16 Ağustos 2007 Perşembe

Son Tango

Bu yazıda, daha önce ele aldığım bazı hususları desteklediğini düşündüğüm; ilgili konulara değinen yazılarımı yayınladığım tarihlerden itibaren yayınlanmış ve bazı usta kalemler tarafından dile getirilmiş alıntılara yer vererek, zihin egzersizlerine devam etmek istiyorum.

Ufak bazı hatırlatmalar yapıp sonra alıntılara geçeceğim. ''Gül'ün adaylığı meselesi ve ehl-i işhas'' başlıklı yazımda kısaca; ''AKP'ye istediği adayı seçtirmemek için sürekli huzursuzluk çıkaran çevrelerden'' ve bunların amaçlarının neler olduğundan, neyi gerçekleştirmeye çalıştıklarından kısaca bahsetmiş; medya üzerinden oynanan bu oyunların ve sinsi planların mahiyetine dikkat çekmiş; bu kişilerin niyet-i asliyelerine işaret ederek onları (fesat çıkarma gayretlerinden ötürü) 'ehl-i işhas' olarak adlandırmıştım.

O yazılarda ve burada zikredeceğim alıntılarda da göreceğiniz gibi, bu tanımlamaların adresi bizleri medyaya; medyanın fil dişi kulelerinde ve o kulelerin tepelerinde yer edinmiş, niyetleri açısından kamufle olmayı başarmış bazı kişilere götürüyor. Her zamanki amacım; konuyu kişi ve isimlerden ziyade kavramlar açısından değerlendirmek. Çünkü, kişiler gelip geçicidir; ancak kavramlar, niyetler, gayeler, düzenler kalıcıdır. O nedenle de adres verirken asıl niyetim; şahıslardan ziyade, onların 'toplum mühendisliği' çarklarını ve bu çarkların çalışma prensiplerini analiz etmektir. Yazılanların bu açıdan değerlendirilmesinin daha sağlıklı olacağı kanaatindeyim. Elbette, bu süreçler irdelenirken bazen belli şahısların ve basın-yayın organlarının isimleri zikredilebilir. Bunlar, az önce altını çizdiğim genel amaçtan bir sapma olarak görülmemelidir.

Devam edelim...

Belirli çevrelerin, Gül'ün adaylığı etrafında kopardıkları fırtınanın nedenlerine dikkat çekerken, asıl gayenin Gül'ün şahsiyetinden ziyade; AKP'yi baskı altında tutarak etkisizleştirmek, liderleri arasında husumete sebebiyet vermek, onu halkın insiyatifi aleyhinde hareket etmeye zorlamak, böylece halk ile (Gül'ün adaylığı meselesi üzerinden) aralarını açmak olduğuna değinmiştim. Diğer ikincil amaçları zikretmeye bu noktada gerek yok. Geçenlerde bazı usta kalemler de benzer noktaların altını çizdi ve bu kesimlerin asıl amaçlarını şöyle sıraladılar: ''AK Parti içinde var olduğunu düşündükleri-aslında olmasını temenni ettikleri- çatlağı ortaya çıkarıp derinleştirmek'' (Ali Bulaç, Zaman 12 Ağustos 2007), Gül ile Erdoğan arasında cumhurbaşkanlığı konusunda bir görüş ayrılığına sebebiyet vererek, AKP'yi ikiye parçalamak (Ali Bulaç, aynı yazısı) ve ''sandıktan güçlü çıkmış AKP iktidarını etkisiz kılmak'' (Taha Kıvanç, Yenişafak 10 Ağustos 2007). Aynı kesimler, özellikle Milliyet, Hürriyet ve Vatan gazeteleri aracılığı ile yürüttükleri ve benim 'zihin bulandırma', 'algı şartlandırması oluşturma' ve 'hedef saptırma' diye tarif ettiğim 'operasyonları' ile işte bu tür gayelerin peşinden koştular ve hala da koşmaya devam ediyorlar. Hatta aynı çevreler bu uğurda; Erdoğan ile Gül arasında bir sinir harbi yaşandığını, Erdoğan'ın Gül'ün adaylıktan çekilmesi için araya aracılar koyduğunu ve bu konudaki ısrarını koruduğunu (Tamer Korkmaz, Zaman 10 Ağustos 2007) yazabildiler. Tüm bunlara ilave olarak, bir önceki yazımda da belirttiğim gibi, Gül'ü ''adaylıkta ısrar eden, mızıkçı, illa ben diyen megaloman birisi'' gibi göstermeye çalışmaktan da geri durmadı aynı basın organları.  

Akl-ı selim sahibi herkesin defaatlerce kere ifade ettiği bir gerçek var: O da, Abdullah Gül'ün; üzerinde bu kadar tartışma koparılmaya değmeyecek kadar ılımlı, açık fikirli, diyaloğa açık, farklı kesimleri temsil gücü bulunan, güçlü bir Cumhurbaşkanı adayı olduğu. Türkiye içerisinde bu adaylık konusu üzerinden kaos ortamı çıkarmaya çalışanlar malum... Dışarıya baktığımızda ise en göze çarpan muhalefet Amerika içerisinden geliyor. Amerika 'Neo-Con' olarak isimlendirilen etkili çevre çok zamandır AKP ve Gül karşıtı bir politika takip ediyor. Ali Aslan (Zaman, 13 Ağustos 2007), çok yerinde bir tanımlama ile bu kesimleri, henüz ''Holokost travmasını, Filistin sendromunu, 11 Eylül şokunu'' üzerlerinden atamamış, ''her dindar Müslüman'ı potansiyel intihar bombacısı gibi gören'' kişilerden oluşan bir kitle olarak tarif ediyor. Elbette, bu meselenin sadece bir yönü. Meselenin; bu kesimlerin siyasi, politik, ekonomik ve mesihi (dini) motivasyonları açısından izaha açık bir tarafı da var. Bilahare ele alacağım...

Meselenin bu noktasında sorulması gereken önemli bir soru var: O da, bu kesimler ile tartışmanın bizim içimizdeki uzantıları arasında organik ya da inorganik bir bağın bulunup bulunmadığı. İşte geçenlerde tam da bu soruyu soruyordu Taha Kıvanç Yenişafak'taki köşesinde (12 Ağustos 2007). Beraberce okuyalım: ''Abdullah Gül'ün adaylığına ülkemizde şiddetle karşı çıkanlarla Washington'daki 'Neo-Çılgınlar' arasında bir ilişki var mı acaba? Halkın büyük çoğunluğunun cumhurbaşkanı olmasını istediği bir ortamda, Abdullah Gül'e ilânı-ı aşk edercesine övgüler yağdırırken 'Ama kendisinden şövalyelik bekliyorum diyebilen Rodos Şövalyeleri (geçenlerde Rodos adasında toplantı yapan Aydın Doğan, Ertuğrul Özkök ve ekibini kastediyor) bu denklemin neresinde? Mâsum bir çıkış mı onlarınki, yoksa örgütün bir parçası sayılmalılar mı?.'' Nitekim, aynı gün içerisinde Tamer Kokmaz da Zaman'daki köşesinde; ''hakim medyanın 'uzlaşma'  söylemi ile Atlantik'in Öte Yanı'ndaki 'Neo-Çılgınlar'ın Gül karşıtı söylemlerinin karbon kâğıdı konulmuş gibi birbirine benzemesi''nin ''tesadüflüğüne!'' dikkatlerimizi çekti. Kanaatimce, bu sorunun yada ''tesadüfün'' muhatabı olan denklem sadece medya uzantılı olarak ele alınmamalı. Ben şahsen aynı sorunun kapsamı içerisine CHP, 'Anti-Amerikancı! İlhan Selçuk ve Cumhuriyet Gazetesi efradı ve 'Ulusalcı elit!'in de eklenmesi taraftarıyım. Matematikte bir problemi çözebilmenin en önemli ve ilk basamağı çözüme katkı sağlayacak değişkenlerin tespit edilmesidir çünkü... İkinci basamak ise, değişkenler arasındaki 'ilişkileri' eldeki matematiksel model (denklem) ışığında işleme tabi tutmaktır... Sanırım ne kastettiğim anlaşıldı...

Peki, hem ''Neo-çılgınlar'' hem de bizdeki ''hakim medya'' bu operasyonlardan neler bekliyor olabilirler? 'Neo-con' çevrelerin bu denklemdeki yerini irdelemek çok etraflıca ele alınması gereken bir konu. Çünkü meselenin; Irak savaşı, 'Yeni Dünya düzeni', yaklaşan İran savaşı, Ortadoğuya yeni şeklini verme, Mesihi planlar (Armegedon), silah ve petrol lobisi ve Amerikan siyasetinin dizginlerini (şu an için) elinde bulunduran konzörvatif (tutucu) çevreler açısından ele alınması gereken yönleri mevcut. AKP, bilerek ya da bilmeyerek, bu ilişkiler yumağındaki bazı çıkarların önünde engel olarak görüldüğü, Irak savaşında kendisinden arzu edilen rölü oynamadığı için hedef tahtasında bugün. Ayrıca AKP'nin, kendilerine 'potansiyel düşman' olarak gördükleri 'müslümanları' temsil ettiğini düşündükleri bir yönü olması da ürkütüyor bu çevreleri.

Bizdeki bazı çevrelerin (özellikler ulusalcı ve vatansever!) AKP'yi ''Amerikan çıkarlarına hizmet eden'', ''vatanı peşkeş çeken'' bir parti gibi göstermeye çalışmaları samimi değil. Onların asıl derdi; özelde AKP'nin, genelde ise halkın çoğunluğunu temsil eden kesimlerin, kendilerinin ilişki içerisinde olduğu 'Neo-Con' çevrelerin ve onların politikalarının yörüngesinden çıkması ve çıkıyor olduğu korkusudur. Sonuçta tek bir Amerika olmadığını, 'Neo-Con' çevrelerin Amerika'da tek mutlak hakim olmadıklarını da akıldan çıkarmamak gerekir. Bizdekilere gelince... Onların mutlak endişeleri ne olabilir dersiniz?... Fehmi Koru (Yenişafak, 12 Ağustos 2007) ile devam edeyim o zaman: ''Onların bütün derdinin ne olduğunu biliyoruz: İktidarın paylaşıldığı bir Türkiye... Buna da seçimde sandıktan çıkacağını umdukları yarım yamalak bir iktidar tablosuyla varacaklarını umuyorlardı; ya bir koalisyon hükümeti, ya da bir parti öne çıksa bile gücü kırpılarak etkisizleştirilmiş bir sözde iktidar.'' Bu çevrelerin Cumhurbaşkanlığı seçimi tartışması üzerinden sergiledikleri bu ''iktidarı paylaşmama'' direnişinin altında şüphesiz şu motivasyon yatıyor: "Bu ülkenin sahipleri biziz, güç bizdedir; bu gücü köylülere kaptırmayız" (Ekrem Dumanlı, Zaman 13 Ağustos 2007). Bu hengamede, İsmet İnönü'nün bazı subaylara söylediği şu söz ile bu faslı bitirelim: ''Unutmayın bu millet düşmanınızdır'' (Tamer Korkmaz, Zaman 10 Ağustos 2007). 

İşte içimizdeki 'kriz takipçisi-yoksa oluşturucusu' bu çevreler, bu millletin -her kesiminden insanı ile- kendi yörüngelerinden çıkmasından doğrudan rahatsız oluyorlar. Dolaylı olarak ise, yurt dışındaki efendilerinin güdümünden kurtuluyor olmasının hazımsızlığını yaşıyorlar. Medyada aylardır izlediğimiz tüm korkutma çabalarının, 'kriz' takipçiliğinin, ordu ve darbe çığırtkanlığının altında bu tür nedenler yatıyor. Nitekim daha bir iki gün evvel AKP yönetimi, Gül'ün adaylığını kesinleştirdiğinde aynı ekip bu sefer 'asker ne der' tartışmaşlarını tekrar piyasaya sürmeye başladı. Hatırlayacaksınız, bu 'baskın medya'nın bir önceki taktiği; bir yandan Gül'ü 'ısrarcı' biri gibi göstermek, bir yandan Erdoğan ile arasını açmak, bir yandan da 'fedakarlık' yapmasını istemekti. O söylemler ve kışkırtmalar işe yaramayınca, her zaman etkili bir silah olarak ellerinde tutukları 'ordu ne der' silahına sarıldılar. Evet! planları tutmadı ve onun için yeni kanallar arıyorlar kendilerine.

Bütün o uğraşlarının başarılı olması ve AKP'nin 'taviz' vermesi durumunda neler olabileceğine bir önceki yazımda değinmiştim. Bu kişilerin hal-i hazırda sahip oldukları psikolojik durum itibari ile şu yorumda bulunmuştum: ''AK partinin uzun süredir başarı ile sürdürdüğü ve milletin de bunu ödüllendirdiği istikrarlı duruşunda ve tavrında gedik açılınca, karşı taraf boş durmayacak. Kendisine gelen güvenle birlikte, medya aracılığı ile, her türlü tezvirata ve saldırıya devam edecekler'' (9 Ağustos 2007). Daha geçenlerde, bu görüşümde yalnız olmadığımı gösteren bir yazı okuyunca bu konuya tekrar temas etmek istedim. Yenişafak'taki köşesinde şöyle diyordu Fehmi Koru: ''Tehditleri başarılı olsa, yani her iki kişiden birinin oyunu alarak yeniden iktidar olma hakkını kazanmış siyasi parti 'Neme lâzım' deyip adayını fedakârlığa zorlasa, ardından neler geleceğini hesap edebiliyorsunuz herhalde. Hükümetin atacağı her adıma müdahaleyi hak sayacak o cüretkâr grup, aynı sopayı 'Sakın ha!' edasıyla elinden hiç düşürmeyecek...'' (12 Ağustos 2007).

Bu çevreler artık; milletin ülkede 'gerçek demokrasi' görmek istediğini, ''aptal olmadığını'' ve dönen bazı dolapların farkında olduğunu görmeliler. İnsanların iradesini sonsuza kadar baskı altında tutamazsınız. O birgün mutlaka bir yolunu bulur ve felaha çıkar. Ne güzel ki, 'bilge' ve 'sabırlı' Anadolu insanı böyle bir patlama yaparken demokratik ortamları tercih ediyor. İradesini sandıklara yansıtma yolunu kendisine yol ediniyor. İşte bu gidişatın temel dinamiklerini iyi okuyamayan yada okumak istemeyen art niyetli çevreler, bu topraklardaki son tangolarını oynuyorlar. ''22 Temmuz'da Milli İrade"nin tecelli etmiş olmasını hâlâ hazmedemeyen ve devleti milletten korumaya çalışan Gizli İktidar'ın artık bu topraklarda egemen olmadığını görmek zorundalar...'' (Tamer Korkmaz, Zaman 14 Ağustos 2007). Görmek zorundalar; zira sandıktan yansıyan bu sesler karşısında bu çevrelerin kaleme aldıkları bu ''çılgın yazılar'', Fehmi Koru'nun (Yenişafak, 12 Ağustos 2007) ifade ettiği gibi, ''Türkiye'nin değişmekte olduğunun tamtam sesleri.'' Bu tamtam sesleri arasında onlara son tangolarını yapma şansı veriyor bu millet. Gelecek onların değil. Tamtam sesleri kesildiğinde bu çevreler, artık ''Türkiye'yi ve siyaseti sahte konularla meşgul ederek, birikmiş enerjinin boşa harcanmasına'' (Ali Bulaç, Zaman 13 Ağustos 2007) sebep olamayacaklardır. Temennimiz budur. 16 Ağustos 2007

9 Ağustos 2007 Perşembe

Gül'ün Adaylığı Meselesi ve Ehl-i İşhas

Gül'ün Cumhurbaşkanlığı meselesi halıhazırda gündemdeki sıcaklığını hala koruyor. Yeni Cumhurbaşkanı seçilinceye kadar da tartışamalar süreceğe benzer. Mesele, toplumun her kesimi için son derece önemli bir hal aldı. Buna şüphesiz en önemli katkıyı, AKP'ye istediği adayı seçtirmemek için sürekli huzursuzluk çıkaran çevreler yapıyor. Bu iddiamın her zaman arkasındayım. AKP seçmeni ya da sempatizanı diyebileceğimiz yada bu grupta olmasa bile, Cumhurbaşkanının seçilmesi konusunda 'nötr' (tarafsız) tavır takınan büyük bir kesim, istemeden bu tartışmanın içerisine çekildi. Yukarıda zikrettiğim 'oligarşik' kesim, her zamanki gibi bir 'kaos' ve 'düşünce bulandırması' atmosferi oluşturarak halkın zihnini bulandırma ve AKP'nin hareket sahasını daraltma amacı ile konuyu sürekli kaşıyıp durdu. Hala da kaşımaya devam ediyor. Zira bu kesim, Cumhurbaşkanlığı makamına hep kaybedilmemesi gereken bir 'kale' gözüyle baktı. Diğer kaleleri ise YÖK, Yargı ve Medya. Buna bir iki ilave daha yapılabilir. Bu 'laikçi' (dikkat edin laik demiyorum) ve 'ulusalcı' elit! in en çok arzu ettikleri şey; kendi kliklerinden ve/veya düşünce tarzlarından birisinin bu makam(lar)da bulunması ve statükoyu devam ettirmesi. Dikkat edin, Sezer bu çaba ve gayretlerin en ateşli uygulayıcılarından birisi. Görevini bırakması gerektiği halde bırakmadı ve henüz görevinden ayrılmadan, yargı ve rektörlükler bazında çok hayati atamalar yaptı. Görev süreleri dolmakta olan bazı rektörler acilen istifa ettirilip! yerlerine yenileri ve ancak yaş haddinden emekli olabilen bazı yargıtay koltuklarına da yaşları çok düşük bazı adaylar atandı.

İşte bir yandan; her an kaybedilmesi muhtemel olan bu kalede gerekli son önlemler alınırken, diğer yandan bazı medya organları ise ayrı bir cephede, bu kesim adına önemli bir mücadele veriyor. O da; ne yapıp edip Cumhurbaşkanlığı aday seçimi sürecinde olabildiği kadar AKP'yi yıpratmak, Gül'ün adaylığını baltalamak ve mümkün olursa güçlü bir aday yerine pasif bir adayı AKP'ye seçtirmek. Böylece halk nezdinde onu zayıf düşürmek. Bu kesimin en önemli silahı ve propaganda aracı, her zamanki gibi medya ve 'kalemşör' diye nitelendirebileceğimiz bazı yazarlar. Bu sıraladığım amaçları içerisinde en önem verdikleri gayeleri; süreci her türlü yöntem ve metod kullanarak baltalamak ve AKP'nin halk nezdindeki değerini çöküntüye uğratmak. Bu süreçte, Gül'ün adaylığına karşı görünmek bir araç sadece, amaç değil. Asıl amaç; dediğim gibi, AKP'nin imajını sarsmak ve yapabilirlerse onun kendisini mağdur edilmiş hisseden halk ile kurduğu bağı koparmak. Şu konuda yanılmamak lazım. Bu bir taktik, adı üzerinde sadece bir yöntem; nihai hedef değil. Şuna gayet eminim: AKP, Gül dışında başkasını önerse idi bahsettiğim kesim, allem edip kallem edip gene huzursuzluk çıkaracak bir neden bulacaktı. Bu yöntemlerin esasını ise 'uzlaşma' kavramı olarak belirledikleri anlaşılıyor. Bu taktiği en çok dile getiren kişi ise Baykal. Daha önce ''Bay Kal' 2'' başlıklı yazımda da bahsettiğim gibi; Baykal'ın ve temsil ettiği kesimin ''uzlaşmadan'' kasıtları, kendilerinin istediği gibi bir adayın seçilmesi; yoksa, kendileri ile konunun nezaketen de olsa müzakere edilmesi değil. 'Nezaketen' ifadesini özellikle kullanıyorum; çünkü halkın yüzde ellisinin oylarını almış bir partinin istediği adayı seçme hakkı vardır. Siyasi tarihimizde zaten 'uzlaşma' talep edilmiş başka bir dönem de yok. Geçenlerde Ali Bulaç da (Zaman, 4 Ağustos 2007) aynı hakikate değindi ve CHP'nin 'uzlaşmadan' kastının ''toplanma yeter sayısı olan 367 şartı değil, birinci derecede eşi başı örtülü olmayan, ikinci dereceden AK Parti dışında olan'' bir aday olduğunu ifade etti. Anlayacağınız mezkur kesim, tek taraflı bir fedakarlık ve mutlak bir teslimiyet bekliyor AKP'den ve bunun da en doğal hakkı olduğunu düşünüyor. Tehlikeli olan da bu zaten. İşte bu psikolojik travmadan dolayı, bu oligarşinin asıl amacına dikkat çekmek istedim.

Devam edelim...

Bugünlerde özellikle Milliyet, Hürriyet ve onlara bağlı yayın organlarında, seçim öncesi dönemde yaptıklarına benzer yayınlar baş göstermeye başladı. Bu yayınların çoğu ciddi analizlerden mahrum, masa başında 'niyetlere' göre kaleme alınmış yazılar. Tamer Korkmaz'ın (Sonsaniye.net, 7 Ağustos 2007) ifadesiyle bu tür haberler sadece bir "tezvirattan'' ve kendi "temennilerini gerçekmiş gibi'' yazmalarından ibaret. Hele ''foto-analiz'' başlığı altında yayınlananlar tam akla ziyan. Bunların gelecekte iletişim fakültelerinde mutlaka tez konusu yapılıp irdelenmesi gerekiyor. Bu insanların ortalıkta 'aydın' sıfatıyla geziyor olmaları ülkem adına en büyük talihsizlik. Bu gazeteler konusuna bir ara döneceğim.

Bu malum medya ve onların arkasındaki oligarşi, seçim öncesi dönemde hep, ''AKP'de çatlak var'', ''Erdoğan-Gül-Arınç anlaşamıyorlar'', ''Aday belirleyemiyorlar'' vb. yazılar fabrike ettiler (masa başı üretim). Oysa bunların gerçekle hiç bir alakası yoktu. AKP liderlerinin arasında bir anlaşmazlık ve çatlak söz konusu değildi. Aksine, planlarını son ana kadar başarı ile saklamayı başarıyor olmaları, aralarındaki uyumu devam ettirebilmeleri, ve akıllı manevralar yapıyor olmaları bu çevreleri adeta çıldırtıyordu. Onların tek istedikleri, bir hata yakalamak ve onun üzerine gitmekti. Bulamayınca da kendileri 'kriz' üretme yoluna gittiler. İşte, az önce arzettiğim yayınlar bu yaklaşımın, 'kriz' üretme çabalarının bir neticesi idi. Mümtazer Türköne'nin açıkça ortaya koyduğu gibi; ''Medya iki türlü zorlanıyor. Seçim gününe kadar söylediği her şey yanlış çıkmış, bütün tahminlerinde yanılmış olanlar doğabilecek krizlerle yok olan itibarlarını kurtaracaklarını sanıyorlar. Meslekî formasyonunu 'kriz haberciliği' ile edinmiş olanlar ise 'kriz çıkartmak' ile 'kriz haberciliği yapmak' arasındaki çizgiyi kavramakta güçlük çekiyor.''

Bu yayınlar, genel halk nezdinde istedikleri sonucu vermemiş; hatta AKP'ye olan sempatiyi artırmış olsalarda, zaten AKP'den haz etmeyen ve genelde CHP seçmeni olan bir kesimi ise daha marjinal bir fikri kutuplaşmanın içine çekti. Bu yayınların kendilerine en büyük faydası; Türkiye'nin geleceğine yönelik ise en büyük zararı, işte bu noktada oldu. AKP seçimlerden yüzde elliye yakın bir başarı ile çıktığı halde, aynı medya bu tavrından hala vazgeçmiş değil. AKP'nin yeni döneminde hareket sahasını kısıtlamak, istediği adayı seçtirmemek, onu yıpratmak, sürekli baskı halinde tutarak hata yaptırmak, halk nezdindeki imajını sarsmak gibi hedeflere kilitlenmiş durumdalar. Hürriyet ve Milliyet bir kaç gündür ısrarla, Abdullah Gül'ü, 'adaylıkta ısrar eden', 'mızıkçı', 'illa ben diyen megaloman birisi' gibi göstermeye çalışıyor. Hatta o kadar ki, bu konuda 'Erdoğan'a bile kafa tutmaya başlamış' havası estiriliyor. Sadece bu yayınları okuyan ve kanan bir insanın çok kısa bir süre sonra, ''Ya Gül amma ısrar ettin be, yeter olmuyor işte bırak başkası olsun, amma naz yaptın ha'' dememesi içten bile değil. Milliyet'in (8 Ağustos 2007) ''foto-analizinden'' aldığım şu ''analize'' bakın: ''AKP'nin 1 numaralı ismi Erdoğan ile 2 numarası Gül ilk kez böylesine farklı mesajlar veriyor (seçimden önce yazdıkları ayrılıkları unutmuşlar burada). Bu süreç AKP'de kriz yaratacak bir potansiyel taşıyor (şu analizdeki derinliğe bakın!). Erdoğan'ın bu noktada yüksek profilli bir cumhurbaşkanı tercih etmediği ve Gül'ün kendisine danışmadan 'Adaylığım devam ediyor' mesajı vermesinden rahatsız olduğu görüşü hakim.'' Bu ''hakim görüşün'' kaynağı ne, kimden sorup öğrenmişler belli değil. Gazeteciliğin en temel esaslarından birisi kaynağa dayalı habercilik yapmaktır. Lakin, amaç kendi niyetlerini olmuş gibi göstermek olduğu için olsa gerek, bir aklı evvel masa başına oturmuş ve sihirli cam küresinden hakikatleri sezip yazmış. Bu tarz bir habercilik anlayışı içerisinde bahsettiğim haberleri yazanları, geçenlerde Tamer Korkmaz (Zaman, 7 Ağustos 2007) enfes bir şekilde tanımladı: ''Abdullah Gül'ü 'adaylıkta ısrar eden bir siyasetçi olarak' kamuoyuna lanse etmeye çabalayan kimi meslektaşlarımız halkı yanıltmakla vazifeli 'iliştirilmiş' karakterlerdir!.'' Bu konuyu burada kesiyorum.

İşte tüm nu hususlar bir arada değerlendirildiğinde, AKP'ye bu noktada çok önemli bir vazife düşüyor. Bu baltalama süreci devam ederken, AKP yönetimi karşı atağa geçmeli ve bu yayınlara cevap vermek yerine yeni dönemde yapmayı planladığı ekonomik ve sosyal hamlelere dikkat çekmeli. Bunu başarmak içinde uyum içinde çalışan bir meclis ve ''yüksek profilli'' bir Cumhurbaşkanı adayının gerekliliğine vurgu yapmalı. Zaten aday konusudaki mevcut sessizliği başarılı bir adım. Bu taktiği seçim öncesinde de başarılı bir şekilde uyguladı AKP yönetimi. Köksal Toptanı çok yüksek bir oy ile Meclis Başkanlığına seçtirmesi gayet etkili oldu; meclisteki uyumun temellerinin atılması açısından. Bundan sonra, Bülent Arınç'a da önemli bir bakanlık vermeli ve onu arka plana itmek isteyen çevrelere sert ve tutarlı bir yanıt vermeliler. Abdullah Gül'ün adaylığından ise asla taviz vermemelidir. Vermemeliler... Çünkü, bunun adı kesinlikle ''AKP ınadı'' olmaz; aksine ''taviz'' olur. Hem de sonuçları AKP'ye çok pahalıya mal olabilecek bir taviz. Ali Bulaç Bey de yazdı: ''AK Parti'yi hasara uğratacak en önemli faktörlerden biri, Bülent Arınç'ın düşük profilli bir yere çekilmesinden sonra, Abdullah Gül'ün adaylıktan vazgeçirilmesi olacaktır'' (Ali Bulaç, Zaman 4 Ağustos 2007). Böyle bir tavizin ardından, şüphesiz, ''AK Parti kendi içinde huzursuzluğa düşecek, tabanın tepkisini çekecek... öfke okları Tayyip Erdoğan'a çevrilecek'' (Ali Bulaç, aynı yazısı). Bu meselenin bir yönü. Diğer tarafta ise şöyle bir gelişme yaşanacak: AK partinin uzun süredir başarı ile sürdürdüğü ve milletin de bunu ödüllendirdiği istikrarlı duruşunda ve tavrında gedik açılınca, karşı taraf boş durmayacak. Kendisine gelen güvenle birlikte, medya aracılığı ile, her türlü tezvirata ve saldırıya devam edecekler. Bir yandan; ''İşte bölündüler'', ''Kriz daha da büyüyecek'', ''AKP bölünecek mi?'' türünden yayınlara devam ederken, bir yandan da; yeni adaya dikkatleri çekip ''AKP, düşük profilli kukla bir Cumhurbaşkanı adayı seçecek'' nevinden haberler yapacaklar. Bu hengamede CHP (hatta belki MHP bile) ortaya atılıp ''pasif, kukla Cumhurbaşkanı seçtirmeyiz'' yaygaraları koparacaklar. Anlayacağınız AKP'yi, bağışlayın, aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık durumuna sokup kilitleyecekler. İşte hem bu nedenlerden ötürü hem de milletin Gül adına tercihte bulunmuş olmasından dolayı AKP, Gül'ün adaylığından asla ve asla taviz vermemeli, onu seçtirmek için her şeyi yapmalıdır. Bu güç elinde var. ''Ordu ne der?'' haberleri sadece korkutmaya yönelik ve bir safsatadan ibaret. AKP bu tuzağa düşmemeli ve aday belirleme sürecini, sükünet içerisinde, dikkatleri (boyalı basına rağmen) ekonomik ve sosyal konulara çekerek basiret ve cesaretle noktalamalı.

Başlıktaki 'ehl-i işhas' tabirini 'fesatçılık yapanlar' , 'tedirgin ve rahatsız edenler' anlamında kullandım. Umarım buraya kadar yazılanlar bu seçimimde isabet olup olmadığını göstermeye yeterli olur. 9 Ağustos 2007

5 Ağustos 2007 Pazar

''Ayranım Ekşi Diyen Olmaz''


Amerika'da okuduğum raporlar içerisinde en keyifli olanlar, ufak bir sorunun ardından, sorunun nedenlerini irdelemek maksadıyla kaleme alınan 'what went wrong' (yanlış giden ne oldu?) başlıklı olanlarıdır. Geçenlerde CHP Merkez Yürütme Kurulu da işte böyle bir değerlendirme raporu yayınladı. Amaçları, 2007 seçimlerinde neyin yalnış gittiğini tespit etmekti elbet. Ancak, bu raporun benim okuduğum raporlar ile aynı tadı vermediğini belirtmek isterim. Raporda, öz eleştiri değil harici nedenler ağırlık kazanmış. CHP kanadında bir kesim, herhangi bir başarısızlığın olmadığını iddia ederken, Baykal'a karşı yükselen muhalefetin de içinde bulunduğu bir kesim ise bir başarısızlık olduğunda ısrarlı. Ancak görünen o ki; hangi kanattan olursa olsun CHP tarafında önemli bir çoğunluk, AKP karşısında alınan yenilginin gerçek nedenlerini asla idrak edemeyecek.

Fehmi Koru dünkü köşesinde (Yenişafak, 4 Ağustos 2007) bu konuya dikkatlerimizi çekti; ''CHP için kaçan fırsatlar yılı'' başlıklı makalesinde. CHP'nin, bu raporun yayınlanması ile, içine düştüğü durumu ise alıntı yaptığı şu atasözü çok iyi özetliyor: "Kabahat samur kürk olmuş, kimse üzerine almamış." CHP'nin hatalarının neticesi açısından bakıldığında daha iyi bir atasözü seçilemezdi. CHP'yi bu sonuca taşıyan süreçler açısından bakarak, ben ise ''Ayranım ekşi diyen olmaz'' atasözünü kullanmayı tercih ediyorum. Fehmi Bey'in özetlediği gibi; CHP, Gül'ün Cumhurbaşkanlığı adaylığı, 367 vekil aranma şartı, 27 Nisan 'geceyarısı bildirisi' ve Cumhuriyet mitingleri dönemlerinde kendisinden çok emin beyanatlara ve uygulamalara imza attı. Bir çok sağduyulu medyanın uyarılarına ve halkın aşikar tepkisine rağmen, 'ayranım çok güzeldir' ayaklarına yattı. Kendisine ve kendisine arkadan güdüm sağlayan ulusalcı kesimlerin gücüne fazlaca itibar eden, halkı dikkate almayan CHP, ayranının (uygulama ve beyanlarının) ekşi olabileceğini hiç aklına getirmedi. Gerçek anlamda işte CHP'yi başarısızlık girdabının içine çeken süreç işte bu süreçtir.

Bakın nelere değiniliyor CHP'nin 'what went wrong' raporunda: ''İktidar, Batılı ülkelerin, imamlar (cami imamlarını kastediyorlar) ve tarikatların desteğini sağlamış, seçmene rüşvet dağıtmayı da ihmal etmemiş... 2. Cumhuriyetçiler seçmenin beynini yıkamış…'' (Fehmi Koru, aynı yazısı). Konuştuğum her ulusalcının ve onların propagandalarından etkilenmiş bazı kişilerin nerede ise tamamen aynı cümleler ile tekrarladıkları düşünceler rapora aynen yansımış gözüküyor. Rapordan bu tür bir sonucun çıkmış olması kesinlikle bilimsel bir değerlendirmenin sonucu değil. Aksine, ulusalcı görüşlerin aynen alıntılanmasından başka bir şey değil. Bu kesim, uzun bir süreden beri; ''bunlar vatanı yabancılara peşkeş çekiyor'', ''Amerikancı'', ''tarikatçı'', ''halka rüşvet dağıtıyor'' vb. türden iddiaları dile getiriyordu. İşte tam da bu nedenle, seçimin ardından bazı gazeteciler 'neden saptırması' yapmak amacıyla bu tür iddalara tekrar sarıldılar. Dediğim gibi en önemli amaçları; neden saptırmak, AKP'nin başarısını 'halkın tercihi' haricindeki faktörlere indirgeyerek görmezden gelmek, sol tabanın ateşini indirmek ve yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi ön hazırlıklarını tamamlamak. Daha bugün Milliyetten Serpil Yılmaz'ın (Milliyet, 4 Ağustos 2007) yazısını okurken de aynı şeyleri düşündüm. ''Cemaatin AKP baskısı'' başlıklı yazısında Çakmaklı bu gidişatı şu cümlelerle özetliyor:  ''Ancak ne gariptir ki, merkez sağın birleşememesi ve AKP'nin aldığı seçim sonuçları, Gülen cemaatinin etkisiyle açıklanmaya başlandı.'' İşte kastettiğim 'neden saptırma', 'halkın zihnini bulandırma' ve 'konuyu değiştirme' gayretlerinin çok net bir özeti. Gülen cemaatinin ilk yaşadığı talihsiz ve yersiz bir suçlama değil bu. Bu ülkede belli çevreler, ne zaman başları sıkışsa hep Gülen cemaati ile alakalı bir konuyu medyaya taşımayı ve halkın algılarını başka kanallara yönlendirmeyi denediler. Bunda önemli ölçüde başarılı da oldular. Zaten başarılı bir taktik olmasa idi; her fırsatta, günah keçisi olarak aynı cemaate yüklenmeyi çoktan bırakırlardı şimdiye kadar. Meselenin seçim sonuçlarıyla alakalı olan kısmı ile devam edelim ve CHP raporunda da yer alan ''imamlar ve tarikatların desteğini sağlamış'' açıklamasının geçersizliğine göz atalım. Öncelikli olarak; AKP'nin başarısını böyle bir nedene bağlamak şu anlama geliyor: 'AKP aslında halkın yüzde ellisinin desteğini almadı. Bunda (Batılı devletlerin desteğini! saymazsak) AKP'nin adı geçen kesimlerin desteğini alması ve halka ''rüşvet'' dağıtması etkili oldu. Bir kere CHP artık şu; halkı sürekli hata yapmaya meyyal gören, aşağılık gören, ne istediğini bilmediğini savunan ilkel anlayışından vazgeçmek zorunda. Bu düşünce tarzı CHP'yi iyice faşist bir çizgiye çekmeye başladı. Sosyalist Enternasyonel bile Baykal'ın çıkışlarını faşizm çizgisinde değerlendirebildi. Ancak, CHP'nin sorunu çok daha temelde yatıyor. Başına hangi lider gelirse gelsin, hangi talihsiz açıklamayı yaparsa yapsın varolan bir sorun. O da az önce bir kaç ifade ile özetlediğim; kısaca 'CHP zihniyeti' diyebileceğim anlayış. CHP yönetimi  açıklaması ile şunu demek istiyor: 'Bu halk ne istediğini bilmeden, oyunu rüşvet karşılığında satabilecek kadar alçaktır.'' Durum hiç te öyle değil aslında. Kendimizi kandırmaya gerek yok. Halk son derece onurlu bir şekilde, tamamen kendi isteği ve beğenisi doğrultusunda kullandı oy tercihini ve AKP'yi iktidara taşıdı. Anti-demokratik zihniyetli kişileri ve onların niyetlerini iyi tahlil edip sandıkta cezalandırdı. İşte sırf bundan dolayıdır ki, geçenlerde Büyükanıt Paşa bile ''sanmıyorum'' diyerek geçiştirmek zorunda kaldı bu gerçeği.

Meselenin ikinci boyutuna, cemaat vb. kesimlerin (özellikle Gülen cemaatini hedef seçiyorlar) desteğine geçelim. Bu da son derece mantıksız bir açıklama. CHP'lilerin ve bazı medya yazarlarının (bu ifadeyi özellikle kullanıyorum çünkü kendileri ancak medyada yazarlık-'kalemşörlük'- yaptırılabilecek tipler bunlar) göremedikleri ve görmezden geldikleri bir durum var ortada. Delillere bakalım: İlk anlayamadığım husus şu: AKP geçen seçimlerde yüzde otuz civarlarında oy almıştı. Bu varsayımdan hareket edersek; AKP'nin oylarındaki yüzde 20'lere varan artışın önemli bir kısmının bu cemaat sayesinde olduğunu kabul etmemiz gerekir. Hem de geçen seçimlerde AKP'ye hiç oy vermemiş olmaları da gerekir bu durumda. Acaba, CHP kanadı bu cemaatin bir partinin oylarını yüzde yirmi artırabileceğine cidden inanıyor mudur? Bu şüphesiz her parti için kaçırılmaz bir fırsat olurdu. DYP ve ANAP o kadar uğraşacaklarına sadece bu cemaati yanlarına çekerek meclise en az 90 vekil sokabilirlerdi pekala. Keşke CHP kurulu bilimsel bir çalışma yapmış olsaydı da, halkın ''rüşvet alan'' kısmını çıkardıktan sonra adı geçen cemaatin oy potansiyelini öğrenmiş olsaydık. Kim bilir belki bir gün lazım olur. Az değil, şu anki CHP mantalitesine göre yüzde 20 civarında olduğu anlaşılıyor. İşin latifesi bir yana... durum hiç te öyle değil kanaatimce. Cemaatin böyle yüksek bir oy artırma potansiyeli olduğunu sanmıyorum. Bu, daha önce de belirttiğim gibi, CHP kurmaylarının ve ulusalcı kanadın, algılarımızı başka taraflara yönlendirerek bizleri sonraki oyunlarına hazır hale getirme gayretleri. CHP'nin ve ulusalcı kanadın başarısızlıklarını örtmek ve AKP'nın başarısını küçümsemek için yapılan bir hedef saptırmaca...

Üstelik, cemaatin böyle bir gayreti olsa idi, sayın Gülen, seçimden hemen önce ''halkımız istediği yere oyunu verir... bizim siyaset ile işimiz olmaz'' şeklinde bir açıklama yapmazdı. Her açıklamayı ''takiyye'' olarak algılayan zihinler ne demek istediğimi anlamayabilirler; ancak iletişim uzmanlarının anlayacağından eminim. Bunlara ilaveten, Gülen'in bu açıklaması ortada dururken meseleyi biraz daha bükmeye çalışanlar bile oldu. Gene Serpil Yılmaz'ın yazısından okuduğumuz kadarı ile, Nevval Sevindiye göre, güya Gülen öyle demiş olsada, cemaat bölünmüş olmalı imiş ki AKP'ye destek verilmiş. Al birini (bu değerlendirmeyi) vur ötekine (CHP'nin değerlendirmesi). Nereden nereye.... bir kesim, değerlendirmeler gerçeklerle çakışınca, cemaati ikiye bölüveriyor, diğer yandan CHP ise, cemaatin topyekün AKP'yi destekledikerini (hem de  yüzde yirmilik bir ot potansiyeli ile) düşünebiliyor. Durun daha bitmedi. Yılmaz'ın yazısından yaptığım alıntıda göze çarpan diğer bir hususa da değinip öyle noktalayalım. Meğer cemaatin bir mahareti de ''
merkez sağın birleşememesi'' imiş. Yani, DYP ve ANAP'ın kuyusunu da aynı cemaat kazmış demeye getiriyorlar. Maalesef, bu görüşün de hiç mantıklı ve tutarlı bir tarafı olduğunu zannetmiyorum. Bu süreci hep birlikte yaşadık. Yaşananlar hala zihnimizde canlı bir şekilde duruyor. DYP ve ANAP, başını Demirel'in çektiği bir ekip tarafından dolduruşa getirilerek birleşmeye zorlandı. Adeta zorunlu bir evliliğe sürüklendi her iki partide. Daha başlangıcında bu nikahın tutmayacağını bir çok insan söylüyordu. Malumu ilan olan bu hususu bir övünme meselesi yapmaya gerek yok. Ben de bu şekilde inananların arasında idim. Zaman geçtikçe herkes bu nikahın henüz nişan aşamasında çöktüğünü gördü. Benzer bir zoraki nikah CHP ve DSP arasında da denendi. O biraz daha uzun sürse de bundan iki gün önce bu evliliğin de tutmadığını gördük. DSP, sahip olduğu milletvekilleri ile CHP'den ayrıldı ve mecliste kendi oluşumunu kurdu. Şimdi durum böyle iken, birilerinin çıkıp ta DYP (DP)-ANAP birleşmesinin gerçekleşememiş olmasını Gülen cemaatinin üzerine yıkmaya çalışması hiç de akıllıca değil. Gerçeklerle bir ilgisi de yok. Ben size daha ilginç olan kendi teorimi söyleyeyim: AKP'nin yükselen grafiği karşısında telaşa kapılan Demirel ve ulusalcı kesim, öncelikli olarak, DYP-ANAP birleşmesinin AKP'ye karşı güçlü bir alternatif olabileceğini ve AKP'den merkez sağ oylarını çalabileceğini düşündüler ve birleşmeyi körüklediler. Bu kesimlere göre, diğer yandan da solda birlik sağlanacak (Rahşan Ecevit'in gayretlerini hatırlayın) ve sol, yüksek bir oy oranı ile meclise girerek AKP'nin temsil gücünü zayıflatacaktı. Ancak, acele işe 'şeytan!' karıştı ve alçı tutmadı. Zira farklı cinslerdeki tuğlaları hem de zayıf bir alçı ile tutturmak mümkün olamadı. Bunu gören Demirelci ve ulusalcı elit! plan değişikliği yaparak CHP ve MHP'yi ön plana çıkarmayı hedef seçti. İşte bu nedenle de, bu yeni oluşumdan oy çalması muhtemel olan DYP-ANAP çatısını gene kendileri çökerterek CHP ve MHP'nin önünü açmak istediler. Zaten, meclise vekillerini göndermeyerek e-muhtırayı desteklemiş olan Mumcu ve Ağar ikilisinin artık yapabilecekleri hiç bir şey kalmamıştı. Bundan sonra ülkenin en önemli gündemi şehit cenazeleri olmaya başladı. Her nedense PKK eylemlerini birden artırdı ve bu da MHP'nin işine yaradı. Ulusalcı kanallarda ve İlhan Selçuk'un Cumhuriyet gazetesinde mantar gibi, birden ortaya çıkan MHP-CHP düetleri ve Ulusalcı kanal olan Kanaltürkte dile getirilen ''oyunuzu ya CHP'ye ya da MHP'ye verin'' şeklindeki yayınlar da cabası.

Sizce hangi görüş daha akla yatkın? Sadece varsayımlara dayanan ''cemaat'' komplosu mu yoksa benim işaretleri ile izah etmeye çalıştığım ikinci teori mi? 5 Ağustos 2007

3 Ağustos 2007 Cuma

Bay Kal' 2

Baykal'a Bay Kal' şeklinde hitap etmemin nedenini daha önce arzetmiştim. Seçim sonrası açıklamalarında hatalarında ısrar edeceği izlenimi verince; bu, Bay Kal' 2 yazısını kaleme almak vacip oldu. Bay Kal' ın seçim öncesi dönemde bazı CHP'lileri bile çileden çıkaran gerilim politikaları olduğunu hatırlıyorsunuz. Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde yaşadığımız aksaklıkların en önemli aktörlerinden birisi oldu Bay Kal'. Ancak CHP liderinin bu davranışları sonucunda, bir yandan CHP'deki muhalif cephe sesini yükseltmeye başlarken bir yandan da toplu istifalar yaşanmıştı CHP kanadında. Halkın, CHP'ye karşı olan artan tepkisi ise zaten malum. CHP lideri her ne kadar kabul etmese de CHP, son seçimden ağır bir yenilgi ile çıktı. Mecliste önemli sayıda koltuk kaybetti. İtibar kaybını ölçecek bir ölçek ise henüz yok. Tüm bunlara, geçen gün CHP ile yollarını ayıran DSP faktörünü de ilave etmek gerekir. Şu an elinde 99 vekili kaldı muhalefet partisinin. Önümüzdeki günlerde CHP liderini daha çetin sınavlar bekliyor. Baykalı tasfiye etmeye çalışan kanat sesini giderek daha da yükseltecek ve Bay Kal' ı koltuğundan edene dek te rahat durmayacakları ortada.

CHP lideri, seçim öncesi gerilim politikalarının takipçisi olacağının ilk işaretlerini işte böyle bir atmosferde verdi geçen gün. Bay Kal' ın ''uzlaşma olmazsa tekrar çatışma ve gerginlik dönemi başlar'' (Zaman, 3 Ağustos 2007) sözünden bahsediyorum. Hatırlarsanız daha önce  de ''uzlaşma olmazsa çatışma çıkar'' demişti Bay Kal'. AKP'nin Abdullah Gül'ü aday göstermiş olmasının (gerçek manada) herhangi bir çatışma ve gerginlik dönemi  çıkardığını hatırlamıyorum. Olan şey sadece; CHP ve ulusalcı kanadın tek taraflı rahatsızlık çıkarma politikası ve Genel Kurmayın İnternet sitesinde talihsiz bir açıklama yayınlanması. Bay Kal' ın ''tekrar ..... çıkar'' şeklindeki açıklaması ile neyi kastettiğini anlamak güç. Açık bir kelime oyunu olduğuna eminim. Çıkan bir gerilim var ise şayet, bu; bahsettiğim siyasi kanadın kendisini tek taraflı olarak germesidir. ''Çatışma'' ise hiç yaşanmadı. Zira, bir çatışma olması karşı tarafın da aktif olarak tepki vermesini gerektirir. Oysa biz sadece tek taraflı bir mızıkçılık örneği izledik o dönemde. Bay Kal' ın şimdiden işaretlerini verdiği yaklaşım, önümüzdeki dönemlerde de benzer bir CHP ve hatta 'ulusalcı mızıkçılık' oyunu izleyeceğimizi gösteriyor.

Bakın yukarıda alıntıladığım cümlesinin ardından neler söylüyor Bay Kal': ''Kurumlar arasında huzursuzluk çıkar, toplum tedirginliklere sürüklenir. Kimseyi üzmek, tedirgin etmek istemiyorum. Ama herkesi akla ve mantığa çağırıyorum.'' Bu cümleyi ilk okuduğumda şunu düşündüm. 'Söz', tıpkı bir su gibi. Bildiğiniz gibi su, içerisinde bulunduğu kabın şeklini alabilen, hacmini içinde yer ettiği kabın belirlediği enteresan bir nimet. Hayatın ise temel taşı ve varlığımızın özü. 'Söz' denilince aklıma hep suyun gelmesi işte bundan. Tıpkı su gibi söz de; Allah'ın insanlara verdiği en esaslı bir nimet. İnsan olmanın, insanlığımızı ihya edebilmemizin en güzel bir göstergesi ve bir vasıtası. Ama ne yazık ki; 'söz' de içinde bulunduğu beyin-kalp-dil kabının şeklini alıyor. Hatta, suyu nasıl temiz bir kabın içine koyarsanız temiz, kirli bir kabın içine koyarsanız kirli olabiliyorsa; işte söz de, içinde bulunduğu kişinin kalbine göre saflığını koruyor ya da kaybediyor. İşte Bay Kal'ın sözlerini okurken bu duygular aktı içimden. Bu duyguyu Demirel'i dinlediğim zamanlarda da hissederim nedense.

Sözleri tekrar alıntılayım: ''Kurumlar arasında huzursuzluk çıkar, toplum tedirginliklere sürüklenir. Kimseyi üzmek, tedirgin etmek istemiyorum. Ama herkesi akla ve mantığa çağırıyorum.'' Salt başına, genel 'konteksinden' anlam-bütünlüğünden çıkardığınızda ne kadar da doğru sözler bunlar. Fakat bu sözler, içerisine yerleştirdiğiniz 'genel anlam ilişkisi' kabına konduğunda kullanana göre iyi ya da kötü bir kullanım aracına dönüşebiliyor. Yukarıdaki ifadeleri Bay Kal' kullandığında şu anlama geliyor bu ifadeler: Benimle, benim istediğim şekilde uzlaşacaksın. Ben ve CHP bu ülkenin söz sahipleriyiz. Atatürk'ü tek anlayan kişi biziz. Ordu bizim görüşümüzün ve temsil ettiğimiz laiklik anlayışının baş destekleyicisidir. Halk biziz, halkın bilmediğini biz biliriz. Onun ne istemesi gerektiğini de biz biliriz. O yüzden bizim isteğimiz halkın isteğidir. Cumhurbaşkanlığı makamı da bizimdir. O yüzden benimle uzlaşmadan aday belirlenemez. Uzlaşmadan kastım da benim istediğim gibi bir adayın seçilmesidir. Yoksa, benim anlayışımın temsil edildiği kurumlarla, bu ülkenin gerçek sahipleri ile çatışırsın. Hani, tedirgin etmek istemem ama aklını başına alsan iyi olur. Yoksa huysuzluk çıkarırım.

İşte ben, Bay Kal' ın sözlerini böyle okuyorum. Aynı sözler benim beyin-kalp-dil kabımdan çıksa idi şunları kastederlerdi:  Ey Bay Kal' ve CHP zihniyeti; halkın yüzde ellisinin oyunu alabilmiş bir partinin istediği adayı çıkarma hakkı vardır. Sizinle görüş alışverişi yapabilir, belki yapmalıdırda; ancak 'uzlaşmak' zorunda değildir. Zira gerçek demokrasi bunu gerektirir. CHP bir gün, 'laiklik' dediği kadar 'demokrasi' demeyi de öğrenirse belki ondan biraz nasip almaya başlar. Evet, CHP bu mızıkçı, inatçı ve uzlaşmadan uzak tavrından vazgeçmezse; orduyu ve Cumhurbaşkanlığı kurumunu kendi tek taraflı çatışma ortamının bir tarafı olmaya zorlamazsa ülkede hiç bir gerilim ortamı oluşmaz. Kurumlar arasında çatışma da çıkmaz. Aksi halde hepimiz tedirgin oluruz. Tedirgin olmakta da haklıyız. Çünkü, İnönü'den itibaren CHP'nin, sandıkta kaybettiğini darbe çığırtkanlığı ile almaya çalıştığını biliyoruz. Asıl halk olarak bizler, Bay Kal'ı ve CHP'yi ''akla ve mantığa'' çağırıyoruz.

İşte benzer ifadeler ama iki ayrı kullanım şekli. Gördüğünüz gibi söz nasıl da işinde bulunduğu kabın şeklini alıp, onun temiz ya da kirli olmasına göre (yani amaç ve niyete göre) saflığını koruyor ya da kaybediyor. Aslında şunu da ilave etmeden geçemeyeceğim. Ben, Bay Kal' ın bu sözlerinde geçen seferki gibi samimi olduğunu sanmıyorum. Bence CHP lideri, partisi içinde artan ve gittikçe de güçlenen muhalif sesleri kısmak, konuyu Cumhurbaşkanlığı ve AKP çizgisine kaydırarak zaman kazanmak istiyor. Konuyu başka bir alana saptırarak insanların algılarını etkileme çabasında anlayacağınız. Bu taktiği, gene Cumhurbaşkanlığı seçimleri vesilesi ile daha önce de izlemiştik. Hatırlarsınız; devletin bazı birimlerinin Demirel'in etrafındaki birkaç kişinin yolsuzluk ağına el attığı günlerde idi. Yeni Şafak'tan Taha Kıvanç yazmıştı. O günlerde Demirel'in evinde bu kişiler bir toplantı yaptılar. Ardından, Demirel soluğu İstanbul'da CNN-Türk'te aldı. Katıldığı bir söyleşide ilk defa olarak ''Cumhurbaşkanının eşi türbanlı mı olacak'' tartışmasını başlatmıştı Demirel. Ne dersiniz; sizce bu benzerliğin nedeni ne olabilir. Siz olsanız, Bay Kal'ın akıl hocası Demirel heralde diye mi düşünürdünüz; yoksa, meseleyi benim 'söz-su' teorimle mi açıklardınız.

Bay Kal', ulusalcılarla el birliği yapıp partiyi iyice faşist bir çizgiye çekmeye devam ediyor. Yakında Sosyalist Enternasyonelden bile kovulmaları ihtimali var. Ben neyi beklediklerini anlayabilmiş de değilim zaten. Kimbilir, belki de seçim sonrası oluşacak yeni tablonun ardından Bay Kal' ın ve CHP'nin tavırlarını izleyip ona göre tavır belirleyeceklerdir. 3 Ağustos 2007

30 Temmuz 2007 Pazartesi

ASIL SORUN


Gazeteciler, Kıbrıs'ta Orgeneral Yaşar Büyükanıt'a önemli bir seçim sonrası sorusu yöneltmişler. Soru, Genelkurmay başkanın yaptığı açıklama ve yayınladığı geceyarısı bildirisi ile ilgili. Konunun en önemli tarafı olması açısından, seçim sonrasında Genelkurmay Başkanı'na sorulabilecek güzel bir soru. Soru güzel olmasına güzelde; cevabın aynı zihinsel tadı vermediği gayet açık. Gazetecilerin, Türk Silahlı Kuvvetlerinin gece yarısı bildirisinin seçim sonuçlarında etkili olup olmadığı (Zaman, 30 Temmuz 2007) yönündeki sorularına şöyle cevap veriyor Genelkurmay Başkanı: ''Elimizde somut veriler olmadan bir şey söyleyemeyiz, ama benim düşüncem öyle değil.''

Bu yanıt, birçoklarını tatmin etmiş olabilir; hatta bazı kişileri (çağrıştırdığı klasik laiklik anlayışı dolayısıyla) memnun da etmiş olabilir. Benim üzerinde durmak istediğim husus bu laiklik vurgusunun varlığı değil. Ya, mesajın içerisinde saklı olan; e-bildirinin hizmet ettiği anlayışa olur veren, onun varlığını ve niteliğini kabul eden yaklaşım. Hepimiz, o bildirinin siyasete çok açık bir müdahele olduğunu, 'siyasete balans ayarı' kapsamında bir girişim olduğunu biliyoruz. 'Internet sonrası (post-Internet) muhtıra-darbe (ifade bana ait) diyebileceğimiz yeni bir toplum mühendisliği uygulaması ile karşı karşıyayız. Sayın Büyükanıt, bu açıklaması ile bu türden yaklaşımları benimsediğini açık etmiş oldu böylece. Başkalarını bilmem; ama benim açımdan son derece talihsiz bir açıklama bu. Siyaset tarihimize ayrı bir kara leke olarak geçeceğine eminim.

Genelkurmay Başkanı görüşlerine şu şekilde devam ediyor: ''Türk Silahlı Kuvvetlerinin görüşleri günlük olarak değişmez. 12 Nisan'da söylediğimiz şeylerin aynen şu anda da arkasındayız.'' Türk Silahlı Kuvvetlerimizin günlük olarak görüş değiştirmediğini, istikrarlı davranmaya çalıştığını duymuş olmak ne kadar güzel. İçime rahatlık verdi bu açıklama. Bir gün bir savaş çıkarsa Genelkurmayımızın çorap değiştirir gibi görüş değiştirmeyeceğini biliyoruz artık. Ancak bu açıklamanın bize anlattığı bir hakikat var. Belki de asıl sorun bu açıklamanın içinde gizlidir. Genelkurmayımızın gerçek sorunu; görüşlerin bazen genel gidişata ve konjektüre göre değiştirilmesi gerektiği gerçeğini iyi okuyamaması. Türkiye'de bir çok şey değişiyor. Belirli bir ideolojik kesim ve ulusalcı çevre dışında, Türk insanı artık ne darbe, ne muhtıra ne de e-bildiri duymak ve görmek istemiyor. Çoğunluk, gerçek bir demokrasi atmosferi altında, birlik ve beraberlik içinde rahat bir yaşam sürmek istiyor. Onların görmek istedikleri; siyasi tercihlerinin meclise tam olarak yansıması ve gerçek bir kuvvetler ayrılığı anlayışının ve sağlıklı bir laiklik ilkesinin hayata geçirilebilmesi. Ekonomik sorunlarını çözebilmiş ve bunu daha yüksek bir gayrı safi milli hasıla olarak tüm halkına yansıtabilmiş bir Türkiye'nin tesis edilebilmesi. Maalesef bugün ordumuz, kendisine biçtiği laikliği koruma görevini ifa ederken bu saydığım beklentilerin çoğunu hasara uğrattığının bilincinde değil. İşte bahsettiğim; o değiştirilmesi gereken ''görüşler'' de bunlar. Ordunun artık halkın bu taleplerini çok iyi okuması ve ardından da bu sabit görüşlerini değiştirmesi gerekiyor. Bunun haricinde Genelkurmay'ın kendisini bir görüş değişikliğine daha alıştırması icab ediyor. Yeri gelmişken onu da belirteyim: Türkiye'nin laikliği koruma gibi bir sorunu yok. Asıl sorunu; gerçek laikliğin hiçbir zaman yerleştirilememiş olmasında yaşıyoruz. Yani gerçekte ordumuz aslında hasta bir laikliği koruduğunun farkında değil. Sayın Büyükanıt ve ekibinin bu konu üzerinde kafa yormaları ülke için çok daha büyük bir hizmet olur aslında.

Çok kısa bir süre sonra Paşalarımız yeni bir imtihanla daha karşı karşıya gelecekler. Seçimlerin ardından 20 milletvekilini meclise sokmayı başarabilmiş bir DTP var karşımızda. Askerlerin, meclisteki yemin töreni sırasında sıra DTP'li bağımsız milletvekillerine geldiğinde salonu terk edecekleri söyleniyor. Ben de bu kişilerin siyasi görüşlerinin, askerlerimiz kadar, karşısındayım. Ancak ortada başka bir sorun var. O da her zaman vurgulanan gerçek demokrasinin hayata geçirilebilmesi gerçeği. Ne kadar istemesenizde, o vekillerin seçilmesi, bölgede yaşayan bir kısım vatandaşımızın tercihi ve buna saygı duyulması gerekiyor. Askerlerimize düşen o gün orada sonuna kadar oturup 'gerçek demokrasi' vurgusu yapabilmeleri. Henüz bu olgunluğa ulaşıp ulaşamadıklarını hep birlikte göreceğiz. Göremez isek zaten bu yazının önerdiği 'fikir dönüşümünün (transformasyon) gerekliliği' gerçeği hala geçerliliğini korumuş olacak. 30 Temmuz 2007

İlave: 5 Ağustos 2007

Nihayet meclis seçim sonrası ilk buluşmasını gerçekleştirdi ve millketvekilleri yeminlerini ettiler. Ne yazık ki; hem Cumhurbaşkanı Sezer hem de Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları meclisteki yemin törenine katılmadılar. Sadece DTP'ye tepki olsun diye mi katılmadılar yoksa AKP'ye karşı pasif bir tepkiyi de içine alan 'bir taşla iki kuş' uygulaması mı yaptılar bunu şimdilik bilenmiyoruz. Kim bilir belki de katılmamalarının bir nedeni de yemin törenine katılacak misafir vatandaşlar arasında başörtülü (türban ifadesini kabul etmediğim için kullanmıyorum) eşlerin de bulunacak olmasıdır. Neden her ne olursa olsun daha önce de altını çizdiğim, demokratik olgunluk yolunda daha çok mesafe amamız gerektiği anlaşılıyor.

29 Temmuz 2007 Pazar

SEÇİM SONRASI BAĞNAZLIĞI

Başlığı okuyunca, seçim öncesi bağnazlığı mı varki seçim sonrası bağnazlığı ayırımı yapılmış diye düşünebilirsiniz. Her ne kadar bağnazlık, kendi içinde bir hastalık, bir düşünce ve idrak bulanması, bir hezeyan hali olsada; onu sergileyen kişinin halet-i ruhiyesine göre her an değişik hallere bürünebilir. Değişik zamanlarda değişik şekillerde karşımıza çıkabilir. Hatta bağnazlığın; böyle değişik durumlara ve yeni şartlara kendisini adapte etme konusunda çok esnek bir yapıya sahip olduğu da söylenebilir.Yukarıdaki başlık da zaten, bağnazlığın ne kadar esnetilebileceğine dair bir örnek göstermek amacı ile o şekilde seçildi.


Her seçim öncesi dönemde bazı insanların ya da grupların bağnazlık gösterilerini izleriz. Bu hep böyle olagelmiştir. Parti ayırımı yapmıyorum.Seçimin ve siyasetin stresli atmosferi altında her siyasi kesimden birileri çıkıp kendi iç tahammülsüzlüklerini ve hafakanlarını etrafa yayabilirler. Böyle kişiler, öfke ve hırs ile hareket ettiklerinden dolayı da çoğu zaman içerisine düştükleri acınaklı durumu farketmezler. Beni üzen, bu tür kişilerin toplumun belirli kesimlerini arkalarından sürüklüyor olmaları. Kendi bağnazlıklarının içerisine başkalarını da hapsediyor olmaları ve onları, kendi düştükleri idrak yoksunluğunun bataklığına çekiyor olmaları.


Seçim öncesi dönemde söylenenler, sergilenen bağnazlıklar değil bu yazının konusu; seçim ertesinde söylenenler. Şimdi sizlerle paylaşacağım husus, bağnazlığın esneme sınırlarını bile zorlayacak nitelikte. Hepiniz okumuşsunuzdur. Seçimin hemen ardından bazı siyasi önderler çıkıp halkı aptallıkla suçladılar. Önceki seçimlerde özellikle de bir önceki seçimde çok karşımıza çıkan bir söylemi hatırlayalım: AKP'nin o seçim zaferinin ardından birileri çıkıp 'biz başarısız olduk' demek yerine; ''AKP'nin oy oranı yüzde şu kadar, halkın geri kalanını temsil etmiyor'' demekle yetinmişlerdi. Bu söylem bile, bu kişilerin demokrasi kavramınına ne kadar uzak yaşadıklarını veya onu hazmedemediklerini gösteriyor aslında. Bu seçimde ise AKP, yüzde elliye varan bir seçim galibiyeti elde edince bu kişilere söyleyecek çok bir söz kalmadı. Sonuçlar, Türkiyede'ki her iki kişiden birinin AKP'yi tercih ettiğini gösterdi. Yani sonuçlar aynı zihniyetteki kişilerin benzer beyanlarda bulunamayacakları kadar açık ve net.


İşte bu durum, bu kişilerin bağnazlığa esir olmuş beyinlerinin yeni bir hafakan üretmelerine neden oldu. Daha önce kendilerini ve seçmenlerini yukarıda bahsettiğim ifadelerle oyalama yolunu seçen bu kişiler, bu seçim ertesinde arkasına sığınacakları bir neden bulmakta zorlanınca bağnazlıklarını esnetmeye başladılar. İşte bunun bir sonucu olarak ''halk aptal'' laflarını ağızlarına aldılar hayasızca. Bazı MHP ve CHP sözcülerinden bahsediyorum anlayacağınız. ''Bazı'' kelimesinin altını bir daha çizerek devam edeyim. 24 Temmuz günü Zaman, Milliyet ve Yeni Şafak gazetelerinde okuyunca kısa bir şok yaşadım. Bu kadarda olmaz demekten kendimi alamadım. Haberlere göre bazı MHP'liler ''Türk halkının yüzde 60'ı aptaldır'' sözüne atfen ''Aziz Nesin'den özür dileme'' gereğini hissetmişler kendilerinde. Ben şimdiye kadar bu sözü söyleyenin zeka derinliğini merak ederdim. Bazı MHP'lilerin ''yılana sarılırcasına'' bir gün, bu talihsiz sözün boynuna sarılıp halkın yüzde ellisinin aptal olduğunu düşünebileceklerine hiç ihtimal vermezdim. Kimbilir belki yüzde elli bile değil; kendi oy oranları olan yüzde 14'un dışındaki tüm halkın aptal olduğunu düşünüyorlardır. Bir de CHP'ye bakalım. Kendisini halkın her zaman üzerinde görmüş bir parti CHP. Bakın Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen ne diyor: ''Vatandaşlarımızın geniş kesimlerinin bu kadar sıkıntı çektiği bir dönemde bu iktidar partisi oylarını artırabiliyorsa bunda rasyonel olmayan bazı sebepler aramak gerekir.'' ''Rasyonel olmayan nedenler'' derken, Öymen de aynı ''aptallığa'' işaret ediyor; halkı ''aptallıkla'' itham ediyor. Çünkü, ''rasyonel olmayan şey'' irrasyoneldir; akıldan yoksun demektir. Konu, Yenişafak'tan Taha Kıvanç'ı da çileden çıkarmış olmalı ki bakın köşesinde nasıl isyan ediyor: ''Hayır, bağnaz tavırları değildi canımı sıkan, hâlâ dediğim dedik tavrını sürdürmeleri de değildi; tarihi tekerrür ettirmeleriydi... 1950 seçimlerinde Demokrat Parti'nin müthiş parlak zaferi üzerine, İsmet İnönü'nün "Nankör millet" dediği rivayet edilir ya, CHP sözcüleri seçim akşamı benzer bir tavır sergilediler. Benim de konuğu olduğum bir programda Birgen Keleş'in sözleri bana İsmet Paşa'yı hatırlattı…'' Bu satırları okuyunca hiç şaşırmadım. Az önce de bahsetmiştim. CHP'nin, halkın tercih ve görüşlerini hiçe sayan zihinsel yapısını hepimiz biliyoruz. Ben İsmet İnönü'nün de zamanında bu yazının konusu olan grubun içinde olduğunu bilmiyordum. Böylece öğrenmiş olduk.

Seçimin ardından gayet sağduyulu açıklamalar yapan MHP, CHP ve diğer partilerden kişiler de oldu. Bu noktada bu hakkı da teslim etmek gerekir. Zaten demokrasinin hüküm sürdüğü bir toplumda herkesten beklenen tavır da bu olmalı. Seçim sonrası bağnazlığı sergileyip, bağnazlığın sınırlarını zorlayan zevatın da bu gerçeği idrak edip, sağduyulu yaklaşım sergilemeleri kendileri için en sağlıklı çözüm. Yoksa, halkın gözü önünde acınası bir hal aldıklarını hiç bir zaman farkedemeyecekler. Demokrasinin en basit bir koşulunu bu kişilere hatırlarak bitirelim. Cumhuriyet yönetimi nasıl halkın yönetimi ise, demokrasi de halkın tercihlerini meclise yansıtan en önemli araçtır. Böyle bir sistemde doğal olarak çoğunluğun tercihleri meclise daha fazla yansıyacaktır. Birilerinin çıkıp kendilerine oy vermeyenleri ''nankörlükle'' yada ''aptallıkla'' suçlamaları demokrasinin hiç bir tanımının içerisine sığmaz. Bu ancak, yazıda bahsi geçen türden bir bağnazlıkla açıklanabilir. Ne diyeyim; Allah akıl ve aklıselim nasip etsin. Bu milletin gönlü geniştir. Kendisini aptallıkla itham eden bir şahsı bile bağrına basabildi bu millet. Aynı zihniyetin takipçileri de bağrına basar elbet... tabi o kişiler hatalarını anlayabilir ve içerisine düştükleri bağnazlık çukurundan çıkmayı başarabilirlerse.

22 Temmuz 2007 Pazar

BİR SEÇİM ÖNCESİ DEĞERLENDİRMESİ

Nihayet seçim zamanı geldi ve kapımıza dayandı. Ben bu satırları yazarken; bir kaç saat sonra Türkiye'deki insanlar gözlerini yeni bir güne açacakler ve oylarını kullanmak üzere yollara dökülecekler. Umarım bu seçim, bazı demokrasi kasaplarının beklentilerinin aksine sonuçlar doğurur; milletimiz yeni bir sabaha uyanırken, ülkemiz de demokrasi yolunda daha güzel bir geleceğe kucak açar. Yazıya böyle genel bir beklenti havası içerisinde girmemin, bu seçim açısından önemli nedenleri var. Benim gibi düşünen bir çok insanın da benimle benzer beklentiler içerisinde olduğunu biliyorum. Hatta, bu seçime öncekilerden daha farklı bir önem atfettiklerini de müşahade ettim çoğu zaman. Bunun önemli nedenleri var elbette. Şimdi bu nedenlere şöyle bir göz atalım.

AKP'nin geçen seçimlerde elde ettiği önemli başarının bazı kesimlerce hiç hazzedilememiş olduğundan daha önce de bahsetmiştim. Demokrasi kültürünü içine sindirebilmiş bir toplumda, milletin yapmış olduğu tercihin  toplumun her ferdi tarafından saygıyla karşılanması beklenir. Maalesef, bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde bu konuda ciddi eksiklikler gözlemliyoruz zaman zaman. Hatta, durumun gelişmiş olan ülkelerde de çok iç açıcı olmadığı söylenebilir. Amerika'da hala iki partinin alternatifinin olmaması, toplumun bazı kesimleri açısından temsil sorunu oluştururken, Avrupa'nın en önemli ülkelerinden Avustralya'da aşırı milliyetçi bir partinin iktidarı halkın tercihine rağmen engellenebiliyor. Türkiye ise, üç ihtilal atlatmış, üzerine de 28 Şubat talihsizliği yaşamış bir ülke. Son öğrendiğimiz bilgilere göre; 2003 senesinde bazı kuvvet komutanlarının planladığı iki ihtilal hazırlığını da kıl payı atlatmışız. Yeri gelmişken belirteyim: Ordu içerisinde hala darbe zihniyetli bazı üst düzey komutanların olabileceğini söylediğimde ısrarla bunun artık geçerli olmadığını, ordunun değiştiğini savunan, bizleri analiz edememe kabiliyetsizliği ile suçlayan bir arkadaşım vardı. Bu son gelişmeleri okuduğunda neler hissettiğini çok merak ediyorum.

Konumuza devam edelim. Türkiye'de AKP'nin elde ettiği başarı önemli bir kesimi sevindirirken; belli bir kesimin rahatsızlığını
ise artırdı. Bu ikinci kesimi kimlerin oluşturduğu konunun selahiyeti açısından son derece önemli. Normal halk tabakası diye tarif edeceğim kesim içerisinde olan ve AKP dışındaki partilere ve o partilerin temsil ettikleri siyasi görüşlere gönül vermiş olan insanlarımız bu kesimin büyük bir kısmını oluşturuyor. Buraya kadar herşey normal ve demokrasi kültürünün doğal bir parçası. Ayrıca, bu insanların çoğu normal şartlar altında AKP iktidarına nötr tepkilerle yaklaşıyor. Yani, paragrafın başında ifade ettiğim ''rahatsızlık duyma'' belirtisi tekrar ederek söyleyeyim ''normal şartlar altında'' yok bu kişiler arasında. ''Normal şartlar altında'' ifadesini tercih etmemin önemli bir nedeni var: Kimya dilinde çok kullanılan bir ifadedir. Bu ifadeyi kullanarak, mesela bir gazın; şartları değiştirilmemiş oda sıcaklığında veyahut deniz seviyesindeki açık hava basıncında nasıl davrandığını ifade etmeye çalışırsınız. Bilirsiniz ki, bu normal şartlarda gazların belirli bir davranış biçimi vardır. Bu şartları zorladığınızda (yani manipüle edip değiştirdiğinizde) gazın davranış biçimi de değişecektir.

İşte yukarıda tarif ettiğim bu ikinci kesim halkımız, ülke siyasetinin normal sıcaklığı ve seçim atmosferinin normal basıncı altında (biz buna demokrasi kültürü diyoruz) AKP'ye gayet normal bir bakış açısı ile yaklaştı. Bu, Anadolu insanının o anlayışlı ve itaatkar; olayları izlemeyi seven uyumlu tavrından da kaynaklanıyor elbet. Buraya kadar herşey normal. Peki ''rahatsızlık duyan'' ve ikinci kesimden olan azınlık kimlerden oluşuyor şimdi ona bir göz atalım: Bu kesim halihazırda ''Ulusalcı'' bir örgütlenmenin (kimilerine göre hareket!) çatısı altında kendisini öne çıkardı. Benim düşünceme göre; tarihimizde ilk defa bu kadar açık bir şekilde siyaset sahnesinde boy göstermek zorunda kaldılar. Ayrıca, şimdiye kadar siyaset yelpazesinin farklı kutuplarında siyaset yapma yolunu en uygun siyaset anlayışı olarak benimsemişken, görülen ihtiyaç ve aciliyet gereği aynı saflarda toplanmaya karar kılmak zorunda kaldılar. Bu konuyu sonra daha detaylı inceleriz.

İşte bu kesim, bu seçimin en önemli siyasi aktörleri konumunda. Bu yazıya temel olan ve yukarıda altını çizdiğim endişelerimin (demokrasinin geleceği adına) kaynağı da yine bu kesim. Bu kesimi önemli kılan bir özelliği var. O da şu: Yukarıda tarifini yaptığım demokrasinin normal koşullarını zorlayacak, manipüle edecek ve AKP seçmeni dışındaki normal halk tabakasının demokrasi anlayışında mutasyonlara (genetik bozukluklar, sapmalar) neden olabilecek en önemli gurup ta bu gurup. AKP'nin bu seçimde de önemli bir zafer elde edecek olması bu gurubun en korkulu rüyası. Halka rağmen siyaset yapmayı seven, gerçekte halka dayalı bir demokrasi anlayışı yerine kendi iktidarlarının devamını garanti edecek bir seçim sonucunu tercih eden bir kesim bu kesim. O nedenle, her seçim döneminde toplum mühendisliği yapmak ve halkın oylarını yönlendirmek bu grup için son derece önemli. Bu uğurda ellerinde olan sermaye, medya ve liderlik pozisyonlarını son noktasına kadar ve akıllıca kullanmak hayati bir önem taşıyor onlar için. En rahat manipüle edebilecekleri ve kısa sürede sonuç alabilecekleri yöntem ise farklılıkları öne çıkarmak, kendilerine en yakın görüşte olan toplum tabakasının zihin yapısına sirayet etmek ve onlara ''öteki'' bilinci aşılamak. Bunu başardıktan sonrası ise gayet kolay: ''Öteki'' olarak tanımladığınız kesimi düşman gösterecek her türlü argümanı kullanmak, gerekirse bu argümanları kendisi oluşturmak ve peşlerine taktıkları kesimin hassasiyetlerini okşayarak toplumu kutuplara ayırmak. Sizler de şahit oldunuz. Bu seçim, meydanlarda parti politikalarının ve ekonomik yatırım hedeflerinin en az dile getirildiği seçim olarak tarihe geçecek. Bİr çok insan, Ali Bulaç'ın (Zaman, 20 Temmuz 2007) yerinde tesbitiyle, ''takım tutma'' psikolojisi ile hareket ederek tercihlerini belirler hale geldi. Partiler, özellikler muhalefet partileri, mitinglerinde bu tür hedefleri dile getirmemekte hiçbir beis görmediler ve oy kaygısı duymadılar.

Siyaset sahnemizde defaatlerce kez oynanmış olan bu kutuplaştırma oyunu şimdilerde çok daha yoğun bir şekilde uygulanmaya çalışılıyor. Bunun en önemli nedeni de AKP'nin geçmiş ve gelecek başarısının bu gurubun çıkarlarını ve oligarşik örgütlenmesini tehdit ediyor olması. Sadece AKP değil aslında bu gurubun endişesi. Rahatsızlıklarının kaynağını oluşturan asıl etken daha büyük bir gelişmeden kaynaklanıyor. AKP, bu gelişmenin sadece taraflarından birisi. Bu grubun asıl endişesi; şimdiye kadar hep küçümsedikleri, demokrasiyi kendilerine çok gördükleri, cahil halk tabakasının artık kabuğundan çıkıyor olması. Bu metamorfik değişim, asıl onları endişelendiren. Çünkü (onlar açısından) tırtıl gibi yerlerde sürünen halkın artık içine hapsolduğu kozalaktan kelebek olarak çıkıyor olduğunu farketmeye başladılar. Aynı halkın, şimdiye kadar kendilerinin kurmuş oldukları ve hiç sorgulanmayan çıkar ağlarını tehdit edeceğini çok iyi biliyorlar. Az önce de belirttiğim gibi, AKP böyle bir değişimin kaynağı ve temsilcisi değil; sadece bir sonucu ve taraftarı ve bu uyanış aysberginin sadece su üzerindeki görünen kısımlarından birisi. Bu uyanış, toplumun dindar kesimleri tarafından temsil edilmiyor sadece. Her görüşün temsil edildiği o normal halk tabakasının çoğunluğunu ihata eden bir gelişme bu. Nitekim, artık Alevi kardeşlerimizin bile artık bu gurubun oyunlarına eskisi gibi alet olmuyor oluşu bunun önemli bir göstergesi. Bir gün CHP ve diğer sol tabandan insanlarımız kendilerine farklı bir yol çizme yolunu tercih edecek olsalar, gene bu gurubun karşı atak hamlelerine muhatap olacaklardır. Buna hiç şüphem yok.

Tüm bunlar dikkate alındığında, bu grup üyelerinin ve maşalarının neden her zamankinden daha büyük bir panik havasına kapıldığını sanırım anlıyorsunuzdur. Artık eskisi gibi daha gizli ve ayrı kulvarlarda hareket etmek yerine ''ulusalcı'' bir şemsiye altında; daha aşikar ve farklılıklarını bir kenara bırakarak hareket ediyorlar. Kanaatimce hareket etmek zorunda kalıyorlar... Zira şimdiye kadar daha arka planda ve değişik şemsiyeler altında hareket etmek çıkarlarına daha uygun geliyordu. Sezer-İlhan Selçuk-Cumhuriyet Gazetesi-Ulucalcılar-MHP-Kuvvacılar-Bazı medya patronları-Emekli bazı subaylar hatta kısmen ordu bu önemli kesimin önde görünen bazı temsilcileri. Sadece son bir yılın gazete haberlerini incelemek bile, bu kişiler arasındaki ilişkiyi ve çabalarını anlamak için yeterli olabilir.

Sizi bilmem ama ben bu grubun başarısını hayranlıkla ve imrenerek izliyorum. Bu seçim arefesinde de son derece akıllıca ve başarılı bir şekilde hareket ettiler. İnsanların zihinlerini bulandırıp ''öteki'' korkusu oluşturmada, ardından da insanları iki farklı kutuba ayırmada son derece mahir hamleler yaptılar: Her zaman arkalarında olan Neo-Con desteğini de arkalarına alarak tabiki (bu grubun içerisinde çok aktif bazı ABD düşmanları! olması zihninizi bulandırmasın sakın. Bir gün bu konuya da değiniriz...). Öncelikli olarak, her zaman çok iyi kullandıkları gibi ''laiklik tehlikede'' ve bunun mümessili de AKP tekerlemelerini ezberlettiler bizlere. Oy tercihlerini, daha çok siyasi görüşleri dolayısıyla, AKP dışında yapmış olan ve bu tekerlemeleri en hızlı şekilde azımsayacak olan kesimin üzerine çalıştılar. AKP'nin geçen seçimlerde yüzde 30'un altında oy aldığını göz önüne alırsak bu kesimin çokluğu bu ilk taktiği son derece önemli kılıyor. Bu eski taktiği uygulamaya devam ederken, önce sağda birlik (Demirel'in de içinde olduğu bir grup) sonrada solda birlik (Rahşan Ecevit'in çabalarını hatırlayın) denemeleri yapıldı. Tüm hedef AKP'nin karşısında durabilecek bir hatta iki pakt oluşturmaktı. Bu gayretler devam ederken nehir suyunun biraz bulandırılması ve balıkların görüş alanlarının azamiye indirilmesi gerektiğinden; Demirel'in de katkılarıyla ''Cumhurbaşkanı'nın eşi türbanlı mı olacak?'' tartışması zihinlerimize sokuldu. Bu arada, 'Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan Son Ulusalcı' (benim tanımlamam) olan Sezer, veto rekorları kırarak AKP'ye adım attırmama ve kadrolaştırmama! görevini ifa ediyordu; İlhan Selçuk'un fikir babalığı altında elbette... Nitekim, iş yeni Cumhurbaşkanını seçme noktasına geldiğinde bu grup -CHP'nin çığırtkanlıkları, Yargıtay ve bazı medyanın da desteğiyle- AKP'ye yeni Cumhurbaşkanını seçtirmemeyi; en azından bu işin seçim sonrasına ertlenmesini başardı.

Bu büyük başarının hazırlıkları devam ederken bir başka başarıya daha imza attı bu ekip. Önce; ANAP ve DYP'yi tek bir çatı altında toplamaya çalıştılar ve her ikisinin üzerlerinde baskı kurarak (hatta tehdit ederek) Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanlığı sürecini baltaladılar. Bu noktada iki teori etkili. Bu gurup, ya gerçekten bu iki partiyi bir merkez sağ partisi olarak birleştirmeye çalıştı ya da bu iki partiyi yarışta saf dışı bırakarak CHP ve MHP'nin önünü açacak bir oyun oynadı. Bunların hangisinin doğru olduğu çok önemli değil. Önemli olan; bu gurubun şu anda CHP-MHP etrafında çok etkin bir mücadele içerisine girdiğinin açık olması ve bunun başarılı olup olamayacağı. Bildiğiniz gibi; halihazırda İlhan Selçuk ve Devlet Bahçeli arasında karşılıklı bir sevgi gösterisi düeti izliyoruz. Bu düet CHP, ve MHP'nin diğer bazı temsilcileri tarafından da etkin bir şekilde sahneleniyor. Ulusalcı ve Kuvvacı bir kanal olan Kanaltürk (hani şu Sezer'in ve CHP'nin destek parası akıttıkları kanal) uzun süreden beri ''oyunuzu ya CHP'ye ya da MHP'ye verin'' yayınları yapmıyor mu? (Yazık; Erkan Mumcu ve Mehmet Ağar sadece bu kanala göz atsalar nasıl bir oyunun içine çekildiklerini anlayabilirlerdi). Bazı anket şirketleri MHP'nin oy yüzdesini olduğundan daha yüksek gösterme gayreti içerisinde ayrıca. Hürriyet ve Miiliyet gazeteleri ve onlara bağlı olan diğer medya kuruluşları da bu yönde yayınlar yapıyorlar. Tüm bunlar cereyan ederken, ülkede birden terör olayları arttı ve bazı ülkücüler şehit cenazelerini istismar ederek oy yüzdelerini artırma gayreti içerisine girdiler. Artan bu terör eylemleri bile bize terörün kaynağı konusunda bazı fikirler veriyor aslında... Neyse, tüm bu gelişmeler MHP'yi seçim sıkalasında yukarılara taşırken bir yandan da DTP oylarının yüksek olacağı ve ülkeyi nasıl tehdit edeceği konuşulmaya başlandı. Daha dün Leyla Zana'nın; ''Türkiye'nin artık eyaletlere ayrılma vakti geldi''  açıklaması da bu gelişmelere eklendi.  Bu talihsiz açıklamanın, Zana'nın kendi davasına katkısı bile tartışılabilir. Hatta ben, seçimden iki gün önceki bu açıklamanın bile, oyları MHP yönüne kanalize etme çabası olabileceğini düşünüyorum. Olmaz demeyin. Bence bazı Kürt kardeşlerim, kimlerin peşinden gittiklerini bu gelişmelere bakarak bir daha düşünmeli...

İste tüm bu gayretlerin ve gelişmelerin ardından 22 Temmuza geldik. Bir gün sonra, tüm bu toplum mühendisliği çabalarının işe yarayıp yaramadığını yada ne kadar yarayacağını hep birlikte göreceğiz. Şahsım adına MHP'nin meclise milletvekili sokma ihtimalini talihsiz bir gelişme olarak algılayacağım. Bunun tek nedeni; MHP'nin böyle bir başarısının, demokrasinin ''normal şartları altında'' ve halkın normal tercihleri doğrultusunda gelişmemiş olmasını biliyor olmam... MHP'nin bazı milletvekilleri dışında bir çok adayının demokrasinin geleceği adına değil de, yukarıda tarif ettiğim klik'in amaçları doğrultusunda hareket edeceğine inanıyor olmam... Bu milletvekillerinin çoğunun; son zamanlarda devletin güvenlik birimlerinden çok ağır darbeler yemiş olan, kuvvacı! ve vatansever! mafya ve çetelere rahat bir nefes aldıracaklarını düşünüyor olmam... Benim tahminim, tüm anketlerin aksine, MHP'nin barajı aşamayağı yönünde. Eğer aşarsa, umarım yukarıdaki endişelerimde yanılırım ve MHP, bahsettiğim oligarşinin bekletilerinin aksine, demokrasi yolunda gayretler sergiler. Allah seçim sonuçlarını memleketimiz, demokrasimiz, Cumhuriyetimiz ve geleceğimiz adına hayırlara vesile kılsın. Umarım bu seçim milletimiz adına bir sıçrama taşı; darbeci zihinliler, demokrasi düşmanları, çıkarcı oligarşik azınlıklar, vatansever görünen vatan haini çete ve hareketler adına da sonun başlangıcı olur. 21 Temmuz 2007

16 Temmuz 2007 Pazartesi

MUAHİZ ERBAKAN

...

''Bu akan kanların mesulü bu hükümettir... bu hükümetlerle anarşi artar azalmaz... tarıma destek vermeyeceksin, hayvanı yok edeceksin, domuz eti satacaksın, hadi oradan domuz uşağı sen de'' (Milliyet, 15 Temmuz 2007).
Bu cümleleri alıntılarken bile hicap duymamak elde değil. Erbakan'ın, AKP için sarfettiği nefret ve iğrençlik dolu sözleri bunlar. İrfandan uzak, politikanın çirkefliğe düçar doğasının bile sınırlarını aşan son derece seviyesiz sözler... Bilgiden yoksun olduğu kadar İslam'ın o engin sevgi ve şefkat atmosferinden de nasibini alamamış akla ziyan beyanlar... Tüm bunların ötesinde, bir Müslümanın gerek akidesi gereği gereksede ahlaki enginliği gereği hiç bir zaman ağzına alamayacağı, almaması gereken talihsiz ifadeler... Bir vatandaş olarak değilse bile, bir Müslüman olarak; bu lâfıgüzâfın dindar! bir liderin ağzından çıkabildiğini görmek gönüllerimizi yaralıyor.

Siyaset bu kadar mı ayağa düşürülmeli idi? Seçimde oy alabilme telaşı bu kadar mı zorluyor insanları? Hırs, aklın ve kalbin dizginlerini bu kadar mı kolay ele geçirebiliyor? Bir zamanlar aynı masada yemek yemiş insanlar, bu kadar kolay mı düşmanlık duyabiliyor bir diğerine? İslam fakültesi bu kadar mı zayıfladı ki; bir dini! lider, muhabbet ve hoşgörü yerine kin, nefret ve su-i zan kusabailiyor televizyon ekranlarından yada meydanlardan? Erbakan hiç mi bilincinde değil; yukarıda tarif ettiğim beyanlarının, peşinden giden yığınların ağzına zamanla sakız olabileceğinden?... Fitne ve fesat kazanını kaynatmaya devam edeceğinden... Masum ve cahil insanları gıybet, dedikodu ve en kötüsü de; su-i zan bataklığına saplayacağından... İki ihtimalden başka bir açıklama gelmiyor aklıma bu hengamede: Bir insan bunu ya bilinçli olarak yapar; yada benliğini sarmalamış bulunan hırs ve öfke gözlerini kör ettiği için yapar.

Erbakan, acaba gerçeğin aslında pekte kendisinin söylediği gibi olmadığının bilincinde mi acaba? Yani; ''(terörden) akan kanların mesulü bu hükümet'' mi gerçekten? Bunun böyle olmadığını hepimiz, en iyi de dindar çevreler biliyor bu ülkede. Akan kanların arkasında asıl kimlerin olduğunu, kimlerin nasıl ve ne şekillerde teröre destek verdiklerini çok iyi biliyoruz. Bu gerçeği Erbakan'ın da iyi bildiğinden ve bunları inanarak söylemediğinden eminim.

Hükümetin faaliyetlerinin ciddi bir takipçisi değilim. Hele tarım alanında yaptığı icraatları hiç bilmem. Ancak ne var ki; tarıma hiç destek vermediklerini, hayvanları da (hayvancılığı demek istedi yada ''hayvanları'' demek süretiyle olayı bir katliammış gibi göstermek istedi) yok ettiklerini hiç sanmıyorum. Neyse, benim asıl değinmek istediğim husus bu alıntıların ardına iliştirilmiş şu ifade: '
'domuz eti satacaksın...'' Bu nasıl bir zihin cimnastiğidir, nasıl bir siyaset anlayışıdır aklım ermiyor. Bir insan bu kadar mı ileri gidebilir? Bir Müslüman kardeşini, ülkede domuz eti satılmasından sorumlu tutmak nasıl bir anlayıştır? Peşinden giden masum insanların, senin sözünü senet kabul edip etrafta aynı ithamları dillendireceklerinden hiç mi endişe etmezsin? Bunun vebali yok mudur? Yoksa istediğin bu mudur? Yani onları kendi su-i zan çemberinin içine hapsetmek...

İşte bu talihsiz ifadelerin hemen ardından o hezeyan dolu, aklı başında Müslümanlara sadece kusma hissi verebilecek olan o beyan geliyor: '
'Hadi oradan domuz uşağı sen de.'' Sanırım daha fazla tahlile gerek yok. Bu faslı burada keselim.

Bundan bir kaç gün öncesinde ise Erbakan, AKP'ye verilen oyların cehenneme bilet almak gibi olacağını ifade etmişti. Şahsen bu cümleleri ağzına alabilen bir Erbakan değil benim derdim. Asıl derdim: Bu tür beyanları dinlediğimde; Avrupa'nın karanlık çağlarında, hamasi, dini görünen; ama dini hakikatlerden mahrum beyanlarla, insanları savaş meydanlarına toplamaya çalışan Kardinalleri dinliyormuş hissine kapılmam ve bazı Müslüman kardeşlerimin bu tuzağa düştüklerini görüyor olmam... Kendilerini böyle bir fecaatin ve su-i zan bataklığının içine sürükleyen kişileri ''mücahit'' diye çağırabildiklerini işitiyor olmam... Endişem boşuna değil: daha evvel bu tür hamasi ve talihsiz beyanların büyüsüne kapılmış bir Müslüman kardeşimden, Refah Partisine oy vermeyenlerin Müslüman olamayacaklarını bizzat işitmiştim. Elbette ki hepsi böyle düşünmüyordu; ama, gayet masum tek bir Müslüman'ın bile bu tarz beyanlardan etkilenip diğer Müslümanların imanlarını değerlendirmeye alabiliyor olması, meselenin ciddiyetini ifade ediyor sanıyorum. Bu tür yanlış yaklaşımları benimseyen bir insanın; benim gibi düşünmeyen teröristtir diyen Bush'tan ve benim gibi yapmayan kafirdir diyen Fundementalistlerden ne farkı kalır ki?

Umarım; dini hassasiyeti olan ve belli siyasi liderlerin peşinden giden kişiler bundan sonra basiret ile hareket ederler. İnandıkları liderlerin ağızlarından kin, öfke ve nefret sözleri değil; sevgi, kardeşlik ve muhabbet sözleri saçılıyor olmasına dikkat ederler... Böyle liderlerden ne ''mücahit'' ne de ''mehdi'' çıkamayacağının bilincinde olurlar... Umarım artık bu kişileri ''mücahit'' nidaları ile değil de; muahiz (çekiştiren, tenkit eden) nidaları ile karşılarlar ve tarihin tozlu sayfaları arasına gömerler... 15 Temmuz 2007

İlave (16 Temmuz 2007):

Yukarıdaki yazıyı yazdıktan kısa bir süre sonra, Zaman Gazetesi'nin İnternet sayfasına bir göz atayım dediğimde, bir de ne göreyim: Erbakan, Çağlayan mitinginde gene boş durmamış ve aklaziyan beyanlarına devam etmiş. Bu mitingle aynı zamana denk gelen, AKP'nin düzenlediği Kazlıçeşme mitingine atıfta bulunarak bakın neler diyor:

''Kazlıçeşme'de Narkoz meydanında, kırık ampul altında toplananlar var. Kendini Bizans çocukları sayanlar orada, Fatih'in torunları burada toplandı.'' Allah'ım, neresinden tutup ta değerlendirmeye tabi tutayım bu ifadeyi. Daha öncede belirttiğim gibi; o meydana toplanmış; bu hamasi ve boş beyanatlar karşısında alkış tutan-tutturulan insanıma acıyorum. Cehaletlerini istismar eden, onları dışı süs-içi pis lâfıgüzâfla kendi gıybet ve su-i zan bataklıklarına çeken bu kişileri sana havale ediyorum. Erbakan, yapma yazıktır bu insanlara...

Mitingde bir de; ''Türkiye'nin Siyonizmin işgali altında olduğunu'' öne sürüyor Erbakan. İnanın hiç önemli değil bu benim için şu aşamada. İnsanlar kendilerine dışarıdan gelen tehlikelerin farkına varırlar elbet bir gün. Ancak; kendilerinden bildikleri ve sempati besledikleri kişilerin onları nasıl manevi bir bataklığın içine çekiyor olduklarını aynı rahatlıkta kestirmekte zorlanabilirler. Herşeyden evvel; Türkiye'nin, boş siyaset önderlerinin boyunduruğundan kurtulmasını tercih ederim. Millet geçen seçimde öyle yapması gerektiğini anlamış ve bunu denemişti. Utanmayıp ders almayanlar hala meydanlarda. Bu seçimde de gerekli yanıtı alacaklardır ümid ederim. Erbakan'ın kendisi de bunu bir şekilde ifade ediyor zaten. Konuşmasının devamında ''40 yıldır konuştuğunu, ancak Türk halkının kendisini anlamadığını'' söylüyor. Onun zannettiğinin aksine millet, ekseriyeti itibari ile gerçekleri anlamaya başlamış demekki. Hem de 40 yıl evvelinden... Ne diyeyim: Sizleri bilemem ama, Erbakan'ın bu son cümlesi beni çok rahatlattı... Saadet Partili kardeşlerimin artık uyanması temennisiyle burada kesiyorum.

14 Temmuz 2007 Cumartesi

BAY KAL'

Başlığı okuduğunuzda sanırım Deniz Baykal'dan bahsettiğimi anlamışsınızdır. Soyadını yazarken bir hata yaptığımı düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bilinçli bir tercihti o şekilde yazmak. Bu seçimin nedenlerine geçmeden evvel isterseniz bu yazıya konu olan kısmıyla Baykal'ı ele alalım.

2002 seçimleri ertesinde CHP, AKP haricinde meclise girmeyi başaran tek parti olunca şöyle bir durum çıktı ortaya: Milletimiz, bazı elit! azınlıkların isteklerine ve toplumsal manipulasyonlarına rağmen, eski siyasetçileri tarih sahnesinden sildi ve onların partilerine de taban yaptırdı. Bununla da kalmayıp, AKP gibi Refah Partisinin hatalarından dezenfekte olmayı başarmış genç ve dinamik bir kadroya söz ve temsil hakkı verdi. Aynı zamanda, bu gelişmelerden demokrasi adına değil de ideolojileri adına (özellikle laiklik demiyorum) endişe ve rahatsızlık duyan bir kesim ise CHP'yi yüksek bir oy oranı ile meclise taşıdı. Buraya kadar herşey demokrasi kavramı bağlamında gayet güzeldi. Hatta meclisin faaliyete başlamasından kısa bir süre sonra, CHP lideri Baykal'ın sergilediği ılımlı ve olumlu tavırlar hepimize rahat bir nefes aldırdı. Galiba CHP o eski CHP modundan sıyrılacak ve gerçek bir muhalefet partisi olacak diye geçirdik içimizden. Zira; CHP'nin uygulayacağı ılımlı ve kaliteli muhalefet anlayışı; AKP iktidarını, alacağı ve uygulayacağı kararlarda daha isabetli olmaya yönlendirirken; AKP iktidarının başa gelmesinden rahatsızlık duyan bir kesimin endişeleri ise zamanla yerini karşılıklı anlayışa bırakabilecekti. Bu son cümle şu açıdan çok önemli: Üniversitede profesörlük koltuğunda oturan bir tanıdığım çok ciddi bir endişe şeklinde izhar ederek ''Bunlar başımıza gelirse başımızı keserler'' diyordu. Bu kişiyi bu kadar korkuya sevkeden şeyin ne oluğunu hiç bir zaman anlayamasamda, yaşadığım ilginç bir hadise olması hasebiyle, yeri de gelmişken zikretmek istedim. İşte bizler kendimizi böyle olumlu bir siyasi atmosferin iklimine hazırladığımızı düşünürken, statükonun aslında hiç te değişmemiş olduğunu zamanla müşahede etmeye başladık. Artık Baykal eski Baykal; CHP ise o alışageldiğimiz CHP idi.

Daha fazla ilerlemeden bir ayrıntıya daha değinmek istiyorum. Bu noktada Sezer'den bahsetmeden geçemeyeceğim. Onun konumu, çizmeye çalıştığım resmin içerisinde önemli bir yere sahip çünkü. Tüm bunlar olurken; elimizde nasıl bir Sezer olduğuna da bir göz atıp resmin çerçevesini biraz daha genişletelim. Sezer de çiçeği burnunda bir Cumhurbaşkanı iken benzer hülyalar (serap mı demeliyim yoksa?) görmüştük. Ilımlı, ağırbaşlı, trafik ışıklarında bile beklemeyi tercih eden bir halk adamı ile muhatap olduğumuzu düşünmeye başlamıştık. Fakat kısa bir süre sonra bunun da sadece politika çölünde gördüğümüz bir serap olduğunu anladık. Tanıdığımız Sezer artık sokaklara bile çıkmayıp kendisini köşke tıkarken, aslında bizden (La elit tabakadan, halktan) ne kadar uzak olduğunu göstermeye başladı. Hatta kendisinin halk adamı tarzı bir portre çizmemek için özel bir gayret içerisinde olduğunu bile düşünmüyor değilim. Sonra bildiğiniz gibi; Ecevit gibi mülayim bir şahsiyetin suratına anayasa kitapçığını fırlatıp siyasi ve ekonomik bir krize sebep olan bir Sezer bulduk karşımızda. İşte aynı Sezer, yukarıda genel hatlarını çizdiğim seçim arefesinden sonra siyaset sahnesinde daha aktif bir rol almaya başladı. Sanki birilerinin kendisi için belirlediği yeni bir roldü bu. Artık karşımızda tek başına bir muhalefet partisi olan Sezer vardı. Kendisi, Cumhurbaşkanlığı makamının ciddiyet ve tarafsızlığına helal getirecek hiçbir uygulamadan geri durmadığı gibi, şimdiye kadar hiçbir Cumhurbaşkanına nasip olmamış olan 'veto' rekorunu kırdı. İçimden, kendisine biçilen yahut da kendisinin belirlediği yeni rolün AKP'ye rahat adım attırmamak olduğunu geçirmişimdir hep. Nitekim, son yaşanan Cumhurbaşkanlığı seçimi-Yargıtay kararı süreci devam ederken okuduğum ilginç bir mülakat bana haklı olabileceğim hissini veriyor. Bu ilginç mülakatta bir gazeteci, AKP başa geldiği sırada yaşadığı ilginç bir anısını aktarıyordu. Söylediğine göre; üst düzey bir hukukçu tanıdığı, kendisine merak etmemesini AKP'ye adım attırmayacaklarını söylemiş. Sezer'in de aynı kesimden olmaması için hiçbir engel yok. Tüm bunların dışında, Sezer, AKP'nin varlığından duyduğu rahatsızlığı birçok kez gerek sözleriyle gerekse gazetlere yansıyan asık suratlı resimleri ile gizlemekte bir beis görmedi. Kendisinin ''ulusalcı'' kanada verdiği maddi ve maneyi destek ise hiçbir zaman gözlerden kaçmadı. Bir AKP'li olmasamda rahatlıkla söyleyebilirim ki, Sezer'in bu yanlı tavırları; sadece AKP'ye karşı değil bu millete karşı yapılmış en büyük haksızlıklardan birisi idi. Şimdi, Cumhuriyet tarihinin bence en kötü Cumhurbaşkanının yukarıda bahsettiğim siyasi süreçteki konumunu bir kenara bırakıp yolumuza Bay Kal' ile devam edelim.

Sezer yukarıda ana hatlarını çizdiğim rolünü ifa ederken, bir yandan da Baykal zikrettiğim ani değişimin gereklerini yerine getirmekle meşgul idi. Kendisi hiçbir yapıcı muhalefete imza atamazken, kısa bir süre sonra (Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde) darbe çığrtkanlıkları yapmaya başladı. ''Klasik CHP siyasi anlayışı'' dediğinizi duyar gibiyim. Zaten bu nedenle olsa gerek; geçenlerde bir yazar Baykal'dan ''Deniz İnönü'' diye bahsetmişti. Baykal'ın bu antidemokratik ve faşist görünümü nerede ise CHP'nin Avrupadaki sosyalist partiler birliğinden atılması ile sonuçlanmak üzere idi. CHP, şimdilik bu kazayı ucuz atlatsada 22 Temmuz seçimlerini nasıl atlatacak hep birlikte göreceğiz.

Cumhurbaşkanlığı seçimi süreci devam ederken, ortada son derece asabi ve hamasi bir Baykal vardı. Bu sürecin arefesinde ise daha çok mızıkçı bir çocuk edası ile hareket ettiğini belirtmek lazım. İlk önce, Yargıtay'dan bizim istediğimiz şekilde bir karar çıkmazsa ''Türkiye'de kötü şeyler olur'' diyerek bu süreci baltaladı ve Yargıtay'ın taraflı ve yanlış bir karar almasında aktif bir rol oynadı. Yada bir kesimin sözcülüğünü üstlendi... Ardından, Cumhurbaşkanını ''uzlaşma ile belirleyelim'' polemikleri geliştirerek AKP'yi zor duruma düşürmek için elinden geleni yaptı. AKP, ''tamam uzlaşabiliriz'' dediğinde ise bu sefer mızıkçı bir çocuk gibi davranıp ''Ama benim istediğim şekilde uzlaşacağız, meclis dışından seçecegiz'' polemiklerine başladı. Daha dün kendisi ile yapılan bir söyleşide ''Sezer çok iyi bir Cumhurbaşkanlığı yaptı'' (Zaman, 14 Temmuz 2007) diyerek aslında nasıl bir Cumhurbaşkanı istediğini açık etmiş oldu. Çok sevdiği Sezer'in ise karne notunu zaten yukarıda açıklamıştım. Bağlantıyı siz kurun...

İste tüm bu etkenleri dikkate alarak, Baykal'ı, Bay kal' şeklinde yazmayı daha uygun görüyorum. Kal', Osmanlıcada ''Bir şeyi kökünden çekip koparmak, kendisinden iyi kalay çıkan maden ve azletmek'' manalarına geliyor (Osmanlımedeniyeti.com sözlüğünden). Kelimenin her üç anlamı da Baykal'ın yukarıda özetlediğim özeliklerini tarif etmede geçerli olabilir. Kendisinin, o alışageldiğimiz klasik CHP anlayışı içerisinde, AKP'nin elinden hem iktidar koltuğunu hem de Cumhurbaşkanlığı koltuğunu kendi arzusu doğrultusunda ''sökerek'' yani darbe çığırtkanlığı yaparak almaya çalışması, kelimenin birinci ve üçüncü anlamları ile iyi örtüşüyor. İkinci anlam olan ''kalay madeni'' ise daha manidar bir alana götürüyor bizi. Kalay zayıf metallerden biridir. Hayır Canım... metal demekle ''siyasetçi'' teşbihi yapmıyorum! Lafımı kesmeyiniz... Vikipedia'dan kalay siyasetçisinin amaan metalinin (dikkatimi dağıttınız işte) bir kaç özelliğine göz atarak devam edelim:

''Kalay mekanik olarak zayıf olduğundan bakır, demir gibi bazı diğer metaller ile alaşım halinde kullanılır''. Yani Baykal da doğal şartları gereği; mecliste ve anamuhalefet koltuğunda kendi iradesi ile kendisi olarak duramadı. Yukarıda bahsettiğim ani değişimleri yaşamış olması ve sürekli olarak; Sezer, Ulusalcılar, İlhan Selçuk, Kanaltürk, Bahçeli ve Ordu içinde öbeklenmiş güçlü bir azınlık ile alaşım halinde meclisteki 5 senesini geçirmiş olması bunun en belirgin göstergesi. Devam edelim... ''Kalay dövülebilir ve sünek bir metaldir. Kolayca tel ve levha haline getirilebilir. Kuvvetli asitlerden... etkilenir.'' Yani tüm anlatmak istediğim bu aslında... Ilave olarak Kalay; ''oda sıcaklığında dövülebilir olmasına karşın ısıtıldığında kırılganlaşır.'' Evet, kendisi normal şartlar altındakli meclis sıcaklığı içerisinde bazı çevreler tarafından nasıl kolaylıkla ''dövülüp''; ''kolayca tel ve levha'' haline getirilmişse, AKP'nin başarılı ve kurt politikaları karşısında ısınınca da, kolayca kırılganlaşarak yukarıda altını çizdiğim şekilde alıngan ve mızıkçı çocuk tavırları takınmaya başladı. İşte bu nedenlerden ötürü ben; artık Baykal yerine Bay kal' ifadesini daha çok yakıştırıyorum kendisine. Görünen o ki; önümüzdeki seçimlerde CHP, yüzde 18 civarında oy alacak. Bakalım seçimin ardından nasıl bir Bay Kal' izleyeceğiz. 14 Temmuz 2007

İlave: (Zaman, 12 Temmuz 2007)

Bay Kal' bakın neler diyor:

''Geçen sefer bir parti militanını seçtirme denemesi yaptılar, olmadı. Şimdi o kadar militan olmayan birini itelemek isterlerse yanlış yaparlar. Ayrıca, Başbakan dereye görmeden paçaları sıvamaya başlamasın. Önce bir seçim olsun."

Ne söz söylemiş ama. Bu arada, benim Baykal'ın ismindeki Kal ekine taktığımı biliyorsunuz. Kal ekini, a'yı uzatarak söylediğinizde ''söz'' anlamına gelir. Kendisinin yukarıdaki gibi akla ziyan sözlerini okudukça hep aklıma bu gelirde o yüzden bahsetmeden geçemeyeceğim.

''Parti militanı'' diye bahsettiği kişi bu ülkenin beş sene boyunca Dış İşleri Bakanlığı görevini yürüymüş, devletin en gizli bilgilerine imzasını atmışbu milletin seçtiği bir şahsiyet. Bunu takip eden ikinci cümle ise daha bir felaket. Neymiş; eğer AKP, daha az militan birini itelerse yanlış yaparmış. Yani Bay Kal' a göre her AKP'li bir parti militanıdır ve içlerinden hiçbirisi Cumhurbaşkanı olamaz. Çok kısa bir süre önce ise böyle demiyor, beraber uzlaşarak seçelim diyordu. Bir ani değişim daha...

Habere göre Bay Kal', AKP'nin kendi içinden birisini seçme seçeneğini tükettiğini! (çok şans tanıdı ama AKP beceremedi ya!) ekliyor ve nedenini ise şöyle diyor:

''Çünkü bir cumhurbaşkanında aranması gereken en önemli husus yargıya siyaseti bulaştırmaması. Yeni cumhurbaşkanının Anayasa Mahkemesi üyelerini siyasi partili gibi atamaması lazım."

İşte Bay Kal' ın ve alaşımda bulunduğu kesimin en önemli iki korkusu: Hükümetin ardından, Cumhurbaşkanlığı ve Yargıtay'ın (genel olarak adalet sistemi) da ellerinden çıkacak olması. Her zaman bahsettiğim, Türkiye'deki elit! azınlığın asıl endişe kaynağı... Mersin'de söylediği bu sözleri bakalım nasıl noktalıyor Bay Kal'. ''Mustafa Kemal'in yolundan sakın ha şaşırmayın." Gülmeyi kestiyseniz; şimdi de yukarıdaki yazıya geri dönün ve Bay Kal', Mustafa Kemal'in gerçekte temsil ettiği değerleri gerçek niteliklerinden söküp aldığında, kal' kelimesinin kaçıncı anlamını kullanmış bulmaya çalışın...

10 Temmuz 2007 Salı

İLHAN SELÇUK (İS) SÜRÜM 2007

İlginç bir adam şu İlhan Selçuk. Her dönemin ihtiyacına göre kendisinin farklı bir versiyonunu piyasaya sürebilmeyi başaran nadir insanlardan birisi kendisi. Bunu önemli bir yetenek olarak zikrettiğimi belirtmek isterim. Aynı yeteneklere sahip; hatta bunda Selçuk'tan daha da başarılı olan birisi daha var: Doğu Perinçek. Şimdilik Perinçek'i sonraki bir yazıya bırakalım ve İS Sürüm (Version) 2007 ile konumuza devam edelim.

2007 yılına damgasını vuran bazı çıkışları oldu Selçuk'un. Bunlardan birincisi Cumhurbaşkanı Sezer ile olan sıkı-fıkı ilişkisi. Kimseler ile görüşmeyen, kendisini halktan koparıp köşke tıkayan Sezer ile görüşebilen, hatta ona fikir babalığı yapabilen bir isim İlhan Selçuk. İkinci özelliği, ''Tehlikenin farkında mısınız?'' başlığı ile AKP'ye karşı bir ittifak oluşturma arayışına girmesi ve bununla belli çevrelerin endişelerini korkuya dönüştürmeyi amaçlaması (Bu çıkışı ile başka bir şeyi amaçlamış olabileceğini belirtmişti Tamer Kormaz, son paragraftaki alıntıya bakabilirsiniz). Bu ittifak oluşturma meselesi çok su götürür. Onun için Cumhuriyet gazetesi ve İlhan Selçuk'un Ulusalcı hareketin oluşumunda oynadıkları rolü de irdelemek gerekir. Sezer'in Ulusalcı Kanaltürk'e para aktardığından daha önceki bir yazıda bahsetmiştim. Selçuk-Sezer ilişkisine de az önce değindik. Bu iki bilgi bir köşede dursun. Burada kesip, İS 2007'nin bir başka yeni-pakt oluşturma çabasına değinelim. Evet!, seçim öcesi, MHP ile olan yakınlaşma ve ortak hareket etme gayretinden bahsediyorum. Sol kesimden, böylesi bir MHP-CHP-Cumhuriyet Gazetesi yakınlaşmasına bazı tepkiler gelsede bazılarının AKP tehlikesı! karşısında bu yakınlaşmayı mübah gördükleri de açık. Kolay değil; 80 döneminde birbirlerini boğazlamış iki farklı oluşumdan bahsediyoruz. Eğer her iki taraf da samimi ise bu çok güzel bir gelişme tabiki. Ancak benim bu yakınlaşmanın niteliği konusunda ciddi endişelerim var. Birileri, siyaset arenasında bazı dengelerin değişmesinden ürktüğü için panik havası içinde hareket ediyor ve bu gayretleri bazen sergiledikleri garip ama komik söz ve uygulamarında kendisini hissetiriyor.

Bu garipliklerden bir tanesi gene Selçuk'tan geldi geçenlerde. Zaman gazetesindeki (9 Temmuz 2007) bir haberde şöyle deniyor: ''12 Mart askeri muhtırası sonrasında kendisine işkence yapanları affettiğini belirten Selçuk, bu tavrını eleştirenleri ise 'dönek solculuk' ile suçladı.'' Bu alıntıda geçen gariplik Selçuk'un 80 dönemine ait olayları tek taraflı olarak değerlendirip ülkücüleri önce işkencecilikle suçlayıp ardından da onları affettiğini ilan etmesi değil. Ya, alıntının devamında okuduğumuz ve Selçuk'un kendisini bu yakınlaşmadan dolayı eleştiren solcuları döneklikle suçlaması. Bir an için kendisinin bağışlayıcı ifadelerinde samimi olduğunu farzedelim. Sol camia açısından bir dönmelik yapılmış ise bu bizzat Selçuk'un ifadeleri ile yapılmış olmuyor mu? Yakınlaşmaya hala karşı çıkan solcular bir bakıma davalarına bağlı kalmayı tercih eden solcular olmuş olmazlar mı? Güzel ama boş bir kelime oyunu ile tepkileri savuşturmanın iliginç bir örneği anlayacağınız. Yani, karşı tarafı hiç hak etmediği bir itham ile suçlayıp baskı altına alma taktiği. İsmini hemen hatırladınız herhalde bu meşhur Cumhuriyet Gazetesi taktiğinin: ''Çamur at izi kalsın.'' Bush'un kendisine karşı çıkan herkesi terörist ilan etmeye mehil tavrı gibi de diyebilirsiniz...

Ama ben yinede, Selçuk'un bu ifadelerinde samimi olmasını çok arzu ederim. Kullandığı şu ifadelere bakınız: ''Türkiye tehlikenin farkındadır. Tüm sağcılar, solcular, ilericiler, gericiler, vaktiyle birbirlerine diş bilemiş ve can yakmış olanlar Cumhuriyet Türkiyesi'ni yaşatmakta buluşacaklardır. Geçmiş geçmişte kaldı, dünden kalma kin güdüleri bugün eskimiş bakkal defterinde veresiye hesabının değerinde bile değil.'' İşte tam bu noktada anlayamadığım bir şey var. Geçmişteki kanlı hesapları Cumhuriyet Türkiye'si için yok sayıp unutmaya açık olduğunu ifade eden bir zat ve gazetesi nasıl olurda halihazırda siyasey yapan ve kendileri ile hiç bir kanlı çatışmaya girmemiş AKP gibi bir partiye bu kadar düşman olurlar. Ya da; tüm söylem ve uygulamarında Türkiye'deki farklı grupları kardeşlik duygusu etrafında buluşturmaya çalışan Fethullah Gülen gibi birisi nasıl olurda İlhan Selçuk'un en çok nefret ettiği kişiler arasında baş sırada olur. Üstelik az önce de belirttiğim gibi hem AKP tabanı hem de Fethullah Gülen sevenleri şimdiye kadar hiç bir solcunun burnunu bile kanatmadıkları gibi aksine hep birleştirici ve uzlaşmacı oldular. AKP, bünyesine her kesimden (CHP, Alevi, Kürt,vs.) adaylar ilave ederken, Fethullah Gülen daha da ileri gidip çok daha farklı kesimleri ortak vatandaşlık ve kardeşlik paydası etrafında buluşturmayı amaçlayan vakıflar kurdu. Bütün bunlar karşısında, yukarıdaki ifadelerin sahibi olabilen bir Selçuk'un en azından husumet sergilememesi gerekmez miydi? Yoksa bu husumetler şimdiki konjektur gereği yok sayılmamalı mı? Unutulmaları için illa ki aradan uzun zaman geçmesi mi gerekir? Ya da bu husumetlerin ''eskimiş bakkal defterindeki veresiye hesabı'' değerine düşmesini mi beklememiz gerekir?

Gelelim İS 2007'nin bu son sürümünün en son maharetine. İS 2007, artan AKP tehlikesine karşı en sonunda Bush'tan bile destek istedi (Taha Kıvanç, Yenişafak, 9 Ocak 2007). Taha Kıvanç'ın İS 2007'den aktardığı alıntıları okumaya devam edelim:

''Herkesin bildiği gibi Türkiye'deki siyasal iktidarların ipleri Amerika'nın elindedir... / Önümüzdeki yıl bizde hem cumhurbaşkanı seçimi var... / Hem genel seçim var... / Topal ördek ne yapacak?.. / Bush ne düşünüyor?.. / Amerika Irak'a girdi, komşumuzda yarım milyondan fazla insan öldü... / Kayıplar 650 bini aştı.. / 'Ilımlı İslam devleti modeli' ni Türkiye'nin başına bela gibi saran artık topal ördektir... / Peki, bu topal ördek Türkiye'de topallamayacak mı?...''

''Artık çok iyi biliniyor ki dinci ya da takıyyeci AKP iktidarı Ortadoğu'da bir Amerikan marifeti... / Ancak Bush 'AKP operasyonu' ndan beklediğini alamadı!.. Amerika bugün terör örgütü PKK'yi Türkiye'ye karşı kullanıyor... / Türkiye'de 'huzursuzluk' ve 'istikrarsızlık' doruğa tırmanıyor... / Bush yönetimi ne yapmalı?... Bush, Ortadoğu'da bir yeni istikrar arayışına yönelmek zorundaysa bu işe Türkiye'den başlaması aklın yoludur... / (..) Ortadoğu cehennem... / Bu cehennemde ne yapacağını şaşıran Başkan Bush'un Türkiye'de dincilik ve bölücülük siyasetlerini bir yana bırakarak Atatürk'ün laik Cumhuriyetini Ortadoğu'da bir denge unsuru gibi düşünmesi gerekiyor...''

Alıntılar içerisindeki bazı hakikat kırıntılarını okurken duygulanmamak elde değil. Ancak hemen ardından Bush'a akıl veren, Türkiye'de her istediğini yapabiliyorsun bari gel benim istediğim şeyi yap ve AKP'yi başımızdan defet hayıflanması dikkate şayan. Yani sizin anlayacağınız şunu demek istiyor İS 2007: ABD, Türkiye'ye İS 2007'nin ve mensubu olduğu kesimin (eskilerin Atatürk düşmanı ama şimdilerde laikliğin ve Atatürk'ün tek ve yılmaz koruyucuları!) arzu ettikleri bir müdahelede bulunabilir ve gerektiğinde bulunmalıdırda. Bu satırları okuyan bir insanın ya hu ne menem şeymiş şu AKP iktidarı diyesi geliyor. Yazıkki bu takıyyecilerin!, ABD uşaklarının!, Türkiyedeki ''huzursuzluk'' ve ''istikrarsızlığın'' müsebbibi AKP'nin! tek farkında olan da bu çevreler. Ben şimdiye kadar farkedememişim. Yazık bana...

İS 2007'den yapılan alıntıdaki diğer bir çelişki ile devam edelim. Sözlerine başlarken ABD'nin ve dolayısıylada Bush'un fecaatleri ve hataları ile başlıyor İS 2007. ABD'nin komşumuza müdahelelerinin neticesinde Ortadoğu'nun cehenneme dönüştüğünü, yarım milyondan fazla insanın öldüğünü ve kayıpların 650 bini aştığını belirtmeden edemiyor. Ardından ise; bu şecaatlerin müsebbibi Bush'a bir tavsiye ve davette bulunup ona şöyle sesleniyor: ''Bush, Ortadoğu'da bir yeni istikrar arayışına yönelmek zorundaysa bu işe Türkiye'den başlaması aklın yoludur...'' Çelişki içinde çelişki. Hangi birini analiz edeyim. Yani, Bush'un yukarıda kendisinin de zikrettiği hataları ve suçları sanki masum bir istikrar arayışı gayretleri imiş de Bush yanlış adres seçmiş bu istikrar arayışı için. Bu alıntıları okuyan bir kişi kendi kendine; bu kadar felaketin tetikçisi Bush (İS 2007 değerlendirmesi açısından) hangi mantıkla Türkiye'de birşeyler yapmalı imiş ki diye sormaz mı? Aynı adam istikrar arayacağım derken Türkiye'yi de benzer bir ''cehenneme'' sokmaz mı? Sonra, kendisi için ''bugün terör örgütü PKK'yi Türkiye'ye karşı kullanıyor'' dediğin ve ''Türkiye'deki siyasal iktidarların iplerini'' elinde tuttuğunu söylediğin ABD'nin, hangi mantıkla istikrar arayışına senin ülkenden başlaması gerektiğini iddia edebiliyorsun ki?.... Akla ziyan şeyler bunlar...


Hadi bunu da geçtik, İS 2007'nin bir hassasiyetini daha öğreniyoruz aynı alıntılar içerisinde. Bakın ne diyor: 'Ilımlı İslam devleti modeli' ni Türkiye'nin başına bela gibi saran artık topal ördektir...'' Anladınız değil mi hangi hassasiyetten bahsettiğimi? Meğer bizim İS 2007 sürümünün bir hassasiyeti de İslam'ın güvenliği imiş. ABD ''Ilımlı İslam'' modelini başımıza musallat etmiş. Geleneksel İslam'ı tehdit eden bir gelişme anlayacağınız. Açıkçası bu tür gelişmeler en çok dindar çevreleri rahatsız ediyor. Kimbilir belki de bu yğzden İS'nin yeni sürümleri, bu dindar çevreler ile olan husumetini de bir gün bir kenara bıraktığını söyler ve onlarla birlikte çalışacağını ilan eder. Sırf ABD'nin başımıza sarmaya çalıştığı ve belli ki geleneksel İslam'ın bir alternatifi olan ''Ilımlı İslam Modeli'nin'' başarılı olamaması için... Kendisine o zaman için karşı çıkan günümüz ulusalcılarını da dönek ulusalcı ilan eder mi acaba. Bakalım göreceğiz?

İS 2007'nin yaman bir çelişkisinden daha bahsedip bitirelim. Bakın Taha Kıvanç (Yenişafak, 6 Temmuz 2007) ne diyor: ''İlhan Bey'in yalnızca ilk baskısına devlet kütüphanelerinde ulaşılabilen 'Güzel Amerikalı' adlı bir kitabı olduğunu biliyordum elbette; nasıl bilmem, 1980'lerden beri elimin altında durur o kitap ve punduna düşürüp mutlaka sözünü ederim. Amerikan Haberler Merkezi (USIS) dâvetine katılmış ve Amerika'nın değişik kentlerinde gözlemde bulunmuştur İlhan Selçuk 1960'larda; 'Güzel Amerikalı' o geziden 'güzel' izlenimlerini yansıtır… Bu sebeple, Mr. Bush'a hitaben kaleme aldığı, Ak Parti hükümeti pis, onu tutmaktan vazgeç, bizi destekle, anlamına gelen yazıları çıkmaya başladığında (Kasım 2006) İlhan Selçuk'un, herkes şaşırdı da ben sadece gülümsedim. Sonra istediği olmadı galiba ki, Mr. Bush yeniden hedef tahtası haline geldi Cumhuriyet sayfalarında.'' Al takke ver külah buna deniyor herhalde. Yoksa; bu alıntılardaki İS, aslında İS 1960 sürümü o yüzden normal görmek lazım mı demeliyim. Yukarıdaki satırları okuyunca siz nasıl bir çıkarım yapıyorsunuz bilemiyorum. Ancak ben, bu konuda Tamer Kormaz'ın yorumunu çok beğendiğimi belirtmek isterim (Zaman, 12 Ocak 2007). Onun ötesinde yorum yapmanın malumu ilanın ötesine geçemeyeceğini de bildiğimden Tamer Bey'in o enfes yorumu ile bitiriyorum: ''Kamera şakası değil: Türkiye'de AKP iktidarının alaşağı edilmesi için ince ince Bush'tan yardım isteyen bir İlhan Selçuk var, karşımızda! Bahsettiğim satırlar kırıntı hükmünde: Cumhuriyet'in Gizli Amerikancılığı'nın çok daha derinde saklı bir gerçek olduğu kanısındayım! İlhan Selçuk, MİT Müsteşarı'nın son çıkışını dahi ''MİT ulusuna 'Tehlikenin farkında mısınız?' dedi" diye çarpıttı... İşin sırrı bu 'Tehlikenin farkında mısınız?' parolasında saklı gibi: Görüntüde sözü edilen 'AKP sayesinde artan şeriat tehlikesi'; peki ya perde arkasında? İlhan Selçuk'un 'tehlike' olarak gördüğü gelişme, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin 2006'da ABD'nin yörüngesinden çıkması olmasın?'' 10 Temmuz 2007