Bu yazı 31 Ekim 2017 tarihinde Yeniyon'de yayınlanan köşe yazısıdır.
Her ne kadar yazı içerisinde Ahmet Kuru’nun son yazısını adres vermiş
olsam da sadece birkaç noktaya değindikten sonra bazı genel hususlara
işaret ederek devam edeceğim ve benzeri yaklaşım ve üsluplarla
‘eleştiri’ yazıları yazan insanlara bir bakış açısı sunacağım.
Ahmet
Kuru’nun ‘’Liderler, Prensipler ve Peygamber Örneği Problemi’’ başlıklı
yazısına bir çok insan tepki verdi ki bunlardan birisi de bendim.
Yazının dini referanslar yönünden eksiklikleri olduğu gibi, genel
kompozisyon açısından eleştirilebilecek kurgusal ve mantıksal kusurları
da mevcut. Hatta bu kurgusal hatalar o kadar belirgin ki yazı,
akademisyen kimlikli bir insanın kaleminden çıktığı için yaşadığımız
stresli zulüm döneminin de etkisiyle insanlarda ister istemez, haklı
veya değil, bir niyet sorgulamasına yol açıyor. Bu noktayı sonra
açacağım.
Yazıda genel anlamda ‘dini liderler de sorgulanabilir’
sorgulaması yapılmak istenmiş ancak bu; içerisinde hakikat kırıntıları
barındıran fikir çok yanlış bir kurgu üzerine oturtularak Gülen’e
eleştiri ötesi bir saldırı malzemesi halini almış. Kimse kimseyi
kandırmasın! Bu tür yazılara insanlar tepki verdiklerinde çoğu insan
sadece hislerine göre değil, bilgi ve tecrübelerine göre de fikir
belirliyor ve tepkilerini yazıdaki kusurlardan esinlenerek veriyorlar.
Böyle tepkiler karşısında birilerinin hemen liberal aydıncılık oynayıp,
‘bak gördün mü eleştiriye açık değiller’, ‘Gülen’i kutsuyorlar’, ‘yazanı
linç ediyorlar’ vb. şekillerde banal savunmalar yapmaları hiç de doğru
değil. Bunu etik olarak doğru bulmadığım gibi yapan bazılarını da bir
süredir takip ettiğimden dolayı onların psikolojik yönden birtakım
rahatsızlar ve önyargılar taşıdıklarını bile düşünüyorum.
Bir de
bazı gazeteciler varki kendi savlarını destekler nitelikteki veya
tanıdıkları insanlar tarafından yazılan bu tür yazılara karşı tarafgir
destekler veriyorlar. Bunu yaparken de bazen insaf ölçüsünü kaçırdıkları
da oluyor. Çünkü tepkilerini her ne kadar aydın kimliği ve havasında
yazsalarda aslında duygusal tepkiler (destekler) verdiklerini fark
edemiyorlar. Mesela, Ahmet Kuru’nun bu hakkaniyet sınırlarını zorlayan
yazısı karşısında Gülen’e yapılan yanlış ve haksız benzetmeye veya
yazıdaki kurgusal hatalara hiç laf etmeden sadece yazıdaki ‘’herkes
gibi, dini cemaat liderleri de sorgulanabilir’’ anafikrine odaklanarak
yazıyı öven, savunan bir kaç yazar oldu. Çünkü kendileri de Cemaat
eleştirisi üzerine yazılar yazmış, Twitler atmış ve konu ile duygusal
bir bağları oluşmuştu. Oysa dindar olan o insanların en azından yazıdaki
uygunsuz benzetmeyi tasvip etmediklerini belirtmeleri uygun kaçardı. En
başta da yazarın kendisi yazısını öyle uygunsuz bir örneğin üzerine
oturtmayabilirdi.
Çoğunuzun gözünden kaçmış olabilir ama ben
söyleyeyim. Baştan sona Gülen eleştirisine odaklı olan yazının başlığı
her ne kadar ‘’Liderler, Prensipler…’ şeklinde yazılmış olsa da yazının
link adresi ‘’Liderler, Ahlaksızlık…’’ ifadesini içeriyor. Web
dizaynından anlayan birisi olarak şunu diyebilirim. Demek ki yazının ilk
orjinal dosyası bu başlıkla oluşturulmuş ve İnternet’e yüklenmiş.
Yazıdaki başlık sonradan; ‘ahlaksızlık’ yerine ‘prensip’ ifadesi ile
değiştirilmiş. Muhtemelen bu, gelecek tepkileri azaltmak düşüncesiyle
yapılmış. Yani yazar aslında Gülen eleştirisine adadığı bir yazının
dosyasını oluşturmaya o ‘ahlaksızlık’ ifadesi zihninde ön planda iken
başlamış. En azından seçilen ifade bunu düşündürüyor.
Hal ve
yazıdaki hava böyle olunca da insanlar yazıdaki bu çok yanlış ve haksız
girişi tasvip etmedikleri için tepkiler verdiler ve dindar bir insan
neden böyle bir yazı örgüsü kurar düşüncesine kapıldılar. Eski Zaman
Gazetesi yazarlarından Abdülhamit Bilici de bu noktaya işaret ederek
Gülen gibi hayatı hep takva dairesinde geçmiş bir insanın Elijah
Muhammed örneği üzerinden eleştirilmesini hakkaniyetsiz bulduğunu ifade
etti. Çünkü Gülen’in bu şekilde; ahlaksızlığa, aldatmaya ve dini
düşünceleri istismara vurgu yapan o tarz bir benzetme ile başlanan bir
kurgu içerisinde eleştirilmiş olması gerçekten muhafazakar bir insandan
beklenmeyecek bir tarz ve insanlar da işte tam olarak bu kurgusal
yanlışlıklara ve ilave bir kaç bilgi yanlışlığına tepki verdiler.
Fakat
en başta belirttiğim gibi, bazı yazarlar bunu kabullenmek yerine sadece
yazıdaki ‘lider de eleştirilebilir’ noktasını ön plana çekerek yazıya
destek verdiler. Oysa gözardı edilen gerçek şu ki, yazıyı eleştiren
insanlar içerisinde yazıdaki bu ana fikre karşı çıkacak tek bir kişi
bile belki de yoktur. Cemaati tanımayan insanlar bilmezler; ancak birçok
Cemaat mensubu İslam ülkelerinde hep hakim olan bu tür uygulamaları
eleştirir. Özellikle de önümüzde Erdoğan üzerinden yaşanan canlı bir
örnek üzerinden zulüm gördükleri bir noktada bu tarz eleştirel bakışları
kendi içlerinde dile getiren nadir hareketlerden oldukları bile
söylenebilir.
Nitekim, Yeniyön’den Emre Uslu da bu konuda şöyle
dedi: ‘’Eğer Kuru görüşünü hiç bir örnek vermeden söyleseydi buna itiraz
edecek hiç bir kimse çıkmazdı. Özellikle de Cemaat içinden bu görüşü
benimseyen önemli bir kitle olduğunu biliyorum’’.
O nedenle de
yazıdaki başarısızlığı ana fikri ile örtme çabaları sadece yapanın
imajına zarar verir çünkü muhatap alınan kitle zeki bir kitle. Bu
noktada Emre Uslu’nun tam olarak katılmadığım bir görüşüne de değinmek
isterim:
Şöyle diyor:
‘’Ancak Kuru Erdoğan yerine Fethullah
Gülen örneği ile argümanını anlatmaya başlayınca Cemaatten yoğun
itirazlar gelmeye başladı. Bu itirazın kendisi bile Kuru’nun ikincisi
tespitinin doğruluğunu ispatlıyor: “takipçiler genel prensipler yerine
lidere itaati önemserler” Gülen’in takipçileri prensipleri değil de
iteati önemsediklerinden bizzat Gülen’in koyduğu prensiplere bakıp
Kuru’ya cevap vermek yerine Gülen’i savunmaya kalktılar zira onlar için
prensip değil lider iteati önemliydi.’’
Her ne kadar Emre Uslu
doğru bir tesbitle ‘’Gülen’in koyduğu presiplerin’’ varlığına işaret
etmiş olsa da bizzat Kuru’nun kendisi bunu gözardı ediyor yazısında.
Yani Gülen’i ‘’genel prensipler’’ va’z etmekten imtina eden (veya bunu
başaramamış, yanlış bir zemine oturtmuş) bir lider olarak lanse ediyor.
‘’Liderler mi, Prensipler mi?’’ alt başlığı altında Gülen’in insanlara
genel prensipler yerine lidere itaati ön plana çıkaran bir liderlik
hatta İslam’i anlayış (salt Peygamber örneklerini öne çıkararak yönetme,
şekillendirme gayreti) benimsediğini iddia ediyor. Bu çok eksik bir
bakış açısı ve Gülen’i yıllardır okuyan, irdeleyen insanlar Gülen’in
Kuru’nun çizdiği tablodaki yerini göremiyorlar. Bu görememe sadece
lidere aşırı bağlılık veya itaat gibi bir göz körlüğünden
kaynaklanmıyor.
Yapılan itirazları o nedenle salt bu düzleme indirgemek
bence aceleci bir çıkarım. Elbette her hareket, cemaat, tarikat, siyasi
oluşum hatta Batılı şirketler bile bu itaat ve önderin karizmasına ve
çizgisine bağlılık gibi hususlardan derecesine göre nasiplerini
alıyorlar ve bu Cemaat için de geçerli. Ancak Kuru’nun yazısına verilen
tepkilerin ana motivasyonu, yazıdaki ana fikri bile başarısızlığa
uğratan bu kurgusal ve hatta gerçeklikten kopuk yorumlar iken insanların
büyük ölçüde bu motivasyondan beslenen tepkilerini prensip
yoksunluğundan veya lidere iteattan dolayı yani salt o reflekslerle
verdiklerini söylemek biraz haksızlık gibi geliyor bana.
Kuru’nun
diğer önemli açmazı da Gülen’in Cemaat’i ‘’genel prensipler’’
geliştirmektense Peygamber örnekleriyle (‘yanlış’ bir motivasyonla)
şekillendirme gayreti içerisinde olduğuna ve bunu yaparken de onlara
itaatkar ve sorgulamayan bir hüviyet kazandırma gayreti içerisinde
olduğuna dair zorlama bir yorum da var. Bu Cemaat insanı gerçekliğinden
de, Gülen’in Kur’an’dan süzülen prensipler üzerine Cemaatini oturtma
gayretini de görmezden gelmek anlamına geliyor. Gülen’i anlatan bazı
Arap alimler ve bazı Batılı sosyologlar bile bunun aksini söylerken,
yıllardır onun eserlerini ve pratikteki uygulamalarını yakından takip
eden insanlar bu yorumların yanlışlığını görerek tepkiler veriyorlar.
Ayrıca, Twitter üzerinde kimlikleri belirsiz yüz küsür insanın verdiği
tepkiyle bir hareketin düşünsel, fikri ve duygusal tepkilerini tam
gerçekliğiyle kavramış olmazsınız. Denge şart!
Aynı şekilde;
Gülen’in ‘’peygamber yolunun kaderi’’ örneklendirmesini salt olarak
Cemaatin halet-i ruhiyesini rahatlatmak için veya yönetim kadrosunun
hataları sorgulanmasın diye kullandığını söylemek de hakkaniyetli değil.
Gülen’in yıllara yayılan eserlerini analiz eden insanlar bu kullanım
şeklinin birtakım prensipler geliştirme ve onu bir felsefik temele
oturtma gayreti olduğunu görebilirler. Bu örneklendirmenin iman inşası
niyetiyle hizmet gayreti yürüten bir hareketin fikri taşlarından biri
haline getirilmesi saf niyetle hatta akademik nazarla bakan birisi için
gayet doğal ve verimli bir gayret olarak görülebilir. Eksik bakışlar
bunu dini duyguların suistimal edilmesi şeklinde görebilirler ki bunun
da önüne geçmek güç. Bu zaviyeden bakınca dini bir hareketin başında
olan ve doğası gereği dini referanslar kullanması gayet doğal olan her
lideri yönettiği insanların duygularını suistimal etmekle veya onları
yanlış yönlendirmekle suçlamak mümkün.
Meselenin bir yönü daha var:
Kuru’nun
yaptığı tarzda liderin şahsiyetini hem de eksik ve yanlış bir kurgusal
düzlemde hedef alarak yapılan ve ‘’akademik yorum-analiz’’ gibi sunulan
yazıların zaten arzu edilen faydalı değişimleri (eğer varsa) netice
vermeleri, bir değişimi tetiklemeleri pek mümkün değil. Çünkü onları
okuyan insanlar doğal olarak yazılardaki şahsiyete saldırma amacını
görecekler ve tepkilerinde onu ön plana çıkaracaklardır. Yoksa tekrarla
söyleyeyim ki liderlerin ve yöneticilerin eleştirilebilirliği noktasında
Cemaat içerisinde ilkesel bir noksanlık yoktur. Onları zorla ‘Gülen’i
kutsuyorlar asla eleştirmezler’ şeklinde lanse etmek haksız bir
yorumdur. En başta bir grubu zorla liderlerini eleştirmeye davet etmek,
ki bu son dönemde çokça yapılıyor, bile başlı başına irdelenmesi gereken
bir ruh halidir ve sempatızan olan insanların da bu tarz zaviyeleri
belli filtrelerden geçirerek değerlendirmeleri haklarıdır.
Bu
meselenin bir yönü daha var ki Kuru bu noktayı da kaçırıyor. İslami
oluşumlarda bazı liderlerin itaat bekledikleri ve o yönde usüllerle
gruplarını yönettikleri doğrudur. Fakat bunun bir kısmı grup yönetiminin
yapısı gereği doğal bir gelişmedir. Sivil sistemlerden askeri
sistemlere kadar her oluşum bundan nasibini alır. Sorun; itaat kültürü
zulüm ve suistimal noktasına ulaştığında veya verim üretemez duruma
geldiğinde ciddi bir hal alır. Bunun değişmesi yönündeki irade de o
grubun kendi seçim tarzıdır. Bu da zamanın şartlarını okuyabilme
yeteneği, değişme azmi ve bunu görebilme kabiliyeti gibi bir çok
husustan beslenir. Bazen de gruplar bunu tam göremeselerde zamanın
şartları insanları ve grupları değişime zorlar ki bu da bir süreçtir.
Batı’da dışarıya göç ederek kaynak araştırma, Klise sultasına karşı
çıkma, Rönesans fikri, demokratik anlayışlar ve hatta ekonomik atılımlar
hep yaşanan büyük sıkıntıların, hataların ve çaresizliklerin akabinde
hayat bulmuştur. O nedenle de Cemaat’in bu süreçte değiştiğini görmeden
ve bilmeden zoraki ‘değişime kapalılar’, ‘eleştiri yapmıyorlar’
yorumları yapmak veya daha da öteye gidip Mustafa Akyol’un yapmaya
çalıştığı gibi onları, eksik sosyolojik bakış açılarıyla, bir kült gibi
sunmaya çalışmak son derece yanlış düşünceler.
Bir hareket
içerisinde gelişen bazı uygulamaların yanlışlığı veya eksikliği aslında
liderin de değiştirmeye çalıştığı şeyler olabilir. Nitekim, Gülen
sürekli bir şekilde bir kalp inşası (kalbin zümrüt tepeleri), ölçüler
(ölçüler ve yoldaki ışıklar) ve daha bir çok hususu irdelerken veya
salih insanı tanımlarken hep prensip insanı inşa etme gayreti
içerisindedir ve eserlerinde ve uygulamalarında sürekli olarak meşvereti
ön plana çıkarır. Bunun eksikliğini hatta bazı kibirli yönelimlere yol
açabilecek hissiyatları eleştirerek yanlış ‘abilik’ uygulamalarını
eleştirdiği de vakidir. Bunlar irdelenmeden yapılan analizler eksik
kalmaya mahkumdur ve kısıtlı kalırlar.
Kuru’nun bir hatası da
Gülen’i Peygamber kıssaları anlatma üzerinden eleştirirken istihza
içeren bir üslupla sanki Hz. Muhammed’in uygulamasının zıddına hareket
ediyormuşcasına Gülen’i zulümden yurtdışına kaçan hatta en önde kaçan
bir şahsiyet gibi sunmaya çalışmasıdır ki bu da Gülen’in sevenlerinin
kalbini kıran ve onları tepki vermeye iten bir yaklaşımdır. Bununla da
kalmayıp hayatını Bediüzzamanı anlayıp onun prensiplerine hayatiyet
kazandırmak üzerine harcamış bir insanı Bediüzzman’ı referans vererek
sanki lider olarak sorumluluk almaktan kaçıyormuş gibi lanse etmek
insanlara doğal olarak eleştiriden ziyade bir saldırı ve
itibarsızlaştırma gayretinin varlığını düşündürüyor.
Bu yönleriyle
Kuru’nun yazısı başka bir Nurcu olan Yaniasya gazetesinden Kazım
Güleçyüz’ün 9 Eylül 2016 yılında yazdığı ‘’Hicret’’ yazısı ile bazı
paralellikler arz ediyor. O yazısında Güleçyüz de Gülen’e daha açıktan
ve bir itibarsızlaştırma gayreti içerisinde saldırmış ve onu
Bediüzzaman’ın yaptığının aksine zulüm diyarından kaçmakla ve Hz.
Muhammed’in yaptığının aksine (eksik bilgilere dayalı çıkarımlarla)
Cemaat’ini terkederek en önde kaçtığı şeklinde lanse etmeye çalışmıştı.
Bu
son nokta beni farklı bir bakış açısına getirdi. Kuru ve benzeri
eleştirileri (daha çok itibarsızlaştırma gayreti diyelim) yapan
insanlara önemli bir hususu daha ifade etmek isterim.
Cemaat son
derece büyük bir haksızlığa uğradığı, kötü bir zulme maruz kaldığı bir
dönemden geçiyor son 4 senedir. İnsanların doğal olarak halet-i
ruhiyeleri normal değil. Bu insanlar açık bir şekilde kendi elleriyle
kurdukları samimi hizmet faaliyetlerinin bazı odaklarca hukuksuz
yöntemlerle bitirilmeye çalışıldığını bizzat görüyor ve yaşıyorlar.
Bunun da ötesinde bu şer odakların önceleri açık bir şekilde Havuz
medyası ve Ergenekon medyasını kullanarak, örtülü şekilde de bazı
muhafazakar, liberal vs. çevreleri veya kalemleri ya bizzat kullanarak
veya yanlış bir şekilde yönlendirerek (tabir caizse gaza getirerek)
psikolojik harp yöntemleri uyguladıklarını gayet iyi biliyorlar. En
azından bunların türlü şekillerde denendiğini hissediyor veya
görüyorlar. Cemaatleri içerindeki insanlar arasına kasıtlı olarak
yazılan yazılarla fitneler sokulmaya çalışıldığını, Gülen’in ve
‘abilerin’ itibarsızlaştırılmaya çalışıldığını biliyorlar. Havuz
medyasında MİT tarafından üretildiği bariz olan ve içerisine bir kaç
doğru bilgi sıkıştırılmış ama yanında kasıtlı bilgilerin de sokulduğu
yazı ve haberleri gördü bu insanlar. Bu haberlere inanarak yanlarından
ayrılan bazı insanlar oldu ve bunun acısını yüreklerinde hala
hissediyorlar. Bizzat Erdoğan ve Havuz medyacıları ve Cemaatten ayrılan
bir iki isim üzerinden kaç yıldır Cemaat’in ‘’tavanı hain’’ vb. delilsiz
tezviratlar, iftiralar yapılıyor. Daha geçenlerde bizzat Gülen’i ve
liderlik kadrosunu hedef alan ve Cemaat’i bölmeye çalışan yazılar
yazdılar suret-i haktan görünen Twitter hesapları kullanarak. Gülen’i
sanki uygunsuz kasetleri olan birisiymiş gibi göstermeye çalıştılar.
Bunları yaparken en büyük dertlerinin hukuksuzluklarla dahi
bitiremedikleri bir hareketin içerisine fitne sokmak ve Gülen’e duyulan
güven ve sevgiyi sarsmak olduğu çok açıkca görülebiliyor.
Muhtemelen
acaba kaç kişiyi daha koparabiliriz gayretiyle yapılan bu hareketleri
Cemaat insanı görüyor ve biliyor. Çok yoğun bir şekilde insanlardaki
Gülen sevgisini hedef alan bir kampanya yürüttükleri bu zeki insanlarca
izleniyor ve takip ediliyor. Böyle bir ortamda Kuru ve Güleçyüz
gibilerin ortaya çıkıp eleştiri görünümlü ama Gülen’in temsil ettiği
makama ve kişiliğine hem de yanlış kurgulara dayalı anlatım ve hatalı
üsluplarla saldırılıyor olmasına karşın bu sıkıntılı süreçlerden geçen
ve algı operasyonlarının varlığından haberdar olan insanların şüphe ile
bakmaları son derece normaldir. Yanlış anlaşılmasın! Burada muhatap
aldığım insanların bizzat böyle bir planın parçası olmakla itham
etmiyorum. Ancak bu tür yazıların burada resmettiğim etkenler dikkate
alındığında yazanları sonradan utandıracak olan talihsiz yazılar
olduklarını düşünüyorum ve şahsen bu tür yazıların art niyetle yazılmış
olmasalar bile daha çok bu tür odakların amacına hizmet ettiğine
inanıyorum.
Ali Ünal’ın 5 Ocak 2015’de Zaman’da yayınlanan
yazısında belirttiği şekilde bitireyim; ‘’(1) Ortada fiilî bir durum,
açık zulüm ve Cemaat adına mazlumiyet varken bu soruyu sormak (eleştiri
meselesi, UT), zalime malzeme taşımak ve mazlumu zayıflatmak olur. (2)
Böyle bir soru, Cemaat’e 40 yılı aşkın süredir ilmî–manevî rehberlik
yapmış zâta gerekli muhasebeyi yapmadığı töhmeti ve hakaret manâsı
taşır.
Kaldı ki hem Kuru’nun hem de Güleçyüz’ün yazıları Ali Ünal’ın çizdiği sınırın bile ötesine geçiyorlar.
Çok
yoğurduk ama bu hamur daha çok su istiyor. Cemaat eleştirisi konusuna
daha genel bir perspektiften sonraki bir yazıda devam edelim kısmetse.
Cemaat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cemaat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
31 Ekim 2017 Salı
28 Ağustos 2017 Pazartesi
15 TEMMUZ DARBE RÜYASI
Bu yazı 28 Ağustos 2017 tarihinde Yeniyon24 de yayınlanan köşe yazısıdır.
Tüm yazılar için blog: http://akliselim.blogspot.com
veya http://www.yeniyon24.com/author/ugur-tezcan/
Twitter: https://twitter.com/ugur_tezcan
Malumunuz, içinde yaşadığımız kasvetli dönem AKP’li bazı
bakan ve çocuklarının bulaştıkları ve ucu Erdoğan ve ailesine de dokunan 17-25
Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmaları ile başlamıştı. Erdoğan’ın, konuyu adalete
teslim etmek ve hukuki zeminde aklanmak yerine adalet sistemine ve hayali
düşmanlara saldırmayı tercih etmesiyle de devlet treni geri dönülemez bir
hukuksuzluk sürecine girdi. Sürekli çoğaltılan KHK’larla da bugün artik Türkiye’de
demokratik sistem ve hukuki düzen tamamen çökmüş, fiilen bitirilmiş durumdadır.
Halen suçsuz ve yargısız bir şekilde hapiste tutulan yazar
ve fikir adamı Ali Ünal’ın yıllar öncesinden öngördüğü gibi; AKP sayesinde artık
devlet treni rayından çıkmış bulunmaktadır. Yine aynı hukuksuzluk çerçevesinde
hapiste tutulan Ali Bulaç ise, AKP’nin Çanakkale Savaşından sonra ülkenin
başına gelen en büyük felaket olduğunu söylemişti. Bazıları da yaşanan
rezaletin boyutuna bakarak buna bir fetret devri benzetmesi yapıyorlar. Bense
AKP ve Erdoğan ile yaşadığımız bu dönemin, Türk tarihi ve İslam tarihinde
başımıza gelen en büyük felaketlerden birisi olma niteliği taşıdığını
düşünüyorum. Bunun bir fetret devri değil; aksine sistematik bir çöküş, büyük bir manevi, vicdani ve ahlaki
yozlaşma ve çürüme dönemi olduğunu iddia ediyorum.
Bu satırların yazıldığı dönem, zulumlerin ve
hukuksuzlukların artık zirve yaptığı, insanlığın ise en diplere savrulduğu,
vicdanların en köreldiği dönem. Aradan neredeyse dört yıl geçmiş! Allah bu
millete daha dibini göstermesin!
Bu dip noktaya gelişin dönüm noktası süphesiz 15 Temmuz 2016
‘darbesi’ oldu. Her ne kadar Erdoğan daha ilk saniyesinde suçluları ilan etmiş
olsa da, bizler ilk günlerde yaptığımız gözlem ve analizlerde açıklamaların
yetersiz hatta şüpheli olduklarını belirtmiş ve darbenin eylem tarzının son
derece acemice planlanmış, darbe bile denilemeyecek boyutlarda olduğuna işaret
etmiştik. Bugün kamuoyunun yönelttiği bütün sorular hala cevapsız bırakılmakta,
ortaya saçılmaya başlayan ifşaat ve deliller haklılığımıza ışşık tutmakta ve
meclis hala kapsamlı bir soruşturma yürüt(e)memektedir. Devlet erkanının
yaptıkları açıklamalar birbiriyle çelişmekte, olayın kritik kişileri adaletten
kaçırılmaktadır. Bazı partili vatandaşların bile önceden bildiklerini açıkladıkları
bir darbe hazırlığından Erdoğan’ın nasıl haberdar olmadığı ve olduysa da
milleti neden kanlı bir sokak eylemine davet ettiği hala gizliliğini koruyor.
Ama başını Erdoğan’ın çektiği hükümet ve AK Parti camiası ve onlara destek
veren Perinçek-Oda TV çevreleri; kısaca Ergenekon sanığı çevreler, tüm
gayretleriyle darbe suçunu Hizmet Hareketi’ne yıkmaya devam ediyorlar.
Gülen’in, olayı uluslararası bağımsız bir heyet araştırsın daveti de hala cevapsız
bekliyor.
Aslında her şey gayet açık. Son 3-4 yıldır hayali bir düşman
üreterek kendine alan açmaya çalışan Erdoğan önce bir ‘paralel’ düşman ilan
etti. O laf eskidiğinde ise vites arttırdı ve Hizmet Hareketini bu sefer
terörist göstermeye çalışıp ‘FETÖ’ ifadesini icad etti. Bugün kimse paralel
kelimesini kullanmıyor bile çünkü yeni ‘moda’ yani Erdoğan’ın hafızalara
kazınmasını istediği ifade artık ‘FETÖ’. Fakat son bir iki yıldır Erdoğan’ın
Cemaat’i terörist olarak gösterme gayretleri de başarılı olamadı. Özellikle
yurt dışında hiç alıcı bulamadığı gibi kendi tabanında bile şüphelere sebebiyet
verir oldu. Bunun üzerine Erdoğan da kurnazlığını kullanarak tekrar vites
arttırdı ve terörist olarak lekeleyemediği Hareketi bu sefer darbeci olarak
göstermeye çalışacak bir oyun tezgahladı. Daha ilk saniyesinde ‘Allah’ın bir
lütfu!’ diyerek karşıladığı bu darbeyi hemencecik Cemaat’in üzerine yıktı ve
bunu hafızalara kazımaya çalışacak eylemlere imza attı. Yakaladığı o ivme ile
de KHK’lar çıkararak devlet sistemini yeniden dizayn etti ve her istediğini de aldı.
Bugün devlet fiilen bitti dediğimiz bu noktaya işte o darbe ‘bombası’ ile gelindi. Hukuki soruşturması bizzat Erdoğan ve
partisi tarafından örtbas edilen bu tiyatro darbe her yönüyle Erdoğan’ın
çıkarlarına hizmet etmeye devam ediyor. Bu çok lezzet vermiş olmalı ki daha
geçenlerde kalabalıklara; ‘’Yeni 15 Temmuzlara hazır mısınız?’’ diyerek yeni
planların işaretini verdi. Hatta bir çok yazar bunun paralelinde Havuz
gazetelerinde yükselen suikast haberleri üzerine AKP’nin suikatler düzenleyerek
bunu da Cemaat’in üzerine atabileceğine dair ihtimallerden bahsettiler. Bizzat
Fethullah Gülen’in kendisi bir açıklama yaparak yakında bu tür hain planların
gerçekleştirilebileceğinden ve suçun tekrar Harekete atılmaya
çalışılabileceğinden bahsetti.
Gelelim rüyamıza…
15 Temmuz darbe tiyatrosundan yaklaşık iki ay önceydi.
Rüyamda AKP’nin onbinlerce insanı büyük bir stadyuma doldurduğunu görmüştüm. Ancak
bir his sayesinde çok net bir şekilde o insanlara bir tuzak kurulduğunu, onları
stadyuma kötü bir maksatla doldurmaya çalıştıklarını ve büyük bir bomba
patlatacaklarını biliyordum. Bunu biliyordum fakat sebebini bilemediğim bir
nedenden ötürü bunu stadyum dışında gördüğüm insanlara açıklamadan onları
uyarmam gerekiyordu. Öyle de yaptım. Bir arkadaşamın eşinin abisinin yanına
gittim ve içeri girmemesini söyledim. Öfkeli bir şekilde bana partici sloganlar
atarak yoluna devam etti. O bayanın o yaşlarda bir abisi olduğunu bile
bilmiyordum. Bu rüyayı arkadaşıma anlatırken ilk olarak öyle bir abisi olup
olmadığını sormuş ve evet cevabı alınca da şaşırmıştım. Rüyamda, abisinden
sonra o çok iyi tanıdığım ve yıllardır görüştüğümüz o bayanın yanına gittim.
Ona, ‘’Bak! Abine rica ederek söyledim ama sana direk söylüyorum; içeri girme
dedim’’. Çünkü tanıdığım ve sevdiğim bir insandı ve sebebini de söyleyemeyeceğim
için daha emri vaki bir ifade kullanarak onu korumaya, stadyuma girmekten
alıkoymaya çalışıyordum. Cevabını duyamadan uyanmıştım!
Daha önce de süreçle alakalı bir çok rüya görmüş ve bir
kısmını yazmıştım. Hizmet Hareketi’nin büyük bir sıkıntı ve kovuşturma
yaşayacağını ama sonunda galip geleceğini; Fethullah Gülen’in Erdoğan’ı son kez
uyardığını ama onun öfkeyle uzaklaşması ile üzerine gökyüzünde gayretullah
kapısının açıldığını; bir meleğin gelerek Cemaat’i teftiş ettiğini ve ‘çok
güzel’ diyerek yanımdan ayrıldığını görmüş; Erdoğan yüzünden ülkenin üzerine
kara bulutlar çöktüğünü ve zelzeleler olacağını görmüş, yaklaşan dönemde büyük
inmtihanların olacağını bu rüyalar sayesinde hissetmiştim. Bu yazdığım rüyanın
üzerinden iki ay geçmeden de darbe tiyatrosu sahnelendi ve en başta resmini
çizdiğim çöküşe doğru yuvarlandı ülke hem de bir yıl içerisinde. Sanki
rüyamdaki bomba patlamış ve ülke göçmüş gibi oldu.
Bu dönüm noktası ile Müslümanlar arasına daha büyük
düşmanlıklar kasıtlı olarak sokuldu. Hizmet Hareketi mensuplarına hain,
darbeci, terörist vb. söylemler zirve yaptı. AKP’li taban bu tür nefret ve kin
dolu söylemlerin bataklığına itildi. Masum bir Müslümana terörist demek tekfir
etmek anlamına geleceğinden ve sözün sahibinin imanını tehlikeye atacağından
dolayı bir çok AKP’li insan bu tehlikenin içine atıldı.
O rüyamı kendimce yorumlarken; AKP’nin insanları maddi
olduğu kadar manevi bir tehlikenin de içine çekmeye çalışacağı şeklinde
yorumlamıştım. Gelinen nokta tevilimde beni haklı çıkardı, belki de eksik bile
olduğumu gösteriyor.
O arkadaşım olan bayana ne mi oldu? Son derece partici olan
ailesi gibi meğerse o da ciddi bir parti savunucusu imiş. Hizmet’in içinde olan
ama insanlarla birtakım sorunlar yaşayan, kafasında şüpheler olan eşi ile birlikte
darbe şokunu yaşayanlardan oldular ve yollarını ayırdılar. Bu bayan ise yolunu
ayırmakla kalmadığı gibi sağda solda Hocaefendiyi ve Hizmeti zan altında
bırakacak partici söylemlere devam etti ve onların nasıl ‘darbe yapmış
olabilecekleri’, ‘nasıl yoldan çıktıkları’ yönünde Erdoğancı ‘tezleri’ savunmaya
devam etti.
Ne diyelim! Bu bir imtihan dönemi ve Allah (c.c.) her Müslümanın
imanını zalimlerin ve münafıkların sinsi planlarından korusun ve Müslümanlara
akıl, iz’an, vicdan ve muhasebe duygusu versin. Zalimleri ve insanların
imanlarını çalmaya çalışan münafık karakterli yalancıları da bildiği gibi
yapsın, onların gerçek yüzlerini bir gün herkese göstersin; onların hain
planlarını çökertip kendi başlarına çevirsin. Amin!
Twitter: https://twitter.com/ugur_tezcan
Etiketler:
15 Temmuz,
15 Temmuz darbesi,
AKP,
Cemaat,
darbe tiyatrosu,
Erdogan,
Hizmet Hareketi,
ruya
21 Temmuz 2017 Cuma
CEMAAT-ERDOĞAN EKSENİNDE RÜYA SEANSI-RÜYA TİMİ MESELESİ
Bu yazı 21 Temmuz 2017 tarihinde Yeniyon24 de yayınlanan köşe yazısıdır.
Rüya meselesi dinimizde önemli bir yere sahiptir. Bizzat
Peybamber Efendimiz tarafından rüyalara değer verildiği herkesçe malumdur ve bu
konuda bir çok hadis nakledilmiştir. Kendisinin zaman zaman sahabe
efendilerimizi etrafına toplayıp onlara rüya gören olup olmadığını sorduğu,
cevap alamadığında da ‘’ben gördüm’’ diyerek kendi rüyasını anlattığı rivayet
edilmiştir. Yine bazı hadislerde geçtiği şekliyle Efendimizin, mü'minin rüyasının,
nübüvvetin kırk altı cüzünden bir cüz olduğunu ifade ettiği, ayrıca kendisinden
sonra, nübüvvetten sadece mübeşşiratın (müjdeciler) kalacağını söylediği ve takip
eden açıklamasında da ‘’mübeşşirat’’
ile ‘’salih rüyaları" kastettiği bizlere aktarılmıştır. Son olarak;
rüyaları tanımlayan başka bir sözünde Efendimiz, rüyaların üç kısım olduğunu
belirtmiş; bunları da Allah'tan bir müjde, nefsin bir konuşması veya şeytanın
bir korkutması olarak açıklamıştır.
Rüya konusu Kur’an’da 14 ayette geçmektedir. Bizzat
Kur’an’da geçen ‘’Andolsun ki Allah, elçisinin rüyasını doğru çıkardı’’ ifadesi
belki de bizzat Allah (c.c.) tarafından rüyaların ehemmiyetine, varlığına dair
yapılmış bir tasdik, bir tebcildir. Zaten, bir çok peygambere olduğu gibi
Efendimiz’e de bazı vahiylerin rüya yoluyla geldiği kabul edilmektedir. Vahyin
Allah’tan geldiğine iman etmiş bir ümmetin bu nedenle bu vahiylerin geliş
vasıtalarından birisi olan rüyalara karşı bakışı da o nedenle hep olumlu ve bir
saygı çerçevesinde olmuştur. İslam alimleri ve bilim insanları, bazı rüyaları
anlık psikolojik ruh haletlerine bağlarlar. Bu, yukarıda ifadesi geçen ‘nefsani
rüyalara’ işaret eder. Bir de dini çevçevede ele alınan şeytani ve salih
rüyalar konusu vardır ki onlara yukarıdaki hadisler bağlamında değindik zaten.
Elbette rüyalar dinin şer’i sınırlarının içine
sokulamayacak, onların önüne geçirilemeyecek bir dairede değerlendirilirler ve
öyle de olmaları gerekir. Fethullah Gülen Hocaefendi de 2001 yılında yazdığı
‘’Rüya ile amel edilir mi?’’ başlıklı yazısında [salih] rüyaların Allah’tan bir
müjde olduğunu yineledikten sonra rüyalarla yine de amel edilemeyeceğini
belirtmiş ve bunun da ötesinde rüyaları ‘’başkalarını
ilzam etmede’’ kullanmanın ‘’çok büyük bir hata ve açıkça dinin nasslarıyla
savaş’’ demek olduğunu belirtmiştir.
Gelelim günümüze ve beni bu başlığı attıran gündeme…
Malumuz olduğu üzere daha geçenlerde Erdoğan, her zaman
yaptığı gibi, Hizmet Hareketi üyelerine karşı yürüttüğü soykırıma yeni bir
propaganda malzemelesi sağlamak adına ‘’rüya seansları yapıyorlar’’ şeklinde
bir ifade kullandı. Zaten elindeki Havuz
medyası da mütemadiyen kara propaganda üretmek ve onu canlı tutmak vazifesi
gördüklerinden dolayı bir süredir bu rüyalar konusu üzerinden iftiralarına
devam ediyorlardı. Yaptıkları kara propaganda ile Cemaat üyelerinin ‘’rüya
seansları’’ ile takip edenlerini kandırdıklarını, yalan rüyalar uydurduklarını,
dağılmayı önlemeye çalıştıklarını ve hatta ‘’rüya timleri’’ kurduklarını söylüyorlardı.
Bizler bu kadar alçakça iftiraları yazan insanlar hiç mi utanmazlar acaba diye
düşünürken aynı ifadeleri Erdoğan da kendi medyası üzerinden halkın zihinlerine
kazınmaya devam etti. Medyaları, bir iki rüya üzerinden hareket ederek ve
onların içinden bir kaç cümle ayıklayarak yönlendirmeli bir şahsiyetsizleştirme
operasyonu yürüttüler hep.
İstihbrarat masalarında veya Saray odalarında kurgulanan ve
cılız psikolojik savaş taktiklerine dayalı bu tür kurmaca yalanların hiç bir
inandırıcılıkları olmadığı gibi, ‘keşke karşımızdaki düşman bari biraz akıllı
olsa idi’ mukabilinde bizlere saç-baş da yolduruyorlar. Zaten bu yazıyı süreç
boyunca gördüğü rüyaları okurlarıyla paylaşmış olan birisi olarak yazdığımı da
kayda geçmiş olayım.
Uzun bir girişle anlattığım rüyaların dini çerçevesi bu
tezviratları yapan İslamcı çevrelerin de aslında çok iyi bildikleri ve kabul
ettikleri hakikatler. Beni şaşırtan, İslamcı AKP’li çevrelerin sırf düşmanlık
uğruna saygı görmeleri gereken dini değerler üzerinden muhataplarına saldırma
ve onları aşağılama çabaları. Ne yazıkki;
‘’rüya timleri’’ ve ‘’rüya seansları’’ gibi algı içeren ifadelerle uzun süredir
yaptıkları gibi masum Müslümanları terörist olarak gösterme gayretlerine devam
ediyorlar. Bu yalan propagandalarla
saf AKP’li zihinleri dini değerler üzerinden diğer Müslümanlara karşı
kışkırtıyorlar. Elbette bunlar Hizmet mensuplarını ‘din dışı’ göstermeye
çalışan bir anlayışa da hizmet ediyorlar.
Öncelikle, Müslüman
bir grubun veya şahısların gördükleri rüyalar hakkında yalan ithamında
bulunmak, onlara negatif anlamlar yüklemek ve onları ‘seans’ gibi dinimizde
yeri olmayan, büyücü ve falcıların kullandıkları tarzda, sanki din dışı bir
eylem yapılıyormuş havasında aşağılamak, ‘rüya timi’ gibi saçma sapan bir ifade
ile de şahısları sanki bir terörist grup, bir sekt gibi göstermeye çalışmak son
derece saygısızca, terbiyesizce ve Müslümanlığa asla yakıştırılamayacak davranış
biçimleridir. Bunların devlet adamları nezdinde temsil edilen boyutlarda
yaşanabildiği bir ülke zaten sefil bir konuma düşmüş demektir. Düşmana ihtiyacı
yoktur!
Ayrıca bu tür büyük yalanlar, iftiralar ve ithamlar çok
büyük bir suizan ve kul hakkıdır. Kamu hakkı, din hakkı ve Allah hakkı gibi
boyutları da bulunduğundan bu tür eylem biçimleri münafıkane hareketlerdir ve
çok tehlikelidirler. İnsanların bu tür yanlışlık girdaplarında debelenerek
insanlıklarını nasıl bu kadar kolayca ve ucuz bir şekilde harcadıklarını görmek
beni çok derinden üzüyor!
Bu aşamada, az önce alıntıladığım, Hocaefendi’nin sözüne
geri dönelim. Görülen (salih) rüyalarla başkalarını ilzam etmeye çalışmanın
bile dinin nasslarına karşı bir savaş, bir eylem olduğunu belirten bir insanı
ve sevenlerini kastederek onların ‘’rüya timleri’’ kurmak suretiyle, uydurulmuş
rüyalar vasıtasıyla ve din dışı (rüya) seansları yapar bir tarzda Müslüman
insanları kandırdıklarını söylemek, iddia ediyorum ki, dinin nasslarına karşı
gerçekleştirlen ve dinin özünden çok kopuk eylemlerdir. Bunları, terörist
olarak göstermeye çalıştıkları insanlara karşı, o algıyı toplumda iyice
yerleştirmek maksadıyla da yaptıklarından ötürü ve terörist ithamı da bir tekfir
olduğundan dolayı, bu zavallıların imanlarını bile kaybetme noktasına geldiklerini
düşünüyorum. Yani kim bu çerçevede ve bu tür niyetleri taşıyarak ‘’rüya seansı
yapıyorlar’’ diyorsa tüm bu yanlışlıklar zincirini de desteklemiş olduğundan,
kim bilir belki de imanını bile tehlikeye atıyordur.
Dinin nasslarıyla savaşın sonu hüsrandır, saldıran kişiyi
yer bitirir. Ayrıca atılan iftira ve suizanların bir başka boyutu daha var.
Eğer o Müslümanlar o rüyaları gerçekten görüyorlarsa ve o rüyalar gerçekten
Peygamberimizin işaret ettiği ve Allah’ın hediyesi sayılan mübeşşirattan
(müjdeler) sayılan salih rüyalar zümresinden iseler, siz bu tür saldırılarla
neyin tarafı olmuş olursunuz? Peygamberin sözlerine karşı sırf onun imajını
sarsmak ve ‘şahsiyetsizleştirmek’ adına ‘bu sözler sihir’ diyen, ‘yalan
söylüyor’ diyen insanlarla salih rüya gören bir müslümana ‘rüya seansı’
yapıyor, ‘yalan rüya üretiyor’ diyen insan arasında sadece renk tonu farkı
vardır. Zavallılık noktasında eş değerdedirler.
Tarih boyunca
zalimler zulmettikleri masum insanların veya tehdit olarak algıladıkları salih
toplulukların fikirlerinden, varlıklarından ve temsil ettikleri değerlerden hep
korkmuşlardır. Öyle bir devirde yaşıyoruz ki, artık insanların rüyalarından ve
salih rüya görme ihtimallerinden bile korkulur konuma gelinmiş ve onlar
üzerinden aleyhte karalama kampanyaları tertip ediliyor. Onların sadece
kişiliklerini değil, dinin salih rüya olarak gördüğü rüyalarını bile
şahsiyetsizleştirme telaşına düşmüşler. Fikirlerin zehirli olduğunu düşünen bu
zalimler, artık rüyaların da zehirli olduğunu düşünme noktasına devrilmiş
olmalılar ki, böyle bir zihni çöküş de İslamcı zalimlere nasip oldu! Bu İslamcı
zalimler uzun süredir yolsuzluklarını unutturma adına halkın zihnini bulandırıp
dikkat dağıtmaya çalışıyorlar ve kara propagandalar yapıyorlardı. Onları, salih
rüyaların halkın bakış açısını etkileyip, yaptıkları büyüyü dağıtma
ihtimalinden bile titretecek bir kin, nefret ve korku sarmalına itecek ne tür
suçlar işlediler acaba?
Allah’ım! Yok mu bu zihin ve vicdan sefaletinin bir dibi!
Etiketler:
Cemaat,
Erdogan,
Fethullah Gulen,
Hocaefendi,
ruya,
Ruya seansi,
Ruya timi
3 Ekim 2016 Pazartesi
FİTNECİ DEVLET, BOZUK TOPLUM, ISLAHÇI CEMAAT
Bu yazı 3 Ekim 2016 tarihinde Yeniyonum.com (Baz Haber) de yayınlanan köşe yazısıdır.
Bazı yabancı kaynaklar 1942 yılı Varlık Vergisini anlatırken, amacını ‘yeni bir Müslüman burjuva sınıfı oluşturmak’ olarak ele alıyorlar. Oysa CHP dönemlerinden bahsediyoruz. Buna aslında seküler, laik ve Kemalist, hatta CHP’li ve ‘Türkçü’ (Türk değil) bir burjuva demek daha yerinde olur. Ya da, en azından, bu çizgideki bir rejime odun taşıyabilecek nitelikte olan herkes. O talihsiz süreç yaşanırken, Yahudiler çoğunlukla mallarını yurtdışına kaçırabildiler. Bu tür durumlara çoklukla maruz kalan bir topluluk oldukları için böyle tehlikelere hazırlıklılar. Hatta, bu tür reflekslerinden dolayı dünyada bankacılık sistemini ilk olarak Yahudilerin tesis ettikleri bile söylenir.
Rahmetli Oktay Sinanoğlu hoca ile Amerika’da yaptığımız meşealtı sohbetlerinden birinde anlatmıştı bunu bana. Yahudilerin böyle bir sistem geliştirmekteki amaçlarından birinin; sıkıntı anlarında varlıklarını, dünya üzerinde daha güvenli bölgelere en hızlı şekilde aktarabilmek olduğunu söylemişti. Görünen o ki; böyle bir kaosa hazırlıklı olmayan diğer ecnebi vatandaşlarimiz 1942 fırtınasına hazırlıksız yakalanmışlardı.
Bu olayda amaç sadece ekonominin değil toplumun da ‘Türkleşmesi’ idi; ama unutmayın ki bu tür Türkçülük anlayışları daha İttihat ve Terakki’nin ilk zamanlarından itibaren, gerçekte kendileri Türk olmayan bu kesimler tarafından sürekli suistimal edilmiş, Türkçülük adeta güce ve kontrole bir maske olarak kullanılmıştır. Atatürk’ün, ölümünün ardından devlet sistemi ve toplum mühendisliği çerçevesinde kutsanan bir konuma getirilmesi de yine Atatürk’ün kendi isteğiyle olmamıştır. Bu aşırı kutsama durumu, İttihadçı-Türkçü damarın; onun karizmasını, konumunu ve potansiyelini kullanmak istemesiyle ve Atatürkçülük-Kemalizm dediğimiz rejime dönüştürmesiyle oluşmuştur.
Bu nedenle de Türkiye’nin inşasında kullanılan ‘Türkçülük’, hastalıklı bir anlayıştır; fıtri ve doğal değildir. Bu anlayış sayesinde, Osmanlı’ya bağlı olan Arap ve diğer ulusların bünyeden daha kolay kopmaları sağlanmış ve bu akımlar Osmanlı’daki toplumsal çözülmeyi hızlandıran bir katalizör görevi görmüşlerdir. Diğer yandan da o mahiyetimizdeki uluslara, yine İngilizler tarafından öğretilen, ulusçuluk akımı ile de bu kopmalar hızlandırılmıştır. Yani içeride Türkçülük şeklinde beliren ‘Ulusculuk’, Osmanlı toplumunun dokusunu oluşturan değişik unsurlara da bir ideoloji olarak benimsetilmiştir. Bugün Perinçek ve Ergenekon Gladyosu ile temsil edilen ve Kemalizmin bir türevi gibi hareket eden Ulusalcı akım da yine bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bunun İngiliz aklından bağımsız olmadığı unutulmamalıdır.
6-7 Eylül 1955 olaylarında, Özel Harp eliyle, Kıbrıs bahane edilerek çıkan olaylarda daha çok Rum vatandaşlarına ait yerlere saldırıldı. Bunun için de Selanik’te Atatük’ün evine Rumlar tarafından bomba atıldığı iddia edildi. Kendi Gladyomuzun bir Türk’e yaptırdığı bu kışkırtıcı eylemden bir yıl evvel, bir İngiliz elçinin kendi ülkesine ‘Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin iyi ama kırılgan olduğu, Atatürk’ün evine yapılacak bir saldırının kaosa neden olabileceği’ şeklinde bir rapor gönerdiği de bilinmektedir. Yani, o olayda da İngiliz aklı ve İttihadçı Gladyo işbirliğinin izleri görülmektedir.
Başta Ermeniler olmak üzere tüm gayr-ı Müslüm vatandaşlarımızı etkileyen, 1942 Varlık Vergisi bir vergi uygulaması olarak lanse edilmiş; ama aslında tam bir gasp aracı olmuştur.
İnsanlar 15 gün içinde o ağır vergileri ödemek durumunda bırakıldılar. Malı olan malını ancak kelepir fiyatına satabildi, çünkü böyle zamanlarda toplumun sadece korku (itaat) damarları değil; çirkeflik damarları da ortaya çıkar. Tıpkı sıkılan bir bilekte damarın daha belirgin bir hale gelmesi gibi fırsatçılık zirve yapar! Bir önceki; ‘’Düşene Vuran Toplumdan, Herkese Vuran Topluma’’ başlıklı yazımızı hatırlayın! Bu dönemde, belirlenen sürede ‘vergisini’ ödeyemeyenler çalışma kamplarına gönderildiler. Bu kamplarda bazı yaşlı insanların öldükleri de söyleniyor.
Fırsatçılığın hortladığı, şartların zorlaştığı bu dönemde firmalar fiyatlarını arttırdılar ve böylece enflasyon şişti. Tüm halk da bundan etkilenmiş oldu. Bir de böyle kaos zamanları, kolay yoldan zengin olmak isteyen çevreler ve kişiler için fırsat zamanlarıdır. Olan hep sosyal pramidin en altındaki halka olur. Hem farklı motiflerle toplumu maniple eden liderlerin savaşını vererek canından ve malından olurlar, hem de kaos zamanı fırsatçılarının zulümleri yüzünden zor zamanlar geçirirler.
O dönemde Şükrü Saraçoğlu (CHP) hükümetinin kullandığı bazı söylemlere de bir göz atalım:
"Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz." Şimdi de 15 Temmuz çakma darbesi ardından Erdoğan’ın sarfettiği bazı ifadeleri hatırlayın: ‘Bu bize Allah’ın bir lütfu oldu’, ‘FETÖ’ye kanunlar kapsamında bir şey yapamıyorduk, normal şartlarda yapamadıklarımızı yapabiliyoruz artık!’ ‘Ne mahkemesi, teröristin mahkemesi mi olur.’ Sanırım bu benzerliklerdeki maksadım anlaşılmıştır.
Zaten AKP’nin son 15 yıllık eylemlerine baktığınızda kendi partici çevrelerini en hızlı yoldan zengin edip yeni bir yeşil sermaye oluşturmaya çalıştığını görüyoruz. Rakip olarak görülen başta Hizmet Hareketine ve kişilere bağlı tüm vakıf ve özel kurum ve kuruluşlara el konuldu, malları gasp edildi ve yüz binlerce masum insan hapishanelere dolduruldu. Üstelik bu sefer yapılan zulümlere ‘vergi’ gibi bir kılıf uydurma gereği bile görülmedi. İnsanlar kanundışı yöntemlerle, sadece Erdoğan’ın lafı üzerinden ‘terörist’ ve ‘hain’ ilan edildiler ve soygunlar böylece devlet terörü şeklinde işlenmeye başlandı. İster 1942 olsun, ister şimdiki talihsizlikler; olayların ardındaki Özel Harpçi Gladyotik akıl değişmediği için saçmalıklardan hiç kurtulamıyoruz. Bu noktayı, ‘’Cemaat Türkiye’yi Dava Manyağı Yaparsa’’ başlıklı yazımıza havale ederek, Saraçoğlu’nun diğer ifadeleriyle devam edelim.
"Bu memleket tarafından gösterilen misafirperverlikten faydalanarak zengin oldukları halde, ona karşı bu nazik anda vazifelerini yapmaktan kaçınacak kimseler hakkında bu kanun, bütün şiddetiyle uygulanacaktır.’’
"Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve laakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. (...) Biz ne sarayın, ne sermayenin, ne de sınıfların saltanatını istiyoruz. İstediğimiz sadece Türk milletinin hakimiyetidir."
Bugün Hizmet Hareketi’ne saldırılıp malları gasp edilirken ve AK Parti’nin 17-25 Aralık yolsuzluk dosyaları halkın gözü önünden kaçırılmaya çalışılırken kullanılan; ‘halkın olanı alıp halka veriyoruz’’, ‘’kanunlar dahilinde bunlara karşı bir şey yapamıyorduk’’, ‘’halkın zaferi’’, ‘’Yeni Türkiye’’, ‘’bizi kıskanıyorlar, iyiliğimizi istemiyorlar’’, ‘’hedef Erdoğan’’, ‘’faiz lobisi’’, ‘’kökü dışarıda hainler’’, ‘’sülükler’’ vb. şekillerdeki argümanları da bu gözle bir daha değerlendirin ve paralellikleri görün.
Böyle hatalarından ders al(a)mayan bozuk toplumlar, bizde olduğu gibi, benzer sorunları tekrar tekrar yaşarlar. Önceleri Ergenekon Örgütü eliyle 28 Şubat dönemi cinayetlerini, soygunlarını ve ekonomik krizlerini yaşadık. Şimdilerde ise Türkiye tarihinin belki de şimdiye kadar gördüğü en büyük hırsızlıkları ve gaspları yani AK Parti ve Erdoğan dönemi hırsızlıklarını yaşıyoruz.
Saraçoğlu hükümetinin, yeni (yandaş) burjuva sınıfı oluşturma ve toplumsal dokuyu etkileme kurnazlığı adına kullandığı toplumsal maniplasyon taktikleri ile, Ergenekon’un ‘laik rejim tehlikede’, ‘gerici-İran olmayacağız’ yaygaraları ve Erdoğan’ın ‘Yeni Türkiye’, ‘dış güçler’, ‘paralel devlet’, ‘FETÖ’ safsataları hep aynı şark kurnazlığı örnekleridirler. Yani bir hırsızlığı örtme çabası ve çuvalı halkın gözünden kaçırırken onlara seyrettirilen sihirbazlık maharetleridir tüm bu yaşananlar. Bunun siyasi karşılığı da ‘algı operasyonu’ veya ‘Psikolojik Harp Taktiği’dir.
6-7 Eylül 1955 hadiselerine geri dönelim. Bu talihsiz talan hadiseleri benzer çevrelerin etkisiyle hem de Demokrat Parti döneminde yaşandı. Bugün nasıl Gladyo, Hizmet Hareketi’ne karşı yaptığı tüm çirkefliklere AK Parti ve Erdoğan’ı alet ediyor, onların suç ve zaaflarını kullanıyorsa, o gün de Demokrat Parti’yi kullandığı çok açık. Zamanı geldiğinde de tüm suçlar Menderes’in boynuna asılan idam urganına takıldılar. Derin devletin olaylardaki organizatör rolü Menderes’in boynuna asılarak halka unutturuldu. Bu, elbette Demokrat Parti’nin hatalarını ve ihmallerini görmemek anlamına gelmez. Alet olmak da suçun ortağı olmaktır. Bugün Ergenekoncu Perinçek, açıkça; ‘Erdoğan bizim çizgimizde, ne dersek onu yapıyor’, ‘tasfiye listelerini biz verdik’, ‘bir sürü kaset dosyaları var’ vs. diyorsa, bunlar Erdoğan etrafında oluşan ve artık bir suç organizasyonuna dünüşmüş olan AK Partili kesimlerin suçlarını hafifletmez.
Özetle; her zaman söylediğim gibi, hatalarından ders al(a)mayan toplumlar ne terakki edebilirler ne de çürümüşlükten kurtulabilirler. Aynı hataların girdaplarında, aynı yılanlar tarafından sokulup dururlar. Amerikan toplumunun en beğendiğim yanlarından biri; belli dönemlerde hatalar yapsalar da, hatalarından ders alabilme konusunda bazı toplumsal ve hukuksal refleksler sergileyebilmeleridir.
Bizler İttihat ve Terakki döneminde yaşamaya başladığımız ve sonra onun uzantısı olan Gladyo ile de yaşamaya devam ettiğimiz sorunları artık knonik bir şekilde tekrar ve tekrar yaşamaya devam ediyoruz.
Umarım bir gün biz de daha şağlıklı bir toplum haline gelebilir, hatalarından ders çıkarmayı becerebilen bir kıvama gelebilir ve bu yönde gerekli olan birtakım onarıcı kaabiliyetleri geliştirebiliriz.
Ancak acı olan şu ki; bu reflekslerin gelişebilmesi yönünde belki de en ciddi faaliyetleri gerçekleştiren ve bu uğurda gerekli azmi sergileyen, en sistemli hareket olan Hizmet Hareketi’ni, yani en aktif ıslah edicisini, bugünlerde kudurmuşçasına bitirmeye çalışan ve bununla da ciddi zaman ve enerji kaybeden bir toplumuz aynı zamanda.
Bozuk bir toplumun bağrında hayat bulan, hırsız ve fitneci devlet anlayışı bütün hırsıyla ve gücüyle geleceğe ait tüm ümitlerimizi çalmaya ve kanımızı emmeye devam ediyor!
Bakalım gelecek yıllar, bu topraklara neler gösterecek!
Unutmayın!
Kutsal olan devlet değil; insanlığımız, adalet ve hakkaniyet ölçümüzdür! Geleceğimizin teminatı da devlet aygıtı değil; insanlarımızın kalitesidir.
Bu konu ile alaklı diğer bir yazımız:
Ganimet Diyerek Çalmak
Düşene Vuran Toplumdan, Herkese Vuran Topluma
Cemaat Türkiye’yi Dava Manyağı Yaparsa!
Etiketler:
1942,
6-7 Eylül,
AK Parti,
Cemaat,
Erdogan,
fitne,
Gladyo,
Hizmet Hareketi,
Ittihad ve Terakki,
Oktay Sinanoglu,
Ozel Harp,
Perincek,
Sukru Saracoglu,
toplum,
Turkculuk,
Varlik Vergisi
28 Eylül 2016 Çarşamba
DÜŞENE VURAN TOPLUMDAN, HERKESE VURAN TOPLUMA
Bu yazı 28 Eylül 2016 tarihinde Yeniyonum.com (Baz Haber) de yayınlanan köşe yazısıdır.
Tarihin,
olumsuz yönleriyle, hep tekerrür etmesinin temelinde de bu espri yatar. İhmal
edilen veya tedavi edilemeyen hastalıklar o toplumun bağrında tekrar
nüksederler. Bir nesil gider, ama arkadan gelenler de benzer zalimler,
despotlar, hırsızlar ve haysiyetsiz kişilikler tarafından yönetilmek zorunda
kalırlar. Hele bizimki gibi toplumlarda bunun olması için yeni bir neslin gelmesini
beklemeye bile gerek yoktur. Aynı nesiller, aynı yılanlar tarafından tekrar tekrar
sokulup dururlar da, hala düzelme yönünde hiçbir mesafe kat edemezler!
Efendimizin; ‘’Mü’min aynı delikten iki defa sokulmaz, ısırılmaz’’ şeklindeki
tavsiyesi o toplumda hiç özümsenmemiş gibidir adeta! Bir Batılı, bir karikatür
yaptı diye sokaklarda şiddet eylemleri yapan Müslümanlar, zaten bu sözün
gereğini yerine getiren bir maya tesis edebilmiş olsalardı şayet, bugün değerlerimize
hakaret etme cesaretini veya saygısızlığını kimse irtikab edemezdi.
Maya dedik,
onunla devam edelim. Mayasız yoğurt tutmaz derler! Bir milletin sağlıklı bir
toplum oluşturabilmesi için bir maya gerekir. Medeniyet geliştirebilmeyi
başarabilmiş her toplumda bu maya; temel ahlaki ve etik prensiplere dayalı bir
sistem geliştirebilme, temel hak ve özgürlüklere saygı duyma ve birlikte
yaşayabilme kültürü tesis edebilme yetenekleridir. Bu, maya hususiyeti taşıyan
kaabiliyetler toplumsal bilinç kabında; sabır, saygı ve azim harareti altında çoğalarak
bir kültür dokusu oluştururlar. Daha sonra da o kültürden yeni nesiller
yetişir, yine aynı koşullar altında.
Bizler bu
özelliklerimizi üç yüz yıldan fazla bir süredir kaybetmiş olan bir toplumuz.
Hatta öyleki;
bir mayadan yoğurt yapma konusu değil de, ‘bozuk sütten, bozuk kaymak olur’
esprisi bizi daha iyi tanımlar sanki. Evet! Toplumlar da süte benzerler. Zaman,
alttan kaynattıkça üstte kaymak birikir. İlk milletvekillerimizden Tahir
Efendi’nin bir sözünü mutlaka okumuşsunuzdur. Şöyle der; ‘’Bir şeyin altında ne
varsa kaymağı da o cinsten olur. Yoğurdun üstünde yoğurt kaymağı, sütün üstünde
süt kaymağı, şapın üstünde şap kaymağı bulunur.’’
Tam burada
Efendimizin, ‘’Nasıl olursanız, öyle
idare edilirsiniz’’ şeklindeki hadisini hatırlamamak mümkün değil. Hani,
Zalim Haccac’a da ders alır belki diye Hz. Ömer’in adaletini
hatırlattıklarında, onun; ‘’Sizler Ömer
zamanındaki insanlar olsaydınız, ben de Ömer olurdum’’ demesindeki yalın
gerçekliği de unutmamak gerekir.
Böyle bozulan
toplumlar, nefis girdaplarında yaşadıklarından; ilim, irfan ve vicdan
ekseninden kopup egonun, çıkarcılığın, hırsızlığın, adam kayırmacılığın,
şatafat ve lüksün, şımarıklığın, yalakalığın, iftiracılığın, hamasetin ve
şehvetin kaotik bireysellik çukurlarında başıboş gezinip dururlar. Böyle
bataklıklarda insana değer ve saygı ölçüleri yitirilmiş, birlikte yaşama azmi,
bilinci ve yeteneği de kaybedilmiştir. Her türlü korku bünyeyi sardığından,
yukarıda resmettiğim bütün hastalıklar ve daha da fazlası toplumsal bünyeyi
felç edip hareketsiz bırakmıştır. Ümitsizlik, aşağılık kompleksi, kimlik
sorunları, sürekli öfke ve eleştiri çamurları ile debelenip durulmaktadır
böylesi toplumlarda. Böyle bir toplumun fertlerini tek tek analiz etseniz büyük
çoğunluğunun ruh hastası olduğunu ve bünyelerini bir sürü fobyaların sardığını
görürsünüz. Cehalet şiarları olmuş, şarlatanlar baş tacı edilir hale gelmiş,
kabadayılık, yalakalık ve çıkarcılık geçer akçe olmuştur.
Alexis
Carrel, ‘’Bozuk karakterler kendilerini
hayata veremezler’’ der. İnsanlık rotasından çıkmış despotlardan tutun,
oradan hırsızlara, gaspçılara veya haksızlığı hak zanneden tüm insan
müsveddelerine bakın. Hepsi hayatın gerçekliğinden kopmuş, ya hırslarının, ya
enaniyetlerinin, ya kibirlerinin, ya da korkularının esiri olmuş; oralarda
mevzun birtakım boşlukları insanlara zulmederek ve onlara haksızlık ederek
doldurmaya çalışıyorlar.
Amerikalı
yazar Peggy Noonan da siyaset takıntısı olanlardan kaçının derken onların bu
yönlerine işaret eder sanki ve siyasetçilerin genellikle zeki ve ilginç
olduklarını ama doğalarında bir şey; bir delik, bir boşluk olduğundan ve onu
siyasetle kapatmaya çalıştıklarından bahseder. Yezid, Hitler, Mussolini, Lenin,
Stalin, Saddam, Kaddafi, Erdoğan ve daha bilmem kim varsa ekleyin listeye ve bu
çerçevede bir daha inceleyin onların hayatlarını ve eylemlerini.
Bediüzzman’ın
tesbitiyle devam edersek; bir aslan için bile aslında fıtri olan; ölü hayvan
bulup yemektir veya bir sürünün en zayıf, ölmek üzere olanına saldırmaktır.
Oysa denge bozulunca ki, bunun nedenlerini başka bir yazıda ele alırız, aslan
bir ceylanın bebeğine bile gayr-ı fıtri bir şekilde musallat olur. İnsanlar ve
liderler için de fıtri olan; adaletle, en azından, hakkaniyet ve ahlak
sınırları içerisinde iş görmektir. Bunu aşan liderler insanlık rotasından,
hayatın; o Carrel’in de işaret ettiği gerçekliğinden, benimse fıtrilikle ifade
etmeyi tercih ettiğim, dengesinden kaymışlardır. Böyleleri aslında ne
sahip oldukları liderliğin, ne devşirdikleri gücün, ne de elde ettikleri maddi
kazanımların bir hayrını görürler. Saddam ve Kaddafi’nin yağmalanan sarayları,
diğerlerininse bugün bile küfredilen itibarları yeterince aydınlatıcı olur bu
noktada sanırım.
Normal
insanlar için de bozuk karakter, aynı şekilde onları hayatın özünden koparır.
Her sahtekarlık, her yalan, her hırs, her öfke bir sonrakini doğurur ve insanı
korkuların, ümitsizliklerin, geçici anlık hazların girdabına hapseder. İslamın
özünden uzak, kültürel yanlışlıklar ve bid’atlarla yoğun, yüzeysel bir dindarlık
yaşayan insanlar için de böyledir bu. Vahyin ruhuyla aydınlanmış o
gerçeklikten kopuk olarak, şekilciliğin ağlarında çırpına çırpına yaşarlar
dinlerini. Böylece vicdanları yorulur. Aynı anda cehalete de maruz
kaldıklarından, basiret gözleri de kör olur. Her türlü haksızlığı irtikab
ettikleri halde içine hapsoldukları yüzeysel din anlayışının ifrat-tefrit
sarkacında sallanarak hayata ve dine tutunurlar.
Bu tür, bozuk
ve tefessüh etmiş, çürümüş insanların tesis ettikleri toplumlar da aynı durumdadırlar.
Onlar da hayatın gerçeklerinden kopmuş; medeni bir çizgide birlik, beraberlik,
karşılıklı sevgi ve saygı, adalet, hakkaniyet ve ahlak ekseninde bir yaşam
kaabiliyetlerini yitirmişlerdir. Onların fıtri olan çizgiden kopmaları da bu
şekilde olur.
Tüm buraya
kadar anlatmak istediklerimi bir daha gözden geçirin ve bizim toplumumuza bu
gözlükle yeniden bakın. Birbirinden nefret eden, ötekileştiren, birbirine
duygusal ve fiziksel tacizler uygulayan, kibirli, lüks ve rahat düşkünü,
fırsatçı, yalaka ve çıkarcı bir toplum olduk. Siz, bilumum hastalıkları da
ekleyebilirsiniz buna. Çocukluğumdan beri insanların içinde vakit geçiren
mesleklerde çalıştım. Toplumun her kesimiyle irtibatım oldu. Bu gözlemleri
kitabi olarak yazmıyorum.
Konuyu
yazının başlığı bağlamında daraltıp devam ettireyim.
Bizler
yukarıda sıraladığım hastalıklarımız ve zaaflarımızdan ötürü hep düşene vuran
bir toplum olduk. Sadece bizden olmayanları değil, zayıfı da hep ezdik, hor ve
hakir gördük. Çocukluğumun ilk anıları mahallemizde, hem de koca koca adamlar
tarafından, hep aşağılanan, alay edilen özürlü insanların hallerine acıdığım
tecrübelerle doludur. Sonra buna fakir ve düşmüş durumda olan insanların
gördükleri muameleler de eklendi. Ardından hemşehricilik, sınıfçılık,
çıkarcılık ve yalakalık ekseninde yaşadığım tecrübeler geldi. Kadınların,
özellikle de zor durumlara maruz kalmış olanlarının, toplum gözündeki konumları
eklendi buna sonra. Daha elit kesimlerle muhatap olmaya başladığımdaysa bu
sefer onların toplumun geri kalanına karşı olan bakışlarındaki yanlışlıklarla
tanıştım.
Zamanla bir
çok arkadaşlığın, dostluğun ve komşuluğun hatta akrabalığın çıkarlar tükenene
veya bencillik, rahatseverlik sınırlarına dayanana kadar sürdüklerini gördüm.
İnsanların birbirlerini ufak tefek şeyler ve hırslar yüzünden nasıl
sattıklarını ve bunu yaparken vicdanlarını, o kıt ama kendini kurnaz sanan
zekalarıyla, nasıl bastırdıklarını müşahade ettim. Bunu yaparken dini
argümanlara sığınan veya bacak bacak üstüne atarak kibirli tavırlarla çok
çağdaş ve eğitimli bir insanmış taklitleri yapanlara karşı ise hep özel bir
tiksinti ve acıma hissi duydum.
Eğitimli,
eğitimsiz, fakir, zengin, halk, siyasetçi… Hangi kesimden olursa olsun,
hırsızlık ve haksızlık yapan, başkalarını ezen insanların hallerini sürekli
analiz etmeye çalıştım.
Evet! Biz hep
düşene ve düşmüşe zulmeden bir toplum olduk. Bunları yaparken de, belki ayetin de
işaretiyle, aslında kendimize zulmediyorduk. Çünkü böyle bozuk insanlar olarak,
az önce işaret ettiğim gibi, bir yandan hayatın özünden kopuyorduk diğer yandan
da, en başta resmettiğim bozuk süt misali, kendimiz gibi bozuk ve karakter
yoksunu insanları başımıza tac etmeye başlıyorduk. Böylece bozuk bir kısır
döngünün içine kendimizi hapsediyorduk ve bu nedenle de zulümler hep yeni zulümleri
doğuruyorlardı.
Şimdilerde ise daha kötü bir noktaya
geldik. Artık sadece düşene vuran değil, herkese vuran bir toplum olma
noktasına doğru ilerliyoruz.
Özellikle Erdoğan ve AK Parti’nin ülkeyi getirdikleri nokta bir çıldırmışlık
hali adeta. Herkes birbirini boğazlamaya, gammazlamaya, malını gasp etmeye,
hakaret etmeye hazır ve bunu yapıyor da. Eskiden en azından benzer kesimler
arasında biraz anlayış ve muahbbet vardı. Erdoğan ile toplumun iskeleti olan
muhafazakar, dindar kesimler bile duygusal bir felce uğratıldılar. Toplumu
özetleyen tek duygu ‘nefret’ artık. Yüzbinlerce insanın malına ve özgürlüğüne
el konuluyor ve herkes susuyor. Daha da kötüsü, bunu fırsat bilerek, acaba
ganimetten bize ne düşer, devlette boşalan yerlere nasıl yerleşiriz, bu karambolde
daha çok nasıl çalarız, bizim kadrolarımızı nasıl yerleştiririz diyenlerle ve
benzeri hırslar ve beklentilerle geçiyor günler. Müslüman müslümana kudurmuş
bir köpek hırsıyla saldırıyor! Sırf bir adamın siyasi hırsları ve artık çuvala
sığmayan hırsızlık mızrağının üzerini örtme adına yapılıyor tüm bunlar ve ‘Yeni
Türkiye’, ‘Halife’ yalanlarıyla örtülüyor üstleri.
Aslında bu
yazıyı daha sonra yazmayı planlıyordum. Ancak, geçen gün gördüğüm bir gazete
haberi üzerine şimdi yazmaya karar verdim. Kirasını ödeyemeyip eşyalarıyla sokağa
atılan bir insan kalp krizi geçirip ölüyor ve diğer insanlarsa onun eşyalarını
yağmalıyorlar. ‘Müslüman’ bir ülkede oluyor tüm bunlar. 1999 depreminde enkaz
yığınlarının altında, çalınacak altın arayan bir halka ve yapılan yardımları evlerine
taşıyan devlet erkanına sahip bir ülke bu. 6-7 Eylül olaylarında Rum
vatandaşlarının malları gaspedilirken oturup seyreden dünkü halk ve yüzbinlerce
Hizmet mensubu masum insanın malları, mülkleri, iş yerleri ve özgürlükleri
gaspedilirken oturup seyreden; hatta bunlara ‘ganimet’ ve ‘oh olsun’ diyen de bugunkü
aynı halk…
Gerçek ıslah
edicilerine zulmeden böyle toplumlar, tıpkı Kur’an’da bahsi geçen ve Peygamberlerine
isyan edip onları öldüren topluluklar gibi, ya kendi kendilerini yok ederler ya
da İlahi adalet kılıcı ile cezalarını bulurlar. O da genelde, ayetle işaret
buyurulduğu gibi, başka bir zalimin zulmüdür genellikle…
Konu ile
ilgili diğer bazı yazılarımız:
Etiketler:
6-7 Eylül,
AK Parti,
Alexis Carrell,
Bediuzzaman,
Cemaat,
Erdogan,
Hizmet,
maya,
Peggy Noonan,
siyaset,
sut,
toplum
11 Ağustos 2016 Perşembe
CEMAAT, TÜRKİYE’Yİ DAVA MANYAĞI YAPARSA!
Bu yazı 12 Ağustos 2016 tarihinde Yeniyön.tv (Baz Haber) de yayınlanan köşe yazısıdır.
Kullandığım başlık bazılarınıza abartılı geliyor olabilir. Özellikle de içinden geçtiğimiz şu günlerde; ortalık toz duman bir vaziyette ve kaos içinde ilerlemekte iken bu ihtimal çoklarına uzak; hatta imkansız bir ihtimal gibi görünebilir. Bugünlerde bir şarkıcının bile ‘zorunlu’ ‘demokrasi mitingine’ katılmaması sorun oluşturabiliyor. Hele yanında bir de mitinge ‘’şov’’ demişse, ‘halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek!’ ‘suçundan’ hakkında soruşturma açılabiliyor.
Bu tek yazıda bile kaç tane tırnak içinde ifade kullanmak zorunda kaldığıma bakın. Propaganda malzemesi yapılan kavramların içlerinin boşaltıldığı, ironi dili kullanmadan kavramlara dokunamadığımız anormal bir dönemden geçiyoruz.
15 Temmuz ‘darbe’ eyleminden itibaren ülke adeta tımarhaneye döndü. Gerçek darbelerde bile bu kadar travma yaşamamıştı bu toplum. Erdoğan ve AKP’li çevreler ne darbeyi yapan ekibin yönetim kadrosunu açıklayabildiler ne de darbeyi kimden veya saat kaçta haber aldıkları konusunda toplumu ikna edebildiler. Ancak daha darbenin birinci dakikasından itibaren ‘FETÖ’ yani ‘paralelin’ sorumlu olduğunu açıkladılar. Yani kendilerine göre ‘ispatlanmış’ ve adrese teslim göndermelerle hedef göstermekte gecikmediler.
Zaten son üç yıldır ‘paralel’ diyerek Hizmet Hareketi’nin yüzlerce okul, dershane, hastahane ve diğer kurum ve kuruluşlarını kayyımlar atamak suretiyle gasp etmişlerdi. 15 Temmuzdan sonraki süreçte de hukuki bir yönteme dayanmadan sadece hedef gösterme yoluyla kalan tüm kuruluşlarına el konulmuş veya kapatılmış oldu. Bununla da yetinmeyip yüzbinlerce insanı ya hapsederek, ya işinden ederek, ya soruşturarak ya da fişleyip korkutarak mağdur ettiler ve etmeye de devam ediyorlar. Tehdit edilen bir sürü insan var. Yurtdışındaki bir gazeteciye baskı yapmak için eşini hapse attılar ve bunun gibi başka örnekler de var. Daha geçen gün Erdoğan, bu harekete mensup arkadaş ve komşularını ispiyonlamalarını istedi insanlardan.
Bizzat partili görevlilerden ve devlet görevlilerinden, bazı iş adamlarını arayarak haraç isteyen kişiler var. Tabandaki AK Partililerin bu tür gasplardan haberleri olmuyor. Kulaklarına biraz su kaçsa da bu sefer parti liderliğinin ve Havuz yazarlarının ‘hak ediyorlar’ propagandası ile illüzyona uğratılıyorlar. Şimdilerde birtakım ‘hocaları’ ve ‘trolleri’ kullanarak Cemaat mallarının ‘ganimet’ olduğunu ve kendilerine ‘helal’ olduğunu yayıyorlar.
Yani anlayacağınız son üç-dört yıldır yaşatılan mağduriyetlerin hem kurumsal hem de bireysel bazda haddi hesabı yok. Sadece maddi kayıpları kabaca hesap etseniz 100 milyar dolarlık rakamlardan defter açarak başlarsınız. Buna bir de kazanç, sermaye, itibar kayıpları ile zamana bağlı zarar faizlerini de ekleseniz dudak uçuklatan rakamlara ulaşırsınız. Bunlar sadece kurumsal kayıplar. Bir de bu kurumların mağdur edilen, hakları hukuksuzca gasbedilen yüzbinlerce çalışanını ve Hareketin zarara uğratılan diğer mensuplarını da ilave ederseniz tazminat değerlerinin ulaşacağı rakamları hesaplamak için bir üniversitede kürsü kurmanız gerekecektir.
Şimdi sıkı durun ve bir süre önce yazdığım ‘’Diploma Sahte Çıkarsa Ülke Göçer mi?’’ başlıklı (bölüm 1) ve (bölüm 2) iki yazıyı tekrar okuyun. Orada bazı iddialarda bulunmuş ve kabaca şuna dikkat çekmiştim. Eğer yaşanan tüm bu hukuksuzluk ve gasp süreçleri üzerine bir de Erdoğan’ın diploması sahte çıkarsa asıl hukuk ve tazminat depremi o zaman patlar demiştim. Zira, öyle bir durumda Erdoğan’ın tüm imzaları ve onayladığı hükümetler ve onların icraatları da dahil olmak üzere hükümsüzlük keyfiyeti kazanacağından tüm devlet aygıtının o kişiler eliyle cadı avları ve gasplara alet edilmesinin faturası devlet sistemini iflas ettirebilir.
Tazminatlar eksponensiyel (üstsel) bir şekilde katlanarak artarken, o depremin etkisi tüm toplumu vuracağından daha çok vatandaşa ve kuruma tazminat talep etme imkanları doğmuş olacaktır. Trilyon dolarlık yurtiçi ve yurtdışı tazminat davalarının yükünü, zaten her an patlamaya hazır bir ekonomisi olan, bu ülke kaldıramaz ve iflas eder.
Süreçte, özel şirketlere bile el konuldu ve gasplar yapıldı. Halen insanlara hapishanelerde yargısız mağduriyetler ve işkenceler yaşatılıyor. Tüm devlet kurumları son üç yıldır bu hukuk dışı uygulamalara alet edilmiş durumdalar. O pisliklere bulaşmış devlet görevlilerinin ödemek zorunda kalacakları tazminatlar veya hukuk süreçleri bile devlet sistemini kilitlemeye yeter. LAHEY ve benzeri uluslararası mahkemelerde açılacak davaları zaten denkleme hiç dahil etmiyorum. Ayrıca, AK Partililerin yurtdışına kaçırdıkları iddia edilen veya ileride kaçırabilecekleri paraların (çünkü buna zemin hazırlayan bir yasa geçirdiler) ve bunlarla mağdur edilen ve edilebilecek tüm ulusal ve uluslararası banka, şirket ve müşterilerin tazminatları da eklendiğinde yıkımın boyutları daha da artacaktır. Wikileaks belgeleri, daha şimdiden, AK Partili çevrlere ait yüzlerce off-shore hesap olduğunu iddia etmişti.
Erdoğan’ın ileriye dönük olarak böyle bir kaostan çıkabilmesinin tek yolu mutlak diktatörlük ilan ederek geçmişi silmeye çalışmaktır ki bu 1980 darbecilerine bile nasip olmadı. Zaten 15 temmuz ‘darbe’ hadiselerine de bu gözle bakmakta yarar var. En azından girişim sonrası yaşanan fırsatçı sürece…
O yazıda bir iddiada daha bulunmuş ve Erdoğan sonrası devlet trenine ister eski Gladyotik yapılar isterse de güvenilir-reformist bir devlet aygıtı kaptanlık yapsın, bence Erdoğan’ın diploma meselesini örterler ve konunun üzerine çok gitmeden sadece işledikleri suçlar üzerinden onları yargılarlar demiştim.
Evet! Gelecekte ülkenin karşılaşabileceği ciddi bir durumu bu şekilde özetlemek mümkün. Tabiki ondan önce elimizde sağlam ve itimat edilir, ekonomisi ayakta bir devlet kalacak mı onu da düşünmemiz gerekiyor. Bölgemiz gittikçe karışıyor. Demokrasi ve adalet felç edildi. Halk birbirine düşman hale getirildi. Ülkenin Ortadoğu’da bir savaşın içine çekilmek istendiği de çok açık. Ordu ve güvenlik birimleri darmadağın edildi. Ülke gün geçtikçe; güvenlik, istihbarat ve ekonomik kalkınma yönlerinden her türlü tehdide karşı daha da savunmasız bir hale getiriliyor. Ve bu devlet hala kendi halkına karşı bir fişleme, gasp ve zulüm savaşı vererek iç enerjisini ve gelecek umutlarını tüketiyor.
Gelecek nasıl şekillenecek; kısmetse birlikte göreceğiz. Zulüm uzun sürmez! Zira, ‘’zulüm ile abad olunmaz!’’ demiş atalarımız. Adalet bir gün mutlaka geri gelir. Adalet treninin ufukta belirdiğini gördüğünüz gün bence bugün mağdur edilen Hizmet gönüllülerinin gönlünü almaya ve kendinizi affettirmeye bakın derim. Çünkü, affetmeyip haklarını sonuna kadar talep ve tahsis etme yolunu seçerlerse; sizleri, argo tabirle, ‘dava ve tazminat manyağı’ yapabilirler.
Erdoğan sonrası külleri üzerinde oturduğunuz ülkenin de buna gücü olmayacaktır! Ayrıca, daha önceki yazılarımda işaret ettiğim gibi, zaten yeniden inşa etmeniz gereken ülkeyi onların yardım ve desteği olmadan kısa sürede tamir etmeniz de pek mümkün değil…
Ee! İşin bir de Ahiret Hesabı tarafı var tabi! Bugünkü zulümler burada affedilseler bile, ötede azap çekirdekleri olarak filizlenmeye başladılar bile!
25 Temmuz 2016 Pazartesi
FETHULLAH GÜLEN’İ VE CEMAAT’İ NEDEN SEVMİYORLAR?
Bu yazı 25 Temmuz 2016 tarihinde Yeniyön.tv (Baz Haber) de yayınlanan köşe yazısıdır.
15 Temmuz darbe girişimi Türkiye’nin önemli dönüm noktalarından biri olacak şüphesiz. Matematikle iştigal edenler bilirler. Bir fonksiyonun ikinci türevi alındığında onun sıfıra eşit olduğu nokta aynı zamanda fonksiyonun grafiğinin de yön değiştirdiği noktadır. Fonksiyon da iki derece düşmüştür artık.
Tüm darbeler de böyledir. Demokrasi gibi üst bir sistemi derece derece düşürürler ve ona yön değiştirtirler. Sosyal anlamda bu toplumsal zihnin, gelecek ümidinin, kendine güvenin, kimlik gelişiminin, birlikte yaşama yeteneğinin ve daha birçok sosyal, psikolojik, zihinsel, politik ve ekonomik dinamiğin felce uğratılması demektir. Toplum yıllarca geriye sürüklenir; ümitsizliğe düşer ve iradesi sarsılır.
Hizmet Hareketi de toplumun diğer birçok kesimi gibi hep darbelerin karşısında oldu. Hareketin kendini iyi ifade edemediği durumlar mutlaka olmuştur; ancak bu, Hareketin bu noktadaki samimiyetini değiştirmez. Ayinesi iştir kişinin, hükümetin iftiralarına bakılmaz! Hareketin şimdiye kadarki tüm gayretleri hep demokrasi yörüngeli olmuş ve devlet imajının sarsılmaması yönündeki hassasiyeti hep ön planda kalmıştır. 28 Şubat post-modern darbesinin en önemli hedefi Hizmet hareketi olmuştur. Bugün birilerinin Erbakan’a kayıtsız şartsız destek vermediği için onu darbe yanlısı gibi lanse etmeye çalışmaları ya bilgisizlik ya da art niyet eseridir. Hareket, Erbakan’ın o süreçte yaptığı bazı hataları, darbe ortamına sebep olacağı için, kendi felsefesi gereği onaylamamış, uyarılar yapmış ve o yanlışların ve birtakım tuzakların içine çekilmeyip; doğru ama zor ve riskli olanı yapmıştır.
Siyasal İslamcı kesimlerin Said Nursi’ye soğuk durmalarının nedeni onun siyaset güdümlü devlet dizaynı anlayışı yerine Cumhuriyet sistemine sıcak bakması ve İslamcı bir devlet gücüyle İslam’ı topluma yayma hedefi yerine, tabandan; yani bireyden başlayan iman inşası anlayışını gaye edinmesidir. Yani Nursi, sistemi eli geçirip, Araplarda olduğu gibi, İslamı tatbik etmek (enforce) yerine, sistem içinde insana odaklanmayı esas almıştır. Buna rağmen, insanların böyle bir dirilişe geçmesinin kendisi için en büyük tehlike olduğunu idrak eden kurnaz rejim koruyucular tarafından en büyük düşman olarak görülmüş ve hayatı kendisine zindan edilmiştir. Çünkü Nursi, sisteme entegre olup devletin alimi olmak yerine iman hizmetinin özgür vadilerinde çile çekmeyi tercih etmiştir.
Dikkat edin! Rejim koruyucusu odaklar göstermelik müdahaleler dışında aslında siyasi İslamcı hareketler, politize dini gruplar ve hamasi-fundamentalist gruplar ile bu denli uğraşmamışlardır. Oysa yüzeysel olarak bile baksanız devleti ‘dar-ul harp’ ilan etmiş, onu ele geçirilmesi gereken bir aygıt olarak algılamış, hatta bugünkü örneklerinde gördüğümüz gibi, yolsuzluk yaptıklarında bile ‘güçlenmek için yapabiliriz!’ fetvaları ile hareket eden bu gruplar rejimin en büyük düşmaları olmaları gerekirken, sistem onlarla hep kontrollü bir ilişki yürütmüştür. Onlardan büyük bir tehlike gel(e)meyeceğini anlamıştır. Zira, hakikat noktasından bakarsanız siyasi ve toplumsal dizayn tecrübesine ve kurmay zekasına sahip bu odaklar, kendileri için asıl tehlikenin nereden gelebileceğini iyi bilmektedirler. O da; bilinçlenmiş, eğitim düzeyi yükselmiş, ahlaki olgunluğu ve iman inşasını, kültürel İslam sembolleri ile yaşamanın üzerine çıkartmış, kaabiliyetli, hesap sorabilen, birleştirici, bağımsız düşünebilen nesillerin varlığıdır. Bunu gerçekleştirebilmenin yolu da çıkar endeksli, yalan yörüngeli, toplumsal maniplasyon heveslisi siyaset mekanızması değildir. O, Said Nursi ve daha önceki müceddidlerin izledikleri insan merkezli iman-akıl mekanizmasının çalıştırılması yoludur. Hakkı güçte değil; hakka sadakatte arayan anlayıştır. Peygamberlerin mirası da budur.
Daha önce bir yazı vesilesiyle arzetmiştim: Peygamberlik mesleğinin özü ve nihai hedefi de; bireyi, vahiy destekli iman nuru ile güçlendirmek (empower) ve eğitmek suretiyle ruh ve iman yörüngeli bir toplum inşa etmektir. Aksi halde her Peygamber tek tek insanlarla kanaviçe örer gibi ilgilenmektense yani çileli tebliğ ve temsil yolunda ilerlemektense, devlet ve hükümet ile işe başlama yolunu tercih ederlerdi. Hz. Muhammed de Peygamberliğinin ilk yılında Mekkelilerin kendisine teklif ettiği makamı ve gücü tercih edebilirdi. Böylece bizler, marangozluk ve çobanlık yapan Peygamberlerin değil de; hep hükümdarlık yapmış olan Peygamberlerin hayatlarını okuyor olurduk. Nursi’ye ve Gülen’e göre dinin ancak yüzde 5’i siyaset ve devlet, geri kalan yüzde 95’i ise iman ve tevhiddir. O da tek tek bireylere odaklanmakla gerçekleşebilecek bir sabır ve çile yoludur.
İşte tıpkı Nursi gibi Fethullah Gülen de aynı felsefeyi merkeze almış ve onun temellerini attığı binanın inşaatına devam etmiştir. Yani tabandan gelişen (grassroots) bir toplumsal inşa anlayışıyla insana odaklanmış, kendisine zamanında siyasi teklifler yapılmış olmasına rağmen, o da Nursi gibi zor ve zahmetli olanı tercih etmiş ve iman-akıl dengesini temsil edebilecek insan yetiştirmeye odaklanmıştır. Said Nursi’nin buraya kadar özetlediğim yönlerini hep aşağılamış ve eleştirmiş olan dini-siyasi kesimler, onun devamı olan Gülen’i de kabullenememişlerdir. Duyulan hasedin hatta bazılarının onları tekfir bile etmelerinin nedeni işte bu basit, gereksiz ve pasif gördükleri anlayışın başarılı olmasıdır. Önce eleştirip fakat sonra kısmen taklit etmeye çalışmalarının; ama yine de eleştirmekten vazgeçememelerinin temel nedeni de budur.
Onların hep ‘dar-ul harp’ olarak kabul ettikleri, ‘kendisine karşı gelişilmesi gereken’ bir devlet aygıtı yerine, Gülen’in mevcut sistem ile kavga etmeden, onunla barışık bir şekilde, onunla gelişmeye ama bağımsız faaliyet yürütmeye odaklı anlayışı onlar için hep eleştirilen bir nokta olmuştur. Diğer Nurcu grupların Gülen’i eleştirmesinin nedeni de siyasi aygıta olan bu mesafesi ve bağımsızlığıdır. Hatta, AK Partili siyasi İslamcı kesimlerin bugünlerde Gülen’i ve Hareketini ‘hain’ ilan etmelerinin özünde yatan sebep sadece Hareketin varlığının kurdukları düzene alternatif oluşturması değil, kendilerinin devlet aygıtını artık ele geçirmiş! oldukları ve İslam’ın belki de tayin edecekleri bir Halife eliyle topluma dayatılmaya, tatbik edilmeye (enforce) – ki bu El Kaide ve DAEŞ (IŞİD) gibi Selefi örgütlerin de felsefesidir – hazır olunduğu böyle bir zamanda hala kendilerine ‘biat’ etmeyip bağımsız kalmayı tercih etmesidir. Gülen, Hareketin en çok desteğe ve paraya ihtiyacı olduğu ilk bebeklik yıllarında bile Arabistan’ın teklif ettiği maddi desteği, ‘bu Hareket, bu milletin harcıyla yoğrulmalı’ prensibi doğrultusunda red etmiştir.
Her İslami hareketi aynı torbaya koyup dövmeye alışmış olan Atatürkçü, laik kesimlerin de göremediği bir nüans, bir felsefe farklılığı var bu anlattıklarımda. Gülen ekolünün özü, İslam’ın rahatça ve özgürce yaşanabileceği, temsil ve tebliğ edilebileceği, insanların kültür Müslümanlığından çıkarılıp iman-akıl-ihsan-ihlas eksenli bir İslamı yaşayabilecekleri bir toplumun inşasıdır ya da (eğer olsaydı) ona katkıda bulunmaktır. Bu da iki şeyle mümkün olabilir. Müslüman nesillerin eğitilip bilinçlendirilmesi ve onların yardımıyla toplumda sistemleşmenin temin ve tesis edilip, birlik ve birlikte yaşama duygusunun, ki bu da eğitimle olur, başarılabilmesidir. Siyasi ve Selefi felsefelerin aksine, Nursi’nin Cumhuriyet fikrini beğenmesi gibi, Hareketin bu herdefi; güçlü ve sağlıklı demokratik bir laik hukuk devletinde de gerçekleştirilebilir. Bunun için illa; siyasi İslam’da olduğu gibi devletin ele geçirilmesi ve onun gücüyle, ‘’Şeriat’’ (ki bugün yanlış yorumlanıyor) desenli, aktif devletçi bir İslami yorumun halka dikte edilmesi gerekmemektedir. Bu örnekler Arabistan ve İran’da zaten görülmektedir ve başarıları ve İslamın özüyle uyumları! da ortadadır. Tevhid yolunun böyle bir siyaset trenine binmesi; onun hedeften sapması ve tarihteki örneklerinde görüldüğü gibi devletle angaje olarak İslam’ın özünün zarar görmesi anlamına gelir.
Bizim ülkemizde temel sorun; Atatürkçü, laik, ulusalcı, Kemalist vb. kesimlerin kısaca hakim ve baskın unsurların bu olgunlukta olamamaları ve yanlış bir milliyetçi-devletçi-seküler-laik rejim anlayışıyla hareket ederek Müslümanları, Alevileri, Kürtleri vb. alt grupları sindirmeye, kontrol etmeye çalışmaları ve bunu yaparken de ötekileme, korku üretme, dışlama, kontrol etme, ezme vb. antidemokratik ve ilkel yöntemleri tercih etmeleridir.
Cemaat gibi gruplara atfedilen ‘gizlilik’ ve ‘şeffaf olmama’ gibi suçlamalar daha çok aşırı önyargılardan ve düşmanlıklardan beslense de kısmen var olan yönleri de aslında sistemin uyguladığı bu baskıcı ve tehditkar özelliklerinden dolayıdır. Yani, böyle hastalıklı bir devlet anlayışında bağımsız kalabilmenin, sahip olduğun felsefeye göre soluk alabilmenin ve var olabilmenin bir neticesi de tam şeffaf olamamaktır. İlk Hristiyanlara yer altında şehirler kurdurup orada gizlice yaşatan zulümlerin bugünkü versiyonu; bu kesimlerin art niyetli olmalarından değil; bir gereksinim olarak bazı eylemlerini yarı şeffaf bir şekilde yürütmek zorunda kalmalarıdır. Tamamen özgür ve hukuksal zemini sağlam toplumlarda birçok dini, etnik ve sosyal grup gayet şeffaf bir şekilde faaliyetlerini yürütmektedir. Amerika’da bunun birçok örneğine şahit olmuşumdur.
İşte temel hareket noktası bu olan Hareket;
Her zaman insanları sokaklardan ve hamasi eylem ve söylemlerden uzak tutmuştur,
Toplumun eğitim ve ahlak seviyesine derece atlatmıştır,
Diyalog çalışmalarıyla hem kendi üyelerine hem de toplumun diğer kesimlerine birlikte yaşama ve farklılıklara saygı duyma anlayışını aşılamaya çalışmıştır. Bunun da ancak sağlam bir demokratik ve hukuk devleti gerektirdiğini savunmuştur.
Yurt dışına açılıp ülke insanının Atatürk’ün de hayali olan ‘çağdaş medeniyetler düzeyine’ ulaşması amacıyla ufkunun gelişmesine ön ayak olmuştur ve toplumu, içine kapanık atıl bir vaziyetten, önüne hedef koymak suretiyle, kurtarmaya çalışmıştır,
Felsefesi ve eğitime verdiği ağırlıkla ve bu dinamiğin oluşturduğu sosyal enerjiyle PKK terörü sorununun çözümüne dönük en etkili çalışmayı yapmıştır. O nedenle de PKK için silahlı Hizbullah örgütü bile tehdit olamamışken ve askeri yatırımlar çözüm sunamamışken; Hareket, PKK için en tehlikeli düşman haline gelmiştir. Çünkü Hareket, PKK’nın suistimal ettiği toplumsal sorunları çözmeye başlamış ve yöre halkının eğitim düzeyini yükseltmiştir. PKK, ancak AKP’nin ‘Çözüm Süreci’ adı altında yaptığı siyasi hatalar ve Cemaat’in bölgedeki faaliyetlerinin önlenmesi sayesinde tekrar güç kazanabilmiştir.
Bu kendine has yöntemi, felsefesi ve çalışmaları yüzünden de Hareket sürekli olarak, en çok da Müslüman grupların sözlü saldırılarına, tacizlerine ve hışmına uğramıştır. Hatta bazı gruplar Hareketi İslami görmemiş, onu küfür içinde olmakla suçlamış ve komplo teorileri ile yatıp kalkan bazıları da onu yabancı istihbarat örgütlerinin maşası olarak lanse etmeye çalışmışlardır. Bugün bile, hem Ergenekoncu çevrelerin hem de AK partili bazı bürokratların Hareketi ülke içinde CIA-MOSSAD ajanı gibi göstermeye çalışmalarının; ancak yurt dışında ise o ülke insanlarını ‘burada İslam’ı yaymak ve sizi Müslümanlaştırmak istiyorlar’ diyerek korkutmaya çalışmalarının altında bu bakış açıları ve art niyetler yatmaktadır. Türkiye’deki diğer Müslümanları Hareketten uzak tutmanın ve onun başarılarına sempati duymaktan alıkoymanın en etkili yöntemi de budur.
Şimdi herşeyi toplayalım ve günümüze gelelim.
Böyle bir Hareketin 15 Temmuz’da gerçekleşen darbe teşebbüsünün arkasında olduğunu iddia etmek sadece bir art niyet ve bir hedef saptırma gayretidir. Yabancı ülkeler ve dünya medyası da buna inanmamaktadır. Gülen’İn, ‘’uluslararası bir heyet darbeyi araştırsın!’’ çağrısı da bu konudaki kendine güvenin bir göstergesidir. Cemaatin daha darbe girişiminin ilk dakikasından itibaren hedef tahtasına konulması ve darbe yapmakla suçlanması, 17-25 Aralık’dan itibaren Erdoğan eliyle bitirilmeye çalışılan bu sosyal oluşumun linç edilme kampanyasında oynanan son perdedir.
Darbeye teşebbüs etmek; Gülen’in, resmini çizdiğim felsefesine de, İslami anlayışına da, demokrasiyi; diğer Müslümanların tacizlerine rağmen şiar edinmiş bir lider oluşuna da, yurt dışında özellikle Batı’da kazandığı saygınlık ve güvenilirliğe de terstir. Yıllarca AK Parti yönetiminin demokrasi treninden inmemesi için çabalayan da, onu darbe kapılarını kapatacak sivil bir anayasa yapmaya teşvik eden de bu Hareket olmuştur. Bu gayretin önemi ve varlığı sonradan anlaşılacaktır. Çünkü geldiğimiz noktada AK Parti ülkeyi gittikçe otoriterleştirmekte, hukuk ve demokrasi rayından çıkartmakta, gittikçe bir Muhaberat devletine dönüştürmekte ve Batı’dan gittikçe uzaklaştırmaktadır. Toplumdaki mevcut önyargılar ve oluşturulan cinnet hali bunu şimdilik perdelemektedir. Ama bu sis perdesi yakında dağılacak ve gerçekler ortaya çıkacaktır.
Toplum, Hizmet Hareket’ini Erdoğan sonrası oluşacak enkazın üzerinde derin derin düşünürken keşfedecek ve sahiplenecektir. Fethullah Gülen’in, yaşanan bu uzun sürecin daha en başında ‘’affetmeye hazır olun!’’ demesini sağlayan motivasyon işte bu sonu gören basiretidir. Çünkü topluma küsmüş olan bir hareket, toplum kendisine en çok ihtiyaç duyacağı bir anda ona yardım elini uzatmayabilir! Bu da kardeşlerinin ihanetine rağmen onları affeden ve onlara yardım eli uzatan Yusuf mesleğine terstir…
Cemaat ve AKP ekseninde 15 Temmuz darbe konusunu irdelemeye kısmetse devam edeceğiz.
Etiketler:
AK Parti,
Cemaat,
darbe,
Emre Uslu,
Erdogan,
Fethullah Gulen,
hased,
Hizmet Hareketi,
iman,
İslam,
İslamcı,
Said Nursi
FETHULLAH GÜLEN’İ VE CEMAAT’İ NEDEN SEVMİYORLAR?
Bu yazı 25 Temmuz 2016 tarihinde Yeniyön.tv (Baz Haber) de yayınlanan köşe yazısıdır.
15 Temmuz darbe girişimi Türkiye’nin önemli dönüm noktalarından biri olacak şüphesiz. Matematikle iştigal edenler bilirler. Bir fonksiyonun ikinci türevi alındığında onun sıfıra eşit olduğu nokta aynı zamanda fonksiyonun grafiğinin de yön değiştirdiği noktadır. Fonksiyon da iki derece düşmüştür artık.
Tüm darbeler de böyledir. Demokrasi gibi üst bir sistemi derece derece düşürürler ve ona yön değiştirtirler. Sosyal anlamda bu toplumsal zihnin, gelecek ümidinin, kendine güvenin, kimlik gelişiminin, birlikte yaşama yeteneğinin ve daha birçok sosyal, psikolojik, zihinsel, politik ve ekonomik dinamiğin felce uğratılması demektir. Toplum yıllarca geriye sürüklenir; ümitsizliğe düşer ve iradesi sarsılır.
Hizmet Hareketi de toplumun diğer birçok kesimi gibi hep darbelerin karşısında oldu. Hareketin kendini iyi ifade edemediği durumlar mutlaka olmuştur; ancak bu, Hareketin bu noktadaki samimiyetini değiştirmez. Ayinesi iştir kişinin, hükümetin iftiralarına bakılmaz! Hareketin şimdiye kadarki tüm gayretleri hep demokrasi yörüngeli olmuş ve devlet imajının sarsılmaması yönündeki hassasiyeti hep ön planda kalmıştır. 28 Şubat post-modern darbesinin en önemli hedefi Hizmet hareketi olmuştur. Bugün birilerinin Erbakan’a kayıtsız şartsız destek vermediği için onu darbe yanlısı gibi lanse etmeye çalışmaları ya bilgisizlik ya da art niyet eseridir. Hareket, Erbakan’ın o süreçte yaptığı bazı hataları, darbe ortamına sebep olacağı için, kendi felsefesi gereği onaylamamış, uyarılar yapmış ve o yanlışların ve birtakım tuzakların içine çekilmeyip; doğru ama zor ve riskli olanı yapmıştır.
Siyasal İslamcı kesimlerin Said Nursi’ye soğuk durmalarının nedeni onun siyaset güdümlü devlet dizaynı anlayışı yerine Cumhuriyet sistemine sıcak bakması ve İslamcı bir devlet gücüyle İslam’ı topluma yayma hedefi yerine, tabandan; yani bireyden başlayan iman inşası anlayışını gaye edinmesidir. Yani Nursi, sistemi eli geçirip, Araplarda olduğu gibi, İslamı tatbik etmek (enforce) yerine, sistem içinde insana odaklanmayı esas almıştır. Buna rağmen, insanların böyle bir dirilişe geçmesinin kendisi için en büyük tehlike olduğunu idrak eden kurnaz rejim koruyucular tarafından en büyük düşman olarak görülmüş ve hayatı kendisine zindan edilmiştir. Çünkü Nursi, sisteme entegre olup devletin alimi olmak yerine iman hizmetinin özgür vadilerinde çile çekmeyi tercih etmiştir.
Dikkat edin! Rejim koruyucusu odaklar göstermelik müdahaleler dışında aslında siyasi İslamcı hareketler, politize dini gruplar ve hamasi-fundamentalist gruplar ile bu denli uğraşmamışlardır. Oysa yüzeysel olarak bile baksanız devleti ‘dar-ul harp’ ilan etmiş, onu ele geçirilmesi gereken bir aygıt olarak algılamış, hatta bugünkü örneklerinde gördüğümüz gibi, yolsuzluk yaptıklarında bile ‘güçlenmek için yapabiliriz!’ fetvaları ile hareket eden bu gruplar rejimin en büyük düşmaları olmaları gerekirken, sistem onlarla hep kontrollü bir ilişki yürütmüştür. Onlardan büyük bir tehlike gel(e)meyeceğini anlamıştır. Zira, hakikat noktasından bakarsanız siyasi ve toplumsal dizayn tecrübesine ve kurmay zekasına sahip bu odaklar, kendileri için asıl tehlikenin nereden gelebileceğini iyi bilmektedirler. O da; bilinçlenmiş, eğitim düzeyi yükselmiş, ahlaki olgunluğu ve iman inşasını, kültürel İslam sembolleri ile yaşamanın üzerine çıkartmış, kaabiliyetli, hesap sorabilen, birleştirici, bağımsız düşünebilen nesillerin varlığıdır. Bunu gerçekleştirebilmenin yolu da çıkar endeksli, yalan yörüngeli, toplumsal maniplasyon heveslisi siyaset mekanızması değildir. O, Said Nursi ve daha önceki müceddidlerin izledikleri insan merkezli iman-akıl mekanizmasının çalıştırılması yoludur. Hakkı güçte değil; hakka sadakatte arayan anlayıştır. Peygamberlerin mirası da budur.
Daha önce bir yazı vesilesiyle arzetmiştim: Peygamberlik mesleğinin özü ve nihai hedefi de; bireyi, vahiy destekli iman nuru ile güçlendirmek (empower) ve eğitmek suretiyle ruh ve iman yörüngeli bir toplum inşa etmektir. Aksi halde her Peygamber tek tek insanlarla kanaviçe örer gibi ilgilenmektense yani çileli tebliğ ve temsil yolunda ilerlemektense, devlet ve hükümet ile işe başlama yolunu tercih ederlerdi. Hz. Muhammed de Peygamberliğinin ilk yılında Mekkelilerin kendisine teklif ettiği makamı ve gücü tercih edebilirdi. Böylece bizler, marangozluk ve çobanlık yapan Peygamberlerin değil de; hep hükümdarlık yapmış olan Peygamberlerin hayatlarını okuyor olurduk. Nursi’ye ve Gülen’e göre dinin ancak yüzde 5’i siyaset ve devlet, geri kalan yüzde 95’i ise iman ve tevhiddir. O da tek tek bireylere odaklanmakla gerçekleşebilecek bir sabır ve çile yoludur.
İşte tıpkı Nursi gibi Fethullah Gülen de aynı felsefeyi merkeze almış ve onun temellerini attığı binanın inşaatına devam etmiştir. Yani tabandan gelişen (grassroots) bir toplumsal inşa anlayışıyla insana odaklanmış, kendisine zamanında siyasi teklifler yapılmış olmasına rağmen, o da Nursi gibi zor ve zahmetli olanı tercih etmiş ve iman-akıl dengesini temsil edebilecek insan yetiştirmeye odaklanmıştır. Said Nursi’nin buraya kadar özetlediğim yönlerini hep aşağılamış ve eleştirmiş olan dini-siyasi kesimler, onun devamı olan Gülen’i de kabullenememişlerdir. Müslüman geliştirmelerinin hatta bazılarının onları tekfir bile etmelerinin nedeni işte bu basit, gereksiz ve pasif gördükleri anlayışın başarılı olmasıdır. Önce eleştirip fakat sonra kısmen taklit etmeye çalışmalarının; ama yine de eleştirmekten vazgeçememelerinin temel nedeni de budur.
Onların hep ‘dar-ul harp’ olarak kabul ettikleri, ‘kendisine karşı gelişilmesi gereken’ bir devlet aygıtı yerine, Gülen’in mevcut sistem ile kavga etmeden, onunla barışık bir şekilde, onunla gelişmeye ama bağımsız faaliyet yürütmeye odaklı anlayışı onlar için hep eleştirilen bir nokta olmuştur. Diğer Nurcu grupların Gülen’i eleştirmesinin nedeni de siyasi aygıta olan bu mesafesi ve bağımsızlığıdır. Hatta, AK Partili siyasi İslamcı kesimlerin bugünlerde Gülen’i ve Hareketini ‘hain’ ilan etmelerinin özünde yatan sebep sadece Hareketin varlığının kurdukları düzene alternatif oluşturması değil, kendilerinin devlet aygıtını artık ele geçirmiş! oldukları ve İslam’ın belki de tayin edecekleri bir Halife eliyle topluma dayatılmaya, tatbik edilmeye (enforce) – ki bu El Kaide ve DAEŞ (IŞİD) gibi Selefi örgütlerin de felsefesidir – hazır olunduğu böyle bir zamanda hala kendilerine ‘biat’ etmeyip bağımsız kalmayı tercih etmesidir. Gülen, Hareketin en çok desteğe ve paraya ihtiyacı olduğu ilk bebeklik yıllarında bile Arabistan’ın teklif ettiği maddi desteği, ‘bu Hareket, bu milletin harcıyla yoğrulmalı’ prensibi doğrultusunda red etmiştir.
Her İslami hareketi aynı torbaya koyup dövmeye alışmış olan Atatürkçü, laik kesimlerin de göremediği bir nüans, bir felsefe farklılığı var bu anlattıklarımda. Gülen ekolünün özü, İslam’ın rahatça ve özgürce yaşanabileceği, temsil ve tebliğ edilebileceği, insanların kültür Müslümanlığından çıkarılıp iman-akıl-ihsan-ihlas eksenli bir İslamı yaşayabilecekleri bir toplumun inşasıdır ya da (eğer olsaydı) ona katkıda bulunmaktır. Bu da iki şeyle mümkün olabilir. Müslüman nesillerin eğitilip bilinçlendirilmesi ve onların yardımıyla toplumda sistemleşmenin temin ve tesis edilip, birlik ve birlikte yaşama duygusunun, ki bu da eğitimle olur, başarılabilmesidir. Siyasi ve Selefi felsefelerin aksine, Nursi’nin Cumhuriyet fikrini beğenmesi gibi, Hareketin bu herdefi; güçlü ve sağlıklı demokratik bir laik hukuk devletinde de gerçekleştirilebilir. Bunun için illa; siyasi İslam’da olduğu gibi devletin ele geçirilmesi ve onun gücüyle, ‘’Şeriat’’ (ki bugün yanlış yorumlanıyor) desenli, aktif devletçi bir İslami yorumun halka dikte edilmesi gerekmemektedir. Bu örnekler Arabistan ve İran’da zaten görülmektedir ve başarıları ve İslamın özüyle uyumları! da ortadadır. Tevhid yolunun böyle bir siyaset trenine binmesi; onun hedeften sapması ve tarihteki örneklerinde görüldüğü gibi devletle angaje olarak İslam’ın özünün zarar görmesi anlamına gelir.
Bizim ülkemizde temel sorun; Atatürkçü, laik, ulusalcı, Kemalist vb. kesimlerin kısaca hakim ve baskın unsurların bu olgunlukta olamamaları ve yanlış bir milliyetçi-devletçi-seküler-laik rejim anlayışıyla hareket ederek Müslümanları, Alevileri, Kürtleri vb. alt grupları sindirmeye, kontrol etmeye çalışmaları ve bunu yaparken de ötekileme, korku üretme, dışlama, kontrol etme, ezme vb. antidemokratik ve ilkel yöntemleri tercih etmeleridir.
Cemaat gibi gruplara atfedilen ‘gizlilik’ ve ‘şeffaf olmama’ gibi suçlamalar daha çok aşırı önyargılardan ve düşmanlıklardan beslense de kısmen var olan yönleri de aslında sistemin uyguladığı bu baskıcı ve tehditkar özelliklerinden dolayıdır. Yani, böyle hastalıklı bir devlet anlayışında bağımsız kalabilmenin, sahip olduğun felsefeye göre soluk alabilmenin ve var olabilmenin bir neticesi de tam şeffaf olamamaktır. İlk Hristiyanlara yer altında şehirler kurdurup orada gizlice yaşatan zulümlerin bugünkü versiyonu; bu kesimlerin art niyetli olmalarından değil; bir gereksinim olarak bazı eylemlerini yarı şeffaf bir şekilde yürütmek zorunda kalmalarıdır. Tamamen özgür ve hukuksal zemini sağlam toplumlarda birçok dini, etnik ve sosyal grup gayet şeffaf bir şekilde faaliyetlerini yürütmektedir. Amerika’da bunun birçok örneğine şahit olmuşumdur.
İşte temel hareket noktası bu olan Hareket;
Her zaman insanları sokaklardan ve hamasi eylem ve söylemlerden uzak tutmuştur,
Toplumun eğitim ve ahlak seviyesine derece atlatmıştır,
Diyalog çalışmalarıyla hem kendi üyelerine hem de toplumun diğer kesimlerine birlikte yaşama ve farklılıklara saygı duyma anlayışını aşılamaya çalışmıştır. Bunun da ancak sağlam bir demokratik ve hukuk devleti gerektirdiğini savunmuştur.
Yurt dışına açılıp ülke insanının Atatürk’ün de hayali olan ‘çağdaş medeniyetler düzeyine’ ulaşması amacıyla ufkunun gelişmesine ön ayak olmuştur ve toplumu, içine kapanık atıl bir vaziyetten, önüne hedef koymak suretiyle, kurtarmaya çalışmıştır,
Felsefesi ve eğitime verdiği ağırlıkla ve bu dinamiğin oluşturduğu sosyal enerjiyle PKK terörü sorununun çözümüne dönük en etkili çalışmayı yapmıştır. O nedenle de PKK için silahlı Hizbullah örgütü bile tehdit olamamışken ve askeri yatırımlar çözüm sunamamışken; Hareket, PKK için en tehlikeli düşman haline gelmiştir. Çünkü Hareket, PKK’nın suistimal ettiği toplumsal sorunları çözmeye başlamış ve yöre halkının eğitim düzeyini yükseltmiştir. PKK, ancak AKP’nin ‘Çözüm Süreci’ adı altında yaptığı siyasi hatalar ve Cemaat’in bölgedeki faaliyetlerinin önlenmesi sayesinde tekrar güç kazanabilmiştir.
Bu kendine has yöntemi, felsefesi ve çalışmaları yüzünden de Hareket sürekli olarak, en çok da Müslüman grupların sözlü saldırılarına, tacizlerine ve hışmına uğramıştır. Hatta bazı gruplar Hareketi İslami görmemiş, onu küfür içinde olmakla suçlamış ve komplo teorileri ile yatıp kalkan bazıları da onu yabancı istihbarat örgütlerinin maşası olarak lanse etmeye çalışmışlardır. Bugün bile, hem Ergenekoncu çevrelerin hem de AK partili bazı bürokratların Hareketi ülke içinde CIA-MOSSAD ajanı gibi göstermeye çalışmalarının; ancak yurt dışında ise o ülke insanlarını ‘burada İslam’ı yaymak ve sizi Müslümanlaştırmak istiyorlar’ diyerek korkutmaya çalışmalarının altında bu bakış açıları ve art niyetler yatmaktadır. Türkiye’deki diğer Müslümanları Hareketten uzak tutmanın ve onun başarılarına sempati duymaktan alıkoymanın en etkili yöntemi de budur.
Şimdi herşeyi toplayalım ve günümüze gelelim.
Böyle bir Hareketin 15 Temmuz’da gerçekleşen darbe teşebbüsünün arkasında olduğunu iddia etmek sadece bir art niyet ve bir hedef saptırma gayretidir. Yabancı ülkeler ve dünya medyası da buna inanmamaktadır. Gülen’İn, ‘’uluslararası bir heyet darbeyi araştırsın!’’ çağrısı da bu konudaki kendine güvenin bir göstergesidir. Cemaatin daha darbe girişiminin ilk dakikasından itibaren hedef tahtasına konulması ve darbe yapmakla suçlanması, 17-25 Aralık’dan itibaren Erdoğan eliyle bitirilmeye çalışılan bu sosyal oluşumun linç edilme kampanyasında oynanan son perdedir.
Darbeye teşebbüs etmek; Gülen’in, resmini çizdiğim felsefesine de, İslami anlayışına da, demokrasiyi; diğer Müslümanların tacizlerine rağmen şiar edinmiş bir lider oluşuna da, yurt dışında özellikle Batı’da kazandığı saygınlık ve güvenilirliğe de terstir. Yıllarca AK Parti yönetiminin demokrasi treninden inmemesi için çabalayan da, onu darbe kapılarını kapatacak sivil bir anayasa yapmaya teşvik eden de bu Hareket olmuştur. Bu gayretin önemi ve varlığı sonradan anlaşılacaktır. Çünkü geldiğimiz noktada AK Parti ülkeyi gittikçe otoriterleştirmekte, hukuk ve demokrasi rayından çıkartmakta, gittikçe bir Muhaberat devletine dönüştürmekte ve Batı’dan gittikçe uzaklaştırmaktadır. Toplumdaki mevcut önyargılar ve oluşturulan cinnet hali bunu şimdilik perdelemektedir. Ama bu sis perdesi yakında dağılacak ve gerçekler ortaya çıkacaktır.
Toplum, Hizmet Hareket’ini Erdoğan sonrası oluşacak enkazın üzerinde derin derin düşünürken keşfedecek ve sahiplenecektir. Fethullah Gülen’in, yaşanan bu uzun sürecin daha en başında ‘’affetmeye hazır olun!’’ demesini sağlayan motivasyon işte bu sonu gören basiretidir. Çünkü topluma küsmüş olan bir hareket, toplum kendisine en çok ihtiyaç duyacağı bir anda ona yardım elini uzatmayabilir! Bu da kardeşlerinin ihanetine rağmen onları affeden ve onlara yardım eli uzatan Yusuf mesleğine terstir…
Cemaat ve AKP ekseninde 15 Temmuz darbe konusunu irdelemeye kısmetse devam edeceğiz.
Etiketler:
AK Parti,
Cemaat,
darbe,
Emre Uslu,
Erdogan,
Fethullah Gulen,
hased,
Hizmet Hareketi,
iman,
İslam,
İslamcı,
Said Nursi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)