29 Mayıs 2016 Pazar

ERDOĞAN İMTİHANINI KAZANDIK MI?

Bu yazı 30 Mayıs 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.



İmtihan ile imtihan olmak başlıklı serimizin dördüncü ve son bölümünde konunun toplumsal boyutu ile devâm edelim.

Günübirlik ve başlarına gelmesi muhtemel imtihanlar karşısında; ‘başa gelince çaresine bakarız!’ anlayışıyla yaşayan ve imtihan sırrına tam olarak vâkıf olamamış ruhlar ve toplumlar, sorunlarla karşılaştıklarında çoğunlukla öfkeli, isyankâr ve şikâyetçi olurlar. Şartların gel gitleri ve kısırdöngüleri arasında sıkışıp kalırlar ve bir o yana bir bu yana toslayıp dururlar. Maniplasyonlara, el açmalara, sahteciliklere, kopyacılıklara, korkutmalara ve benzeri ruh alçaltıcı durumlara mârûz ve eğilimli; hattâ hevesli hâle gelirler. Bu ifâdelerin, içinde doğup büyüdüğüm Türkiye toplumunun genel hâlini özetlediğini düşünüyorum.

Şimdilerde Türk toplumu da önemli bir sınavdan geçiyor. Bir önceki yazıda arzettiğim ‘başa gelen çekilir!’ sözünü plansızlık boyutunda yaşayan; günübirlikçi ve nemelâzımcı bir toplum olduğumuzdan, bu sınava da hazırlıksız yakalandık. Bir hayat felsefemiz yok. Bize gelip çarpan hâdiselere karşı hamâset veya kör tarafgirlik dışında anlamlı bir tepki veremiyoruz. Her imtihan karşısında ya eleştiriyor, ya başkalarını suçluyor, ya bağlı olduğumuz tarafın sloganlarına sarılıyor, ya da bana dokunmayan yılan bin yaşasın anlayışıyla kendi çıkarımızın peşine düşüyoruz. Câhiliz ve İslâm’ın istikâmet veren özünden mahrûmuz. Kendi geliştirdiğimiz şekilci anlayışların mahkûmuyuz ve bunların neticelerinin de mağdûruyuz.

Zulüm sınavlarına karşı da toplumsal bir ön hazırlık gerekir. Bir hayat ve toplum görüşü olmak, fikrî olarak uyanık kalabilmek, zulmün ayak seslerini işitebilmek, toplumsal dokuyu ve bağları o sınavın şiddetine dayanıklı hâle getirmek, kendi kalabilmek, özgüven ve demokratik refleksler geliştirebilmek ve benzeri birçok kaabiliyet hep bir plan, hayat felsefesi, eğitim ve gayret gerektirirler. Biz bunlardan yoksun yaşıyoruz. İhtiyaç da duymuyoruz.

AK Parti ve Erdoğan ekseninde yaşadığımız 17-25 Aralık sonrası gelişen zulüm ve aldatılma süreci de böyle bir imtihan görevi görüyor toplumumuz için. Bir samimiyet ve kalite sınavı bu. Ancak bu sınavda da tıpkı daha önceki Ergenekon ve derin devlet dönemlerinde olduğu gibi başarısız oluyoruz. Toplum hep en hassas ve zayıf damarları olmuş olan fakirlik, gelecek endişesi, bozuk devlet anlayışı, korku, fırsatçılık, ötekileştirme, makama ve devlete tapma gibi hastalıklarına ilâve olarak bu sefer dinle aldatılma sınavına da girdi ve dibe çakıldı.

Tehlike bu sefer kan emen sivrisinek, kene ve tahtakurusu şeklinde bünyeye yapışmış bir vaziyette ve toplumun şimdiye kadar biriktirebildiği üç beş gram insaf, iz’ân ve hakîkat kanına da gözünü dikmiş durumda. Adını zikrettiğim bu hayvanlar gibi toplumun hayat damarlarına münâfıkça sirâyet eden kişiler; hortumlarını, hattâ kene gibi kafalarını, toplumsal damarların içine soktular ve o uyurken de onun geleceğini ve kaynaklarını emip duruyorlar. Biraz kıpırdanacak gibi olsa bu sefer de sahte bir düşman icâd edip onu ‘vampirlerle’ yâni ‘’paralel’’ safsatalarıyla ve gerçekte varolmayan düşmanlarla korkutarak asıl kan emiciler olarak emmeye devâm ediyorlar.   

AK Parti, büyük yolsuzluk ve rüşvet ağı ortalığa saçıldığında tıpkı her suçlu gibi tek yapmak zorunda olduğu şeyi yaptı: Atak moduna geçti ve bunu sağlamak için de dinî kimliğini kalkan olarak kulllanırken, elindeki devlet gücünü de mızrak olarak kullandı. Adâlet sistemini ve demokrasinin saç ayakları olan diğer kurumları felç etti. Büyük bir propaganda ağı kurdu ve namuslu davranıp yanlışa yanlış diyen herkesi ‘hâin’, ‘paralel’ ve ‘darbeci’ ilân etti. 

İşte her kesimiyle Türkiye toplumu bu hâdiseler karşısında yukarıda çizdiğim çerçevede bir karakter, samimiyet ve kalite imtihanı sürecine girdi. 17-25 Aralık davaları sonrası gelişen döneme ‘süreç’ dense de bu döneme aslında Türkiye toplumunun imtihan süreci demek daha doğru gibi geliyor bana. Çünkü zâlimler ve diktatörler mutlaka yıkılıp giderler ama o zulüm sürecinde karakter ve kalite sınavı veren toplumlar sınavdaki başarı veya başarısızlıklarının neticeleri ile cedelleşerek hayatlarına devâm etmek zorunda kalırlar.

Hitler’in zulümlerini alkışlayan ve destekleyen Alman nesli Hitler sonrası acılar çekmeye devâm etti. Lenin, Stalin, Mao, Firavunlar, Nemrudlar ve Yezidler sonrası, tüm toplumların yaşadıkları sıkıntılar ve imtihan serüvenleri hep bir nakarat olarak tarih sayfalarında yerlerini aldılar. Tarihin tekerrür etmesi gerçeği; insan doğasının değişmezliği yanında biraz da insanın geçmiş imtihanlardan çıkaramadığı derslerin sonraki imtihanlarda benzer bir başarısızlık yaşatmasının hikâyesidir aslında. Hattâ, bir sonraki imtihanlar çoğu kez öncekilerden gerekli dersler çıkarılamadığından dolayı sorunların toplumun bağrında tekrar filizlenmesidir. Hani bâzı yıllık bulaşıcı bitkiler vardır. Kökünden çekmeyip sadece toprak üstünde görünen kısmını biçtiğiniz için bir süre sonra tekrar filizlenirler. Toplumsal imtihanlar da işte böyle bir doğaya sahiptirler çoğu zaman. Hatâlardan dersler çıkarıp yeni nesli ona göre eğitmezseniz eğer, sorunlar tekrar filiz verirler ve birkaç nesil sonra tekrar her yere bulaşırlar.

Bu son imtihan sürecinde Cemaat dediğimiz Hizmet Hareketi ve çok az sayıdaki solcu, liberal, milliyetçi ve sâir kesimlerden insanlar dışında demokratik ve insânî liyâkat sınavını geçebilen olmadı. Yukarıda resmettiğim hastalıklarla malûl bir toplumdan daha fazlası da beklenemezdi zâten. Erdoğan ve işbirliği yaptığı Ergenekonvâri suç yapılanmaları da stratejilerini hep bu zaaflarımız üzerine temellendirdiler. Sürekli olarak korku salıp psikolojik harp teknikleri uygulayarak, o toplumsal zaafları suistimâl ettiler. Oysa bir hükümetin ve devletin amacı o hastalık ve zaafları tedâvi etmektir; suistimâl etmek değil.

Kemalistler, Ergenekon bağlantılarından dolayı; anlaşma gereği Erdoğan’a sessiz kalarak destek verdiler. Ergenekon’un CHP ve MHP bağlantıları sayesinde Erdoğan’ın önünü tıkayacak her türlü tepki ve gelişme, muhâlefetin gizli desteği veya muhâlefet yapmaması sayesinde önlendi; böylece Erdoğan’ın yolu hep açık tutuldu. Milliyetçi cephenin muhtemel muhâlefeti de Ergenekon’un kilit adamları vâsıtasıyla önlendi. Bugün üç-beş istisnâ dışında en muhâlif olmasını bekleyeceğiniz soldan bile Erdoğan’a karşı örgütlü bir tepki göremezsiniz. CHP ve Atatürkçüler de buna dâhildir. Kılıçdaroğlu ve bir iki CHP’li vekilin çıkışları müstakil, donkişot çıkışlarıdır. Bu bir bakıma bizde solun da aslında topluma dayalı gerçek bir sol felsefe geliştirememiş olmasındandır.

Halkın önemli bir kısmı ile Atatürkçü, Kemalist ve Cemaat alerjisi olan diğer kesimlerin önemli bir bölümü, ‘yozlaşmış devlet veya parti’ anlayışından çok da rahatsızlık duymadıkları için Erdoğan AKP’sinin paralel adı altında sahnelediği tüm zulümlere hattâ hukuk darbelerine sessiz kaldılar. Başta ‘’yesinler birbirlerini’’ fırsatçılığı ile başlayan duyarsızlık, sonradan ‘’bırakın Cemaat’i dövsünler’’ seyrine dönüştü. Bu hâl şimdilerde; ‘’çok baskı var, aman kendini tehlikeye atma’’ nemelâzımcılığına dönüşmüş durumda.

Eskiden Ergenekon döneminde AK Partili ve dindar kesimleri sürekli olarak köktendinci, yobaz, İrancı, şeriatçı, laiklik düşmanı diyerek tâciz eden ve onları devleti ele geçirip laikliği yıkacak ve şeriat getirecek kişiler olarak takdîm eden bu kesimlerin, Erdoğan tüm devlet sistemini ele geçirmek üzere iken hiçbir tepki vermemeleri, aslında ne kadar da samimiyetsiz ve ideoloji yoksunu olduklarını ve sadece Ergenekon’un gazladığı laiklik hamâseti ile beslendiklerini göstermiş oldu. Sol kesimlerin de büyük çoğunluğunu bu gruba dâhil etmek pek de yanlış olmaz.

Erdoğan imtihanını en acı verici sonuçlarla kaybeden kesim ise dindar-muhafazakar-sağcı kesim oldu. Yıllardır özünden uzak; şekilcilikle ve kültürel boyalarla makyajlar yapılarak bugünlere getirilmiş olan İslâmî ‘hassasiyetlerin’ ve ‘yaşantıların’ balonu patlamış oldu. Hizmet Hareketi ve bir iri ufak dinî grup dışında kalan bütün İslâmî kesimler Erdoğan’ın siyâsî rüşvetlerinin ve saldığı korkunun esîri oldular. Haksızlıklara göz yumup, Müslümanların mallarının gasp edilmesine ses çıkarmadıkları gibi ondan pay da istediler. Namus bekçisi rolleri kesip herkesi Cehenneme sokan hamâsetlerinin ardında çocuk tecâvüzcülerine bile, Erdoğan’a dokunur endişesiyle, tepki vermeyecek karakterler olduklarını bizler bu imtihan sürecinde öğrenmiş olduk. Devlet baskısına hattâ kavramına yıllarca sövmüş olan bu kesimlerin aslında ne kadar da kudret ve makam tapıcısı olduklarını da yine bu süreçte görmüş olduk.

Tüm toplum olarak nasıl da; ‘dayak yiyen ben değilsem çıkarıma bakarım!’ anlayışı ile hareket ettiğimiz; bölünmüş, birbirini ötekileyen, düşene tokat vuran, güçlü ise hırsıza, tecavüzcüye bile ses etmeyen, kaypak, kişiliksiz ve özgüven yoksunu bir toplum olduğumuzu bu süreçte sergilemiş olduk. Bu hastalıklar çoğaltılabilir. 
Zulüm yapan her devlet sahibi zâlim gibi, şimdinin zâlimleri de yakında devrilip gideceklerdir. Bizlere ise elinde kırık notlarla dolu karnesi ile mağdûr, mahzûn ve tahrip edilmiş bir toplum kalacaktır.

Soru şu: Toplum bu imtihan sürecinde sergilediği sefillikten ders almayı başarabilecek mi ve yeni nesillerini ona göre yetiştirebilecek mi; yoksa sefillik istasyonunda başka bir zâlimin treninin gelmesini mi bekleyecek? Tarihin tekerrürü örneğinde verdiğim örnekte olduğu gibi; yanlış ve bulaşıcı hastalıklarla, zehirlerle dolu olan bu bitkiyi kökleriyle söküp atmayı mı deneyecek, yoksa üç beş budamayla kendini mi avutacak?


Şayet öyle olursa, 20-30 yıl sonraki yeni bir Erdoğan trenine binmeye hazır olun derim. Asıl mesele de bu ya! 

25 Mayıs 2016 Çarşamba

İMTİHAN İLE İMTİHAN OLMAK (3)

Bu yazı 25 Mayıs 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


‘Dünya bir imtihan yeridir’ sözü artık klişeleşmiş bir söz mâlûmunuz. Çok kullandığımız ama mânâsını yeterince içimize sindiremediğimiz ifâdelerdendir bu da.

Benim küçüklüğüm bu sözün gölgesinde geçti desem yeridir. Başarılı ve sorumlu bir öğrenci olunca sınavlar ve sorumluluklar hayatınızın önemli kilometre taşları hâline geliyorlar. Onları düşünmeden ve zamanınızı onlara göre planlamadan yaşayamaz konuma geliyorsunuz. Böyle olunca da etrafınızda sınavlara karşı vurdumduymaz ve lakayt davranan insanları her gördüğünüzde önce hayretlere düşüyor sonra da onlara ya kızıyor ya da acıyorsunuz. Büyüdükçe de ders sınavları dışında bir de hayat imtihanları olduğunu öğreniyorsunuz. Çokları gibi biz de ailecek yaşadığımız birçok sıkıntı ve fakirliğe karşı hep bu tür sabır soluklatan sözler ile teselli bulurduk.

Yaşınız ilerledikçe bu tür bakış açılarının, ‘başa gelen çekilir’ anlayışıyla yetişen bir toplumda farklı refleksler halinde hayat bulduğunu görüyorsunuz. Başa gelenlere karşı sabır tavsiyesinde bulunan bu sözün bizimki gibi toplumlarda bir plansızlık, vurdumduymazlık, sorumsuzluk, nemelâzımcılık, günübirlikçilik düzleminde vücûd bulduğunu zamanla daha iyi kavrıyorsunuz.

Oysa hayatlarını her dâim başa gelebilecek imtihanların bilinci ile yaşayan insanlar her adımlarını daha planlı bir şekilde atarlar; intizam, sabır ve metânet eksenli bir hayat anlayışı geliştirirler ve etraflarında bulunan kişilerden veya cereyân eden hâdiselerden sürekli dersler ve geribildirimler devşirerek kendilerini sürekli canlı tutarlar ve yenilerler. Ruhları böylece hep aktif, dirençli ve canlı kalır.

Lise yıllarımda okula bellerinde kamalarla gelen, her gün okul kavgalarına karışan, kendilerinden öğretmenlerin bile korktuğu arkadaşlarım vardı. Sınav günleri nasıl süt dökmüş bir kuzuya döndüklerini, o herkese korku salan karizmatik tavır ve yürüyüşlerinin, benim karşımda ‘’Uğur n’olur lan kağıdını biraz aç, çakarsam babam gebertir!’ yalvarmalarına döndüğünü hâlâ dün gibi hatırlarım.

Hazırlıksız yakalanılan sınavlar onların o sahte karizmalar ve kabadayılıklar altında gizledikleri gerçek kişiliklerin ve korkuların ortaya saçılıverdiği anlar olurdu hep. Evet! Sınavlar sadece bilgi ve beceri düzeyinin değil, kişiliklerin de ortaya çıktığı zaman dilimleri ve fırsatlardır. Toplumsal ve dinî olaylarda bu daha da açık bir şekilde cereyân eder. Meselâ; vatan-millet diyerek sürekli hamâset devşirip başkalarını eleştiren bir kişinin tâyini Güneydoğu’ya çıktığında hemen torpil arayıp Batı’ya kaçmaya çalışması, o şahıs için bir kişilik ve samimiyet sınavıdır. Fâiz ve rüşvet haramdır diyerek etrafını Cehennem ile tehdit eden bir Hacı amcanın, polisten ceza yediğinde veya evine ikinci bir kat çıkmak istediğinde hemen rüşvete tevessül etmesi de onun için bir kişilik, samimiyet ve dinî ehliyet sınavıdır.

İyi huylu ve mülâyim görünen bâzı kişilerin çalıştıkları kurumda sıkıntılar baş gösterince ne kadar da itaatsiz, saygısız, tembel ve dikbaşlı tavırlar takınabildiklerini defalarca müşâhade etmişimdir. O sıkıntılar bir imtihan şeklini alarak  onların gerçek kimlik ve kişilik testleri haline geliyorlardı. Bugün Türkiye’de Erdoğan’ın zulmü karşısında ya susan ya da mâsum insanlara iftirâlar atan ‘dindarları’ hayretler içerisinde izlemekteyiz. Bu imtihan süreci de onların gerçek kişiliklerini ve dini ne kadar içselleştirebildiklerini açığa çıkarma görevi görmekte. Örnekler çoğaltılabilir.

Kur’an’da önemli bir yer teşkîl eden münâfıklık kavramının da bence en belirleyici özelliği bu tanımın kapsamına giren insanların belli imtihan dönemlerinde verdikleri benzer tepkilerdir. Örneğin, barış zamanı hamâset devşirip de savaş emr edildiğinde; yâni ‘iman sınavı’ kapıya dayandığında hemen mâzeretlere ve şikâyetlere sarılmaları onların kimliklerini ele veren zaman dilimleridir. Günümüz Türkiye’si, AKP ile yaşadığı imtihanda birçok münâfık karakterli insanı ortalığa kusmuştur.

Bu faydasının dışında sınavlar belli şart ve durumlara karşı ne kadar hazırlıklı ve eğitimli olduğunuzun ve o sorunların üstesinden gelme noktasında ne kadar bilgili ve dirençli olduğunuzun da göstergeleridir. Bununla da kalmaz, sınavlar; sizin bu bilgileri stresli ve kısıtlı bir zaman aralığında ne düzeyde ortaya koyabileceğinizi, aksiyona dökebileceğinizi ve hayata geçirebileceğinizi de ortaya koyarlar.

Yâni, bilmek yetmez; onu kısa ve stres gerektiren bir zaman dilimi içerisinde değer üreten bir şekilde uygulamanız da gerekir. Bu da bilginin yanında başka bâzı yetenekleri de geliştirmiş olmayı gerekli kılar. Meselâ üniversite giriş sınavlarını ele alalım. Yıllarca bilgi depolayıp sorular çözeriz. Ancak üç saatlik stresli ve kaderimizi belirleyecek bir sınavda tüm bu bilgilerimizi ve test tekniklerimizi en rantabl şekilde kullanarak ‘başarılı bir öğrenci’ kimliği kazanmamız gerekir.

Konunun kişilere bakan yönü böyleyken toplumlara bakan yönü de çok farklı değil.

O konuya da kısmetse bir sonraki yazıda devâm edeceğiz…

23 Mayıs 2016 Pazartesi

İMTİHAN İLE İMTİHAN OLMAK (2)

Bu yazı 23 Mayıs 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


İmtihan ve sabır birbiriyle iç içe geçmiş, her an ilişki içerisinde olan ve birlikte nefes alıp yaşayan kavramlar olup, tıpkı zaman kavramı gibi hayatımızın her anında bizimle beraberdirler. Öyle ki, imtihan sırrına ‘zaman’ diye hitap etmek yanlış olmayacakmış gibi gelir insana. Hayat, zaman nehrinde ilerlerken tekâmül etmekse eğer; doğan, büyüyen ve sonra da ölen insanoğlu gibi, tekâmül yolculuğu da zaman nehrinde süzülen imtihan akıntıları ile mümkün oluyor sanki. Hani bir türkümüzde Aşık Veysel der ya;

‘’Hiçbir zaman gül dikensiz olamaz. Gülü yetiştirir dikenli çalı… Kişi sabır ile bulur kemalı’’

İşte onun gibi, hayat da imtihansız olmuyor. Her anı imtihan sırrıyla örülmüş olan yaşantımız acılara ve imtihanın koşullarına karşı gösterdiğimiz direnç ile yetiştiriyor bizleri. Sanki bir imtihan ırmağında, akıntılara ters bir şekilde yüzüyoruz somon balıkları gibi. Onun içinde, ona karşı yüzdükçe güçlenip gelişiyor ve hedefin kaynakta olduğu bilinciyle de her anımızı o imtihan sırrıyla yaşıyor ve ona karşı gösterdiğimiz ‘sabır direnci’ ile yol alıyoruz.

İtalyan yazar Cesare Pavese’in ‘’acı çekmiş hiç kimse artık eskisi gibi değildir’’ dediği gibi bizler de yaşadığımız her imtihanın ardından yeni ve daha güçlü bir şekilde hayata kaldığımız yerden devâm ediyoruz. Amerikalıların ‘’bir şey seni öldürmüyorsa; güçlendirir’’ ifâdesinde kastettikleri mana da bu olsa gerek. Aşık Veysel’le devâm edersek; gülü yetiştiren dikenli çalılardır. İşte bu imtihan-sabır dengesidir ki bizi hep canlı tutar ve bizleri insan-ı kâmil noktasına ulaştırır.

Bizler bencil ve vefâsız fertler ve o fertlerden müteşekkil bir toplum olduğumuzdan ve amacımız da hep güllere konmak olduğundan dolayı imtihanlar karşısında yalnızca ‘’gülü seven dikenine katlanır’’ der ve dikenleri, yâni imtihanları, güçlükleri ve sıkıntıları hep küçümser ve ötekileştiririz. Onları hayatımızın bir parçası olarak görmeyiz. Tıpkı birbirimizi ötekileştirdiğimiz gibi hep bir yabancı gözüyle bakarız onlara. Her hâdiseye ego penceresinden bakmaya alışık olan bizlere göre ‘dikenler’ sadece tolere edilmeleri ve katlanılmaları gereken şeylerdir. Hattâ birçoğumuz için isyân sebebidirler.

Oysa hâdiseye gül’ün penceresinden bakabilsek, onlar; gülü yetiştiren ve bu yüzden de saygıyı, vefayı, anılmayı hak eden beklentisiz yetiştiricilerdir. Bir toplumu bu mantıkla yetiştirirseniz eğer; nesiller imtihan ve acıları, kıyımıza çarpan ve bir şekilde katlanılması gereken istenmeyen şeyler olarak değil; Allah’ın terbiye edici Rab ve her an ihtiyaçlarımızı düşünen Şefkat sıfatlarından süzülüp gelen birer lütuflarmış gibi algılarlar ve ‘’katlanma’’ boyutundan,

‘’Gelse Celâlinden cefâ,
Yahut Cemâlinden vefâ,
İkisi de câna safâ;
Lütfun da hoş, kahrın da hoş’’ boyutuna yükselirler.

Çünkü o zaman her imtihanın bir yetişme vesilesi olduğunu bilirler ve hayatın her anının imtihanların kucağında geliştiğini görürler ve bu gerçeği zihinlerinde sürekli canlı tutarak yaşarlar. Bunun bir lütuf olduğunu daha iyi idrâk ederler. Böylece daha fazla ve bilinçli olarak şükreden; dinamik, canlı ve ülfet (tembellik) nedir bilmeyen bir ruh hâline sâhib olurlar.

Zâten sürekli imtihan bilinciyle yaşayanlardır ki imtihanın şartları kapıya gelip dayandığında gerçek ve ilâhî lütfa mazhar olan bir sabır sergileyebilirler. O bilinçte olmayanların sabrı daha çok ilk anda sergilenen bir isyân ve öfke şeklinde olur. Öylelerinin ancak sakinleştiklerinde, dudaklarından şeklî olarak ‘’neyse, Allah’tan gelen çekilir; sabır’’ ifâdesi dökülür Bu da bir çeşit ‘sabır münâfıklığı’ olsa gerektir. Günümüzde bir çok insanın hattâ Müslümanın içine saplandığı bir ruh hâlidir bu.

Kısmetse devâm edeceğiz…



18 Mayıs 2016 Çarşamba

İMTİHAN İLE İMTİHAN OLMAK (1)

Bu yazı 18 Mayıs 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


İslâm’ı biliyormuş gibi yaşayan bizler aslında sınavlara çalışmış gibi yapan öğrenciler gibiyiz. Hayatı ve dini bir kopya çekme kolaylığında yaşamaya çalışıyoruz. Oysa bizler İslâm’ın özünde var olan ‘imtihan’ sırrını ruhumuzla özdezleştiremeyen, âhiret hesabını bile şekilleştiren ve onu semboller ve simgeler üzerinden yaşayan bir toplumuz. O nedenle de bugün fâiz yiyen, zinâ eden, haksızlık yapan, işçisinin hakkını vermeyen, devlete ve makama tapan, düşünceye ve liyâkata önem vermeyen, halkın malını gaspeden, her türlü sahtecilik ve suçta rekorlara imza atan; ama hâlâ ‘’yüzde 90’ı Müslüman olan!’’ bir milletiz.

Çocuklarımızı hep Cehennem ile korkutur ve bir hesap gününden bahsederiz de, yaşadığımız her anın o hesap gününün ta kendisi olduğunu bir türlü idrâk edemeyiz. Öyle ya! Öldükten sonraki bir zaman diliminde tekrar diriltirip hesap mahallinde hesap vereceğimizi biliriz ancak öldüğümüzde her şeyin zâten bitmiş olduğunu asla düşünemeyiz.

Hesap defteri, öldüğümüz gün kapanmıştır aslında ve sınav bitmiştir. Ahirette sadece durum değerlendirmesi yapılır, alacak-verecekler tahsil edilir ve son hüküm verilir. Bir kanaat notu alır da son anda geçebilir miyiz diye ümitle bekleyeceğimiz yerdir orası.

Yaşadıkları her anın sınavın bizzat kendisi olduğunun bilincinde olmayan insanlar için öldükleri gün sınavın bitmiş olduğunu farkettikleri gün olacaktır. Artık her şey sınav sahibinin insafına ve merhametine kalmıştır. Çünkü bu sınavın bütünlemesi yoktur.

Yeni nesil Müslümanların bu anlayışla yetiştirilmeleri gerekiyor. Yâni sınavın özü ve yaşamın her anına nasıl nüfûz ettiği, standartları ve bunların yol gösterici olan Kur’an’a nasıl içirildiği ve Hz. Peygamberce nasıl temsil edildiği gibi gerçekler, imtihan kavramı merkeze konularak tekrar ele alınmalı ve din ve ahlak eğitimi bu zâviyeden yeniden dizayn edilmelidir.

Aslında Kur’an’ın üslûbu, içeriği ve o içerikten yansıyan imtihan sırrı da sanki bize hep resmini çizmeye çalıştığım bu ‘imtihan’ eksenli yaşam anlayışını öğretmeye çalışır. Büyüklerimizin yaptığı gibi bizi sınavla, semboller ve simgeler üzerinden korkutmaz. Bize onun amacını, değerlendirme standartlarını, mâhiyetini ve yaşama bakan yönlerini ve hayatı onun etrafında tanzîm etmenin inceliklerini öğretir.

Yâni bizlere her an imtihan bilinci ile yaşayan, hassas, dengeli, âhiret yörüngeli, planlı ve hazırlıklı Müslümanlar olmayı öğretir. Hayat menzilinde önümüze bâzı kilometre taşları ve levhalar koyar ki onlara bakıp hangi akıbete ne kadar yakın olduğumuzun bilinciyle yol alabilelim ve sapmalar yaşamayalım. Bizlere; karşımıza nerede ve ne tür sınavlar çıkacak ve bunlara karşı nasıl bir hazırlık gerekecek onu öğütler. Saptırıcı şeylere karşı uyanık olma becerilerimizi canlı tutar.

Bu bağlamda Peygamberler, bizleri o anlık imtihanlara hazırlayan ve her an ‘sınav’ olduğumuzu hatırlatan öğretmenlerdir. O yüzden hiçbiri hüküm vermez, sadece öğütler ve yol gösterirler. Şimdilerde öğretmenlerin yaptıkları gibi ‘sınava hazırlayan eğitici’ rollerini unutup da ‘sınavı yapan makam’ gibi davranmazlar ve kul ile Allah arasına girmezler.

Çünkü imtihanların bir önemli yönü de ‘’her koyun kendi bacağından asılır’’ sözünde anlamını bulan bireyselliktir. Her şahıs sınava topluca hazırlanabilir ama sınava mutlaka tek başına girer ve bireysel bir not alır. Başarısızlığından kimseyi sorumlu tutamaz. Bağışlanma bile kişiseldir. Toplumsal bazda baktığımızda da bu böyledir. Birey diyebileceğimiz her kesim kendi imtihanını verir. Zulüm karşısında dik durabilenler ile zulme boyun eğenler hattâ ona yardım ve yataklık edenler zulüm sınavında kendi akıbetlerini belirlemiş olurlar.

Asr suresinde ‘’hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna’’ denilirken sabrın yanında hak da zikredilir. Kimbilir belki de bu ‘hakkı tavsiye’’ etmeyi başarabilen insanlar, bahsettiğim imtihan sırrının bilincinde yaşayamayı öğrenmiş, hayatlarında belli bir temsil ve tebliğ dengesi kurabilmiş ve hep o uyanıklık hâlinde hareket etmeyi başarabilmiş ve etraflarındaki insanlara Kur’an’dan süzdükleri ‘imtihan bilinci ile yaşama’ kaabiliyetleri aşılayan kimselerdir.

Peygamberler gibi ideal öğretmenler de, öğrenci yetiştirirlerken, yıl boyu anlattıkları derslerin her bir anında sonradan yapılacak olan sınavların standartlarının ve dersin amaçlarının bilincinde olarak hareket ederler. Yani sınavın özüne hakim olan ve o bilinçle hareket ederek içerik-anlatım tekniği dengesini iyi kurabilen öğretmenler mesleğin hakkını veriyorlar demektir.

Bu öğretmenlerin öğrencileri başarıyı daha kolay yakalarlar ve anlatılan konuları ve yapılan değerlendirmeleri hep bir bütünlük, ahenk ve denge içinde algılarlar. Birçok öğretmenin eksik olduğu en önemli nokta budur. Öğrencileri sınava hazırlar gibi davranıp ama aslında ‘sınav yapan ve hüküm veren otorite’ gibi hareket ediyorlar. Bu da anlatım ile ölçme arasında bir kopukluk oluşturuyor ve öğrenme sürecini ikinci plana atıp öğretmene farklı bir rol belirliyor. Öğrenciyi de özne durumundan nesne durumuna iteliyor. Oysa arz etmeye çalıştığım gibi ölçme değerlendirme eksenli bir eğitim anlayışı öne çıksa derslerin kalitesi yükselir ve öğretmenler daha planlı hareket ederler.

Burada resmettiğim bağlamdaki dini ve de dünyevi eğitimlerden ve imtihan sırrını aşılayacak eğiticilerden mahrum olan insanlar gelişigüzel bir yaşam, yüzeysel ve şekilci bir din anlayışı geliştirirler. Bu insanların meydana getirdikleri toplumlar da istikamet üzere olamazlar ve kendi geleceklerini garanti altına alacak olan bir hayat felsefesi ve sistem geliştiremezler. Günübirlik ve rastgele yaşayan bir toplum hâline gelirler.

Velhâsıl, aslında imtihan ile imtihan oluyoruz demek bana doğru bir tanımlama gibi geliyor. Denizde yaşayıp denizin içinde olduğunun bilincinde olmayan balıklar gibi bizler de zaman dediğimiz bir imtihan denizinin içinde yaşıyor ama onun her anımızı kuşatan ıslaklığını hissetmeden yaşıyoruz. Farkında olmadığımız bu deniz; zamanla asıl imtihanımız oluyor ve çokları için de bir kaybetme vesîlesi hâline geliyor.

Bu konuyu açıp kısmetse devâm edeceğiz.



4 Mayıs 2016 Çarşamba

ERDOĞAN GİTSE DEVLET YIKILIR MI?

Bu yazı 4 Mayıs 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Erdoğan, tarafsızlık ilkesini hiçe sayma pahasına, Cumhurbaşkanı olduktan sonra bile AK Parti vagonlarının lokomotifliğini elden bırakmadı. Yolsuzluk dâvâlarının bir daha gündem olmaması için her türlü tedbir alınmalıydı. Önce Cumhurbaşkanlığı makamı ele geçirilmeli ardından da uyumlu ve söz dinleyen birisi Başbakanlık koltuğuna ‘vekâlet’ ettirilmeliydi. Bugün mevcut Davutoğlu hükümetinin, Havuz medyasının, AKP teşkilâtının ve hattâ AK trollerin beyanlarına ve ifâdelerine bile baksanız bu ilişkinin gizlenmeye bile gerek duyulmadan uygulandığını görürsünüz. Erdoğan’ın fevrî tutumu ve çâresiz durumu mızrağı çuvalda saklamayı zorlaştırıyor.

Erdoğan perde gerisinden de olsa etki sahasını hiç terk etmedi. Hâlen tüm uygulamalar onun yörüngesinde dönüyor. Açıklamalarıyla ve uygulamalarıyla bunun doğruluğunu defalarca teyid etti. 7 Haziran seçimlerine kadar çok daha açıktan yürüyen bu ilişki, seçim sonuçlarının yarattığı beklenmedik şok ve ardından parti içinde yükselmeye başlayan ‘buna Erdoğan’ın üslubu neden oldu’ şeklindeki eleştiriler sâyesinde perde gerisine çekilmiş oldu. Ama bu müdâhil ve kontrolcü tavır hiç yok olmadığı gibi etkisini de asla yitirmedi.

Hukuk dışı kanunsuz uygulamaları, kayyımlı gaspları ve masum insanların evlerine ev baskınlarını yapan polisler bile ‘emir büyük yerden, yukarıdan’ demekten kendilerini alamıyorlar.

17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları başladığında ‘hedef Erdoğan’ denilerek onun karizması bir kalkan olarak kullanılmış ve halk ilk olarak o şekilde kandırılmıştı. Ardından Erdoğan’ın da ‘bana ihânet ettiler!’, ‘beni kandırdılar’ şeklinde; farklı grupları hedef alan açıklamaları oldu. Bunlar, ‘Türkiye eşittir Erdoğan’ denklemi kullanılarak yürütülmeye çalışılan algı çalışmalarıydı şüphesiz. Haddizatında Erdoğan ve AKP’nin tüm hukuksuz uygulamalarının temel dayanak noktasını oluşturan ‘paralel devlet’ safsatası bile ‘biz devletiz’ şeklindeki yanlış; ama kasıtlı algı operasyonunun bir ürünüdür.

Erdoğan’a yakın çevrelerin sızdırdığı iddiâ edilen (Emre Uslu) Pelikan dosyalarında bile Davutoğlu’nun Erdoğan’a ihânet ettiği söyleniyor. Yâni, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile mevcut parti ve hükümet fonksiyonları arasında devâm eden organik ilişki bir bakıma tekrar kendileri tarafından itirâf edilmiş oluyor.

Cemaat ile yollarını ayıran birkaç insandan ikisi olan Hüseyin Gülerce ile Murat Yeni’nin, ‘devlete karşı geldiler!’ şeklinde tezler ile sahaya sürülmeleri de ‘Erdoğan ve AKP eşittir devlet’ anlayışının halkın beynine kazınması çalışmaları aslında. Yoksa mantıken baksanız ‘terör faaliyetleri’ ile suçlanan bir hareketin içinden seçilen iki ‘itirafçı’ imkan ve delil olsa bu yönde itirâflarla piyasaya sürülürlerdi. Bu olamadığı için de halk ile Hareket arasındaki sevgi ve güven bağını zedeleyecek ve yolsuzluklarla suçlanan Erdoğan ve AKP’ye, parti üstü bir kutsal devlet koruması sağlayacak olan alan kullanılmaya çalışılıyor ve bu kişilere de bu nedenle; ‘Hareket devlete karşı çıkıyor’ sözleri söylettiriliyor.

Yâni, AKP’ye ve Erdoğan’a sâdece yolsuzluklar, hukuksuzluklar ve zulümler noktasında karşı duran Hizmet Hareketi, sanki kutsal devlete karşıymış gibi gösterilmeye çalışılıyor. Bu da bizzat Erdoğan’ın Başbakan iken sürekli tekrarladığı, hâin, ajan, işbirlikçi vb. söylemler ile parallellik arz ediyor..

Anlayacağınız, Erdoğan’ın mevcut tüm söylemleri ve uygulamaları, 17-25 Aralık sonrası gördüğümüz Erdoğan hükümetinin aynen devâmı niteliğinde.

Yurt dışı görüşme talepleri reddedildikçe, etrafındaki alanın daraldığını anlayan Erdoğan’ın ‘ben demek devlet demek’ anlamına gelen ifâdeleri kılık değiştirse de artarak devâm edecektir.

En son 22. Muhtarlar toplantısında sarfettiği "Tayyip Erdoğan gitsin demek, 'Bizim tüm siyasetimizi, tüm çalışmalarımızı, üzerine bina ettiğimiz milletimizin, bayrağımızın, vatanımızın, devletimizin tek olması anlayışı yıkılsın' demektir" sözü vatan, bayrak gibi ifâdelerle süslenmişse de ben gidersem devlet yıkılır anlamına gelmekte.

Öncelikle şunu belirteyim: Erdoğan gittiğinde devlet gerçekten yıkılacak noktada ise şayet, devlet zaten yıkılmış demektir. O durumda da Erdoğan’ın; ‘devlet aslında yıkıldı, ayakta tutan son pamuk ipliği de benim’ demesi gerekir. Eğer hırsla peşinden koştuğu başkanlık sevdasının kapısını böyle bir itirâfın halkın kalbinde oluşturacağı korku olacağını anlasa onu da yapmaktan imtinâ etmezdi.

Neticede, Erdoğan gitse devlete hiçbir şey olmaz. Aksine felç edilen adâlet sisteminin ve devlet aygıtının rahatlamasıyla ülke rahat bir nefes almaya başlar. Hücrelere tekrar yeterli oksijenin gitmesi ile birlikte de yenilenme ve tâmirât aşamalarına geçilir. Erdoğan bugün tüm sistemi tek başına kilitleyen bir isimdir ve bu yönüyle de çok başarılıdır. Derin Ergenekon örgütünün en başarılı operasyonu Erdoğan’dır.

‘Erdoğan’dan sonra devlet yıkılır mı?’ başlığı ile benzer bir soru soran yazar Orhan Kemal Cengiz şunları söylemişti:

O diktatörlüğün çökmesinin ardından, ülkenin bir daha gün yüzü göremeyeceğini söyler diktatörler. İnsanları, kurumları öylesine ezmiş, gelenekleri, kuralları öylesine ortadan kaldırmışlardır ki, gerçekten de onlar çöktükten sonra ülke bir cehenneme döner… Çünkü diktatörlerin ülkesinde, bütün o şaşalı, göz boyayıcı “büyük devlet” gösterilerine rağmen gerçek bir devlet bulunmuyor; kurumlar, kurallar ortadan kalkmış oluyor; artık ülkeyi bir arada sadece diktatörün demir yumruğu tutuyor.
Türkiye’nin geldiği nokta ve yukarıda ‘Erdoğan’ın başarısı’ ve ‘felç edilen sistem’ dediğim hususlar bu cümlelerle örtüşüyor.

Türkiye henüz tam anlamıyla Cengiz’in tarif ettiği konumda değil. Zaten o yüzden eğer Erdoğan gittiğinde devlet yıkılacak noktaya gelmişse, Erdoğan bu sözleri söylediği anda yıkılmış demektir diyerek sonuçtan ziyâde sürece işâret ettim. Öyle bir durumda Erdoğan, zâten devletin külleri üzerinden konuşuyor demektir.

Bu özetini geçtiğim süreçte AKP, İslam’ı istismâr etmek suretiyle nasıl dinin içini boşaltıyorsa (Ahmet Kurucan), ‘ben demek devlet demektir’ anlayışıyla ve bu yönde attığı kanunsuz, fevrî adımlarla da demokratik hukuk devletinin içini boşaltıyor. Ahşap bir evin bir kaç yıllık bir sürede termitler tarafından içten kemirilmesi sonucu aniden çökmesi gibi, devlet aygıtı da benzer şekilde Erdoğan’ın darbeleri ile, üstelik başkanlık da (postmodern Erdoğanist diktatörlük) tesis edilirse, ânî bir yıkıma uğrayacaktır.

‘’Devlet irâdesi işlemez olursa, kişilerin hürriyetini koruyacak hiçbir kuvvet kalmaz’’ sözü Mustafa Kemal tarafından söylenmiştir. Bu sözde ‘’hiçbir kuvvet’’ ifâdesinde saklı bulunan ‘’kuvvetler’’, demokrasilerdeki yasama-yürütme-yargı kuvvetlerine tekâbül eder ki, daha geçen ay bir AKP’li vekil ‘’hepsi bizim elimizde’’ diyerek büyük bir itirâfda bulunmuştu. Yani benim, devlet aygıtı felç edildi tanımlamamın isbatı niteliğinde bir itirâf…

M. Kemal’in bu ileri görüşlü sözüne rağmen, bugün Atatürkçü geçinen kitlenin, ‘mağdur nasılsa Cemaat’ şeklindeki yaklaşımının demokrasilerdeki bir başka güç olan muhâlefetin de nasıl bir zihin ve basîret yoksunluğu yaşadığına işârettir ki tehlikenin boyutunu daha da ziyâdeleştirir.

Erdoğan’ın ‘’cadı avı’’ ve Güneydoğu’nun sürüklendiği tehlikeli boyut, ayrıca IŞID’e verilen örtülü destek aslında devlet sisteminden önce, halkı tüketiyor. Eflatunca söylersek, halkını tüketen devletler de ancak kendilerini tüketirler. Yani bu bağlamda söyleyecek olursak, Erdoğan gitmesede bu politikalar sürdüğü müddetçe devlet zâten bitmiş demektir.

19. Yüzyıl İspanyol yazarlarından Emilia Bazán diktatörlüğün bir aria gibi olduğunu ve asla bir opera olamayacağını ifâde eder. Yâni bu; anlam yönüyle, diktatörlük tek adamlık bir oyundur şeklinde sadeleştirilebilir. Bizdeki mevcut durum da, Erdoğan’ın tek adamlık başkanlık hırsı mâcerası üzere yol almaya devâm etmektedir. Nihâyetinde, Amerikan’ın kurucu babalarından Benjamin Franklin’in dediği gibi, ‘’En tehlikeli insanlar, büyük makamlara gelmiş küçük insanlardır.’’

Peki bu millet nerede hatâ yaptı derseniz, onun cevabını da hem Farabi hem de Platon’a atfedilen bir sözde arayalım: ‘’İktidar, iktidara düşkün olmayan ve iktidardan gelecek yararlara ihtiyacı bulunmayanlara verilmelidir.’’

Baştaki soruya dönerek bitirelim. Erdoğan gitse devlet yıkılır mı? Buna özet cevabım Oscar Wilde’nin şu sözünde ayândır: ‘’Bazı insanlar nereye gitse mutluluk getirir, bazılarıysa ne zaman gitse!’’

Devlet konusuna devâm edeceğiz…

27 Nisan 2016 Çarşamba

AKP’NİN YURT DIŞI AJANLIK FAALİYETLERİ

Bu yazı 27 Nisan 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları AK Parti Hükümeti’nin kurduğu büyük yolsuzluk çarkına sokulan ilk çomak olmuştu. AKP’nin şeffaflaşma ve aklanma yerine büyük bir panik ve korku içinde bir nevi suçun kabulü anlamına gelen adâletten kaçış yolunu tercih etmesi ülkemizi tehlikeli bir sürece soktu. Hukuk sistemi felce uğratıldı, her kuruma müdâhale edildi, devlet itibarı, onuru ve saygınlığı ayaklar altına alındı.

Hükümet’in son üç yılın özeti olan faâliyetlerini dört ana başlıkta toplamak mümkün:
Yolsuzluk soruşturmalarının tekrar açılmaması için her türlü idârî ve gayrı hukûkî tedbiri almak; bu uğurda gerekli dezenformasyon ve algı yönlendirme çalışmalarını eldeki Havuz medyası ve devlet aygıtı, ajansı ve medyası aracılığıyla sürdürmek.

Patlamak üzere olan ekonomi balonunu Katar ve Suudi paralarıyla yamamaya devâm etmek.

Devlet ayakta ve hâlâ itibarı var görüntüsü vermek. Her hatayı inkâr etmek, yalanla savuşturmak; yetmiyorsa ‘paralele’ yıkmak.

Erdoğan’ın başlattığı, Ergenekon ve PKK’ya sözü verilen ‘’cadı avı’’nı devam ettirmek. Kendi halkını, rakip ve düşman gördüğü kesimleri fişleyip onların kurumlarını ve mallarını kayyımlar atamak yoluyla gasp etmek. Bu uğurda yurt içi ve yurt dışı istihbârat faâliyetlerinde bulunmak…

Bu yazının amacı açısından bu sonuncu madde ile devâm edelim.

Yurt içi istihbarat çalışmalarımızı tek kelimeyle özetle deseniz, adam fişleme uzmanlığı, hırsı ve azmi derim. Yıllardır eğer tek değilse bile en iyi yapılan iş bu maalesef. Sürecin en başlarında Erdoğan’ın ataşelikleri toplayıp Cemaati bulundukları ülkelerde şikâyet etmelerini istemesi, yurt dışındaki okulları kapattırabilmek adına tek tek ziyâretler yapıp bizzat devlet başkanları nezdinde taleplerde bulunması bu fişleme olayının daha da genişleyeceğinin habercisiydi. Zaten Ergenekon dönemlerinde de yapılan bu yurt içi ve yurt dışı fişleme çalışmaları, Ergenekon’un akıl hocalığı ve Erdoğan’ın gözünü kin bürümüş hırsı ile birleşince daha ileri bir noktaya taşınmış oldu.

Her ülkenin yurt dışında ajanlık faâliyetleri yapması belli kâideler çerçevesinde normal karşılanabilir; hattâ bu çoğu zaman bir zorunluluktur. Ancak bizdeki, Ergenekon ve Erdoğan özelinde temsil edilen anlayışlar köklü bir devlet aklından yoksun, kişisel çıkarlar ve hırslarla güdümlü, devlet itibârını ve geleceğini tehlikeye atan gayretlerdir. Gelişmiş ülkelerin faâliyetleri daha çok devlet güvenliğinin temîni, bilgi, teknoloji ve kaynak takibi, önleyici ve işlevsel espiyonaj vb. çerçevelerde cereyân eder. Sırf kendi vatandaşına odaklı, onlara güvensizlikten beslenen ve yine iç politika endeskli reflekslere dayanan fişleme ağırlıklı bir anlayış ancak, ya sosyalist ya da diktatör rejimlerde olur ki bizde her iki refleks de baskın durumda.

Yurt içine baktığımızda MİT bugün KCK’yı örgütleyen, PKK ile masaya oturup tâvizler veren, Öcalan kuryeliği yapan, Suriye’ye ve başka bâzı ülkelere silah ticâreti yapan, Erdoğan ailesi ve bâzı AKP’li çevrelerin bölge ülkeleri ve İsrail ile olan gizli ticârî ilişkilerini yöneten bir yapı olarak algılanıyor. Kendi halkını fişleme uzmanlığından zâten bahsettik.

Yurt dışında ise MİT eliyle Arap ülkelerinde tesis edilmeye çalışılan ‘abi’ rölü ve ‘Halîfe Erdoğan!’ çalışmaları Araplarla aramızı daha da açtı. Nijer’e bile kaçak silah satıyoruz. Sızan bir ses kaydında bir THY yetkilisinin ağlamaklı bir sesle ‘gönderiyoruz ama ölenler kim, Müslüman mı, Hristiyan mı’ şeklindeki sözleri hâlâ kulaklarımızda çınlıyor.

Tüm bu illegal hareketler büyük devletler tarafından kayıt altına alınıyor. Gerektiğinde tâviz koparma gerektiğinde sopa gösterme amacıyla karşımıza çıkarılıyor. Ülke güvenliğimiz tehlikeye giriyor. Dikkat dağıtma adına yapılan her algı çalışması daha büyük bir algı çalışmasıyla örtülmeyi gerektiriyor. Böylece yanlışlar daha büyük yanlışları doğuruyor.

Geçen yıl AKP adına Avrupa’da istihbârat faâliyeti yapan Erdoğan’a yakın bâzı isimler tutuklanmışlardı. Devlet işleri adına mı faâliyet yürütüyorlardı? Elbette hayır! Erdoğan’ın başlattığı ve Hizmet Hareketini bitirme adına yapılan cadı avı yurt dışına sıçratıldı o kadar. Daha doğrusu Ergenekon’un da hep yapageldiği çalışmalar genişletilmiş oldu. Daha geçtiğimiz Şubat ayında Hollanda’nın Rottherdam elçiliği nezdinde ‘Cumhurbaşkanına hareket eden Türkleri bildirin’ şeklinde bir skandal ortaya çıkmıştı. AKP zihniyetinde ‘hakaret’ yazılan şeyin aslında ‘eleştireni fişle ve paralelse bildir’ şeklinde okunduğunu hatırda tutalım. Kaldı ki o ülkelerde bir Başkana hakaret de düşünce özgürlüğü kapsamında kanuni bir vatandaşlık hakkıdır.

İlâve olarak, yurt dışındaki elçiliklerimizde çalışan bâzı insanlar oralardaki vatandaşlarımızın kişisel bilgilerini seçim zamanında AKP teşkilatlarına vererek hukuksuz bir iş yapmakla kalmıyorlar, listelerdeki isimleri tek tek fişliyorlar ve ‘paralel’ olanları tesbit ediyorlar.

Amerika gibi dünyanın süper gücü bir ülkede bile bu câhil cesareti faâliyetler tam gaz sürdürülüyor. Hatırlamanız açısından eski bir hâdiseyi hatırlatayım. Yanılmıyorsam 2014 yılı sonbaharıydı. Fethullah Gülen’in kaldığı Pennsylvania’daki konutun önünde iki kere protesto gösterileri tertîb edilmişti. Gazeteci Aydoğan Vatandaş benim de İngilizce’ye çevirdiğim ve oldukça ilgi gören yazısında, gösterilerin ardında AK Parti izleri olduğunu imâ etmiş ve bu FBI’ca tesbit edildiği takdirde çok ciddî sonuçları olabileceğine değinmişti.

Geçenlerde Fuat Avni lakaplı Twitter fenomeni, bir Afrika ülkesinde öldürülen Türk öğretmenlerin ölümünde de AKP’ye işaret etmişti. Bu doğruysa yurt dışı istihbârat rezaletlerimize büyük bir skandal daha eklenmiş demektir.

Daha geçenlerde Yeniyön’den Fuat Baran ve Yenihayat’tan Nazif Apak, Cemaat mensubu bâzı iş adamlarının pasaportlarına illegal şekilde ama devlet eliyle el konulduğunu veya iptal ettirildiğini yaşanmış örneklere dayanarak ifâde ettiler. Bu uygulamanın yurt dışında bulunan Cemaatin öğretmen ve ailelerine de sıçrama ihtimâlinin yüksekliğine binâen, bu kişilerin bu yaz mümkünse Türkiye’ye tatile gitmemeleri de tavsiye edilmişti. Apak ayrıca İnterpol yetkililerinin bu pasaport iptali uygulamasından duydukları rahatsızlığı da aktarmış ve bunun ancak 3. Dünya ülkeleri ve diktatörlüklerde görülen türden uygulamalar olduğu şeklindeki söylemlerini bizlerle paylaşmıştı.

Ben de sizlere kimsenin pek bilmediği veya bilse de çok konuşmadığı başka bir istihbârat-fişleme yönteminden bahsedeyim.

Sadece ateşeliklerdeki bâzı personel değil; bizzat AK Partili bâzı vatandaşlar ve akademisyenler eliyle de bu fişleme çalışmalarına devâm ediliyor. Kendilerine neler vaad ediliyor, nasıl motive ediliyorlar ve nasıl organize oluyorlar bu ayrı bir araştırma ve sosyolojik analiz konusu.

Sadece kişiler de değil; Hareket’in kurumları da fişleniyor ve mümkünse işleri engellenmeye çalışılıyor. Yahudi ve Ermeni lobilerine para verilip Amerika’daki Charter okullarının kapatılması veya aleyhte kara propaganda yaptırılması yönünde Ergenekon döneminde de varolan çalışmalar yürütülüyor. Kültür merkezlerinin faâliyetleri tesbit edilip, meselâ Cemaat fakir Ahıska Türklerine yardım eli uzatıyorsa, onlara adam gönderip ‘size para verelim kendi kültür merkezinizi açın’ deniliyor ve bağlar kopartılmaya çalışılıyor.

Türkiye’de bir iki yıl evvel adı fişleme skandalı ile gündeme gelen bir devlet çalışanı, Milli Eğitim bursu ile yurt dışında okuyan öğrenci ve akademisyenleri takip eden kurumun başına getirilmişti. Gelişmelere ve duyumlarıma bakılırsa yaptığım çıkarım şu: AKP bu tarz kişiler aracılığıyla hem Türkiye’deki üniversitelerde hem de yurt dışındaki üniversitelerde bulunan bâzı partililerini belirli motivasyonlarla organize ediyor ve oralarda yaşayan, özellikle Milli Eğitim burslusu akademisyen ve öğrencileri, fişlettiriyor. Böylece, hem elçiliklerdeki bâzı elemanları hem de bu partili akademisyenleri kullanarak esnafından öğrencisine onbinlerce kişiyi fişliyorlar. Bu sadece Amerika’da değil başta Avrupa olmak üzere birçok yerde uygulanıyor.

İsim vermeden birkaç örnek vereyim. Geçenlerde Cemaatten bâzı arkadaşlarla görüşüyordum. Bizzat benim de tanıdığım ABD’de burslu okumuş sonra da bir devlet üniversitemizde kadro almış olan ve

AKP adına trollük yapmaya başlayan bir şahsın ziyâret! amaçlı geldiği şehirde bâzı insanları fişlediği ve hattâ bir tanesine; ‘senin adını bildirmeyeceğim!’ diyerek aklınca ukalaca bir iyilik örneği sergilediğini öğrendim. Kendisi ABD’de öğrenci iken Cemaat’in her aktivitesine katılır hattâ önayak olurdu.

AKP adına bugün trollük yapan başka bir kimya profesöründen de bahsettiler. Tanımıyorum ama önceden Hareketten insanlarla birlikte okul bile açmış bu kişi. Bugün kendi açtığı okulun terörist yetiştirdiğini savunuyor. Sohbetlerine gittiği o insanlara terörist diyor!

Bu insanlara neler vaad ediliyor da bu hale geliyorlar  bu sosyolojik ve gazetecilik bağlamında analiz edilmeli.

Başka bir örnek. Yaşadığım eyaletten tanıdığım bir kişi ki, hala eşini sıkılmasın diye Cemaat ablalarının sohbetine gönderiyor, tanıdığı bâzı kişileri arayarak ‘filanca kişi hala Cemaat sohbetine gidiyor mu’ gibi ifâdelerle aklınca istihbârat topluyor.

Başka bir örnek ise daha vahim. Başarılı ve Türkiye’de ufak bir şehrimizde bir üniversiteye başvuran bir akademisyen hakkında Ankara’daki bir üniversiteden kısa süreli akademik ziyaret! amaçlı gelen iki hocanın ‘paralel mi?’ diye istihbârat topladığını duyduğumda çok sinirlenmiştim. Ankara nere, o küçük şehir nere! Bu nasıl bir istihbârat ağı insan merak ediyor!

Herkes akademik çalışmayı bırakmış, kim bilir ne vaadlerle Amerika gibi espiyonaj hassasiyeti güçlü bir ülkede adam fişleme cesâreti sergiliyorlar.

ABD ve diğer birçok ülkede bu yapılanlar (Erdoğan’a ‘hakaret! tesbiti dahil) ifade özgürlüğü ilkesine aykırıdır ve o ülkenin iç işlerine bir müdâhaledir. Fişlenen bu insanların önemli bir kısmı çifte vatandaş yani o ülkelerin de vatandaşlarıdır. FBI’ın bunları takip etmemesi mümkün değil. İleride yaptırımları mutlaka olur.

Zaten ben de elinde delili olan kişilerin durumu FBI’ya bildirmelerini tavsiye ediyorum. Bu işin acıması olmaz! Mâsum olduklarını bildikleri insanları birtakım vaadler uğruna yurt dışında illegal fişlemelere tabi tutup hak ihlallerine sebep olanlara acımamalı ve hesapları sadece âhirete bırakılmamalı. Bu, en başta içinde yaşadığımız ve kanunlarına uymaya bir bakıma söz verdiğimiz Amerikan halkına karşı bir vazifemizdir. Ben öyle düşünüyorum diyor, son kararı mağdur edilen kişilerin kendilerine bırakıyorum.

Bu önemli konuyu şimdilik burada kesiyorum, ancak takipçisi olacağım. Ne derler! Yayalım!



20 Nisan 2016 Çarşamba

ERDOĞAN VE ETRAFINDAKİLER NEDEN ÇOK ÖFKELİ?

Bu yazı 20 Nisan 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Bir Korku Analizi başlıklı yazıda, korkunun bir çok yanlışlığın, ruhi sorunların ve günahların sebebi olduğundan bahsetmiştik. Bunu öfke için de söylemek mümkün. Said Nursi’nin işâret ettiği gibi korkunun varlığı, ölçüsünde kaldığı müddetçe, insan için aslında bir nimettir. Fazlası ise bir önceki, ‘Erdoğan Cemaat’e Neden Bağırıyor?’ başlıklı yazıda değindiğimiz zararlı hâllerin oluşmasına neden olur.

Öfke de böyledir. Öfke insanın bütün duygularına nüfûz edebilir ve orada kök salıp yerleşebilir. Zamanla da insanın tüm melekelerini zehirler. O, insana; tıpkı korku gibi faydalı birtakım hikmetler ve imtihan için verilen kaabiliyetlerden birisidir; ancak fazlası, insanı geri dönülmez bir girdabın içine çeker. O öyle bir girdaptır ki; insanın iyilik adına ne tür karakter özellikleri varsa hepsini içine çekip yutabilir.

Karadeliklerin ışığı yutması gibi; öfke girdabı da kalbin ışığı olan îman nurunu yutar ve geride her türlü ruh hastalığına açık bir et parçası bırakır. Sanki atmosferi emilip yutulmuş ve artık meteor saldırılarına karşı savunmasız kalmış bir gezegen gibi öfke de kalbi, yalnızca kötülük üreten vesveselerin, korkuların, kinlerin ve daha binbir türlü hastalıkların taarruzlarına açık hâle getirir ve savunmasız bırakır. Böylece insan gittikçe insanlıktan uzaklaşır. Böyle bir insanın sağlıklı bir zihinle düşünmesi zorlaşır ve ardından şeytânî ve insânî çevrelerin maniplasyonlarına açık hâle gelir.

Korku ve öfke birbirleri ile iç içe geçmiş kuvvetlerdir. Star Wars (1999) filminde geçen sevdiğim bir repliği daha önce sizlerle paylaşmıştım. Şöyle der; ‘’korku, karanlık tarafa giden yoldur. Korku öfkeye; öfke nefrete; nefret ise acıya yol açar.’’

Bu söz, maalesef, Erdoğan ve AK Parti’nin özellikle 17-25 Aralık yolsuzluk dâvâları sonrası yaşadıkları saldırgan üslûbu sadece açıklamakla kalmıyor, yaşadıkları ve yaşayacakları üç süreci de özetliyor.

Şöyleki;

Kurduğu büyük yolsuzluk ve rüşvet ağının ortaya çıkmasından ve yargılanmaktan korkan Erdoğan ve AK Partili çevreler büyük bir korku ile hareket ederek yanlış bir yola saptılar. Kendilerini aniden korkunun insanı ‘karanlık tarafa’ iten caddesine atıverdiler. Çünkü yeterli kadroları ve siyâsî zekâları yoktu. Kurnazlık, tüccarlık ve mütahitlik ile bir yere kadardı! Bu sebeple kendilerini karanlığın bağrına yuva kurmuş olan Ergenekon ahtapotunun kollarına salıverdiler. Böylece kendilerinin tüm yolsuzluklarına göz yumulacak ancak karşılığında ışığın temsilcisi olan insanlar ‘paralel’ îlân edilerek bitirileceklerdi.

Paralel dedikleri insanların mâsum olduklarını en iyi onlar biliyorlar. Ne var ki içine düştükleri bu durumda kendilerine bîat ederek aynı caddelerde yürümeyi reddeden o Camia, onlar açısından bir öfke kaynağı hâline gelmiş oldu. Zaten Ergenekonvâri yapılar, çoktan beridir kulaklarına eğilip; ‘bu insanlar bir gün sizin pisliklerinizin peşine düşerler’ diye fısıldıyorlar ve gelin onları temizleyelim ve siz de istediğiniz gibi ülkede at koşturun diyorlardı.

Ergenekon ve AKP’yi birbirine en çok mahkûm eden hâdise 17-25 Aralık tarihlerinde patlak veren soruşturmalar oldu. Hayatında ilk defa Ergenekon ve Balyoz dâvâları ile ürkütücü günler yaşayan derin yapı ile AKP’nin başında patlayan beklenmedik yolsuzluk soruşturmaları iki yapının ortak bir kaderi hâline geliverdi.

Korkuya kapılan Erdoğan ve etrafındakiler; batacak olan gemiyi kıyıya kadar yüzdürebilmek adına Ergenekon’a ruhlarını tamamıyla sattılar. Böylece Ergenekon, yeşil bir elbiseye büründü ve kendisine büyük bir korku yaşatmış olan ve her zaman karşısındaki tek güç odağı olarak gördüğü Hizmet Hareketi’nin bitirilmesi adına Erdoğan’a önemli bir misyon yükledi. Bunu daha önce Erdoğan ve Perinçek ilişkisini ele alan yazılarımızda da dile getirmiştik.

Erdoğan ve etrafındakilerin bu korkuları, onları yukarıda belirttiğim birinci aşamaya getirdi. Korkuya kapılıp öfke ile hareket ettiler. Hâlen Başbakan olduğu ve seçimlerin adetâ bir ölüm kalım meselesi noktasına geldiği o dönemlerde Erdoğan, meydanlardan hep öfke ile bağırdı. Paralel, haşhaşi, sülük, hâin, ihânet çetesi, lobi maşası, âlim müsveddesi ve benzeri birçok seviyesiz ve öfke dolu ifâde ile tanıştı kitleler.

Erdoğan ve takip edenleri her ne kadar sürekli bağırsalar da, görebilenler aslında karizma entârilerinin altında gelecek endişesi ve yargılanma korkusu ile titreyen bedenleri görebiliyorlardı. Öfke, zayıf insanları ürkütüp susturabilir ve münâfık karakterli kişileri kendine çeken bir ‘ampül’ gibi kızışıp parlayabilir; fakat selim kalpli insanlar için o, her türlü acziyeti ve hastalığı ortaya döken bir röntgen âleti gibidir.

Öfkeli ve saldırgan üslupların insanları bastıracağını, korkutup dağıtacağını düşünmüşlerdi. Bu strateji yoğun bir medya algı operasyonu ile de desteklenince, öfke AKP’li çevrelerin zihinlerini esir aldı. Halk artık çocuk tecâvüzlerine, hırsızlıklara, gasplara bile sesini çıkaramayacak bir vaziyette! Halkı bir korku girdabının içine çektiler ve hakîkate karşı vurdumduymaz olmaları içinse onları propaganda ve sürekli tekrarlanan yalanlarla uyuşturdular. Sağda solda bir grup insan dışında, toplu manada sadece Hizmet Hareketi bu gelişmelere karşı dik durdu ve yaklaşımından asla tâviz vermedi.

Bu direniş üzerine AKP ve Erdoğan ikinci aşamaya geçtiler. Artık öfkeye dönen korku aşaması geçilmiş, bu sefer öfkeler nefrete dönüşmüştü. Aileler arasına bile nefret tohumları ekildi. Herkes önüne geleni paralel olmakla, hâin olmakla suçlamaya başladı. Karı, koca, anne, baba, hala, teyze, kuzen… artık bir mecliste oturamaz konuma gelmişlerdi. Erdoğan’ın bizzat kendi ifâdesi olan ‘’cadı avıysa cadı avı, biz bunu yapacağız!’’ sözü işte bu nefretin filizlenmiş bir şekliydi.

Nefrete dönen öfke zorla canlı tutulmaya çalışılan köz ateşine benzer. Ona sürekli üflemek gerekir. İşte onun gibi, AKP ve Erdoğan da nefrete dönmüş ve haksız ithamlara dayanan söylemlerini canlı tutabilmek adına halkın kulağına sürekli yalan üflemek zorunda kaldılar medya imparatorlukları aracılığıyla. Erdoğan bununla da yetinmeyip, bizzat kendisi ülke ülke dolaşarak, Hareketi dış ülke temsilcilerine şikâyet etti ve açtıkları Türk okullarını kapattırmaya çalıştı. Bir tuğla dahi sökemeyince de; kabaran öfkesi bu sefer, onu ve etrafındakileri ülke içinde bir çok hukuksuz uygulamalar yapmaya itti. Kurumlar usulsüzce gasp edildi, başlarına kayyımlar atandı, insanlar haksızca hapse atıldı ve kanunlar hiçe sayıldı.

Bu nefret üslûbunun seçimlerde oy kaybettirdiği anlaşılınca söylemlerini ve öfkesini bir nebze bastırmak zorunda kalmış olan Erdoğan, bu ikinci aşamada gemisinin yelkenlerini hep bu nefret rüzgarı ile şişirdi. Zîrâ nefret, öfke gibi uğuldayarak değil sinsice esen bir rüzgar gibidir.

Günler böyle geçerken bizler artık üçüncü aşamaya yaklaşıyoruz. Yâni nefretin acıya yol açacağı ufuklara doğru ilerliyoruz. İster Gayretullah’ın vurması deyin, ki en az iki yıl önce gördüğüm bazı rüyalar ona işâret ediyordu, isterse de sebepler bazında ele alın; Erdoğan ve çevresindekilerin sonunun acı çekmek, ızdırap ve pişmanlık ile ahu efgan etmek olacağı âşikâr.

Bu üçüncü aşamanın gerçekleşip gerçekleşmeyeceği değil, ne zaman gerçekleşeceği beklenmeli.

Erdoğan’ın oluşturduğu yapay öfke selinde nefret gemisiyle yol alan milletimiz, kendisini ne tür acıların beklediğini bir görebilse ve Yunus’un felâketten önce tevbe eden kavmi gibi hatalarını kanun ve hukuk düzleminde çözebilse keşke…

Ama her şeye rağmen Erdoğan ve etrafındakiler, kendi oluşturdukları kin ve nefret denizinde boğulacaklar gibi. Bir insanın kendi nefsine zulmetmesi de bu olsa gerek! Biz ise yazılarımızla insanımızı o denizin azgın dalgalarından kurtarmaya, dualarımızla da kötü akıbetlere paratoner olmaya devâm edeceğiz.


18 Nisan 2016 Pazartesi

ERDOĞAN CEMAAT’E NEDEN BAĞIRIYOR?

Bu yazı 18 Nisan 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Erdoğan’ın, korumalarının, etrafındaki danışman ve bürokrat havuzunun, Havuz medyacılarının ve partili iş adamı ve trollerin hattâ halk tabanından birçok partili sevenin en belirgin ortak özellikleri son derece öfkeli olmaları.

Erdoğan, Başbakan olduğu ve kendisi ve çevresindekiler için hayâtî öneme sahip yerel ve genel seçimler öncesinde hep öfke ile bağırıyordu. Haşhaşi, paralel, hâin, sülük vb. birçok seviyesiz ifâde siyâsette kullanılan malzemeler hâline gelmişti. Daha sonra bizzat Erdoğan’ın ‘’cadı avı’’ diye nitelediği tâlihsiz bir süreç yaşanmaya başlandı. O gün bugündür Erdoğan ve peşindeki medya sürekli bağırıyor, devamlı öfke ve kin kusuyor. Korumaları son derece sinirli ve her muhâlif sese aşırı sertlikle müdâhale ediyorlar. Artık paralel ifâdesi bile öfke ateşlerini harlamaya yetmeyince, paralel cadı avına dayanak teşkil etmesi açısından ‘’FETÖ’’ (terör örgütü) etiketi kullanılarak mâsum insanlar terörist ilân edildiler ve kurumları kayyım atama yöntemiyle gasp edilmeye başlandı.

Bir yandan sürekli bağırıp, dinmeyen bir öfke ateşi ve hep canlı tutulan bir kin ile kendilerine bağlı kitleleri arkalarında tutmaya çalışırken, diğer yandan da oluşturdukları kaos ortamından istifâde ederek algı dağıtma operasyonları yapıyorlar. Bunu yaparken de emellerine engel gördükleri kitleleri, en başta Hizmet Hareketi olmak üzere, yoğun duygusal tâcizlere, maddî gasplara, mağduriyetlere ve tutuklanmalara mârûz bırakıyorlar.

Bir insan çâresizlik hissettiği, acizlik noktasına ulaştığı durumda bağırır. Aklıselim ve kalbiselim ufkunda yaşayan insanlar için bu tür çâresizlik yâni dibe vurma halleri Allah’a en çok tevekkül edilen, yakınlaşılan anlardır. Meselâ, Yunus’un ‘’ben nefsime zulmettim!’’ yakarışı ile Eyyub’ün ‘’bu hastalık artık kulluğuma dokundu!’’ yakarışı hep böyle bir hâlin, bir yakîn hâlinin tezâhürleridir. Oysa, ruhunu çeşitli hastalıklarla yaralamış, şeytanın oyuncağı hâline gelmiş insanlar için bu tür acziyet halleri bir isyânın, öfkenin, bağırmanın, veryansın etmenin, başkalarını suçlamanın vakitleridir.

Adem’in yaratılışı ile kibir kulesinden bir anda acziyet çukuruna düşen Şeytan’ın ilk tepkisi de isyân etmek, ‘kendisine yapılan haksızlığa!’ veryansın etmek olmuştur. Oysa Allah’ın her şeye kadir yaratıcı olduğunu ve her işi bir hikmetle yaptığını en iyi onun bilmesi gerekirdi. ‘Bir Korku Analizi başlıklı yazıda Şeytan’ın bu hâlinin temellerine işâret etmiştik. Orada sözü edilen korku onda bir nefrete ve isyâna dönüşmüştür.

Kendisinin geri dönüşü olmayan bir yola girdiğini anlayınca da bu sefer kibir engelini aşamamış ve Adem’in yaptığı gibi ilk hatasının ardından af dilemek yerine kovulmasının müsebbibi olarak gördüğü insanoğlu’nu Allah’tan uzaklaştırma yoluna gitmiştir. Yâni kendince; insanoğlunun acziyetini isbât ederek, kendi acziyetini örtme zehâbına kapılmıştır. Artık insanoğlunun varlığı da, katından kovulduğu İlah’a edeceği her türlü kulluk da Şeytan’ın tahammül edemeyeceği bir kin ve nefret kaynağı hâline gelmiştir. Zîrâ bu yeni türün varlığı dahi Şeytan’a içine düştüğü konumu hatırlatan bir acı kaynağı haline gelmiştir artık. Bu yol; yâni nefrete dönen acziyet hâli bir acı kaynağıdır. O yüzden ben, Şeytan’ın sürekli acı çektiğini düşünürüm hep!

Erdoğan ve etrafındakiler neden hep bir bağırma hâlindeler peki? Sosyo-psikolojik süreçlerin içerisinden hızla akıp geçtiğimiz bu dönemde sosyo-psikolojik travmalar yaşayan bu bahtsız AK Parti cenâhının, dolaylı olarak Ergenekon eşrafının, ruh halleri, gelecek nesillere ders olması açısından iyi tahlil edilmeli.

Bu bağırma ve öfke hâline neden olan maddî sebepleri önceki yazılarımızda ele aldık. Ruha dönük birtakım yönlerine de temas ettik. İrdelemeye devâm edelim…

Bağırıyorlar, çünkü korkuyorlar ve çâresizler!

Bağırıyorlar! Çünkü bu, Şeytan’ın Adem ile mücâdele formatıdır.

Evet!

Hayatım boyunca sürekli bağıran ve öfke ile dolaşan insanların arasında büyüdüm. Büyüyüp bir eğitimci olduğumda da bu tür insanların olduğu ortamlarda bulundum. Öfkeli öğrenciler, öfkeli veliler, öfkeli idâreciler… Ülkemiz siyâsetçilerinin durumları da mâlûmunuz!

Hayatı bu tür ortamlarda geçmiş ve bu nedenle de öfkeye karşı bir çeşit bağışıklık kazanmış bir insan olarak her fırsatta geri çekilip bu insanların hâllerini ve hayatlarını analiz etmeye çalıştım.

Hepsinde gördüğüm şey bir acziyet ve çâresizlik hâliydi.

Bir insan; ister bir baba olsun, ister idâreci, ister siyâsî lider, ister diktatör…

Eğer bağırıyorsa, bilin ki artık çâresizlik ve acziyet noktasına gelmiştir; ne yapacağını, önündeki sorunu nasıl çözeceğini bilemiyor demektir. Çocuğuna bağıran bir babada da durum aynıdır; altında bulunan insanlara öfke kusan bir diktatörde veya liderde de.

Erdoğan ve etrafındakiler bağırıyorlar, çünkü bir sürü hatânın eşiğinde, halkın gözleri önünde sobelendiler. Çâresizler ve ne yapacaklarını bilemiyorlar! Kapıldıkları korku hâliyle adâletin ışığına değil; derin yapıların kucağına yâni karanlığın bağrına doğru koştular. Bağırırsak; öfke patlaması yaşarsak herkesi ürkütür ve kaçırırız diye düşünüyorlar. Suçüstü yakalanan hırsızların da ilk tepkisi böyledir. Bağırarak kaos ortamı oluşturmak isterler hep.

Özetle bu çevreler; hatâlı bir yolda olmanın suçluluk psikolojisi ile öfke kılıçlarını kin taşlarında bileyliyorlar. Saldırganca tavırlarının nedeni budur.

Kibir kulesinden acziyet çukuruna düşen ve çıkmaz sokakta kin ve nefret ipine tutunan Şeytan gibi, onlar da nefret ipine tutunuyorlar. Tek ve son çârelerinin, Ergenekon gibi derin ve illegal yapıların ve PKK gibi terör örgütlerinin en korkulu rakibi olan Hizmet Hareketini bertaraf etmek olduğunu biliyorlar. Kucağa oturmanın bedelinin bu olduğunu sadece kendilerini takîb eden saf halk kitleleri bilmiyor o kadar.

İçlerinden bazıları da, ‘Yangın var!’ diyerek insanların dikkatini dağıtmak sûretiyle, yangından ne kaçırırsak kârdır düşüncesiyle hareket ediyorlar.

Bir süre daha bağırmaya devâm edecekler! Gittikçe güçleri tükenecek ve bîtab düşmeye başlayacaklar. Bu sefer, bağırmalar anlamsız ‘böğürmelere’ dönüşecek. Ardından ses telleri iflâs edecek ve yorgunluktan oldukları yere yığılıp kalacaklar. Aldattıkları insanlar gelip suratlarına tükürürken, mağdur ettikleri insanlar da hâllerine acıyıp belki onlar için gözyaşları dökecekler.

Süreç ilk başladığında gördüğüm bir rüyada benim, onların kaybedişlerinin ardından bir kaldırım taşına oturup ‘’bunun için âhiretinizi mahvetmeye değer miydi!’’ diyerek hüngür hüngür ağlamam gibi meselâ…

Buda’ya atfedilen bir sözle bitirelim: ‘’Öfkeye sarılmak, birine atmak için kavradığınız sıcak bir kömür parçası gibidir; yanan aslında sizsinizdir.’’

‘Erdoğan ve etrafındakiler neden çok öfkeli?’ sorusuyla devâm edeceğiz.




13 Nisan 2016 Çarşamba

ERDOĞAN, GÜNEYDOĞU VE KENTSEL DÖNÜŞÜM

Bu yazı 14 Nisan 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


Erdoğan Mart ayı başında Güneydoğu’daki olayları kasden ‘’Bundan sonra bölgeyi kentsel dönüşüm heyecanı saracak. O huzurlu günlere geri döneceğiz” demişti. Bu söz karşısında gazeteci Kâzım Güleçyüz haklı olarak şu soruyu sormuştu: ‘’Huzur kentsel dönüşümde, öyle mi?!’’

Güneydoğu adetâ kan ağlıyor ve bölge bölünmenin eşiğine geldi. Erdoğan, 7 Haziran seçimleri öncesinde ‘’400 vekil verin bu iş tatlılıkla çözülsün!’’ demiş ve bu söylemlerle ülkeyi yine germişti. Seçimlerdeki hezimetin ardından bazı Havuz yazarları ‘’halk kaosu seçti!’’ diyerek gelecek kanlı günlere işâret etmişlerdi.

Sonrasında büyük bir beceriksizlik ve basiretsizlikle yönetilen ‘çözüm süreci’ bitti ve PKK eskisinden daha güçlü bir şekilde yeni kanlı eylemlere imza attı.

Bugün bölge bir kan ve gözyaşı deryâsına mahkûm edilmiş vaziyette. Şehirler târumâr edildi ve halkın bir kısmı can güvenliği olmayan bölgelerde mahsur kalırken diğer kısmı da çoktan Batı illerine göç etti.

Bu tâlihsiz gelişmelerin sorumlusu olan hükümet ve sürecin baş aktörü Erdoğan hâlâ görevdeler ve büyük bir kayıtsızlıkla gelişmeleri seyrediyorlar. Erdoğan’ın; ‘PKK bizi aldatmış, demek ki arkasında daha büyük bir akıl var’ sözüne mi hayıflanalım yoksa büyük bir çâresizlik içinde ‘hadi bunu da paralele yıkalım’ aklı ile hareket etmelerine mi yanalım bilemiyoruz. Evet! Güya PKK’ya bağlı bir evde Gülen’in kitaplarının olduğu bir kitaplık resmi ile Cemaat’in PKK ile ortak hareket ettiğine inandırılmaya çalışıldı bu millet hükümet tarafından. Oysa çok değil bir iki yıl öncesinde aynı insanlar bu sefer PKK ile barış sürecindeyiz ama ‘paralel’ engel oluyor diyorlardı!

Tüm bu kanlı hengâme sürerken, Erdoğan’ın çıkıpta ’’Bundan sonra bölgeyi kentsel dönüşüm heyecanı saracak. O huzurlu günlere geri döneceğiz’’ şeklinde bir ifâde kullanmış olması büyük bir tâlihsizlik ve basiretsizlik örneğidir; eğer ardından planlı bir hareket yoksa!

Yâni, bölge planlı bir kaos ortamında yerle bir ediliyor, sular durulduğunda kentsel dönüşümde uzmanlaşmış AKP’li şirketlerce bir ihâle ve rant saldırısına açık hâle getirilmek isteniyorsa durum başka.

Her hâlükârda, kentsel dönüşüm hiçbir zaman ‘huzurlu günlerin’ kaynağı olamaz. O, sadece niyet ve sistematik gayretlerinize bir araç olabilir ancak.

Bir yerde huzurun kaynağı; mülkün temeli olan adâlet, birliğin temeli olan şefkat, sevgi ve muhabbet, gelişmenin temeli olan ekonomik yatırım ve iktisat, inkişafın temeli olan bilgi, ahlak ve vicdandır.

Bir devlet ve devlet lideri bunları temîne çalışan gayretler içerisinde değilse, yapılan şeyler ya durum kurtarma, ya yangından mal kaçırma, ya da dostlar alışverişte görsün nevinden kendini ve halkı aldatma teşebbüsleri ve ruh halleridir.

Yukarıda çizdiğim somut gelişmeler çerçevesinde bu cümleler irdelendiğinde ortaya pek de iyi bir görüntü ve niyet çıkmamaktadır.

Fethullah Gülen Hocaefendi, ‘’Meşru Siyâset ve Makyavelist Politikacılar’’ başlıklı sohbetinde siyâseti tanımlarken şöyle der:

‘’Siyaset; taht-ı tasarrufta olan şeyleri idare etme, düzene koyma, ahenk içinde götürme.. farklılıklardan bir bütünlük meydana getirme, onlardan bir dantela gibi bir hayat örgüleme.. şahısları ve hadiseleri doğru okuyup doğru değerlendirme sayesinde gayr-ı mütecanis şeyleri bir araya getirip bir vahdet ruhu ortaya koyma demektir. Siyaset; sağlam idare etme, yönetimi ahenk içinde götürme demektir; problemsiz, ayrıştırmadan, kendini öne sürmeden, her şeyi kendi arzu ve isteklerine bağlamadan; umumun hissiyatını ve farklı insanlar arasında nasıl bir birlik ruhu teessüs ettirilebileceğini nazar-ı itibara alarak işi götürme demektir.’’

Kullandığı üslûbuyla halkın çoğunluğunu ve özellikle de Güneydoğulu vatandaşlarımızı sürekli ötekileyen anlayışlar sergileyen, PKK ve KCK ile yapılan anlaşmalar sürecini büyük bir basiretsizlik ile yönetip sonlandıran Erdoğan ve ekibinin yürüttükleri siyâsî anlayışı ve bu noktada sergiledikleri kaabiliyetleri; ayrıca bu yazıya konu ettiğim söylenmiş sözün ardındaki niyeti, Hocaefendi’nin bu tanımı çerçevesinde tekrar idraklerinize sunuyorum.


6 Nisan 2016 Çarşamba

AK PARTİ NELERİ SÖMÜRÜYOR?

Bu yazı 6 Nisan 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.


AK Parti dediğimiz oluşum, geldiği nokta itibârıyla artık devâsâ, organize bir suç örgütü konumunda. Özellikle de 17-25 Aralık yolsuzluk dâvâları ile yaşadığı şokun ardından adâletten kaçabilmek adına, büyük bir çirkeflikle, devletin her kurumuna çöküp adâlet sistemini felce uğratmasıyla da ‘mafyatik devlet’ aşamasına geçti.

Böylece; muhâberât hevesli, mafyatik düzende çalışan, çıkarcı ve organize bir yapıya dönüşmüş oldu. Tabanını kaybetmeme adına uydurduğu ‘paralel devlet’ safsatası da bu süreçte kullandığı en başarılı kamufle aracı oldu ve yapılan her kanunsuz uygulama bu kılıfa sarılarak gizlendi ve halkın gözlerinden kaçırıldı.

Bu süreç hâlen devâm ediyor. Daha geçen gün AKP’li bir vekilin, katıldığı bir programda kendinden gâyet emin bir tavırla sarfettiği, ‘’yasama bizde, yargı bizde, yürütme bizde’’ sözü, geldiğimiz noktayı çok iyi özetliyordu aslında.

Gözleri önüne perde çekilen halk, maruz kaldığı yoğun propandanın da etkisiyle adetâ efsunlanmış gibi; yaşadığı hiç bir anormalliği sorgulayamaz durumda. AK Partililerin ve hattâ bizzat Erdoğan’ın her gün değişen ve birbirini yalanlayan söylemlerini bile idrâk edememekte veya sorgulayamamaktalar. Bir Karabasan Gibi Çöktün Üzerimize! başlıklı yazımda bu ruh hâlini resmetmeye çalışmıştım.

Neler mi idrâk edilip sorgulanmıyor? O kadar çok ki, sadece bir kaç örnekle iktifâ edelim…

17 Aralıkta bizimkilere âit evlerden çıkan milyon dolarları önce polisler koydu dedik, ama adamlar salıverilince paraları bu sefer fâiziyle birlikte aynı adamlara geri verdik!

Zamanında çocuklarımızı emânet ettiğimiz ve sizlerin de hep övdüğünüz insanlar nasıl bir anda “PKK’dan daha tehlikeli teröristler” oluverdiler... delili ne?

AK Partiye yakın bir yurtta 45 çocuğa tecâvüz ediliyor ve bizden bunu ‘’bir kereden bir şey olmaz!’’ diyerek savunmamız neden bekleniyor? Sorumlular neden adâletin kollarına teslim edilmiyor? Bakanlarımız kendilerini neden bu vakfı savunmak zorunda hissediyorlar!

İslâmcı kesim olarak, özellikle de seçim zamanlarında, her iki kelimemizden biri Haçlı Seferleri, diğeri de Yahudiler iken, pek kudretli ve haşmetli dünya liderimiz Erdoğan, Türk okullarının kapatılması için, neden hâlâ Yahudi lobilerinden ve Papa’dan yardım istiyor? Bunların karşılığında bir şey veriliyor mu? Her zaman ‘’hep kötülüğümüzü isteyen şer odakları’’ olarak bize tanıtılan bu yapılar bu sefer bize karşılıksız mı yardım ediyorlar?

PKK ile yapılan anlaşma hakkında önce böyle bir görüşme olmadı diyen liderimiz, bir süre sonra da emri ben verdim derken bir hikmeti vardır dedik. Takip eden ‘çözüm sürecini’ eleştirenleri ise barış düşmanı ilân ettik. Ama süreç elimizde patlayınca da PKK bizi kandırdı, şehirlere silah yığdı dedik. Hattâ geçenlerde Erdoğan, bu PKK’dan daha üst bir akıl olduğunu gösterir dedi. Bu bir devlet acziyetinin itirâfı anlamına gelmez mi?

İran, Suriye’de kanlı lider Esed’e açıkca destek olurken aynı anda ‘’İkinci Evimiz!’’ nasıl olabiliyor?

Bizim için her kötülüğün kaynağı olan İsrail ile olan ticâret hacmimiz neden artıyor, Bilal’in gemileri oraya neden yakıt taşıyor ve ekranlara çıkıp neye dayanarak ‘İsrail ile birbirimize ihtiyacımız var!’ diyoruz? Komşu İslâmcılar görse hakkımızda ne derler!

IŞID, açık bir terör örgütü iken neden hep bu örgütü koruyor gibi biz izlenim veriyoruz?
Reza Zarrab, bizzat AKP’li Bakan’ın ifâdesiyle, ‘’cârî açığımızı kapatan!’’ ‘’saygın’’ bir iş adamıyken ABD’li savcı tarafından tutuklanınca bir anda nasıl ‘’tanımayız, bilmeyiz’’ denilen bir insan oluveriyor?

Paralel dediğimiz yapı nasıl hem CIA ajanı hem de MOSSAD ajanı olabiliyor ve ABD’ye gittiklerinde devlet ricâlimiz bu ‘’ABD ajanlarının’’ neden ABD’yi Müslümanlaştırmak istediğini söylüyorlar! Türkiye’de ‘Müslümanlığın zararına’ dediğimiz bu yapı gerçekten ABD’nin ‘ajanıysa’ neden onları,’ABD’yi Müslüman yapacak!’ diye yine ABD’lilere şikâyet ediyoruz?

Bu sorular uzar ve gider, sadede gelelim…

İşte, içine düştüğü suç çukurundan sıyrılmak ve o tatlı meyvelerine çok alıştığı mafyatik soygun düzeninden de dûr olmamak adına her gün yeni bir yalan ve maniplasyonla hayatını idâme ettirmek zorunda olan yapı, tüm bunları yaparken bizi bir çok yönden sömürüyor.

AK Parti, kurduğu rüşvet, ihâle ve yolsuzluk düzeni ile önce kaynaklarımızı sömürmekle işe başladı.

Bu arada insanları fişleyerek ve gizli ödeneklerle desteklediği paralarla da kendi örgütlenmesinin temellerini attı ve haksız kadrolaşmalara girişti.

17-25 Aralık’ta yaşadığı korkunun ardından yaptığı propaganda ile korkularımızı, geleceğe dâir umutlarımızı, devlet kurumlarına olan güven ve itimad duygumuzu, Müslümanlara duyulan güven sermâyesini ve aileler ve dindarlar arasında düşmanlık tesis etmek sûretiyle de kardeşliği sömürdü.

Şimdilerde, bu yapının cemaatleşme adına devlet kaynaklarıyla haksız şekilde palazlandırdığı vakıflardan çocuklara ve kız öğrencilere tecâvüz haberleri geliyor. Karaman’da tecâvüz edilen 45 erkek çocuk haberi, Çorum’da partili zengin bir iş adamının oğlu tarafından kurdukları yurtta tecâvüz edilen kızlar ve gözlerden kaçırılmaya çalışılan kimbilir daha niceleri…

AK Partiyi deştikçe üzeri örtülmüş yaralardan irin akıyor ve tüm parti; milletvekiliyle, bakanıyla ve medyacısıyla bu yüz kızartıcı suçlara adı bulaşmış kişi ve kurumları savunma telaşına düşüyorlar… Olayın peşinde gidenler ise hep aynı; ‘’hedef AKP’’ yalanıyla ‘’hâin’’ ilân ediliyorlar.

Tecâvüz olayları karşısında ‘’bir kereden bir şey olmaz!’’ diyen bir Bakan için savunma yapılıyor. Namusuna düşkün bir halk olan milletimizin, bu tür ahlaksızlıklar üzerine gitme refleksleri de sanki felç edilmek isteniyor.

Zâten uzun süredir aile kavramına ve ahlaka zıt düşen Mut’a nikahı ve ikinci eş olayları ile sarsılan parti imajı mızrağın artık çuvala sığmadığını haber veriyordu ya, bu ‘dindar’ İslâmcı partinin tecâvüzler karşısında sergilediği bu şaşırtıcı vurdumduymazlık; hattâ savunma refleksi de bize, AK Partinin artık toplumsal ve ferdî ahlakımızı da sömürdüğünü düşündürtüyor.

Hasıl-ı kelâm AK Parti ve Erdoğan, milletimizin geleceğini, birbirlerine olan güven ve itimad duygularını, birlikte yaşama azim ve kaabiliyetlerini, ümitlerini, öz güvenini, benliğini, kaynaklarını, bizi biz yapan ahlakî değerleri ve devlete olan güven duygusunu ve benim burada zikretmeyi unuttuğum daha nice değerlerimizi çalıyor, sömürüyor ve ülkemizi tamiri çok uzun yıllar alacak olan yıkımlara mâruz bırakıyor.

Umarım, Allah milletimize şefkat eder de, bizleri bu belâdan tez zamanda kurtarır. Tıpkı rü’yâlarımdaki gibi…