce süren bir sürece yayılıp sonrada ‘mürur-u zaman’ (zaman aşımı) denilerek bazı kesimlerin mahkemelerde kurtarıldığı... Darbecilikten ve diğer suçlardan yakalanan bazı üst düzey komutanların nedense bir anda çok ciddi rahatsızlıklar geçirerek ‘GATAKULLİ’ ye getirildikleri...

Bir ülke düşünün! Hala başörtüsü takmanın yasak olduğu... İktidardaki hükümetin bile bu konuda bir çözüme gitmesine izin verilmediği... Ana muhalefet partisinin bazı yüksek yargı organları ve bazı askerlerle iş birliği yaparak bu konudaki çözümsüzlüğün bayraktarlığını yaptığı... Ama bununla da kalmayıp sanki bu sorunu ancak kendisi çözermiş gibi sahte yalanlar uydurduğu; ardından da ‘’ben öyle bir şey demedim’’ diyerek hemen çark ettiği (Kılıçdaroğlu’nun son açıklamaları, 1-2 Temmuz tarihli gazeteler)... Ana muhalefet liderinin, ’terörü, başörtüsünü biz çözeriz’’ cümlesi ardından gazetecilerin ‘’nasıl’’ sorusuna karşılık ‘’onu bize bırakın’’ diyerek siyaset yaptığını, oy kazandığını sandığı, milleti aptal yerine koyduğu ve aslında hiç bir şey için bir planı olmadığını tüm dünyaya böylece açık ettiği... Ve gene aynı ana muhalefet liderinin, hükümetten oy çalacağım ve kendimi ispatlayacağım telaşı ile, bizleri ‘’bana ne ben de isterim’’ siyaseti ile tanıştırdığı...

Başbakan’ın şehit verdiğimiz mevzileri gezmesinin ardından, ‘ben de giderim, banane! banane!, hem ben gidip ayakta dururum, çok cesurum’dur’ mantalitesi ile siyaset yaptığı... Bazı gazetelerin de bu tek taraflı tartışmayı ciddiye alıp gündem oluşturduğu... Üstüne üstlük, Genelkurmay Başkanı’nın da böyle bir ‘’mevzii turizmine’’ (Abdullah Abdülkadiroğlu, Samanyoluhaber, 5 Temmuz 2010) kasıtlı veya kasıtsız kapı aralayarak siyasete bir kez daha alet olduğu... İnternet sayfasında bu resimleri Başbakan’ın adından bahsedilmeden; ama ana muhalefet liderinin yanındakilerin bile isimleriyle yayınlandığı... Tıpkı bir çocuk tiyatrosu oynar gibi cepheye gidilip (başka bir cephe) ayakta resim çektirerek resimlerin basına servis edildiği...

Bir ülke düşünün! Ordusunun iki bin küsür yıllık tarihinde hiç bu kadar zayıf olmadığı... Teröristi çoban zannedip (gidip kontrol etme gereği bile duymadan) askerlerini şehit veren; parkta duran sade vatandaşı ise terörist zannedip vuran... Bunun kendisinden hesabının dahi sorulamadığı... Sayıları yüzü aşan terörist gurubunun sınır geçip karakol bastığı... Ve gene kimsenin hesap soramadığı... Halka karşı balyoz darbesi planlayan ve bu plan kapsamında kendi uçağını düşürüp komşu ile savaş çıkarmaya, Fatih Camii’ni bombalatıp halkı galeyana getirmeye, diğer din ve ırklardan bazı kimseleri öldürterek bir iç savaş çıkarmaya çalışan, bir cemaate ait evlere silah yerleştirerek sonrada cadı avı başlatmayı planlayan bir askerin; ‘’üstlerim ne dedi ise onu yaptım’’ sözüne rağmen hiç bir üssün yargılanmayı bırakın haklarında soruşturma dahi açılamadığı... (Hadi Kıbrıs’ı da bizden sayalım) ülkenin Milli Eğitim Bakanlığı izni altında çalıştıkları halde bir Kur’an kursunun kendini rejimin bekçisi ilan eden ‘solcu’ ve/veya ‘Ergenekon tandanslı’ sendikalar tarafından basılarak içindekilerin sorgulanması ve hanelerine tecavüz suçu işlendiği halde yaptıklarının yanına kâr kaldığı...

Bir ülke düşünün! 21. yüzyılda şehir içlerinde bile hala Jandarma karakollarının olduğu... En büyük üniversitelerinden biri olan ODTÜ’nün hâlâ Jandarma tarafından korunduğu... Jandarmanın polisin görev alanında olan yerlerde hesap vermeden iş yürüttüğü... Öğrenci yurdu basıp halkı fişlediği... Terörle çok etkili bir şekilde mücadele eden Polis Özel Harekat’ın 28 Şubatçılar etkisiyle el etek çektirildiği... 30 bin masumun katili bir terör elebaşısının sivil hükümetin ve polisin elinin yetişemediği bir adadan avukatları aracılığı ile ülke gündemi belirlediği; ufak çaplı bir siyasi parti liderinden daha çok mesaj verebildiği... Mecliste hükümet ortağı iken bu kişinin asılmasına giden yolu ‘çekimser’ kalarak (şimdiki gibi; ‘asmazsam namerdim’ edebiyatından uzak bir tarzda) kendisi tıkadığı halde, şimdiki Başbakan’ı neden asmıyorsun diyerek suçlayan, meydanlarda halka urgan atarak şov yapan milliyetçi! bir liderin siyaset yaptığı...

Bir ülke düşünün! Bir hükümet iyi bir iş yaptığında bile muhalefet partileri ve bir kısım medyası sırf muhalefet olsun diye o işten eleştirilecek bir şeyler bulmak için taklalar atsın... Muhalefet etmenin politikacılar nezdindeki tek karşılığı; ‘ona nasip olmasın yeter ki!’ mantalitesi olsun... Sadece politikacılar mı? Hudson’da yapılan bir toplantıda bir komutanı dahi; ‘’terör şimdi biterse AKP’nin işine yarar’’ diye endişe arz edebilsin... Ve halkın nerede ise yarısının oyları ile iktidar olmuş bir parti bu kadar çetin şartlarda politika üretmeye, devlet yönetmeye mecbur kalsın...

Bir halk düşünün! Bir imparatorluk iken böyle sefil hallere düşmüş, düşürülmüş olsun. Yukarıda kısmen resmetmeye çalıştığım çirkeflikler kendisine medya diye, haber diye, siyaset diye, rejim-laiklik diye yutturulmuş olsun... Parçalanmış; partilere, takım tutma mantığı altında dağıtılmış, birbirinden nefret eder hale getirilmiş olsun... Orduya, medyaya ve yargıya sızan Ergenekoncu suç çetesinden hesap bile soramaz hale getirilmiş olsun... Seçimde oligarşik-faşist bir zihniyetin sevmediği bir partiye oy verdi diye ‘’ahmak’’, ‘’göbeğini kaşıyan adam’’ diye hakaret görsün... Başı türbanlı analarının evlatları sürekli şehit olup dururken aynı analar ordusunun kışlasına girmeye layık görülmesin... Okuduğu gazeteler, seyrettiği televizyonlar askerin ‘’akreditasyonuna’’ takılıp kalsın... Bu arada bazı komutanların yakınları ve bazı iş adamlarının çocukları hal-hatır veya rüşvet karşılığında askerliklerini yapmak üzere tatil beldelerine gönderilsin...

Bir halk düşünün! Kendisini özgür bilip, demokrasi altında yaşadığını zannetsin; ama aslında demokrasi kendisine çok görülüyor olsun... Kendi sivil anayasasını dahi yapmasına izin verilmesin... Kendi sivil mahkemesinde suç işleyen askerleri yargılaması istenmesin. Referandumda kendi kaderini belirlemesin diye Anayasa Mahkemesi’nin ön iptali için birileri ülkede her tezgahı denesin...

Liste uzayıp gider. O yüzden burada keselim.

Ne zaman mı adam oluruz? İşte yukarıda sıraladığım komik ve eğreti senaryolar artık tartışılmadığı, tek ve ana gündemimiz olmadığı zaman... Alevi, Sünni, Kürt, Türk vesairi ile birlikte artık birbirimizi sevip ortak noktada yaşamayı öğrendiğimiz zaman... Barış, dostluk, kardeşlik diyenleri ‘’acaba ne amacı var?’’ şüphesi ile değerlendirmekten vazgeçtiğimiz zaman... Artık takım tutar gibi parti tutmadığımız zaman... Doğan gurubu ve Cumhuriyet anlayışındaki gazetecilik, kendisini Taraf ve diğer alternatif gazetecilik anlayışlarına bıraktığı zaman... Ergenekon teröristlerinden hesap sorup, demokrasiyi sağlam kazığa bağladığımız zaman... Oligarşik, elitist, faşizan, milliyetçilik körü ve sadece eleştiren bir muhalefet anlayışından kurtulup Avrupa’da ki muhalefet anlayışını geliştirdiğimiz zaman... Artık köşe yazarlarımız halkı az siyasetin yanında sanat, kültür, edebiyat, felsefe vb. alanlardaki fikir ve düşüncelerle de besleyebildiği, eğitebildiği... bu ülkede entelektüel anlamda gazetecilik yapmanın zor olmadığı zaman... Ülke gündemi bu kadar cıvık ve eğreti şeylerle çok yoğun bir şekilde uğraşmadığı zaman... Entelektüel birikimi olmayan kimselerin gazeteci; güvenilir olmayan kimselerin hukuk adamı; ehil olmayanların lider ve demokrasi sevdalısı-sempatizanı olmayanların ise asker olamadığı bir ülke haline geldiğimiz zaman... Kısacası; Türkiye uygarlığın neresinde? sorusunun cevabını gönül rahatlığı ile verebildiğimiz zaman...