Cemaat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cemaat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ekim 2017 Salı

CEMAAT ELEŞTİRİSİNDE DENGE

Bu yazı 31 Ekim 2017 tarihinde Yeniyon'de yayınlanan köşe yazısıdır.


Her ne kadar yazı içerisinde Ahmet Kuru’nun son yazısını adres vermiş olsam da sadece birkaç noktaya değindikten sonra bazı genel hususlara işaret ederek devam edeceğim ve benzeri yaklaşım ve üsluplarla ‘eleştiri’ yazıları yazan insanlara bir bakış açısı sunacağım.

Ahmet Kuru’nun ‘’Liderler, Prensipler ve Peygamber Örneği Problemi’’ başlıklı yazısına bir çok insan tepki verdi ki bunlardan birisi de bendim. Yazının dini referanslar yönünden eksiklikleri olduğu gibi, genel kompozisyon açısından eleştirilebilecek kurgusal ve mantıksal kusurları da mevcut. Hatta bu kurgusal hatalar o kadar belirgin ki yazı, akademisyen kimlikli bir insanın kaleminden çıktığı için yaşadığımız stresli zulüm döneminin de etkisiyle insanlarda ister istemez, haklı veya değil, bir niyet sorgulamasına yol açıyor. Bu noktayı sonra açacağım.

Yazıda genel anlamda ‘dini liderler de sorgulanabilir’ sorgulaması yapılmak istenmiş ancak bu; içerisinde hakikat kırıntıları barındıran fikir çok yanlış bir kurgu üzerine oturtularak Gülen’e eleştiri ötesi bir saldırı malzemesi halini almış. Kimse kimseyi kandırmasın! Bu tür yazılara insanlar tepki verdiklerinde çoğu insan sadece hislerine göre değil, bilgi ve tecrübelerine göre de fikir belirliyor ve tepkilerini yazıdaki kusurlardan esinlenerek veriyorlar. Böyle tepkiler karşısında birilerinin hemen liberal aydıncılık oynayıp, ‘bak gördün mü eleştiriye açık değiller’, ‘Gülen’i kutsuyorlar’, ‘yazanı linç ediyorlar’ vb. şekillerde banal savunmalar yapmaları hiç de doğru değil. Bunu etik olarak doğru bulmadığım gibi yapan bazılarını da bir süredir takip ettiğimden dolayı onların psikolojik yönden birtakım rahatsızlar ve önyargılar taşıdıklarını bile düşünüyorum.

Bir de bazı gazeteciler varki kendi savlarını destekler nitelikteki veya tanıdıkları insanlar tarafından yazılan bu tür yazılara karşı tarafgir destekler veriyorlar. Bunu yaparken de bazen insaf ölçüsünü kaçırdıkları da oluyor. Çünkü tepkilerini her ne kadar aydın kimliği ve havasında yazsalarda aslında duygusal tepkiler (destekler) verdiklerini fark edemiyorlar. Mesela, Ahmet Kuru’nun bu hakkaniyet sınırlarını zorlayan yazısı karşısında Gülen’e yapılan yanlış ve haksız benzetmeye veya yazıdaki kurgusal hatalara hiç laf etmeden sadece yazıdaki ‘’herkes gibi, dini cemaat liderleri de sorgulanabilir’’ anafikrine odaklanarak yazıyı öven, savunan bir kaç yazar oldu. Çünkü kendileri de Cemaat eleştirisi üzerine yazılar yazmış, Twitler atmış ve konu ile duygusal bir bağları oluşmuştu. Oysa dindar olan o insanların en azından yazıdaki uygunsuz benzetmeyi tasvip etmediklerini belirtmeleri uygun kaçardı. En başta da yazarın kendisi yazısını öyle uygunsuz bir örneğin üzerine oturtmayabilirdi.

Çoğunuzun gözünden kaçmış olabilir ama ben söyleyeyim. Baştan sona Gülen eleştirisine odaklı olan yazının başlığı her ne kadar  ‘’Liderler, Prensipler…’ şeklinde yazılmış olsa da yazının link adresi ‘’Liderler, Ahlaksızlık…’’ ifadesini içeriyor. Web dizaynından anlayan birisi olarak şunu diyebilirim. Demek ki yazının ilk orjinal dosyası bu başlıkla oluşturulmuş ve İnternet’e yüklenmiş. Yazıdaki başlık sonradan; ‘ahlaksızlık’ yerine ‘prensip’ ifadesi ile değiştirilmiş. Muhtemelen bu, gelecek tepkileri azaltmak düşüncesiyle yapılmış. Yani yazar aslında Gülen eleştirisine adadığı bir yazının dosyasını oluşturmaya o ‘ahlaksızlık’ ifadesi zihninde ön planda iken başlamış. En azından seçilen ifade bunu düşündürüyor.

Hal ve yazıdaki hava böyle olunca da insanlar yazıdaki bu çok yanlış ve haksız girişi tasvip etmedikleri için tepkiler verdiler ve dindar bir insan neden böyle bir yazı örgüsü kurar düşüncesine kapıldılar. Eski Zaman Gazetesi yazarlarından Abdülhamit Bilici de bu noktaya işaret ederek Gülen gibi hayatı hep takva dairesinde geçmiş bir insanın Elijah Muhammed örneği üzerinden eleştirilmesini hakkaniyetsiz bulduğunu ifade etti. Çünkü Gülen’in bu şekilde; ahlaksızlığa, aldatmaya ve dini düşünceleri istismara vurgu yapan o tarz bir benzetme ile başlanan bir kurgu içerisinde  eleştirilmiş olması gerçekten muhafazakar bir insandan beklenmeyecek bir tarz ve insanlar da işte tam olarak bu kurgusal yanlışlıklara ve ilave bir kaç bilgi yanlışlığına tepki verdiler.

Fakat en başta belirttiğim gibi, bazı yazarlar bunu kabullenmek yerine sadece yazıdaki ‘lider de eleştirilebilir’ noktasını ön plana çekerek yazıya destek verdiler. Oysa gözardı edilen gerçek şu ki, yazıyı eleştiren insanlar içerisinde yazıdaki bu ana fikre karşı çıkacak tek bir kişi bile belki de yoktur. Cemaati tanımayan insanlar bilmezler; ancak birçok Cemaat mensubu İslam ülkelerinde hep hakim olan bu tür uygulamaları eleştirir. Özellikle de önümüzde Erdoğan üzerinden yaşanan canlı bir örnek üzerinden zulüm gördükleri bir noktada bu tarz eleştirel bakışları kendi içlerinde dile getiren nadir hareketlerden oldukları bile söylenebilir.

Nitekim, Yeniyön’den Emre Uslu da bu konuda şöyle dedi: ‘’Eğer Kuru görüşünü hiç bir örnek vermeden söyleseydi buna itiraz edecek hiç bir kimse çıkmazdı. Özellikle de Cemaat içinden bu görüşü benimseyen önemli bir kitle olduğunu biliyorum’’.

O nedenle de yazıdaki başarısızlığı ana fikri ile örtme çabaları sadece yapanın imajına zarar verir çünkü muhatap alınan kitle zeki bir kitle. Bu noktada Emre Uslu’nun tam olarak katılmadığım bir görüşüne de değinmek isterim:

Şöyle diyor:

‘’Ancak Kuru Erdoğan yerine Fethullah Gülen örneği ile argümanını anlatmaya başlayınca Cemaatten yoğun itirazlar gelmeye başladı. Bu itirazın kendisi bile Kuru’nun ikincisi tespitinin doğruluğunu ispatlıyor: “takipçiler genel prensipler yerine lidere itaati önemserler” Gülen’in takipçileri prensipleri değil de iteati önemsediklerinden bizzat Gülen’in koyduğu prensiplere bakıp Kuru’ya cevap vermek yerine Gülen’i savunmaya kalktılar zira onlar için prensip değil lider iteati önemliydi.’’

Her ne kadar Emre Uslu doğru bir tesbitle ‘’Gülen’in koyduğu presiplerin’’ varlığına işaret etmiş olsa da bizzat Kuru’nun kendisi bunu gözardı ediyor yazısında. Yani Gülen’i ‘’genel prensipler’’ va’z etmekten imtina eden (veya bunu başaramamış, yanlış bir zemine oturtmuş) bir lider olarak lanse ediyor. ‘’Liderler mi, Prensipler mi?’’ alt başlığı altında Gülen’in insanlara genel prensipler yerine lidere itaati ön plana çıkaran bir liderlik hatta İslam’i anlayış (salt Peygamber örneklerini öne çıkararak yönetme, şekillendirme gayreti) benimsediğini iddia ediyor. Bu çok eksik bir bakış açısı ve Gülen’i yıllardır okuyan, irdeleyen insanlar Gülen’in Kuru’nun çizdiği tablodaki yerini göremiyorlar. Bu görememe sadece lidere aşırı bağlılık veya itaat gibi bir göz körlüğünden kaynaklanmıyor.
Yapılan itirazları o nedenle salt bu düzleme indirgemek bence aceleci bir çıkarım. Elbette her hareket, cemaat, tarikat, siyasi oluşum hatta Batılı şirketler bile bu itaat ve önderin karizmasına ve çizgisine bağlılık gibi hususlardan derecesine göre nasiplerini alıyorlar ve bu Cemaat için de geçerli. Ancak Kuru’nun yazısına verilen tepkilerin ana motivasyonu, yazıdaki ana fikri bile başarısızlığa uğratan bu kurgusal ve hatta gerçeklikten kopuk yorumlar iken insanların büyük ölçüde bu motivasyondan beslenen tepkilerini prensip yoksunluğundan veya lidere iteattan dolayı yani salt o reflekslerle verdiklerini söylemek biraz haksızlık gibi geliyor bana.

Kuru’nun diğer önemli açmazı da Gülen’in Cemaat’i ‘’genel prensipler’’ geliştirmektense Peygamber örnekleriyle (‘yanlış’ bir motivasyonla) şekillendirme gayreti içerisinde olduğuna ve bunu yaparken de onlara itaatkar ve sorgulamayan bir hüviyet kazandırma gayreti içerisinde olduğuna dair zorlama bir yorum da var. Bu Cemaat insanı gerçekliğinden de, Gülen’in Kur’an’dan süzülen prensipler üzerine Cemaatini oturtma gayretini de görmezden gelmek anlamına geliyor. Gülen’i anlatan bazı Arap alimler ve bazı Batılı sosyologlar bile bunun aksini söylerken, yıllardır onun eserlerini ve pratikteki uygulamalarını yakından takip eden insanlar bu yorumların yanlışlığını görerek tepkiler veriyorlar. Ayrıca, Twitter üzerinde kimlikleri belirsiz yüz küsür insanın verdiği tepkiyle bir hareketin düşünsel, fikri ve duygusal tepkilerini tam gerçekliğiyle kavramış olmazsınız. Denge şart!

Aynı şekilde; Gülen’in ‘’peygamber yolunun kaderi’’ örneklendirmesini salt olarak Cemaatin halet-i ruhiyesini rahatlatmak için veya yönetim kadrosunun hataları sorgulanmasın diye kullandığını söylemek de hakkaniyetli değil. Gülen’in yıllara yayılan eserlerini analiz eden insanlar bu kullanım şeklinin birtakım prensipler geliştirme ve onu bir felsefik temele oturtma gayreti olduğunu görebilirler. Bu örneklendirmenin iman inşası niyetiyle hizmet gayreti yürüten bir hareketin fikri taşlarından biri haline getirilmesi saf niyetle hatta akademik nazarla bakan birisi için gayet doğal ve verimli bir gayret olarak görülebilir. Eksik bakışlar bunu dini duyguların suistimal edilmesi şeklinde görebilirler ki bunun da önüne geçmek güç. Bu zaviyeden bakınca dini bir hareketin başında olan ve doğası gereği dini referanslar kullanması gayet doğal olan her lideri yönettiği insanların duygularını suistimal etmekle veya onları yanlış yönlendirmekle suçlamak mümkün.

Meselenin bir yönü daha var:

Kuru’nun yaptığı tarzda liderin şahsiyetini hem de eksik ve yanlış bir kurgusal düzlemde hedef alarak yapılan ve ‘’akademik yorum-analiz’’ gibi sunulan yazıların zaten arzu edilen faydalı değişimleri (eğer varsa) netice vermeleri, bir değişimi tetiklemeleri pek mümkün değil. Çünkü onları okuyan insanlar doğal olarak yazılardaki şahsiyete saldırma amacını görecekler ve tepkilerinde onu ön plana çıkaracaklardır. Yoksa tekrarla söyleyeyim ki liderlerin ve yöneticilerin eleştirilebilirliği noktasında Cemaat içerisinde ilkesel bir noksanlık yoktur. Onları zorla ‘Gülen’i kutsuyorlar asla eleştirmezler’ şeklinde lanse etmek haksız bir yorumdur. En başta bir grubu zorla liderlerini eleştirmeye davet etmek, ki bu son dönemde çokça yapılıyor, bile başlı başına irdelenmesi gereken bir ruh halidir ve sempatızan olan insanların da bu tarz zaviyeleri belli filtrelerden geçirerek değerlendirmeleri haklarıdır.

Bu meselenin bir yönü daha var ki Kuru bu noktayı da kaçırıyor. İslami oluşumlarda bazı liderlerin itaat bekledikleri ve o yönde usüllerle gruplarını yönettikleri doğrudur. Fakat bunun bir kısmı grup yönetiminin yapısı gereği doğal bir gelişmedir. Sivil sistemlerden askeri sistemlere kadar her oluşum bundan nasibini alır. Sorun; itaat kültürü zulüm ve suistimal noktasına ulaştığında veya verim üretemez duruma geldiğinde ciddi bir hal alır. Bunun değişmesi yönündeki irade de o grubun kendi seçim tarzıdır. Bu da zamanın şartlarını okuyabilme yeteneği, değişme azmi ve bunu görebilme kabiliyeti gibi bir çok husustan beslenir. Bazen de gruplar bunu tam göremeselerde zamanın şartları insanları ve grupları değişime zorlar ki bu da bir süreçtir. Batı’da dışarıya göç ederek kaynak araştırma, Klise sultasına karşı çıkma, Rönesans fikri, demokratik anlayışlar ve hatta ekonomik atılımlar hep yaşanan büyük sıkıntıların, hataların ve çaresizliklerin akabinde hayat bulmuştur. O nedenle de Cemaat’in bu süreçte değiştiğini görmeden ve bilmeden zoraki ‘değişime kapalılar’, ‘eleştiri yapmıyorlar’ yorumları yapmak veya daha da öteye gidip Mustafa Akyol’un yapmaya çalıştığı gibi onları, eksik sosyolojik bakış açılarıyla, bir kült gibi sunmaya çalışmak son derece yanlış düşünceler.

Bir hareket içerisinde gelişen bazı uygulamaların yanlışlığı veya eksikliği aslında liderin de değiştirmeye çalıştığı şeyler olabilir. Nitekim, Gülen sürekli bir şekilde bir kalp inşası (kalbin zümrüt tepeleri), ölçüler (ölçüler ve yoldaki ışıklar) ve daha bir çok hususu irdelerken veya salih insanı tanımlarken hep prensip insanı inşa etme gayreti içerisindedir ve eserlerinde ve uygulamalarında sürekli olarak meşvereti ön plana çıkarır. Bunun eksikliğini hatta bazı kibirli yönelimlere yol açabilecek hissiyatları eleştirerek yanlış ‘abilik’ uygulamalarını eleştirdiği de vakidir. Bunlar irdelenmeden yapılan analizler eksik kalmaya mahkumdur ve kısıtlı kalırlar.

Kuru’nun bir hatası da Gülen’i Peygamber kıssaları anlatma üzerinden eleştirirken istihza içeren bir üslupla sanki Hz. Muhammed’in uygulamasının zıddına hareket ediyormuşcasına Gülen’i zulümden yurtdışına kaçan hatta en önde kaçan bir şahsiyet gibi sunmaya çalışmasıdır ki bu da Gülen’in sevenlerinin kalbini kıran ve onları tepki vermeye iten bir yaklaşımdır. Bununla da kalmayıp hayatını Bediüzzamanı anlayıp onun prensiplerine hayatiyet kazandırmak üzerine harcamış bir insanı Bediüzzman’ı referans vererek sanki lider olarak sorumluluk almaktan kaçıyormuş gibi lanse etmek insanlara doğal olarak eleştiriden ziyade bir saldırı ve itibarsızlaştırma gayretinin varlığını düşündürüyor.

Bu yönleriyle Kuru’nun yazısı başka bir Nurcu olan Yaniasya gazetesinden Kazım Güleçyüz’ün 9 Eylül 2016 yılında yazdığı ‘’Hicret’’ yazısı ile bazı paralellikler arz ediyor. O yazısında Güleçyüz de Gülen’e daha açıktan ve bir itibarsızlaştırma gayreti içerisinde saldırmış ve onu Bediüzzaman’ın yaptığının aksine zulüm diyarından kaçmakla ve Hz. Muhammed’in yaptığının aksine (eksik bilgilere dayalı çıkarımlarla) Cemaat’ini terkederek en önde kaçtığı şeklinde lanse etmeye çalışmıştı.

Bu son nokta beni farklı bir bakış açısına getirdi. Kuru ve benzeri eleştirileri (daha çok itibarsızlaştırma gayreti diyelim) yapan insanlara önemli bir hususu daha ifade etmek isterim.

Cemaat son derece büyük bir haksızlığa uğradığı, kötü bir zulme maruz kaldığı bir dönemden geçiyor son 4 senedir. İnsanların doğal olarak halet-i ruhiyeleri normal değil. Bu insanlar açık bir şekilde kendi elleriyle kurdukları samimi hizmet faaliyetlerinin bazı odaklarca hukuksuz yöntemlerle bitirilmeye çalışıldığını bizzat görüyor ve yaşıyorlar. Bunun da ötesinde bu şer odakların önceleri açık bir şekilde Havuz medyası ve Ergenekon medyasını kullanarak, örtülü şekilde de bazı muhafazakar, liberal vs. çevreleri veya kalemleri ya bizzat kullanarak veya yanlış bir şekilde yönlendirerek (tabir caizse gaza getirerek) psikolojik harp yöntemleri uyguladıklarını gayet iyi biliyorlar. En azından bunların türlü şekillerde denendiğini hissediyor veya görüyorlar. Cemaatleri içerindeki insanlar arasına kasıtlı olarak yazılan yazılarla fitneler sokulmaya çalışıldığını, Gülen’in ve ‘abilerin’ itibarsızlaştırılmaya çalışıldığını biliyorlar. Havuz medyasında MİT tarafından üretildiği bariz olan ve içerisine bir kaç doğru bilgi sıkıştırılmış ama yanında kasıtlı bilgilerin de sokulduğu yazı ve haberleri gördü bu insanlar. Bu haberlere inanarak yanlarından ayrılan bazı insanlar oldu ve bunun acısını yüreklerinde hala hissediyorlar. Bizzat Erdoğan ve Havuz medyacıları ve Cemaatten ayrılan bir iki isim üzerinden kaç yıldır Cemaat’in ‘’tavanı hain’’ vb. delilsiz tezviratlar, iftiralar yapılıyor. Daha geçenlerde bizzat Gülen’i ve liderlik kadrosunu hedef alan ve Cemaat’i bölmeye çalışan yazılar yazdılar suret-i haktan görünen Twitter hesapları kullanarak. Gülen’i sanki uygunsuz kasetleri olan birisiymiş gibi göstermeye çalıştılar. Bunları yaparken en büyük dertlerinin hukuksuzluklarla dahi bitiremedikleri bir hareketin içerisine fitne sokmak ve Gülen’e duyulan güven ve sevgiyi sarsmak olduğu çok açıkca görülebiliyor.

Muhtemelen acaba kaç kişiyi daha koparabiliriz gayretiyle yapılan bu hareketleri Cemaat insanı görüyor ve biliyor. Çok yoğun bir şekilde insanlardaki Gülen sevgisini hedef alan bir kampanya yürüttükleri bu zeki insanlarca izleniyor ve takip ediliyor. Böyle bir ortamda Kuru ve Güleçyüz gibilerin ortaya çıkıp eleştiri görünümlü ama Gülen’in temsil ettiği makama ve kişiliğine hem de yanlış kurgulara dayalı anlatım ve hatalı üsluplarla saldırılıyor olmasına karşın bu sıkıntılı süreçlerden geçen ve algı operasyonlarının varlığından haberdar olan insanların şüphe ile bakmaları son derece normaldir. Yanlış anlaşılmasın! Burada muhatap aldığım insanların bizzat böyle bir planın parçası olmakla itham etmiyorum. Ancak bu tür yazıların burada resmettiğim etkenler dikkate alındığında yazanları sonradan utandıracak olan talihsiz yazılar olduklarını düşünüyorum ve şahsen bu tür yazıların art niyetle yazılmış olmasalar bile daha çok bu tür odakların amacına hizmet ettiğine inanıyorum.

Ali Ünal’ın 5 Ocak 2015’de Zaman’da yayınlanan yazısında belirttiği şekilde bitireyim; ‘’(1) Ortada fiilî bir durum, açık zulüm ve Cemaat adına mazlumiyet varken bu soruyu sormak (eleştiri meselesi, UT), zalime malzeme taşımak ve mazlumu zayıflatmak olur. (2) Böyle bir soru, Cemaat’e 40 yılı aşkın süredir ilmî–manevî rehberlik yapmış zâta gerekli muhasebeyi yapmadığı töhmeti ve hakaret manâsı taşır.

Kaldı ki hem Kuru’nun hem de Güleçyüz’ün yazıları Ali Ünal’ın çizdiği sınırın bile ötesine geçiyorlar.

Çok yoğurduk ama bu hamur daha çok su istiyor. Cemaat eleştirisi konusuna daha genel bir perspektiften sonraki bir yazıda devam edelim kısmetse.

28 Ağustos 2017 Pazartesi

15 TEMMUZ DARBE RÜYASI

Bu yazı 28 Ağustos 2017 tarihinde Yeniyon24 de yayınlanan köşe yazısıdır.

Malumunuz, içinde yaşadığımız kasvetli dönem AKP’li bazı bakan ve çocuklarının bulaştıkları ve ucu Erdoğan ve ailesine de dokunan 17-25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmaları ile başlamıştı. Erdoğan’ın, konuyu adalete teslim etmek ve hukuki zeminde aklanmak yerine adalet sistemine ve hayali düşmanlara saldırmayı tercih etmesiyle de devlet treni geri dönülemez bir hukuksuzluk sürecine girdi. Sürekli çoğaltılan KHK’larla da bugün artik Türkiye’de demokratik sistem ve hukuki düzen tamamen çökmüş, fiilen bitirilmiş durumdadır.

Halen suçsuz ve yargısız bir şekilde hapiste tutulan yazar ve fikir adamı Ali Ünal’ın yıllar öncesinden öngördüğü gibi; AKP sayesinde artık devlet treni rayından çıkmış bulunmaktadır. Yine aynı hukuksuzluk çerçevesinde hapiste tutulan Ali Bulaç ise, AKP’nin Çanakkale Savaşından sonra ülkenin başına gelen en büyük felaket olduğunu söylemişti. Bazıları da yaşanan rezaletin boyutuna bakarak buna bir fetret devri benzetmesi yapıyorlar. Bense AKP ve Erdoğan ile yaşadığımız bu dönemin, Türk tarihi ve İslam tarihinde başımıza gelen en büyük felaketlerden birisi olma niteliği taşıdığını düşünüyorum. Bunun bir fetret devri değil; aksine sistematik bir çöküş, büyük bir manevi, vicdani ve ahlaki yozlaşma ve çürüme dönemi olduğunu iddia ediyorum.

Bu satırların yazıldığı dönem, zulumlerin ve hukuksuzlukların artık zirve yaptığı, insanlığın ise en diplere savrulduğu, vicdanların en köreldiği dönem. Aradan neredeyse dört yıl geçmiş! Allah bu millete daha dibini göstermesin!

Bu dip noktaya gelişin dönüm noktası süphesiz 15 Temmuz 2016 ‘darbesi’ oldu. Her ne kadar Erdoğan daha ilk saniyesinde suçluları ilan etmiş olsa da, bizler ilk günlerde yaptığımız gözlem ve analizlerde açıklamaların yetersiz hatta şüpheli olduklarını belirtmiş ve darbenin eylem tarzının son derece acemice planlanmış, darbe bile denilemeyecek boyutlarda olduğuna işaret etmiştik. Bugün kamuoyunun yönelttiği bütün sorular hala cevapsız bırakılmakta, ortaya saçılmaya başlayan ifşaat ve deliller haklılığımıza ışşık tutmakta ve meclis hala kapsamlı bir soruşturma yürüt(e)memektedir. Devlet erkanının yaptıkları açıklamalar birbiriyle çelişmekte, olayın kritik kişileri adaletten kaçırılmaktadır. Bazı partili vatandaşların bile önceden bildiklerini açıkladıkları bir darbe hazırlığından Erdoğan’ın nasıl haberdar olmadığı ve olduysa da milleti neden kanlı bir sokak eylemine davet ettiği hala gizliliğini koruyor. Ama başını Erdoğan’ın çektiği hükümet ve AK Parti camiası ve onlara destek veren Perinçek-Oda TV çevreleri; kısaca Ergenekon sanığı çevreler, tüm gayretleriyle darbe suçunu Hizmet Hareketi’ne yıkmaya devam ediyorlar. Gülen’in, olayı uluslararası bağımsız bir heyet araştırsın daveti de hala cevapsız bekliyor. 

Aslında her şey gayet açık. Son 3-4 yıldır hayali bir düşman üreterek kendine alan açmaya çalışan Erdoğan önce bir ‘paralel’ düşman ilan etti. O laf eskidiğinde ise vites arttırdı ve Hizmet Hareketini bu sefer terörist göstermeye çalışıp ‘FETÖ’ ifadesini icad etti. Bugün kimse paralel kelimesini kullanmıyor bile çünkü yeni ‘moda’ yani Erdoğan’ın hafızalara kazınmasını istediği ifade artık ‘FETÖ’. Fakat son bir iki yıldır Erdoğan’ın Cemaat’i terörist olarak gösterme gayretleri de başarılı olamadı. Özellikle yurt dışında hiç alıcı bulamadığı gibi kendi tabanında bile şüphelere sebebiyet verir oldu. Bunun üzerine Erdoğan da kurnazlığını kullanarak tekrar vites arttırdı ve terörist olarak lekeleyemediği Hareketi bu sefer darbeci olarak göstermeye çalışacak bir oyun tezgahladı. Daha ilk saniyesinde ‘Allah’ın bir lütfu!’ diyerek karşıladığı bu darbeyi hemencecik Cemaat’in üzerine yıktı ve bunu hafızalara kazımaya çalışacak eylemlere imza attı. Yakaladığı o ivme ile de KHK’lar çıkararak devlet sistemini yeniden dizayn etti ve her istediğini de aldı. Bugün devlet fiilen bitti dediğimiz bu noktaya işte o darbe ‘bombası’ ile gelindi. Hukuki soruşturması bizzat Erdoğan ve partisi tarafından örtbas edilen bu tiyatro darbe her yönüyle Erdoğan’ın çıkarlarına hizmet etmeye devam ediyor. Bu çok lezzet vermiş olmalı ki daha geçenlerde kalabalıklara; ‘’Yeni 15 Temmuzlara hazır mısınız?’’ diyerek yeni planların işaretini verdi. Hatta bir çok yazar bunun paralelinde Havuz gazetelerinde yükselen suikast haberleri üzerine AKP’nin suikatler düzenleyerek bunu da Cemaat’in üzerine atabileceğine dair ihtimallerden bahsettiler. Bizzat Fethullah Gülen’in kendisi bir açıklama yaparak yakında bu tür hain planların gerçekleştirilebileceğinden ve suçun tekrar Harekete atılmaya çalışılabileceğinden bahsetti.

Gelelim rüyamıza…

15 Temmuz darbe tiyatrosundan yaklaşık iki ay önceydi. Rüyamda AKP’nin onbinlerce insanı büyük bir stadyuma doldurduğunu görmüştüm. Ancak bir his sayesinde çok net bir şekilde o insanlara bir tuzak kurulduğunu, onları stadyuma kötü bir maksatla doldurmaya çalıştıklarını ve büyük bir bomba patlatacaklarını biliyordum. Bunu biliyordum fakat sebebini bilemediğim bir nedenden ötürü bunu stadyum dışında gördüğüm insanlara açıklamadan onları uyarmam gerekiyordu. Öyle de yaptım. Bir arkadaşamın eşinin abisinin yanına gittim ve içeri girmemesini söyledim. Öfkeli bir şekilde bana partici sloganlar atarak yoluna devam etti. O bayanın o yaşlarda bir abisi olduğunu bile bilmiyordum. Bu rüyayı arkadaşıma anlatırken ilk olarak öyle bir abisi olup olmadığını sormuş ve evet cevabı alınca da şaşırmıştım. Rüyamda, abisinden sonra o çok iyi tanıdığım ve yıllardır görüştüğümüz o bayanın yanına gittim. Ona, ‘’Bak! Abine rica ederek söyledim ama sana direk söylüyorum; içeri girme dedim’’. Çünkü tanıdığım ve sevdiğim bir insandı ve sebebini de söyleyemeyeceğim için daha emri vaki bir ifade kullanarak onu korumaya, stadyuma girmekten alıkoymaya çalışıyordum. Cevabını duyamadan uyanmıştım!

Daha önce de süreçle alakalı bir çok rüya görmüş ve bir kısmını yazmıştım. Hizmet Hareketi’nin büyük bir sıkıntı ve kovuşturma yaşayacağını ama sonunda galip geleceğini; Fethullah Gülen’in Erdoğan’ı son kez uyardığını ama onun öfkeyle uzaklaşması ile üzerine gökyüzünde gayretullah kapısının açıldığını; bir meleğin gelerek Cemaat’i teftiş ettiğini ve ‘çok güzel’ diyerek yanımdan ayrıldığını görmüş; Erdoğan yüzünden ülkenin üzerine kara bulutlar çöktüğünü ve zelzeleler olacağını görmüş, yaklaşan dönemde büyük inmtihanların olacağını bu rüyalar sayesinde hissetmiştim. Bu yazdığım rüyanın üzerinden iki ay geçmeden de darbe tiyatrosu sahnelendi ve en başta resmini çizdiğim çöküşe doğru yuvarlandı ülke hem de bir yıl içerisinde. Sanki rüyamdaki bomba patlamış ve ülke göçmüş gibi oldu.

Bu dönüm noktası ile Müslümanlar arasına daha büyük düşmanlıklar kasıtlı olarak sokuldu. Hizmet Hareketi mensuplarına hain, darbeci, terörist vb. söylemler zirve yaptı. AKP’li taban bu tür nefret ve kin dolu söylemlerin bataklığına itildi. Masum bir Müslümana terörist demek tekfir etmek anlamına geleceğinden ve sözün sahibinin imanını tehlikeye atacağından dolayı bir çok AKP’li insan bu tehlikenin içine atıldı.

O rüyamı kendimce yorumlarken; AKP’nin insanları maddi olduğu kadar manevi bir tehlikenin de içine çekmeye çalışacağı şeklinde yorumlamıştım. Gelinen nokta tevilimde beni haklı çıkardı, belki de eksik bile olduğumu gösteriyor.

O arkadaşım olan bayana ne mi oldu? Son derece partici olan ailesi gibi meğerse o da ciddi bir parti savunucusu imiş. Hizmet’in içinde olan ama insanlarla birtakım sorunlar yaşayan, kafasında şüpheler olan eşi ile birlikte darbe şokunu yaşayanlardan oldular ve yollarını ayırdılar. Bu bayan ise yolunu ayırmakla kalmadığı gibi sağda solda Hocaefendiyi ve Hizmeti zan altında bırakacak partici söylemlere devam etti ve onların nasıl ‘darbe yapmış olabilecekleri’, ‘nasıl yoldan çıktıkları’ yönünde Erdoğancı ‘tezleri’ savunmaya devam etti.

Ne diyelim! Bu bir imtihan dönemi ve Allah (c.c.) her Müslümanın imanını zalimlerin ve münafıkların sinsi planlarından korusun ve Müslümanlara akıl, iz’an, vicdan ve muhasebe duygusu versin. Zalimleri ve insanların imanlarını çalmaya çalışan münafık karakterli yalancıları da bildiği gibi yapsın, onların gerçek yüzlerini bir gün herkese göstersin; onların hain planlarını çökertip kendi başlarına çevirsin. Amin!

Tüm yazılar için blog: http://akliselim.blogspot.com veya http://www.yeniyon24.com/author/ugur-tezcan/
Twitter: https://twitter.com/ugur_tezcan

21 Temmuz 2017 Cuma

CEMAAT-ERDOĞAN EKSENİNDE RÜYA SEANSI-RÜYA TİMİ MESELESİ

Bu yazı 21 Temmuz 2017 tarihinde Yeniyon24 de yayınlanan köşe yazısıdır.

Rüya meselesi dinimizde önemli bir yere sahiptir. Bizzat Peybamber Efendimiz tarafından rüyalara değer verildiği herkesçe malumdur ve bu konuda bir çok hadis nakledilmiştir. Kendisinin zaman zaman sahabe efendilerimizi etrafına toplayıp onlara rüya gören olup olmadığını sorduğu, cevap alamadığında da ‘’ben gördüm’’ diyerek kendi rüyasını anlattığı rivayet edilmiştir. Yine bazı hadislerde geçtiği şekliyle Efendimizin, mü'minin rüyasının, nübüvvetin kırk altı cüzünden bir cüz olduğunu ifade ettiği, ayrıca kendisinden sonra, nübüvvetten sadece mübeşşiratın (müjdeciler) kalacağını söylediği ve takip eden açıklamasında da ‘’mübeşşirat’’ ile ‘’salih rüyaları" kastettiği bizlere aktarılmıştır. Son olarak; rüyaları tanımlayan başka bir sözünde Efendimiz, rüyaların üç kısım olduğunu belirtmiş; bunları da Allah'tan bir müjde, nefsin bir konuşması veya şeytanın bir korkutması olarak açıklamıştır.

Rüya konusu Kur’an’da 14 ayette geçmektedir. Bizzat Kur’an’da geçen ‘’Andolsun ki Allah, elçisinin rüyasını doğru çıkardı’’ ifadesi belki de bizzat Allah (c.c.) tarafından rüyaların ehemmiyetine, varlığına dair yapılmış bir tasdik, bir tebcildir. Zaten, bir çok peygambere olduğu gibi Efendimiz’e de bazı vahiylerin rüya yoluyla geldiği kabul edilmektedir. Vahyin Allah’tan geldiğine iman etmiş bir ümmetin bu nedenle bu vahiylerin geliş vasıtalarından birisi olan rüyalara karşı bakışı da o nedenle hep olumlu ve bir saygı çerçevesinde olmuştur. İslam alimleri ve bilim insanları, bazı rüyaları anlık psikolojik ruh haletlerine bağlarlar. Bu, yukarıda ifadesi geçen ‘nefsani rüyalara’ işaret eder. Bir de dini çevçevede ele alınan şeytani ve salih rüyalar konusu vardır ki onlara yukarıdaki hadisler bağlamında değindik zaten.

Elbette rüyalar dinin şer’i sınırlarının içine sokulamayacak, onların önüne geçirilemeyecek bir dairede değerlendirilirler ve öyle de olmaları gerekir. Fethullah Gülen Hocaefendi de 2001 yılında yazdığı ‘’Rüya ile amel edilir mi?’’ başlıklı yazısında [salih] rüyaların Allah’tan bir müjde olduğunu yineledikten sonra rüyalarla yine de amel edilemeyeceğini belirtmiş ve bunun da ötesinde rüyaları ‘’başkalarını ilzam etmede’’ kullanmanın ‘’çok büyük bir hata ve açıkça dinin nasslarıyla savaş’’ demek olduğunu belirtmiştir.

Gelelim günümüze ve beni bu başlığı attıran gündeme…

Malumuz olduğu üzere daha geçenlerde Erdoğan, her zaman yaptığı gibi, Hizmet Hareketi üyelerine karşı yürüttüğü soykırıma yeni bir propaganda malzemelesi sağlamak adına ‘’rüya seansları yapıyorlar’’ şeklinde bir ifade kullandı. Zaten elindeki Havuz medyası da mütemadiyen kara propaganda üretmek ve onu canlı tutmak vazifesi gördüklerinden dolayı bir süredir bu rüyalar konusu üzerinden iftiralarına devam ediyorlardı. Yaptıkları kara propaganda ile Cemaat üyelerinin ‘’rüya seansları’’ ile takip edenlerini kandırdıklarını, yalan rüyalar uydurduklarını, dağılmayı önlemeye çalıştıklarını ve hatta ‘’rüya timleri’’ kurduklarını söylüyorlardı. Bizler bu kadar alçakça iftiraları yazan insanlar hiç mi utanmazlar acaba diye düşünürken aynı ifadeleri Erdoğan da kendi medyası üzerinden halkın zihinlerine kazınmaya devam etti. Medyaları, bir iki rüya üzerinden hareket ederek ve onların içinden bir kaç cümle ayıklayarak yönlendirmeli bir şahsiyetsizleştirme operasyonu yürüttüler hep. 

İstihbrarat masalarında veya Saray odalarında kurgulanan ve cılız psikolojik savaş taktiklerine dayalı bu tür kurmaca yalanların hiç bir inandırıcılıkları olmadığı gibi, ‘keşke karşımızdaki düşman bari biraz akıllı olsa idi’ mukabilinde bizlere saç-baş da yolduruyorlar. Zaten bu yazıyı süreç boyunca gördüğü rüyaları okurlarıyla paylaşmış olan birisi olarak yazdığımı da kayda geçmiş olayım.

Uzun bir girişle anlattığım rüyaların dini çerçevesi bu tezviratları yapan İslamcı çevrelerin de aslında çok iyi bildikleri ve kabul ettikleri hakikatler. Beni şaşırtan, İslamcı AKP’li çevrelerin sırf düşmanlık uğruna saygı görmeleri gereken dini değerler üzerinden muhataplarına saldırma ve onları aşağılama çabaları. Ne yazıkki; ‘’rüya timleri’’ ve ‘’rüya seansları’’ gibi algı içeren ifadelerle uzun süredir yaptıkları gibi masum Müslümanları terörist olarak gösterme gayretlerine devam ediyorlar. Bu yalan propagandalarla saf AKP’li zihinleri dini değerler üzerinden diğer Müslümanlara karşı kışkırtıyorlar. Elbette bunlar Hizmet mensuplarını ‘din dışı’ göstermeye çalışan bir anlayışa da hizmet ediyorlar.

Öncelikle, Müslüman bir grubun veya şahısların gördükleri rüyalar hakkında yalan ithamında bulunmak, onlara negatif anlamlar yüklemek ve onları ‘seans’ gibi dinimizde yeri olmayan, büyücü ve falcıların kullandıkları tarzda, sanki din dışı bir eylem yapılıyormuş havasında aşağılamak, ‘rüya timi’ gibi saçma sapan bir ifade ile de şahısları sanki bir terörist grup, bir sekt gibi göstermeye çalışmak son derece saygısızca, terbiyesizce ve Müslümanlığa asla yakıştırılamayacak davranış biçimleridir. Bunların devlet adamları nezdinde temsil edilen boyutlarda yaşanabildiği bir ülke zaten sefil bir konuma düşmüş demektir. Düşmana ihtiyacı yoktur!

Ayrıca bu tür büyük yalanlar, iftiralar ve ithamlar çok büyük bir suizan ve kul hakkıdır. Kamu hakkı, din hakkı ve Allah hakkı gibi boyutları da bulunduğundan bu tür eylem biçimleri münafıkane hareketlerdir ve çok tehlikelidirler. İnsanların bu tür yanlışlık girdaplarında debelenerek insanlıklarını nasıl bu kadar kolayca ve ucuz bir şekilde harcadıklarını görmek beni çok derinden üzüyor!

Bu aşamada, az önce alıntıladığım, Hocaefendi’nin sözüne geri dönelim. Görülen (salih) rüyalarla başkalarını ilzam etmeye çalışmanın bile dinin nasslarına karşı bir savaş, bir eylem olduğunu belirten bir insanı ve sevenlerini kastederek onların ‘’rüya timleri’’ kurmak suretiyle, uydurulmuş rüyalar vasıtasıyla ve din dışı (rüya) seansları yapar bir tarzda Müslüman insanları kandırdıklarını söylemek, iddia ediyorum ki, dinin nasslarına karşı gerçekleştirlen ve dinin özünden çok kopuk eylemlerdir. Bunları, terörist olarak göstermeye çalıştıkları insanlara karşı, o algıyı toplumda iyice yerleştirmek maksadıyla da yaptıklarından ötürü ve terörist ithamı da bir tekfir olduğundan dolayı, bu zavallıların imanlarını bile kaybetme noktasına geldiklerini düşünüyorum. Yani kim bu çerçevede ve bu tür niyetleri taşıyarak ‘’rüya seansı yapıyorlar’’ diyorsa tüm bu yanlışlıklar zincirini de desteklemiş olduğundan, kim bilir belki de imanını bile tehlikeye atıyordur.

Dinin nasslarıyla savaşın sonu hüsrandır, saldıran kişiyi yer bitirir. Ayrıca atılan iftira ve suizanların bir başka boyutu daha var. Eğer o Müslümanlar o rüyaları gerçekten görüyorlarsa ve o rüyalar gerçekten Peygamberimizin işaret ettiği ve Allah’ın hediyesi sayılan mübeşşirattan (müjdeler) sayılan salih rüyalar zümresinden iseler, siz bu tür saldırılarla neyin tarafı olmuş olursunuz? Peygamberin sözlerine karşı sırf onun imajını sarsmak ve ‘şahsiyetsizleştirmek’ adına ‘bu sözler sihir’ diyen, ‘yalan söylüyor’ diyen insanlarla salih rüya gören bir müslümana ‘rüya seansı’ yapıyor, ‘yalan rüya üretiyor’ diyen insan arasında sadece renk tonu farkı vardır. Zavallılık noktasında eş değerdedirler. 

Tarih boyunca zalimler zulmettikleri masum insanların veya tehdit olarak algıladıkları salih toplulukların fikirlerinden, varlıklarından ve temsil ettikleri değerlerden hep korkmuşlardır. Öyle bir devirde yaşıyoruz ki, artık insanların rüyalarından ve salih rüya görme ihtimallerinden bile korkulur konuma gelinmiş ve onlar üzerinden aleyhte karalama kampanyaları tertip ediliyor. Onların sadece kişiliklerini değil, dinin salih rüya olarak gördüğü rüyalarını bile şahsiyetsizleştirme telaşına düşmüşler. Fikirlerin zehirli olduğunu düşünen bu zalimler, artık rüyaların da zehirli olduğunu düşünme noktasına devrilmiş olmalılar ki, böyle bir zihni çöküş de İslamcı zalimlere nasip oldu! Bu İslamcı zalimler uzun süredir yolsuzluklarını unutturma adına halkın zihnini bulandırıp dikkat dağıtmaya çalışıyorlar ve kara propagandalar yapıyorlardı. Onları, salih rüyaların halkın bakış açısını etkileyip, yaptıkları büyüyü dağıtma ihtimalinden bile titretecek bir kin, nefret ve korku sarmalına itecek ne tür suçlar işlediler acaba?


Allah’ım! Yok mu bu zihin ve vicdan sefaletinin bir dibi!

3 Ekim 2016 Pazartesi

FİTNECİ DEVLET, BOZUK TOPLUM, ISLAHÇI CEMAAT

Bu yazı 3 Ekim 2016 tarihinde Yeniyonum.com (Baz Haber) de yayınlanan köşe yazısıdır.



Bazı yabancı kaynaklar 1942 yılı Varlık Vergisini anlatırken, amacını ‘yeni bir Müslüman burjuva sınıfı oluşturmak’ olarak ele alıyorlar. Oysa CHP dönemlerinden bahsediyoruz. Buna aslında seküler, laik ve Kemalist, hatta CHP’li ve ‘Türkçü’ (Türk değil) bir burjuva demek daha yerinde olur. Ya da, en azından, bu çizgideki bir rejime odun taşıyabilecek nitelikte olan herkes. O talihsiz süreç yaşanırken, Yahudiler çoğunlukla mallarını yurtdışına kaçırabildiler. Bu tür durumlara çoklukla maruz kalan bir topluluk oldukları için böyle tehlikelere hazırlıklılar. Hatta, bu tür reflekslerinden dolayı dünyada bankacılık sistemini ilk olarak Yahudilerin tesis ettikleri bile söylenir.

Rahmetli Oktay Sinanoğlu hoca ile Amerika’da yaptığımız meşealtı sohbetlerinden birinde anlatmıştı bunu bana. Yahudilerin böyle bir sistem geliştirmekteki amaçlarından birinin; sıkıntı anlarında varlıklarını, dünya üzerinde daha güvenli bölgelere en hızlı şekilde aktarabilmek olduğunu söylemişti. Görünen o ki; böyle bir kaosa hazırlıklı olmayan diğer ecnebi vatandaşlarimiz 1942 fırtınasına hazırlıksız yakalanmışlardı.

Bu olayda amaç sadece ekonominin değil toplumun da ‘Türkleşmesi’ idi; ama unutmayın ki bu tür Türkçülük anlayışları daha İttihat ve Terakki’nin ilk zamanlarından itibaren, gerçekte kendileri Türk olmayan bu kesimler tarafından sürekli suistimal edilmiş, Türkçülük adeta güce ve kontrole bir maske olarak kullanılmıştır. Atatürk’ün, ölümünün ardından devlet sistemi ve toplum mühendisliği çerçevesinde kutsanan bir konuma getirilmesi de yine Atatürk’ün kendi isteğiyle olmamıştır. Bu aşırı kutsama durumu, İttihadçı-Türkçü damarın; onun karizmasını, konumunu ve potansiyelini kullanmak istemesiyle ve Atatürkçülük-Kemalizm dediğimiz rejime dönüştürmesiyle oluşmuştur.

Bu nedenle de Türkiye’nin inşasında kullanılan ‘Türkçülük’, hastalıklı bir anlayıştır; fıtri ve doğal değildir. Bu anlayış sayesinde, Osmanlı’ya bağlı olan Arap ve diğer ulusların bünyeden daha kolay kopmaları sağlanmış ve bu akımlar Osmanlı’daki toplumsal çözülmeyi hızlandıran bir katalizör görevi görmüşlerdir. Diğer yandan da o mahiyetimizdeki uluslara, yine İngilizler tarafından öğretilen, ulusçuluk akımı ile de bu kopmalar hızlandırılmıştır. Yani içeride Türkçülük şeklinde beliren ‘Ulusculuk’, Osmanlı toplumunun dokusunu oluşturan değişik unsurlara da bir ideoloji olarak benimsetilmiştir. Bugün Perinçek ve Ergenekon Gladyosu ile temsil edilen ve Kemalizmin bir türevi gibi hareket eden Ulusalcı akım da yine bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bunun İngiliz aklından bağımsız olmadığı unutulmamalıdır.

6-7 Eylül 1955 olaylarında, Özel Harp eliyle, Kıbrıs bahane edilerek çıkan olaylarda daha çok Rum vatandaşlarına ait yerlere saldırıldı. Bunun için de Selanik’te Atatük’ün evine Rumlar tarafından bomba atıldığı iddia edildi. Kendi Gladyomuzun bir Türk’e yaptırdığı bu kışkırtıcı eylemden bir yıl evvel, bir İngiliz elçinin kendi ülkesine ‘Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin iyi ama kırılgan olduğu, Atatürk’ün evine yapılacak bir saldırının kaosa neden olabileceği’ şeklinde bir rapor gönerdiği de bilinmektedir. Yani, o olayda da İngiliz aklı ve İttihadçı Gladyo işbirliğinin izleri görülmektedir.

Başta Ermeniler olmak üzere tüm gayr-ı Müslüm vatandaşlarımızı etkileyen, 1942 Varlık Vergisi bir vergi uygulaması olarak lanse edilmiş; ama aslında tam bir gasp aracı olmuştur.

İnsanlar 15 gün içinde o ağır vergileri ödemek durumunda bırakıldılar. Malı olan malını ancak kelepir fiyatına satabildi, çünkü böyle zamanlarda toplumun sadece korku (itaat) damarları değil; çirkeflik damarları da ortaya çıkar. Tıpkı sıkılan bir bilekte damarın daha belirgin bir hale gelmesi gibi fırsatçılık zirve yapar! Bir önceki; ‘’Düşene Vuran Toplumdan, Herkese Vuran Topluma’’ başlıklı yazımızı hatırlayın! Bu dönemde, belirlenen sürede ‘vergisini’ ödeyemeyenler çalışma kamplarına gönderildiler. Bu kamplarda bazı yaşlı insanların öldükleri de söyleniyor.

Fırsatçılığın hortladığı, şartların zorlaştığı bu dönemde firmalar fiyatlarını arttırdılar ve  böylece enflasyon şişti. Tüm halk da bundan etkilenmiş oldu. Bir de böyle kaos zamanları, kolay yoldan zengin olmak isteyen çevreler ve kişiler için fırsat zamanlarıdır. Olan hep sosyal pramidin en altındaki halka olur. Hem farklı motiflerle toplumu maniple eden liderlerin savaşını vererek canından ve malından olurlar, hem de kaos zamanı fırsatçılarının zulümleri yüzünden zor zamanlar geçirirler.

O dönemde Şükrü Saraçoğlu (CHP) hükümetinin kullandığı bazı söylemlere de bir göz atalım:

"Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz." Şimdi de 15 Temmuz çakma darbesi ardından Erdoğan’ın sarfettiği bazı ifadeleri hatırlayın: ‘Bu bize Allah’ın bir lütfu oldu’, ‘FETÖ’ye kanunlar kapsamında bir şey yapamıyorduk, normal şartlarda yapamadıklarımızı yapabiliyoruz artık!’ ‘Ne mahkemesi, teröristin mahkemesi mi olur.’ Sanırım bu benzerliklerdeki maksadım anlaşılmıştır.

Zaten AKP’nin son 15 yıllık eylemlerine baktığınızda kendi partici çevrelerini en hızlı yoldan zengin edip yeni bir yeşil sermaye oluşturmaya çalıştığını görüyoruz. Rakip olarak görülen başta Hizmet Hareketine ve kişilere bağlı tüm vakıf ve özel kurum ve kuruluşlara el konuldu, malları gasp edildi ve yüz binlerce masum insan hapishanelere dolduruldu. Üstelik bu sefer yapılan zulümlere ‘vergi’ gibi bir kılıf uydurma gereği bile görülmedi. İnsanlar kanundışı yöntemlerle, sadece Erdoğan’ın lafı üzerinden ‘terörist’ ve ‘hain’ ilan edildiler ve soygunlar böylece devlet terörü şeklinde işlenmeye başlandı. İster 1942 olsun, ister şimdiki talihsizlikler; olayların ardındaki Özel Harpçi Gladyotik akıl değişmediği için saçmalıklardan hiç kurtulamıyoruz. Bu noktayı, ‘’Cemaat Türkiye’yi Dava Manyağı Yaparsa’’ başlıklı yazımıza havale ederek, Saraçoğlu’nun diğer ifadeleriyle devam edelim.

"Bu memleket tarafından gösterilen misafirperverlikten faydalanarak zengin oldukları halde, ona karşı bu nazik anda vazifelerini yapmaktan kaçınacak kimseler hakkında bu kanun, bütün şiddetiyle uygulanacaktır.’’

"Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve laakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. (...) Biz ne sarayın, ne sermayenin, ne de sınıfların saltanatını istiyoruz. İstediğimiz sadece Türk milletinin hakimiyetidir."

Bugün Hizmet Hareketi’ne saldırılıp malları gasp edilirken ve AK Parti’nin 17-25 Aralık yolsuzluk dosyaları halkın gözü önünden kaçırılmaya çalışılırken kullanılan; ‘halkın olanı alıp halka veriyoruz’’, ‘’kanunlar dahilinde bunlara karşı bir şey yapamıyorduk’’, ‘’halkın zaferi’’, ‘’Yeni Türkiye’’, ‘’bizi kıskanıyorlar, iyiliğimizi istemiyorlar’’, ‘’hedef Erdoğan’’, ‘’faiz lobisi’’, ‘’kökü dışarıda hainler’’, ‘’sülükler’’ vb. şekillerdeki argümanları da bu gözle bir daha değerlendirin ve paralellikleri görün.

Böyle hatalarından ders al(a)mayan bozuk toplumlar, bizde olduğu gibi, benzer sorunları tekrar tekrar yaşarlar. Önceleri Ergenekon Örgütü eliyle 28 Şubat dönemi cinayetlerini, soygunlarını ve ekonomik krizlerini yaşadık. Şimdilerde ise Türkiye tarihinin belki de şimdiye kadar gördüğü en büyük hırsızlıkları ve gaspları yani AK Parti ve Erdoğan dönemi hırsızlıklarını yaşıyoruz.

Saraçoğlu hükümetinin, yeni (yandaş) burjuva sınıfı oluşturma ve toplumsal dokuyu etkileme kurnazlığı adına kullandığı toplumsal maniplasyon taktikleri ile, Ergenekon’un ‘laik rejim tehlikede’, ‘gerici-İran olmayacağız’ yaygaraları ve Erdoğan’ın ‘Yeni Türkiye’, ‘dış güçler’, ‘paralel devlet’, ‘FETÖ’ safsataları hep aynı şark kurnazlığı örnekleridirler. Yani bir hırsızlığı örtme çabası ve çuvalı halkın gözünden kaçırırken onlara seyrettirilen sihirbazlık maharetleridir tüm bu yaşananlar. Bunun siyasi karşılığı da ‘algı operasyonu’ veya ‘Psikolojik Harp Taktiği’dir.

6-7 Eylül 1955 hadiselerine geri dönelim. Bu talihsiz talan hadiseleri benzer çevrelerin etkisiyle hem de Demokrat Parti döneminde yaşandı. Bugün nasıl Gladyo, Hizmet Hareketi’ne karşı yaptığı tüm çirkefliklere AK Parti ve Erdoğan’ı alet ediyor, onların suç ve zaaflarını kullanıyorsa, o gün de Demokrat Parti’yi kullandığı çok açık. Zamanı geldiğinde de tüm suçlar Menderes’in boynuna asılan idam urganına takıldılar. Derin devletin olaylardaki organizatör rolü Menderes’in boynuna asılarak halka unutturuldu. Bu, elbette Demokrat Parti’nin hatalarını ve ihmallerini görmemek anlamına gelmez. Alet olmak da suçun ortağı olmaktır. Bugün Ergenekoncu Perinçek, açıkça; ‘Erdoğan bizim çizgimizde, ne dersek onu yapıyor’, ‘tasfiye listelerini biz verdik’, ‘bir sürü kaset dosyaları var’ vs. diyorsa, bunlar Erdoğan etrafında oluşan ve artık bir suç organizasyonuna dünüşmüş olan AK Partili kesimlerin suçlarını hafifletmez.

Özetle; her zaman söylediğim gibi, hatalarından ders al(a)mayan toplumlar ne terakki edebilirler ne de çürümüşlükten kurtulabilirler. Aynı hataların girdaplarında, aynı yılanlar tarafından sokulup dururlar. Amerikan toplumunun en beğendiğim yanlarından biri; belli dönemlerde hatalar yapsalar da, hatalarından ders alabilme konusunda bazı toplumsal ve hukuksal refleksler sergileyebilmeleridir.

Bizler İttihat ve Terakki döneminde yaşamaya başladığımız ve sonra onun uzantısı olan Gladyo ile de yaşamaya devam ettiğimiz sorunları artık knonik bir şekilde tekrar ve tekrar yaşamaya devam ediyoruz.

Umarım bir gün biz de daha şağlıklı bir toplum haline gelebilir, hatalarından ders çıkarmayı becerebilen bir kıvama gelebilir ve bu yönde gerekli olan birtakım onarıcı kaabiliyetleri geliştirebiliriz.

Ancak acı olan şu ki; bu reflekslerin gelişebilmesi yönünde belki de en ciddi faaliyetleri gerçekleştiren ve bu uğurda gerekli azmi sergileyen, en sistemli hareket olan Hizmet Hareketi’ni, yani en aktif ıslah edicisini, bugünlerde kudurmuşçasına bitirmeye çalışan ve bununla da ciddi zaman ve enerji kaybeden bir toplumuz aynı zamanda.
Bozuk bir toplumun bağrında hayat bulan, hırsız ve fitneci devlet anlayışı bütün hırsıyla ve gücüyle geleceğe ait tüm ümitlerimizi çalmaya ve kanımızı emmeye devam ediyor!

Bakalım gelecek yıllar, bu topraklara neler gösterecek!

Unutmayın!

Kutsal olan devlet değil; insanlığımız, adalet ve hakkaniyet ölçümüzdür! Geleceğimizin teminatı da devlet aygıtı değil; insanlarımızın kalitesidir.

Bu konu ile alaklı diğer bir yazımız:

Ganimet Diyerek Çalmak
Düşene Vuran Toplumdan, Herkese Vuran Topluma
Cemaat Türkiye’yi Dava Manyağı Yaparsa!


28 Eylül 2016 Çarşamba

DÜŞENE VURAN TOPLUMDAN, HERKESE VURAN TOPLUMA

Bu yazı 28 Eylül 2016 tarihinde Yeniyonum.com (Baz Haber) de yayınlanan köşe yazısıdır.


Bir eğitimci olarak yazılarımda genellikle toplumsal analizlere ağırlık veriyorum. Günlük siyasi gelişmeleri değerlendirirken bile olaylara daha genel bir çerçeveden bakıp içtimai problemlerimize dair gözlemler paylaşmaya çalışıyorum. Kişilere takılmam! Zalimler, siyasiler, şahıslar gelip geçicidirler; ancak toplumsal hastalıklar, tedavi edilmedikleri ve kendilerinden ders çıkarılmadıkları sürece, kalıcı etkilerini hep devam ettirirler. Bir atom bombasının sebep olduğu radyoaktif serpinti gibi, uzun vadede, yavaş yavaş ama acı ölümlere, mutasyonlara, DNA bozukluklarına neden olurlar. Öyle toplumlar kendilerini içtimai bir karantinaya alıp medeni gelişmelerden soyutlayarak, kendi içine kapalı bir şekilde; duran suyun kokuşmaya başlaması gibi iç sorunlarla boğuşup, enerji kaybedip dururlar. Nesiller nesiller üstüne harcanıp durur orada.

Tarihin, olumsuz yönleriyle, hep tekerrür etmesinin temelinde de bu espri yatar. İhmal edilen veya tedavi edilemeyen hastalıklar o toplumun bağrında tekrar nüksederler. Bir nesil gider, ama arkadan gelenler de benzer zalimler, despotlar, hırsızlar ve haysiyetsiz kişilikler tarafından yönetilmek zorunda kalırlar. Hele bizimki gibi toplumlarda bunun olması için yeni bir neslin gelmesini beklemeye bile gerek yoktur. Aynı nesiller, aynı yılanlar tarafından tekrar tekrar sokulup dururlar da, hala düzelme yönünde hiçbir mesafe kat edemezler! Efendimizin; ‘’Mü’min aynı delikten iki defa sokulmaz, ısırılmaz’’ şeklindeki tavsiyesi o toplumda hiç özümsenmemiş gibidir adeta! Bir Batılı, bir karikatür yaptı diye sokaklarda şiddet eylemleri yapan Müslümanlar, zaten bu sözün gereğini yerine getiren bir maya tesis edebilmiş olsalardı şayet, bugün değerlerimize hakaret etme cesaretini veya saygısızlığını kimse irtikab edemezdi.

Maya dedik, onunla devam edelim. Mayasız yoğurt tutmaz derler! Bir milletin sağlıklı bir toplum oluşturabilmesi için bir maya gerekir. Medeniyet geliştirebilmeyi başarabilmiş her toplumda bu maya; temel ahlaki ve etik prensiplere dayalı bir sistem geliştirebilme, temel hak ve özgürlüklere saygı duyma ve birlikte yaşayabilme kültürü tesis edebilme yetenekleridir. Bu, maya hususiyeti taşıyan kaabiliyetler toplumsal bilinç kabında; sabır, saygı ve azim harareti altında çoğalarak bir kültür dokusu oluştururlar. Daha sonra da o kültürden yeni nesiller yetişir, yine aynı koşullar altında.

Bizler bu özelliklerimizi üç yüz yıldan fazla bir süredir kaybetmiş olan bir toplumuz.

Hatta öyleki; bir mayadan yoğurt yapma konusu değil de, ‘bozuk sütten, bozuk kaymak olur’ esprisi bizi daha iyi tanımlar sanki. Evet! Toplumlar da süte benzerler. Zaman, alttan kaynattıkça üstte kaymak birikir. İlk milletvekillerimizden Tahir Efendi’nin bir sözünü mutlaka okumuşsunuzdur. Şöyle der; ‘’Bir şeyin altında ne varsa kaymağı da o cinsten olur. Yoğurdun üstünde yoğurt kaymağı, sütün üstünde süt kaymağı, şapın üstünde şap kaymağı bulunur.’’

Tam burada Efendimizin, ‘’Nasıl olursanız, öyle idare edilirsiniz’’ şeklindeki hadisini hatırlamamak mümkün değil. Hani, Zalim Haccac’a da ders alır belki diye Hz. Ömer’in adaletini hatırlattıklarında, onun; ‘’Sizler Ömer zamanındaki insanlar olsaydınız, ben de Ömer olurdum’’ demesindeki yalın gerçekliği de unutmamak gerekir.

Böyle bozulan toplumlar, nefis girdaplarında yaşadıklarından; ilim, irfan ve vicdan ekseninden kopup egonun, çıkarcılığın, hırsızlığın, adam kayırmacılığın, şatafat ve lüksün, şımarıklığın, yalakalığın, iftiracılığın, hamasetin ve şehvetin kaotik bireysellik çukurlarında başıboş gezinip dururlar. Böyle bataklıklarda insana değer ve saygı ölçüleri yitirilmiş, birlikte yaşama azmi, bilinci ve yeteneği de kaybedilmiştir. Her türlü korku bünyeyi sardığından, yukarıda resmettiğim bütün hastalıklar ve daha da fazlası toplumsal bünyeyi felç edip hareketsiz bırakmıştır. Ümitsizlik, aşağılık kompleksi, kimlik sorunları, sürekli öfke ve eleştiri çamurları ile debelenip durulmaktadır böylesi toplumlarda. Böyle bir toplumun fertlerini tek tek analiz etseniz büyük çoğunluğunun ruh hastası olduğunu ve bünyelerini bir sürü fobyaların sardığını görürsünüz. Cehalet şiarları olmuş, şarlatanlar baş tacı edilir hale gelmiş, kabadayılık, yalakalık ve çıkarcılık geçer akçe olmuştur.

Alexis Carrel, ‘’Bozuk karakterler kendilerini hayata veremezler’’ der. İnsanlık rotasından çıkmış despotlardan tutun, oradan hırsızlara, gaspçılara veya haksızlığı hak zanneden tüm insan müsveddelerine bakın. Hepsi hayatın gerçekliğinden kopmuş, ya hırslarının, ya enaniyetlerinin, ya kibirlerinin, ya da korkularının esiri olmuş; oralarda mevzun birtakım boşlukları insanlara zulmederek ve onlara haksızlık ederek doldurmaya çalışıyorlar.

Amerikalı yazar Peggy Noonan da siyaset takıntısı olanlardan kaçının derken onların bu yönlerine işaret eder sanki ve siyasetçilerin genellikle zeki ve ilginç olduklarını ama doğalarında bir şey; bir delik, bir boşluk olduğundan ve onu siyasetle kapatmaya çalıştıklarından bahseder. Yezid, Hitler, Mussolini, Lenin, Stalin, Saddam, Kaddafi, Erdoğan ve daha bilmem kim varsa ekleyin listeye ve bu çerçevede bir daha inceleyin onların hayatlarını ve eylemlerini.

Bediüzzman’ın tesbitiyle devam edersek; bir aslan için bile aslında fıtri olan; ölü hayvan bulup yemektir veya bir sürünün en zayıf, ölmek üzere olanına saldırmaktır. Oysa denge bozulunca ki, bunun nedenlerini başka bir yazıda ele alırız, aslan bir ceylanın bebeğine bile gayr-ı fıtri bir şekilde musallat olur. İnsanlar ve liderler için de fıtri olan; adaletle, en azından, hakkaniyet ve ahlak sınırları içerisinde iş görmektir. Bunu aşan liderler insanlık rotasından, hayatın; o Carrel’in de işaret ettiği gerçekliğinden, benimse fıtrilikle ifade etmeyi tercih ettiğim, dengesinden kaymışlardır. Böyleleri aslında ne sahip oldukları liderliğin, ne devşirdikleri gücün, ne de elde ettikleri maddi kazanımların bir hayrını görürler. Saddam ve Kaddafi’nin yağmalanan sarayları, diğerlerininse bugün bile küfredilen itibarları yeterince aydınlatıcı olur bu noktada sanırım.  

Normal insanlar için de bozuk karakter, aynı şekilde onları hayatın özünden koparır. Her sahtekarlık, her yalan, her hırs, her öfke bir sonrakini doğurur ve insanı korkuların, ümitsizliklerin, geçici anlık hazların girdabına hapseder. İslamın özünden uzak, kültürel yanlışlıklar ve bid’atlarla yoğun, yüzeysel bir dindarlık yaşayan insanlar için de böyledir bu. Vahyin ruhuyla aydınlanmış o gerçeklikten kopuk olarak, şekilciliğin ağlarında çırpına çırpına yaşarlar dinlerini. Böylece vicdanları yorulur. Aynı anda cehalete de maruz kaldıklarından, basiret gözleri de kör olur. Her türlü haksızlığı irtikab ettikleri halde içine hapsoldukları yüzeysel din anlayışının ifrat-tefrit sarkacında sallanarak hayata ve dine tutunurlar.

Bu tür, bozuk ve tefessüh etmiş, çürümüş insanların tesis ettikleri toplumlar da aynı durumdadırlar. Onlar da hayatın gerçeklerinden kopmuş; medeni bir çizgide birlik, beraberlik, karşılıklı sevgi ve saygı, adalet, hakkaniyet ve ahlak ekseninde bir yaşam kaabiliyetlerini yitirmişlerdir. Onların fıtri olan çizgiden kopmaları da bu şekilde olur.

Tüm buraya kadar anlatmak istediklerimi bir daha gözden geçirin ve bizim toplumumuza bu gözlükle yeniden bakın. Birbirinden nefret eden, ötekileştiren, birbirine duygusal ve fiziksel tacizler uygulayan, kibirli, lüks ve rahat düşkünü, fırsatçı, yalaka ve çıkarcı bir toplum olduk. Siz, bilumum hastalıkları da ekleyebilirsiniz buna. Çocukluğumdan beri insanların içinde vakit geçiren mesleklerde çalıştım. Toplumun her kesimiyle irtibatım oldu. Bu gözlemleri kitabi olarak yazmıyorum.

Konuyu yazının başlığı bağlamında daraltıp devam ettireyim.

Bizler yukarıda sıraladığım hastalıklarımız ve zaaflarımızdan ötürü hep düşene vuran bir toplum olduk. Sadece bizden olmayanları değil, zayıfı da hep ezdik, hor ve hakir gördük. Çocukluğumun ilk anıları mahallemizde, hem de koca koca adamlar tarafından, hep aşağılanan, alay edilen özürlü insanların hallerine acıdığım tecrübelerle doludur. Sonra buna fakir ve düşmüş durumda olan insanların gördükleri muameleler de eklendi. Ardından hemşehricilik, sınıfçılık, çıkarcılık ve yalakalık ekseninde yaşadığım tecrübeler geldi. Kadınların, özellikle de zor durumlara maruz kalmış olanlarının, toplum gözündeki konumları eklendi buna sonra. Daha elit kesimlerle muhatap olmaya başladığımdaysa bu sefer onların toplumun geri kalanına karşı olan bakışlarındaki yanlışlıklarla tanıştım.

Zamanla bir çok arkadaşlığın, dostluğun ve komşuluğun hatta akrabalığın çıkarlar tükenene veya bencillik, rahatseverlik sınırlarına dayanana kadar sürdüklerini gördüm. İnsanların birbirlerini ufak tefek şeyler ve hırslar yüzünden nasıl sattıklarını ve bunu yaparken vicdanlarını, o kıt ama kendini kurnaz sanan zekalarıyla, nasıl bastırdıklarını müşahade ettim. Bunu yaparken dini argümanlara sığınan veya bacak bacak üstüne atarak kibirli tavırlarla çok çağdaş ve eğitimli bir insanmış taklitleri yapanlara karşı ise hep özel bir tiksinti ve acıma hissi duydum.

Eğitimli, eğitimsiz, fakir, zengin, halk, siyasetçi… Hangi kesimden olursa olsun, hırsızlık ve haksızlık yapan, başkalarını ezen insanların hallerini sürekli analiz etmeye çalıştım.

Evet! Biz hep düşene ve düşmüşe zulmeden bir toplum olduk. Bunları yaparken de, belki ayetin de işaretiyle, aslında kendimize zulmediyorduk. Çünkü böyle bozuk insanlar olarak, az önce işaret ettiğim gibi, bir yandan hayatın özünden kopuyorduk diğer yandan da, en başta resmettiğim bozuk süt misali, kendimiz gibi bozuk ve karakter yoksunu insanları başımıza tac etmeye başlıyorduk. Böylece bozuk bir kısır döngünün içine kendimizi hapsediyorduk ve bu nedenle de zulümler hep yeni zulümleri doğuruyorlardı.

Şimdilerde ise daha kötü bir noktaya geldik. Artık sadece düşene vuran değil, herkese vuran bir toplum olma noktasına doğru ilerliyoruz. Özellikle Erdoğan ve AK Parti’nin ülkeyi getirdikleri nokta bir çıldırmışlık hali adeta. Herkes birbirini boğazlamaya, gammazlamaya, malını gasp etmeye, hakaret etmeye hazır ve bunu yapıyor da. Eskiden en azından benzer kesimler arasında biraz anlayış ve muahbbet vardı. Erdoğan ile toplumun iskeleti olan muhafazakar, dindar kesimler bile duygusal bir felce uğratıldılar. Toplumu özetleyen tek duygu ‘nefret’ artık. Yüzbinlerce insanın malına ve özgürlüğüne el konuluyor ve herkes susuyor. Daha da kötüsü, bunu fırsat bilerek, acaba ganimetten bize ne düşer, devlette boşalan yerlere nasıl yerleşiriz, bu karambolde daha çok nasıl çalarız, bizim kadrolarımızı nasıl yerleştiririz diyenlerle ve benzeri hırslar ve beklentilerle geçiyor günler. Müslüman müslümana kudurmuş bir köpek hırsıyla saldırıyor! Sırf bir adamın siyasi hırsları ve artık çuvala sığmayan hırsızlık mızrağının üzerini örtme adına yapılıyor tüm bunlar ve ‘Yeni Türkiye’, ‘Halife’ yalanlarıyla örtülüyor üstleri.

Aslında bu yazıyı daha sonra yazmayı planlıyordum. Ancak, geçen gün gördüğüm bir gazete haberi üzerine şimdi yazmaya karar verdim. Kirasını ödeyemeyip eşyalarıyla sokağa atılan bir insan kalp krizi geçirip ölüyor ve diğer insanlarsa onun eşyalarını yağmalıyorlar. ‘Müslüman’ bir ülkede oluyor tüm bunlar. 1999 depreminde enkaz yığınlarının altında, çalınacak altın arayan bir halka ve yapılan yardımları evlerine taşıyan devlet erkanına sahip bir ülke bu. 6-7 Eylül olaylarında Rum vatandaşlarının malları gaspedilirken oturup seyreden dünkü halk ve yüzbinlerce Hizmet mensubu masum insanın malları, mülkleri, iş yerleri ve özgürlükleri gaspedilirken oturup seyreden; hatta bunlara ‘ganimet’ ve ‘oh olsun’ diyen de bugunkü aynı halk…

Gerçek ıslah edicilerine zulmeden böyle toplumlar, tıpkı Kur’an’da bahsi geçen ve Peygamberlerine isyan edip onları öldüren topluluklar gibi, ya kendi kendilerini yok ederler ya da İlahi adalet kılıcı ile cezalarını bulurlar. O da genelde, ayetle işaret buyurulduğu gibi, başka bir zalimin zulmüdür genellikle…

Konu ile ilgili diğer bazı yazılarımız:





11 Ağustos 2016 Perşembe

CEMAAT, TÜRKİYE’Yİ DAVA MANYAĞI YAPARSA!

Bu yazı 12 Ağustos 2016 tarihinde Yeniyön.tv (Baz Haber) de yayınlanan köşe yazısıdır.


Kullandığım başlık bazılarınıza abartılı geliyor olabilir. Özellikle de içinden geçtiğimiz şu günlerde; ortalık toz duman bir vaziyette ve kaos içinde ilerlemekte iken bu ihtimal çoklarına uzak; hatta imkansız bir ihtimal gibi görünebilir. Bugünlerde bir şarkıcının bile ‘zorunlu’ ‘demokrasi mitingine’ katılmaması sorun oluşturabiliyor. Hele yanında bir de mitinge ‘’şov’’ demişse, ‘halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek!’ ‘suçundan’ hakkında soruşturma açılabiliyor.

Bu tek yazıda bile kaç tane tırnak içinde ifade kullanmak zorunda kaldığıma bakın. Propaganda malzemesi yapılan kavramların içlerinin boşaltıldığı, ironi dili kullanmadan kavramlara dokunamadığımız anormal bir dönemden geçiyoruz.

15 Temmuz ‘darbe’ eyleminden itibaren ülke adeta tımarhaneye döndü. Gerçek darbelerde bile bu kadar travma yaşamamıştı bu toplum. Erdoğan ve AKP’li çevreler ne darbeyi yapan ekibin yönetim kadrosunu açıklayabildiler ne de darbeyi kimden veya saat kaçta haber aldıkları konusunda toplumu ikna edebildiler. Ancak daha darbenin birinci dakikasından itibaren ‘FETÖ’ yani ‘paralelin’ sorumlu olduğunu açıkladılar. Yani kendilerine göre ‘ispatlanmış’ ve adrese teslim göndermelerle hedef göstermekte gecikmediler.

Zaten son üç yıldır ‘paralel’ diyerek Hizmet Hareketi’nin  yüzlerce okul, dershane, hastahane ve diğer kurum ve kuruluşlarını kayyımlar atamak suretiyle gasp etmişlerdi. 15 Temmuzdan sonraki süreçte de hukuki bir yönteme dayanmadan sadece hedef gösterme yoluyla kalan tüm kuruluşlarına el konulmuş veya kapatılmış oldu. Bununla da yetinmeyip yüzbinlerce insanı ya hapsederek, ya işinden ederek, ya soruşturarak ya da fişleyip korkutarak mağdur ettiler ve etmeye de devam ediyorlar. Tehdit edilen bir sürü insan var. Yurtdışındaki bir gazeteciye baskı yapmak için eşini hapse attılar ve bunun gibi başka örnekler de var. Daha geçen gün Erdoğan, bu harekete mensup arkadaş ve komşularını ispiyonlamalarını istedi insanlardan.

Bizzat partili görevlilerden ve devlet görevlilerinden, bazı iş adamlarını arayarak haraç isteyen kişiler var. Tabandaki AK Partililerin bu tür gasplardan haberleri olmuyor. Kulaklarına biraz su kaçsa da bu sefer parti liderliğinin ve Havuz yazarlarının ‘hak ediyorlar’ propagandası ile illüzyona uğratılıyorlar. Şimdilerde birtakım ‘hocaları’ ve ‘trolleri’ kullanarak Cemaat mallarının ‘ganimet’ olduğunu ve kendilerine ‘helal’ olduğunu yayıyorlar.

Yani anlayacağınız son üç-dört yıldır yaşatılan mağduriyetlerin hem kurumsal hem de bireysel bazda haddi hesabı yok. Sadece maddi kayıpları kabaca hesap etseniz 100 milyar dolarlık rakamlardan defter açarak başlarsınız. Buna bir de kazanç, sermaye, itibar kayıpları ile zamana bağlı zarar faizlerini de ekleseniz dudak uçuklatan rakamlara ulaşırsınız. Bunlar sadece kurumsal kayıplar. Bir de bu kurumların mağdur edilen, hakları hukuksuzca gasbedilen yüzbinlerce çalışanını ve Hareketin zarara uğratılan diğer mensuplarını da ilave ederseniz tazminat değerlerinin ulaşacağı rakamları hesaplamak için bir üniversitede kürsü kurmanız gerekecektir.

Şimdi sıkı durun ve bir süre önce yazdığım ‘’Diploma Sahte Çıkarsa Ülke Göçer mi?’’ başlıklı (bölüm 1) ve (bölüm 2) iki yazıyı tekrar okuyun. Orada bazı iddialarda bulunmuş ve kabaca şuna dikkat çekmiştim. Eğer yaşanan tüm bu hukuksuzluk ve gasp süreçleri üzerine bir de Erdoğan’ın diploması sahte çıkarsa asıl hukuk ve tazminat depremi o zaman patlar demiştim. Zira, öyle bir durumda Erdoğan’ın tüm imzaları ve onayladığı hükümetler ve onların icraatları da dahil olmak üzere hükümsüzlük keyfiyeti kazanacağından tüm devlet aygıtının o kişiler eliyle cadı avları ve gasplara alet edilmesinin faturası devlet sistemini iflas ettirebilir.

Tazminatlar eksponensiyel (üstsel) bir şekilde katlanarak artarken, o depremin etkisi tüm toplumu vuracağından daha çok vatandaşa ve kuruma tazminat talep etme imkanları doğmuş olacaktır. Trilyon dolarlık yurtiçi ve yurtdışı tazminat davalarının yükünü, zaten her an patlamaya hazır bir ekonomisi olan, bu ülke kaldıramaz ve iflas eder.

Süreçte, özel şirketlere bile el konuldu ve gasplar yapıldı. Halen insanlara hapishanelerde yargısız mağduriyetler ve işkenceler yaşatılıyor. Tüm devlet kurumları son üç yıldır bu hukuk dışı uygulamalara alet edilmiş durumdalar. O pisliklere bulaşmış devlet görevlilerinin ödemek zorunda kalacakları tazminatlar veya hukuk süreçleri bile devlet sistemini kilitlemeye yeter. LAHEY ve benzeri uluslararası mahkemelerde açılacak davaları zaten denkleme hiç dahil etmiyorum. Ayrıca, AK Partililerin yurtdışına kaçırdıkları iddia edilen veya ileride kaçırabilecekleri paraların (çünkü buna zemin hazırlayan bir yasa geçirdiler) ve bunlarla mağdur edilen ve edilebilecek tüm ulusal ve uluslararası banka, şirket ve müşterilerin tazminatları da eklendiğinde yıkımın boyutları daha da artacaktır. Wikileaks belgeleri, daha şimdiden, AK Partili çevrlere ait yüzlerce off-shore hesap olduğunu iddia etmişti.

Erdoğan’ın ileriye dönük olarak böyle bir kaostan çıkabilmesinin tek yolu mutlak diktatörlük ilan ederek geçmişi silmeye çalışmaktır ki bu 1980 darbecilerine bile nasip olmadı. Zaten 15 temmuz ‘darbe’ hadiselerine de bu gözle bakmakta yarar var. En azından girişim sonrası yaşanan fırsatçı sürece…

O yazıda bir iddiada daha bulunmuş ve Erdoğan sonrası devlet trenine ister eski Gladyotik yapılar isterse de güvenilir-reformist bir devlet aygıtı kaptanlık yapsın, bence Erdoğan’ın diploma meselesini örterler ve konunun üzerine çok gitmeden sadece işledikleri suçlar üzerinden onları yargılarlar demiştim.

Evet! Gelecekte ülkenin karşılaşabileceği ciddi bir durumu bu şekilde özetlemek mümkün. Tabiki ondan önce elimizde sağlam ve itimat edilir, ekonomisi ayakta bir devlet kalacak mı onu da düşünmemiz gerekiyor. Bölgemiz gittikçe karışıyor. Demokrasi ve adalet felç edildi. Halk birbirine düşman hale getirildi. Ülkenin Ortadoğu’da bir savaşın içine çekilmek istendiği de çok açık. Ordu ve güvenlik birimleri darmadağın edildi. Ülke gün geçtikçe; güvenlik, istihbarat ve ekonomik kalkınma yönlerinden her türlü tehdide karşı daha da savunmasız bir hale getiriliyor. Ve bu devlet hala kendi halkına karşı bir fişleme, gasp ve zulüm savaşı vererek iç enerjisini ve gelecek umutlarını tüketiyor.

Gelecek nasıl şekillenecek; kısmetse birlikte göreceğiz. Zulüm uzun sürmez! Zira, ‘’zulüm ile abad olunmaz!’’ demiş atalarımız. Adalet bir gün mutlaka geri gelir. Adalet treninin ufukta belirdiğini gördüğünüz gün bence bugün mağdur edilen Hizmet gönüllülerinin gönlünü almaya ve kendinizi affettirmeye bakın derim. Çünkü, affetmeyip haklarını sonuna kadar talep ve tahsis etme yolunu seçerlerse; sizleri, argo tabirle, ‘dava ve tazminat manyağı’ yapabilirler.

Erdoğan sonrası külleri üzerinde oturduğunuz ülkenin de buna gücü olmayacaktır! Ayrıca, daha önceki yazılarımda işaret ettiğim gibi, zaten yeniden inşa etmeniz gereken ülkeyi onların yardım ve desteği olmadan kısa sürede tamir etmeniz de pek mümkün değil…

Ee! İşin bir de Ahiret Hesabı tarafı var tabi! Bugünkü zulümler burada affedilseler bile, ötede azap çekirdekleri olarak filizlenmeye başladılar bile!



25 Temmuz 2016 Pazartesi

FETHULLAH GÜLEN’İ VE CEMAAT’İ NEDEN SEVMİYORLAR?

Bu yazı 25 Temmuz 2016 tarihinde Yeniyön.tv (Baz Haber) de yayınlanan köşe yazısıdır.


Yeniyön’den Emre Uslu bu sorunun cevabını bazı yazılarında irdelemiş, özellikle ‘hased’ eksenli birtakım izahatlarda bulunmuştu. Ben bu yazıda, darbe gündemleri konuştuğumuz bu günlerin ilhamlarıyla hareket edecek ve biraz daha farklı bir çerçeve çizmeye çalışacağım. İleride bu konuya daha farklı pencerelerden de kısmet olursa bakarız.

15 Temmuz darbe girişimi Türkiye’nin önemli dönüm noktalarından biri olacak şüphesiz. Matematikle iştigal edenler bilirler. Bir fonksiyonun ikinci türevi alındığında onun sıfıra eşit olduğu nokta aynı zamanda fonksiyonun grafiğinin de yön değiştirdiği noktadır. Fonksiyon da iki derece düşmüştür artık.

Tüm darbeler de böyledir. Demokrasi gibi üst bir sistemi derece derece düşürürler ve ona yön değiştirtirler. Sosyal anlamda bu toplumsal zihnin, gelecek ümidinin, kendine güvenin, kimlik gelişiminin, birlikte yaşama yeteneğinin ve daha birçok sosyal, psikolojik, zihinsel, politik ve ekonomik dinamiğin felce uğratılması demektir. Toplum yıllarca geriye sürüklenir; ümitsizliğe düşer ve iradesi sarsılır.

Hizmet Hareketi de toplumun diğer birçok kesimi gibi hep darbelerin karşısında oldu. Hareketin kendini iyi ifade edemediği durumlar mutlaka olmuştur; ancak bu, Hareketin bu noktadaki samimiyetini değiştirmez. Ayinesi iştir kişinin, hükümetin iftiralarına bakılmaz! Hareketin şimdiye kadarki tüm gayretleri hep demokrasi yörüngeli olmuş ve devlet imajının sarsılmaması yönündeki hassasiyeti hep ön planda kalmıştır. 28 Şubat post-modern darbesinin en önemli hedefi Hizmet hareketi olmuştur. Bugün birilerinin Erbakan’a kayıtsız şartsız destek vermediği için onu darbe yanlısı gibi lanse etmeye çalışmaları ya bilgisizlik ya da art niyet eseridir. Hareket, Erbakan’ın o süreçte yaptığı bazı hataları, darbe ortamına sebep olacağı için, kendi felsefesi gereği onaylamamış, uyarılar yapmış ve o yanlışların ve birtakım tuzakların içine çekilmeyip; doğru ama zor ve riskli olanı yapmıştır.

Siyasal İslamcı kesimlerin Said Nursi’ye soğuk durmalarının nedeni onun siyaset güdümlü devlet dizaynı anlayışı yerine Cumhuriyet sistemine sıcak bakması ve İslamcı bir devlet gücüyle İslam’ı topluma yayma hedefi yerine, tabandan; yani bireyden başlayan iman inşası anlayışını gaye edinmesidir. Yani Nursi, sistemi eli geçirip, Araplarda olduğu gibi, İslamı tatbik etmek (enforce) yerine, sistem içinde insana odaklanmayı esas almıştır. Buna rağmen, insanların böyle bir dirilişe geçmesinin kendisi için en büyük tehlike olduğunu idrak eden kurnaz rejim koruyucular tarafından en büyük düşman olarak görülmüş ve hayatı kendisine zindan edilmiştir. Çünkü Nursi, sisteme entegre olup devletin alimi olmak yerine iman hizmetinin özgür vadilerinde çile çekmeyi tercih etmiştir.

Dikkat edin! Rejim koruyucusu odaklar göstermelik müdahaleler dışında aslında siyasi İslamcı hareketler, politize dini gruplar ve hamasi-fundamentalist gruplar ile bu denli uğraşmamışlardır. Oysa yüzeysel olarak bile baksanız devleti ‘dar-ul harp’ ilan etmiş, onu ele geçirilmesi gereken bir aygıt olarak algılamış, hatta bugünkü örneklerinde gördüğümüz gibi, yolsuzluk yaptıklarında bile ‘güçlenmek için yapabiliriz!’ fetvaları ile hareket eden bu gruplar rejimin en büyük düşmaları olmaları gerekirken, sistem onlarla hep kontrollü bir ilişki yürütmüştür. Onlardan büyük bir tehlike gel(e)meyeceğini anlamıştır. Zira, hakikat noktasından bakarsanız siyasi ve toplumsal dizayn tecrübesine ve kurmay zekasına sahip bu odaklar, kendileri için asıl tehlikenin nereden gelebileceğini iyi bilmektedirler. O da; bilinçlenmiş, eğitim düzeyi yükselmiş, ahlaki olgunluğu ve iman inşasını, kültürel İslam sembolleri ile yaşamanın üzerine çıkartmış, kaabiliyetli, hesap sorabilen, birleştirici, bağımsız düşünebilen nesillerin varlığıdır. Bunu gerçekleştirebilmenin yolu da çıkar endeksli, yalan yörüngeli, toplumsal maniplasyon heveslisi siyaset mekanızması değildir. O, Said Nursi ve daha önceki müceddidlerin izledikleri insan merkezli iman-akıl mekanizmasının çalıştırılması yoludur. Hakkı güçte değil; hakka sadakatte arayan anlayıştır. Peygamberlerin mirası da budur.

Daha önce bir yazı vesilesiyle arzetmiştim: Peygamberlik mesleğinin özü ve nihai hedefi de; bireyi, vahiy destekli iman nuru ile güçlendirmek (empower) ve eğitmek suretiyle ruh ve iman yörüngeli bir toplum inşa etmektir. Aksi halde her Peygamber tek tek insanlarla kanaviçe örer gibi ilgilenmektense yani çileli tebliğ ve temsil yolunda ilerlemektense, devlet ve hükümet ile işe başlama yolunu tercih ederlerdi. Hz. Muhammed de Peygamberliğinin ilk yılında Mekkelilerin kendisine teklif ettiği makamı ve gücü tercih edebilirdi. Böylece bizler, marangozluk ve çobanlık yapan Peygamberlerin değil de; hep hükümdarlık yapmış olan Peygamberlerin hayatlarını okuyor olurduk. Nursi’ye ve Gülen’e göre dinin ancak yüzde 5’i siyaset ve devlet, geri kalan yüzde 95’i ise iman ve tevhiddir. O da tek tek bireylere odaklanmakla gerçekleşebilecek bir sabır ve çile yoludur.

İşte tıpkı Nursi gibi Fethullah Gülen de aynı felsefeyi merkeze almış ve onun temellerini attığı binanın inşaatına devam etmiştir. Yani tabandan gelişen (grassroots) bir toplumsal inşa anlayışıyla insana odaklanmış, kendisine zamanında siyasi teklifler yapılmış olmasına rağmen, o da Nursi gibi zor ve zahmetli olanı tercih etmiş ve iman-akıl dengesini temsil edebilecek insan yetiştirmeye odaklanmıştır. Said Nursi’nin buraya kadar özetlediğim yönlerini hep aşağılamış ve eleştirmiş olan dini-siyasi kesimler, onun devamı olan Gülen’i de kabullenememişlerdir. Duyulan hasedin hatta bazılarının onları tekfir bile etmelerinin nedeni işte bu basit, gereksiz ve pasif gördükleri anlayışın başarılı olmasıdır. Önce eleştirip fakat sonra kısmen taklit etmeye çalışmalarının; ama yine de eleştirmekten vazgeçememelerinin temel nedeni de budur.

Onların hep ‘dar-ul harp’ olarak kabul ettikleri, ‘kendisine karşı gelişilmesi gereken’ bir devlet aygıtı yerine, Gülen’in mevcut sistem ile kavga etmeden, onunla barışık bir şekilde, onunla gelişmeye ama bağımsız faaliyet yürütmeye odaklı anlayışı onlar için hep eleştirilen bir nokta olmuştur. Diğer Nurcu grupların Gülen’i eleştirmesinin nedeni de siyasi aygıta olan bu mesafesi ve bağımsızlığıdır. Hatta, AK Partili siyasi İslamcı kesimlerin bugünlerde Gülen’i ve Hareketini ‘hain’ ilan etmelerinin özünde yatan sebep sadece Hareketin varlığının kurdukları düzene alternatif oluşturması değil, kendilerinin devlet aygıtını artık ele geçirmiş! oldukları ve İslam’ın belki de tayin edecekleri bir Halife eliyle topluma dayatılmaya, tatbik edilmeye (enforce) – ki bu El Kaide ve DAEŞ (IŞİD) gibi Selefi örgütlerin de felsefesidir – hazır olunduğu böyle bir zamanda hala kendilerine ‘biat’ etmeyip bağımsız kalmayı tercih etmesidir. Gülen, Hareketin en çok desteğe ve paraya ihtiyacı olduğu ilk bebeklik yıllarında bile Arabistan’ın teklif ettiği maddi desteği, ‘bu Hareket, bu milletin harcıyla yoğrulmalı’ prensibi doğrultusunda red etmiştir.

Her İslami hareketi aynı torbaya koyup dövmeye alışmış olan Atatürkçü, laik kesimlerin de göremediği bir nüans, bir felsefe farklılığı var bu anlattıklarımda. Gülen ekolünün özü, İslam’ın rahatça ve özgürce  yaşanabileceği, temsil ve tebliğ edilebileceği, insanların kültür Müslümanlığından çıkarılıp iman-akıl-ihsan-ihlas eksenli bir İslamı yaşayabilecekleri bir toplumun inşasıdır ya da (eğer olsaydı) ona katkıda bulunmaktır. Bu da iki şeyle mümkün olabilir. Müslüman nesillerin eğitilip bilinçlendirilmesi ve onların yardımıyla toplumda sistemleşmenin temin ve tesis edilip, birlik ve birlikte yaşama duygusunun, ki bu da eğitimle olur, başarılabilmesidir. Siyasi ve Selefi felsefelerin aksine, Nursi’nin Cumhuriyet fikrini beğenmesi gibi, Hareketin bu herdefi; güçlü ve sağlıklı demokratik bir laik hukuk devletinde de gerçekleştirilebilir. Bunun için illa; siyasi İslam’da olduğu gibi devletin ele geçirilmesi ve onun gücüyle, ‘’Şeriat’’ (ki bugün yanlış yorumlanıyor) desenli, aktif devletçi bir İslami yorumun halka dikte edilmesi gerekmemektedir. Bu örnekler Arabistan ve İran’da zaten görülmektedir ve başarıları ve İslamın özüyle uyumları! da ortadadır. Tevhid yolunun böyle bir siyaset trenine binmesi; onun hedeften sapması ve tarihteki örneklerinde görüldüğü gibi devletle angaje olarak İslam’ın özünün zarar görmesi anlamına gelir.

Bizim ülkemizde temel sorun; Atatürkçü, laik, ulusalcı, Kemalist vb. kesimlerin kısaca hakim ve baskın unsurların bu olgunlukta olamamaları ve yanlış bir milliyetçi-devletçi-seküler-laik rejim anlayışıyla hareket ederek Müslümanları, Alevileri, Kürtleri vb. alt grupları sindirmeye, kontrol etmeye çalışmaları ve bunu yaparken de ötekileme, korku üretme, dışlama, kontrol etme, ezme vb. antidemokratik ve ilkel yöntemleri tercih etmeleridir.

Cemaat gibi gruplara atfedilen ‘gizlilik’ ve ‘şeffaf olmama’ gibi suçlamalar daha çok aşırı önyargılardan ve düşmanlıklardan beslense de kısmen var olan yönleri de aslında sistemin uyguladığı bu baskıcı ve tehditkar özelliklerinden dolayıdır. Yani, böyle hastalıklı bir devlet anlayışında bağımsız kalabilmenin, sahip olduğun felsefeye göre soluk alabilmenin ve var olabilmenin bir neticesi de tam şeffaf olamamaktır. İlk Hristiyanlara yer altında şehirler kurdurup orada gizlice yaşatan zulümlerin bugünkü versiyonu; bu kesimlerin art niyetli olmalarından değil; bir gereksinim olarak bazı eylemlerini yarı şeffaf bir şekilde yürütmek zorunda kalmalarıdır. Tamamen özgür ve hukuksal zemini sağlam toplumlarda birçok dini, etnik ve sosyal grup gayet şeffaf bir şekilde faaliyetlerini yürütmektedir. Amerika’da bunun birçok örneğine şahit olmuşumdur.

İşte temel hareket noktası bu olan Hareket;

Her zaman insanları sokaklardan ve hamasi eylem ve söylemlerden uzak tutmuştur,

Toplumun eğitim ve ahlak seviyesine derece atlatmıştır,

Diyalog çalışmalarıyla hem kendi üyelerine hem de toplumun diğer kesimlerine birlikte yaşama ve farklılıklara saygı duyma anlayışını aşılamaya çalışmıştır. Bunun da ancak sağlam bir demokratik ve hukuk devleti gerektirdiğini savunmuştur.

Yurt dışına açılıp ülke insanının Atatürk’ün de hayali olan ‘çağdaş medeniyetler düzeyine’ ulaşması amacıyla ufkunun gelişmesine ön ayak olmuştur ve toplumu, içine kapanık atıl bir vaziyetten, önüne hedef koymak suretiyle, kurtarmaya çalışmıştır,

Felsefesi ve eğitime verdiği ağırlıkla ve bu dinamiğin oluşturduğu sosyal enerjiyle PKK terörü sorununun çözümüne dönük en etkili çalışmayı yapmıştır. O nedenle de PKK için silahlı Hizbullah örgütü bile tehdit olamamışken ve askeri yatırımlar çözüm sunamamışken; Hareket, PKK için en tehlikeli düşman haline gelmiştir. Çünkü Hareket, PKK’nın suistimal ettiği toplumsal sorunları çözmeye başlamış ve yöre halkının eğitim düzeyini yükseltmiştir. PKK, ancak AKP’nin ‘Çözüm Süreci’ adı altında yaptığı siyasi hatalar ve Cemaat’in bölgedeki faaliyetlerinin önlenmesi sayesinde tekrar güç kazanabilmiştir.

Bu kendine has yöntemi, felsefesi ve çalışmaları yüzünden de Hareket sürekli olarak, en çok da Müslüman grupların sözlü saldırılarına, tacizlerine ve hışmına uğramıştır. Hatta bazı gruplar Hareketi İslami görmemiş, onu küfür içinde olmakla suçlamış ve komplo teorileri ile yatıp kalkan bazıları da onu yabancı istihbarat örgütlerinin maşası olarak lanse etmeye çalışmışlardır. Bugün bile, hem Ergenekoncu çevrelerin hem de AK partili bazı bürokratların Hareketi ülke içinde CIA-MOSSAD ajanı gibi göstermeye çalışmalarının; ancak yurt dışında ise o ülke insanlarını ‘burada İslam’ı yaymak ve sizi Müslümanlaştırmak istiyorlar’ diyerek korkutmaya çalışmalarının altında bu bakış açıları ve art niyetler yatmaktadır. Türkiye’deki diğer Müslümanları Hareketten uzak tutmanın ve onun başarılarına sempati duymaktan alıkoymanın en etkili yöntemi de budur.

Şimdi herşeyi toplayalım ve günümüze gelelim.

Böyle bir Hareketin 15 Temmuz’da gerçekleşen darbe teşebbüsünün arkasında olduğunu iddia etmek sadece bir art niyet ve bir hedef saptırma gayretidir. Yabancı ülkeler ve dünya medyası da buna inanmamaktadır. Gülen’İn, ‘’uluslararası bir heyet darbeyi araştırsın!’’ çağrısı da bu konudaki kendine güvenin bir göstergesidir. Cemaatin daha darbe girişiminin ilk dakikasından itibaren hedef tahtasına konulması ve darbe yapmakla suçlanması, 17-25 Aralık’dan itibaren Erdoğan eliyle bitirilmeye çalışılan bu sosyal oluşumun linç edilme kampanyasında oynanan son perdedir.

Darbeye teşebbüs etmek; Gülen’in, resmini çizdiğim felsefesine de, İslami anlayışına da, demokrasiyi; diğer Müslümanların tacizlerine rağmen şiar edinmiş bir lider oluşuna da, yurt dışında özellikle Batı’da kazandığı saygınlık ve güvenilirliğe de terstir. Yıllarca AK Parti yönetiminin demokrasi treninden inmemesi için çabalayan da, onu darbe kapılarını kapatacak sivil bir anayasa yapmaya teşvik eden de bu Hareket olmuştur. Bu gayretin önemi ve varlığı sonradan anlaşılacaktır. Çünkü geldiğimiz noktada AK Parti ülkeyi gittikçe otoriterleştirmekte, hukuk ve demokrasi rayından çıkartmakta, gittikçe bir Muhaberat devletine dönüştürmekte ve Batı’dan gittikçe uzaklaştırmaktadır. Toplumdaki mevcut önyargılar ve oluşturulan cinnet hali bunu şimdilik perdelemektedir. Ama bu sis perdesi yakında dağılacak ve gerçekler ortaya çıkacaktır.

Toplum, Hizmet Hareket’ini Erdoğan sonrası oluşacak enkazın üzerinde derin derin düşünürken keşfedecek ve sahiplenecektir. Fethullah Gülen’in, yaşanan bu uzun sürecin daha en başında ‘’affetmeye hazır olun!’’ demesini sağlayan motivasyon işte bu sonu gören basiretidir. Çünkü topluma küsmüş olan bir hareket, toplum kendisine en çok ihtiyaç duyacağı bir anda ona yardım elini uzatmayabilir! Bu da kardeşlerinin ihanetine rağmen onları affeden ve onlara yardım eli uzatan Yusuf mesleğine terstir…

Cemaat ve AKP ekseninde 15 Temmuz darbe konusunu irdelemeye kısmetse devam edeceğiz.





FETHULLAH GÜLEN’İ VE CEMAAT’İ NEDEN SEVMİYORLAR?

Bu yazı 25 Temmuz 2016 tarihinde Yeniyön.tv (Baz Haber) de yayınlanan köşe yazısıdır.


Yeniyön’den Emre Uslu bu sorunun cevabını bazı yazılarında irdelemiş, özellikle ‘hased’ eksenli birtakım izahatlarda bulunmuştu. Ben bu yazıda, darbe gündemleri konuştuğumuz bu günlerin ilhamlarıyla hareket edecek ve biraz daha farklı bir çerçeve çizmeye çalışacağım. İleride bu konuya daha farklı pencerelerden de kısmet olursa bakarız.

15 Temmuz darbe girişimi Türkiye’nin önemli dönüm noktalarından biri olacak şüphesiz. Matematikle iştigal edenler bilirler. Bir fonksiyonun ikinci türevi alındığında onun sıfıra eşit olduğu nokta aynı zamanda fonksiyonun grafiğinin de yön değiştirdiği noktadır. Fonksiyon da iki derece düşmüştür artık.

Tüm darbeler de böyledir. Demokrasi gibi üst bir sistemi derece derece düşürürler ve ona yön değiştirtirler. Sosyal anlamda bu toplumsal zihnin, gelecek ümidinin, kendine güvenin, kimlik gelişiminin, birlikte yaşama yeteneğinin ve daha birçok sosyal, psikolojik, zihinsel, politik ve ekonomik dinamiğin felce uğratılması demektir. Toplum yıllarca geriye sürüklenir; ümitsizliğe düşer ve iradesi sarsılır.

Hizmet Hareketi de toplumun diğer birçok kesimi gibi hep darbelerin karşısında oldu. Hareketin kendini iyi ifade edemediği durumlar mutlaka olmuştur; ancak bu, Hareketin bu noktadaki samimiyetini değiştirmez. Ayinesi iştir kişinin, hükümetin iftiralarına bakılmaz! Hareketin şimdiye kadarki tüm gayretleri hep demokrasi yörüngeli olmuş ve devlet imajının sarsılmaması yönündeki hassasiyeti hep ön planda kalmıştır. 28 Şubat post-modern darbesinin en önemli hedefi Hizmet hareketi olmuştur. Bugün birilerinin Erbakan’a kayıtsız şartsız destek vermediği için onu darbe yanlısı gibi lanse etmeye çalışmaları ya bilgisizlik ya da art niyet eseridir. Hareket, Erbakan’ın o süreçte yaptığı bazı hataları, darbe ortamına sebep olacağı için, kendi felsefesi gereği onaylamamış, uyarılar yapmış ve o yanlışların ve birtakım tuzakların içine çekilmeyip; doğru ama zor ve riskli olanı yapmıştır.

Siyasal İslamcı kesimlerin Said Nursi’ye soğuk durmalarının nedeni onun siyaset güdümlü devlet dizaynı anlayışı yerine Cumhuriyet sistemine sıcak bakması ve İslamcı bir devlet gücüyle İslam’ı topluma yayma hedefi yerine, tabandan; yani bireyden başlayan iman inşası anlayışını gaye edinmesidir. Yani Nursi, sistemi eli geçirip, Araplarda olduğu gibi, İslamı tatbik etmek (enforce) yerine, sistem içinde insana odaklanmayı esas almıştır. Buna rağmen, insanların böyle bir dirilişe geçmesinin kendisi için en büyük tehlike olduğunu idrak eden kurnaz rejim koruyucular tarafından en büyük düşman olarak görülmüş ve hayatı kendisine zindan edilmiştir. Çünkü Nursi, sisteme entegre olup devletin alimi olmak yerine iman hizmetinin özgür vadilerinde çile çekmeyi tercih etmiştir.

Dikkat edin! Rejim koruyucusu odaklar göstermelik müdahaleler dışında aslında siyasi İslamcı hareketler, politize dini gruplar ve hamasi-fundamentalist gruplar ile bu denli uğraşmamışlardır. Oysa yüzeysel olarak bile baksanız devleti ‘dar-ul harp’ ilan etmiş, onu ele geçirilmesi gereken bir aygıt olarak algılamış, hatta bugünkü örneklerinde gördüğümüz gibi, yolsuzluk yaptıklarında bile ‘güçlenmek için yapabiliriz!’ fetvaları ile hareket eden bu gruplar rejimin en büyük düşmaları olmaları gerekirken, sistem onlarla hep kontrollü bir ilişki yürütmüştür. Onlardan büyük bir tehlike gel(e)meyeceğini anlamıştır. Zira, hakikat noktasından bakarsanız siyasi ve toplumsal dizayn tecrübesine ve kurmay zekasına sahip bu odaklar, kendileri için asıl tehlikenin nereden gelebileceğini iyi bilmektedirler. O da; bilinçlenmiş, eğitim düzeyi yükselmiş, ahlaki olgunluğu ve iman inşasını, kültürel İslam sembolleri ile yaşamanın üzerine çıkartmış, kaabiliyetli, hesap sorabilen, birleştirici, bağımsız düşünebilen nesillerin varlığıdır. Bunu gerçekleştirebilmenin yolu da çıkar endeksli, yalan yörüngeli, toplumsal maniplasyon heveslisi siyaset mekanızması değildir. O, Said Nursi ve daha önceki müceddidlerin izledikleri insan merkezli iman-akıl mekanizmasının çalıştırılması yoludur. Hakkı güçte değil; hakka sadakatte arayan anlayıştır. Peygamberlerin mirası da budur.

Daha önce bir yazı vesilesiyle arzetmiştim: Peygamberlik mesleğinin özü ve nihai hedefi de; bireyi, vahiy destekli iman nuru ile güçlendirmek (empower) ve eğitmek suretiyle ruh ve iman yörüngeli bir toplum inşa etmektir. Aksi halde her Peygamber tek tek insanlarla kanaviçe örer gibi ilgilenmektense yani çileli tebliğ ve temsil yolunda ilerlemektense, devlet ve hükümet ile işe başlama yolunu tercih ederlerdi. Hz. Muhammed de Peygamberliğinin ilk yılında Mekkelilerin kendisine teklif ettiği makamı ve gücü tercih edebilirdi. Böylece bizler, marangozluk ve çobanlık yapan Peygamberlerin değil de; hep hükümdarlık yapmış olan Peygamberlerin hayatlarını okuyor olurduk. Nursi’ye ve Gülen’e göre dinin ancak yüzde 5’i siyaset ve devlet, geri kalan yüzde 95’i ise iman ve tevhiddir. O da tek tek bireylere odaklanmakla gerçekleşebilecek bir sabır ve çile yoludur.

İşte tıpkı Nursi gibi Fethullah Gülen de aynı felsefeyi merkeze almış ve onun temellerini attığı binanın inşaatına devam etmiştir. Yani tabandan gelişen (grassroots) bir toplumsal inşa anlayışıyla insana odaklanmış, kendisine zamanında siyasi teklifler yapılmış olmasına rağmen, o da Nursi gibi zor ve zahmetli olanı tercih etmiş ve iman-akıl dengesini temsil edebilecek insan yetiştirmeye odaklanmıştır. Said Nursi’nin buraya kadar özetlediğim yönlerini hep aşağılamış ve eleştirmiş olan dini-siyasi kesimler, onun devamı olan Gülen’i de kabullenememişlerdir. Müslüman geliştirmelerinin hatta bazılarının onları tekfir bile etmelerinin nedeni işte bu basit, gereksiz ve pasif gördükleri anlayışın başarılı olmasıdır. Önce eleştirip fakat sonra kısmen taklit etmeye çalışmalarının; ama yine de eleştirmekten vazgeçememelerinin temel nedeni de budur.

Onların hep ‘dar-ul harp’ olarak kabul ettikleri, ‘kendisine karşı gelişilmesi gereken’ bir devlet aygıtı yerine, Gülen’in mevcut sistem ile kavga etmeden, onunla barışık bir şekilde, onunla gelişmeye ama bağımsız faaliyet yürütmeye odaklı anlayışı onlar için hep eleştirilen bir nokta olmuştur. Diğer Nurcu grupların Gülen’i eleştirmesinin nedeni de siyasi aygıta olan bu mesafesi ve bağımsızlığıdır. Hatta, AK Partili siyasi İslamcı kesimlerin bugünlerde Gülen’i ve Hareketini ‘hain’ ilan etmelerinin özünde yatan sebep sadece Hareketin varlığının kurdukları düzene alternatif oluşturması değil, kendilerinin devlet aygıtını artık ele geçirmiş! oldukları ve İslam’ın belki de tayin edecekleri bir Halife eliyle topluma dayatılmaya, tatbik edilmeye (enforce) – ki bu El Kaide ve DAEŞ (IŞİD) gibi Selefi örgütlerin de felsefesidir – hazır olunduğu böyle bir zamanda hala kendilerine ‘biat’ etmeyip bağımsız kalmayı tercih etmesidir. Gülen, Hareketin en çok desteğe ve paraya ihtiyacı olduğu ilk bebeklik yıllarında bile Arabistan’ın teklif ettiği maddi desteği, ‘bu Hareket, bu milletin harcıyla yoğrulmalı’ prensibi doğrultusunda red etmiştir.

Her İslami hareketi aynı torbaya koyup dövmeye alışmış olan Atatürkçü, laik kesimlerin de göremediği bir nüans, bir felsefe farklılığı var bu anlattıklarımda. Gülen ekolünün özü, İslam’ın rahatça ve özgürce  yaşanabileceği, temsil ve tebliğ edilebileceği, insanların kültür Müslümanlığından çıkarılıp iman-akıl-ihsan-ihlas eksenli bir İslamı yaşayabilecekleri bir toplumun inşasıdır ya da (eğer olsaydı) ona katkıda bulunmaktır. Bu da iki şeyle mümkün olabilir. Müslüman nesillerin eğitilip bilinçlendirilmesi ve onların yardımıyla toplumda sistemleşmenin temin ve tesis edilip, birlik ve birlikte yaşama duygusunun, ki bu da eğitimle olur, başarılabilmesidir. Siyasi ve Selefi felsefelerin aksine, Nursi’nin Cumhuriyet fikrini beğenmesi gibi, Hareketin bu herdefi; güçlü ve sağlıklı demokratik bir laik hukuk devletinde de gerçekleştirilebilir. Bunun için illa; siyasi İslam’da olduğu gibi devletin ele geçirilmesi ve onun gücüyle, ‘’Şeriat’’ (ki bugün yanlış yorumlanıyor) desenli, aktif devletçi bir İslami yorumun halka dikte edilmesi gerekmemektedir. Bu örnekler Arabistan ve İran’da zaten görülmektedir ve başarıları ve İslamın özüyle uyumları! da ortadadır. Tevhid yolunun böyle bir siyaset trenine binmesi; onun hedeften sapması ve tarihteki örneklerinde görüldüğü gibi devletle angaje olarak İslam’ın özünün zarar görmesi anlamına gelir.

Bizim ülkemizde temel sorun; Atatürkçü, laik, ulusalcı, Kemalist vb. kesimlerin kısaca hakim ve baskın unsurların bu olgunlukta olamamaları ve yanlış bir milliyetçi-devletçi-seküler-laik rejim anlayışıyla hareket ederek Müslümanları, Alevileri, Kürtleri vb. alt grupları sindirmeye, kontrol etmeye çalışmaları ve bunu yaparken de ötekileme, korku üretme, dışlama, kontrol etme, ezme vb. antidemokratik ve ilkel yöntemleri tercih etmeleridir.

Cemaat gibi gruplara atfedilen ‘gizlilik’ ve ‘şeffaf olmama’ gibi suçlamalar daha çok aşırı önyargılardan ve düşmanlıklardan beslense de kısmen var olan yönleri de aslında sistemin uyguladığı bu baskıcı ve tehditkar özelliklerinden dolayıdır. Yani, böyle hastalıklı bir devlet anlayışında bağımsız kalabilmenin, sahip olduğun felsefeye göre soluk alabilmenin ve var olabilmenin bir neticesi de tam şeffaf olamamaktır. İlk Hristiyanlara yer altında şehirler kurdurup orada gizlice yaşatan zulümlerin bugünkü versiyonu; bu kesimlerin art niyetli olmalarından değil; bir gereksinim olarak bazı eylemlerini yarı şeffaf bir şekilde yürütmek zorunda kalmalarıdır. Tamamen özgür ve hukuksal zemini sağlam toplumlarda birçok dini, etnik ve sosyal grup gayet şeffaf bir şekilde faaliyetlerini yürütmektedir. Amerika’da bunun birçok örneğine şahit olmuşumdur.

İşte temel hareket noktası bu olan Hareket;

Her zaman insanları sokaklardan ve hamasi eylem ve söylemlerden uzak tutmuştur,

Toplumun eğitim ve ahlak seviyesine derece atlatmıştır,

Diyalog çalışmalarıyla hem kendi üyelerine hem de toplumun diğer kesimlerine birlikte yaşama ve farklılıklara saygı duyma anlayışını aşılamaya çalışmıştır. Bunun da ancak sağlam bir demokratik ve hukuk devleti gerektirdiğini savunmuştur.

Yurt dışına açılıp ülke insanının Atatürk’ün de hayali olan ‘çağdaş medeniyetler düzeyine’ ulaşması amacıyla ufkunun gelişmesine ön ayak olmuştur ve toplumu, içine kapanık atıl bir vaziyetten, önüne hedef koymak suretiyle, kurtarmaya çalışmıştır,

Felsefesi ve eğitime verdiği ağırlıkla ve bu dinamiğin oluşturduğu sosyal enerjiyle PKK terörü sorununun çözümüne dönük en etkili çalışmayı yapmıştır. O nedenle de PKK için silahlı Hizbullah örgütü bile tehdit olamamışken ve askeri yatırımlar çözüm sunamamışken; Hareket, PKK için en tehlikeli düşman haline gelmiştir. Çünkü Hareket, PKK’nın suistimal ettiği toplumsal sorunları çözmeye başlamış ve yöre halkının eğitim düzeyini yükseltmiştir. PKK, ancak AKP’nin ‘Çözüm Süreci’ adı altında yaptığı siyasi hatalar ve Cemaat’in bölgedeki faaliyetlerinin önlenmesi sayesinde tekrar güç kazanabilmiştir.

Bu kendine has yöntemi, felsefesi ve çalışmaları yüzünden de Hareket sürekli olarak, en çok da Müslüman grupların sözlü saldırılarına, tacizlerine ve hışmına uğramıştır. Hatta bazı gruplar Hareketi İslami görmemiş, onu küfür içinde olmakla suçlamış ve komplo teorileri ile yatıp kalkan bazıları da onu yabancı istihbarat örgütlerinin maşası olarak lanse etmeye çalışmışlardır. Bugün bile, hem Ergenekoncu çevrelerin hem de AK partili bazı bürokratların Hareketi ülke içinde CIA-MOSSAD ajanı gibi göstermeye çalışmalarının; ancak yurt dışında ise o ülke insanlarını ‘burada İslam’ı yaymak ve sizi Müslümanlaştırmak istiyorlar’ diyerek korkutmaya çalışmalarının altında bu bakış açıları ve art niyetler yatmaktadır. Türkiye’deki diğer Müslümanları Hareketten uzak tutmanın ve onun başarılarına sempati duymaktan alıkoymanın en etkili yöntemi de budur.

Şimdi herşeyi toplayalım ve günümüze gelelim.

Böyle bir Hareketin 15 Temmuz’da gerçekleşen darbe teşebbüsünün arkasında olduğunu iddia etmek sadece bir art niyet ve bir hedef saptırma gayretidir. Yabancı ülkeler ve dünya medyası da buna inanmamaktadır. Gülen’İn, ‘’uluslararası bir heyet darbeyi araştırsın!’’ çağrısı da bu konudaki kendine güvenin bir göstergesidir. Cemaatin daha darbe girişiminin ilk dakikasından itibaren hedef tahtasına konulması ve darbe yapmakla suçlanması, 17-25 Aralık’dan itibaren Erdoğan eliyle bitirilmeye çalışılan bu sosyal oluşumun linç edilme kampanyasında oynanan son perdedir.

Darbeye teşebbüs etmek; Gülen’in, resmini çizdiğim felsefesine de, İslami anlayışına da, demokrasiyi; diğer Müslümanların tacizlerine rağmen şiar edinmiş bir lider oluşuna da, yurt dışında özellikle Batı’da kazandığı saygınlık ve güvenilirliğe de terstir. Yıllarca AK Parti yönetiminin demokrasi treninden inmemesi için çabalayan da, onu darbe kapılarını kapatacak sivil bir anayasa yapmaya teşvik eden de bu Hareket olmuştur. Bu gayretin önemi ve varlığı sonradan anlaşılacaktır. Çünkü geldiğimiz noktada AK Parti ülkeyi gittikçe otoriterleştirmekte, hukuk ve demokrasi rayından çıkartmakta, gittikçe bir Muhaberat devletine dönüştürmekte ve Batı’dan gittikçe uzaklaştırmaktadır. Toplumdaki mevcut önyargılar ve oluşturulan cinnet hali bunu şimdilik perdelemektedir. Ama bu sis perdesi yakında dağılacak ve gerçekler ortaya çıkacaktır.

Toplum, Hizmet Hareket’ini Erdoğan sonrası oluşacak enkazın üzerinde derin derin düşünürken keşfedecek ve sahiplenecektir. Fethullah Gülen’in, yaşanan bu uzun sürecin daha en başında ‘’affetmeye hazır olun!’’ demesini sağlayan motivasyon işte bu sonu gören basiretidir. Çünkü topluma küsmüş olan bir hareket, toplum kendisine en çok ihtiyaç duyacağı bir anda ona yardım elini uzatmayabilir! Bu da kardeşlerinin ihanetine rağmen onları affeden ve onlara yardım eli uzatan Yusuf mesleğine terstir…

Cemaat ve AKP ekseninde 15 Temmuz darbe konusunu irdelemeye kısmetse devam edeceğiz.