18 Ocak 2016 Pazartesi

CÜBBELİ HOCA, TERLİK VE KUTUDAKİ İSLAM

Bu yazı 10 Ocak 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Şahıslarla ilgilenmem! Ancak, o kişilerin fiilleri, söylemleri ve tavırları kamusal alanı ilgilendiriyorsa, toplumsal yansımaları varsa, temsile vâbeste yönleri insanları birtakım yanlışlara sevkediyorsa; hele de o yanlış; toplumsal ve dînî ahenge dokunuyorsa, o durumda bir şeyler söylemek gerekli olur.

Cübbeli Hoca’nın, hapse düşmesi ile alâkalı olarak; olayda Cemaat’in bir dahli olmadığını, Gülen Hocaefendi’nin saygın bir insan olduğunu söylemesine rağmen şimdilerde neden tekrar AKP’nin ‘’paralel’’ ve ‘’kumpas’’ söylemlerine tevessül ettiğini hiç merak etmiyorum. Ünlü dolandırıcı Fadıl Akgündüz ile medyaya yansıyan ilişkileri konusunda da söyleyeceğim bir şeyim yok.

Geçenlerde kendisini izlerken ‘’Paralelcilik, dinine îmanına bakmaz. Mossad’dan gelen emre bakar… Paralel böyle bir şey. Bana bu kumpası kurdu bu paralel’’ şeklindeki sözleri karşısında içimde derin bir acıma hissi dolaştığını farkettim.

Adı yolsuzluklara bulaşmış bir hükümetin ‘’paralel’’ iftirâları ile başlattığı bir cadı avından mağdur olan yüz binlerce Müslüman karşısında; Cübbeli gibi târikat terbiyesi almış ve Mahmut Hocaefendinin o insanlara olan teveccühünü de bizzat kendisi insanlara aktarmış olan bir kişinin nasıl olur da böyle bir sûizan ve gıybet bataklığına düşebileceği bile ilgilendirmiyor beni aslında.

Beni ilgilendiren, Hz. Muhammed’in giydiği sandaletin benzerini yaptırıp satmaya başladığı ve ülkede gündem olan o video. Video’da Hz. Muhammed’in kullandığı sandaletin (Nâl-ı Şerif) benzerinin yapıldığı ve bunların 130 TL fiyatla satılacağı ve gelecek üç beş kuruş kârın da hizmetlerde kullanılacağı anlatılıyordu. Cübbeli, video’da bu sandaleti satın alıp bulundurmanın bazı kerametlerinden de bahsediyordu.

Özetle verip asıl maksadıma geçeceğim:

“Resulullah (s.a.v.)’i ziyâret etmekle müşerref olurlar. Resulullah (s.a.v.)’i rûyada görmekle meczup olurlar. İnsanların teveccühüne mazhar olurlar. Azgınların saldırısından, düşmanların gâlibiyetinden, şeytanların şerrinden, kıskançların nazarından, sihir ve büyülerin ulaşmasından emîn olurlar. Taşıyan ordu bozguna uğramaz, taşıyan kâfile yağmalanmaz, bulunduğu gemi batmaz, bulunduğu ev yanmaz, içinde bulunduğu eşya çalınmaz, yapılan dua red olmaz, hangi darlıkta tevessül edilse sıkıntı ortadan kalkar, hangi hastalıktan medet istense mutlaka şifâ gelir.’’

Bu ifâdeleri sıraladıktan sonra bunları yaptıracağı bir kutunun (terlik kutusu) üzerine de yazdıracağını ilâve etti.

Buraya kadar verdiğim tüm örneklerde ve çizmeye çalıştığım resimde Cübbeli Hoca ile ilgili en ufak bir eleştiri niyeti taşımıyorum. Bu ‘sandalet’ hizmeti ile kendisi gerçekten insanlara hizmet amacı taşıyor olabilir ve kârını da eminim ki bahsettiği gibi hizmetlerde kullanacaktır. Bu konuda bizlere ancak hüsnüzan etmek düşer.

Beni üzen, endişelendiren şey tamâmen farklı. O da güzel niyetlerle bile yapılıyor olsa; kutuya soktuğumuz İslâm dini. Bazı AKP’lilerin ‘’o paralarla imam hatip açacaktık!’’ diyerek evlerinde ayakkabı kutuları içerisinde stokladıkları milyon dolarlardan sonra şimdi de, insanlara hizmet edeceğiz diyerek; İslâmî heyecanı ve Peygamber aşkını muhtemel kerâmetler üzerinden bir terlik kutusunun içine hapsetme yanlışı… Dînî sembollerin ticârî meta hâline getirilmesi yanlışı ise zâten ayrı bir garabet!

AKP’nin iyi niyetin dışına çıktığını, artık; yaptığı hukuk ihlâlleri ve kişilik katliamları sâyesinde biliyoruz. Ancak bu sandalet olayı bağlamında, her ne kadar iyi niyet gözetiliyor olsa da, çok ciddî bir soruna temas etmek istiyorum.

İslâm dininin büyük oranda ‘’Kültür Müslümanlığı’’ boyutunda yaşandığı artık hepimizin mâlûmu. Bunda en büyük suç yine biz Müslümanlarda. İmânî hakîkatleri göz ardı ettik ve İslâm’ın şekle, pratik bazı uygulamalarına yansıyan yönlerini onun îmânî özüden daha çok ön plana çıkardık. Bu süreçte, Fethullah Gülen’in işâret ettiği gibi, İslâm’ın ancak yüzde beşini içeren siyâseti de (devlet yönetimi), yüzde 95’ini oluşturan îmân hakîkatlerinin önüne geçirdik.

Yâni, iki tür yanlışa saplandık: Şekilci bir din pratiğini dinin özüne tercih ettik ve siyâseti, îmanda derinleşmenin önüne geçirdik. Ahmet Kurucan, daha çok bu ikincisi bağlamında yazdığı ‘’Siyaset hayatın merkezinde olunca…’’ başlıklı yazısında tam da bu noktaya işâret ediyor ve ‘’İslâm işlevsiz hâle getirildi’’ diyerek bizleri bir kez daha uyarıyordu. Şu ifâde ile de az önce değindiğim yanlışlardan birincisine atıfta bulunuyordu:

‘’Zâten asırlardan beri Hz. Peygamber (sas) dönemi İslâm anlayış ve uygulamasından uzak, Müslümanlığı şekle bağlayan ve kelimenin tam anlamıyla ‘Kültür Müslümanlığı’ derekelerinde dolaşıyorduk; şimdi bu derekeyi ‘İslâmcılık’ diyerek biraz daha derinleştirdik.’’
Evet! Peygamber Efendimizin ve sahâbelerin nasıl îman yörüngeli bir hayat yaşadıklarını, bunun dinamiklerini insanlara anlatamadık. İslâmî yaşayışın kerametlerine dayalı anlatımların da onun özünden uzak; şekle, teferruatına ait şeyler olduğunu düşünmek doğru olur. Ahlâk, edeb, ihsân, iz’ân, rüşd, takvâ, sadâkat, ibâdet aşk ve neşvesi gibi kaabiliyetleri içselleştirememiş insanları, Peygamberi rûyada görmeye teşvik ederek bu mânevî atmosfere sokamazsınız. Onun kenarlarında dolaştırırsınız ancak.

Allah’a kulluğun en büyük esası duâ, zikir ve tefekkür iken ve aşk-ı ilâhî yolları hep sabır ve ızdırap taşları ile döşenmişken, insanlara; ‘bu fabrika üretimi terliği evinde bulundurursan şunlara nâil olur, Peygamberi görür, filan tehlikelerden korunursun’ gibi hedefler vererek îman insanını inşâ edemezsiniz. Böyle yaparak insanları yanlış sularda yüzmeye alıştırırsınız sadece. Hakîkat okyanusuna bakan, onun ufuk çizgisinden tefekkür ve tevekkül devşirerek gelişecek olan mânevî nazarlarını önlerindeki küçük maddi (cismânî) su havuzlarına çevirmiş; onları miyoplaştırmış olursunuz. Sonra bu insanlar ne zaman dara düşseler, çareyi Allah’a itimatta değil; dinin yüzde beşini teşkil eden siyâset bataklığında, liderlerin izinde, bid’atların peşinde ararlar ve o sığlıklarda ümit devşirip dururlar. Sonra da sahte hamasetlerin, ideolojilerin ve korkuların köleleri olurlar.

Belki içlerinde çok samîmî duygularla o sandaletin ‘kerâmetine’ inanan ve o saf niyetinden dolayı Allah’ın lütfuna nâil olacak olan bir kaç kişi çıkabilir. Belki sizler, Hz. Muhammed’e ait bir sandaletin, ona ait bir güzelliğin, diğer insanlarca da paylaşılması adına gösterdiğiniz iyi niyetin sevâbını da alabilirsiniz. Ancak bu tür; şekle ait inanç refleksleri ile şekillenen zihinler ile îman yörüngeli yeni bir medeniyet inşâ edemezsiniz. Çünkü öyle bir medeniyetin tohumu salt başına Efendimizin sakalına ve sandaletine gösterilen hürmet toprağında yetişemez. O, O’nun Allah’a olan îmanı, kulluğu, ibâdet aşkı, sadâkati vb. hasletlerinin teşkil ettiği hakîkat toprağında kök salabilir ancak. Bizlere düşen de tıpkı Bediüzzaman’ın öncelediği gibi îman insanını inşâ etmektir. Bu da şekilciliğin her türü ile aramıza mesafe koymakla başlar. Yoksa önceliklerimiz değişir; değerler sistemimiz alt üst olur ve tefessüh eder.

Özetle; kendimiz geliştirip sonra tutsağı olduğumuz bu tür şekilci anlayışların ve ardından siyâsi İslâmcılığın getirdiği hastalıkların da etkisiyle, Gülen’in ifadesiyle, ‘’dînî ve ahlakî değerler erozyonuna uğradık.’’ Kurucan’a göre, İslâm’ın işlevsiz hâle gelmesi değerler hiyerarşisinin değişmesi ile gerçekleşti. İşte bu bağlamda, bu yazıda; Hz. Peygamber’in kullandığı sandaletin bir benzerinin çoğaltılarak bir pazar ürünü haline getirilip, üzerine kerâmet belirten ifâdeler yazılarak satışa sunulmasının yanlışlığına işâret etmek istedim.

Dine gelen musibet ve zarar ki Bediüzzaman’ın ifâdesiyle en büyük musibettir, sadece hamâsetten ve siyâsal İslâmdan değil, bu tür şekilci anlayışların sebep olduğu değişen değerler havzasından da gelir. Bugün nasıl ‘’Erdoğan’a dokunmak bile ibâdettir!’’ diyebilen bir milletvekili çıkabiliyorsa ve bu insanı küfre bile götürecek bir yanlışsa; Hz. Muhammed’in sandaletinin kopya üretimine dokunmakla birtakım kerâmetler geleceğine inanan bir İslâmî anlayış geliştirmek de bid’at ölçüsünde yanlış ve eksik bir anlayıştır.

Bizden önceki nesiller, Kur’an’ın özünü anlamaya çalışmayıp; onu ninelerinin ördüğü çantalar içerisinde duvarlarda asılı tutmakla iyi bir kul olacaklarını düşünerek hatâ ettiler.

Gelin bizler de değerlerimizi değiştirmek sûretiyle dinimizi işlevsiz, özünden uzak ve âtıl bir vaziyette bırakmayalım ve onu ayakkabı ve terlik kutularının içine hapsederek aynı şekilci, kültürel yanlışları tekrarlamayalım!





8 Ocak 2016 Cuma

CEMAAT NEDEN VE NASIL KAZANIYOR? (2)

Bu yazı 7 Ocak 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Ergenekon ve Erdoğan’ın yaşattığı yıkımlara rağmen, hem ülkemiz hem de Hizmet Hareketi açısından ileride çok büyük kazanımlar yaşanacağı muhakkak. Hattâ, birilerinin ‘Cemaat bitti bitecek!’ veya bitse diye ümitle beklediği böyle dağdağalı bir dönemde ve görünüşte yaşanan baskılara, el koymalara, tutuklamalara rağmen; başka birilerinin çıkıp ‘’Cemaat’in kazanımları’’ndan bahseden analizler yapıyor olması çoklarını şaşkınlığa itiyor olabilir. Bu tür ümitli yorumların imânî dayanakları hâricinde aşağıdaki gibi bazı sosyo-psikolojik ve reel dayanakları olduğunu söylemek mümkün:

1.     Ali Bulaç’ın dediği gibi; ‘’sosyolojiyle savaşılmaz’’ ve ‘’Hizmet Hareketi de bir sosyolojidir.’’ Sosyoloji ile, kaba kuvvet, algılar hele de yalanlar yoluyla savaşılamayacağı gerçeği, Hizmet Hareketi’nin mukavemeti ile bir kez daha gösterilmiştir. Bu direnç sosyolojik anlamda (entelektüel derinliklerinden dolayı) Ali Bulaç ve Ahmet Altan gibileri bile şaşırtırken; aksiyon ve eylem planında da (entelektüel yoksunluktan dolayı) ‘vurduk mu dağıtırız!’; ‘Erdoğan’ın karizmasını tercih ederler!’ diye düşünen Ergenekoncu ve AKP’li çevreleri de oldukça şaşırttı.

Hattâ; Erdoğan ve AKP’li çevrelerin ‘’bize ihânet ettiler!’’ şeklindeki söylemi; çok güvenerek yola çıktıkları bu beklentinin, boşa çıkmasıyla birlikte, onlarda oluşturduğu psikolojik travmanın iniltilerinden ibârettir. İddialara göre; kulağına benzer şeyler üflendiği için Erdoğan tarafına geçen ve şimdilerde ‘Cemaat bitti!’ vb. şekillerde zorlama yorumlar yapan Hüseyin Gülerce’nin bu bahsettiğim travmayı en derin şekilde hisseden kişi olduğunu düşünmekteyim. Cemaat’i bitirme işini çekirdek çıtlama kolaylığında halledebileceklerini düşünenler, ceviz ısırdıklarını dişleri kırılınca farkettiler. Şimdi de ‘sen niye çekirdek gibi narin, koyun gibi saf görüntü verdin, hâin!’ imâlarıyla yaygara koparıyorlar. Oysa bilmiyorlar ki, her insana müşfik; ama zâlimlere karşı sert olmak imanın gereği ve tarifidir.

Özetle şunu belirteyim: Aslında tüm zalimler bir çâresizliğin ve acziyetin sonucu olarak sosyoloji ile savaşmışlardır. Burada yazılanlar bağlamında Bulaç’ın ifâdesini teorik alandan reel plana kaydırıp şöyle demek de yerinde olur: Sosyoloji ile savaşılabilir; ama kazanılamaz!

Ayrıca, yine sosyolojinin bir ürünü olan tasavvuf ile de tahakküm (zorbalık) yoluyla savaşılamaz. Vahye dayalı İslâm dini, nasıl zulüm çölüne rağmen başak verip geliştiyse, onun türevi olan; özünü Kur’ân ve Sünnet’ten alan ve Said Nursi zamanından beridir çok çetin zulüm dönemlerinden pişerek gelen bir akımın en güçlü mirasçısı olan böyle bir Hareket; elinde kaba kuvvete dayalı yapay devlet gücü, arkasında o tahakkümün kapıkulu olan mütebasbıs nadanlar (dalkavuk cahiller) ve zihninde de irfandan yoksun hamâset dışında hiçbir şeyi olmayan bir siyâsî parti eliyle bitirilemez. Sadece zulüm fırınında daha iyi pişmesi sağlanır o kadar. Bir metalin gerekli sıcaklık ve basınç altında, kalıbında preslenmesiyle o metal ancak şekil alır ki bu da nihâî amaçtır. Bir ampülün yaydığı ışıkla güneşin nuru örtülmüş olmaz.

2.     AKP’nin hem reel güç ve etki alanının darlığı hem de hukuksuzluk zemininde algı operasyonlarına bağımlı olarak ilerlemek zorunda kalışı Hareketçe iyi okunuyor. Buna karşın Cemaat’in hukûkî zemine ve demokratik sivil tepkiler üzerine inşâ edilmiş sabır, tevekkül, dua yörüngeli mücâdelesinin, yani toplumsal-sivil direncin, başarısı da görülebiliyor. Hattâ bu, İslâm tarihinin belki de yezidî zulümlere karşı gösterilen en etkin; demokratik, sivil, barışçıl, îman yörüngeli, toplumsal destekli, tüm kaynakları kendinden bir direniş örneğidir. Karşımızda İslâmcı zâlim siyâsî bir devlet anlayışı ve ona direnen sosyolojik-dinî bir Hareket var. Bu iki güç kıyaslandığında, köklerine bağlı kalmak şartıyla, ikincisi mutlaka galip gelir!

3.     Cemaat, yetiştiği felsefe ve mânevî dinamikleri sâyesinde hakîkat denizi içinde, tıpkı doğal yollarla oksijen solunumu yapan bir balık gibi, rahatlıkla ümit oksijeni soluklayabiliyor ve geleceğe o şekilde ilerliyor. Oysa yanlış ve derin sularda, yapay ve kısıtlı oksijen tüpleri ile ilerleyen birisi nasıl uzun yol alamazsa; aynen onun gibi, yanlış işler okyanusunda ilerleyen AKP de yapay ümit tüpleri ile, hakîkat okyanusunda, bir balık gibi uzun mesafeler yüzüp başarılı olabileceğini zannediyor.

Oysa bilinmiyor ki; üzerinizde yetim hakkı; ayaklarınızda yolsuzluk prangası; elinizde de, batarken bile hırsla sarılıp hâlâ bırakmadığınız zulüm tokmağının ağırlıkları varken o bataklıktan çırpınarak ve paralel diye bağırıp panikleyerek kurtulamazsınız. Çok yakında nefessiz kalacaklarına şâhid olacaksınız. Hattâ, Ali Ünal’ın Erdoğan için; ‘son anda yardım istemek üzere elini Cemaat’e uzatacak ama kaderî bir el onu geri itecektir’ öngörüsü tasvir ettiğim bu nefessizlik ve batma anında gerçekleşecektir.

4.     Algı operasyonları ve yalanlar ile hakîkat gemisi yürütülemez. Hakîkat gemisi, enerjisini doğru ve haklı olmaktan alırken, ümidin beslediği azim kürekleri ile de yol alır. AKP, sisli bir havada o kürekle suyu sadece döverek gürültü yapmaktadır ki; o da arkasında duran ve hiç güvenemediği Ergenekon’dan aldığı sahte cesâret ile kabadayılanma şeklinde ve onun verebileceği ümit kadardır. Cemaat’in süreci kazanım olarak görmesi ve geleceğe ümitle bakması bu sosyolojik gerçeği görüyor olmasındandır. Sis dağıldığında diğerleri de görecek ve Ahmet Kurucan’ın işaret ettiği ‘utanma’ dönemi başlayacaktır.

5.     Cemaat’ten olmadığı hâlde benzer kazanımları yazan az sayıdaki aklıselim sahibi hakikat-perest kişiler, bunca sis dumana rağmen sosyolojinin realitelerini uzmanlıkları ile görebilmektedirler.

Gelin bu muhtemel kazanımlar hakkında yazılanları derleyerek devam edelim ve kendi yorum ve gözlemlerimiz ışığında bu kazanımlar konusunu biraz daha detaylandıralım.



4 Ocak 2016 Pazartesi

CEMAAT NEDEN VE NASIL KAZANIYOR ? (1)

Bu yazı 1 Ocak 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Daha ilk günden itibaren, içinden geçtiğimiz dönemin Hizmet Hareketi ve ülkemiz adına önemli bir kazanım süreci olacağını düşünenlerdenim. Okuyacağınız bu uzun yazı dizisinde bu kazanımın neden ve nasıl gerçekleşeceğine dair bir resim çizmeye çalışacağım.

İnsanlığın sosyo-psikolojik anlamda bir histeri nöbeti geçirdiği günlerin içerisindeyiz. Bir cinnet hâli yaşanıyor âdeta. Kaos planlayıcıları çıldırmış bir vaziyette; kanlı dünya savaşlarının, katliamların ve tecritlerin yaşanacağı yeni ortamlar hazırlıyorlar. Hırs, kin, nefret, güç ve kaynak çalma peşinde ihtirâslarının tutsağı olmuşlar; her yeri ateşe vermeye hazırlar ve veriyorlar da. En büyük nefret kaynakları ise; kendi materyalist felsefelerine tehdit oluşturan ve kendilerine bîat ettiremedikleri İslâm dini ve az sayıdaki samimî Müslümanlar.

Zamanın korkak, ahmak ve münâfık karakterli Yezidlerini ve onların saf inananlarını da peşlerine takarak; onları kendi kurdukları yapay cennetlerin câzibesiyle bir yandan sarhoş ederken, diğer yandan da sahte cehennemleri ile korkutarak kendi kan ve kaos planlarının kuklaları hâline getiriyorlar.

Ülkemize bakan yönüyle en büyük nefret kaynakları; kendilerine bîat etmeyerek, insanları onlara rağmen aydınlatan, birleştiren ve Ashâb-ı Kehf uykusundan uyandıran Hizmet Hareketi ve Müslüman coğrafyayı onların rotasından çıkarabilecek tek güç olan; uyuyan hasta Türkiye.

Ergenekon dâvâları ile; yürüttüğü şeytanî mücâdeleyi ve Türkiye’yi kaybetme noktasına gelen bu global derin çete çok akıllı hamleler yaparak dizginleri şimdilik tekrar ele aldı. İslâmcılığın zaaf noktalarını çok iyi kullanarak AKP yardımıyla yeşil bir posta büründü ve eski kadrolaşma ve operasyon gücüne tekrar kavuştu. Onun için şimdilerde; eskiden olmadığı kadar çirkefçe ve küstah tavırlarla hareket ediyorlar. Mâsum insanları, gazetecileri ve iş adamlarını tutuklayıp kreşlere bile baskınlar düzenleyerek eski kuyruk acılarının intikâmını almaya çalışıyorlar.

Vakti gelince de, ilk olarak; İslâm davasına ihânet etmekte kullandıkları İslâmcı ve çıkarcı kişileri aşağılayarak bertaraf edecek; sonra da o hep düşman belledikleri Sünnî İslâm damarını tamamıyla kesip atmaya çalışacaklar. Hizmet Hareketi bu tuzağı gördü! Diğer bir çok dini grup hükümetin ikramlarının ve vaadlerinin büyüsüne kapılıp, hakîkat ışığı yerine sahte bir ampülün yaydığı yapay ışığa meftûn oldu. Bununla da yetinmeyip, kendisinden istenen diş kirası yüzünden din kardeşini kuyuya atmaktan da çekinmedi. Cemaat, bu yalnızlığa rağmen bîat etmeyerek bu vahşi planlara dur deme yönünde irâde sergiledi. Yeni dünya düzeninin bir piyonu olmayı reddetti ve beslendiği kaynağın kirletilmeye pek de müsait olmadığı muhataplarınca daha net anlaşıldığından, yok edilmek üzere hedef tahtasına kondu.

An itibarıyla sınırımızda bir 3. Dünya savaşı çıkma ihtimâli var. IŞİD terörü; derin şebekenin planları, kralların parası, Yezidlerin de ön ayak olmasıyla bir kanser gibi her yeri sarıyor ve İslâm’ın güzel adını kirletiyor. Aynı terör, Batı’da aşırı sağcı-ırkçı hareketlerin palazlandırılması ve Müslümanlar ile Batı arasındaki diyalog köprülerinin koparılması noktalarında da işlevler görüyor. Ülkemiz de bu oyuna hükümet eliyle, maalesef, âlet oluyor.

Tüm bu sıkıntılar yaşanırken toplumlar âdeta cinnet geçiriyorlar ve sosyo-psikolojik rahatsızlıkların ve travmaların esiri oluyorlar. İdrâkler mefluç, ar damarı çatlamış, vicdanlar kurumuş, duygular tarumar olmuş durumda.

İnsanlık sanki bir rahim kanalının çıkış noktasındaki karanlığa sıkışıp kalmış da onun kabz hâlini yaşıyor. Evet! Bir ölüm hâli değil de, bir doğum sancısı ve doğum anı bu aslında; kim bilir belki de yeni bir bahara uyanıyor insanlık!

Daha önce sizlere, ‘ışığın olduğu yerden yazıyorum!’ derken samimiydim. Ümitsiz değilim! Hizmet Hareketi’nin ve ülkemizdeki az sayıda da olsa aklıselim sahibi insanların verdikleri demokrasi mücâdelesini ve direnme azmini gördükçe ve içinde yaşadığım Batı dünyasında, tüm kara propagandalara rağmen, hâlâ var olan sağduyulu sesleri işittikçe daha bir ümitvâr oluyorum. Yoksa sâdık rüyalar, gelecek yakın zamanlarda yaşanacak olan sevinç kutlamalarını da; inatçı, hırs tutsağı, zavallı Yezidlerin, yapılan son uyarıları da dikkate almayarak üzerlerine açılan Gayretullah kapıları ile nasıl çarpılacaklarını da göstermişlerdi.

Fethullah Gülen’in henüz sürecin başlarında söylediği ‘’affetmeye hazır olun!’’ sözü de zâten bunun bir işâretçisiydi.

Doğumlar sancılı olur! Doğuma giden süreç ise hep zorlu ve sıkıntılıdır. Ancak farkedilmesede hep şefkat ile gölgelenmiştir yolları. Şefkat, sabrı beslemiş; sabır da azmi ve gayreti kamçılamış ve Cennet hediyesi bir yavru gözlerini açmıştır dünyaya.

İşte içinden geçtiğimiz bu sıkıntılı dönemin de ilâhî şefkatin gölgesinde yaşanan bir doğum sancısı olduğunu ve bizlere cennet hediyesi bir yüzyıl bahşedeceğini düşünüyorum. Etrafında yalnızca 20-30 talebesi varken ve zulüm ağıyla sarılmış bir vaziyetteyken bile, ‘’Şu istikbâl inkilâbâtı içinde en yüksek ve gür sadâ İslâm’ın sadâsı olacaktır’’ diyen Said Nursi ve eserlerinde hep ümit soluklayan Gülen, işte o günlere işâret ediyorlardı.

Şer gördüğümüz şeyler hayra kalb olacaktır. Zulüm ile hemhâl olanların âbâd olamayağı aşikardır da; dünyevî çıkar ve beklentiler uğruna zulme sessiz kalanların ve ona yardım edenlerin de hem bu dünyada hem de öte tarafta birtakım sıkıntılara dûçâr olacaklarını söylemek mümkün. Süreçte zulüm görenler iki cihanda mükâfatlarını; zulmeden ve suça bulaşanlar ise cezâlarını, susup seyirci kalan ve destek olanlar da hak ettikleri muâmeleleri görecekler ve kendilerini bekleyen sürpriz âkıbet ile sarsılacaklardır.

Süreç; tıpkı Musa’ya ders veren Hızır gibi, zulme karşı dik duran insanları yetiştiriyor, olgunlaştırıyor ve onları böylece geleceğe hazırlıyor. Nesiller, zâlimler eliyle terbiye ediliyorlar. Hani bir Türkümüzde ‘’sevdiğine sözü olan bir kilim dokur’’ der ya! İşte geleceğin güzel günlerine sevdalı insanların dokudukları hizmet kilimi; Yezidlerin elindeki zulüm tokmakları ile üzerine bulaşmış tozlardan arınıyor sadece… Olan budur!

Daha önce de yazdığım gibi, hem ülkemizde hem de dünyada yaşanan bu vicdanî, ahlakî, ekonomik ve sosyal dibe vurma hâli, önclelikle insanların bir arada yaşama, birbirini anlayıp dinleme ve birbirlerinin konumlarına saygı duyma duygularını harekete geçirecek. Kiminde ölmüş, kiminde ise körelmiş olan bu lâtifeler, Hayy ve Kayyum isimlerinin tecellileri ile tekrar canlanıp hayat bulacaklar. Celîl ismi Cemal isminin önüne halılar serecek.

Bu vesileyle ben, ne kadar sıkıntı çekiliyor olunsa da, aslında bir çok şeye şükretmemiz gereken günlerin içinden geçtiğimizi düşünüyorum. Hâlimizi Allah’a sunarken, bizi nasıl eğittiğini de görüp bizleri bu lütfa mazhar kıldığı için şükrediyorum.

Gelin hep birlikte, yaşanan sürecin genel anlamda ülkemiz ve dünya, özel anlamda da, kuyuya atılmış Yusuf misâli, Hizmet Hareketinin önlerine ne tür şükür ve kazanç levhaları yerleştirdiğine birlikte göz atalım…

31 Aralık 2015 Perşembe

BATI DÜNYASI, İSLÂM, KAOS VE SAMİMİYET SINAVI

Bu yazı 15 Aralık 2015 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Hayatı kendisine ve başkalarına zehir etme konusunda son derece mâhir olan insanoğlu, kan ve ızdırap ile yoğurduğu 20. yüzyılın ardından 21. yüzyılda da pek iyi bir insanlık sınavı vereceğe benzemiyor.

Yüz yıl içerisine yüz milyonlarla ifâde edilen sayıda ölüm sığdırdık.

Güç, kaynak ve hırs uğruna çıkan savaşlarla,

Rejim tesis etme veya koruma adına yapılan katliamlarla,

Enerji hatlarının kontrolü adına çıkarılan ülke içi karışıklıklar ve iç isyânlarla,

Diktatörleri ve onların çıkarlarını, konumlarını koruma adına verilen mücâdelelerle veya üretilmiş yapay tehditlerle,

Batı’nın ve onların kuklaları olan diktatör, Tiran, kral, Muhâberat ve Baas marifetleriyle,

Daha çok kazanç uğruna kirletilen veya haksızca sömürülen yeraltı ve yerüstü kaynaklarının etkisiyle açlık ve kirlilik dolayısıyla oluşan hastalıklar ve ölümlerle…

Yüz milyonlarca mâsum insanı katlettik ve 21. yüzyıla da aynı havada girdik.

Tarihteki savaş ve mücâdelelerin eğer tamamı değilse de bir çoğu hep güç, hırs ve açgözlülüğe dayalı ekonomik nedenlerden kaynaklanmıştır.

İçinde bulunduğumuz şu günlerde insanlık tekrar ciddî bir dar boğazın kapısına gelip dayandı. Artık 3. Dünya Savaşı’nın başlama ihtimâlinden söz ediyoruz. Başta Orta Doğu olmak üzere dünyanın her yerinde; ağırlıklı olarak da Müslüman coğrafyalarda hep kan, zulüm ve gözyaşı hâkim. İnsanın yaratılacağını ilk kez haber alan meleklerin; “Orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın?’’ derken ki endişelerinde sanki bu yüzyıla uzanmış bakışların hüzün dolu izdüşümlerini görürüm hep.

Birçok yerde vatanlar terkediliyor. Terör, tıpkı bir kanser hücresi gibi onların terk ettikleri yurtlarında, enerji kaynakları üzerine çöküp yerleşiyor ve kaos planlayıcılarına yeni kazanç kapıları sağlıyor.  

Şimdilerde insanlık Suriye ve İŞİD terörü üzerinden yeni bir bataklığa çekilmek üzere.

Dünya’ya kaos ile nizâm vermeye ve onu kontrol etmeye and içmiş bir ‘üst akıl’ adetâ çıldırmış vaziyette; her yerde fesat çıkarıyor. Kur’an’da ifâdesini bulan şekliyle; ‘’Biz barışçılarız; ve ortalığı düzeltmeden başka bir işimiz de yok!’’ diyerek saldırıyor pervâsızca her yere.

Bu kaos teorisyenlerinin en büyük mahâretleri ise şöyle özetlenebilir;

Kaos oluşturarak istikrar beklentisi;

Düşman ve tehdit oluşturarak korku atmosferi;

Bu korkuları sürekli canlı tutmak suretiyle de bir koruyucu ihtiyacı oluşturmak ve o koruyucu sıfatıyla da kendi düzenlerini idâme ettirmek veya değişen şartlara göre yeni dizaynlar gerçekleştirmek.

Bu saldırgan ve yayılmacı tavrın en büyük mağduru Müslüman coğrafya olurken yine en büyük destekçileri de Müslüman toplumların kendi içlerinden çıkardıkları; zaaflarının esîri olmuş; ya bizzat münâfık veyâhuhtta münâfık karakterli liderler, tiranlar, krallar ve daha nice zâlimler; kısaca zamanın Yezidleri ve onların emellerine oyuncak olup, silah ile dünyaya İslâm getireceğini zanneden serserî cahiller güruhu; yani Hadis-i şerifin işaretiyle; ‘Cehennem köpekleri!’

Süreçte Müslümanlar din ile sınav oluyorlar; ona sahip çıkmayarak, onun özünden uzaklaşarak. Evet! Dinin özünden uzak yaşıyoruz. Onu kendi kültürel öğelerimiz ve nefsi hastalıklarımızla, ayrıca imandan uzak olan bozuk, hamasî ve şeklî anlayışlarla kirletiyoruz. Temsil kaabiliyetimiz ise hiç yok.

Hâl böyle olunca; Batı dünyasını da benzer taktiklerle tesiri altına almış olan o üst akla karşı elimiz kolumuz bağlı kalıyor. Özünden kopuk bir şekilde, temsil kaabiliyeti olmadan, medenî Batı insanına ne derdimizi, ne isyanımızı ne de sıkıntılarımızı anlatabiliyoruz. Bu uğurda yola çıkmış ve sistem geliştirmeye çalışan Hizmet hareketi gibi oluşumları da yaptıkları diyalog çalışmalarından dolayı küfür veya ihânet ile suçlayıp ayaklarına çelme takmaya çalışıyoruz.

Büyük kaosun planlayıcısı olan akıl da bunun böyle olmasını istiyor zâten. Zîrâ en istemediği şey, manipülâsyonları ve illüzyonları etkisiyle kandırdığı Batılı ve Doğulu insanın uyanması. Çünkü bu kişilere göre; hep bir medeniyetler çatışması yaşanmalı ve sürekli olarak düşman üretilmeli.

Önceleri komünizm düşman idi; şimdilerde cihatçı ‘’İslâmî’’ terör. Hattâ yaymaya çalıştıkları anlayışa göre İslâm, sadece terörist yetişmesine olanak sağlayan; bozuk, ezilmeye mahkûm bir inanış sistemi; bir hastalık. Elindeki müthiş medya illüzyonu ile Batı insanının kafasına sürekli bu korkunun tohumlarını ekiyor; bunun temîni adına da kendi besleyip büyüttükleri İŞİD ve El Kaide gibi örgütlere Avrupa başkentlerinde eylemler yaptırarak o korkuları hep canlı tutuyorlar.

Bir yandan İslâm coğrafyasında Yezidler ve Tiranlar eliyle çıkardıkları fitnelerle Müslümanları kutuplaştırıp birbirine kırdırırken, diğer yandan da Batı dünyası ile gerçek Müslüman kitleler arasındaki mesâfenin ve kutuplaşmanın daha da artması adına canla başla gayret sarfediyorlar. Bunda da büyük ölçüde başarılı oluyorlar.

Geldiğimiz noktada artık Batı ve onu medenî yapan değerler bütünü de İslâm üzerinden bir samimiyet sınavından geçiyor. Kendi ülkesinde demokrasi ve huzur isteyen Batı, konu başka coğrafyalar olduğunda diktatörlükleri destekleyebiliyor ve oralarda huzursuzluğun garantörü olabiliyor.

Bir samimiyet sınavını da ‘cihad’ ve ‘terör’ kavramları üzerinden veriyor. Kendilerini gittikçe artan oranda tehdit eden ‘’İslâmcı’’ terör karşısında; ‘’peki İslâm barış diniyse o zaman tüm teröristler neden hep Müslümanlardan çıkıyor’’ diye soran Batı ve medyası; ‘’İslâm barış dinidir’’ ve ‘’terörist Müslüman olamaz’’, ‘’terörün bitmesi adına gelin birlikte çalışalım’’ diyen Hizmet hareketi gibi ılımlı Müslümanları dinleme noktasında çekingenlik sergiliyor. Böylece, bir buçuk milyar Müslüman arasından çıkan çok az sayıdaki teröristin sesinin daha çok çıkmasına ve onların Müslümanları temsil eder bir konuma gelmesine zemin oluşturuyorlar.

Elbette bunda az önce işâret ettiğim kaos planlayıcılarının medenî Batı insanının gözleri önüne çektikleri setlerin etkisi de var. Onlar da herşeyi net olarak göremiyorlar. Bakışlar bulanık! Medyatik bir illüzyonun ve korkuya bulanmış bir propagandanın esîri durumundalar. Ancak herşeye rağmen, onlar arasında da önemli bir kesim artık gerçekleri görmeye başlıyor.

Bugün Suriye mültecîleri ve artan terör eylemleri konusunda Batı başkentlerinde yaşanan tartışmalara bakın; her şeye rağmen hâlâ sağduyulu kalabilen bir çok ses işiteceksiniz. Haftalık klise ayinlerinde ‘’İslam barış dinidir’’ şeklinde konuşmalar yapan din adamları bile var. Kaos planlayıcılarının, Batılı ülkelerde faşist reflekslerin artması ve ırkçı aşırı sağ partilerin dizginleri ele geçirmesi adına her türlü manipülâsyonu ve algı operasyonunu yapmalarına ve bunda da önemli ölçüde başarılı olmalarına rağmen, bu sağduyulu kesimlerin varlığı benim geleceğe dönük beklenti ve ümitlerimi artırıyor.

Bu bölünmüşlük, kaos ve kan deryâsı içinde yüzerken; insanoğlunun kendi planlaması ile bu sıkıntıların üstesinden gelebileceğini sanmıyorum. Ancak, her kesimde az sayıda bulunan sağduyulu ve özverili insanların samimi ve ihlâslı gayretleri, duaları ve mazlumların âhı neticesinde Lutf-u ilâhî tecelli eder ve kaos planlayıcılarının ve onlara hizmet eden Tiranların tuzaklarını başlarına çalarsa, insanoğlunu güzel günler bekleyebilir ve kötü başlayan 21. yüzyılın kör ve makûs talihi düzelebilir; yerini aydınlık ve huzurlu günlere bırakabilir.

Ben insanlıktan hâlâ ümitliyim!


10 Aralık 2015 Perşembe

GOLLUM’A BENZEMEK DEĞİL, GOLLUMLAŞMAK SORUN

Bu yazı 7 Aralık 2015 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Son zamanların en iyi ve en pahalı filmleri arasında yer alan ve Titanic ve Ben Hur gibi meşhur filmler kadar Oscar ödülü kazanmayı başarmış olan Yüzüklerin Efendisi (The Lord of the Rings) üçlemesi ve yine çok başarılı bir yapıt olan Hobbit üçlemesinin şüphesiz en renkli karakteri Gollum.

Modern fantezi edebiyatının babası olarak addedilen J.R.R. Tolkien’in eserlerine dayanılarak çekilen bu serilerde baştan sona etkin bir rolde izlediğimiz Gollum karakteri her ne kadar bu iki film ile zihinlere kazınmış olsa da aslında Batı edebiyatı içinde gelişen Yahudi folkoruna dayanan esrârengîz, mistik, insan-yaratık arası bir canlı. Tıpkı Frankestein’da olduğu gibi bir insan tarafından yaratılabilen ve kontrol edilebilen; bazı Yahudi hikâyelerinde, Yahudileri korumak için kullanılan bir yaratık. Elbette, bahsi geçen filmlerde çok daha farklı bir rol biçiliyor Gollum karakterine. İnsanlarca yaratılmış olmaktan öte, insandan yaratığa dönüşmüş bir karakteri temsil ediyor bu sefer.

Aydın ilimizde yaşayan bir doktorun Tayyip Erdoğan’ı Gollum’a benzeten üç resim paylaşması ve ardından Erdoğan tarafından dâvâ edilmesi ile birlikte bir anda dünya gündemine oturduk. Erdoğan’ı sadece karikatürize eden o benzerliğe dayalı resimler eğer görmezden gelinseydi Erdoğan için daha hayırlı olacaktı. Dâvâ açılması ve filmdeki Gollum karakterinin ‘’kötü’’ olup olmadığının belirlenmesine ilişkin bir bilirkişi heyetinin oluşturulmuş olması üzerine konu bir çok yabancı basının gündemine oturdu. Hattâ filmin yönetmeni ve oyuncuları bile konu hakkında görüş bildirdiler. Erdoğan ve Gollum’un resimlerini yanyana koyup resmin altına ‘’soldaki Erdoğan’’ diye yazan gazete bile oldu meselâ.

Gollum’un iyiliği veya kötülüğü noktasında bilirkişi heyetimiz nasıl bir sonuca varır bilemeyeceğim. Ancak filmin yönetmeni, resimlerde görülen şekliyle Gollum’un sevecen, iyi bir yönü olduğunu ifâde etti bile. Dâvâ haberini resimleri ile birlikte ilk gördüğümde Gollum’un görüntüsünden hareketle Erdoğan’a ‘’çirkinlik’’ atfedildiği için dâvâ açıldığını sanmıştım. Oysa dâvâcı Erdoğan ‘’kötülük’’ üzerinden hareket etmiş.

Mezkur hâdise üzerinden Gollum benzetmesinin benim zihin dünyamda çağrıştırdığı şey biraz faklı aslında.

Bence insan olarak Gollum’a benzemekten ziyade Gollumlaşmak tehlikesinden korkmalıyız. Çünkü asıl sorunumuz gerek siyasilerimizin gerekse de toplumumuzun yaşadığı olumsuz değişim, yani Gollumlaşma; bizleri insanlıktan ve vicdânî boyuttan alıp, Said Nursi’nin tesbitiyle, belki hayvanlardan bile daha aşağı bir konuma düşüren, îmân-vicdân-insaf-iz’ân boyutunda yaşadığımız dönüşüm ve eğrilmeler. Yâni bir çeşit maddi ve mânevî Gollumlaşma (bozulma) süreci.

İzah edeyim…

Filmdeki Gollum karakteri aslında ismi Smeagol olan Hobbit klanından bir insan (Tolkien’e göre bir insan çeşidi). Mutlu, mesud bir hayat yaşarken bir gün akrabası Deagol ile balık avına çıkan Smeagol, nehirde gizemli bir altın yüzük bulan Deagol’dan yüzüğü kendisine hediye etmesini ister. Daha yüzüğü gördüğü ilk anda ondaki sihirli gücün tesirine kapılmış ve onun benliğinde hâsıl ettiği ihtiras ile önce hırsa sonra da öfkeye kapılmış ve Deagol’u öldürmüştür. Filmde resmedilenin aksine kendisini hemen dağdaki bir mağaraya hapsetmez. Tolkien’in eserinde köyüne geri dönmüştür; ancak zamanla yüzüğün büyüsü onu iyice sarmış ve giyildiğinde insanı görünmez kılan özelliğini de kullanarak köydeki insanları rahatsız eder duruma gelmiştir. Böylece oradan kovulur. O da bir mağaraya kapanır ve yine yüzüğün tesiriyle uzun bir ömre kavuşurken artık insanlıktan (hobitlikten) çıkar ve Gollum diye bilinen, çift kişilikli, şizofrenik, çirkin bir yaratığa dönüşüverir. Yüzlerce yıl sonra mağaraya yolu düşen başka bir hobit olan Bilbo’nun yüzüğü ondan çalması ile Orta Dünyanın (Tolkien’in fantezi dünyası) kaderini belirleyecek ve iyilerle kötüler arasında bir varolma mücadelesini başlatacak hâdiseler zinciri tetiklenmiştir artık. Yüzüğü bularak eski gücünü tekrar tesis etmek isteyen karanlıklar lordu Sauron ve onun yardımcıları olan Ork’lar ile onlara karşı; yüzüğü bulup onu yok etmeye and içmiş Yüzük Kardeşliği arasında amansız bir mücâdele artık dünyanın kaderini belirleyecek bir maceranın adı ve amacı olmuştur. 

Bir yüzük uğruna; nehirdeki bir kayak üzerinde işlenen iki akraba arasındaki bir cinâyet önemli bir mücâdelenin fitilini ateşlemiş ve sanki Tolkien’in dünyasındaki iyi ve kötü insanların kader çizgisini belirlemiştir. Tıpkı bir kıskançlık ve ihtiras uğruna öz kardeşini öldüren Hz. Adem’in oğlu Kabil gibi…

O ilk cinâyet ile de bizim dünyamızdaki iyi-kötü mücâdelesi başlamış; Kabiller insanlıktan dönüşerek şeytanlaşmışlardır. Tıpkı Gollum’un bazen iyi bazen kötü olabilen şizofrenik çift kişiliğinde olduğu gibi onlar da vicdânları ve şeytanlaşan egoları arasında hep gelgitler yaşamışlar; ama çoğu zaman da içlerindeki kötüye yenilen, onun fısıltılarının gereğini yerine getiren birer zâlime dönüşmüşlerdir.

Yaşadıkları öfke, kin, hırs ve tamahkârlık, benliklerini ele geçirmiş ve vicdânları ne zaman Smeagol olarak var olmaya çalışssa onları Gollumlaştırma yönünde dizginlemiş ve onları hatâ üstüne hatâ yaptırarak daha çok zulüm işlemeye yeltendirmiştir. Habil’i öldüren kardeşi Kabil’in, Musa’nın peşindeki Firavun’un, Yusuf’u kuyuya atan kardeşlerinin, İbrahim’i ateşe atan Nemrud’un, Hüseyin’i öldüren Yezid’in hikâyeleri hep Gollumlaşan benliklerin hikâyeleridir. Nefislerinin ve ihtirâslarının kurbanı olmuş, mal edinme, altın, para, makam, güç gibi dünyalıkların vicdânlarında hâsıl ettiği yıkıcı tesirlerin, büyülenmenin ve güç zehirlenmelerinin etkisiyle Gollumlaşmış nefisler onları insanlıktan çıkarmış ve Smeagol’dan Gollum’a dönüştürmüştür. İlk günahlarını Smeagol olarak işlemiş; ama büyüsüne kapıldıkları ellerindeki ‘yüzüğün’ etkisinden kurtulamadıkları için de zamanla benlikleri değişime uğramıştır. Nemrud’un çok çirkin bir insan olduğu rivâyet edilir; ama onu Nemrud (Firavun) yapan yüzündeki çirkinlik değil, benliğinde yaşadığı geri dönüşü olmayan o Gollumlaşma değişimi; tefessüh (bozulma, çürüme) hâlidir.

İşte bizler de insan olarak asıl Gollumlaşma tehlikesinden korkmalı, Said Nursi’nin ve Fethullah Gülen’in eserlerinde işâret ettikleri o mânevî hastalıklardan korunmaya çalışmalıyız. Erdoğan’ın Gollum dâvâsı nasıl neticelenir bilemem; ancak her insanın kendi Gollumlaşma serüveninin hesabını vereceği bir Mahkeme-i Kübrâ olduğu gerçeğini unutmamalı insan.

Şunu da unutmamalı! Yüzüğün gücü, yüzüğe sahip olan kimseye de yâr olmamıştır. Gene filme ve Tolkien’e dönersek; yüzüğü ateşe atıp yok etmesi gereken kahraman Frodo da onun güç câzibesine kapılmış ve misyonunu başaramamıştır. Arkadaşı Sam’in üzgün bakışları arasında yüzüğü gene Gollum ele geçirmiş; ancak yüzükle beraber ateşe düşerek yüzüğün yok olmasını sağlamıştır. Yani, romanda Tolkien’in çizdiği kader; yüzüğü, iyilik savaşçısı olan Frodo’ya değil, onu ilk baştan beri hırsı ve münafık, şizofrenik karakteri ile hayatta tutmaya çalışan Gollum’a yok ettirmiştir. Bununla sanki; kötülük, kendisini yok eden bir maslahattır demek istemekte ve insanlığa bir ders vermektedir.

Zaten, romanın ve filmin başrollerinden ve iyilik tarafının adetâ mânevî hocası olan, Beyaz Gandalf, Tolkien’in romanında Gollum hakkında ‘’kalbim bana onun (Gollum) oynayacağı bir rol olduğunu söylüyor’’ der ve şeytânî bir yaratık olsa da, onun yüzükle bağlantılı olduğunu ve her şeyin sonunda bir şekilde faydası olacağını düşünür hep. Evet! Tıpkı zâlimi bir başka zâlimin eliyle yok eden kader-i ilahî gibi, yüzüğü ve sahibi Sauron’u, Gollumlaşmış bir karakter olan münâfık ruhlu, çift karakterli ve şizofrenik özellikleri olan Gollumlaşmış bir benlik eliyle yok etmiştir Tolkien.

Sözün özü, siz siz olun, Gollum’a benzemekten değil; Gollumlaşmaktan korkun sevgili dostlarım! 


4 Aralık 2015 Cuma

DİLİPAK’IN ANKETİ VE ALGI SAVAŞLARI

Bu yazı 4 Aralık 2015 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.



Yeni Akit yazarı Abdurrahman Dilipak tartışmalı bir kişiliğe sahip. Ülkenin bâzı kritik dönemlerinde hep adı geçen birisi. Hakkında, 28 Şubat post-modern darbesine zemin teşkîl etmiş olan Kudüs Gecesi’ni organize ettiği; ama katılmadığı suçlaması yapıldı. İsrail ile aramızda nerede ise savaş çıkmasına sebep olacak olan ve dokuz vatandaşımızın hayatına mâl olan Mavi Marmara baskınının da teşvikçilerinden olduğu; ama son anda ‘’Umre’’ gezisi için ekipten ayrıldığı yolunda yorumlar yapıldı. 17 Haziran 2014 tarihli Aktifhaber’de ‘’Bir Garip Adamın Portresi’’ başlıklı yazıda bu güçlü iddiâlar bir takım ispatlar eşliğinde dile getirilmiş ve bunlara ilâve olarak Dilipak’ın kendi anlatımıyla şu özellikleri de dikkatlere sunulmuştu:

12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubatta bütün darbeler döneminde hep ön safta yer almış olması,

12 Eylül’ün sebeplerinden gösterilen MSP’nin Konya mitinginin tertip heyetinde olması ve

28 Şubat’ta 28 Şubat karşıtı bütün toplantılarda protestoları örgütleyen kişi olması.

Yâni kritik dönemeçlerde hep en önde olan; ama bir vesileyle geri planda kalmayı başarmış bir isim Dilipak. Bunlara ilâve olarak dikkate değer üç nokta daha var: (1) Dilipak’ın Perinçek gibi ideolojik spektrumun diğer ucundaki başka bir şâibeli kişilik olan Perinçek ile olan samimiyeti (2) Ergenekon dâvâsında sanık olan Emin Gürses’in, Dilipak’ın kendisine ‘Ergenekon ve istihbârata çalıştığını söylediği’ yönündeki iddiâsı (3) Kayseri’de yaptığı bir konuşmada Öcalan’ın MİT ajanı olduğunu îmâ ederek onu ‘’aileden biri’’ olarak tanımlaması.

Dilipak bugünlerde Cemaat karşıtı olan Erdoğan’ın AKP’li Havuz algı operatörleri ile aynı safta yer alıyor. Aynı yangına odun taşıyorlar birlikte. Her biri kendi kulvarında yörüngelerine soktukları insanların algılarını yönlendiriyorlar. Hattâ; AKP tabanının bugünlerde, Levent Gültekin’in de ifâde ettiği gibi, gittikçe hamâsî Akit çizgisine kaydırıldığını üzülerek izliyoruz.

Algı savaşları tüm hızıyla devam ediyor. Dilipak’ın yukarıda çizilen çerçeve dâhilinde, zaman zaman eleştiri yöneltse de, AKP lehine algılara devâm ettiğini görüyoruz.

Anket konusuna gelirsek…

Dilipak’ın son algı çalışması elinde patladı. Rusya, uçağının düşürülmesinin ardından dünya gündemine bomba gibi düşen açıklamalar yaptı. Putin, İŞİD petrollerinin Erdoğan ve yakınları tarafından Türkiye üzerinden satıldığını ve elinde deliller olduğunu iddiâ etti ve birtakım belgeler yayınlamaya başladı.

İşte bu gelişmeler olurken Dilipak, Twitter üzerinden bir anket yayınlayarak DAEŞ petrolünü Putin Rusyasının mı, Esed Suriyesinin mi yoksa Erdoğan Türkiye’sinin mi aldığını sordu. Ankete çok kısa bir süre içinde 15.000’in üzerinde katılım oldu ve yüzde 78 oranında Erdoğan Türkiyesi seçeneği seçildi. Bunun üzerine Dilipak, sonuçların gerçeği yansıtmadığını, sosyal medya da anketin manipüle edildiğini, o kadar kısa sürede o sayıda katılımın olamayacağını iddiâ etti.

Kendisine istatistiksel olarak bunun mümkün olabileceğini yazdım. Zîrâ kendisinin 486 bin takipçisi var. Ayrıca anket 1200 den fazla kişi tarafından da paylaşılarak dağıtılmış. Bu da anketin bir iki saat gibi kısa bir zaman içerisinde milyonlarca kişiye ulaştığını gösterir. O kadar insan arasından, Dilipak gibi önemli bir kişinin koyduğu ilgi çekici bir ankete 17 bin civarında katılım olması son derece normal. Yâni insanımız gerçekten de petrolün Türkiye’ye taşındığını düşünüyor olabilir. Oysa Dilipak, ‘’anket başkaları tarafından kullanıldığı ele geçirildiği için kaldırıyorum. Ruslar ve Esed’in adamları iyi çalıştı’’ diyerek anketi kaldırdı. Teknik olarak Twitter’daki anketin ‘’ele geçirilmesi’’ mümkün olmadığı ve Türkçe bilmeyen Putin ve Esed ekiplerinin o kadar kısa süre içerisinde organize olamayacağı açık olduğu halde Türk milletinin bir Twitter anketine yansıyan irâdesi inkâr edilmiş oldu. Çünkü bu sonuç arzu edilen algı çalışmasına hizmet etmiyordu. Kendisine yazdığım açıklama çok rahatsız etmiş olmalı ve başkalarının görmesini arzu etmemiş olmalı ki, Dilipak beni blokladığı gibi ardından anketi de iptâl etmiş.

Normalde kişiler hakkında yazmam. Daha önce de; yazdıklarına karşı hakâret içermeyen entelektüel düzeyde fikir beyan ettiğim için bâzı Havuz yazarları tartışmak yerine direk olarak bloklamayı tercih etmişlerdi. Cevap yazmamak hakları olsa da kendilerine küfür ve hakâret etmeyip sadece fikir sunan birilerine karşı hemen bloklama yoluna gitmelerinin tek açıklaması olabilir: Mesajlarının altında kendilerini çok zor durumda bırakan ve sonradan ‘’caps’’ olarak diğer insaların kullandıkları karşıt görüşlere tahammül edemiyorlar.

İnsanlarla artık tartışamayacağımız, fikir beyan edemeyeceğimiz noktalara gelmiş olmamız beni endişelendiriyor. İçinden geçtiğimiz bu önemli ve dumanlı süreçte yapmaya çalıştığım toplumsal analizler kapsamında bir önemi olduğunu düşündüğüm için bu yazıyı yazdım. Kritik bir kişiliğe sahip olan Dilipak’ı ve onun gibilerin toplumun önemli bir kesiminde temsil ve îfâ ettikleri konumlarını, vazifelerini ve etkilerini; ayrıca yaşanan algı savaşlarını takîb etmeye devam edeceğiz!

İlave: Faruk Arslan Twitter hesabında yazdı:

Dilipak Kanada'da yaptığı konuşmalarda 'Yeni Osmanlı'yı kuruyoruz, Selefiler AKP ve Erdoğan'a çalışıyor, Saray'da odaları hazır' dedi.

Doğu Perinçek'in gadim Gladyocu dostu Gladyo'nun kullanışlı elemanı A. Dilipak, AKP'lilere 'Hilafeti kuruyoruz, Erdoğan Mehdimiz' diyor.

Dilipak'ın konuşmalarına vakıf olan AKP'liler bu nedenle yaptığı ankette Erdoğan ve ailesinin IŞİD ile petrol ticaretini kanıksamadı.



AKP ve ERGENEKON NEDEN YARGILANMALI? (5)

Bu yazı 24 Kasım 2015 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.



‘AK Parti ve Ergenekon Neden Yargılanmalı?’ başlığı altında dört yazılık bir seri ile konuya çerçeve çizmeye çalışmıştık. Ana hatları ile özetleyerek daha genel bir perspektiften devâm edelim.

İttihatçı gelenekten gelen Ergenekon yapılanması ve İslâmcı gelenekten gelen ama sonradan son derece materyalist, oportunist (fırsatçı) ve pragmatik davranan ve bir çıkar sağlama aygıtına dönüşen AK Parti oluşumunun ortak bazı özellikleri var:

(1) Kendi siyâsî ajandası ve çıkarları uğruna ülkeyi bir hırsın, mâceranın ve hukuk dışı uygulamaların cenderesine sokmakta beis görmeme,

(2) bunun temîni adına gerekli olan devletçilik anlayışını ikâme ve idâme etme,

(3) bu uğurda gerekli polemikleri üretme, her türlü propaganda araçlarını ve manipülâsyon tekniklerini etkin bir şekilde kullanma,

(4) bu araçları baskı ve zulüm aracına dönüştürürken hukukun sınırlarını, üretilen ‘’gereklilikler’’ üzerinden zorlama ve onu kontrol etme,

(5) ‘kaos ile dizayn’ gerçekleştirmek amacıyla önce bir istikrâr boşluğu oluşturup ardından ‘istikrâr’ tesis ederek ‘vazgeçilmezlik’ elde etme ve bunu yeni siyâsal dizayn yolunda yapılacak hukuk ihlâllerinin gerekliliğine bir iknâ aracı olarak kullanma,

(6) sürekli düşman üreterek, bölerek, ayrıştırarak, ötekileyerek yönetme.

Bu bağlamda, her iki oluşum da, uygulamalarında bazı yöntem ve ton farlılıkları olsa da, toplumu kamplara ayırdı ve onları gerek korkutarak gerekse de birbirleri ile çarpıştırarak temsil ettiği devlet gücünü ‘otoriter koruyucu’ ve ‘istikrârın sağlayıcısı’ olarak ikâme etti.

Ergenekoncu gladyotik zihniyet, toplumu Kürt, Türk, lâik, dinci, Alevî, Sünnî, sağcı, solcu vb. kimlikler üzerinden birbiri ile çatışan fraksiyonlara böldü. Devleti illegal işlerin ve fâili meçhul cinayetlerin içine sokarken bile herşeyi ‘’devletin bekâsı!’’ için yaptı. Dış ve iç düşmanlar üretti. Atatürkçülük, Kemalizm, sonrasında da Ulusalcılık anlayışları altında siyâsî ve toplumsal mühendislikler yaptı.

AK Parti de zamanla bir çıkar örgütüne dönüştü ve yolsuzluklara bulaştı. Bunların örtülmesi adına da Ergenekonla kenetlenerek devletçi bir zihniyete büründü. Ona yeşil bir entari hediye ederek gönüllü Truva atı olmayı kabul etti. İnananlarını ise güya ‘şeriatı sağlamak’ maksadıyla; kayıt dışı maddi güç elde etmenin ve illegal faâliyetlerin gerekliliğine inandırdı. Artık herşey ‘dâvâ’nın, ‘hilâfete’ gidecek yolun güç taşlarını döşemek uğruna yapılıyordu! Buna itirâz eden her ses; ‘tek lider’ Erdoğan’a karşı darbeye teşebbüs eden bir hâin, ajan, dış güç piyonu îlân edildi. Bu uğurda Müslüman gruplar arasına bile nifak sokmaktan çekinilmediği gibi toplum iyice kamplara ayrıştırıldı. Adâlet sistemi Erdoğan’ın ve Saray’ın irâdesinin tutsağı edildi. Basın susturuldu ve özel kurumların mallarına tıpkı eskinin Varlık Vergileri gibi hukuksuzca el konulmaya başlandı.

Tüm bu uygulamalar Ali Ünal’ın iddiâ ettiği gibi devlet trenini rayından çıkardı. Kayıt dışı Arap sermayesi ile ayakta tutulmaya çalışılan ekonomi balonu patladığında; adâlet ve eğitim sistemleri dumura uğratılmış, yasama-yürütme-yargı dengesi hercümerç edilmiş ve bir sürü suça bulaştırılmış devlet aygıtı iflâs edecek. O dibe vurma anı yaşandığında birbirine düşman hale getirilmiş, câhil bırakılmış, vicdânen ve ahlâken çökmüş ve özgüvenini yitirmiş toplum fertlerinin birlikte o hasarı onarma kaabiliyetlerinin de köreltilmiş olduğu anlaşılacak. AKP’nin sahneden çökerek çekilmesi ile Ergenekon, devlet yularını bir darbe veya ‘gerekli koşul’ ile tekrar ele geçirip ülkeyi daha karanlık bir noktaya getirmezse bile; burada resmini çizdiğim şartlar, altından kalkılması çok güç bir kaos ve istikrârsızlık ortamı oluşturacak.

Bu bir ülkenin başına gelebilecek en kötü belâlardan birisi ve bir dibe vurma durumudur. Bu tarz dibe vurmalar her toplumun başına gelebilir. Bir lütfu ilahi tecellisi olarak o topluma yeni bir şans verilebilir. Sebepler bazında ise o toplumda birtakım dinamik ve kaabiliyetlerin tohumlarının olması gerekir. Bunun sağlanabilmesi içinse o toplumda; yozlaşmış, rüşvetçi, rantçı, spekülator, hırsız, zâlim, ahlaksız idarecilere ve zümrelere karşı direnen bazı fertlerin olması ve zamanı gelince de onlardan hesap sorma yetenek, niyet ve dirâyetini sergilemeleri gerekir.

Batı, siyâsî, ekonomik ve ahlâkî bir dibe vurmanın ardından üzerindeki Ortaçağ zulmüne baş kaldırmış ve Rönesans’ın ışığını yakabilmiştir. Daha sonra ise 1. ve 2. Dünya savaşları ile dibe vurmuş ve faşist idârelere direnerek ve onları tarihten silerek bir arada yaşama zeminini tesis edebilmiştir. Amerika, kölelik gibi bir zulme bulaşmış ancak hatalardan ders alabilme yeteneği sâyesinde bir iç savaş ile dibe vurduktan sonra birlikte yaşamayı bilen bir süper güç haline gelebilmiştir.

Bizler şimdilik o noktada olamadığımız için hâlâ İttihatçı macerâcıların gemisinde kürek çekerek hayatımızı sürdürüyoruz. Ermeni tehcîrinde yapılan yanlışları bugünkü nesiller olarak savunmakta ve başkalarının tezlerine karşı bir antitez geliştirmekte zorlanıyor, sadece onların tezlerine küfrediyoruz. Varlık vergisi gibi bir zâlimlik ve hırsızlığı yargılamadığımız için o kiri üzerimizden atamıyor, bugün AKP ile aynı suçu tekrar işliyoruz. Ergenekonvârî örgütlerin ardında bıraktığı binlerce fâili meçhulü, kendi halkımıza yapılan zulümleri ve asit kuyularında kaybolan hayatları yargılamadığımız sürece onların kiri de gelecekteki nesillerin üzerine yapışacak. AK Parti’nin tüm yolsuzlukları, halkı kamplaştırıp bölmesi, oy uğruna Müslümanlar arasına soktuğu büyük fitne, komşu ülkelerle yıkılan ilişkiler, silah kaçakçılıkları, İŞİD ve benzeri terör gruplarına verilen destek gibi bir çok suçun da hesabı sorulamadığı takdirde bizleri yakın gelecekte çok büyük sorunlar bekliyor olacak. Rayından çıkan bir devlet sistemi ile de bunun altından kalkılması adetâ imkansız olacak.

İşte tüm bu nedenlerden ötürü hem AK Parti hem de Ergenekon türü yapılardan kanunlar çerçevesinde çok ciddî hesaplar sorulmalı ve sorumlular cezalandırılmalıdır. Aksi takdirde son üç asırdır içinde bulunduğumuz kısır döngüden çıkamayacağımız gibi, bu sefer, AK Parti ile yaşayacağımız dibe vuruşun hasarını telâfi edemeyecek ve milletçe hak ettiğimiz yeni geleceği inşâ edemeyeceğiz.

Muâsır medeniyetler seviyesine erişebilmek için haksızlık ve adâletsizliğe direnen ve hesap sorabilen bir toplum olmamız şart.

20 Kasım 2015 Cuma

TÜRK TOPLUMU KAYNAŞIR MI?

Bu yazı 16 Kasım 2015 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.

Yazının başlığını okuduğunuzda hangi duygu ve düşünceler geçiyor içinizden? Kimbilir, kimimiz; ‘’bizim millet adam olmaz’’ diyordur, kimimiz de ‘’bu, hayatta mümkün değil’’ diyerek ümitsizliğe salıyordur kendini.

Zihinlerinizde hangi şarkıların melodileri çalmaya başlıyor bu başlığı okuyunca? Olur mu öyle şey demeyin! Hisli gönüller için; okunan cümleler, işitilen ifâdeler zihin kemanının titreşen telleri gibidir adetâ. Eline duygu mızrabını alır insan ve önündeki hayal defterinden notalar çalmaya başlar.

Bizim insanımız kaynaşır mı, bir arada yaşamayı öğrenir mi diye sorulunca siz hangi nağmeleri dinlemeye başlıyorsunuz gönül dünyanızda? Mahsun Kırmızıgül’den ‘’Kardeşlik’’ türküsü mü, yoksa Orhan Gencebay’dan ‘’Batsın Bu Dünya’’ mısrâları mı dökülüyor dudaklarınızdan. Yoksa Erkin Koray’dan ‘’Böyle Gelmiş Böyle Gidecek Korkarım Vallah’’ nağmeleri mi çalınıyor kulağınıza. Ya da biraz ümide kapılıp Müslüm Gürses gibi ‘’O Gün Gelecek Mi?’’ mi diyorsunuz?

Yoksa zâten hep böyle günlerin özlemi ile yanıp tutuşan bir insansınız da Mozart’ın 34 üncü senfonisi benliğinizin tüm noktalarında yankılanırken siz o muhteşem gelecek inşâsının taşlarını döşerken mi buluyorsunuz kendinizi, tıpkı bir sinema perdesinde izler gibi?

Ben öyle günlerin geleceğine inanıyorum. Daha önceki toplum analizlerimizde yazdığımız gibi doğru ideâllerle yanlış temeller üzerine binâ edilen Cumhuriyetimiz, yanlış uygulamalarla suiistimal edile edile bugünlere gelindi. Gizli bir gladyotik el tarafından halkın ideâlleri her fırsatta törpülenip duyguları istismar edilerek geleceği çalındı; hayalleri köreltildi. Kendine güven duygusu yerle bir edildi. Bir araya gelip birlikte gelecek hulyâları kurmasın diye câhil bırakılıp kamplaştırılarak birbirine düşman edildi. Sürekli sahte düşmanlar ile korkutulup özgüveni tarumar edildi. Böylece halk kendi öz vatanında; zihinlere ve kaabiliyetlere vurulmuş prangalarla yaşamaya mahkûm edildi. Necip Fazıl’ın ‘’Öz vatanında garipsin, öz vatanında parya!’’ diyerek ifâde ettiği durum işte tam da buydu.

Toplum ahlâken çöktü.. Kimseye güveni kalmadı… Hayâl kuramaz oldu… Sistemsizlik, nemelâzımcılık, tembellik şiârı oldu. Güce tapan, kendini hep bir güce yaslanarak tanımlayan, haksızlıkları kanıksayan, başkalarını ötekileştiren, ihtirâslarının, hırslarının, önüne konan sahte hayâllerin tutsağı olan bir toplum olduk. Son seçim büyük oranda, ‘istikrar’ beklentisi oluşturmak için öncesinde çıkarılan kaos sâyesinde olduğu kadar ‘hilâfet gelecek’ propagandası ile de kazanıldı.

AK Parti ile geldiğimiz noktada toplumun durumu çok daha vahim bir hâl aldı. Kamplaşma zirve yaptı. Toplumun hep temel taşlarından biri olmuş olan dinî gruplar arasına bile nifak sokuldu. Büyük kısmı sivil hüviyetini kaybedip devletleştirildi. Bîat etmeyenler ise hâin îlân edildi. Muhâlif her ses hemen susturuluyor. Gladyo, AKP eliyle devletin tüm kanallarına tekrar sızıyor. Eskiden ağır aksak işleyen adâlet sistemi felç edilerek, sâdece hükümetin istediği reflekslere tepki verir hâle getirildi. Eğitim sistemi hercümerç oldu.

Bununla da kalmayacak! Ali Ünal’ın yıllar öncesinden tesbit ettiği gibi devlet trenini raydan çıkaracaklar. Arap parası ile ayakta duran balon ekonomisinin patlaması yakın. Yâni sadece ahlâken, vicdânen ve sistemsizlikle değil; ekonomik olarak da topyekün bir dibe vurma yaşanacak.

İşte çoklarının şimdi göremediği bu çöküş; zamanı geldiğinde iliklere kadar hissedilecek. Nasıl karanlığın son noktasına ulaşmadan ışık, sancı zirve yapmadan doğum, tohum çatlamadan başak, dert olmadan çâre ortaya çıkmazsa; öyle bir dibe vurmuşluğun insanımızın aklını başına getireceğini ve zincirlerini kırma azmini işte o zaman ortaya çıkaracağını düşünüyor ve öyle inanıyorum.

Tıpkı atom ve hidrojen bombalarında gerçekleşen nükleer reaksiyonlarda olduğu gibi…

Atom bombasından çok daha fazla enerji üreten Hidrojen bombası patlaması (füzyon) lâzım toplumumuza. Atom bombası Uranyum çekirdeklerini parçalayarak enerji açığa çıkarır. Toplumun yapı taşı olan grupların parçalanması gibidir bu; sadece parçalar ve açığa çıkan enerji (öfke patlaması) toplumda yıkıma neden olur. Hidrojen bombası ise öyle değildir. Füzyon yâni çekirdek birleşmesi esasına dayanır. Atom bombası patladığında etrafında hidrojen içeren bir madde vardır. Atom bombasının aslında yıkıcı gibi görünen enerjisi o çekirdekleri bir araya getirir ve yapıştırır. O kenetlenme neticesinde, tıpkı güneşte olduğu gibi, çok daha büyük bir enerji çıkar açığa.

İşte yıkımın ardından gelen böyle bir enerjinin insanımıza müthiş bir ivme kazandıracağını düşünüyorum. Umarım tâlihsizlik olarak gördüğümüz ve Erdoğan, AKP ve Gladyo işbirliği ile geldiğimiz bu tehlikeli parçalanmışlık durumu gladyotik ahtapotun beklentisinin aksine gelişir. Patlatmaya çalıştıkları ve toplumu bölme amaçlı bomba, tıpkı füzyon reaksiyonlarında olduğu gibi aksi bir netice doğurur ve bu sefer toplumun değişik kesimlerini temsil eden küçük hidrojen çekirdeklerini kaynaştırır ve daha güçlü toplumsal bir enerjinin oluşmasını sağlar. Böylece birlikte yaşamayı öğrenen, birbirine kenetlenen yeni bir toplum çekirdeği oluşur. Farklı ideolojik özelliklerdeki yüklü hidrojen çekirdekleri (fertler) birlikte, nötr (demokratik, ötekilemeyen, medenî) Helyum atomları meydana getirirler. Güneşteki füzyon reaksiyonları neticesi oluşan ‘nur’ gibi bir aydınlık (aydınlanma) doğar toplumun üzerine; yapay ‘ampül’ ışıklarına ihtiyaç kalmaz!

Unutmayın! Bazı büyük yangınlar bomba patlaması ile söndürülürler. Şer gibi görünen bombanın etkisiyle ateş etrafındaki oksijen ve ateş ötelenir ve böylece ateş artık yanamaz hâle gelir. Bediüzzaman’ın ‘milletin îmanını ateş içinde yanarken’ tasvir etmesi gibi ülkemiz insanı da işte öyle bir yangınla sarılmış durumda ve basîretini perdeleyen siyâsî-İslâmcı münâfıklık dumanı yüzünden baygın vaziyettedir.

Âyette de meâlen ifâde edildiği gibi; şer gibi görünen şeylerden hayır doğabilir. İlâhî kudret buna kadirdir ve gerektiğinde zâlimlerin yâni Gladyoların, Süfyanların, Yezidlerin, Firavunların ve Tiranların elleriyle de toplumları terbiye edip, zihinlere birliktelik isteği aşılayabilir ve gönüllere gerekli sevginin mayasını çalabilir. Her Peygamberin vazifelerinden olan yeni bir toplum inşâsı görevi, Firavunların zulümlerinin zirve noktadaki kopmalarından sonra başak vermeye başlamıştır hep.

Son cümlede; Allah’ın bu millet üzerinde vâdedilen lutfü gerçekleşecekse eğer, bu böyle bir sürecin yaşanmasına bağlıdır. Henüz o kıvama gelmedik. Her seçim öncesi ‘şimdi yıkılacaklar’ diye bekleyen; olmayınca da inkisâra kapılan dostlarıma hep ‘acele etmeyin, bekleyin! Toplum henüz kıvama gelmedi’ diyordum. Beklemeye devam ediniz. Kasırganın en güçlü noktası olan orta noktasına girmek üzeresiniz! Bir süre daha sarsılacak, ıslanacak ve korkacaksınız! Geminiz su da alacak. Alabora tehlikesi atlatacak, yüksek dalgaların arasında bir pamuk gibi savrulacaksınız. Sonrası ise nurlu bir ışık olacak! Ben size fırtınanın ötesindeki ışıktan yazıyorum.

Sabır, tevekkül ve dua ile!


14 Kasım 2015 Cumartesi

BÜYÜK DİKTATÖR CHARLIE CHAPLIN

Bu yazı 8 Kasım 2015 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.

Çocukluk ve gençlik yıllarımın Türkiye’sini zihnimde canlandırdığımda hatırıma Barış Manço, Zeki Müren, Metin Akpınar, Zeki Alasya, Kemal Sunal, Adile Naşit, Münir Özkul, Cüneyt Arkın, Orhan Gencebay, Emel Sayın ve onlar kadar değerli başka birçok sanatçının görüntüleri geliyor. Kimisi kişiliğiyle, kimisi güzel sesi ve ustalığıyla, kimisi kendine has üslubuyla, kimisi de benim yaşadığım halk hayatını en mâhir şekilde ekrana yansıtmaları yönüyle hayatımda izler bıraktılar.

Yabancı bir sanatçı olsa da, Charlie Chaplin de sanki hep içimizden biri gibiydi. Diğerleri gibi onu da anne babalarımızın çocukluk dönemlerinden tevârüs etmiştik. Onun siyah beyaz, sessiz ekranda şimdiki birçok oyuncunun en üsturuplu ifâdeler, gelişmiş teknolojik imkânlar, ses ve ışık teknikleri ile bile beceremedikleri bir ustalıkla hayata dâir öğeleri nasıl zihinlerimize kazıdığını; bizleri ekrana kilitleyerek dakikalarca gülümsettiğini; gerektiğinde nasıl dersler verdiğini hiç unutamıyorum. Fakir bir aileden gelen bu başarılı ve özgün sanatçı da çocukluğuma âit önemli bir hayat öğretmeni olmuştur benim için.

Charli Chaplin’in sessiz sinemadaki yeteneği, kendisinin yönetip başrolünü, ilk kez sesli olarak, oynadığı 1940 yılı yapımı ‘Büyük Diktatör’ filminde de kendisini göstermektedir. Filmde Chaplin Tomania (Almanya) ülkesinde fakir bir berberdir ve dönemin faşist diktatörü Adenoid Hynkel’e (Hitler) çok benzemektedir. Bu rolüyle Hitler’i ve onun temsil ettiği faşizmi ağır bir şekilde, politik komedi tarzında, eleştirmektedir. Avusturya’nın işgâli üzerine diktatör, askerlere bir konuşma yapacaktır ancak Tomania askerleri bir karışıklık neticesinde gerçek diktatör Hynkel’i tutuklayıp benzeri olan Berber’i (Chaplin) farkında olmadan kürsüye getirirler. İşte filmin bu son dört dakikasında Chaplin sesli sinemada da çok büyük bir oyuncu olduğunu, müthiş hitâbeti ve taklit yeteneği ile tarihi bir konuşma yaparak zihinlerimize kazır.

Günümüze ışık tutması açısından şimdi bu konuşmanın ilgili kısımlarını sizlerle paylaşmak isterim:

Hepimiz birbirimize yardım etmek istiyoruz. İnsanların yapısı böyledir.
Biz birbirimizin mutluluğu için yaşamayı isteriz, kötülüğü için değil.
Birbirimizden nefret etmek ve hor görmek istemeyiz.
Bu dünyada herkese yetecek yer var ve toprak hepimizin ihtiyâcını karşılayacak kadar bereketlidir.
Yaşam biçimimiz özgürce ve güzel olabilir; ama biz doğru yoldan çıktık.
Aç gözlülük (iktidar hırsı) insanların ruhunu zehirledi, dünyayı bir nefretle kuşattı.
Hepimizi kaz adımlarıyla (ordunun yürüyüş şekline atfen) sefaletin ve kanın içine sürükledi.
Hızımızı arttırdık; ama bunun içine hapsolduk (tutsağı olduk).
Bolluk getiren makineleşme bizi yoksul kıldı.
Edindiğimiz bilgiler bizi alaycı yaptı; zekâmızı ise katı ve acımasız…
Çok fazla düşünüyoruz; ama çok az hissediyoruz.
Makineleşmeden çok insanlığa muhtâcız.
Zekâdan çok iyilik ve anlayışa muhtâcız.
Bu değerler olmadan hayat çok korkunç olur, herşeyimizi yitiririz.
Uçaklar ve radyo bizleri birbirimize yaklaştırdı.
Bu buluşların varoluş nedeni, doğaları gereği, insanın içindeki iyiliği ortaya çıkarmak, evrensel kardeşliği oluşturmak ve hepimizin birleşmesini sağlamaktır.

Beni işitenlere şunu duyurmak istiyorum:
Umutsuzluğa kapılmayın!
Üstünüze çöken belâ, vahşi bir hırsın, insanlığın gelişmesinden korkanların duyduğu acının bir sonucudur.
İnsandaki bu nefret duygusu geçecek ve diktatörler ölecektir!
ve halktan aldıkları güç, yine halkın eline geçecektir.
Son insan ölene kadar özgürlük aslâ yok olmayacaktır!

Kendinizi bu vahşilere teslim etmeyin!
Sizleri hakîr gören ve esir eden, hayatlarınızı yönetmeye çalışan, ne yapmanız, ne düşünmeniz, ne hissetmeniz gerektiğini size emredenlere;
Sizleri bir hayvan terbiye eder gibi şartlandırıp topun ağzına sürenlere boyun eğmeyin.
Bu doğa dışı adamlara boyun eğmeyin, makine kafalı, makine kalpli bu adamlara…
Sizler makine değilsiniz! İnsansınız!
Kalbiniz insanlık sevgisiyle dolup taşmaktadır.
Nefret etmeyin!
Yalnızca sevilmeyenler nefret eder; sevilmeyenler ve doğaya aykırı olanlar…
Kölelik uğruna savaşmayın. Özgürlük için savaşın!
Bu hayatı güzel ve özgür kılacak güce sizler sahipsiniz.
Bu hayatı olağanüstü bir mâceraya çevirecek olan yine sizlersiniz.
Öyleyse, demokrasi adına haydi bu gücümüzü kullanalım. Haydi birleşelim!
Yeni bir dünya için savaşalım; insanca bir dünya için.
Herkese çalışma şansı verecek, gençlere gelecek, yaşlılara güvenlik sağlayacak bir dünya için savaşalım.
Zâlimler de böyle sözler vererek iktidara geldiler. Ama yalan söylediler!
Sözlerini tutmuyorlar. Hiçbir zaman da tutmayacaklar.
Diktatörler kendilerini özgürleştirirler; ama halkı esârete mahkûm ederler…

Sanırım bu konuşmadan gerekli ders alınmıştır. Günümüzde de meselâ; Önder Aytaç’ın mecâzî ‘’Bolivya’’sı gibi bir ülkede, diktatörlük, hilâfet vb. yönetim tarzı meraklısı diktatörler, Yezidler çıkabilir. Önceleri; özgürlük, eşitlik, adâlet, kalkınma, sivil anayasa, istikrar diyebilir; bugün neysek yarın da öyle fakir olacağız sözleriyle gönlünüzü çalabilir; ancak yüzüp kıyıya vardıklarında da, o; gönüllerinde hep saklı tuttukları hırslarının, kinlerinin, güç zehirlenmesinin, Muhâberatçı yönetim heveslerinin tutsağı olabilirler ve bu uğurda yılanların, çıyanların, bilmem hangi gladyotik yapıların kucağına kendilerini bırakabilirler. Sonra da açığa çıkan, artık çuvala sığmayan yolsuzluklarını örtmek adına ülkeyi kaosa ve kara günlere sürükleyebilir, güzel hitâbetleriyle, bir sürü gibi, önüne kattıkları saf halk tabakalarını birbirine düşman kılarak, ülkede kardeşliği, birlik ve beraberliği dinamitleyebilir; mâsum insanları düşman îlân ederek, onların mallarına bile çökme hevesine kapılabilirler. Sonra, Yezid’in Kufe Valisi İbn Ziyâd gibi; ‘onlara su bile yok’ diyebilir ve içine battıkları güç sarhoşluğu ve küstahlıkla sağa sola saldırıp, tehditler savurabilirler ta ki Allah’ın onlara verdiği mühlet dolana kadar…

Siz siz olun, dikkatli olun! Hani olur ya! ‘Büyük Diktatörler’ hiç eksik olmaz! Tarih, diktatörler çöplüğü ne de olsa!


Not: Konuşmanın tercümesi youtube’da bulunan altyazılı bir film videosundan alınmış olmakla birlikte vurgular, eklemeler, imla kuralları bana ait olup, tercümenin doğruluğu tarafımdan kontrol edilmiştir. 

6 Kasım 2015 Cuma

AK PARTİ SAMİMİ Mİ?

Bu yazı 5 Kasım 2015 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.



Bir süredir AKP-Cemaat-Ergenekon bağlamında toplumsal analizler yapıyoruz. AKP’nin 14 yıl sonunda toplumu getirdiği nokta eskisinden daha kötü. Cemaat başta olmak üzere toplumun diğer kesimleri AKP liderliğine güvenmiş ve sivil anayasa yapılması ve toplumsal birliğin sağlanması yönünde AKP’ye destek vermişlerdi.

AKP özellikle son üç yılda hakkındaki yolsuzluk iddialarını savuşturma adına toplumun diğer kesimleri üzerinde duygusal, zihinsel ve fiziksel tâciz yöntemleri uyguladı. Diğer yandan da kendi tabanı üzerinde daha farklı tonda zihinsel ve duygusal manipülâsyonlar yaptı. Tüm bunların neticesinde toplum kamplaştırıldı. Aileler arasına bile nifak sokulduğundan daha önce bahsetmiştik. Toplum olarak adetâ cinnet geçiriyoruz.

Bir Kasım seçim sonuçları arefesinde Başbakan Davutoğlu’nun “Türkiye’yi her türlü kutuplaşmadan, gerilimden çıkaracağız” ve “Herkesin hukuku güvence altındadır. 78 milyonun hukuku mutlak sûrette korunacaktır. Husûmet, nefret dili kaybedecek” demiş olması artık pek birşey ifâde etmiyor. Âyînesi iştir kişinin; lâfa bakılmaz derler. AKP’nin seçim öncesi ve sonrası amelleri ise ortada. Tüm hukuksuzluklara aynen devam ediliyor. Kamuoyuna ve tabanlarına ‘’istikrar’’ nutukları atıp ardından ‘ama’lı cümleler kurarak yollarına devam edecekler.

Daha önce de yazdım! AKP artık demokrasi rayından çıkmış, Gladyo’nun rotasına girmiş, hedefi şaşmış bir partidir. Rolünü, tükendiği güne kadar da oynamak zorunda. O rolün dışına çıkması imkânsız. Günü geldiğinde de yine aynı gladyotik yapılar tarafından ipi çekilecektir.

Hiç adil olmayan bir süreç ile bu seçime gelindi. Yaklaşık beş ay önce halkımız yine sandığa gitmiş ve AKP’ye yüzde 39 oy ile ancak koalisyon şansı vermişti. Erdoğan’ın girişimleri ve muhâlefetin beceriksizliği sâyesinde koalisyon gerçekleşmedi. Erdoğan’ın irâdesi millet irâdesinin önüne geçti ve kamuoyu oyalanarak, ‘’milli irade’’ kılıfında servis edildi. Böylece ülke 1 Kasım seçimlerine zorlandı. AKP’nin başarılı bir şekilde yürüttüğü ’kaos-istikrar korkutuculuğu’ teknikleri, MHP’nin dolaylı destekleri, CHP’nin samimiyetsizlikleri ve beceriksizlikleri, HDP’nin PKK eliyle imajının zedelenmesi meyvelerini verdi ve AKP tek başına iktidar olmaya halkı mecbur bıraktı.

Zâten AKP’nin ‘’millet [koalisyon demekle] kaosu seçti’’ söylemlerinin hemen akabinde sürpriz bir şekilde hortlayan PKK terörü, taşeron örgütlerin; antidemokratik hükümetlerin kötü gün dostu olduğunu bir kez daha kanıtladı. IŞID tarafından gerçekleştirilen ve 100’ün üzerinde kişinin öldüğü patlamanın da halk arasındaki ‘’istikrar ve kaos’’ algısına zemin hazırladığını unutmamak gerekir.

Bunların hâricinde ülkedeki tüm medya kanalları, bir kaç alternatif dışında, hep AKP lehine çalıştı. Muhâlif sesler halka kendilerini anlatamadılar. Zâten beceriksiz, samimiyetsiz ve Ergenekon tarafından çevrelenmiş kadrolardan ben pek anlamlı bir muhâlefet beklemiyordum. Bahçeli’nin AKP’ye verdiği dolaylı desteği ve CHP içerisindeki dostlar alışverişte görsün izlenimi veren siyâsetçileri bu bağlamda okumak gerekiyor. Oy çalınma iddiâları karşısında bile parmak oynatmayan muhâlefet partilerinden söz ediyoruz.

Tüm bunlara ilâve olarak, seçime yaklaşırken AKP saldırılarına karşı kendisini savunan Cemaat medya organlarına, hukuksuz ve gayrı ahlâkî yöntemlerle kayyım atanarak el konulması kara bir leke olarak hala ortada duruyor. Seçimin hemen ardından, kayyım bir çok gazetecinin işine son verdi. İzmir’de casusluk operasyonları yapmış başarılı emniyetçilere operasyon yapıldı. Daha önce de, ajanlık faaliyeti yürütenlere, kaçak GDO’lu ürün satanlara, IŞID ve Ergenekonculara operasyonlar yapan emniyetçi, savcı ve hâkimlere karşı yapılan öç alma operasyonlarının da parçası olmuştu AKP.

İşte tüm bu yanlışlar ve AKP’nin hâlâ yargıdan kaçırdığı yolsuzluklar ortada dururken, Davutoğlu bu yönde hiç bir özür, özeleştiri beyân etmedi. Şimdiye kadar söylemlerinden farklı hareket ederek eylem aşamasında hep farklı davrandılar.

Seçimin hemen ardından Numan Kurtulmuş’un; ‘’devlette hâlâ binlerce paralel var bunlar temizlenecek’’ demesi ki, ‘’paralel’’ safsatası kanun önünde deliller ve yargılanmalar neticesinde onanmış bir suç değildir, bana Davutoğlu’nun balkon konuşması ile sadece Batı tribünlerine oynadığını gösteriyor.

İlâve olarak, gazateci Rasım Ozan’ın ve Cem Küçük’ün seçimin ardından vakit kaybetmeden Cemaat’in diğer medya organlarına da kayyım atanarak ele geçirileceğini açıklamaları ve bunu yaparken kullandıkları ‘’bu böyle biline…’’ şeklindeki fütursuz fermanvârî üslûbları yukarıda izhar ettiğim endişelerimde haklı olduğumu gösteriyor. Yâni anlayacağınız, Erdoğan’ın kendi ifâdesiyle tanımladığı ‘’cadı avı’’ devam edecek.

Seçim ertesi Nokta dergisi basılıp yöneticileri tutuklandı. El koyma işleminin Cemaatle sınırlı kalmayıp diğer medya organlarına da sıçrayacağı bizzat Cem Küçük tarafından îlân edildi. Aydın Doğan’a hitap ederek, isim verdiği gazetecileri kovmazsa kendisine merhamet edilmeyeceğini ve onun gazetelerini de yöneteceklerini söyleyerek küstahlaştı. AKP tabanına ‘bunlar düşmanca hareket eden hâinler’, ‘hadleri bildirilecek’ söylemleri hep yapılıyordu. AKP tabanının alternatif seslerin susturulması karşısında hukuksal zemin sorgulamayacağını zaten iyi biliyorlar.

Emre Uslu’nun çıkarımlarına katılıyorum. ‘’Önümüzdeki yıl sadece muhâlifler için değil AKP’liler ve tüm Türkiye için rahat bir yıl olmayacak. İstikrar ve rahat bekleyenler boşuna beklemesin, AKP bunu sağlamayacak. Sağlayamaz…’’

Sağlayamaz; çünkü AKP artık istese de eski fabrika ayarlarına geri dönemez. Bunu balkon konuşmaları ile örtemezler. AKP artık gladyotik yapıların Türkiye için çizdiği yeni rotanın, Batı’nın mülteci sorunundaki hamallık rolünün, İran-Rusya-Çin hattı ile Batı-İsrail-Arap sermayesi arasındaki çekişmenin Orta Doğu planlarına yansıması ölçüsünde bir ömre ve öneme sahiptir ancak.

2 Kasım 2015 Pazartesi

TOPLUMSAL ÇÖKÜŞ YAŞIYORUZ!

Bu yazı 30 Ekim 2015 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.



Her toplum değişik renk, ırk, dil ve kültür kalıpları içerisinde doğup gelişir. Hucurat suresinde insanların bir erkek ile bir dişiden yaratıldığı ifâde edildikten sonra ardından birbirleriyle tanışmaları için ırklara ve boylara ayrıldıklarına işâret edilir. Fakat; Allah karşısında üstünlüğün bu husûsıyetlerden değil de takvâ ile olacağı belirtilmiştir. Yâni Allah’ın insanlar üzerindeki hikmet tecellisi bu şekildedir. Rum suresinde de insanların dilleri ve renklerinin ayrı olması, göklerin ve yerin yaratılması ile birlikte anılır ve tüm bunların Allah’ın âyetlerinden olduğu belirtilir.  

İslâm’ın topluma verdiği değer Kur’an’da yansıyan şekliyle peygamber kıssaları üzerinden de ele alınır. Hattâ denilebilir ki, başta Hz. Adem ve Hz. Nuh olmak üzere tüm peygamberlerin ana vazifelerinden birisi de; ilâhî hükümlerden süzülen hakikatları kendine rehber olarak benimsemiş, onun çizdiği ideâller etrafında kaynaşmayı başarmış ve birlikte yaşama kabiliyeti sergileyen bir toplum inşâsıdır.

Hz. Muhammed bunun en güzel örneklerinden birisini sergilemiş ve Câhiliye âdetlerine hapsolmuş değişik din ve kavimlerden insanları ortak bir ideâl etrafında birleştirerek, Kur’an’dan süzülen yeni bir toplum anlayışı inşâ etmiştir. Yani bedevî bir topluma imparatorluklar kurabilecek kabiliyetler aşılamıştır.

Zâten dünya üzerinde imparatorluk veya büyük devlet olmayı başarabilmiş milletlerin en genel vasfı farklılıklara saygı gösterip birlikte bir ideâl etrafında hareket etmeyi becerebilmeleridir. İmparatorluklar kurup dünya tarihinde çok büyük roller oynayan Türk devletlerinin en temel özellikleri; farklı din, dil ve ırktan insanları böyle bir anlayışla birleştirip yönetebilme kabiliyetleridir. Bu tür önemli başarıların sadece ‘kılıç gücü’ ile açıklanması büyük oranda Oryantalist yaklaşımlardan beslenen birtakım aşağılık komplekslerdir.

Osmanlı’nın özellikle 16. ve 17. yüzyıllarda günümüzün kaynayan kazanları olan Balkanlar, Anadolu, Orta Asya, Kuzey Afrika ve Kafkaslar üzerinde tesis ettiği Osmanlı Barışı (Pax-Ottomana); hükmü altındaki insanların farklılıklarına karşı duyduğu saygı ve hoşgörü anlayışından ve farklılıkları yönetebilme becerisinden kaynaklanır. İslam’ın ilk dönemlerinde dünya üzerinde yayılmasında en büyük dinamik de yine toplumsal hoşgörünün ön planda tutulmuş olmasıdır. Hattâ bir dönem Müslümanların ilimde zirveye oturmayı başarmalarının kökeninde de hep bu kabiliyet ve refleks vardır.

Günümüzdeki Batı değerleri ve oluşturdukları insan eksenli bir arada yaşama kültürü, eksikliklerine rağmen, Müslüman toplumlarda yaşayan insanlar için bile hâlâ bir cazibe merkezi konumundadır. Daha önce belirttiğimiz gibi, Suriye ve diğer Müslüman ülkelerden kaçan veya göçenler zengin Müslüman ülkelerden ziyâde Batı toplumlarını tercih ediyorlar. Özellikle, bu konuda en başarılı ülkelerden olan ABD, Kanada ve Avustralya gibi ülkelerde farklılıkları tek bir potada eritme anlayışı ve demokrasi kültürü geliştiği için farklılıklar bir zenginlik olarak algılanıyor ve alt kimliklere kendilerini ifâde ve temsil imkanları sunuluyor.  Bu da toplumsal kaynaşmayı sağlıyor.

Oysa Türkiye ve diğer Müslüman ülkelerde durum tam tersi. Demokrasi anlayışının gelişmemiş olması, milliyetçilik, ırkçılık, kavimcilik, mezhepçilik, devletçilik, İslâmcılık, cehâlet; lükse, makama ve statüye düşkünlük gibi hastalıkların etkisiyle fertler ve gruplar birbirlerine düşman hâle getirilmiş durumdalar. Dini konular dahil bir çok toplumsal ve siyâsî konuda anlaşamıyoruz. Ortak hareket edebilme ve birlikte sorun çözebilme kabiliyetimiz olmadığı gibi böyle bir amacımız da yok. Harmoni içinde kaynaşıp yaşayan bir topluluk değil, adetâ hasbelkader bir araya gelmiş insanlar topluluğu gibi hareket ediyoruz. 

Birbirimize zulmediyor, duygusal tâcizlerde bulunuyoruz. Bizimle aynı düşünmüyor; hattâ bizim fanatiği olduğumuz politik partiye oy vermiyor diye din kardeşimizi bile çok rahatlıkla kâfir olmakla suçlayabiliyoruz. Bir sürü toplumsal hastalığa mübtelâ olmuş bir cinnet hâli içerisindeyiz. Sürekli olarak bir cehâlet, fakirlik, bölünmüşlük, ötekileştirme, yabancılaştırma ve bunları besleyen bir kin, nefret ve öfke girdabının içinde yaşıyoruz.

Türkiye özelinde, Cumhuriyet kurulalı beri benzer sıkıntılarla boğuşarak demokrasi yokuşunu tırmanmaya çalışıyoruz. Her denemede yine kendi insanımız ayağımızdan tutup bizi aşağıya çekiyor. Toplumu kaynaştırmaya çalışanlar düşman belleniyor. Gladyotik örgütlerin aşıladığı fitneler de bu yaraları hep canlı tutuyor.

AK Parti ve Erdoğan ile ülkenin geldiği nokta zâten içler acısı. AKP sayesinde Türk toplumuna ve husûsîyle de dindarlar arasına tarihinde hiç görülmemiş ölçüde düşmanlıklar ve nefretler aşılandı. AKP’nin 17-25 Aralık yolsuzlukları patlak verdikten sonra yargıdan kaçmak ve tabanını kandırmak adına halkın arasına ektiği nefret tohumlarının vahâmetini daha o zamanlarda görmüş olacak ki; Fethullah Gülen bir uyarıda bulunmuş ve şöyle demişti: ‘’Toplum çok kamplaştırıldı, birbirinden koparıldı. Günümüzde öyle ayrışmalar oldu ki eğer bir taraf bir yerde durmazsa… toplumda kâbil-i iltiyam olmayan yaralanmalara, parçalanmalara sebebiyet verilmiş olur. Arkadan gelen nesillere de kin ve nefret miras bırakılmış olur.’’

Fethullah Gülen’in bu konudaki uyarıları önemli. Çünkü öncülüğünü yaptığı Hizmet hareketinin en büyük amacı Gladyotik bölme-yönetme-nefret salma çarklarına çomak sokmak ve toplumu kaynaştırmaktır. Gülen’in eserlerinde hep ideâl olarak çizdiği ‘’Altın Nesil’’ projesi; ahlâken-vicdânen çökmüş fertleri eğitim ile aydınlatan ve sosyal ahlâkı tesis ederek insanları birlikte yeni bir toplum inşâ etme fikrine alıştırmaya çalışan bir projedir. Yukarıda resmedildiği gibi; zâten peygamberlerin de ana vazifesi hep ilâhî ahlâk yörüngeli bir toplum inşâsı olmuştur.

Peki, içinde bulunduğu tüm bu olumsuzluklara; AKP ve Erdoğan’ın sebep olduğu müthiş tahribata rağmen Türk toplumu kaynaşabilir mi?

Kısmetse bu konuyla devam edeceğiz…