Bu yazı 19 Haziran 2017 tarihinde Yeniyon24 de yayınlanan köşe yazısıdır.
Şehitlik gibi kutsal bir kavram her nekadar dinimizde önemli bir yere
sahip olsa da, birçok dini değer, kavram ve ifade gibi o da suistimale
uğrayabiliyor. Onları istismar etmeyen çoğumuz da bu sefer laubali,
üstünkörü ve özünden uzak kullanımlarla bu tür kavramlara zarar
veriyoruz.
Mesela en basitinden; ‘Ya Allah!’, ‘Bismillah!’,
‘Allahuekber!’, ‘İnşallah’ gibi ifadelerin toplumumuzdaki lakayd ve
özlerinden yoksun şekildeki kullanımları bu kavramların aslen temsil
ettikleri derin manaların üzerine laubalilik örtüsü örtüyor. Yıllar önce
ABD’de Hristiyan bir papaz ile bir konuşmamı hatırladım şimdi. Kendisi
bana Arap ülkelerinde yaşadığını ve dinimize aşina olduğunu söylemişti.
‘’Sizdeki inşallah ifadesi ve temsil ettiği mana çok hoşuma gidiyor;
bizim dinimizde bu yok!’ demişti. Şunu da ekledi sözlerine sonra: ‘’Ama
hangi Müslümanla karşılaştıysam inşallah dediklerinde aslında o işi
yapmak gibi bir niyetleri olmadığını, karşısındakini geçiştirmek adına o
şekilde söylediklerini anlamam uzun sürmedi.’’ Belki Müslümanların çoğu
o niyetle kullanmıyorlar o ifadeyi; ancak kullanımda ve uygulamada
sergilenen birtakım samimiyetsizlikler ve ifadenin özüne zarar verici
bir kısım sadakatsizlikler o papaza öyle düşündürtmüş olmalıydı. Haksız
da sayılmazdı!
Tıpkı bunlar gibi, biz Müslümanların ve tesis
ettiğimiz devletlerin şehitlik kavramına bakış açılarını da belirli
yönleriyle kusurlu bulmuşumdur hep. Sanki şehitlik kavramını, Allah
(c.c.) için fedakarlıktan; vatan için, dava için feda etme noktasına
indirgiyoruz gibime geliyor... Oysa şehitlik, Allah’ın rızasını kazanma
uğruna yaptığımız bazı fedakarlıkların O’nun tarafından muhatap alınması
ve onlara lütfu ve rahmetiyle bir değer atfedip onu bize bir hediye
gibi sunması sayesinde elde edilir.
Uğruna öldüğümüz dava
veya vatan, yani eylem, O’nun rızası, lütfu, iradesi ve hikmeti
istikametinde bir değer ifade ediyor ve kabul görüyorsa şayet şehitlik
ünvanını kazandırır bizlere. O da ancak Allah rızasına kilitlenmiş
sağlam bir irade, o rızadan beslenen saf bir niyet ve o yolda çekilecek
sıkıntılara karşı da derin bir sabır ve sadakat taşınarak elde
edilebilir. Böyle bir lütfun doğası gereği de, insanların
belirli şekillerde ölen insanlar için hemen şehitlik etiketini
kullanmaları sorunlu olabilir.
Elbette bu kullanımların bir kısmı
Kur’an’da geçen bazı ifadelere dayanılarak yapılıyor. Belki kullananı
mesul bile yapmayabilir o sözler. Benim dikkat çekmek istediğim husus;
bu ve benzeri kavramların kullanımlarında daha takva yörüngeli ve
temkinli hareket etmek gerektiğine dair bir tavsiye sadece. Yani, her ne
kadar Kur’an’da belli işaretler olsa da, direk olarak ‘şehit oldu’
demek yerine ‘inşallah Allah şehitlik makamı nasib eder!’ diyerek bunu
bir temenni, bir dua şeklinde Allah’ın iradesine, yani gerçek sahibine
yöneltmeli ve O’nun rahimiyetinden, lütfundan, kereminden talepkar
olunarak gerçek bir kul-Rab ilişkisi çizgisinde hareket edilmeli…
Bu
yazıda ele aldığım bu mesele bazılarınıza çok küçük ve önemsiz bir konu
gibi gelebilir. Oysa bazı küçük belirtilerin ve semptomların aslında
daha büyük hastalıkların göstergeleri olduğunu da unutmayın. Kendi öz
kavramlarına lakayd kalabilen bir topluluk belli değerlerin özünden
kopuş yaşıyor olabilir. Koptukça da artık daha çok folklorik
kavrayışların ve şekli uygulamaların kurbanı olabilirler. Bugün
Müslümanların içinde yaşadıkları boşluk bunun önemli bir göstergesidir.
Şehitlik
kavramı ile birlikte el ele anılan kavramlardan olan cihad kavramına
bakın mesela.
Yabancıların cihad kavramını Müslümanlar aleyhine bir algı
aracı olarak kullandıklarını çok dile getiririz de, o kavramı asıl
Müslümanların kirlettiklerini pek seslendirmeyiz. Bu bağlamda Fethullah
Gülen Hocaefendi’nin, ‘’Müslüman terörist olamaz, terörist de Müslüman olamaz!’’ sözü daha önemli bir hale gelmektedir.
Bugün
bazı art niyetli ve fırsatçı çevreler, bir kısım insanların ve
grupların fakirliklerinden, çaresizliklerinden, eğitimsizliklerinden,
korkularından ve ruhsal birtakım boşluklarından yararlanmak suretiyle
onlara içi boş ümitler, sahte kahramanlıklar, cennetler, huriler,
zaferler ve hilafetler vaad ederek onları kandırıyorlar. Bunu da ‘cihad’ aromalı şehitlik haplarıyla uyuşturulmuş beyinlere cesaret aşılamak suretiyle başarıyorlar.
Bunu
günümüzde; sağda solda bilinçsizce kendini patlatan veya silahlı eylem
yapan talihsiz insanların acı akıbetlerinde ve siyasilerin gazına
gelerek ‘şehitlik’ aramak için yanlış yöntemler peşinde koşarken
öldürülenlerin kaderlerinde hep bunun izlerini görüyoruz. Bunlardan
birinci gruptakilerin Müslüman bile kalamayacağı üzüntüsüyle titrerken,
ikincilerinse, yine siyasi propagandalar ve kazanımlar uğruna, hemen
‘şehit’ olarak lanse edilmelerine temkinle yaklaşıyoruz; nihai kararı
siyasilerin aceleci fırsatçılıklarından ziyade, Rabbimizin rahmetine
havale ediyoruz!
20. yüzyılın başlarında yaşamış olan Amerikalı
düşünür Hoffer, kitle hareketlerine katılan insanların motivasyonlarını
analiz eden çalışmasında onların sadece taşıdıkları fikirlerle
(ideolojilerle) değil bazı temel psikolojik ihtiyaçlarını da temin etmek
maksadıyla bu hareketlere katıldıklarını irdeler. Ben buna daha çok
hamasi hareketleri dahil ediyorum. Bunu biraz daha genişleterek konumuza
bağlarsak, bizler de biliyoruz ki, bugün ‘cihat’ ve ‘şehitlik’ uğruna
kandırılan birçok insan, az önce de özetlediğim gibi, hem maddi birtakım
mağduriyetlerden hem de bazı ruhsal ve iradi boşluklarından ve
ümitsizliklerinden yakalanarak motive edilip yönlendiriliyorlar.
Öyle
bir fitne döneminde yaşıyoruz ki, doğru ile eğriyi birbirinden ayırt
etmek, meselelere basiretle bakabilmek, gerçek niyetleri okuyabilmek
artık çok zorlaşmış durumda. Dine, kutsala, topluma, vatana dair ne tür
değer varsa neredeyse hepsi siyasi odaklar ve çıkar grupları tarafından
suistimal ediliyorlar. Bundan en çok da yüce dinimize ait kavramlar
nasibini alıyorlar. Maalesef, kendilerine İslamcı diyen birçok kişi de
bu konuda şeytanlara bile taş çıkartacak marifetler ve refleksler
geliştirmiş durumdalar.
Yolsuzluklar yapıp, insanların
hakkına giren, birilerine zulm eden bir ‘Müslüman’ bir kazada veya
askerde nöbette veyahutta toplumun ‘şehit olursun’ dediği bir eylem
üzerinde iken öldü diye hemen ‘şehit oldu’ mu diyeceksiniz? Tersinden de
bakalım: Bir hadiste Efendimiz, "Kim samimi bir şekilde şehitliği istese, yatağında ölse bile Allah onu şehitler menziline ulaştırır"
der. Yani yukarıda ifade ettiğim şekliyle, kimin o makama nail olacağı
bizce belirsizdir. Şehitlik ancak, bu yazıda resmetmeye çalıştığım
irade, sabır ve niyet neticesinde sadece Allah tarafından
bahşedilebilecek bir lütuftur.
Demek ki, hiç bir ölüm karşısında kendi
fikir ve hissiyatımızı Allah’ın iradesi önüne koymamalı; kesin bir dille
ne ‘şehit oldu’ demeli, ne de ‘şehitlikle ne alakası var’ benzeri
hükümler vermeliyiz…
Uhud savaşındaki kahramanlıkları karşısında
insanların, hakkında; ‘ölürse şehit, kalırsa gazi’ dedikleri Kuzman,
‘’Ne şehitliği! Ben kavmimin şerefi adına savaşıyorum!’ diyerek aslında
bu yazıda anlatmaya çalıştığım hakikatın resmedildiği tabloya elindeki
kılıç ile bir boya çalıyor adeta..
O yüzden şehit değil demek de,
oldu demek de mahsurlu gibi görünüyor bana. En azından ben, Rabbimizin
iradesine olan saygıyı ön plana çıkararak imtina ediyorum böyle kesin
hükümler vermekten ve iyi insanların o tarz ölümleri karşısında
‘inşallah nasib olmuştur’ diyerek bir dua, bir temenni ile meseleye
yaklaşıp, nihai kararı Rabbimizin iradesine havale ediyorum. Kanaatimce
de bu yaklaşım ve hassasiyet Rabbimize karşı duyduğumuz kulluk bilincine
daha uygun olan bir davranış biçimi ve bir kulluk ahlakıdır.
Şehitlik
konusunda kısaca değinilecek bir başka husus da, bu kavramın devlet
düzeyinde ele alınış şeklidir. Bazı devletler ki bugün kendilerini
‘İslam Devleti’ olarak tanımlayan rejimler de bu kategoridedirler,
kendilerine bir nevi kutsallık ve ‘dine hizmet’ kimliği biçtikleri için
vazife başında ölen bazı fertlerine şehitlik payesi vermektedirler. Bu
çoğunlukla aslında bir kategorize yöntemidir. O insanların ailelerinin
mağdur olmaması adına bir sistem lazımdır ve şehitlik kavramı bu
vazifeyi görmektedir. Normal işleyen devletlerde bu normal bir tavır
olabilir, ancak bu kavramı suistimal eden devlet rejimlerinde durum
irdelenmeye muhtaçtır.
Türkiye gibi laik bir toplumda devlet
kendisine bu tarz bir ‘dine hizmet’ rolü biçemezse de ‘devletin
kutsallığı’ meselesi yakamızdan hiç düşmeyen bir yanlış olarak
kalmıştır. Bu kavram her nedense din-devlet ayrımı gibi bir bakış açısı
kapsamından çıkarılmış ve istisna tutulmuş bir olgu gibidir; çünkü
askeri motivasyonları çok ön planda olan bir rejimin temeli olan bir
ordunun halk ile bağını sağlamlaştıran güçlü bir araçtır. Bu olmamalı
demiyorum, sadece laiklik ilkesine taparcasına bağlı bir rejimin bu
konudaki samimiyetsizliğine işaret ediyorum. Kısaca, laik bir devlet
şehitlik kavramını kullanarak zemin oluşturamaz, ama fert bazında
Müslümanlar vatanlarını korumak adına şehitlik arzusu ve niyeti
taşıyabilirler. Demokratik bir devlet de buna saygı duyabilir ve onure
edebilir.
Aslında Türkiye’de geçerli bu konunun da
sosyo-psikolojik-politik yönden incelenmesi gerekmektedir. Bugün
Ergenekon gibi suç örgütü haline gelmiş bir oluşum adına cinayet işleyen
bazı insanları dinlediğinizde onların da hep ‘’devletim için yaptım!’’
dediklerini görürsünüz. Bu insanlar da öldüklerinde devlet tarafından
şehit muamelesi görmektedirler. PKK bile bu kavramı suistimal etmekte,
Kürt kardeşlerimizin çoğunluğunun İslami hassasiyetleri güçlü
olduğundan, kendi militanları için şehitlik etiketini kullanmaktadır. Bu
suistimali kelimenin lafzından ziyade manevi karşılığına atıfta
bulunmak suretiyle yapmaktadır. Liberal demokratlarımızın bile gösteride
ölen bir sevenleri için ‘demokrasi şehidi’ tabirini rahatlıkla
kullanabilmeleri toplumca bu kavramı nasıl dünyevileştirdiğimizin ayrı
bir göstergesidir.
Şimdilik burada bırakıyorum.
19 Haziran 2017 Pazartesi
12 Şubat 2017 Pazar
HOCAEFENDİ, YALNIZLIK, AKP ZULMÜ VE BEN
Bu yazı 12 Şubat 2017 tarihinde Yeniyonum.com (Baz Haber) de yayınlanan köşe yazısıdır.
Başlıktaki
dört ifadeyi hangi bağlam kapsamında bir araya getirdiğimi merak etmiş
olabilirsiniz. Elimden geldiğince bir çerçeve içine alıp izah edeyim.
Malumunuz,
ülkemiz çok zorlu ve karanlık zulüm dönemlerinden geçiyor. AK Partinin
İslamcılık gibi bayağı ideolojilerle bile telif edilemeyecek son derece maddi
ve çıkarcı yaklaşımlarla içine battığı yolsuzluk ve hırsızlıkları örtme
pahasına ülkeyi nasıl tehlikeli bir uçurumun kenarına getirdiğini son 4-5
yıldır hayretle izliyoruz. AK Parti liderliği, bataklıktan kurtulma telaşıyla,
kendisini Ergenekon gibi derin bir suç örgütünün kucağına attı ve binbir türlü
yalanlarla kendine inanan insanları kandırdı. Kendisine inanmayan çoklarını da
zorbalık yolunu seçerek sindirme yolunu tuttu. Artık bir suç örgütü konumuna
gelmiş olan bu yapı, Hitlervari bir faşizm çıkmazının girdabına yakalanarak
sahte düşmanlar üretmeye başladı ve etrafı velveleye vermek suretiyle de
kendisini, hırsızlıklarını örtme telaşı yaşayan ve sürekli çirkefçe bağıran
yavuz hırsızlar konumuna düşürdü.
En kötüsü de;
daha önceki yazılarımda da değindiğim gibi, yaydıkları korku, algı
maniplasyonları, yalanlar, boş hayaller (Fetih Ruhu, Dünya Lideri, Yeni Türkiye
ve Yeni Osmanlı gibi) ve hamaset hormonları vasıtasıyla toplumun genetiğiyle
oynadılar. Artık İslamcı dindar kesimin insanlık, iz’an, insaf, merhamet ve
hakkaniyet ölçülerinin kalmadığını, adeta kudurmuşçasına kendilerini onaylamayan
diğer Müslümanları linç edip onlara hakaretler ettiklerini, muhbirlik yapıp o
insanları parti kanallarına ihbar ettiklerini veya bu yapılanları nasıl da
sessizce ve hazla izlediklerini hayretle izliyoruz. Toplumun bir çok ferdi,
bunlar hep mi böyle kin dolu idiler, yoksa Erdoğan ve AK Partinin yoğun medya
propagandası sonucu mu böyle çıldırmış bir ruh haline sahip oldular sorusunu
soruyor kendisine.
Bu
yaptıklarıyla AK Parti, toplumda var olan son dostluk ve birliktelik
kırıntılarını da dinamitlemiş oldu. En kötüsü de dindar kesim arasına bile
onarılması çok zor fitneler sokuldu. Kardeş kardeşe düşman edildi, aileler bile
parçalandı. Particilik ve Erdoğancılık çılgınlığıyla, kendi öz oğlunu
evlatlıktan reddeden, eşini boşayan, en yakın akrabalarına terörist diyerek hakaretlerde
bulunan veya onları yalnızlığa,
hatta mallarına kanunsuzca el konulduğu halde, açlığa veya hapishanelerde
zulumlere ve ölümlere terkeden parti fanatiği bir yığın oluştu. Dindar bir iş
adamının veya Hizmet Hareketinin tüm mallarına kanun dışı yöntemlerle el
konulduğu bir ortamda o binalarıın önünde ‘elhamdulillah’ diyerek selfie resim
çektirebildiklerini veya o binayı eşine tahsis eden parti liderinin başörtülü
eşinin halinden gayet memnun bir şekilde gülerek resimlere poz verebildiklerini
de bu süreçte görmüş olduk.
Bu son paragraftaki
yalnızlık ifadesini cımbızlayarak devam edelim.
Ülkemizden
uzakta gurbette yaşadığımız yabancı beldelerde de durum çok farklı değil.
Eskiden dost dediğimiz, her dertlerine koştuğumuz insanların bir anda nasıl
değiştiklerini, yılların dostluklarını Erdoğanizmin propagandalarından
etkilenerek nasıl da kolayca harcadıklarını hayretle izliyoruz. Hatta,
Erdoğan’ın yalancı bir insan olduğunu kendileri de kabul ettikleri halde,
ortaya yayılan korku ve baskı ortamından çekindikleri için, gelecek endişesiyle
hareket eden ve eski dostlukları bir kalemde silen ‘dostlarımız’ olduğunu yine bu
dönemde hayretler içinde müşahede ediyoruz.
Buna bir de
gurbetteki bu dindar insanları parti kanallarına muhbirleyen ve fişleyen
diyanet imamları, partici akademisyen ve öğrenciler veya halktan insanlar da
eklendi. Eski komunist bloku ülkelerinde de kendi başı belaya girmesin diye
aykırı görüşte olan dostlarını jurnalleyen; hatta birbirlerini takip eden
muhbirler konumunda arkadaşlar veya akrabalar vardı. Türk insanı da o noktaya
doğru hızla ilerliyor.
ABD’de
yaşadığım küçük şehirde bile yılların dostlukları bir günde silindi. Herkes
bana ve aileme bir vebalı muamelesi yapıyor artık. En nazik olan ve direk
kendini ifade edemeyenler bile sizinle konuşurken hal ve tavırlarıyla ‘aslında
arayıp sormasan, görüşmesek ne güzel olur!’ şeklindeki tavırlar yayıyorlar
etrafa. Bunu farkediyor ve daha da bir üzülüyorsunuz dostlarınız adına.
Hizmet
Hareketinden hangi insana sorsam dost bildiklerinin, akrabalarının ve sürekli
yardım götürmeye çalıştıkları insanların vefasızlıkları ve olumsuz tavırları
karşısında hayretlere düşmüş olduklarını görüyorum. Bu duruma sabır gösterip,
bunu bir imtihan bilip, kadere teslim olmuş bir vaziyette sürdürüyorlar
gurbetteki yaşamlarını.
Kaç yıldır
kendisine Cemaatten insanların arkadaşlık yaptığı bir kişinin şimdilerde benim
ismimi zikrederek, çevremdeki dindar insanlara, ‘’Uğur hocayı yalnızlığa terkedin, görüşmeyin; böylece hatasını
anlasın!’’ diyerek onları benden uzaklaştırmaya çalıştığını duyduğumda ilk
tepkim sinirlenmek yerine gülümsemek oldu. Her ne kadar o insanların neredeyse
hepsi gelecek endişesiyle benden zaten uzaklaşmış olsalar da, bu şahsın etrafa
yaydığı ve beni gülümseten bu; ‘yalnız
bırakın!’ ifadesi beni bu yazıyı yazmaya teşvik etti.
Hayatı
boyunca türlü türlü fakirlikler ve mağduriyetler yaşamış bir insanım. Sırf bu
fakirliğimden dolayı bile benimle arasına mesafe koyan, benimle kaynaşamayan
insanlar olmuştur. Karakter olarak hiç yalakalık yapmadığım, iltifat bekleyene itibar
etmediğim ve prensiplerle hareket ettiğim için de benden haz etmeyen ve uzak
duran bir sürü insan olmuştur. Onların etraflarındaki insanlardan bencilce
bekledikleri ilgi ve iltifatı onlara vermediğim için çok dışlandığım olmuştur.
Çocukken bile, mahallemizdeki varlıklı ve baskın karakterli; ama çok egoist bir
arkadaşımın haksızlıklarına karşı hep dik durmuştum. Diğer arkadaşlarım korktukları
ve menfaat kapısı (çikolata ikramları gibi…) olduğu için onun her dediğine evet
derler, benim nasıl dik durduğuma şaşırır; hatta eleştirirlerdi. Yere para
düşürse kibrinden dolayı eğilip almayan bu arkadaşım maçlarda açıkca faul yapsa
bile sadece ben itiraz ederdim. O da hemen diğerlerine; bağıran bir sesle,
‘faul mü lan’ diye sorar, hemen hepsi yok derlerdi. En insaflı ama ürkek bir
iki tanesi de pozisyonu gördükleri halde ‘valla
ben görmedim’ diyerek vicdanlarını bastırırlardı.
Sülale
ortamlarında da hep yalnızlık içinde büyüdüm. Bazı akrabalarımın fitne, fesat
ve gıybet ortamlarından ailecek kendimizi çektiğimiz için bazı lider tipli ve
baskın sülale büyüklerinin de etkisiyle benim ailem bir nevi yalnızlığa
terkedilmişti. Aslında o yalnızlık çemberini bir savunma aracı ve felah kalkanı
olarak biz kurmuştuk etrafımıza; ancak onlar akrabalarımızı bizden
uzaklaştırabildikleri için sahte zaferler ile tatmin ediyorlardı kendilerini…
Evet! Hayatını ideal bir çizgide, Allah’a yakın bir
dairede ve prensipler ışığında yaşamaya çalışan insanlar için yalnızlık hem bir
kader hem de bir felah kapısıdır. İnsanlar
Allah’a yakınlaştıkça, hayatın maddiyatından ve insanların çirkefliklerinden
kendilerini uzak tuttukça, diğer insanlarca dışlanırlar ve yalnızlığa terk
edilirler. Ama ilginçtir ki, bu yalnız insanların daha şeytani duygular taşıyan
insanlarca kendi başlarına bırakılmadığı ve daha çok saldırı altında tutulduğu
da bir gerçektir. O şeytani ruhlar sanki bir gerçeği hissedermişcesine; bu insanların
kendi etraflarına kurdukları yalnızlık kozası içinde aslında tekamül edip
Allah’a yaklaştıklarını hissederler ve bunu önlemeyi kendilerine bir vazife
addederek ya onlara bizzat saldırırlar veya başka zayıf karakterli insanları onların
üstüne salarlar.
İmam-ı Azam,
İmam-ı Rabbani, Mevlana ve Bediüzzaman Said Nursi gibi Allah dostu insanların
hayatlarına bakın mesela! İnsanlar içinde sadece Allah’a hizmet sorumluluğu
içinde vakit geçiren, hatta bu hayata bir nevi tahammül eden, böyle bir hizmet sorumluluğu
olmasa kendilerini mağaraya çekip ibadet etmeyi tercih edecek olan bu insanlar,
hep şeytani ve münafık karakterli insanların ve devlet adamlarının hedefleri
oldular. Kendilerine yalnızlık bile çok görülüp sürekli zulümler edildi.
Hapishaneler, sürülmeler, zehirlenmeler, baskılar ve hain ilan edilmeler hep
kaderleri oldu. Onlar Allah’a
yaklaştıkça lütf-u İlahi ile insanlar arasında insanlara Allah’ı hatırlatan
birer çekim merkezi haline geldiler. Böylece de onların bu çekim merkezlerini
kendi dünyevi ihtirasları uğrunda kullanamayacaklarını anlayan münafık
liderlerin, Yezidlerin, Süfyanların ve zalimlerin hedefleri haline geldiler. Böyle yaparak o liderler,
tüm varlığını insanları Allah’tan (c.c.) uzaklaştırmaya adamış olan sefil
şeytanın gönüllü kuklaları durumuna düştüler.
Fethullah
Gülen Hocaefendi de hep Allah aşkıyla inleyen ve insanlar içinde bu resmettiğim
yalnızlığı yaşayan bir alimdir. Bu dünyayı sadece bir hizmet diyarı gören ve
fırsat bulsa bir an evvel Rabbine kavuşmayı tercih edecek olan bir insan… Böyle insanlar bir yandan ileri görüşleri ve basiretleri
ile toplumu aydınlatırken diğer yandan da, az önce belirttiğim gibi, Allah’a
yakınlaşma azim ve gayretlerinin bir meyvesi olarak, insanlara Allah’ın
varlığını hatırlatan birer çekim merkezi, güneşvari; doğal bir iman ışığı
kaynağı konumuna yükselirler. Böyle ruhlar
zamanla; sahte ‘ampüllerle’ etraflarında cahil ve saf kalabalıklar toplamaya
çalışan devlet adamlarının hedefleri konumuna gelirler.
Hocaefendi
gibi insanlar işte bu yüzden iki türlü bir yalnızlık ve iki türlü bir yalnız
kalamama sıkıntısı ile hayatlarını idame ettirirler. Öncelikle; her şeyi
Allah’ın huzurunda bulabilen derinlikleriyle bir çekim merkezi haline
geldikleri için doğal olarak Allah’ı tanımak isteyen insanlar etraflarında
toplanırlar ve bu yüzden yalnız kalamazlar. Ayrıca bir de dine hizmet
sorumluluğu yüzünden arzu ettikleri yalnızlığı yaşayamazlar. Meselenin diğer
yönüyle de; şeytan ruhlu insanlar onların yaydıkları imani nurdan ve
kendilerine alternatif olabilecek bu çekim merkezlerinden ürktükleri için
onları o yalnızlıktan alıkoyup hep kendi kavga arenalarına çekmek ve böylece onların
itibarlarını yok etmek isterler.
Diğer bir yönüyle
de böyle kametler, fikirleri ve Allah’a olan özlemleri anlaşılamadığı için,
maddi dürbünle bakıldığında, bir yalnızlık içerisindedirler. Bir de böyle
insanların temsil ettikleri hayat ve idealler çoklarının nefsine ağır
geldiğinden ve vicdanları da köreldiğinden dolayı o insanlarca fiziki bir
yalnızlığa maruz bırakılırlar.
Özetle; yalnızlık maddi yönüyle
onların bir yandan kaderleri, ama manevi yönüyle de, sürekli tutundukları;
onları Allah’a yakınlaştıran ilahi bir dal, bir nimet olmuştur.
Benim gibi
basit insanlar için maruz kalınan yalnızlıkları o kametler gibi bir Allah’a
yakınlık emaresi gibi görmek yanlış ve kibirlice bir düşünce olur. İşte,
‘dostlar’ tarafından bir kez daha şekli bir yalnızlığa maruz bırakılan, aslında
hayatı hep yalnızlıklar içinde geçmiş olan benim gibi basit bir insan için bile
bu yalnızlıkların hiç bir ehemmiyeti yok. Yaşadığım yalnızlık kozası içinde,
şükür ki, yıllar önce Hocaefendi gibi yalnızlığı gerçek boyutuyla yaşayan bir
insan tanımışım ve ondan öğrenebildiğim kadarı ile acizane bir şekilde kendi
yalnızlık kozamı bir tekamül aracı olarak kullanmaya çabalamışım…
O yüzden
şimdiki terk edilmeler benim gibi basit dairede yaşayan bir insanı bile hiç
olumsuz yönde etkilemiyor, aksine daha bilinçli ve kuvvetli bir hale getiriyor.
Bu, içimde ikinci bir fıtrat halini almış olmalı ki; o eski ‘dostun’; ‘’Uğur hocayı yalnızlığa terkedin!’’ sözünü
duyduğumda ilk tepkim gülümsemek oldu. Benim
gibi hayatı hep yalnızlık içerisinde geçmiş; yalnızlığı seven ve hatta
arzulayan insanlar daha fazla yalnız bırakılamazlar çünkü…
Burada, çok sevilen;
ancak talihsiz bir şekilde, belki de maddi yalnızlıklar içinde kaldığı için
hayatına son veren ünlü Hollywood aktörü Robin Williams’ın bir sözünü
hatırladım. Şöyle der Williams:
‘’Hayatta en kötü şeyin yalnız kalmak olduğunu düşünürdüm. Değilmiş! Hayatta en
kötü şey, seni yalnız hissettiren insanlarla olmaktır.’’ İçinden geçtiğimiz
şu günlerde, eskiden dost bildiğimiz çoğu dindar bazı insanların, beraber
geçirdiğimiz onca yılı bir anda nasıl hiçliğe terkettiklerini gözlemlediğimiz şu
dönem, ne talihsiz bir dönem!
1984 yılında
Sızıntı’da yazdığı bir yazıda Fethullah Gülen Hocaefendi; ‘’Allah'a iman
eden, Allah'la beraber olan bir insan esasında yalnızlık
yaşamamalı’’ derken aslında bu yazıda resmetmeye
çalıştığım düşünceleri özetliyor ve insanlara aynı zamanda bir hedef de
veriyor. İfadeye çalıştığım o ‘yalnızlık kozası’, işte bu sözde
mündemiçtir.
Yalnızlığı
bu boyutuyla kavrayıp hayatına mal edememiş insanların akıbetlerini ise şu
cümlelerle özetliyor Hocaefendi:
Evet! Yalnızlığın gerçek ufkuna ulaşabilen insanlar asla yalnız kalmazlar; çünkü onlar artık hem Rablerine daha çok yakınlaşmışlar hem de onun yarattığı kainat ve yarattıklarıyla bütünleşerek; onlarda insanı Allah’a götüren hakikat hüzmelerini görüp temaşa ve tefekkür ederek varlığın gerçek hakikatine ulaşmışlardır veya o güzelliklere kendilerini kaptırmışlardır. Artık yalnızlık onlar için huzur-u İlahi’den uzakta geçen dünya hayatının her bir anının adı olmuştur ve onları böylece Allah’a yakınlaştıran bir merdiven görevi görmektedir. Yalnızlık, Allah’ın salih kullarının hem vazgeçilmez kaderleri hem de şiarlarıdır (düşüncede, hissedişte ve inanıştaki ayırıcı özellikleri)…
Siz nasıl bir yalnızlık yaşıyorsunuz veya yalnızlık sizin için ne ifade ediyor muhasebesiyle sizleri başbaşa bırakıyorum…Veya bir dua ile bitireyim.
Allah (c.c), bizleri bu yazıda resmetmeye çalıştığım yalnızlığın gerçek boyutunu idrak edip onun kozası içinde yaşayabilen ve onun ilahi lezzetlerini ruhunda duyabilen salih kullarından eylesin!
Etiketler:
AKP,
ben,
dostluk,
Hocaefendi,
Said Nursi,
toplum,
yalnızlık,
zulüm
10 Kasım 2016 Perşembe
KANSERLE SAVAŞ VE SALDIRI ALTINDAKİ İNSANLIK
Bu yazı 10 Kasım 2016 tarihinde Yeniyonum.com (Baz Haber) de yayınlanan köşe yazısıdır.
Bu yazıda değineceğim
hususlar hem kanser
hastaları hem de kansere karşı korunmak isteyen herkes için geçerlidir. Tıp
doktoru veya sağlık uzmanı değilim; ancak bir eğitim uzmanı olarak toplumsal
sorunları ele alan yazılar arasına bu konuyu da dahil etmeden edemedim. Kanser vakaları
hem Türkiye’de hem de dünyada ciddi bir artış gösteriyor. Öyleki; ben kanser olgusunu artık sadece bir toplumsal sağlık sorunu
olarak değil; aynı zamanda bir insanlık sorunu, bir modernite ve kapitalizm
sorunu, bir sosyo-psikolojik kayış ve bir eğitim sorunu olarak da görüyorum.
Takip eden yazılarda bu konuyu kısmetse daha da açacağım.
Sigara ve
kanser ilişkisi tartışmasız bir gerçek olduğu için bu kısmı atlıyorum. Haram
oldukları için ağızlarına içki ve domuz koymama noktasında son derece
hassas davranan Müslümanların, yine haram olan sigarada ısrar etmeleri zaten anlaşılır
bir durum değil… Sigara içmenin psikolojk ve zihinsel bir sorun olduğunu ve
manevi zaaflardan beslendiğini ifade ederek geçelim.
Kanserle savaşta
en önemli iki husus; doğru diyet tercihi uygulamak ve stresten uzak ve iyileşeceğine
dair hep umut dolu yaşamak. Burada elbette duanın yeri; şifa kaynağı Şafi olan
Allah’a sığınmanın önemi de unutmamalı. Özellikle
baştan sona bir dua olan Fatiha suresinin çok önemli bir şifa kaynağı olduğuna
alimlerce işaret edilmiştir. Kimbilir belki de, ‘’bizi doğru yoldan ayırma…’’
derken, hayatımıza yön veren tüm maddi ve manevi vücut dengelerimizin de
istikametten ayrılmaması için dua etmiş gibi oluyoruzdur aynı zamanda…
Birçok doktor
ve modern tıp, koruyucu hekimlik ve alternatif tıp konularını ihmal edip
görmezden geliyorlar. Halbuki kanserin bir çok çeşidinden belli diyetler
uygulayarak kurtulduklarını söyleyen bir sürü hasta var. Zaten geçenlerde
dinlediğim bir videoda, doktorlar arasında ölüm yaşının düşük olduğu, psikologlar
da dahil olmak üzere, aralarında sigara, alkol, uyuşturucu bağımlılığı ve
birtakım ruhsal sorunlar yaşayanların çoklukla bulunduğu ve bu yüzden de sağlığımızla
ilgili tüm hayati kararları tamamen onların görüşüne teslim etmenin çok da
akıllıca olmayacağı belirtiliyordu.
Genel olarak,
kansere genetik faktörlerden tutun da, stres, çevre şartları, hava kirliliği,
tarımsal ilaçlar, temizlik ürünleri, baz istasyonları, GDO’lu ürünler ve
benzeri insan üretimi bir çok etken katkıda bulunuyor. Kapitalizm güdümlü ilim ve teknolojinin bugün geldiği nokta açısından
bireyin kontrolü dışında kansere neden olan bir çok faktör var. Zaten ilim
adamları insanlığın çok eski dönemlerinde kanser diye bir hastalığın
olmadığını, bunun günümüz modern toplumlarının sebep olduğu bir hastalık
olduğunu ifade ediyorlar. O nedenle de bir süre daha, en azından dünya üzerinde
gerçek Kur’an’i bir denge tesis edileceği ana kadar, bu sorunun kontrolü zor; hatta
imkansız görünüyor.
İşte tüm
vücut-birey dışı etkenler aleyhimize çalışıyorken, kanserden korunabilme veya
tedavi adına yapabileceğimiz en temel şeyler yukarıda işaret ettiğim
motivasyon, dua, stressiz yaşam, sağlıklı diyet ve zararlı şeylerden kaçınma
hususlarına indirgenmiş oluyor.
Burada genel
olarak meseleye insanın kendisinin kontrol edebileceği hususlar noktasından
bakacağız. Bünye dışı zararlı etkenlerin kontrolü ve ele alınması meselesi
başka bir yazının konusu olsun. Biz, günlük yaşantımıza ve bizim kontrolümüze
bakan yönleriyle uygun diyet ve sağlıklı yaşam üzerine yoğunlaşalım.
Kanseri vücut içinde tetikleyen şeyler
oksijen yetersizliği ve vücut içi dengenin sürekli asit üreten bir diyete
zorlanması olarak kategorize edilebilir. Tabiatı gereği vücut içi dengelerimiz biz farkında
olmadan bile sürekli olarak zararlı unsurlarla savaşıyorlar. Ancak bizler
dengesiz ve sağlıksız beslenme ile vücudumuzu sürekli bir saldırı altında
bırakmış ve onu başka dengelerin etkilerine maruz bırakıyoruz.
Burada
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin yıllar evvel kullandığı bir ifadeyi
hatırlıyorum. ‘’Dengeleri, dengeler bozar’’
demişti bir keresinde. Kimya öğrendiğim yıllarda da, sosyolojiye ve psikolojiye
dair şeyler okuduğum yıllarda da hep bu sözün gerçerliliğini idrak ettim. Kanser de vücuttaki dengenin başka bir
dengeye yenik düşmesi denilebilir. Ama dengenin tekrar eski gücüne
kavuşturulması ile kanseri besleyen dengenin önüne geçmek de elbette mümkün. Mevcut tıp, insana sadece hastalıklar
üzerinden bir ‘’hasta’’ olarak bakar; onu bir iç dengeler manzumesi olarak
okumaz (bu konuyu sonra açalım).
Kanser
hücrelerinin oksijensiz ve asitli ortamları sevdikleri söyleniyor. Bundan da
önemlisi, tedavi ve korunmaya bakan yönleriyle, bu ikisinin zıddı olan
oksijenli ve alkalin (bazik, yani asidin tersi denilebilir) ortamların kanser
hücrelerinin sevmediği ortamlar oluşturması. Normalde de vücut dengemiz alkalin
(bazik) bir tarzda yaratılmış. Diyetin önemi de zaten burada başlıyor. Hücrelerin oksijen kullanımının artırılıp
vücut dengesinin uygun ve bilinçli beslenmeyle bazik dengnin korunması kanserle
savaşın veya onu önlemenin temelini oluşturuyor denilebilir. Şimdi bu iki
şeyin nasıl başarılabileceğine kısaca bir göz atalım:
Vücuttaki
oksijen miktarı yeterli uyku, nefes egzersizleri, stresten ve hava
kirliliğinden uzak kalma, uygun diyet tercihi ve benzeri yöntemlerle
artırılabilir. Bu konuda uzmanlardan tavsiyeler edinilebilir.
E-Vitamini
kan basıncının düzenlenmesini de sağladığından kanser hastalarına tavsiye
ediliyor. Unutmayın ki oksijen, hücrelere kan yoluyla taşınıyor. Bu nedenle E
vitamini yönünden yüksek besinleri tüketmek önemli. Antioksidan ve vitaminler
yönünden zengin, alkalin yiyecekler kategorisindeki birçok sebze (özellikle
yeşil sebzeler), meyve ve baharatın yeterince tüketilmesi önemli. Aslında insana ve insan sağlığına dengeler
açısından bakılması gerektiği için vücuda zararlı gıdaların terkedilip normal
bir insanın günlük ihtiyacı olan her türlü protein ve vitaminin doğal yollarla
alınması önem kazanıyor.
Kanserin
insan üretimi bir hastalık olduğunu tekrar hatırlatarak devam edelim. Günümüzde,
tükettiğimiz birçok gıda artık genetikleriyle oynanmış (GDO’lu) ürünler
kategorisinde sayılıyorlar. Bunlara bir de çiftçilikte kullanılan zirai ilaçlar
ve kimyasallar da eklenince durum daha da vahim bir hal alıyor. Zaten besin
değerinden arındırılmış topraklarda yetişen ürünler, normal değerlerinin çok
altında besin değerleri taşıyorlar. Hızlı ve rahat yaşam koşullarında yaşamaya
adapte olmuş bizler de, artık daha az miktarda sebze ve meyve tüketiyor;
bunların dışında genelde fabrikasyon, hazır ve işlenmiş gıdalar tüketmeyi
tercih ediyoruz. Bu gıdalar, içlerindeki
maddelerin çoğunluğu itibarıyla vücuda yabancı ve az besin değerli olması
yüzünden vücut dengelerimizi olumsuz yönde etkiliyorlar ve organlarımızı
yoruyorlar.
Tükettiğimiz
çoğu yiyecek;
GDO’lu tohumlardan
üretiliyor,
Birçok
kimyasala; hatta bazı ülkelerde denetimsizlikten ötürü kalitesiz ve aşırı
oranda zirai ilaçlara maruz kalıyor,
Zararlı
kimyasallar içiren ambalajlarda satılıyor veya servis ediliyor,
Raf ömürleri
uzun olsun diye içlerine bir sürü yapay koruyucu madde ekleniyor,
Görünümleri
ve tatları güzel olsun; hatta alışkanlık yapsın diye içlerine farklı farklı
kimyasal boyalar, koruyucu maddeler ve tatlandırıcılar katılıyor.
Çipsler,
sodalar, mısır şuruplu yiyecekler, çocuklarımızın önüne serdiğimiz birçok gıda,
işlenmiş et ve süt ürünleri… Kısaca insanın laboratuvar ve fabrikasyon üretim
eli değmiş her türlü gıda…
Tüm bu tarz
yiyecekler ölçü kaçırıldığı takdirde vücuddaki doğal (bazik) dengeleri sürekli
saldırıya maruz bırakıyorlar ve vücutta aşırı asit üretimini tetikliyorlar.
Bunu önlemek içinse mümkün olduğu kadar doğal ve sağlıklı yöntemlerle
yetiştirilmiş meyve, sebze ve baharatları tüketmek gerekiyor. Bunların önemli
bir kısmı vücudun bir yandan doğal besin ihtiyacını karşılarken diğer yandan da
onun bazik doğasını korumasına yardımcı oluyorlar.
Geçenlerde
İspanyol çiftçiler hakkında bir video izliyordum. Organik tarım yapanlar çok sıkıntılı
günler yaşıyorlar. GDO’lu tohumlar organik tarlalara da musallat olmaya
başlamışlar. Amerika’da ve dünyanın diğer tarım ülkelerinde de durum aynı.
Artık büyük şirketler sayesinde günümüzde GDO’suz tarım yapmak gittikçe daha da
zorlaşıyor.
Yani modern hayat bir yandan nefislerimizi
celbederken, diğer yandan da bizi doğal olmayan tükekim ve yaşam şartlarına
maruz ve mecbur bırakarak bizleri kanser gibi hastalıkların pençesine atıyor.
Hastalanınca da bu sefer modern tıp ve ilaç endüstrisinin ağlarına takılıyoruz.
Bu yazıda
resmettiğim insan içi ve dışı faktörler göz önüne alındıklarında; mikro boyutta insan içi dengelere, makro
boyutta da onu çevreleyen yaşam koşullarına ait dengelere sürekli bir saldırı olduğu
düşünülebilir. Bunun çözümü de insandan başlayıp topluma giden yolda en esaslı
reçeteleri sunan Kur’an’i yolun hayatın özüne işlemesi. Zaten o nedenle
Peygamberlerin ve onların izinden giden müçtehidlerin yolu kutsaldır; insan ve
tabiatın doğasına, dengesine en uygun sistemdir.
Tarihte şeytani, firavuni, süfyani ve
yezidi sistemlerin sürekli olarak Peygamberlere ve onun mirasçısı olan alimlere, genel anlamda
da İslam dinine saldırmalarının ardındaki en gizli motivasyon, İslam’ın; bu
materyalist, kapitalist, hırs eksenli, egoizma desenli, nefsani ve şeytani
düzenlere en büyük ve tek alternatif olması ve o gidişatı düzeltici alternatif denge
sunan kapasitesidir. İslam’ın doğası o sistemin doğasına zıttır ve onun tek
alternatifidir. Çoğu Müslüman’ın bile farkında olmadığı bu gerçek, o sistemin
şeytanlaşmış ruhlarının çok iyi hissettiği bir olgudur.
Bugün
Türkiye’de Hizmet Hareketi’nin münafıkça yöntemlerle bitirilmek istenmesinin
ardındaki en temel neden de onun; henüz emekleme aşamasında olmasına rağmen, bu
Kur’an’i dengeyi yeniden tesis edebilecek en potansiyelli ve dinamik oluşum
olması ve kapitalizm çarkının hırs merkezlerine birçoklarının yaptığı gibi biat
etmemesi, onların hırslarına aykırı görünen doğasıdır.
Şimdilik
burada keselim. Bu vesileyle, başta halen kanserle mücadele eden babam ve diğer
tüm masum kanser hastaları için dualarınız istirham ediyorum. Hepimizin başına
gelebilecek bu hastalıktan Rabbim hepimizi korusun!
Etiketler:
Fatiha,
Fethullah Gulen,
GDO,
Hizmet Hareketi,
insanlık,
Kanser
19 Ekim 2016 Çarşamba
ERDOĞAN ve FEL BÜYÜSÜ
Bu yazı 19 Ekim 2016 tarihinde Yeniyonum.com (Baz Haber) de yayınlanan köşe yazısıdır.
Bu yazıda sizlere gerçek büyülerden ziyade; o kültden beslenen bir filmden bahsedeceğim. Oradan da günümüze bir pencere açacağız.
Duncan Jones yönetmenliğinde, meşhur World of Warcraft oyunundan ve mitolojisinden esinlenerek çevrilen aynı adlı filmden söz edeceğim sizlere.
Filmde Gul’dan adlı büyücü yeni bir vatan arayan Ork kabilelerini ikna etmiş ve son derece güçlü, karanlık ve yeşil bir büyü olarak tarif edilen Fel büyüsünü kullanarak dünyaya bir giriş kapısı (portal) açmıştır. Böylece orklar bu yeni gezegeni kolonileştirebilecekler ve yeni bir vatana sahip olacaklardır. Yalnız, bu büyünün farklı bir özelliği vardır. Gücünü canlı varlıkların yaşam enerjilerinden alır; yani onların ruhlarının çekilerek öldürülmelerini gerektirir. Bunun için de kolonileştirdikleri esir halk olan Draeneiler (sürülmüş halk), bir nevi, bu büyüye yakıt olarak kullanılırlar.
Filmde ilginç bir tema işlenir. Bu büyü, kısa süreli kazançlar ve görünürde yeni bir dünyaya geçiş imkanı sağlıyor olsa da, aslında son derece yıkıcı bir güce sahiptir. Filmdeki kahramanlardan biri bu büyüyü tanımlarken şunları söyler:
‘’Bu büyü, diğerlerine hiç benzemeyen bir büyü. Yaşamın kendisiyle beslenir. Büyüyü yapanı zehirler (kirletir). Dokunduğu her şeyi allak bullak eder. Yüce bir kudret bahşeder; ama korkunç bir bedel ödetir.’’
Evet! Büyüyü Orklara bir kurtarıcı güç olarak sunan Gul’dan gittikçe güçlenmiş ama güçlendikçe de şeytani bir güce hizmet eden bir varlığa dönüşmüştür. Orkları bu gücü kullanarak, yeni bir vatan vaadi ve daha güzel bir yaşam ümidi ile kendisine bağlamış, peşine takmıştır. Artık kendisine hizmet eden bir Ork ordusu vardır. Hayata tutunma içgüdüsü, geleceğini kurtarma endişesi ve korkularıyla hareket ederek, bu güçlü lidere kusursuz biat eden Orklar, normalde onurlu bir grup oldukları halde, artık Draenei’lerin canlı canlı ruhlarının çekilip öldürülmelerine bile ses çıkarmayan, yok olan kendi gezegenlerinin bile neden tükeniyor olduğunu sorgulamayan, çevrelerinde olup bitenleri kanıksamış bir topluluk haline gelmişlerdir. Zira; artık yapılan her uygulama, portalın açılması için bu lider tarafından uygun görülen, itaat edilmesi gereken bir uygulamadır.
Büyünün yıkıcı etkisini gören ve bunu sorgulayan tek Ork klan lideri Durotan’dır. Onun bakış açısından Fel büyüsünün gerçek yüzü filmde şu şekilde sorgulanmaktadır:
‘’Fel büyüsü sayesinde Gul’dan güç kazandıkça biz evimizi kaybettik. Ne zaman büyü kullansa toprak ölüyor. Kapıyı açmak için yeşil büyü can alıyor. Yaptığı büyü her şeye ölüm getiriyor. Onu kullananı yozlaştırıyor…’’
Büyünün Ork gezegeninde ilk olarak neden kullanılmaya başlandığına dair filmde iz yoktur. O konu War of Warcraft’ın mitolojisinde daha kapsamlı bir şekilde ele alınır ve Orkların, aslında Draeneileri yok etmeye çalışırken bu büyüyü kullanmaya başladıklarını ama büyü sayesinde tüm gezegenlerinin bir çorak gezegene (Wasteland) dönüştüğü anlatılmaktadır. Demek ki, Gul’dan gibi bir lider gücü ele geçirmek adına Orkları kandırmış ve ‘düşman’ olan halkların öldürülmesi adına Ork halkını bu büyünün kullanılması yönünde ikna etmiştir. Zamanla kendi toprakları da çöle dönen Orklar böylece gittikçe bu gücün daha çok esiri olmuş ve Gul’dan’ın itaatkar biatçıları olmak durumunda kalmışlardır. Yani güç tutkunu, sahtekar ama güçlü ve karizmatik bir lideri takip etmek suretiyle kendi gezegenlerinin sonunu getirmiş ve kendilerini tehlikeli bir maceranın içerisine atmışlardır. Bu noktadan sonra onlar artık onursal kodlarını da göz ardı eden, biatkar bir topluluk olmuşlardır.
İşin ilginç yanı, bu yeşil ve kara büyü sayesinde tek yozlaşan Gul’dan ve Ork liderleri değildir. Orklar tarafından istila edilmek üzere olan dünyayı korumakla görevli olan baş büyücü (alim-savaşçı) Muhafız Medivh de büyünün tesiri altına girmiştir. O da büyünün etkisiyle zamanla yozlaşır ve Gul’dan ve ardındaki şeytani güçle ittifak yapar. Filmin sonunda ölmek üzereyken de vicdan azabını şu cümlelerle dile getirir Muhafız Medivh:
‘’Korumak uğruna savaştığım her şeyi kendi ellerimle mahvettim.’’
Büyünün yozlaştırıcılığını sorgulayan tek lider olan Ork Durotan ve kabilesi elbette düşman ve hain ilan edilirler. Ancak Orklar’da birebir dövüş ile adalet sağlama kutsal sayıldığından Gul’dan, büyü kullanmadan Durotan ile ölümüne dövüşmek zorunda kalır. Yenileceğini anladığı noktada ise büyü kullanarak hile ile Durotan’ı öldürür. Zaten Durotan’ın kendini bu şekilde feda ederken ki amacı da bunu göstermektir. Son sözünde, ‘Sen de hiç onur yok!’ demek suretiyle onun onursuzluğunu göstermek istemiştir. Çünkü Ork kabileleri ‘onurlu lider’ kavramına kutsiyet atfetmektedirler. Gul’dan’ın bunu çiğnemesi onun güç için neleri göze alabileceğini, kutsal toplumsal değerleri bile nasıl gözardı edebileceğini göstermiştir.
Sanırım buradan günümüze dair nasıl bir pencere açacağımı artık anlamışsınızdır. Günümüzde yaşanan birçok problemin kaynağı buraya kadar resmettiğim içerikle ortak özellikler taşıyor. Bugün olduğu gibi geçmişte de güç adına zenginleşmek, kaynakları sömürmek isteyen çevreler, siyasetçiler, diktatörler, Firavunlar, Yezidler ve benzerleri hep yönettikleri halkların korkularından, geleceğe dair endişelerinden ve ümitlerinden beslenmişlerdir. ‘Bir Korku Analizi’ başlıklı yazı da bunlara işaret etmiştim.
Bunu sağlama adına da bir yandan sürekli olarak yeni düşmanlar üreterek onları bir korku çemberi içine hapsederken diğer yandan da hep ‘yeni bir dünya’, ‘yeni bir ülke’ vaatleri ile onları büyülerler; tıpkı Gul’dan’ın yaptığı gibi. Bu şekilde kontrol altına alınan halk tabakaları ulusalcılık, milliyetçilik, çıkarcılık gibi zehirlerle veya şimdilerde gördüğümüz gibi dini-İslami duyguların istismarı olan ‘yeşil’ büyülerle zehirleniyorlar. Böyle bir halk zamanla adalet, hakkaniyet ve vicdan ufuklarından, yani kendine ait değerlerden ve insanlık çizgisinden uzaklaşıyor ve o liderlerin hedef olarak gösterdiği herkese karşı bir kin, nefret ve öfke geliştiriyor. Zamanla da bu uğurda yapılan işkencelere, haksızlıklara, suistimallere, hırsızlıklara, tecavüzlere, saldırılara, öldürmelere ses çıkarmıyor; hatta bunları gerekli bile görüyor. Tıpkı kendi menfaatleri için Draenei halkının tutsak edilip büyüyü beslemek adına öldürülmelerini kanıksayan, bunu gerekli gören Ork halkı gibi… Onlar bu kısır döngüye hapsoldukça gittikçe güçlenen liderlere artık daha fazla bağlanmak zorunda kalıyorlar ve farketmeden aslında kendileri köleleşiyor ve geleceklerini ve vatanlarını bilinmez tehlikelerin içine atıyorlar; tıpkı cahil Ork toplumu gibi…
Bugünkü Türkiye’nin geldiği nokta da işte tamamen budur. Erdoğan ve AKP liderliğinin siyasi ve ekonomik rant uğruna gücü ele geçirip ‘devlet trenini rayından çıkaracağını’ (Ali Ünal) gören neredeyse tek veya en cesur hareket olan Hizmet Hareketi, tıpkı Ork lider Durotan gibi, büyünün yozlaştırıcılığını ve sadece güç tutkunu Gul’danlar oluşturacağını, bunun neticesinde de demokrasi rayından çıkılacağını, ülke güvenliğinin büyük bir tehlikeye gireceğini gördü ve bunu dile getirerek o yozlaşmış ‘kara’ ve ‘yeşil’ güce biat etmedi. Böylece hain ve düşman ilan edildi.
Gelecek endişesiyle, zaten eğitimsizlik, fakirlik, cehalet, bencillik ve fırsatçılık bataklığında yaşayan, yıllarca duyguları sömürülmüş, ahlaki refleksleri felç edilmiş, ümitleri (darbelerle) söndürülmüş, vicdanları köreltilmiş olan halk, önlerine konulan ve ümit vaadeden ‘Yeni Türkiye’ hayallerinin büyüsüne kapıldı. Zaten sürekli bir şekilde düşmanlarla korkutulan, ‘’Türk’e Türk’ten başka dost yoktur!’’ diyerek beyinleri felç edilen yığınların, bu sefer Erdoğan tarafından önlerine sunulan yeni düşmanlara itiraz edecek hali yoktu. Bu sefer de faiz lobilerinin, hainlerin, ajanların, dış güçlerin, üst akılların vs. varlığıyla korkutuldular. Oysa gerçekte olan; büyük bir yolsuzluk çukuruna batmış bir partinin ve lider ekibinin yaygara çıkarmak suretiyle yangından mal kaçırma gayretlerinden başka bir şey değildi.
Bu yanlışlıklara ortak olmayı ilkesel varlığına aykırı gören Hizmet Hareket’i, ‘onları bir savcı iki polisle tüm dünyada terörist ilan ettiririm!’ tehditleri yapanlara boyun eğmedi ve zalim insanların kendilerine saldıracağını bile bile zulme karşı dik durdu. An itibarıyla, Türkiye’de ki tüm kurum ve kuruluşlarına, özel mülkiyetler de dahil olmak üzere kanunsuz bie şekilde el konuldu, yüzbinlerce insan işinden atıldı, on binlercesi de hapishanelerde işkence ve tecavüzlere maruz bırakıldı.
Yani, sırf Erdoğan’ın bugün partili-Baasçı diktatörlük odaklı olduğu anlaşılan ‘’Yeni Türkiye’sinin’’ tesis edilebilmesi ve bu uğurda işlenen suçların, yolsuzlukların üzerlerinin örtülmesi adına yapılan zulümler Fel büyüleri ile örtülüyor. Havuz medyasından akıtılan çirkeflik ve yalan haberlerle toplum adeta büyüleniyor, sahte ve kurgulanmış darbelerin suçları da masumların üzerine atılmak suretiyle zulümler katlanarak devam ediyor. Böyle bir ortamda vicdanları köreltilen halk da, masum insanların malından, canından, özgürlüğünden, itibarından ve onurundan beslenen bu büyü, illüzyon sayesinde olanlara ses çıkarmıyor; böylece her gün insanlık ve Müslümanlık çizgisinden bir adım daha uzaklaşıyor. Üstelik sadece sessiz kalmakla da yetinmiyor ve bu haksızlıkları hak olarak görüyor ve böylece vahşi toplumlardan daha vahşi bir hale geliyor.
Bu nedenle diyorum ki; siyasi münafıklar en büyük illüzyonistlerdir… Kendilerini şeytani güçlere satıp, günahların esiri olurlar ve onların sağladığı güçleri bir büyü ve illüzyon malzemesi olarak kullanarak halkın gözünü boyarlar. Onların masumların kanından beslenen büyüleri zamanla ülkenin geleceğini de tüketip yok eder ama sundukları sahte çıkarların ve ördükleri yapay ümit duvarlarının etkisiyle halk bunu göremez; zamanla onların duygusal tutsakları olurlar. O hilelere susan ama gerçekte ülkeyi korumakla görevli olan askerler, ilim adamları, din adamları vs. de tıpkı Muhafız Medihv’in son pişmanlığı gibi; ‘’Korumak uğruna savaştığım her şeyi kendi ellerimle mahvettim’’ derler ama artık iş işten geçmiştir. Hitler’in peşine takılan Alman halkının, entelijansiyasının ve ordusunun; Firavun’un peşine takılan antik Mısır halkının ve hamanların yaptıkları gibi…
Güçlü bir imana sahip, ağzı dualı kişilerin gerçek büyülerden korunacağına inanılır. Oysa siyasi illüzyon büyülerinden korunabilmenin tek yolu; özellikle de münafık karakterli olanlarından, imani ve irfani olgunluktur. Bunun içinse; akıl, vicdan, insaf ve iz’andan beslenen bir iman ve o iman ateşinden beslenen bir muhakeme gücü, şuur, basiret ve firaset kaabiliyeti gerekir. Bunların meyvesi de cesur, bağımsız, hakkaniyetli, vicdanlı, insaflı ve bağımsız hareket edebilen insandır. Kimbilir belki de bunlar gerçek bir iman sahibi olabilmenin de şiarlarıdırlar.
İşte bu yüzden, bu kaabiliyetlerin hepsinde zirve olan Peygamberler ve onların izinden giden İbn-i Arabi, Gazali, İmam-ı Rabbani, Said Nursi ve günümüzde de Fethullah Gülen Hocaefendi gibi alimler, devrin zalimlerine, cahiliyet anlayışlarına, küfür ve ifsad çarklarına karşı cesurca mücadele edip, onlara rağmen, imanlı bir toplum ve insan inşası vazifesi görürler…
Hepsi de zulüm gören bu alimlerin, zalimlere boyun eğmeyerek acı çekerken ki bir amaçları da aslında tıpkı Durotan gibi, o Yezidlerin ve Süfyanların aslında ne kadar onursuz olabileceklerini halka göstermektir. Bu idraki; hala onurunu koruyabilen bir toplumda, bu mert tavır sağlayabilir. Eğer toplum o hususiyetini de kaybetmişse, onu artık sadece afetler, belalar ve krizler uyandırabilir…
İletişim:
Tüm yazılar için blog: http://akliselim.blogspot.com veya http://www.yeniyon.tv/author/ugur-tezcan/
Twitter: https://twitter.com/ugur_tezcan
Etiketler:
buyu,
Erdogan,
Fel,
Fethullah Gulen,
Hizmet Hareketi,
Korku,
Ork,
World of Warcraft
3 Ekim 2016 Pazartesi
FİTNECİ DEVLET, BOZUK TOPLUM, ISLAHÇI CEMAAT
Bu yazı 3 Ekim 2016 tarihinde Yeniyonum.com (Baz Haber) de yayınlanan köşe yazısıdır.
Bazı yabancı kaynaklar 1942 yılı Varlık Vergisini anlatırken, amacını ‘yeni bir Müslüman burjuva sınıfı oluşturmak’ olarak ele alıyorlar. Oysa CHP dönemlerinden bahsediyoruz. Buna aslında seküler, laik ve Kemalist, hatta CHP’li ve ‘Türkçü’ (Türk değil) bir burjuva demek daha yerinde olur. Ya da, en azından, bu çizgideki bir rejime odun taşıyabilecek nitelikte olan herkes. O talihsiz süreç yaşanırken, Yahudiler çoğunlukla mallarını yurtdışına kaçırabildiler. Bu tür durumlara çoklukla maruz kalan bir topluluk oldukları için böyle tehlikelere hazırlıklılar. Hatta, bu tür reflekslerinden dolayı dünyada bankacılık sistemini ilk olarak Yahudilerin tesis ettikleri bile söylenir.
Rahmetli Oktay Sinanoğlu hoca ile Amerika’da yaptığımız meşealtı sohbetlerinden birinde anlatmıştı bunu bana. Yahudilerin böyle bir sistem geliştirmekteki amaçlarından birinin; sıkıntı anlarında varlıklarını, dünya üzerinde daha güvenli bölgelere en hızlı şekilde aktarabilmek olduğunu söylemişti. Görünen o ki; böyle bir kaosa hazırlıklı olmayan diğer ecnebi vatandaşlarimiz 1942 fırtınasına hazırlıksız yakalanmışlardı.
Bu olayda amaç sadece ekonominin değil toplumun da ‘Türkleşmesi’ idi; ama unutmayın ki bu tür Türkçülük anlayışları daha İttihat ve Terakki’nin ilk zamanlarından itibaren, gerçekte kendileri Türk olmayan bu kesimler tarafından sürekli suistimal edilmiş, Türkçülük adeta güce ve kontrole bir maske olarak kullanılmıştır. Atatürk’ün, ölümünün ardından devlet sistemi ve toplum mühendisliği çerçevesinde kutsanan bir konuma getirilmesi de yine Atatürk’ün kendi isteğiyle olmamıştır. Bu aşırı kutsama durumu, İttihadçı-Türkçü damarın; onun karizmasını, konumunu ve potansiyelini kullanmak istemesiyle ve Atatürkçülük-Kemalizm dediğimiz rejime dönüştürmesiyle oluşmuştur.
Bu nedenle de Türkiye’nin inşasında kullanılan ‘Türkçülük’, hastalıklı bir anlayıştır; fıtri ve doğal değildir. Bu anlayış sayesinde, Osmanlı’ya bağlı olan Arap ve diğer ulusların bünyeden daha kolay kopmaları sağlanmış ve bu akımlar Osmanlı’daki toplumsal çözülmeyi hızlandıran bir katalizör görevi görmüşlerdir. Diğer yandan da o mahiyetimizdeki uluslara, yine İngilizler tarafından öğretilen, ulusçuluk akımı ile de bu kopmalar hızlandırılmıştır. Yani içeride Türkçülük şeklinde beliren ‘Ulusculuk’, Osmanlı toplumunun dokusunu oluşturan değişik unsurlara da bir ideoloji olarak benimsetilmiştir. Bugün Perinçek ve Ergenekon Gladyosu ile temsil edilen ve Kemalizmin bir türevi gibi hareket eden Ulusalcı akım da yine bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bunun İngiliz aklından bağımsız olmadığı unutulmamalıdır.
6-7 Eylül 1955 olaylarında, Özel Harp eliyle, Kıbrıs bahane edilerek çıkan olaylarda daha çok Rum vatandaşlarına ait yerlere saldırıldı. Bunun için de Selanik’te Atatük’ün evine Rumlar tarafından bomba atıldığı iddia edildi. Kendi Gladyomuzun bir Türk’e yaptırdığı bu kışkırtıcı eylemden bir yıl evvel, bir İngiliz elçinin kendi ülkesine ‘Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin iyi ama kırılgan olduğu, Atatürk’ün evine yapılacak bir saldırının kaosa neden olabileceği’ şeklinde bir rapor gönerdiği de bilinmektedir. Yani, o olayda da İngiliz aklı ve İttihadçı Gladyo işbirliğinin izleri görülmektedir.
Başta Ermeniler olmak üzere tüm gayr-ı Müslüm vatandaşlarımızı etkileyen, 1942 Varlık Vergisi bir vergi uygulaması olarak lanse edilmiş; ama aslında tam bir gasp aracı olmuştur.
İnsanlar 15 gün içinde o ağır vergileri ödemek durumunda bırakıldılar. Malı olan malını ancak kelepir fiyatına satabildi, çünkü böyle zamanlarda toplumun sadece korku (itaat) damarları değil; çirkeflik damarları da ortaya çıkar. Tıpkı sıkılan bir bilekte damarın daha belirgin bir hale gelmesi gibi fırsatçılık zirve yapar! Bir önceki; ‘’Düşene Vuran Toplumdan, Herkese Vuran Topluma’’ başlıklı yazımızı hatırlayın! Bu dönemde, belirlenen sürede ‘vergisini’ ödeyemeyenler çalışma kamplarına gönderildiler. Bu kamplarda bazı yaşlı insanların öldükleri de söyleniyor.
Fırsatçılığın hortladığı, şartların zorlaştığı bu dönemde firmalar fiyatlarını arttırdılar ve böylece enflasyon şişti. Tüm halk da bundan etkilenmiş oldu. Bir de böyle kaos zamanları, kolay yoldan zengin olmak isteyen çevreler ve kişiler için fırsat zamanlarıdır. Olan hep sosyal pramidin en altındaki halka olur. Hem farklı motiflerle toplumu maniple eden liderlerin savaşını vererek canından ve malından olurlar, hem de kaos zamanı fırsatçılarının zulümleri yüzünden zor zamanlar geçirirler.
O dönemde Şükrü Saraçoğlu (CHP) hükümetinin kullandığı bazı söylemlere de bir göz atalım:
"Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz." Şimdi de 15 Temmuz çakma darbesi ardından Erdoğan’ın sarfettiği bazı ifadeleri hatırlayın: ‘Bu bize Allah’ın bir lütfu oldu’, ‘FETÖ’ye kanunlar kapsamında bir şey yapamıyorduk, normal şartlarda yapamadıklarımızı yapabiliyoruz artık!’ ‘Ne mahkemesi, teröristin mahkemesi mi olur.’ Sanırım bu benzerliklerdeki maksadım anlaşılmıştır.
Zaten AKP’nin son 15 yıllık eylemlerine baktığınızda kendi partici çevrelerini en hızlı yoldan zengin edip yeni bir yeşil sermaye oluşturmaya çalıştığını görüyoruz. Rakip olarak görülen başta Hizmet Hareketine ve kişilere bağlı tüm vakıf ve özel kurum ve kuruluşlara el konuldu, malları gasp edildi ve yüz binlerce masum insan hapishanelere dolduruldu. Üstelik bu sefer yapılan zulümlere ‘vergi’ gibi bir kılıf uydurma gereği bile görülmedi. İnsanlar kanundışı yöntemlerle, sadece Erdoğan’ın lafı üzerinden ‘terörist’ ve ‘hain’ ilan edildiler ve soygunlar böylece devlet terörü şeklinde işlenmeye başlandı. İster 1942 olsun, ister şimdiki talihsizlikler; olayların ardındaki Özel Harpçi Gladyotik akıl değişmediği için saçmalıklardan hiç kurtulamıyoruz. Bu noktayı, ‘’Cemaat Türkiye’yi Dava Manyağı Yaparsa’’ başlıklı yazımıza havale ederek, Saraçoğlu’nun diğer ifadeleriyle devam edelim.
"Bu memleket tarafından gösterilen misafirperverlikten faydalanarak zengin oldukları halde, ona karşı bu nazik anda vazifelerini yapmaktan kaçınacak kimseler hakkında bu kanun, bütün şiddetiyle uygulanacaktır.’’
"Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve laakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. (...) Biz ne sarayın, ne sermayenin, ne de sınıfların saltanatını istiyoruz. İstediğimiz sadece Türk milletinin hakimiyetidir."
Bugün Hizmet Hareketi’ne saldırılıp malları gasp edilirken ve AK Parti’nin 17-25 Aralık yolsuzluk dosyaları halkın gözü önünden kaçırılmaya çalışılırken kullanılan; ‘halkın olanı alıp halka veriyoruz’’, ‘’kanunlar dahilinde bunlara karşı bir şey yapamıyorduk’’, ‘’halkın zaferi’’, ‘’Yeni Türkiye’’, ‘’bizi kıskanıyorlar, iyiliğimizi istemiyorlar’’, ‘’hedef Erdoğan’’, ‘’faiz lobisi’’, ‘’kökü dışarıda hainler’’, ‘’sülükler’’ vb. şekillerdeki argümanları da bu gözle bir daha değerlendirin ve paralellikleri görün.
Böyle hatalarından ders al(a)mayan bozuk toplumlar, bizde olduğu gibi, benzer sorunları tekrar tekrar yaşarlar. Önceleri Ergenekon Örgütü eliyle 28 Şubat dönemi cinayetlerini, soygunlarını ve ekonomik krizlerini yaşadık. Şimdilerde ise Türkiye tarihinin belki de şimdiye kadar gördüğü en büyük hırsızlıkları ve gaspları yani AK Parti ve Erdoğan dönemi hırsızlıklarını yaşıyoruz.
Saraçoğlu hükümetinin, yeni (yandaş) burjuva sınıfı oluşturma ve toplumsal dokuyu etkileme kurnazlığı adına kullandığı toplumsal maniplasyon taktikleri ile, Ergenekon’un ‘laik rejim tehlikede’, ‘gerici-İran olmayacağız’ yaygaraları ve Erdoğan’ın ‘Yeni Türkiye’, ‘dış güçler’, ‘paralel devlet’, ‘FETÖ’ safsataları hep aynı şark kurnazlığı örnekleridirler. Yani bir hırsızlığı örtme çabası ve çuvalı halkın gözünden kaçırırken onlara seyrettirilen sihirbazlık maharetleridir tüm bu yaşananlar. Bunun siyasi karşılığı da ‘algı operasyonu’ veya ‘Psikolojik Harp Taktiği’dir.
6-7 Eylül 1955 hadiselerine geri dönelim. Bu talihsiz talan hadiseleri benzer çevrelerin etkisiyle hem de Demokrat Parti döneminde yaşandı. Bugün nasıl Gladyo, Hizmet Hareketi’ne karşı yaptığı tüm çirkefliklere AK Parti ve Erdoğan’ı alet ediyor, onların suç ve zaaflarını kullanıyorsa, o gün de Demokrat Parti’yi kullandığı çok açık. Zamanı geldiğinde de tüm suçlar Menderes’in boynuna asılan idam urganına takıldılar. Derin devletin olaylardaki organizatör rolü Menderes’in boynuna asılarak halka unutturuldu. Bu, elbette Demokrat Parti’nin hatalarını ve ihmallerini görmemek anlamına gelmez. Alet olmak da suçun ortağı olmaktır. Bugün Ergenekoncu Perinçek, açıkça; ‘Erdoğan bizim çizgimizde, ne dersek onu yapıyor’, ‘tasfiye listelerini biz verdik’, ‘bir sürü kaset dosyaları var’ vs. diyorsa, bunlar Erdoğan etrafında oluşan ve artık bir suç organizasyonuna dünüşmüş olan AK Partili kesimlerin suçlarını hafifletmez.
Özetle; her zaman söylediğim gibi, hatalarından ders al(a)mayan toplumlar ne terakki edebilirler ne de çürümüşlükten kurtulabilirler. Aynı hataların girdaplarında, aynı yılanlar tarafından sokulup dururlar. Amerikan toplumunun en beğendiğim yanlarından biri; belli dönemlerde hatalar yapsalar da, hatalarından ders alabilme konusunda bazı toplumsal ve hukuksal refleksler sergileyebilmeleridir.
Bizler İttihat ve Terakki döneminde yaşamaya başladığımız ve sonra onun uzantısı olan Gladyo ile de yaşamaya devam ettiğimiz sorunları artık knonik bir şekilde tekrar ve tekrar yaşamaya devam ediyoruz.
Umarım bir gün biz de daha şağlıklı bir toplum haline gelebilir, hatalarından ders çıkarmayı becerebilen bir kıvama gelebilir ve bu yönde gerekli olan birtakım onarıcı kaabiliyetleri geliştirebiliriz.
Ancak acı olan şu ki; bu reflekslerin gelişebilmesi yönünde belki de en ciddi faaliyetleri gerçekleştiren ve bu uğurda gerekli azmi sergileyen, en sistemli hareket olan Hizmet Hareketi’ni, yani en aktif ıslah edicisini, bugünlerde kudurmuşçasına bitirmeye çalışan ve bununla da ciddi zaman ve enerji kaybeden bir toplumuz aynı zamanda.
Bozuk bir toplumun bağrında hayat bulan, hırsız ve fitneci devlet anlayışı bütün hırsıyla ve gücüyle geleceğe ait tüm ümitlerimizi çalmaya ve kanımızı emmeye devam ediyor!
Bakalım gelecek yıllar, bu topraklara neler gösterecek!
Unutmayın!
Kutsal olan devlet değil; insanlığımız, adalet ve hakkaniyet ölçümüzdür! Geleceğimizin teminatı da devlet aygıtı değil; insanlarımızın kalitesidir.
Bu konu ile alaklı diğer bir yazımız:
Ganimet Diyerek Çalmak
Düşene Vuran Toplumdan, Herkese Vuran Topluma
Cemaat Türkiye’yi Dava Manyağı Yaparsa!
Etiketler:
1942,
6-7 Eylül,
AK Parti,
Cemaat,
Erdogan,
fitne,
Gladyo,
Hizmet Hareketi,
Ittihad ve Terakki,
Oktay Sinanoglu,
Ozel Harp,
Perincek,
Sukru Saracoglu,
toplum,
Turkculuk,
Varlik Vergisi
28 Eylül 2016 Çarşamba
DÜŞENE VURAN TOPLUMDAN, HERKESE VURAN TOPLUMA
Bu yazı 28 Eylül 2016 tarihinde Yeniyonum.com (Baz Haber) de yayınlanan köşe yazısıdır.
Tarihin,
olumsuz yönleriyle, hep tekerrür etmesinin temelinde de bu espri yatar. İhmal
edilen veya tedavi edilemeyen hastalıklar o toplumun bağrında tekrar
nüksederler. Bir nesil gider, ama arkadan gelenler de benzer zalimler,
despotlar, hırsızlar ve haysiyetsiz kişilikler tarafından yönetilmek zorunda
kalırlar. Hele bizimki gibi toplumlarda bunun olması için yeni bir neslin gelmesini
beklemeye bile gerek yoktur. Aynı nesiller, aynı yılanlar tarafından tekrar tekrar
sokulup dururlar da, hala düzelme yönünde hiçbir mesafe kat edemezler!
Efendimizin; ‘’Mü’min aynı delikten iki defa sokulmaz, ısırılmaz’’ şeklindeki
tavsiyesi o toplumda hiç özümsenmemiş gibidir adeta! Bir Batılı, bir karikatür
yaptı diye sokaklarda şiddet eylemleri yapan Müslümanlar, zaten bu sözün
gereğini yerine getiren bir maya tesis edebilmiş olsalardı şayet, bugün değerlerimize
hakaret etme cesaretini veya saygısızlığını kimse irtikab edemezdi.
Maya dedik,
onunla devam edelim. Mayasız yoğurt tutmaz derler! Bir milletin sağlıklı bir
toplum oluşturabilmesi için bir maya gerekir. Medeniyet geliştirebilmeyi
başarabilmiş her toplumda bu maya; temel ahlaki ve etik prensiplere dayalı bir
sistem geliştirebilme, temel hak ve özgürlüklere saygı duyma ve birlikte
yaşayabilme kültürü tesis edebilme yetenekleridir. Bu, maya hususiyeti taşıyan
kaabiliyetler toplumsal bilinç kabında; sabır, saygı ve azim harareti altında çoğalarak
bir kültür dokusu oluştururlar. Daha sonra da o kültürden yeni nesiller
yetişir, yine aynı koşullar altında.
Bizler bu
özelliklerimizi üç yüz yıldan fazla bir süredir kaybetmiş olan bir toplumuz.
Hatta öyleki;
bir mayadan yoğurt yapma konusu değil de, ‘bozuk sütten, bozuk kaymak olur’
esprisi bizi daha iyi tanımlar sanki. Evet! Toplumlar da süte benzerler. Zaman,
alttan kaynattıkça üstte kaymak birikir. İlk milletvekillerimizden Tahir
Efendi’nin bir sözünü mutlaka okumuşsunuzdur. Şöyle der; ‘’Bir şeyin altında ne
varsa kaymağı da o cinsten olur. Yoğurdun üstünde yoğurt kaymağı, sütün üstünde
süt kaymağı, şapın üstünde şap kaymağı bulunur.’’
Tam burada
Efendimizin, ‘’Nasıl olursanız, öyle
idare edilirsiniz’’ şeklindeki hadisini hatırlamamak mümkün değil. Hani,
Zalim Haccac’a da ders alır belki diye Hz. Ömer’in adaletini
hatırlattıklarında, onun; ‘’Sizler Ömer
zamanındaki insanlar olsaydınız, ben de Ömer olurdum’’ demesindeki yalın
gerçekliği de unutmamak gerekir.
Böyle bozulan
toplumlar, nefis girdaplarında yaşadıklarından; ilim, irfan ve vicdan
ekseninden kopup egonun, çıkarcılığın, hırsızlığın, adam kayırmacılığın,
şatafat ve lüksün, şımarıklığın, yalakalığın, iftiracılığın, hamasetin ve
şehvetin kaotik bireysellik çukurlarında başıboş gezinip dururlar. Böyle
bataklıklarda insana değer ve saygı ölçüleri yitirilmiş, birlikte yaşama azmi,
bilinci ve yeteneği de kaybedilmiştir. Her türlü korku bünyeyi sardığından,
yukarıda resmettiğim bütün hastalıklar ve daha da fazlası toplumsal bünyeyi
felç edip hareketsiz bırakmıştır. Ümitsizlik, aşağılık kompleksi, kimlik
sorunları, sürekli öfke ve eleştiri çamurları ile debelenip durulmaktadır
böylesi toplumlarda. Böyle bir toplumun fertlerini tek tek analiz etseniz büyük
çoğunluğunun ruh hastası olduğunu ve bünyelerini bir sürü fobyaların sardığını
görürsünüz. Cehalet şiarları olmuş, şarlatanlar baş tacı edilir hale gelmiş,
kabadayılık, yalakalık ve çıkarcılık geçer akçe olmuştur.
Alexis
Carrel, ‘’Bozuk karakterler kendilerini
hayata veremezler’’ der. İnsanlık rotasından çıkmış despotlardan tutun,
oradan hırsızlara, gaspçılara veya haksızlığı hak zanneden tüm insan
müsveddelerine bakın. Hepsi hayatın gerçekliğinden kopmuş, ya hırslarının, ya
enaniyetlerinin, ya kibirlerinin, ya da korkularının esiri olmuş; oralarda
mevzun birtakım boşlukları insanlara zulmederek ve onlara haksızlık ederek
doldurmaya çalışıyorlar.
Amerikalı
yazar Peggy Noonan da siyaset takıntısı olanlardan kaçının derken onların bu
yönlerine işaret eder sanki ve siyasetçilerin genellikle zeki ve ilginç
olduklarını ama doğalarında bir şey; bir delik, bir boşluk olduğundan ve onu
siyasetle kapatmaya çalıştıklarından bahseder. Yezid, Hitler, Mussolini, Lenin,
Stalin, Saddam, Kaddafi, Erdoğan ve daha bilmem kim varsa ekleyin listeye ve bu
çerçevede bir daha inceleyin onların hayatlarını ve eylemlerini.
Bediüzzman’ın
tesbitiyle devam edersek; bir aslan için bile aslında fıtri olan; ölü hayvan
bulup yemektir veya bir sürünün en zayıf, ölmek üzere olanına saldırmaktır.
Oysa denge bozulunca ki, bunun nedenlerini başka bir yazıda ele alırız, aslan
bir ceylanın bebeğine bile gayr-ı fıtri bir şekilde musallat olur. İnsanlar ve
liderler için de fıtri olan; adaletle, en azından, hakkaniyet ve ahlak
sınırları içerisinde iş görmektir. Bunu aşan liderler insanlık rotasından,
hayatın; o Carrel’in de işaret ettiği gerçekliğinden, benimse fıtrilikle ifade
etmeyi tercih ettiğim, dengesinden kaymışlardır. Böyleleri aslında ne
sahip oldukları liderliğin, ne devşirdikleri gücün, ne de elde ettikleri maddi
kazanımların bir hayrını görürler. Saddam ve Kaddafi’nin yağmalanan sarayları,
diğerlerininse bugün bile küfredilen itibarları yeterince aydınlatıcı olur bu
noktada sanırım.
Normal
insanlar için de bozuk karakter, aynı şekilde onları hayatın özünden koparır.
Her sahtekarlık, her yalan, her hırs, her öfke bir sonrakini doğurur ve insanı
korkuların, ümitsizliklerin, geçici anlık hazların girdabına hapseder. İslamın
özünden uzak, kültürel yanlışlıklar ve bid’atlarla yoğun, yüzeysel bir dindarlık
yaşayan insanlar için de böyledir bu. Vahyin ruhuyla aydınlanmış o
gerçeklikten kopuk olarak, şekilciliğin ağlarında çırpına çırpına yaşarlar
dinlerini. Böylece vicdanları yorulur. Aynı anda cehalete de maruz
kaldıklarından, basiret gözleri de kör olur. Her türlü haksızlığı irtikab
ettikleri halde içine hapsoldukları yüzeysel din anlayışının ifrat-tefrit
sarkacında sallanarak hayata ve dine tutunurlar.
Bu tür, bozuk
ve tefessüh etmiş, çürümüş insanların tesis ettikleri toplumlar da aynı durumdadırlar.
Onlar da hayatın gerçeklerinden kopmuş; medeni bir çizgide birlik, beraberlik,
karşılıklı sevgi ve saygı, adalet, hakkaniyet ve ahlak ekseninde bir yaşam
kaabiliyetlerini yitirmişlerdir. Onların fıtri olan çizgiden kopmaları da bu
şekilde olur.
Tüm buraya
kadar anlatmak istediklerimi bir daha gözden geçirin ve bizim toplumumuza bu
gözlükle yeniden bakın. Birbirinden nefret eden, ötekileştiren, birbirine
duygusal ve fiziksel tacizler uygulayan, kibirli, lüks ve rahat düşkünü,
fırsatçı, yalaka ve çıkarcı bir toplum olduk. Siz, bilumum hastalıkları da
ekleyebilirsiniz buna. Çocukluğumdan beri insanların içinde vakit geçiren
mesleklerde çalıştım. Toplumun her kesimiyle irtibatım oldu. Bu gözlemleri
kitabi olarak yazmıyorum.
Konuyu
yazının başlığı bağlamında daraltıp devam ettireyim.
Bizler
yukarıda sıraladığım hastalıklarımız ve zaaflarımızdan ötürü hep düşene vuran
bir toplum olduk. Sadece bizden olmayanları değil, zayıfı da hep ezdik, hor ve
hakir gördük. Çocukluğumun ilk anıları mahallemizde, hem de koca koca adamlar
tarafından, hep aşağılanan, alay edilen özürlü insanların hallerine acıdığım
tecrübelerle doludur. Sonra buna fakir ve düşmüş durumda olan insanların
gördükleri muameleler de eklendi. Ardından hemşehricilik, sınıfçılık,
çıkarcılık ve yalakalık ekseninde yaşadığım tecrübeler geldi. Kadınların,
özellikle de zor durumlara maruz kalmış olanlarının, toplum gözündeki konumları
eklendi buna sonra. Daha elit kesimlerle muhatap olmaya başladığımdaysa bu
sefer onların toplumun geri kalanına karşı olan bakışlarındaki yanlışlıklarla
tanıştım.
Zamanla bir
çok arkadaşlığın, dostluğun ve komşuluğun hatta akrabalığın çıkarlar tükenene
veya bencillik, rahatseverlik sınırlarına dayanana kadar sürdüklerini gördüm.
İnsanların birbirlerini ufak tefek şeyler ve hırslar yüzünden nasıl
sattıklarını ve bunu yaparken vicdanlarını, o kıt ama kendini kurnaz sanan
zekalarıyla, nasıl bastırdıklarını müşahade ettim. Bunu yaparken dini
argümanlara sığınan veya bacak bacak üstüne atarak kibirli tavırlarla çok
çağdaş ve eğitimli bir insanmış taklitleri yapanlara karşı ise hep özel bir
tiksinti ve acıma hissi duydum.
Eğitimli,
eğitimsiz, fakir, zengin, halk, siyasetçi… Hangi kesimden olursa olsun,
hırsızlık ve haksızlık yapan, başkalarını ezen insanların hallerini sürekli
analiz etmeye çalıştım.
Evet! Biz hep
düşene ve düşmüşe zulmeden bir toplum olduk. Bunları yaparken de, belki ayetin de
işaretiyle, aslında kendimize zulmediyorduk. Çünkü böyle bozuk insanlar olarak,
az önce işaret ettiğim gibi, bir yandan hayatın özünden kopuyorduk diğer yandan
da, en başta resmettiğim bozuk süt misali, kendimiz gibi bozuk ve karakter
yoksunu insanları başımıza tac etmeye başlıyorduk. Böylece bozuk bir kısır
döngünün içine kendimizi hapsediyorduk ve bu nedenle de zulümler hep yeni zulümleri
doğuruyorlardı.
Şimdilerde ise daha kötü bir noktaya
geldik. Artık sadece düşene vuran değil, herkese vuran bir toplum olma
noktasına doğru ilerliyoruz.
Özellikle Erdoğan ve AK Parti’nin ülkeyi getirdikleri nokta bir çıldırmışlık
hali adeta. Herkes birbirini boğazlamaya, gammazlamaya, malını gasp etmeye,
hakaret etmeye hazır ve bunu yapıyor da. Eskiden en azından benzer kesimler
arasında biraz anlayış ve muahbbet vardı. Erdoğan ile toplumun iskeleti olan
muhafazakar, dindar kesimler bile duygusal bir felce uğratıldılar. Toplumu
özetleyen tek duygu ‘nefret’ artık. Yüzbinlerce insanın malına ve özgürlüğüne
el konuluyor ve herkes susuyor. Daha da kötüsü, bunu fırsat bilerek, acaba
ganimetten bize ne düşer, devlette boşalan yerlere nasıl yerleşiriz, bu karambolde
daha çok nasıl çalarız, bizim kadrolarımızı nasıl yerleştiririz diyenlerle ve
benzeri hırslar ve beklentilerle geçiyor günler. Müslüman müslümana kudurmuş
bir köpek hırsıyla saldırıyor! Sırf bir adamın siyasi hırsları ve artık çuvala
sığmayan hırsızlık mızrağının üzerini örtme adına yapılıyor tüm bunlar ve ‘Yeni
Türkiye’, ‘Halife’ yalanlarıyla örtülüyor üstleri.
Aslında bu
yazıyı daha sonra yazmayı planlıyordum. Ancak, geçen gün gördüğüm bir gazete
haberi üzerine şimdi yazmaya karar verdim. Kirasını ödeyemeyip eşyalarıyla sokağa
atılan bir insan kalp krizi geçirip ölüyor ve diğer insanlarsa onun eşyalarını
yağmalıyorlar. ‘Müslüman’ bir ülkede oluyor tüm bunlar. 1999 depreminde enkaz
yığınlarının altında, çalınacak altın arayan bir halka ve yapılan yardımları evlerine
taşıyan devlet erkanına sahip bir ülke bu. 6-7 Eylül olaylarında Rum
vatandaşlarının malları gaspedilirken oturup seyreden dünkü halk ve yüzbinlerce
Hizmet mensubu masum insanın malları, mülkleri, iş yerleri ve özgürlükleri
gaspedilirken oturup seyreden; hatta bunlara ‘ganimet’ ve ‘oh olsun’ diyen de bugunkü
aynı halk…
Gerçek ıslah
edicilerine zulmeden böyle toplumlar, tıpkı Kur’an’da bahsi geçen ve Peygamberlerine
isyan edip onları öldüren topluluklar gibi, ya kendi kendilerini yok ederler ya
da İlahi adalet kılıcı ile cezalarını bulurlar. O da genelde, ayetle işaret
buyurulduğu gibi, başka bir zalimin zulmüdür genellikle…
Konu ile
ilgili diğer bazı yazılarımız:
Etiketler:
6-7 Eylül,
AK Parti,
Alexis Carrell,
Bediuzzaman,
Cemaat,
Erdogan,
Hizmet,
maya,
Peggy Noonan,
siyaset,
sut,
toplum
8 Eylül 2016 Perşembe
GANİMET DİYEREK ÇALMAK
Bu yazı 8 Eylül 2016 tarihinde Yeniyön.tv (Baz Haber) de yayınlanan köşe yazısıdır.
Ülkemiz tarihinin insanlık adına en karanlık ve utanç verici
günlerini yaşıyoruz. Bir adamın hedef göstermesi ile birlikte bütün ülke
transa geçmiş gibi çıldırmışcasına kendi insanının üzerine saldırıyor.
Kanuna saygı yok, hukuk ve adalet kavramları ayaklar altında. Akıl ve
vicdan; zan, iftira, hamaset ve fırsatçılık duygularına teslim olmuş
durumda. ‘FETÖ’ denilerek masum insanlar hapse atılıyor ve mallarına
adaletsiz bir şekilde ‘ganimet’ denilerek el konuluyor. En acı veren
tarafı da tüm devlet aygıtının bu işe alet ve ortak edilmesi.
Türkiye daha önce de açık veya gizli şekillerde devlet aygıtından destek alarak yapılan toplu gasp olaylarına tanık olmuştu. 1942 yılının Varlık Vergisi, kelimenin tam anlamıyla bir gasp soygunu idi. İkinci Dünya Savaşı öncesi dünyanın üzerine çöken kara bulutlar insanların karakterini bozuyor, vicdanları köreltiyor, güç sahiplerini de zehirlemeye devam ediyordu. İngilizlerin sinsi ve kardeşi kardeşe, alt kimliği alt kimliğe dövdürme taktikleri başarı ile her yerde uygulanmaya devam ediyordu. Türkiye de bu maniplasyonlara aç; fırsatçı ve ezik politikacıların, derin Gladyoların güdümünde bir ülke olduğundan bu vetireden fazlasıyla payını alıyordu.
İlimden, ahlaktan, evrensel değerlerden, vicdandan yoksun, kırık dökük bir insanlık çizgisinde ilerleyen Türkiye insanı, ki bu cümleler neredeyse son yüzyılımızı özetliyor, bu etrafa yayılan zehirlerden kolayca etkileniyordu. Varlık Vergisi bahane edilerek yabancı uyrukluların hatta köylülerin mallarına, derecesine ve şekline göre, el konuluyor, üzerlerine ‘çökülüyordu.’ Devlet görünüşte bahaneler üretiyor, konuya politik, ideolojik kısaca iş görecek ve halkı inandıracak her ne malzeme varsa kullanıyordu. Fakat gerçekte olan şey bir güç devşirme, konum sağlamlaştırma, güç dengelerini lehine çevirme ve en önemlisi de kendi burjuva sınıfını oluşturma amacını güdüyordu.
Evet! Köylünün bile malına el konularak bu güç oluşumuna destek veren bir kesim rahat ettiriliyor, yabancıların mallarına ve ticarethanelerine el konularak da servet yeni bir burjuva adayı, partici bir kesime aktarılıyor; onların kolay yoldan zenginleşmesi sağlanmaya çalışılıyordu. Onlara göre bu ‘ulusal’ olabilmenin bir gerekliliğiydi. Eğer toplumun kalanı da zengin olsaydı veya o zaman da bugünün Hizmet Hareketi gibi bir oluşum bulunsaydı, bir bahane bulunur ve onların mallarına da el konulurdu. Rahmetli anannem, İnönü döneminde henüz küçük bir çocukken köylerine gelen jandarmanın 10 çuval hasattan dokuzuna nasıl el koyduğunu ve şehre kadar da onlara nasıl taşıttığını anlatırdı bize. Bu malların CHP tarafından asker ailelerine dağıtıldığını da söylerdi.
1945 yılı da devlet destekli bir gladyo operasyonuna şahit olmuştu. İçlerinde Süleyman Demirel ve İlhan Selçuk gibi isimlerin de olduğu, çoğunluğu turancı ve İslamcı denilen gençler ‘’Allah, Allah’’ diyerek, ‘’Kömünistlere ölüm’’ diyerek Tan gazetesini bastılar. Henüz Celal Bayar ve Mendereslerin CHP’den yeni ayrıldıkları günlerdi. Belli ki kendini devletin sahibi zanneden derin gladyo (Özel Harp eliyle) yeni bir toplumsal ajitasyon planlamış ve ahtopotun elverişli bir kolu ile de siyasi bir maniplasyona girişmişti.
Aynı Gladyo benzer olayları Varlık Vergisi döneminde 1955 yılının 6-7 Eylül olayları sırasında yaşatmıştı ülkeye. Bu tarihte Özel Harbin, ki bu eski MGK genel sekreterliği yapan Sabri Yirmibeşoğlu tarafından itiraf edilmiştir, planlaması ve kışkırtması ile gaza getirilen kitleler sokaklara döküldüler. ‘Rumlar, Atatürk’ün Selanik’teki evini bombaladılar’ denilerek kandırılan, ajite edilen ve örgütlenen insanları sokaklara dökerek yine yabancı uyruklu ama daha çok Rum olan vatandaşlarımızın üzerlerine saldırttılar. Evlere, kiliselere, iş yerlerine ve mezarlara saldırıldı. Mezarlardaki kemikler bile etraflara saçıldı. Resmi rakamlara göre 70 ama belki de 400’e yakın kıza tecavüz edildi. Kimbilir belki o insanlara da şimdilerde olduğu gibi ‘Ya Allah, Bismillah, Allahu Ekber’ veya benzeri naralar attırılmıştır. Şimdilik bildiğimiz ‘’Kıbrıs Türklerindir!’’ sloganları eşliğinde yaşandığı tüm rezaletin.
Tan olaylarının katılımcısı Demirel gibi isimlerin sonradan parladığını biliyoruz. 6-7 Eylül olaylarını ateşleyen olayın müsebbibi, Atatürk’ün evinin bahçesine bomba attığı iddia edilen Türk öğrencinin de sonradan istihbaratçı ve vali yapıldığını biliyoruz.
Kısaca, Özel Harp’in tetiğe basmasıyla belli ajanlar veya kullanışlı guruplar harekete geçirilmiş ve kitleler yönlendirmişti. Aynı stratejiler sonraki yıllarda, 1980 darbesinde kardeşin kardeşi öldürdüğü günlerde de başarıyla uygulanmıştı.
Şimdilerde de değişen pek bir şey yok. Tıpkı 6-7 Eylül olayları gibi; önceden hazırlandığı ve başarısızlığa programlandığı açık olan bir ‘darbe’ teşebbüsü, adalet mekanizması es geçilerek Erdoğan ve AK Parti hükümetinin hedef göstermeleri sonucu toplumsal bir cadı avına dönüştürüldü. 6-7 Eylül, ekonomik gücün yeni ve ‘ulusal’ bir güce aktarılması ve Kıbrıs sorunu üzerinden toplumsal zihnin dizayn edilmesi çabaları ise, 15 temmuz darbe senaryosu da ekonomik ve bürokratik-siyasi gücün tekrar ‘’ulusalcılaşması’’ ve toplum zihninin korku ve dehşet saçılmak suretiyle bu dizayna hazırlanması hadisesidir. Erdoğanlı AK Parti her ne kadar süreçten güç devşirmeye çalışıp tabanını İslamcı motifli ‘’Yeni Türkiye’’ dizaynı olarak satmaya çalışsa da olayın gerçek beyni yukarıda işaret ettiğim Özel Harp zekası ve hırsıdır. Tüm pis emellerini; kullanışlı ve bu kirli ilişkiye mahkum olan AKP liderliği üzerinden gerçekleştirmektedir sadece.
İşte bu süreç de büyük gaspların ve hak ihlallerinin yaşandığı bir sonuç doğurdu. Darbe bahane edilerek binlerce ticaret işletmesi ve fabrikaya malları ile birlikte el konuldu ve belli çevrelere peşkeş çekildi. Veya en güçlü rekabet bertaraf edilip partici bir kesimin önü açılmış oldu. Binlerce okula el konuldu. Yandaşlara peşkeş çektikleri halde tabelalara ‘’milletin malı milletin hizmetinde’’ ifadesi yazıldı. Darbenin hemen ardından ‘bu Allah’ın bir lütfu’ denilip başlanıldı soygunlara. "Bunların kökünü kazıyacağız, şu anda inlerine girdik. İşgalcileri hukuk içerisinde temizliyoruz. Listeler önceden vardı ama hukuk kuralları içinde bir şey yapamıyorduk’’ denildi sonra. Amacı şüpheli (muhtemelen Özel Harbe çalışan) bir ‘din adamı’ çıkıp ‘’Bunların mallarının hayrını görün, 15 üniversite sizin, hastaneler sizin, 1000 tane okulun hayrını görün, tepe tepe kullanın.. Afiyet olsun, hakkınızdır, ganimettir, ganimet’’ diyebildi ve önündeki kalabalık da bunu alkışladı. Zaten uzunca bir süredir bazı cemaatlerden ve tarikatlarden insanlar hem de darbeden çok önce çat kapı şekilde Hizmet Hareketine ait okullara gidiyorlar ve burası bizim olacak, o yüzden gezmeye geldik diyorlardı. Bazı önde gelen AK Partililer de gasp edilen Hizmet kurumları önünde resimler çektiriyorlar ve Twitter hesaplarına ‘’Elhamdülillah’’ yazarak ‘’ganimeti’’ kutluyorlardı. Onların eşleri de ganimettir diyen İŞİD zihniyetli partililer bile çıktı. Böyle bir gasp; kanlı mücadelelere sahne olan 12 Eylül darbesi döneminde bile yaşanmamıştı. Özel Harp tarafından toplumdaki 6-7 Eylül ruhu daha iğrenç ve etraflı bir şekilde hayata geçirilmiş oldu tekrardan. Bizzat anlatılan hadiselerden biliyorum. Bir kuyumcunun dükkanını basan polisler tutanaksız bir şekilde bütün malları alıp götürmüşler. Hizmet Hareketinden bir tüccara borcu olan partili bazı iş adamları, ‘artık borçlarımızı ödemeye gerek yok, savaş yaptık ve kazandık, bu artık ganimet’ diyorlarmış. Hırsızlık ve hırsızlığın vicdanlara ‘ganimet’ denilerek yedirilmesi işte bu boyutlarda tecelli ediyor.
Üstelik bu sefer gayrımüslimler değil, toplumun her kesimini ortak bir ideal etrafında birleştirmeyi başarmış olan Müslüman ve dindar bir Hareketin mallarına ve haklarına saldırılıyor, başka ‘dindarlar’ ve masum insanlar hapse atılıyorlar. Hem de on binlercesiyle… 6-7 Eylül için devlet 60 milyon lira tazminat ödemek zorunda kalmıştı. Şimdiki iğrençliğin ve yüz karası uygulamaların hukuki boyutunu ‘’Cemaat, Türkiye’yi Dava Manyağı Yaparsa!’’ başlıklı yazımda ele almıştım.
Evet, bugün Hizmet Hareketine karşı yönlendirilen gasp eylemi Türkiye tarihinin hatta Türk tarihinin en yüz karartıcı hadisesi olmaya adaydır. Toplum, dini motifler kullanılarak ‘’ganimet’’ denilerek iyice hırsız, gaspçı, hamasi bir çizgiye çekilmekte; kalan son ahlak kırıntıları da yok edilmektedir. Anadolu halkının harcı olan birlikte yaşama ve komşuya, insana saygı eksenli kaabiliyetler dinamitlenmektedir. Bunun daha büyük ve acı sonuçları olacaktır. Yazılarımda konunun bu toplumsal boyutunu değişik yönleriyle sürekli irdeliyorum.
Sonuç itibarıyla; darbe de yalan, paralel safsatası da yalan, ‘FETÖ’ de yalan, ‘Yeni Türkiye’ idealleri de yalan…
Gerçek olan tek şey; 17-25 Aralıkta ortalığa saçılan devasa boyuttaki kirlenmenin, hırsızlıkların, rüşvetlerin, yolsuzlukların ve para aklamaların üzerlerini örtme gayretleri ve bu uğurda verilen adaleti felç etme mücadelesi… Ayrıca, halkın dini duyguları sömürülerek bir siyasi illüzyona uğratılması… Tek cümleyle; hırsızlık sisteminin devam ve idamesi… Buna engel olarak algılanan Hizmet Hareketi’nin bu nedenle bitirilmesinin gerekliliği…
Herbert, ‘’Bana bir yalancı göster, sana bir hırsız göstereyim’’ derken ne kadar da haklıdır değil mi? Tarihimizin en büyük yalanına şahit oluyoruz bizler de. Hırsızların, yolsuzların güdümünde bir ülke olduk artık. Goethe’yi hatırlıyorum bu noktada hemen. ‘’Küçük hırsızları asıp yok ederler. Büyükleri çok ilerlemiştir, ülkeyi ve sarayı yönetiyorlar’’ der o da.
Demek ülkenin mayası bu kadar bozulmuş olmalı ki, toplum bu tür suçları bırak izlemek, artık alkışlar bir hale gelmiş durumda. O da yetmezmiş gibi, vicdanını dini bir kavram olan ‘ganimet’ ifadesiyle közleyip o hırsızlıktan nemalanmak için salya akıtıyor; fırsat kolluyor artık halk. Kalanı da bana dokunmasın da önemli değil hali içerisinde. Lübnan kökenli Amerikalı sanatçı ve şair Halil Cibran ile bitireyim o zaman.
‘’Nasıl ki yaprak; ancak bütün ağacın sessiz bilgisi ve isteği olmadan sararmazsa, suç işleyen de topunuzun gizli isteği olmadan, o suçu işleyemez.’’
Kendilerini düzelt(e)meyen toplumlar acı bir akıbete hazır olmalıdırlar. Toplumsal akıbet ve çöküş saati geri saymaya devam ediyor!
Türkiye daha önce de açık veya gizli şekillerde devlet aygıtından destek alarak yapılan toplu gasp olaylarına tanık olmuştu. 1942 yılının Varlık Vergisi, kelimenin tam anlamıyla bir gasp soygunu idi. İkinci Dünya Savaşı öncesi dünyanın üzerine çöken kara bulutlar insanların karakterini bozuyor, vicdanları köreltiyor, güç sahiplerini de zehirlemeye devam ediyordu. İngilizlerin sinsi ve kardeşi kardeşe, alt kimliği alt kimliğe dövdürme taktikleri başarı ile her yerde uygulanmaya devam ediyordu. Türkiye de bu maniplasyonlara aç; fırsatçı ve ezik politikacıların, derin Gladyoların güdümünde bir ülke olduğundan bu vetireden fazlasıyla payını alıyordu.
İlimden, ahlaktan, evrensel değerlerden, vicdandan yoksun, kırık dökük bir insanlık çizgisinde ilerleyen Türkiye insanı, ki bu cümleler neredeyse son yüzyılımızı özetliyor, bu etrafa yayılan zehirlerden kolayca etkileniyordu. Varlık Vergisi bahane edilerek yabancı uyrukluların hatta köylülerin mallarına, derecesine ve şekline göre, el konuluyor, üzerlerine ‘çökülüyordu.’ Devlet görünüşte bahaneler üretiyor, konuya politik, ideolojik kısaca iş görecek ve halkı inandıracak her ne malzeme varsa kullanıyordu. Fakat gerçekte olan şey bir güç devşirme, konum sağlamlaştırma, güç dengelerini lehine çevirme ve en önemlisi de kendi burjuva sınıfını oluşturma amacını güdüyordu.
Evet! Köylünün bile malına el konularak bu güç oluşumuna destek veren bir kesim rahat ettiriliyor, yabancıların mallarına ve ticarethanelerine el konularak da servet yeni bir burjuva adayı, partici bir kesime aktarılıyor; onların kolay yoldan zenginleşmesi sağlanmaya çalışılıyordu. Onlara göre bu ‘ulusal’ olabilmenin bir gerekliliğiydi. Eğer toplumun kalanı da zengin olsaydı veya o zaman da bugünün Hizmet Hareketi gibi bir oluşum bulunsaydı, bir bahane bulunur ve onların mallarına da el konulurdu. Rahmetli anannem, İnönü döneminde henüz küçük bir çocukken köylerine gelen jandarmanın 10 çuval hasattan dokuzuna nasıl el koyduğunu ve şehre kadar da onlara nasıl taşıttığını anlatırdı bize. Bu malların CHP tarafından asker ailelerine dağıtıldığını da söylerdi.
1945 yılı da devlet destekli bir gladyo operasyonuna şahit olmuştu. İçlerinde Süleyman Demirel ve İlhan Selçuk gibi isimlerin de olduğu, çoğunluğu turancı ve İslamcı denilen gençler ‘’Allah, Allah’’ diyerek, ‘’Kömünistlere ölüm’’ diyerek Tan gazetesini bastılar. Henüz Celal Bayar ve Mendereslerin CHP’den yeni ayrıldıkları günlerdi. Belli ki kendini devletin sahibi zanneden derin gladyo (Özel Harp eliyle) yeni bir toplumsal ajitasyon planlamış ve ahtopotun elverişli bir kolu ile de siyasi bir maniplasyona girişmişti.
Aynı Gladyo benzer olayları Varlık Vergisi döneminde 1955 yılının 6-7 Eylül olayları sırasında yaşatmıştı ülkeye. Bu tarihte Özel Harbin, ki bu eski MGK genel sekreterliği yapan Sabri Yirmibeşoğlu tarafından itiraf edilmiştir, planlaması ve kışkırtması ile gaza getirilen kitleler sokaklara döküldüler. ‘Rumlar, Atatürk’ün Selanik’teki evini bombaladılar’ denilerek kandırılan, ajite edilen ve örgütlenen insanları sokaklara dökerek yine yabancı uyruklu ama daha çok Rum olan vatandaşlarımızın üzerlerine saldırttılar. Evlere, kiliselere, iş yerlerine ve mezarlara saldırıldı. Mezarlardaki kemikler bile etraflara saçıldı. Resmi rakamlara göre 70 ama belki de 400’e yakın kıza tecavüz edildi. Kimbilir belki o insanlara da şimdilerde olduğu gibi ‘Ya Allah, Bismillah, Allahu Ekber’ veya benzeri naralar attırılmıştır. Şimdilik bildiğimiz ‘’Kıbrıs Türklerindir!’’ sloganları eşliğinde yaşandığı tüm rezaletin.
Tan olaylarının katılımcısı Demirel gibi isimlerin sonradan parladığını biliyoruz. 6-7 Eylül olaylarını ateşleyen olayın müsebbibi, Atatürk’ün evinin bahçesine bomba attığı iddia edilen Türk öğrencinin de sonradan istihbaratçı ve vali yapıldığını biliyoruz.
Kısaca, Özel Harp’in tetiğe basmasıyla belli ajanlar veya kullanışlı guruplar harekete geçirilmiş ve kitleler yönlendirmişti. Aynı stratejiler sonraki yıllarda, 1980 darbesinde kardeşin kardeşi öldürdüğü günlerde de başarıyla uygulanmıştı.
Şimdilerde de değişen pek bir şey yok. Tıpkı 6-7 Eylül olayları gibi; önceden hazırlandığı ve başarısızlığa programlandığı açık olan bir ‘darbe’ teşebbüsü, adalet mekanizması es geçilerek Erdoğan ve AK Parti hükümetinin hedef göstermeleri sonucu toplumsal bir cadı avına dönüştürüldü. 6-7 Eylül, ekonomik gücün yeni ve ‘ulusal’ bir güce aktarılması ve Kıbrıs sorunu üzerinden toplumsal zihnin dizayn edilmesi çabaları ise, 15 temmuz darbe senaryosu da ekonomik ve bürokratik-siyasi gücün tekrar ‘’ulusalcılaşması’’ ve toplum zihninin korku ve dehşet saçılmak suretiyle bu dizayna hazırlanması hadisesidir. Erdoğanlı AK Parti her ne kadar süreçten güç devşirmeye çalışıp tabanını İslamcı motifli ‘’Yeni Türkiye’’ dizaynı olarak satmaya çalışsa da olayın gerçek beyni yukarıda işaret ettiğim Özel Harp zekası ve hırsıdır. Tüm pis emellerini; kullanışlı ve bu kirli ilişkiye mahkum olan AKP liderliği üzerinden gerçekleştirmektedir sadece.
İşte bu süreç de büyük gaspların ve hak ihlallerinin yaşandığı bir sonuç doğurdu. Darbe bahane edilerek binlerce ticaret işletmesi ve fabrikaya malları ile birlikte el konuldu ve belli çevrelere peşkeş çekildi. Veya en güçlü rekabet bertaraf edilip partici bir kesimin önü açılmış oldu. Binlerce okula el konuldu. Yandaşlara peşkeş çektikleri halde tabelalara ‘’milletin malı milletin hizmetinde’’ ifadesi yazıldı. Darbenin hemen ardından ‘bu Allah’ın bir lütfu’ denilip başlanıldı soygunlara. "Bunların kökünü kazıyacağız, şu anda inlerine girdik. İşgalcileri hukuk içerisinde temizliyoruz. Listeler önceden vardı ama hukuk kuralları içinde bir şey yapamıyorduk’’ denildi sonra. Amacı şüpheli (muhtemelen Özel Harbe çalışan) bir ‘din adamı’ çıkıp ‘’Bunların mallarının hayrını görün, 15 üniversite sizin, hastaneler sizin, 1000 tane okulun hayrını görün, tepe tepe kullanın.. Afiyet olsun, hakkınızdır, ganimettir, ganimet’’ diyebildi ve önündeki kalabalık da bunu alkışladı. Zaten uzunca bir süredir bazı cemaatlerden ve tarikatlarden insanlar hem de darbeden çok önce çat kapı şekilde Hizmet Hareketine ait okullara gidiyorlar ve burası bizim olacak, o yüzden gezmeye geldik diyorlardı. Bazı önde gelen AK Partililer de gasp edilen Hizmet kurumları önünde resimler çektiriyorlar ve Twitter hesaplarına ‘’Elhamdülillah’’ yazarak ‘’ganimeti’’ kutluyorlardı. Onların eşleri de ganimettir diyen İŞİD zihniyetli partililer bile çıktı. Böyle bir gasp; kanlı mücadelelere sahne olan 12 Eylül darbesi döneminde bile yaşanmamıştı. Özel Harp tarafından toplumdaki 6-7 Eylül ruhu daha iğrenç ve etraflı bir şekilde hayata geçirilmiş oldu tekrardan. Bizzat anlatılan hadiselerden biliyorum. Bir kuyumcunun dükkanını basan polisler tutanaksız bir şekilde bütün malları alıp götürmüşler. Hizmet Hareketinden bir tüccara borcu olan partili bazı iş adamları, ‘artık borçlarımızı ödemeye gerek yok, savaş yaptık ve kazandık, bu artık ganimet’ diyorlarmış. Hırsızlık ve hırsızlığın vicdanlara ‘ganimet’ denilerek yedirilmesi işte bu boyutlarda tecelli ediyor.
Üstelik bu sefer gayrımüslimler değil, toplumun her kesimini ortak bir ideal etrafında birleştirmeyi başarmış olan Müslüman ve dindar bir Hareketin mallarına ve haklarına saldırılıyor, başka ‘dindarlar’ ve masum insanlar hapse atılıyorlar. Hem de on binlercesiyle… 6-7 Eylül için devlet 60 milyon lira tazminat ödemek zorunda kalmıştı. Şimdiki iğrençliğin ve yüz karası uygulamaların hukuki boyutunu ‘’Cemaat, Türkiye’yi Dava Manyağı Yaparsa!’’ başlıklı yazımda ele almıştım.
Evet, bugün Hizmet Hareketine karşı yönlendirilen gasp eylemi Türkiye tarihinin hatta Türk tarihinin en yüz karartıcı hadisesi olmaya adaydır. Toplum, dini motifler kullanılarak ‘’ganimet’’ denilerek iyice hırsız, gaspçı, hamasi bir çizgiye çekilmekte; kalan son ahlak kırıntıları da yok edilmektedir. Anadolu halkının harcı olan birlikte yaşama ve komşuya, insana saygı eksenli kaabiliyetler dinamitlenmektedir. Bunun daha büyük ve acı sonuçları olacaktır. Yazılarımda konunun bu toplumsal boyutunu değişik yönleriyle sürekli irdeliyorum.
Sonuç itibarıyla; darbe de yalan, paralel safsatası da yalan, ‘FETÖ’ de yalan, ‘Yeni Türkiye’ idealleri de yalan…
Gerçek olan tek şey; 17-25 Aralıkta ortalığa saçılan devasa boyuttaki kirlenmenin, hırsızlıkların, rüşvetlerin, yolsuzlukların ve para aklamaların üzerlerini örtme gayretleri ve bu uğurda verilen adaleti felç etme mücadelesi… Ayrıca, halkın dini duyguları sömürülerek bir siyasi illüzyona uğratılması… Tek cümleyle; hırsızlık sisteminin devam ve idamesi… Buna engel olarak algılanan Hizmet Hareketi’nin bu nedenle bitirilmesinin gerekliliği…
Herbert, ‘’Bana bir yalancı göster, sana bir hırsız göstereyim’’ derken ne kadar da haklıdır değil mi? Tarihimizin en büyük yalanına şahit oluyoruz bizler de. Hırsızların, yolsuzların güdümünde bir ülke olduk artık. Goethe’yi hatırlıyorum bu noktada hemen. ‘’Küçük hırsızları asıp yok ederler. Büyükleri çok ilerlemiştir, ülkeyi ve sarayı yönetiyorlar’’ der o da.
Demek ülkenin mayası bu kadar bozulmuş olmalı ki, toplum bu tür suçları bırak izlemek, artık alkışlar bir hale gelmiş durumda. O da yetmezmiş gibi, vicdanını dini bir kavram olan ‘ganimet’ ifadesiyle közleyip o hırsızlıktan nemalanmak için salya akıtıyor; fırsat kolluyor artık halk. Kalanı da bana dokunmasın da önemli değil hali içerisinde. Lübnan kökenli Amerikalı sanatçı ve şair Halil Cibran ile bitireyim o zaman.
‘’Nasıl ki yaprak; ancak bütün ağacın sessiz bilgisi ve isteği olmadan sararmazsa, suç işleyen de topunuzun gizli isteği olmadan, o suçu işleyemez.’’
Kendilerini düzelt(e)meyen toplumlar acı bir akıbete hazır olmalıdırlar. Toplumsal akıbet ve çöküş saati geri saymaya devam ediyor!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)