Ozel Harp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ozel Harp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ekim 2016 Pazartesi

FİTNECİ DEVLET, BOZUK TOPLUM, ISLAHÇI CEMAAT

Bu yazı 3 Ekim 2016 tarihinde Yeniyonum.com (Baz Haber) de yayınlanan köşe yazısıdır.



Bazı yabancı kaynaklar 1942 yılı Varlık Vergisini anlatırken, amacını ‘yeni bir Müslüman burjuva sınıfı oluşturmak’ olarak ele alıyorlar. Oysa CHP dönemlerinden bahsediyoruz. Buna aslında seküler, laik ve Kemalist, hatta CHP’li ve ‘Türkçü’ (Türk değil) bir burjuva demek daha yerinde olur. Ya da, en azından, bu çizgideki bir rejime odun taşıyabilecek nitelikte olan herkes. O talihsiz süreç yaşanırken, Yahudiler çoğunlukla mallarını yurtdışına kaçırabildiler. Bu tür durumlara çoklukla maruz kalan bir topluluk oldukları için böyle tehlikelere hazırlıklılar. Hatta, bu tür reflekslerinden dolayı dünyada bankacılık sistemini ilk olarak Yahudilerin tesis ettikleri bile söylenir.

Rahmetli Oktay Sinanoğlu hoca ile Amerika’da yaptığımız meşealtı sohbetlerinden birinde anlatmıştı bunu bana. Yahudilerin böyle bir sistem geliştirmekteki amaçlarından birinin; sıkıntı anlarında varlıklarını, dünya üzerinde daha güvenli bölgelere en hızlı şekilde aktarabilmek olduğunu söylemişti. Görünen o ki; böyle bir kaosa hazırlıklı olmayan diğer ecnebi vatandaşlarimiz 1942 fırtınasına hazırlıksız yakalanmışlardı.

Bu olayda amaç sadece ekonominin değil toplumun da ‘Türkleşmesi’ idi; ama unutmayın ki bu tür Türkçülük anlayışları daha İttihat ve Terakki’nin ilk zamanlarından itibaren, gerçekte kendileri Türk olmayan bu kesimler tarafından sürekli suistimal edilmiş, Türkçülük adeta güce ve kontrole bir maske olarak kullanılmıştır. Atatürk’ün, ölümünün ardından devlet sistemi ve toplum mühendisliği çerçevesinde kutsanan bir konuma getirilmesi de yine Atatürk’ün kendi isteğiyle olmamıştır. Bu aşırı kutsama durumu, İttihadçı-Türkçü damarın; onun karizmasını, konumunu ve potansiyelini kullanmak istemesiyle ve Atatürkçülük-Kemalizm dediğimiz rejime dönüştürmesiyle oluşmuştur.

Bu nedenle de Türkiye’nin inşasında kullanılan ‘Türkçülük’, hastalıklı bir anlayıştır; fıtri ve doğal değildir. Bu anlayış sayesinde, Osmanlı’ya bağlı olan Arap ve diğer ulusların bünyeden daha kolay kopmaları sağlanmış ve bu akımlar Osmanlı’daki toplumsal çözülmeyi hızlandıran bir katalizör görevi görmüşlerdir. Diğer yandan da o mahiyetimizdeki uluslara, yine İngilizler tarafından öğretilen, ulusçuluk akımı ile de bu kopmalar hızlandırılmıştır. Yani içeride Türkçülük şeklinde beliren ‘Ulusculuk’, Osmanlı toplumunun dokusunu oluşturan değişik unsurlara da bir ideoloji olarak benimsetilmiştir. Bugün Perinçek ve Ergenekon Gladyosu ile temsil edilen ve Kemalizmin bir türevi gibi hareket eden Ulusalcı akım da yine bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bunun İngiliz aklından bağımsız olmadığı unutulmamalıdır.

6-7 Eylül 1955 olaylarında, Özel Harp eliyle, Kıbrıs bahane edilerek çıkan olaylarda daha çok Rum vatandaşlarına ait yerlere saldırıldı. Bunun için de Selanik’te Atatük’ün evine Rumlar tarafından bomba atıldığı iddia edildi. Kendi Gladyomuzun bir Türk’e yaptırdığı bu kışkırtıcı eylemden bir yıl evvel, bir İngiliz elçinin kendi ülkesine ‘Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin iyi ama kırılgan olduğu, Atatürk’ün evine yapılacak bir saldırının kaosa neden olabileceği’ şeklinde bir rapor gönerdiği de bilinmektedir. Yani, o olayda da İngiliz aklı ve İttihadçı Gladyo işbirliğinin izleri görülmektedir.

Başta Ermeniler olmak üzere tüm gayr-ı Müslüm vatandaşlarımızı etkileyen, 1942 Varlık Vergisi bir vergi uygulaması olarak lanse edilmiş; ama aslında tam bir gasp aracı olmuştur.

İnsanlar 15 gün içinde o ağır vergileri ödemek durumunda bırakıldılar. Malı olan malını ancak kelepir fiyatına satabildi, çünkü böyle zamanlarda toplumun sadece korku (itaat) damarları değil; çirkeflik damarları da ortaya çıkar. Tıpkı sıkılan bir bilekte damarın daha belirgin bir hale gelmesi gibi fırsatçılık zirve yapar! Bir önceki; ‘’Düşene Vuran Toplumdan, Herkese Vuran Topluma’’ başlıklı yazımızı hatırlayın! Bu dönemde, belirlenen sürede ‘vergisini’ ödeyemeyenler çalışma kamplarına gönderildiler. Bu kamplarda bazı yaşlı insanların öldükleri de söyleniyor.

Fırsatçılığın hortladığı, şartların zorlaştığı bu dönemde firmalar fiyatlarını arttırdılar ve  böylece enflasyon şişti. Tüm halk da bundan etkilenmiş oldu. Bir de böyle kaos zamanları, kolay yoldan zengin olmak isteyen çevreler ve kişiler için fırsat zamanlarıdır. Olan hep sosyal pramidin en altındaki halka olur. Hem farklı motiflerle toplumu maniple eden liderlerin savaşını vererek canından ve malından olurlar, hem de kaos zamanı fırsatçılarının zulümleri yüzünden zor zamanlar geçirirler.

O dönemde Şükrü Saraçoğlu (CHP) hükümetinin kullandığı bazı söylemlere de bir göz atalım:

"Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz." Şimdi de 15 Temmuz çakma darbesi ardından Erdoğan’ın sarfettiği bazı ifadeleri hatırlayın: ‘Bu bize Allah’ın bir lütfu oldu’, ‘FETÖ’ye kanunlar kapsamında bir şey yapamıyorduk, normal şartlarda yapamadıklarımızı yapabiliyoruz artık!’ ‘Ne mahkemesi, teröristin mahkemesi mi olur.’ Sanırım bu benzerliklerdeki maksadım anlaşılmıştır.

Zaten AKP’nin son 15 yıllık eylemlerine baktığınızda kendi partici çevrelerini en hızlı yoldan zengin edip yeni bir yeşil sermaye oluşturmaya çalıştığını görüyoruz. Rakip olarak görülen başta Hizmet Hareketine ve kişilere bağlı tüm vakıf ve özel kurum ve kuruluşlara el konuldu, malları gasp edildi ve yüz binlerce masum insan hapishanelere dolduruldu. Üstelik bu sefer yapılan zulümlere ‘vergi’ gibi bir kılıf uydurma gereği bile görülmedi. İnsanlar kanundışı yöntemlerle, sadece Erdoğan’ın lafı üzerinden ‘terörist’ ve ‘hain’ ilan edildiler ve soygunlar böylece devlet terörü şeklinde işlenmeye başlandı. İster 1942 olsun, ister şimdiki talihsizlikler; olayların ardındaki Özel Harpçi Gladyotik akıl değişmediği için saçmalıklardan hiç kurtulamıyoruz. Bu noktayı, ‘’Cemaat Türkiye’yi Dava Manyağı Yaparsa’’ başlıklı yazımıza havale ederek, Saraçoğlu’nun diğer ifadeleriyle devam edelim.

"Bu memleket tarafından gösterilen misafirperverlikten faydalanarak zengin oldukları halde, ona karşı bu nazik anda vazifelerini yapmaktan kaçınacak kimseler hakkında bu kanun, bütün şiddetiyle uygulanacaktır.’’

"Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve laakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. (...) Biz ne sarayın, ne sermayenin, ne de sınıfların saltanatını istiyoruz. İstediğimiz sadece Türk milletinin hakimiyetidir."

Bugün Hizmet Hareketi’ne saldırılıp malları gasp edilirken ve AK Parti’nin 17-25 Aralık yolsuzluk dosyaları halkın gözü önünden kaçırılmaya çalışılırken kullanılan; ‘halkın olanı alıp halka veriyoruz’’, ‘’kanunlar dahilinde bunlara karşı bir şey yapamıyorduk’’, ‘’halkın zaferi’’, ‘’Yeni Türkiye’’, ‘’bizi kıskanıyorlar, iyiliğimizi istemiyorlar’’, ‘’hedef Erdoğan’’, ‘’faiz lobisi’’, ‘’kökü dışarıda hainler’’, ‘’sülükler’’ vb. şekillerdeki argümanları da bu gözle bir daha değerlendirin ve paralellikleri görün.

Böyle hatalarından ders al(a)mayan bozuk toplumlar, bizde olduğu gibi, benzer sorunları tekrar tekrar yaşarlar. Önceleri Ergenekon Örgütü eliyle 28 Şubat dönemi cinayetlerini, soygunlarını ve ekonomik krizlerini yaşadık. Şimdilerde ise Türkiye tarihinin belki de şimdiye kadar gördüğü en büyük hırsızlıkları ve gaspları yani AK Parti ve Erdoğan dönemi hırsızlıklarını yaşıyoruz.

Saraçoğlu hükümetinin, yeni (yandaş) burjuva sınıfı oluşturma ve toplumsal dokuyu etkileme kurnazlığı adına kullandığı toplumsal maniplasyon taktikleri ile, Ergenekon’un ‘laik rejim tehlikede’, ‘gerici-İran olmayacağız’ yaygaraları ve Erdoğan’ın ‘Yeni Türkiye’, ‘dış güçler’, ‘paralel devlet’, ‘FETÖ’ safsataları hep aynı şark kurnazlığı örnekleridirler. Yani bir hırsızlığı örtme çabası ve çuvalı halkın gözünden kaçırırken onlara seyrettirilen sihirbazlık maharetleridir tüm bu yaşananlar. Bunun siyasi karşılığı da ‘algı operasyonu’ veya ‘Psikolojik Harp Taktiği’dir.

6-7 Eylül 1955 hadiselerine geri dönelim. Bu talihsiz talan hadiseleri benzer çevrelerin etkisiyle hem de Demokrat Parti döneminde yaşandı. Bugün nasıl Gladyo, Hizmet Hareketi’ne karşı yaptığı tüm çirkefliklere AK Parti ve Erdoğan’ı alet ediyor, onların suç ve zaaflarını kullanıyorsa, o gün de Demokrat Parti’yi kullandığı çok açık. Zamanı geldiğinde de tüm suçlar Menderes’in boynuna asılan idam urganına takıldılar. Derin devletin olaylardaki organizatör rolü Menderes’in boynuna asılarak halka unutturuldu. Bu, elbette Demokrat Parti’nin hatalarını ve ihmallerini görmemek anlamına gelmez. Alet olmak da suçun ortağı olmaktır. Bugün Ergenekoncu Perinçek, açıkça; ‘Erdoğan bizim çizgimizde, ne dersek onu yapıyor’, ‘tasfiye listelerini biz verdik’, ‘bir sürü kaset dosyaları var’ vs. diyorsa, bunlar Erdoğan etrafında oluşan ve artık bir suç organizasyonuna dünüşmüş olan AK Partili kesimlerin suçlarını hafifletmez.

Özetle; her zaman söylediğim gibi, hatalarından ders al(a)mayan toplumlar ne terakki edebilirler ne de çürümüşlükten kurtulabilirler. Aynı hataların girdaplarında, aynı yılanlar tarafından sokulup dururlar. Amerikan toplumunun en beğendiğim yanlarından biri; belli dönemlerde hatalar yapsalar da, hatalarından ders alabilme konusunda bazı toplumsal ve hukuksal refleksler sergileyebilmeleridir.

Bizler İttihat ve Terakki döneminde yaşamaya başladığımız ve sonra onun uzantısı olan Gladyo ile de yaşamaya devam ettiğimiz sorunları artık knonik bir şekilde tekrar ve tekrar yaşamaya devam ediyoruz.

Umarım bir gün biz de daha şağlıklı bir toplum haline gelebilir, hatalarından ders çıkarmayı becerebilen bir kıvama gelebilir ve bu yönde gerekli olan birtakım onarıcı kaabiliyetleri geliştirebiliriz.

Ancak acı olan şu ki; bu reflekslerin gelişebilmesi yönünde belki de en ciddi faaliyetleri gerçekleştiren ve bu uğurda gerekli azmi sergileyen, en sistemli hareket olan Hizmet Hareketi’ni, yani en aktif ıslah edicisini, bugünlerde kudurmuşçasına bitirmeye çalışan ve bununla da ciddi zaman ve enerji kaybeden bir toplumuz aynı zamanda.
Bozuk bir toplumun bağrında hayat bulan, hırsız ve fitneci devlet anlayışı bütün hırsıyla ve gücüyle geleceğe ait tüm ümitlerimizi çalmaya ve kanımızı emmeye devam ediyor!

Bakalım gelecek yıllar, bu topraklara neler gösterecek!

Unutmayın!

Kutsal olan devlet değil; insanlığımız, adalet ve hakkaniyet ölçümüzdür! Geleceğimizin teminatı da devlet aygıtı değil; insanlarımızın kalitesidir.

Bu konu ile alaklı diğer bir yazımız:

Ganimet Diyerek Çalmak
Düşene Vuran Toplumdan, Herkese Vuran Topluma
Cemaat Türkiye’yi Dava Manyağı Yaparsa!


8 Eylül 2016 Perşembe

GANİMET DİYEREK ÇALMAK

Bu yazı 8 Eylül 2016 tarihinde Yeniyön.tv (Baz Haber) de yayınlanan köşe yazısıdır.


Ülkemiz tarihinin insanlık adına en karanlık ve utanç verici günlerini yaşıyoruz. Bir adamın hedef göstermesi ile birlikte bütün ülke transa geçmiş gibi çıldırmışcasına kendi insanının üzerine saldırıyor. Kanuna saygı yok, hukuk ve adalet kavramları ayaklar altında. Akıl ve vicdan; zan, iftira, hamaset ve fırsatçılık duygularına teslim olmuş durumda. ‘FETÖ’ denilerek masum insanlar hapse atılıyor ve mallarına adaletsiz bir şekilde ‘ganimet’ denilerek el konuluyor. En acı veren tarafı da tüm devlet aygıtının bu işe alet ve ortak edilmesi.

Türkiye daha önce de açık veya gizli şekillerde devlet aygıtından destek alarak yapılan toplu gasp olaylarına tanık olmuştu. 1942 yılının Varlık Vergisi, kelimenin tam anlamıyla bir gasp soygunu idi. İkinci Dünya Savaşı öncesi dünyanın üzerine çöken kara bulutlar insanların karakterini bozuyor, vicdanları köreltiyor, güç sahiplerini de zehirlemeye devam ediyordu. İngilizlerin sinsi ve kardeşi kardeşe, alt kimliği alt kimliğe dövdürme taktikleri başarı ile her yerde uygulanmaya devam ediyordu. Türkiye de bu maniplasyonlara aç; fırsatçı ve ezik politikacıların, derin Gladyoların güdümünde bir ülke olduğundan bu vetireden fazlasıyla payını alıyordu.

İlimden, ahlaktan, evrensel değerlerden, vicdandan yoksun, kırık dökük bir insanlık çizgisinde ilerleyen Türkiye insanı, ki bu cümleler neredeyse son yüzyılımızı özetliyor, bu etrafa yayılan zehirlerden kolayca etkileniyordu. Varlık Vergisi bahane edilerek yabancı uyrukluların hatta köylülerin mallarına, derecesine ve şekline göre, el konuluyor, üzerlerine ‘çökülüyordu.’ Devlet görünüşte bahaneler üretiyor, konuya politik, ideolojik kısaca iş görecek ve halkı inandıracak her ne malzeme varsa kullanıyordu. Fakat gerçekte olan şey bir güç devşirme, konum sağlamlaştırma, güç dengelerini lehine çevirme ve en önemlisi de kendi burjuva sınıfını oluşturma amacını güdüyordu.

Evet! Köylünün bile malına el konularak bu güç oluşumuna destek veren bir kesim rahat ettiriliyor, yabancıların mallarına ve ticarethanelerine el konularak da servet yeni bir burjuva adayı, partici bir kesime aktarılıyor; onların kolay yoldan zenginleşmesi sağlanmaya çalışılıyordu. Onlara göre bu ‘ulusal’ olabilmenin bir gerekliliğiydi. Eğer toplumun kalanı da zengin olsaydı veya o zaman da bugünün Hizmet Hareketi gibi bir oluşum bulunsaydı, bir bahane bulunur ve onların mallarına da el konulurdu. Rahmetli anannem, İnönü döneminde henüz küçük bir çocukken köylerine gelen jandarmanın 10 çuval hasattan dokuzuna nasıl el koyduğunu ve şehre kadar da onlara nasıl taşıttığını anlatırdı bize. Bu malların CHP tarafından asker ailelerine dağıtıldığını da söylerdi.

1945 yılı da devlet destekli bir gladyo operasyonuna şahit olmuştu. İçlerinde Süleyman Demirel ve İlhan Selçuk gibi isimlerin de olduğu, çoğunluğu turancı ve İslamcı denilen gençler ‘’Allah, Allah’’ diyerek, ‘’Kömünistlere ölüm’’ diyerek Tan gazetesini bastılar. Henüz Celal Bayar ve Mendereslerin CHP’den yeni ayrıldıkları günlerdi. Belli ki kendini devletin sahibi zanneden derin gladyo (Özel Harp eliyle) yeni bir toplumsal ajitasyon planlamış ve ahtopotun elverişli bir kolu ile de siyasi bir maniplasyona girişmişti.

Aynı Gladyo benzer olayları Varlık Vergisi döneminde 1955 yılının 6-7 Eylül olayları sırasında yaşatmıştı ülkeye. Bu tarihte Özel Harbin, ki bu eski MGK genel sekreterliği yapan Sabri Yirmibeşoğlu tarafından itiraf edilmiştir, planlaması ve kışkırtması ile gaza getirilen kitleler sokaklara döküldüler. ‘Rumlar, Atatürk’ün Selanik’teki evini bombaladılar’ denilerek kandırılan, ajite edilen ve örgütlenen insanları sokaklara dökerek yine yabancı uyruklu ama daha çok Rum olan vatandaşlarımızın üzerlerine saldırttılar. Evlere, kiliselere, iş yerlerine ve mezarlara saldırıldı. Mezarlardaki kemikler bile etraflara saçıldı. Resmi rakamlara göre 70 ama belki de 400’e yakın kıza tecavüz edildi. Kimbilir belki o insanlara da şimdilerde olduğu gibi ‘Ya Allah, Bismillah, Allahu Ekber’ veya benzeri naralar attırılmıştır. Şimdilik bildiğimiz ‘’Kıbrıs Türklerindir!’’ sloganları eşliğinde yaşandığı tüm rezaletin.

Tan olaylarının katılımcısı Demirel gibi isimlerin sonradan parladığını biliyoruz. 6-7 Eylül olaylarını ateşleyen olayın müsebbibi, Atatürk’ün evinin bahçesine bomba attığı iddia edilen Türk öğrencinin de sonradan istihbaratçı ve vali yapıldığını biliyoruz.

Kısaca, Özel Harp’in tetiğe basmasıyla belli ajanlar veya kullanışlı guruplar harekete geçirilmiş ve kitleler yönlendirmişti. Aynı stratejiler sonraki yıllarda, 1980 darbesinde kardeşin kardeşi öldürdüğü günlerde de başarıyla uygulanmıştı.

Şimdilerde de değişen pek bir şey yok. Tıpkı 6-7 Eylül olayları gibi; önceden hazırlandığı ve başarısızlığa programlandığı açık olan bir ‘darbe’ teşebbüsü, adalet mekanizması es geçilerek Erdoğan ve AK Parti hükümetinin hedef göstermeleri sonucu toplumsal bir cadı avına dönüştürüldü. 6-7 Eylül, ekonomik gücün yeni ve ‘ulusal’ bir güce aktarılması ve Kıbrıs sorunu üzerinden toplumsal zihnin dizayn edilmesi çabaları ise, 15 temmuz darbe senaryosu da ekonomik ve bürokratik-siyasi gücün tekrar ‘’ulusalcılaşması’’ ve toplum zihninin korku ve dehşet saçılmak suretiyle bu dizayna hazırlanması hadisesidir. Erdoğanlı AK Parti her ne kadar süreçten güç devşirmeye çalışıp tabanını İslamcı motifli ‘’Yeni Türkiye’’ dizaynı olarak satmaya çalışsa da olayın gerçek beyni yukarıda işaret ettiğim Özel Harp zekası ve hırsıdır. Tüm pis emellerini; kullanışlı ve bu kirli ilişkiye mahkum olan AKP liderliği üzerinden gerçekleştirmektedir sadece.

İşte bu süreç de büyük gaspların ve hak ihlallerinin yaşandığı bir sonuç doğurdu. Darbe bahane edilerek binlerce ticaret işletmesi ve fabrikaya malları ile birlikte el konuldu ve belli çevrelere peşkeş çekildi. Veya en güçlü rekabet bertaraf edilip partici bir kesimin önü açılmış oldu. Binlerce okula el konuldu. Yandaşlara peşkeş çektikleri halde tabelalara ‘’milletin malı milletin hizmetinde’’ ifadesi yazıldı. Darbenin hemen ardından ‘bu Allah’ın bir lütfu’ denilip başlanıldı soygunlara. "Bunların kökünü kazıyacağız, şu anda inlerine girdik. İşgalcileri hukuk içerisinde temizliyoruz. Listeler önceden vardı ama hukuk kuralları içinde bir şey yapamıyorduk’’ denildi sonra. Amacı şüpheli (muhtemelen Özel Harbe çalışan) bir ‘din adamı’ çıkıp ‘’Bunların mallarının hayrını görün, 15 üniversite sizin, hastaneler sizin, 1000 tane okulun hayrını görün, tepe tepe kullanın.. Afiyet olsun, hakkınızdır, ganimettir, ganimet’’ diyebildi ve önündeki kalabalık da bunu alkışladı. Zaten uzunca bir süredir bazı cemaatlerden ve tarikatlarden insanlar hem de darbeden çok önce çat kapı şekilde Hizmet Hareketine ait okullara gidiyorlar ve burası bizim olacak, o yüzden gezmeye geldik diyorlardı. Bazı önde gelen AK Partililer de gasp edilen Hizmet kurumları önünde resimler çektiriyorlar ve Twitter hesaplarına ‘’Elhamdülillah’’ yazarak ‘’ganimeti’’ kutluyorlardı. Onların eşleri de ganimettir diyen İŞİD zihniyetli partililer bile çıktı. Böyle bir gasp; kanlı mücadelelere sahne olan 12 Eylül darbesi döneminde bile yaşanmamıştı. Özel Harp tarafından toplumdaki 6-7 Eylül ruhu daha iğrenç ve etraflı bir şekilde hayata geçirilmiş oldu tekrardan. Bizzat anlatılan hadiselerden biliyorum. Bir kuyumcunun dükkanını basan polisler tutanaksız bir şekilde bütün malları alıp götürmüşler. Hizmet Hareketinden bir tüccara borcu olan partili bazı iş adamları, ‘artık borçlarımızı ödemeye gerek yok, savaş yaptık ve kazandık, bu artık ganimet’ diyorlarmış. Hırsızlık ve hırsızlığın vicdanlara ‘ganimet’ denilerek yedirilmesi işte bu boyutlarda tecelli ediyor.

Üstelik bu sefer gayrımüslimler değil, toplumun her kesimini ortak bir ideal etrafında birleştirmeyi başarmış olan Müslüman ve dindar bir Hareketin mallarına ve haklarına saldırılıyor, başka ‘dindarlar’ ve masum insanlar hapse atılıyorlar. Hem de on binlercesiyle… 6-7 Eylül için devlet 60 milyon lira tazminat ödemek zorunda kalmıştı. Şimdiki iğrençliğin ve yüz karası uygulamaların hukuki boyutunu ‘’Cemaat, Türkiye’yi Dava Manyağı Yaparsa!’’ başlıklı yazımda ele almıştım.

Evet, bugün Hizmet Hareketine karşı yönlendirilen gasp eylemi Türkiye tarihinin hatta Türk tarihinin en yüz karartıcı hadisesi olmaya adaydır. Toplum, dini motifler kullanılarak ‘’ganimet’’ denilerek iyice hırsız, gaspçı, hamasi bir çizgiye çekilmekte; kalan son ahlak kırıntıları da yok edilmektedir. Anadolu halkının harcı olan birlikte yaşama ve komşuya, insana saygı eksenli kaabiliyetler dinamitlenmektedir. Bunun daha büyük ve acı sonuçları olacaktır. Yazılarımda konunun bu toplumsal boyutunu değişik yönleriyle sürekli irdeliyorum.

Sonuç itibarıyla; darbe de yalan, paralel safsatası da yalan, ‘FETÖ’ de yalan, ‘Yeni Türkiye’ idealleri de yalan…

Gerçek olan tek şey; 17-25 Aralıkta ortalığa saçılan devasa boyuttaki kirlenmenin, hırsızlıkların, rüşvetlerin, yolsuzlukların ve para aklamaların üzerlerini örtme gayretleri ve bu uğurda verilen adaleti felç etme mücadelesi… Ayrıca, halkın dini duyguları sömürülerek bir siyasi illüzyona uğratılması… Tek cümleyle; hırsızlık sisteminin devam ve idamesi… Buna engel olarak algılanan Hizmet Hareketi’nin bu nedenle bitirilmesinin gerekliliği…

Herbert, ‘’Bana bir yalancı göster, sana bir hırsız göstereyim’’ derken ne kadar da haklıdır değil mi? Tarihimizin en büyük yalanına şahit oluyoruz bizler de. Hırsızların, yolsuzların güdümünde bir ülke olduk artık. Goethe’yi hatırlıyorum bu noktada hemen. ‘’Küçük hırsızları asıp yok ederler. Büyükleri çok ilerlemiştir, ülkeyi ve sarayı yönetiyorlar’’ der o da.

Demek ülkenin mayası bu kadar bozulmuş olmalı ki, toplum bu tür suçları bırak izlemek, artık alkışlar bir hale gelmiş durumda. O da yetmezmiş gibi, vicdanını dini bir kavram olan ‘ganimet’ ifadesiyle közleyip o hırsızlıktan nemalanmak için salya akıtıyor; fırsat kolluyor artık halk. Kalanı da bana dokunmasın da önemli değil hali içerisinde. Lübnan kökenli Amerikalı sanatçı ve şair Halil Cibran ile bitireyim o zaman.

‘’Nasıl ki yaprak; ancak bütün ağacın sessiz bilgisi ve isteği olmadan sararmazsa, suç işleyen de topunuzun gizli isteği olmadan, o suçu işleyemez.’’ 

Kendilerini düzelt(e)meyen toplumlar acı bir akıbete hazır olmalıdırlar. Toplumsal akıbet ve çöküş saati geri saymaya devam ediyor!