Bu yazı 12 Nisan 2012 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesinde yayınlanmıştır.
Günümüz Türkiyesi’nde belli konuları tartışmak, bu kültür henüz tam olarak yerleşmediği için, çok zor. Hatta bunları sadece tartışmaya açmak bile cesaret gerektiriyor çoğu kez.
Böyle durumlarda ya hükümet tarafından eleştiriniz görülmüyor ya da tepki görüyor, ya muhalefetin hıncına uğruyor, ya nankörlükle, ya da fitne çıkarmakla suçlanıyorsunuz. Eğer görüşünüz bu kesimlerden geniş bir yelpazenin aynı anda hoşuna gitmiyorsa o zaman da joker kartı açılır ve cemaatçilik ithâmı yürürlüğe sokulur... İlgili konu hakkında mâlumat sahibi olmadan fikir ve hatta (uzmanlık) sahibi olanlar zaten cabası. İşte eğitimle ilgili meseleler de bu tür bakış zâviyelerinin giyotinleri arasında sıkışıp kalıyor. Mevcut siyaset anlayışımızda ve her seçim döneminde eğitimin ve Eğitim Bakanlığı atamalarının Milli Savunma Bakanlığı yanında ilk merak edilen konular arasında ön sıralarda yer alması ve de 28 Şubat soğuklarının ilk vurduğu alanlardan birisinin de yine eğitim sahası olması sanırım bu tezleri güçlendiriyor.
Akademik çevrelerde hükümetin (hangi parti olursa olsun) bir uygulamasını (projesini) eleştirmek de öyle kolay değil. Yaklaşık olarak 2005 senesinde, hükümetin o zaman ki ‘’Bilgisayar-Destekli Eğitim Politikasına’’ bir eğitim teknolojileri uzmanı olarak farklı bir bakış açısı sunan akademik bir yazı kaleme almıştım. Editörler hükümeti eleştiri olarak algılamış olmalı ki bir yanıt bile vermeden yayınlamadılar. Sonradan editörleri iyi tanıyan bir dostum; hükümete yanaşmaya çalışıyorlar bu aralar demişti de şaşırmıştım. Neyse ki kendi yazılarımızı yayınlayabildiğimiz bloglar ve DKM gibi alternatif (ve ileride cesur ve kapsamlı bilgilerin kaynakları olacak olan) elektronik ortamlar mevcut. Umarım bu yazı bir eleştiri olarak değil; Milli Eğitim Bakanlığının bilgisayar uygulamaları alanında daha etkin stratejiler geliştirmesine olanak sağlayacak nitelikte öneri ve değerlendirmeler olarak algılanır.
Gelelim FATİH Projesi’ne... Bu yazı akademik bir dille kaynaklar eşliğinde yazılmayacağından dolayı sunulan bazı görüşlerin ilham kaynağı olan kaynaklar yukarıda zikrettiğim eski yazımda (şahsi blogumda) bulunabilir.
Teknoloji alanındaki hızlı gelişmeler onun toplumun her katmanı tarafından hızla benimsenmesini sağladı. Bilişim teknolojilerinin kullanım alanı bulduğu en etkin alanlardan birisi de şüphesiz eğitim alanı ve her toplum artık gelecek nesillerini yeni öğretim yöntemleri ve gelişmiş teknolojiler ışığında yetiştirmenin yollarını arıyor. Eğitim çevreleri açısından bu yeni anlayış, okullara ve öğretmenlere yönelik görev ve sorumluluk alanlarının yeniden tanımlanmasını gerektiriyor ve mevcut eğitim uygulama ve yöntemlerinin derinden sorgulanmasını sağlıyor.
Bu bağlamda en kapsamlı denilebilecek ilk atak 2005’li yıllarda Milli Eğitim Bakanlığı ve TÜBİSAD işbirliği ile “Bilgisayarlı Eğitime Destek Kampanyası” adı altında gündeme geldi. Hatta bu atağın şimdiki FATİH projesine bir anlamda temel teşkil ettiğini bile söylemek mümkün olabilir. Mezkur projenin en bariz özelliği ve iddiası altyapı tesisi üzerine idi. Gerçekten de o tarz projeler, bilgisayarlı eğitime geçiş açısından son derece önemli olmakla beraber gerek duyulan altyapı sorununu çözme noktasından da son derece ehemmiyetli.
Ne varki o zaman da işaret ettiğim gibi, o yıllarda okullara yerleştirilmesi planlanan bir milyona yakın bilgisayarın ve İnternet ağlarının ve şimdi de FATİH Projesi kapsamında okullara konulacak olan akıllı tahtaların ve döküman kameralarının, öğretmenlere ve öğrencilere verilecek olan tablet bilgisayların etkin ve etkili bir şekilde kullanılabilmesinin en önemli ayağı öğretmenlerdir ve öğretmenlerin bu teknolojileri nasıl kullandıklarıdır. Her iki projenin ve ileride gerçekleştirilmesi planlanan başka projelerin başarılı olabilmesi için öğretmenlerin eğitimi hususunun çok dikkali bir şekilde ele alınması gerekiyor.
Zira, araştırmalar göstermektedir ki, yeni teknolojilerin ve hatta öğretim tekniklerinin (ki buna Bakanlığın 2000’li senelerden itibaren uygulamaya soktuğu oluşturmacı yaklaşımlar da dahildir) başarılı bir şekilde uygulanamamasının önündeki en önemli nedenlerden birisi öğretmen ve idarecilerin yeniliğe (buna genel anlamda reform da diyebilirsiniz) ve değişime gösterdiği doğal tepki ve onu sahiplen(e)meme hâlidir. Yine araştırmalara göre, öğretmenler konuları nasıl öğretecekleri konusunda değiştirilmesi zor güçlü inanışlara sahiptirler. Asıl uygulayıcılarının benimsemediği veya benimseyemediği reformların ve projelerin de uzun soluklu olması ve kök salmaları mümkün değil. Teknolojinin eğitim ve öğretimde uygun bir şekilde kullanılması öğretmenlerin sınıf içerisinde yeniden düzenlenmiş bir rol geliştirmelerini gerektiriyor. Elinde yeterli ve o amaç için düzenlenmiş uygulamaların olup olmaması ise cabası. Bu tür teknolojilerin sınıf içerisinde kullanımının eğitim açısından bir önem kazanması öğretmenin bu konudaki tecrübe ve yeteneklerine bağlı (ayrıca yeterli hazırlık zamanının olmasına). Yani elinde bir teknoloji var; ama bunu kullanarak mesela önündeki Newton’un kanunları konusunu nasıl anlatacağını bilebilmesi durumudur bu. Bunun içinse öğretmenin teknolojiyi kullanabilme noktasındaki beceri ve teknolojik ‘’okur-yazalığından’’ ziyade, bu amaca dönük aldığı eğitimin, tecrübenin, sahiplenme duygusunun ve kendine güven duygusunun etkisi daha büyüktür.
Yanlış anlaşılmasın! Birçok kişinin (hatta bazı ‘araştırmacı’ gazetecilerin) yaptığı gibi projeyi detaylı bir şekilde incelemeden; ‘’bilmeden fikir sahibi olanlardan’’ olma gibi bir niyetim yok. Projeyi uzmanlık alanım olması dolayısıyla yayınladıkları kadarı ile inceledim ve hakkını vermek gerekir ki, yapılan sunumlarda ve yayınlanan protokollerde Bakanlık, öğretmenlerin hizmet-içi eğitimleri, hatta içerik (e-içerik, z-kitap vb.) hazırlanması konusunda çalışmalarının olacağından bahsetmiş ve bunları belli bir dereceye kadar da detaylandırmış. Gelelim ‘fakat’ faslına...
Eldeki 680.000 öğretmenin yukarıda özetlemeye çalıştığım felsefi bakış açısı bağlamında eğitilmesi son derece zor ve kapsamlı bir iş. Bakanlığın yayınladığı sunumda gösterilen şekliyle yapılacak olan hizmet-içi eğitim faaliyetlerinin hangi ciddiyet ve uzmanlık derecesinde gerçekleştirilebileceği hayati önem arz ediyor. Zira, açıklamalardan gördüğümüz durum; bazı e-içeriklerin bir takım firmalardan hibe yoluyla temin edildiği; ama henüz bir çok içeriğin ise halen geliştirilmeye çalışılacağı şeklinde. Ayrıca yazılanlardan, öğretmenlere verilecek eğitim içeriğinin ve klavuzlarının hazır olduğu da anlaşılmakta ve bu eğitimin içeriğinin ‘yapılandırmacı yaklaşımın dışına çıkmadan’ hazırlandığı vurgulanmakta. Hazırlanan eğitim klavuzlarının yeterliliği konusunda henüz birşey söyleme pozisyonunda değilim. Ancak Bakanlığın bu bilgiyi de paylaşması durumunda görüş ve önerilerimizi belirtiriz.
İşte bu noktada bazı endişelerimi izhâr etmek isterim. Türk Milli Eğitim politikalarımız içerisinde teknoloji kullanımı yönündeki anlayışlar çok yeni. Yapılandırmacı eğitim-öğretim yaklaşımı bile Bakanlık tarafından henüz 2004 yılından itibaren, başta Amerika olmak üzere diğer ülkelerde gelişen anlayışlardan tevârüs edildi. Kaldı ki, bir de derslerde teknoloji kullanımının bu bakış açısı ile yapılması çok daha yeni. İlk hareketler 2003 yılındaki ‘’E-Türkiye’’ uygulaması ile başladı ve; 2005 yılındaki ‘’Bilgisayarlı Eğitime Destek Kampanyası’’ ile ivme kazandı. FATİH Projesi bu dinamiğin en son geldiği noktadır. Bu kadar yeni olan bir anlayış ve eğitim-öğretim felsefesi uygulayıcıları olması gereken çevreler açısından da son derece yeni. Ayrıca tüm bu yenilikler tavandan tabana devlet politikaları şeklinde çok hızlı bir şekilde nüfuz ettiriliyor. O yıllarda atılan ilk adımlar daha çok bilgisayar okur-yazarlığı ve altyapı endeksli oldu; öğretmen ve idarecilerin eğitimi ise ikinci planda kaldı. O yıllarda Bakanlığın yayınladığı şûra raporlarında bile öğretmenlerin bu hedefleri nasıl gerçekleştirecekleri konusu eksik idi. Kimsenin göremediği bir eksiklik de; 2. Eğitim Şurası raporunda yer alan ve Bakanlığın tüm okullarda ‘’neyin nasıl öğretileceği’’ konusunda ‘’tek belirleyici’’ olarak sunulması. Bir kere bu anlayış, doğru anlaşılmadığı ve uygulanmadığı takdir, ilk olarak yapısalcı eğitim anlayışının ve bunun her bir öğretmenin üzerine düşen sorumluluklarının doğasına zıt. Detaylarına, yeri olmadığı için çok girmeyeceğim. Hülâsâsı şu: Uygulanan felsefe yeni... Teknolojinin bu anlayış çerçevesinde derslerde uygulanması fikri yeni.... Teknoloji ve altyapı yeni... Bu büyük kapsamlı projelerde öğretmenlerin rolllerine ilişkin öncelikler ve hizmet içi uygulamalar yetersiz... ve proje çok kapsamlı... Ayrıca Türkiye’de kimsenin farketmediği ya da işaret etmediği temel bir eksiklik daha var. O da şu:
Amerika’da ve diğer gelişmiş ülkelerde bu tür projeler hep üniversitelerle işbirliği içerisinde gerçekleştirilir. Maâlesef ülkemizde bu işbirliği son derece zayıf. Her iki kurum da eğitimin politize olmuş durumundan ve kutuplaşmalardan ötürü yeterince etkileşime geçemiyor ve kurumlar birbirlerine ya yeterince güven duymuyorlar ya da işbirliğini gereksiz görüyorlar. Yukarıda da işaret ettiğim gibi; FATİH Projesi kapsamında o kadar öğretmenin en iyi şekilde yetiştirilebilmesi çok zor bir iş. Proje henüz eğitmenlerin eğitilmesi aşamasında. Sunumların sadece bir yerinde üniversite işbirliğinin adı geçiyor; ancak buna dair başka hiç bir detay verilmiyor. Bakanlığın planladığı hizmet-içi eğitime dair yol haritası kısa vadede (o da en az 3-6 yıl demek) belirli sayıda eğitmen ve öğretmenin yetiştirilmesine yardımcı olabilir. Fakat önemli olan (ve madem bu anlayışlar bundan sonra devlet politikası olacak) eğitim fakültelerine el atmak, destek ve teşvikler vererek üniversitelerin, Bakanlığın yeni eğitim-öğretim politikalarına uygun öğretmen adayları yetiştirmelerini sağlamak ve hatta beklemek olmalı. Açıkçası, FATİH Projesi kapsamında böyle bir projenin de paralel bir şekilde yürütülmüyor olması son derece büyük bir eksiklik ülkemiz açısından. Bu endişenin bir boyutu daha var, o da şu: Özellikle Amerika’da, bu tür atılımlar, projeler gerçekleşmeden evvel bir çok alt kurumun, üniversitenin, araştırma enstitüsünün, hatta ebeveynlerin nabızları yoklanır ve işler belli bir konsensüs üzerinden yürütülür mümkün olduğu kadar. Atılım ve fikir tavandan da gelse, inşa aşamasında tabandan da destek alınmaya, kamuoyu oluşturulmaya çalışılır. Projenin her aşaması çok net değerlendirme kırıterlerine ve kilometre taşlarına bağlı olarak yürütülmeye çalışılır. Bizdeki gibi işlerin biraz; ‘ben yaptım oldu’ ya da ‘böyle yapılacak’ anlayışı ile tepeden inmeci yaklaşımlarla yapılmaya çalışılması çok sağlıklı değil. Maâlesef ülkemizdeki siyaset-muhalefet anlayışı ve toplumsal kamplaşma bu şekilde devam ettikçe de bu böyle gitmeye mahkûm. Bu konu çok su götürür.
Tüm kalbimle projenin başarılı olmasını istemekle beraber, mevcut duruma baktığımda ve gözlemlerimin sesini dinlediğimde bu yazıda işaret etmeye çalıştığım endişelerin bu projenin başarısını en çok etkileyecek şeyler olacağını düşünüyorum. Verilen hizmet-içi eğitimler hâli hazırda bile yetersiz. Eğitim-öğretim kadrosunun bu yeniliklere bakışı, yaklaşımı ve kavrayışı uygulamayı çok zorlayacak. Bakanlığın uygulamaya çalıştığı anlayışlar, bu konuda hep en önde gittiği düşünülen eğitim fakültelerinde bile tam olarak kavranıp uygulanamadı henüz. O nedenle de topyekün bir öğretmen ve idareci yetiştirme politikası atağı yapılmalı Türkiye’de. Bir not olarak düşeyim: Bu fikirlerin ilk olarak ortaya atıldığı Amerika’da bile bu konuda çok net bir yol haritasının belirlendiği ve uygulanabildiği söylenemez. Ayrıca bir fikir sizin ülkenizde doğmadı ise, onu kes-yapıştır yöntemi ile alıyor iseniz, zaten bir şeylere eksik başlıyorsunuz demektir. Bu da ülkemiz açısından düşünülmesi gereken ayrı bir husus.
Niyetim yanlış anlaşılmasın! ‘Bu proje tutmaz!’ gibi baştan savmacı bir anlayış içerisinde değilim. Sadece FATİH Projesinin bazı kesimlerce bir ‘’fetih projesi’’ gibi sunulmasına, bir uzman olarak temkinli yaklaşıyorum o kadar. Yoksa şu hakikati en iyi bilenlerdenim: Bir reformun gerçekleşmesi için toplumun her bir ferdinin ya da uygulayıcısının tek tek olgunlaşması, kemâle ermesi beklen(e)mez. Birilerinin eline bir yerlerden bir taş alıp başlaması gerekir. Bu bağlamda Bakanlığı ve Hükümeti bu konuda (gelişmiş devletlerin bile cesaret edemediği buçaptaki proje dolayısıyla) tebrik ediyorum. Umarım başarılı olurlar! Toplumun değişik kesimlerinden gelen eleştiri ve bakış açılarına açık olunması hem hükümete, hem Bakanlığa, hem de ülkemize fayda sağlar. Ne var ki; toplumdaki ilgili bireylerin ve birimlerin anî olarak ve tepeden inme bir tarzda kendilerine tevdî edilen yenilikleri benimsemeleri ve uygulamaları, yeniliklerin ömürlerini belirleyen en önemli faktördür. Sonuçta; (iyi niyetine rağmen) hükümet bir siyasi partidir ve geliştirilen projelerin kendisine oy olarak geri dönmesini beklemesi de normaldir. Alınacak kısa vadeli önlemler ve atılacak adımlar hükümete bir sonraki seçimi bile kazandırabilir; ancak benim altını çizdiğim hususta köklü bir reformun temelleri de aynı anda atılmazsa, toplumda ve eğitim sisteminde uzun vadeli gerçek bir dönüşüm gerçekleşemez. Ülkenin kaynakları, zamanı, enerjisi, ve kendine olan öz güveni başarısız olan her projenin ardından zarar görür.
Bu bakış açısı, alanın içerisinden en kritik noktalara ışık tutan bir yaklaşım. Bunun haricinde endişelerini dile getirenler de olmadı değil. Meselâ, Taha Ünal (Samanyoluhaber, 28 Şubat, 2012) ve Ali Bulaç (Zaman, 23 Şubat, 2012) tüm eğitimin bilgisayar üzerinden gerçekleşmesi yönündeki eğilimi eleştirdiler. Ünal, ‘’tablet bilgisayarların amacı istikâmetinde kullanıldığında bile doğabilecek sıkıntılardan’’ ve öğrencileri nasıl ‘’kitabın sıcaklığından’’ ve ‘’yazının sihirli dünyasından’’ uzaklaştıracağından bahsederken, toplumun henüz ‘’sosyal gelişmesi’’ açısından da buna hazır olmadığından söz etti. Bulaç ise, 15 milyon civarında öğrencinin böyle bir proje üzerinden eğitilmesinin psikolojik, sosyal ve kültürel maliyeti üzerinde yeterince düşünülmediğinden bahsetti. Ayrıca, bu tarz bir eğilimin çocukları küçük yaşlardan itibaren bilgisayara ve internete bağımlı hale getireceğinden, matbaa sektörüne vuracağı darbeden ve okuma ve yazma yetisinin zarar görerek görsel düzeyde okumanın ön plana çıkacağından bahsetti. Yani eğitimin; görselliği, resim ve imgeleri ön plana çıkaran, tefekkürden yoksun, liberal kaptaliist piyasanın ağzını sulandıracak bir nesil yetiştirme aracı haline dönüşmesi endişesi... Bütün bu endişeler, genel bir eğitim felsefemizin henüz Cumhuriyet tarihi başlangıcından itibaren dahi oluşamamış olması ve yaşadığı eksen kaymaları, alan boşlukları açısından bakıldığında yerinde endişler ve benim dile getirdiğim bakış açısının müfredâta ve genel uygulama yöntemlerine bakan yönleriyle örtüşüyor. Eğitim sistemimizin, bu müfredat dizaynı ve paradigma ihtiyacı konusunu bir sonraki yazıya bırakalım; yeni 4+4+4 uygulaması eşliğinde...
Hâsıl-ı kelâm, bu projeden ve cesaretlerinden dolayı Bakanlık yetkililerini ve Hükümeti tebrik ediyorum. Projenin maddi ve ihâle boyutlarına ve bu konudaki düzenlemelere girmek benim alanım ve ilgi saham değil. Eğitim zâviyesinden bakıldığında asıl önemli olan ve dikkat edilmesi gereken, en temel manâda bir ilgiye, bir altyapı çalışmasına ve bir bakış açısına ihtiyaç duyulan sahaya işaret ettim. Öğretmen yetiştirilmesi ve eğitim fakültelerinin ve toplumsal zihnin buna göre dizaynının asıl önemli olan bir yatırım alanı olması gerektiğinin altını çizdim. Bu yöndeki gayretler ve fizibilite çalışmaları, geliştirilen projelere paralel olarak hayat bul(a)madığı müddetçe de FATİH projesi gibi atılımlar birer ‘fetih hareketi’ olmaktan ziyâde bir hüsran ve bu bilince varamamış nesillerin temsil ettikleri sonraki hükümetler döneminde da ancak bir ‘fesih hareketine’ dönüşür. Yani belli bir temele oturmamış, bilinç düzeyine çıkamayıp sadece fiil düzeyinde kalmış bir uygulamanın sonraki bir hükümet tarafından fesh edilip eğitimin rantçı bir zihniyete teslim olması durumu. Bizler dostça tavsiyelerimiz ve gerekirse yardımlarımızla bu çabalara destek olmaya hazırız: ‘’Yapamayacağın şeyi söyleme!’’ sözünün bilincinde olarak.
Twitter: @ugur_tezcan
12 Nisan 2012 Perşembe
2 Mart 2012 Cuma
HİLAL KAPLAN'IN KEMAL BURKAY'A MEKTUBUNA FARKLI BİR BAKIŞ
Bu yazı 2 Mart 2012 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesinde yayınlanmıştır.
Geçenlerde Yeni Şafak’tan Hilal Kaplan, Kemal Burkay’a ‘’açık’’ bir mektup yazarak ana hatları ile kendisine şu konularda serzenişte bulunuyordu:
1.Burkay’ın, anadil, federasyon vb. konulardaki radikal görüşlerine rağmen kendisini baş üstünde tutan ve karşılayan bir devlet ve medya varken kendisinin neden hala bu imkânların büyük kısmını ‘PKK'yı devlet kurdu’ tezini “on farklı biçimde” anlatmakta kullanıyor olduğu.
2. Öcalan'ın devletten aldığı maaş bordrosu da gösterilse, yine de ona bağlı kalmaya devam edecek, bunun bir tür komplo olduğuna inanacak milyonların olduğu ve Burkay’ın (muhtemelen) bunun farkında olarak 93 yılında Öcalan ile görüştüğü ve bugün 93 yılına nazaran neyin değiştiği...
ve bu bağlamda dile getirdiği; ‘’Eğer dün barışın ve çözümün inşası için fedakârlıklar yapılıp baltalar gömülebildiyse bugün de olması gereken bu değil midir?’’ sorusu.
3. Burkay’ın Öcalan-Devlet veya PKK-Devlet ilişkisi gibi konular yerine bizlere anadilde eğitim, federasyon düşüncesi ve çözümün yollarını anlatması gerektiği. Bu bağlamda dile getirdiği; ‘’PKK'nın ne olduğunu şiddet sarmalı bittikten sonra da çözebiliriz ama bu süreçte kaybedeceğimiz bir gencimizin bile yaşamını geri getiremeyiz’’ sözü.
4. Özellikle 1980 öncesi diğer barışçıl Kürt grupları sindirilirken devletin PKK'ya destek verdiğine kendinin de inandığı ama "konunun bu olmadığı".
Bu hatları ile özetlenebilecek olan yazıya Burkay’dan cevap geldi doğal olarak. Kaplan yazıyı ilk olarak twitter’a koyduğunda kendisine kısa bir yanıt göndermiştim. Tam da tahmin ettiğim gibi, benim yorumum Burkay’ın cevabı ile ciddi şekilde paralellik arz ediyordu. Zira aklın yolu birdi. Kaplan’ın mektubundaki temel psikolojik hava, içerisinde hakikatten izler barındırsa da büyük resme dair bazı parçaları kaçırıyordu. Benzer bakış açısı maalesef Yenişafak’ta ve diğer bazı hükümet tandanslı medya organlarında yazan bazı kalemlerde; hatta bazı hükümet mensuplarında da var olduğu için ciddiye alınıp irdelenmeli.
Zira bu bakış açısı, uzun süredir PKK-Devlet-Ergenekon-Paşaların tutuklanması ilişkileri noktasında ve son olarak ta KCK operasyonları, MİT krizi-KCK-MİT-Öcalan bağlantıları gibi konularda yumuşak ve aşırı temkinli bir şekilde hareket ediyor. Buna karşın, bu konularda daha şahin bir yaklaşımı benimseyen Cemaat meyilli kesimlerin, CHP-MHP muhalefetinin, liberal bazı yazarların, hatta ‘’emniyetin’’ (bu sonuncusu, Ergenekoncu çevreler ile ortak olarak benimsedikleri bir zâviye) karşısında ise şahin kesiliyorlar. Zaten bu yazıyı kaleme almaya beni teşvik eden de Kaplan’ın yukarıda özetlediğim noktalar üzerinden Burkay’a da aynı refleks ile serzenişte bulunmuş olması..
Gelelim sadede...
Burkay'ın bulunduğu konumu bir sürecin başlangıcı olarak görmek daha yerinde olur. Kürtler yıllarca derin devlet-PKK-BDP-KCK-Öcalan ilişkisi üzerinden kandırıldılar. Ne Örgüt ne de BDP çevreleri gerçek manada Kürt halkının ihtiyaçlarından farklı motivasyonlar ile hareket ettiler. Bunun tıkandığı noktada da gene derin devlet eliyle ve Öcalan marifetiyle KCK palazlandırıldı (Bugün, 27 Şubat 2012). Aralarından bir aydının çıkıp; ‘’ey ahali kandırılıyorsunuz!’’ demesi şu anki süreçte önemli. Kendisinden bu zulmü değil de sadece dil, federasyon, çözüm önerisi gibi şeyleri anlatmasını beklemek, zulümden değil edebiyattan, çiçeklerden, aşktan bahsetmesini istemek gibi birşey olur. Öcalan-Ergenekon-KCK vb. ilişkiler Kürt halkına anlatılmadan yalnızca teferruata ait mevzularda at koşturulması zaman ve enerji israfı olur. Bu noktalarda da herkes Burkay gibi düşünmese de ana hatları ile çözümler zaten belli! Öncelikli olarak, Kürt kökenli kardeşlerimizin bağımsız düşünebilmesinin yolu açılmalı. Akabinde çözümler peşi sıra gelecek zaten. Burkay’da ‘’böyle bir durumda derin devletin PKK içindeki eli ve etkisi son bulmadan onu doğru yola çekmek mümkün mü?’’ diye sorarken bu noktaya işaret ediyor ve ‘’bu gerçek dile getirilmeden, PKK ve onu yönetenler teşhir edilmeden şiddet sarmalından çıkmak, barışçı bir çözüm bulmak mümkün mü?’’ diyerek konuya derinlik kazandırıyor. Ardından da haklı olarak soruyor: ‘’Eğer Kürt halkına karşı kurulan, zamanla aynı zamanda Türk halkının da içine düştüğü söz konusu tuzağa karşı Kürt ve Türk aydınları, siyasetçileri gerekli uyarı görevlerini yapsalardı, benim bu işe bunca zaman ayırmama gerek kalır mıydı? Ama söz konusu aydınlar ve siyasetçiler ya bu tuzağı bir türlü göremediler (bu vahim bir durumdur) ya da gördükleri halde şu veya bu nedenle sustular (bu daha da vahim bir durumdur).’’
Evet! Kürt kökenli kardeşlerimizin bağımsız düşünebilmesinin yolu açılmalı önce. Peki bu ‘bağımsız düşünebilme ortamını’nın tesisi sadece Kürt kardeşlerimiz için mi gerekli? Elbette hayır! Ülkenin geri kalanı da zaten ortadaki fitnenin üst yapısı konumunda olan Ergenekon Terörü üzerinden maniple edildiği için yargı-emniyet-ordu ve hükümet (hepsi olmasa da önemli bir kısmı) iş birliği ile yürütülen Ergenekon yargılanma süreci bu nedenle ayrı bir önem kazanıyor.
Bu yargılanma süreci Türk-Kürt ekseninde ve toplumun algılamalarında çok derin tesirler icra etti. Bazıları komplo teorisi replikleri ile geçiştirmeye ve eksen kaydırmaya çalıssalarda bu gelişmeler toplumda önemli bir paradigma değişmesine yol açtı.
Yukarıda işaret ettiğim noktanın ehemmiyeti bir kenara bırakılırsa, Kürt kökenli vatandaşlarımızın temel ihtiyaçlarının (din, dil, eğitim, maddi imkanlar, vs.) ilk derecede önem arz etmediğini söylemiyorum. Zira bir eğitimci olarak önemli bir eğitim sosyoloğu olan Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi Kuramı’ndan haberdarım. Bu kurama göre; insanların faklı ihtiyaçları arasında piramit şeklinde yükselen hiyerarşik bir ilişki öngörülür. En alt tabakadan piramidin tepesine doğru çıkıldıkça beş tabakadan oluşan insan ihtiyaçları; Fizyolojik ihtiyaçlar, güvenlik ihtiyaçları, sevgi ve aidiyet ihtiyacı, saygı ihtiyacı, kendini gerçekleştirme ihtiyacı şeklinde dizilirler. Kuram’a göre, bir alttaki ihtiyaçları karşılanan bir insanın bir üst tabakaya kolayca geçebildiği varsayılmıştır.
Bu bağlamda özelde Kürt kökenli vatandaşlarımızın ve genelde de (beyaz Türkler dışında kalan) Anadolu halkının daha en temelde ki fizyolojik ve güvenlik ihtiyaçlarının karşılanmadığı görülecektir (zayıf ve hantal adalet sistemi, terör, JİTEM, darbeler, 28 Şubat, vb. etkenler neticesinde). Örnek olması açısından; bu kuramın en üstündeki kendini gerçekleştirme (self-actualization) noktasına çıkan insan sayısı çok azdır. Mesela mankenlerin nü resimlerini yapan Kenan Evren ile bir kışlaya baskın yapılırken dahi golf oynayan komutanlar bu noktadadırlar.
Şimdi de (benim anlayışım nokta-i nazarından) bu kuram hakkındaki önemli bir kavram yanılgısına gelelim. Piramidin hiyerarşisi lineer değildir. Kuram, birey bazında bir çok ilişkiyi izaha yardımcı olsa da, özellikle toplumsal ilişkiler gibi çok kompleks konularda topoğrafik bir mahiyet kazanır. Hiyerarşik yapının katmanları arasında organik iniş-çıkışlar yaşanır. Konumuza dönersek; Kürt halkı (tıpkı diğer Anadolu halkı gibi, ama daha çok oranda) henüz temel fizyolojik ve güvenlik ihtiyaçları karşılanmadan ve dikkate alınmadan bir üst tabaka olan sevgi ve aidiyet ihtiyacı noktasından, KCK, Öcalan, PKK, BDP vb. fasit dairesinde bir yapay ‘’sevgi ve aidiyet’’ hissi ile kıskaca alınmış, kandırılmış ve zihinsel köle haline getirilmiştir.
Uzun lafın kısası, bu kardeşlerimiz bir üst ihtiyaç eksikliği noktasından yakalanarak fizyolojik ve güvenlik ihtiyaçlarının içerisine hapsedilmiş ve buradan çıkmaları, hem kendilerini savunan! kesimler (KCK, Öcalan, PKK, BDP vs.) hem de JİTEM-Ergenekon-Medya-Derin Devlet ilişkileri arasında çözümsüzlüğe hapsedilmiştir. Her iki taraf el birliği yaparak Güneydoğu bölgesine maddi ve ekonomik yatırımların-yardımların gitmesine engel olmuş; hem de aynı iş birliği ile halkın güvensizlik duygularını sürekli sarsıp durmuşlardır. Zira bu çevreler çok iyi bilmektedirler ki, Kürt halkının kendileri dışında bir kaynaktan bu iki temel ihtiyaçlarının karşılanması durumunda bir üst ihtiyaç katmanı olan sevgi ve aidiyet hisleri devlet-vatan-din birliği noktasına kayacak, aidiyet hislerinin maniple edilmesi zorlaşacaktır.
İşte tüm bu değerlendirmeler ışığında denilebilir ki, Burkay’ın ve Derin Devlet-Öcalan-JİTEM-KCK ortaklığı gibi ilişkileri irdeleyen kesimlerin ve onların gerçekleştirdikleri yargısal, psikolojik ve medyatik operasyonların şu an için hedefine koyduğu amaç budur. Bunlara paralel olarak zaten, fizyolojik ve güvenlik ihtiyaçların temini konusunda son zamanlarda Hükümet-Cemaat (buna bazı ülkücü, Kürt ve liberal kesimlerden de önemli bir destek vardır) ekseni bu noktayı da eksik bırakmamaktadırlar. Bu, zaten rahmetli Özal ile başlayan bir süreçtir. Şu aralar sadece biraz sekteye uğramıştır. AKP’deki kafa karışıklığı geçince de tüm hızıyla devam edecektir.
Tekrar başa dönersek, işaret ettiğim bu hususlar zaviyesinden meseleye bakılınca Kaplan’ın (ve onun gibi düşünenlerin) Burkay’a olan serzenişleri felsefi ve sosyal-psikolojik anlamda eksik bir bakış açısıdır (yanlış demiyorum). Bu yazı Cemaat-AKP ilişkisinin son MİT krizi açısından değerlendirilmesi konusunda yazmayı düşündüğüm yazıyı da böylece vacip hale getirmiştir.
Geçenlerde Yeni Şafak’tan Hilal Kaplan, Kemal Burkay’a ‘’açık’’ bir mektup yazarak ana hatları ile kendisine şu konularda serzenişte bulunuyordu:
1.Burkay’ın, anadil, federasyon vb. konulardaki radikal görüşlerine rağmen kendisini baş üstünde tutan ve karşılayan bir devlet ve medya varken kendisinin neden hala bu imkânların büyük kısmını ‘PKK'yı devlet kurdu’ tezini “on farklı biçimde” anlatmakta kullanıyor olduğu.
2. Öcalan'ın devletten aldığı maaş bordrosu da gösterilse, yine de ona bağlı kalmaya devam edecek, bunun bir tür komplo olduğuna inanacak milyonların olduğu ve Burkay’ın (muhtemelen) bunun farkında olarak 93 yılında Öcalan ile görüştüğü ve bugün 93 yılına nazaran neyin değiştiği...
ve bu bağlamda dile getirdiği; ‘’Eğer dün barışın ve çözümün inşası için fedakârlıklar yapılıp baltalar gömülebildiyse bugün de olması gereken bu değil midir?’’ sorusu.
3. Burkay’ın Öcalan-Devlet veya PKK-Devlet ilişkisi gibi konular yerine bizlere anadilde eğitim, federasyon düşüncesi ve çözümün yollarını anlatması gerektiği. Bu bağlamda dile getirdiği; ‘’PKK'nın ne olduğunu şiddet sarmalı bittikten sonra da çözebiliriz ama bu süreçte kaybedeceğimiz bir gencimizin bile yaşamını geri getiremeyiz’’ sözü.
4. Özellikle 1980 öncesi diğer barışçıl Kürt grupları sindirilirken devletin PKK'ya destek verdiğine kendinin de inandığı ama "konunun bu olmadığı".
Bu hatları ile özetlenebilecek olan yazıya Burkay’dan cevap geldi doğal olarak. Kaplan yazıyı ilk olarak twitter’a koyduğunda kendisine kısa bir yanıt göndermiştim. Tam da tahmin ettiğim gibi, benim yorumum Burkay’ın cevabı ile ciddi şekilde paralellik arz ediyordu. Zira aklın yolu birdi. Kaplan’ın mektubundaki temel psikolojik hava, içerisinde hakikatten izler barındırsa da büyük resme dair bazı parçaları kaçırıyordu. Benzer bakış açısı maalesef Yenişafak’ta ve diğer bazı hükümet tandanslı medya organlarında yazan bazı kalemlerde; hatta bazı hükümet mensuplarında da var olduğu için ciddiye alınıp irdelenmeli.
Zira bu bakış açısı, uzun süredir PKK-Devlet-Ergenekon-Paşaların tutuklanması ilişkileri noktasında ve son olarak ta KCK operasyonları, MİT krizi-KCK-MİT-Öcalan bağlantıları gibi konularda yumuşak ve aşırı temkinli bir şekilde hareket ediyor. Buna karşın, bu konularda daha şahin bir yaklaşımı benimseyen Cemaat meyilli kesimlerin, CHP-MHP muhalefetinin, liberal bazı yazarların, hatta ‘’emniyetin’’ (bu sonuncusu, Ergenekoncu çevreler ile ortak olarak benimsedikleri bir zâviye) karşısında ise şahin kesiliyorlar. Zaten bu yazıyı kaleme almaya beni teşvik eden de Kaplan’ın yukarıda özetlediğim noktalar üzerinden Burkay’a da aynı refleks ile serzenişte bulunmuş olması..
Gelelim sadede...
Burkay'ın bulunduğu konumu bir sürecin başlangıcı olarak görmek daha yerinde olur. Kürtler yıllarca derin devlet-PKK-BDP-KCK-Öcalan ilişkisi üzerinden kandırıldılar. Ne Örgüt ne de BDP çevreleri gerçek manada Kürt halkının ihtiyaçlarından farklı motivasyonlar ile hareket ettiler. Bunun tıkandığı noktada da gene derin devlet eliyle ve Öcalan marifetiyle KCK palazlandırıldı (Bugün, 27 Şubat 2012). Aralarından bir aydının çıkıp; ‘’ey ahali kandırılıyorsunuz!’’ demesi şu anki süreçte önemli. Kendisinden bu zulmü değil de sadece dil, federasyon, çözüm önerisi gibi şeyleri anlatmasını beklemek, zulümden değil edebiyattan, çiçeklerden, aşktan bahsetmesini istemek gibi birşey olur. Öcalan-Ergenekon-KCK vb. ilişkiler Kürt halkına anlatılmadan yalnızca teferruata ait mevzularda at koşturulması zaman ve enerji israfı olur. Bu noktalarda da herkes Burkay gibi düşünmese de ana hatları ile çözümler zaten belli! Öncelikli olarak, Kürt kökenli kardeşlerimizin bağımsız düşünebilmesinin yolu açılmalı. Akabinde çözümler peşi sıra gelecek zaten. Burkay’da ‘’böyle bir durumda derin devletin PKK içindeki eli ve etkisi son bulmadan onu doğru yola çekmek mümkün mü?’’ diye sorarken bu noktaya işaret ediyor ve ‘’bu gerçek dile getirilmeden, PKK ve onu yönetenler teşhir edilmeden şiddet sarmalından çıkmak, barışçı bir çözüm bulmak mümkün mü?’’ diyerek konuya derinlik kazandırıyor. Ardından da haklı olarak soruyor: ‘’Eğer Kürt halkına karşı kurulan, zamanla aynı zamanda Türk halkının da içine düştüğü söz konusu tuzağa karşı Kürt ve Türk aydınları, siyasetçileri gerekli uyarı görevlerini yapsalardı, benim bu işe bunca zaman ayırmama gerek kalır mıydı? Ama söz konusu aydınlar ve siyasetçiler ya bu tuzağı bir türlü göremediler (bu vahim bir durumdur) ya da gördükleri halde şu veya bu nedenle sustular (bu daha da vahim bir durumdur).’’
Evet! Kürt kökenli kardeşlerimizin bağımsız düşünebilmesinin yolu açılmalı önce. Peki bu ‘bağımsız düşünebilme ortamını’nın tesisi sadece Kürt kardeşlerimiz için mi gerekli? Elbette hayır! Ülkenin geri kalanı da zaten ortadaki fitnenin üst yapısı konumunda olan Ergenekon Terörü üzerinden maniple edildiği için yargı-emniyet-ordu ve hükümet (hepsi olmasa da önemli bir kısmı) iş birliği ile yürütülen Ergenekon yargılanma süreci bu nedenle ayrı bir önem kazanıyor.
Bu yargılanma süreci Türk-Kürt ekseninde ve toplumun algılamalarında çok derin tesirler icra etti. Bazıları komplo teorisi replikleri ile geçiştirmeye ve eksen kaydırmaya çalıssalarda bu gelişmeler toplumda önemli bir paradigma değişmesine yol açtı.
Yukarıda işaret ettiğim noktanın ehemmiyeti bir kenara bırakılırsa, Kürt kökenli vatandaşlarımızın temel ihtiyaçlarının (din, dil, eğitim, maddi imkanlar, vs.) ilk derecede önem arz etmediğini söylemiyorum. Zira bir eğitimci olarak önemli bir eğitim sosyoloğu olan Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi Kuramı’ndan haberdarım. Bu kurama göre; insanların faklı ihtiyaçları arasında piramit şeklinde yükselen hiyerarşik bir ilişki öngörülür. En alt tabakadan piramidin tepesine doğru çıkıldıkça beş tabakadan oluşan insan ihtiyaçları; Fizyolojik ihtiyaçlar, güvenlik ihtiyaçları, sevgi ve aidiyet ihtiyacı, saygı ihtiyacı, kendini gerçekleştirme ihtiyacı şeklinde dizilirler. Kuram’a göre, bir alttaki ihtiyaçları karşılanan bir insanın bir üst tabakaya kolayca geçebildiği varsayılmıştır.
Bu bağlamda özelde Kürt kökenli vatandaşlarımızın ve genelde de (beyaz Türkler dışında kalan) Anadolu halkının daha en temelde ki fizyolojik ve güvenlik ihtiyaçlarının karşılanmadığı görülecektir (zayıf ve hantal adalet sistemi, terör, JİTEM, darbeler, 28 Şubat, vb. etkenler neticesinde). Örnek olması açısından; bu kuramın en üstündeki kendini gerçekleştirme (self-actualization) noktasına çıkan insan sayısı çok azdır. Mesela mankenlerin nü resimlerini yapan Kenan Evren ile bir kışlaya baskın yapılırken dahi golf oynayan komutanlar bu noktadadırlar.
Şimdi de (benim anlayışım nokta-i nazarından) bu kuram hakkındaki önemli bir kavram yanılgısına gelelim. Piramidin hiyerarşisi lineer değildir. Kuram, birey bazında bir çok ilişkiyi izaha yardımcı olsa da, özellikle toplumsal ilişkiler gibi çok kompleks konularda topoğrafik bir mahiyet kazanır. Hiyerarşik yapının katmanları arasında organik iniş-çıkışlar yaşanır. Konumuza dönersek; Kürt halkı (tıpkı diğer Anadolu halkı gibi, ama daha çok oranda) henüz temel fizyolojik ve güvenlik ihtiyaçları karşılanmadan ve dikkate alınmadan bir üst tabaka olan sevgi ve aidiyet ihtiyacı noktasından, KCK, Öcalan, PKK, BDP vb. fasit dairesinde bir yapay ‘’sevgi ve aidiyet’’ hissi ile kıskaca alınmış, kandırılmış ve zihinsel köle haline getirilmiştir.
Uzun lafın kısası, bu kardeşlerimiz bir üst ihtiyaç eksikliği noktasından yakalanarak fizyolojik ve güvenlik ihtiyaçlarının içerisine hapsedilmiş ve buradan çıkmaları, hem kendilerini savunan! kesimler (KCK, Öcalan, PKK, BDP vs.) hem de JİTEM-Ergenekon-Medya-Derin Devlet ilişkileri arasında çözümsüzlüğe hapsedilmiştir. Her iki taraf el birliği yaparak Güneydoğu bölgesine maddi ve ekonomik yatırımların-yardımların gitmesine engel olmuş; hem de aynı iş birliği ile halkın güvensizlik duygularını sürekli sarsıp durmuşlardır. Zira bu çevreler çok iyi bilmektedirler ki, Kürt halkının kendileri dışında bir kaynaktan bu iki temel ihtiyaçlarının karşılanması durumunda bir üst ihtiyaç katmanı olan sevgi ve aidiyet hisleri devlet-vatan-din birliği noktasına kayacak, aidiyet hislerinin maniple edilmesi zorlaşacaktır.
İşte tüm bu değerlendirmeler ışığında denilebilir ki, Burkay’ın ve Derin Devlet-Öcalan-JİTEM-KCK ortaklığı gibi ilişkileri irdeleyen kesimlerin ve onların gerçekleştirdikleri yargısal, psikolojik ve medyatik operasyonların şu an için hedefine koyduğu amaç budur. Bunlara paralel olarak zaten, fizyolojik ve güvenlik ihtiyaçların temini konusunda son zamanlarda Hükümet-Cemaat (buna bazı ülkücü, Kürt ve liberal kesimlerden de önemli bir destek vardır) ekseni bu noktayı da eksik bırakmamaktadırlar. Bu, zaten rahmetli Özal ile başlayan bir süreçtir. Şu aralar sadece biraz sekteye uğramıştır. AKP’deki kafa karışıklığı geçince de tüm hızıyla devam edecektir.
Tekrar başa dönersek, işaret ettiğim bu hususlar zaviyesinden meseleye bakılınca Kaplan’ın (ve onun gibi düşünenlerin) Burkay’a olan serzenişleri felsefi ve sosyal-psikolojik anlamda eksik bir bakış açısıdır (yanlış demiyorum). Bu yazı Cemaat-AKP ilişkisinin son MİT krizi açısından değerlendirilmesi konusunda yazmayı düşündüğüm yazıyı da böylece vacip hale getirmiştir.
Etiketler:
Derin Devlet,
Hilal Kaplan,
Kemal Burkay,
Kurt Sorunu,
Ocalan
25 Şubat 2012 Cumartesi
Eskiden Yazdığım Bir Makale
Asagidaki yazi Milli Egitim Bakanligi'nin 2005 yilinda baslattigi Bilgisayarli Egitime Destek Kampanyasi'nin ardindan yazdigim, oneri niteliginde bir yazi idi. Bir dergi icin yazmistim, ancak yaziyi "elestiri" endeksli algilayip Milli Egitim ile aralarini bozmamak icin yayinlamamislardi. Bakanligin yeni Fatih tablet projesi hakkinda yazmayi planladigim icin bu eski yaziyi kaynaklari acisindan faydali olur ve bir devrin resmini ceker dusuncesi ile tarihe not dusme adina burada yayinliyorum.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın Bilgisayar-Destekli Eğitim Politikasına Farklı Bir Bakış
Özet
Teknoloji alanındaki hızlı gelişmeler onun toplumun her katmanı tarafından benimsenmesini kolaylaştırmaktadır. Bilişim teknolojilerinin kullanım alanı bulduğu en etkin alanlardan birisi de şüphesiz eğitim alanı olmaktadır. Toplumlar artık gelecek nesillerini yeni öğretim yöntemleri ve gelişmiş teknolojileri kullanmak suretiyle yetiştirmenin yollarını aramaktadırlar. Bu yeni anlayış, okullara ve öğretmenlere yönelik görev ve sorumluluk alanlarının yeniden ele alınmasını gerektirmiş olup, mevcut eğitim uygulama ve yöntemlerinin derinden sorgulanmasını sağlamıştır. Teknolojinin neden olduğu bu köklü değişimler ülkemizde de yakından takip edilmektedir. Milli Eğitim Bakanlığı ve TÜBİSAD, bu amaç doğrultusunda geniş kapsamlı bir “Bilgisayarlı Eğitime Destek Kampanyası” yürütmektedirler. Bu makalenin temel amacı, bu kampanyayı araştırmalar ışığında değerlendirip, gözden kaçmaması gereken stratejik bir noktaya dikkatleri çekmektir. O da öğretmenlerin teknolojiyi kullanmada ki etkin rolüdür. Bu makale ayrıca, Milli Eğitim Bakanlığı’nın bilgisayar uygulamaları alanında daha etkin stratejiler geliştirmesine olanak sağlayacak nitelikte öneri ve değerlendirmeler içermektedir.
Anahtar Kelimeler: Eğitim teknolojisi, bilgisayarlı eğitim, bilişim teknolojileri
A Different Approach to Ministry of National Education Policies Regarding Computer-Assisted Education
Abstract
The rapid advancement in the field of technology has made it widely accepted by all circles of the society. Education is one of the areas where technology has found profound applications. Societies are looking for ways to educate new generations using new teaching methods and advanced technologies. This new understanding has led to new duties and responsibilities on behalf of teachers and schools and helped question our current teaching methods and practices. This new transformation has also stirred interest in Turkey. The Ministry of National Education and TUBISAD has organized a national campaign called “Campaign to Support Computer-Based Education”. The purpose of this article is to evaluate this campaign in light of the literature and point out a strategically important aspect of the topic. The article also includes some suggestions that can help the Turkish Ministry of National Education develop more efficient strategies in terms of technology implementation in schools.
Keywords: Educational technology, computer-assisted education, informatin technologies
Giriş
Milli Egitim Bakanlığı’nın TÜBİSAD ile birlikte gerçekleştirdigi geniş kapsamlı “Bilgisayarlı Eğitime Destek Kampanyası” tüm hızıyla devam etmektedir. Kampanya’ya ait İnternet sayfasında (2005), yaklaşık 25 ilde hedeflenen bilgisayar sayısına ulaşıldıgı ve 2005 yılı sonuna kadar da bütün okullara ADSL geniş bant İnternet erişimi sağlanacağı belirtilmiştir. Bu tür projeler, bilgisayarlı eğitime geçiş açısından son derece önemli olan altyapı sorununu çözmek noktasında şüphesiz son derece önemlidir. Ancak, okullara yerleştirilecek olan bir milyon bilgisayarın ve İnternet bağlantısının öğretmenler tarafından etkin bir şekilde kullanılabilmesi çok daha fazla önem arzetmektedir. Bugün, eğitim literatüründe araştırmacıların tartıştıkları en önemli nokta teknolojinin nasıl kullanılması ğerektiği üzerinedir.
Teknolojinin eğitim alanında kullanılması konusunda henüz yeni olan ülkemizin politikalarını daha sağlam ve verimli bir şekilde oluşturabilmesi için, altyapı çalışmalarına hız verdiği bir dönemde bu tür tartışmalara kulak verip stratejilerini ona göre belirlemesi gerekmektedir. Bayrakçı’nın (2005) belirttiğine göre, bilgi ve iletişim teknolojilerinin Türk Milli Eğitim Sistemi politikaları içerisinde yer alması oldukça yenidir ve 2003 yılında ortaya konulan “E-Türkiye” ve “E-Dönüşüm Türkiye Projesi” kapsamında başlamıştır. Bakanlığın (2005) ve Bilgisayarlı Eğitime Destek Kampanyasının (2005) resmi sitelerinde ilgili açıklamalar okunduğunda altyapı oluşturma ve bilgisayar okur-yazarı yetiştirme konusunun ön plana çıktığı, buna karşın öğretmenlerin bu teknolojileri en etkin şekilde nasıl kullanacaklarına dair açıklamalar yetersiz kalmaktadır. Özdener ve Öztok’a (2005) göre de, Milli Eğitim Şuralarında öğrencilerin bilgisayarlarla tanışmaları, günlük hayatta ve öğrenme-öğretme sürecinde bilgisayarı kullanabilir hâle getirmek amacıyla olabildiğince eğitimin her kademesinde bilgisayar okur yazarlığının yaygınlaştırılması öne çıkmaktadır. Her ne kadar, Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Teknolojileri Genel Müdürlüğü’nün (2005) projeleri arasında; bilgi-işlem teknolojilerini eğitim ve öğretim faaliyetleri içerisine entegre etmek ve öğretmenlerin, söz konusu teknolojileri eğitim programlarına entegre etme konusunda yürütecekleri çalışmaları ve deneyimleri paylaşabilecekleri bir eğitim portalı oluşturmak gösterilmişse de bunun nasıl yapılacağına dair detaylar eksik kalmıştır. Bu eksiklik adı geçen kurumun misyonunda da kendisini göstermektedir (MEB-ETGM, 2005). Belirlenen ilkeler arasında öğretmenlerin ileri teknolojileri yetkinlikle kullanmalarını sağlamak ve eğitim ve öğretimi teknoloji ile bütünleştirmek sayılmışsa da yukarıda belirtildigi gibi bu hedeflerin nasıl gercekleştirileceği konusu belirsiz bırakılmıştır. Ayrıca, Milli Eğitim Bakanlığı’nın yayınladığı Tebliğler Dergisi’nin (2003) onuncu maddesinde de bu konuya işaret edilmekte ve aşağıda sıralanan hedeflerin altı çizilmektedir:
İnternetten yararlanma, ödev hazırlama eğitsel amaçlı diğer faaliyetler (oyunlar) yapılır. öğretmen ve öğrencileri İnternet'te buluşturarak, ortak öğrenme metodları geliştirilir; işbirliğine dayalı, proje tabanlı, öğrenci merkezli öğrenme faaliyetleri gerçekleştirilir ve öğrencilere inceleme, araştırma ve düşünce ufkunu genişletmede imkanlar sunulur. Öğrenme-Öğretme işbirliği, bilgi alışverişi ve kültür paylaşımı gerçekleştirilir.
Görüldüğü gibi bu hedeflerde öğretmenlerin eğitim ve bilişim teknolojilerini ne şekilde entegre edebileceklerine dair ipuçları eksik kalmaktadır. Milli Eğitim Bakanlığı, ülkemizin tüm okullarında ve okul öncesi, ilk ve orta öğretim düzeyinin tamamında ‘neyin nasıl öğretilecegi’ konusunda tek belirleyicidir (2. Eğitim Şurası raporu, s. 360). Bu nedenle de, bu kurumun belirleyip uygulamaya koyacağı stratejiler, öğretmenlerin eğitim ve bilişim teknolojilerini ne şekilde entegre edeceklerinin en önemli belirleyicisi olacaktır.
Bilgisayarlı Eğitime Destek Kampanyası ve benzerlerinin, son derece önemli olan altyapı sorununun çözümü açısından yararlı olacağı açıktır. Ancak, yukarıda da işaret edildiği gibi, öğretmenlere hem bilgisayar okur-yazarlığı kazandırmak hem de kazanılan teknoloji-kullanma yeteneklerini öğretimde etkin şekilde kullandırmak daha büyük önem içermektedir. Nitekim, bu özellik Türkiye İkinci Bilişim Şurası Eğitim Çalışma Grubu Raporu’nda (2004, s. 359) da belirtilmiştir. Adı geçen rapora göre, öğretmenlere gerekli bilişim teknolojilerinden yararlanma konusunda gerekli hizmet-içi eğitim sağlanamamaktadır ve verilen kısa süreli eğitimler de yeterli olamamaktadır. Raporda ayrıca, öğretmenlerin bilişim yatkınlığını geliştirmek ve onları, eğitimsel etkinliklerini bilişim yardımıyla gerçekleştirebilir duruma getirmek icin uzun bir çalışma gerektiği işlenmiştir.
Tüm bu sonuçlar göstermektedir ki; mevcut durum itibari ile yapılan etkinlikler öğretmenlere bilgisayar becerileri kazandırmakla sınırlı kalmakta, ancak bu etkinliklerin ve hizmet-içi programların dahi yetersiz olduğu kabul edilmektedir. Oysa, teknolojinin eğitim ve öğretimde uygun bir şekilde kullanılması öğretmenlerin yeniden düzenlenmiş bir rol geliştirmelerini gerektirir (Gura ve Percy, 2005, s.65). Gura ve Percy’e (2005, s.65) göre, sınıf içerisinde teknolojinin eğitim açısından anlam kazanması öğretmenin tecrübelerine bağlıdır. Öğrencilerin alacağı zengin içerikli ve iyi düzenlenmiş bir öğrenme tecrübesinin gerçekleşebilmesi için de teknolojiyi kullanma konusunda kendine güvenen ve tecrübe sahibi öğretmenler gerekmektedir. Bu, öğretmenlerin yalnızca teknoloji kullanma becerisi kazanmalarından çok daha önemlidir.
Amerikan Kongresi Teknoloji Değerlendirme Ofisi (OTA) tarafından yayınlanan bir raporda, (US Congress, 1995) öğretmenleri teknoloji kullanma konusunda eğitmenin en kısa ve düşük maliyetli yolunun lisans öğrenimleri süresince alacakları eğitim olduğu vurgulanmıştır. Buna rağmen, yine Amerika’da yapılan araştırmalar, öğretmen yetiştirme programlarının mezunlarını teknoloji ile öğretim yapma konusunda yeterince eğitemediklerini (Strudler ve Wetzel, 1999; Thurston vd., 1997; NCATE, 1997) ve teknoloji ile öğretimi daha kendi müfredatlarına tam olarak yerleştiremediklerini göstermektedir (NCATE, 1997; Willis ve Mehlinger, 1996). Araştırmalardan çıkan benzer bir bulgu da, öğretmen yetiştiren kurumlardan mezun olan bir çok mezunun teknolojiyi profesyonel öğretim yaşamlarında kullanabilme konusunda çok yetersiz bilgi ile mezun olduklarını göstermektedir. Tüm bunlara ilave olarak, bu durum ülkemizde de çok farklı değildir. Toprakçı’nın (2005) işaret ettigine göre, öğretmenlerin bilgisayarları kullanmaya dönük sistemli yetiştirilmesi yetersiz olup, eğitim fakültelerinden aldıkları bir kaç kredilik ders; Milli Eğitim Bakanlığı ve Bakanlığa baglı Halk Eğitim Merkezleri’nden aldıkları kurslar ile sınırlı kalmaktadır. Bu eğitimlerin de daha çok bilgisayar okur-yazarliği kazandırma yönünde olduğu yukarıda belirtilmiştir.
Konuya ışık tutacak ve derinlik kazandıracak bir diğer bakış açısı da, değişim teorilerinin teknoloji tabanlı eğitime bakışını ortaya koymaktır. Teknolojinin eğitim alanında kullanımı şüphesiz yeni bir anlayıştır. Duhaney (2000), sınıfların teknolojik dönüşümlere açık olmasının kaçınılmaz oldugunu belirtmiştir. Değişim teorilerinde belirtildiğine göre, teknolojik dönüşüm üniversitelerde ya da düşünce kuruluşlarında geliştirilen bir yenilenme (reform) değil; okulların üzerine uygulamaları için yüklenen bir gelişmedir (Mehlinger, 1996). Fakat, kurumların değişmesi en güç olanıdır (Burns, 1978, s.421) ve eğitim kurumlarını yeni politikalar uygulamaya zorlamak uygun bir güç kullanım yöntemi değildir. Fullan’ın (1996, s.6) belirttiğine göre, okulların yenilikleri uygulaması bir takım yapısal değişikliklerin yapılmasına bağlıdır. Bu, sınıf içinde ve okul bazında bir takım kültürel değişiklikler yapmayı gerektirir. Bu yüzden de, Smerdon ve Cronen’ın (2000, s.5) altını çizdiği gibi, bilgisayarların ve İnternet bağlantısı sayısının artmasına rağmen öğretmenlerin öğretme; öğrencilerin de öğrenme şekillerinde köklü bir degişiklik gerçekleşememiştir. Okullarda şimdiye kadar moda olmuş fakat hemen unutulmuş önceki bazı yenilikçi fikirlerin ve öğretim yöntemlerinin varlığı da bundan dolayıdır (Gura ve Percy, 2005, s.2).
Teknoloji dönüşümünün başarılı olabilmesi için birbiri ile ilintili üç etkenin olması gerekmektedir: Okul, öğretmen, ve politika üreticileri (Mumtaz, 2000). Şüphesiz, yukarıda anlatılan bilgiler ışığında bu üç etken içerisinde öğretmenin rolü en önemli olanıdır. Veen (1993), yaptığı çalışmada bilgisayarların sınıf içinde kullanım kararının hem okul hem de öğretmene bağlı olduğunu, ancak bunlar arasında öğretmene bağlı etkenlerin daha belirleyici olduğunu göstermiştir. Veen (1993), ayrıca belirtmektedir ki, öğretmenler konuları nasıl öğretecekleri konusunda güçlü inanışlara sahip olduklarından dolayı bu inanışlarının değişmesi çok zaman almaktadır. Tüm bunlar göstermektedir ki; teknolojinin eğitim ve öğretim amaçlı kullanımı konusunda öğretmenin çok belirleyici bir rolü bulunmaktadır ve bu da öğretmenin mevcut öğretim anlayışını değişime zorlayacağından dolayı dikkat edilmesi gereken bir etkendir. Okullarda şimdiye kadar uygulamaya sokulan bir çok yenilikçi uygulamanın (çoklu zeka kuramı gibi) yer edinememesinin gösterdiği gibi öğretmenlerin karar aşamasında rolünün olmadığı, üzerlerine dikte edilen fikirler kalıcı olmamaktadır. Giriş bölümünde de gösterildiği gibi, Bilgisayarlı Eğitime Destek Kampanyası da bu tarz bir uygulama görüntüsü vermektedir. Öğretmenlerin bu önemli rolleri dikkate alınmadan yapılacak bu girişim, yeterli temel eğitimlerin de verilemediği dikkate alınırsa, istenilen sonuçları doğurmayabilir. Böylece okullarımız kullanılmayan, atıl vaziyette bilgisayar laboratuvarları gerçeği ile baş başa kalabilir.
Bunlara ilave olarak şunu da belirtmek gerekir. Öğretmenlerin yeni teknolojileri sınıflarında kullamaları önemli bir değişim gerektirir. Değişim ise, Laurie ve Heifetz’e (1997) göre, gerilim oluşturur. Bunu tepki olarak yorumlamak ta mümkündür. Bu yüzden de, teknolojiye dönük oluşacak tepkilerin nedenlerini irdelemek önem arzetmektedir. Ellsworth’a (2000) göre; tepki, yeniliklerin uygulanmasını engelleyebilir. Bireysel faktörler, kaynakların yetersizligi ve liderlik eksikliği gibi etkenler oluşacak tepkilerin nedeni olabilirler (Lewis, 1999). Teknoloji kullanımı açısından bakıldığında, öğretmenlerin farklı özellikler sergiledikleri görülecektir. Kimi öğretmenler teknolojiyi kullanma konusunda korku sergilerken; bir kısmı ise istekli davranmaktadır (Duhaney, 2000). Öğretmenlerdeki bilgi ve uygulama eksikliği (Janas, 1998) bunun önemli iki nedenidir. Bunların dışında, tecrübe eksikliği, yeterli eğitimin verilemeyişi, kaynaklara ulaşım, ve teknik destek eksikliği de (Davis, 2002; Hennessy ve Deaney, 2004) teknoljinin sınıf içinde uygulanması konusunda eksikliklere neden olabilir. Öğretmenlerin yeterli zamanının olmayışı da (Davis, 2002; Gura ve Percy, 2005) önemli faktörler arasında gösterilmektedir.
Sonuç
Görüldüğü üzere, teknolojinin eğitim ve öğretimde etkin bir şekilde kullanılabilmesi ve modern eğitim anlayışları ile bütünleştirilerek öğrencilere sunulması farklı nitelikte bir eğitim gerektirmektedir. Öğretmenlerin yalnızca bilgisayar-okur-yazarlığı becerilerinin geliştirilmesi önemli olsa da, gerçek stratejik politikaların belirlenmesi noktasında eksik kalmaktadır. Öğretmenlerin eğitim ve bilişim teknolojilerini nasıl ve hangi yöntemler eşliğinde kullanabilecekleri eğitiminin daha lisans düzeyinde kazandırılması ve bunun hizmet-içi formasyonlarla desteklenmesi gerekmektedir.
Ayrıca, okullara dönük yeniliklerin ve uygulamaların etkili ve kalıcı olabilmeleri için, tepeden inme politikalar yerine, karar aşamasında öğretmenlerin ve okul yöneticilerinin de olduğu politikalar belirlenmelidir. Araştırmalar, bu tür politikaların özellikle öğretmenler tarafından yeterince kabul görmediğini hatta tepkiler oluşturduğunu göstermektedir. Buna, öğretmenlerdeki bilgi ve tecrübe eksikliği, kaynak imkansızlıkları ve zamana bağlı etkenler de ilave edildiğinde başarısızlık ihtimali artacaktır. Bu nedenle, Bilgisayarlı Eğitime Destek Kampanyası ve benzeri projelerin hedeflenen getirileri sağlayabilmeleri için, bu yazıda altı çizilen noktaların Milli Eğitim politikalarını yönlendiren kişiler tarafindan dikkate alınması önem arzetmektedir. Daha önce de belirtildiği gibi, okullarımızdaki bilgisayar ve İnternet bağlantısı sayısını artırmak altyapı oluşturma bağlamında çok önemli olsa da, teknolojinin eğitim amaçlı olarak kullanılabilmesi farklı formasyonların öğretmenlere kazandırılmasını gerekli kılmaktadır. Bu da, şüphesiz, daha projenin başlangıcı aşamasında Milli Eğitim Bakanlığı ile üniversitelerin eğitim fakülteleri arasında etkin bir iletişim kurulmasının önemini açığa çıkarmaktadır.
Kaynaklar
Bayrakçı, M. (2005). Avrupa Birliği ve Türkiye eğitim politikalarında bilgi ve iletişim teknolojileri ve mevcut uygulamalar. 33, 167. Alınma tarihi ve adresi, 12 Aralik 2005 http://yayim.meb.gov.tr/dergiler/167/index3-bayrakci.htm
Bilgisayarlı Eğitime Destek Kampanyası İnternet sayfası. (2005). Alınma tarihi ve adresi, 10 Aralik 2005 http://www.bilgisayarliegitimedestek.org/kampanya_hakkinda.php
Burns, J. M. (1978). Leadership. New York: Harper & Row Publishers.
Davis, K. S. (2002). “Change is hard”: What science teachers are telling us about reform and teacher learning of innovative practices. Science Education, 87(1), 3-30.
Duhaney, D. C. (2000). Technology and the educational process: Transforming classroom activities. International Journal of Instructional Media, 27(1), 67-72.
Eğitim Teknolojileri Genel Müdürlüğü İnternet sayfası. (2005). Alınma tarihi ve adresi, 10 Aralik 2005 http://egitek.meb.gov.tr/Egitek/tanitim.html
Ellsworth, J. B. (2000). Surviving change: a survey of educational change models. New York: ERIC Clearinghouse on Information and Technology.
Fullan, M. (1996). The new meaning of educational change (3rd ed.). New York: Teachers College Press.
Gura, M., & Percy, B. (2005). Recapturing technology for education: Keeping tomorrow in today’s classrooms. Maryland: ScarecrowEducation.
Hennessy, S., & Deaney, R. (2004). Sustainability and evolution of ICT-supported classroom practice. Retrieved November 15, 2005, from http://www.educ.cam.ac.uk/istl/SAE043.pdf
Janas, M. (1998). Shhhhh, the dragon is asleep and its name is resistance. Journal of Staff Development, 19(3), 13-16.
Laurie, D. L., & Heifetz, R. A. (1997). The work of leadership. Harvard Business Review, 75(1), 124 -134.
Lewis, T. (1999). Research in technology education: Some areas of need. Journal of
Technology Education, 10(2), 41-56.
MEB. (2003). Milli Eğitim Bakanlığı bilgi ve iletişim teknolojileri araçları ve ortamlarının eğitim etkinliklerinde kullanım yönergesi. Tebliğle Dergisi. Alınma tarihi ve adresi, 10 Aralik 2005 http://mevzuat.meb.gov.tr/html/228.html
MEB. (2005). Milli Eğitim Bakanlığı İnternet sayfası. Alınma tarihi ve adresi, 10 Aralik 2005 http://mevzuat.meb.gov.tr/html/228.html
MEB Eğitim Teknolojileri Genel Müdürlüğü. (2005). Eğitim Teknolojileri Genel Müdürlüğü tarafindan yürütülmekte olan projeler. Alınma tarihi ve adresi, 10 Aralik 2005 http://egitek.meb.gov.tr/KapakLink/Projeler/YurutulenProjeler.html
MEB-Hizmetiçi Eğitim Dairesi Başkanlığı. (2003). Neden hizmet-içi eğitim? Alınma tarihi ve adresi, 10 Aralik 2005 http://hedb.meb.gov.tr/
Mehlinger, H. (1996). School reform in the information age. Phi Delta Kappan 77(6), 400-407.
Mumtaz, S. (2000). Factors affecting teachers’ use of Information and Communications
Technology: A review of the literature. Journal of Information Technology for
Teacher Education, 9(3), 319-341.
NCATE: National Association for Accreditation of Teacher Education. (1997). Technology and the New Professional Teacher: Preparing for the 21st Century Classroom. Washington, DC: NCATE. Retrieved April 10, 2003, from
http://www.ncate.org/accred/projects/tech/tech-21.htm
Özdener, N. ve Öztok, M. (2005). Türk ve İngiliz öğretim programlarının bilgisayar ve İnternet okur-yazarlığı açısından karşılaştırılması. 33, 167. Alınma tarihi ve adresi, 12 Aralik 2005 http://yayim.meb.gov.tr/dergiler/167/index3-oztok.htm
Smerdon, B., & Cronen, S. (2000). Teachers’ tools for the 21st Century: A report on teachers’ use of technology. Washington D.C.: National Center for Education Statistics. Retreived
November 15, 2005, from http://nces.ed.gov/pubsearch/pubsinfo.asp?pubid=2000102
Strudler, N. B. & Wetzel, K. (1999). Lessons from exemplary colleges of education: factors affecting technology integration in preservice programs. Educational Technology Research and Development, 47(4), 63-81.
Toprakçı, E. (2005). Türkiye’deki okul yöneticisi ve öğretmenlerin evlerindeki bilgisayarı meslek amaçlı kullanım profilleri: Sivas ili örneği. The Turkish Online
Journal of Educational Technology, 4(2). [Online]. Retrieved on November 20, 2005 from http://www.tojet.net
Thurston, C. O., Secaras, E. D., & Levin, J. A. (1997). Teaching teleapprenticeships: An innovative model for integrating technology into teacher education. Journal of Research on Computing in Education, 29, 385-391.
Türkiye İkinci Bilişim Şurası Eğitim Çalışma Grubu Raporu. (2004). Sonuç bildirgesi. Alınma tarihi ve adresi, 10 Aralik 2005 http://www.bilisimsurasi.org.tr/SonucBildirgesi/
U.S. Congress. (1995). Office of Technology Assessment, Teachers and Technology: Making the Connection, OTA-HER-616. Washington, DC: U.S. Government Printing Office.
Veen, W. (1993). The role of beliefs in the use of information technology: Implications for teacher education, or teaching the right thing at the right time.
Journal of Information Technology for Teacher Education, 2(2), 139-153.
Willis, J. W., & Mehlinger, H. D. (1996). Information technology and teacher education. In J. Sikula, T. Buttery, & E. Guyton (Eds.), Handbook of research on teacher education (2nd ed., pp. 978-1029). New York: McMillan.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın Bilgisayar-Destekli Eğitim Politikasına Farklı Bir Bakış
Özet
Teknoloji alanındaki hızlı gelişmeler onun toplumun her katmanı tarafından benimsenmesini kolaylaştırmaktadır. Bilişim teknolojilerinin kullanım alanı bulduğu en etkin alanlardan birisi de şüphesiz eğitim alanı olmaktadır. Toplumlar artık gelecek nesillerini yeni öğretim yöntemleri ve gelişmiş teknolojileri kullanmak suretiyle yetiştirmenin yollarını aramaktadırlar. Bu yeni anlayış, okullara ve öğretmenlere yönelik görev ve sorumluluk alanlarının yeniden ele alınmasını gerektirmiş olup, mevcut eğitim uygulama ve yöntemlerinin derinden sorgulanmasını sağlamıştır. Teknolojinin neden olduğu bu köklü değişimler ülkemizde de yakından takip edilmektedir. Milli Eğitim Bakanlığı ve TÜBİSAD, bu amaç doğrultusunda geniş kapsamlı bir “Bilgisayarlı Eğitime Destek Kampanyası” yürütmektedirler. Bu makalenin temel amacı, bu kampanyayı araştırmalar ışığında değerlendirip, gözden kaçmaması gereken stratejik bir noktaya dikkatleri çekmektir. O da öğretmenlerin teknolojiyi kullanmada ki etkin rolüdür. Bu makale ayrıca, Milli Eğitim Bakanlığı’nın bilgisayar uygulamaları alanında daha etkin stratejiler geliştirmesine olanak sağlayacak nitelikte öneri ve değerlendirmeler içermektedir.
Anahtar Kelimeler: Eğitim teknolojisi, bilgisayarlı eğitim, bilişim teknolojileri
A Different Approach to Ministry of National Education Policies Regarding Computer-Assisted Education
Abstract
The rapid advancement in the field of technology has made it widely accepted by all circles of the society. Education is one of the areas where technology has found profound applications. Societies are looking for ways to educate new generations using new teaching methods and advanced technologies. This new understanding has led to new duties and responsibilities on behalf of teachers and schools and helped question our current teaching methods and practices. This new transformation has also stirred interest in Turkey. The Ministry of National Education and TUBISAD has organized a national campaign called “Campaign to Support Computer-Based Education”. The purpose of this article is to evaluate this campaign in light of the literature and point out a strategically important aspect of the topic. The article also includes some suggestions that can help the Turkish Ministry of National Education develop more efficient strategies in terms of technology implementation in schools.
Keywords: Educational technology, computer-assisted education, informatin technologies
Giriş
Milli Egitim Bakanlığı’nın TÜBİSAD ile birlikte gerçekleştirdigi geniş kapsamlı “Bilgisayarlı Eğitime Destek Kampanyası” tüm hızıyla devam etmektedir. Kampanya’ya ait İnternet sayfasında (2005), yaklaşık 25 ilde hedeflenen bilgisayar sayısına ulaşıldıgı ve 2005 yılı sonuna kadar da bütün okullara ADSL geniş bant İnternet erişimi sağlanacağı belirtilmiştir. Bu tür projeler, bilgisayarlı eğitime geçiş açısından son derece önemli olan altyapı sorununu çözmek noktasında şüphesiz son derece önemlidir. Ancak, okullara yerleştirilecek olan bir milyon bilgisayarın ve İnternet bağlantısının öğretmenler tarafından etkin bir şekilde kullanılabilmesi çok daha fazla önem arzetmektedir. Bugün, eğitim literatüründe araştırmacıların tartıştıkları en önemli nokta teknolojinin nasıl kullanılması ğerektiği üzerinedir.
Teknolojinin eğitim alanında kullanılması konusunda henüz yeni olan ülkemizin politikalarını daha sağlam ve verimli bir şekilde oluşturabilmesi için, altyapı çalışmalarına hız verdiği bir dönemde bu tür tartışmalara kulak verip stratejilerini ona göre belirlemesi gerekmektedir. Bayrakçı’nın (2005) belirttiğine göre, bilgi ve iletişim teknolojilerinin Türk Milli Eğitim Sistemi politikaları içerisinde yer alması oldukça yenidir ve 2003 yılında ortaya konulan “E-Türkiye” ve “E-Dönüşüm Türkiye Projesi” kapsamında başlamıştır. Bakanlığın (2005) ve Bilgisayarlı Eğitime Destek Kampanyasının (2005) resmi sitelerinde ilgili açıklamalar okunduğunda altyapı oluşturma ve bilgisayar okur-yazarı yetiştirme konusunun ön plana çıktığı, buna karşın öğretmenlerin bu teknolojileri en etkin şekilde nasıl kullanacaklarına dair açıklamalar yetersiz kalmaktadır. Özdener ve Öztok’a (2005) göre de, Milli Eğitim Şuralarında öğrencilerin bilgisayarlarla tanışmaları, günlük hayatta ve öğrenme-öğretme sürecinde bilgisayarı kullanabilir hâle getirmek amacıyla olabildiğince eğitimin her kademesinde bilgisayar okur yazarlığının yaygınlaştırılması öne çıkmaktadır. Her ne kadar, Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Teknolojileri Genel Müdürlüğü’nün (2005) projeleri arasında; bilgi-işlem teknolojilerini eğitim ve öğretim faaliyetleri içerisine entegre etmek ve öğretmenlerin, söz konusu teknolojileri eğitim programlarına entegre etme konusunda yürütecekleri çalışmaları ve deneyimleri paylaşabilecekleri bir eğitim portalı oluşturmak gösterilmişse de bunun nasıl yapılacağına dair detaylar eksik kalmıştır. Bu eksiklik adı geçen kurumun misyonunda da kendisini göstermektedir (MEB-ETGM, 2005). Belirlenen ilkeler arasında öğretmenlerin ileri teknolojileri yetkinlikle kullanmalarını sağlamak ve eğitim ve öğretimi teknoloji ile bütünleştirmek sayılmışsa da yukarıda belirtildigi gibi bu hedeflerin nasıl gercekleştirileceği konusu belirsiz bırakılmıştır. Ayrıca, Milli Eğitim Bakanlığı’nın yayınladığı Tebliğler Dergisi’nin (2003) onuncu maddesinde de bu konuya işaret edilmekte ve aşağıda sıralanan hedeflerin altı çizilmektedir:
İnternetten yararlanma, ödev hazırlama eğitsel amaçlı diğer faaliyetler (oyunlar) yapılır. öğretmen ve öğrencileri İnternet'te buluşturarak, ortak öğrenme metodları geliştirilir; işbirliğine dayalı, proje tabanlı, öğrenci merkezli öğrenme faaliyetleri gerçekleştirilir ve öğrencilere inceleme, araştırma ve düşünce ufkunu genişletmede imkanlar sunulur. Öğrenme-Öğretme işbirliği, bilgi alışverişi ve kültür paylaşımı gerçekleştirilir.
Görüldüğü gibi bu hedeflerde öğretmenlerin eğitim ve bilişim teknolojilerini ne şekilde entegre edebileceklerine dair ipuçları eksik kalmaktadır. Milli Eğitim Bakanlığı, ülkemizin tüm okullarında ve okul öncesi, ilk ve orta öğretim düzeyinin tamamında ‘neyin nasıl öğretilecegi’ konusunda tek belirleyicidir (2. Eğitim Şurası raporu, s. 360). Bu nedenle de, bu kurumun belirleyip uygulamaya koyacağı stratejiler, öğretmenlerin eğitim ve bilişim teknolojilerini ne şekilde entegre edeceklerinin en önemli belirleyicisi olacaktır.
Bilgisayarlı Eğitime Destek Kampanyası ve benzerlerinin, son derece önemli olan altyapı sorununun çözümü açısından yararlı olacağı açıktır. Ancak, yukarıda da işaret edildiği gibi, öğretmenlere hem bilgisayar okur-yazarlığı kazandırmak hem de kazanılan teknoloji-kullanma yeteneklerini öğretimde etkin şekilde kullandırmak daha büyük önem içermektedir. Nitekim, bu özellik Türkiye İkinci Bilişim Şurası Eğitim Çalışma Grubu Raporu’nda (2004, s. 359) da belirtilmiştir. Adı geçen rapora göre, öğretmenlere gerekli bilişim teknolojilerinden yararlanma konusunda gerekli hizmet-içi eğitim sağlanamamaktadır ve verilen kısa süreli eğitimler de yeterli olamamaktadır. Raporda ayrıca, öğretmenlerin bilişim yatkınlığını geliştirmek ve onları, eğitimsel etkinliklerini bilişim yardımıyla gerçekleştirebilir duruma getirmek icin uzun bir çalışma gerektiği işlenmiştir.
Tüm bu sonuçlar göstermektedir ki; mevcut durum itibari ile yapılan etkinlikler öğretmenlere bilgisayar becerileri kazandırmakla sınırlı kalmakta, ancak bu etkinliklerin ve hizmet-içi programların dahi yetersiz olduğu kabul edilmektedir. Oysa, teknolojinin eğitim ve öğretimde uygun bir şekilde kullanılması öğretmenlerin yeniden düzenlenmiş bir rol geliştirmelerini gerektirir (Gura ve Percy, 2005, s.65). Gura ve Percy’e (2005, s.65) göre, sınıf içerisinde teknolojinin eğitim açısından anlam kazanması öğretmenin tecrübelerine bağlıdır. Öğrencilerin alacağı zengin içerikli ve iyi düzenlenmiş bir öğrenme tecrübesinin gerçekleşebilmesi için de teknolojiyi kullanma konusunda kendine güvenen ve tecrübe sahibi öğretmenler gerekmektedir. Bu, öğretmenlerin yalnızca teknoloji kullanma becerisi kazanmalarından çok daha önemlidir.
Amerikan Kongresi Teknoloji Değerlendirme Ofisi (OTA) tarafından yayınlanan bir raporda, (US Congress, 1995) öğretmenleri teknoloji kullanma konusunda eğitmenin en kısa ve düşük maliyetli yolunun lisans öğrenimleri süresince alacakları eğitim olduğu vurgulanmıştır. Buna rağmen, yine Amerika’da yapılan araştırmalar, öğretmen yetiştirme programlarının mezunlarını teknoloji ile öğretim yapma konusunda yeterince eğitemediklerini (Strudler ve Wetzel, 1999; Thurston vd., 1997; NCATE, 1997) ve teknoloji ile öğretimi daha kendi müfredatlarına tam olarak yerleştiremediklerini göstermektedir (NCATE, 1997; Willis ve Mehlinger, 1996). Araştırmalardan çıkan benzer bir bulgu da, öğretmen yetiştiren kurumlardan mezun olan bir çok mezunun teknolojiyi profesyonel öğretim yaşamlarında kullanabilme konusunda çok yetersiz bilgi ile mezun olduklarını göstermektedir. Tüm bunlara ilave olarak, bu durum ülkemizde de çok farklı değildir. Toprakçı’nın (2005) işaret ettigine göre, öğretmenlerin bilgisayarları kullanmaya dönük sistemli yetiştirilmesi yetersiz olup, eğitim fakültelerinden aldıkları bir kaç kredilik ders; Milli Eğitim Bakanlığı ve Bakanlığa baglı Halk Eğitim Merkezleri’nden aldıkları kurslar ile sınırlı kalmaktadır. Bu eğitimlerin de daha çok bilgisayar okur-yazarliği kazandırma yönünde olduğu yukarıda belirtilmiştir.
Konuya ışık tutacak ve derinlik kazandıracak bir diğer bakış açısı da, değişim teorilerinin teknoloji tabanlı eğitime bakışını ortaya koymaktır. Teknolojinin eğitim alanında kullanımı şüphesiz yeni bir anlayıştır. Duhaney (2000), sınıfların teknolojik dönüşümlere açık olmasının kaçınılmaz oldugunu belirtmiştir. Değişim teorilerinde belirtildiğine göre, teknolojik dönüşüm üniversitelerde ya da düşünce kuruluşlarında geliştirilen bir yenilenme (reform) değil; okulların üzerine uygulamaları için yüklenen bir gelişmedir (Mehlinger, 1996). Fakat, kurumların değişmesi en güç olanıdır (Burns, 1978, s.421) ve eğitim kurumlarını yeni politikalar uygulamaya zorlamak uygun bir güç kullanım yöntemi değildir. Fullan’ın (1996, s.6) belirttiğine göre, okulların yenilikleri uygulaması bir takım yapısal değişikliklerin yapılmasına bağlıdır. Bu, sınıf içinde ve okul bazında bir takım kültürel değişiklikler yapmayı gerektirir. Bu yüzden de, Smerdon ve Cronen’ın (2000, s.5) altını çizdiği gibi, bilgisayarların ve İnternet bağlantısı sayısının artmasına rağmen öğretmenlerin öğretme; öğrencilerin de öğrenme şekillerinde köklü bir degişiklik gerçekleşememiştir. Okullarda şimdiye kadar moda olmuş fakat hemen unutulmuş önceki bazı yenilikçi fikirlerin ve öğretim yöntemlerinin varlığı da bundan dolayıdır (Gura ve Percy, 2005, s.2).
Teknoloji dönüşümünün başarılı olabilmesi için birbiri ile ilintili üç etkenin olması gerekmektedir: Okul, öğretmen, ve politika üreticileri (Mumtaz, 2000). Şüphesiz, yukarıda anlatılan bilgiler ışığında bu üç etken içerisinde öğretmenin rolü en önemli olanıdır. Veen (1993), yaptığı çalışmada bilgisayarların sınıf içinde kullanım kararının hem okul hem de öğretmene bağlı olduğunu, ancak bunlar arasında öğretmene bağlı etkenlerin daha belirleyici olduğunu göstermiştir. Veen (1993), ayrıca belirtmektedir ki, öğretmenler konuları nasıl öğretecekleri konusunda güçlü inanışlara sahip olduklarından dolayı bu inanışlarının değişmesi çok zaman almaktadır. Tüm bunlar göstermektedir ki; teknolojinin eğitim ve öğretim amaçlı kullanımı konusunda öğretmenin çok belirleyici bir rolü bulunmaktadır ve bu da öğretmenin mevcut öğretim anlayışını değişime zorlayacağından dolayı dikkat edilmesi gereken bir etkendir. Okullarda şimdiye kadar uygulamaya sokulan bir çok yenilikçi uygulamanın (çoklu zeka kuramı gibi) yer edinememesinin gösterdiği gibi öğretmenlerin karar aşamasında rolünün olmadığı, üzerlerine dikte edilen fikirler kalıcı olmamaktadır. Giriş bölümünde de gösterildiği gibi, Bilgisayarlı Eğitime Destek Kampanyası da bu tarz bir uygulama görüntüsü vermektedir. Öğretmenlerin bu önemli rolleri dikkate alınmadan yapılacak bu girişim, yeterli temel eğitimlerin de verilemediği dikkate alınırsa, istenilen sonuçları doğurmayabilir. Böylece okullarımız kullanılmayan, atıl vaziyette bilgisayar laboratuvarları gerçeği ile baş başa kalabilir.
Bunlara ilave olarak şunu da belirtmek gerekir. Öğretmenlerin yeni teknolojileri sınıflarında kullamaları önemli bir değişim gerektirir. Değişim ise, Laurie ve Heifetz’e (1997) göre, gerilim oluşturur. Bunu tepki olarak yorumlamak ta mümkündür. Bu yüzden de, teknolojiye dönük oluşacak tepkilerin nedenlerini irdelemek önem arzetmektedir. Ellsworth’a (2000) göre; tepki, yeniliklerin uygulanmasını engelleyebilir. Bireysel faktörler, kaynakların yetersizligi ve liderlik eksikliği gibi etkenler oluşacak tepkilerin nedeni olabilirler (Lewis, 1999). Teknoloji kullanımı açısından bakıldığında, öğretmenlerin farklı özellikler sergiledikleri görülecektir. Kimi öğretmenler teknolojiyi kullanma konusunda korku sergilerken; bir kısmı ise istekli davranmaktadır (Duhaney, 2000). Öğretmenlerdeki bilgi ve uygulama eksikliği (Janas, 1998) bunun önemli iki nedenidir. Bunların dışında, tecrübe eksikliği, yeterli eğitimin verilemeyişi, kaynaklara ulaşım, ve teknik destek eksikliği de (Davis, 2002; Hennessy ve Deaney, 2004) teknoljinin sınıf içinde uygulanması konusunda eksikliklere neden olabilir. Öğretmenlerin yeterli zamanının olmayışı da (Davis, 2002; Gura ve Percy, 2005) önemli faktörler arasında gösterilmektedir.
Sonuç
Görüldüğü üzere, teknolojinin eğitim ve öğretimde etkin bir şekilde kullanılabilmesi ve modern eğitim anlayışları ile bütünleştirilerek öğrencilere sunulması farklı nitelikte bir eğitim gerektirmektedir. Öğretmenlerin yalnızca bilgisayar-okur-yazarlığı becerilerinin geliştirilmesi önemli olsa da, gerçek stratejik politikaların belirlenmesi noktasında eksik kalmaktadır. Öğretmenlerin eğitim ve bilişim teknolojilerini nasıl ve hangi yöntemler eşliğinde kullanabilecekleri eğitiminin daha lisans düzeyinde kazandırılması ve bunun hizmet-içi formasyonlarla desteklenmesi gerekmektedir.
Ayrıca, okullara dönük yeniliklerin ve uygulamaların etkili ve kalıcı olabilmeleri için, tepeden inme politikalar yerine, karar aşamasında öğretmenlerin ve okul yöneticilerinin de olduğu politikalar belirlenmelidir. Araştırmalar, bu tür politikaların özellikle öğretmenler tarafından yeterince kabul görmediğini hatta tepkiler oluşturduğunu göstermektedir. Buna, öğretmenlerdeki bilgi ve tecrübe eksikliği, kaynak imkansızlıkları ve zamana bağlı etkenler de ilave edildiğinde başarısızlık ihtimali artacaktır. Bu nedenle, Bilgisayarlı Eğitime Destek Kampanyası ve benzeri projelerin hedeflenen getirileri sağlayabilmeleri için, bu yazıda altı çizilen noktaların Milli Eğitim politikalarını yönlendiren kişiler tarafindan dikkate alınması önem arzetmektedir. Daha önce de belirtildiği gibi, okullarımızdaki bilgisayar ve İnternet bağlantısı sayısını artırmak altyapı oluşturma bağlamında çok önemli olsa da, teknolojinin eğitim amaçlı olarak kullanılabilmesi farklı formasyonların öğretmenlere kazandırılmasını gerekli kılmaktadır. Bu da, şüphesiz, daha projenin başlangıcı aşamasında Milli Eğitim Bakanlığı ile üniversitelerin eğitim fakülteleri arasında etkin bir iletişim kurulmasının önemini açığa çıkarmaktadır.
Kaynaklar
Bayrakçı, M. (2005). Avrupa Birliği ve Türkiye eğitim politikalarında bilgi ve iletişim teknolojileri ve mevcut uygulamalar. 33, 167. Alınma tarihi ve adresi, 12 Aralik 2005 http://yayim.meb.gov.tr/dergiler/167/index3-bayrakci.htm
Bilgisayarlı Eğitime Destek Kampanyası İnternet sayfası. (2005). Alınma tarihi ve adresi, 10 Aralik 2005 http://www.bilgisayarliegitimedestek.org/kampanya_hakkinda.php
Burns, J. M. (1978). Leadership. New York: Harper & Row Publishers.
Davis, K. S. (2002). “Change is hard”: What science teachers are telling us about reform and teacher learning of innovative practices. Science Education, 87(1), 3-30.
Duhaney, D. C. (2000). Technology and the educational process: Transforming classroom activities. International Journal of Instructional Media, 27(1), 67-72.
Eğitim Teknolojileri Genel Müdürlüğü İnternet sayfası. (2005). Alınma tarihi ve adresi, 10 Aralik 2005 http://egitek.meb.gov.tr/Egitek/tanitim.html
Ellsworth, J. B. (2000). Surviving change: a survey of educational change models. New York: ERIC Clearinghouse on Information and Technology.
Fullan, M. (1996). The new meaning of educational change (3rd ed.). New York: Teachers College Press.
Gura, M., & Percy, B. (2005). Recapturing technology for education: Keeping tomorrow in today’s classrooms. Maryland: ScarecrowEducation.
Hennessy, S., & Deaney, R. (2004). Sustainability and evolution of ICT-supported classroom practice. Retrieved November 15, 2005, from http://www.educ.cam.ac.uk/istl/SAE043.pdf
Janas, M. (1998). Shhhhh, the dragon is asleep and its name is resistance. Journal of Staff Development, 19(3), 13-16.
Laurie, D. L., & Heifetz, R. A. (1997). The work of leadership. Harvard Business Review, 75(1), 124 -134.
Lewis, T. (1999). Research in technology education: Some areas of need. Journal of
Technology Education, 10(2), 41-56.
MEB. (2003). Milli Eğitim Bakanlığı bilgi ve iletişim teknolojileri araçları ve ortamlarının eğitim etkinliklerinde kullanım yönergesi. Tebliğle Dergisi. Alınma tarihi ve adresi, 10 Aralik 2005 http://mevzuat.meb.gov.tr/html/228.html
MEB. (2005). Milli Eğitim Bakanlığı İnternet sayfası. Alınma tarihi ve adresi, 10 Aralik 2005 http://mevzuat.meb.gov.tr/html/228.html
MEB Eğitim Teknolojileri Genel Müdürlüğü. (2005). Eğitim Teknolojileri Genel Müdürlüğü tarafindan yürütülmekte olan projeler. Alınma tarihi ve adresi, 10 Aralik 2005 http://egitek.meb.gov.tr/KapakLink/Projeler/YurutulenProjeler.html
MEB-Hizmetiçi Eğitim Dairesi Başkanlığı. (2003). Neden hizmet-içi eğitim? Alınma tarihi ve adresi, 10 Aralik 2005 http://hedb.meb.gov.tr/
Mehlinger, H. (1996). School reform in the information age. Phi Delta Kappan 77(6), 400-407.
Mumtaz, S. (2000). Factors affecting teachers’ use of Information and Communications
Technology: A review of the literature. Journal of Information Technology for
Teacher Education, 9(3), 319-341.
NCATE: National Association for Accreditation of Teacher Education. (1997). Technology and the New Professional Teacher: Preparing for the 21st Century Classroom. Washington, DC: NCATE. Retrieved April 10, 2003, from
http://www.ncate.org/accred/projects/tech/tech-21.htm
Özdener, N. ve Öztok, M. (2005). Türk ve İngiliz öğretim programlarının bilgisayar ve İnternet okur-yazarlığı açısından karşılaştırılması. 33, 167. Alınma tarihi ve adresi, 12 Aralik 2005 http://yayim.meb.gov.tr/dergiler/167/index3-oztok.htm
Smerdon, B., & Cronen, S. (2000). Teachers’ tools for the 21st Century: A report on teachers’ use of technology. Washington D.C.: National Center for Education Statistics. Retreived
November 15, 2005, from http://nces.ed.gov/pubsearch/pubsinfo.asp?pubid=2000102
Strudler, N. B. & Wetzel, K. (1999). Lessons from exemplary colleges of education: factors affecting technology integration in preservice programs. Educational Technology Research and Development, 47(4), 63-81.
Toprakçı, E. (2005). Türkiye’deki okul yöneticisi ve öğretmenlerin evlerindeki bilgisayarı meslek amaçlı kullanım profilleri: Sivas ili örneği. The Turkish Online
Journal of Educational Technology, 4(2). [Online]. Retrieved on November 20, 2005 from http://www.tojet.net
Thurston, C. O., Secaras, E. D., & Levin, J. A. (1997). Teaching teleapprenticeships: An innovative model for integrating technology into teacher education. Journal of Research on Computing in Education, 29, 385-391.
Türkiye İkinci Bilişim Şurası Eğitim Çalışma Grubu Raporu. (2004). Sonuç bildirgesi. Alınma tarihi ve adresi, 10 Aralik 2005 http://www.bilisimsurasi.org.tr/SonucBildirgesi/
U.S. Congress. (1995). Office of Technology Assessment, Teachers and Technology: Making the Connection, OTA-HER-616. Washington, DC: U.S. Government Printing Office.
Veen, W. (1993). The role of beliefs in the use of information technology: Implications for teacher education, or teaching the right thing at the right time.
Journal of Information Technology for Teacher Education, 2(2), 139-153.
Willis, J. W., & Mehlinger, H. D. (1996). Information technology and teacher education. In J. Sikula, T. Buttery, & E. Guyton (Eds.), Handbook of research on teacher education (2nd ed., pp. 978-1029). New York: McMillan.
Etiketler:
bilgisayar,
milli egitim bakanligi,
teknoloji
9 Temmuz 2010 Cuma
KIBRIS’TAKİ SENDİKA TERÖRÜNE AMERİKA’DAN BAKIŞ
Bu yazı 10 Temmuz 2010 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesinde yayınlanmıştır.
Oldum olası sendika kavramının bizim toplumumuzdaki algılanış ve uygulanış biçiminden rahatsızlık duymuşumdur. Cumhuriyet tarihimiz sendikalaşma kapsamında nice kutuplaşmaların, sorunların ve çözüm adına üretilen çözümsüzlüklerin gözlendiği bir zaman dilimi olmuştur. Kendisine böyle ek anlamlarla yüklenen misyonu, onu yapay bir mevkiye taşıyınca, sendikalaşma; toplum mühendisliğine soyunan bir takım çevrelerin vazgeçemediği bir alet haline gelmiştir.
Medya, bugün nasıl 4. Kuvvet olarak tanımlanıyorsa, ülkemize has sendikalaşma konsept ve uygulamalarından tevellüd eden sendikaları da 5. Kuvvet olarak tanımlamak hiç yanlış olmaz. Nitekim, halihazırda, mahkeme delil klasörlerine giren bazı deliller ışığında Ergenekon suç örgütünün sendikalara nasıl bir görev biçtiğini yakinen müşahede ettik ve aynı Ergenekon’un Kıbrıs’ta ne kadar etkin olduğunu da çok iyi biliyoruz.
Değişik anlamlar ihtiva edebilen sendika kavramı, ilk uygulanış alanları yönüyle ekonomik temelli olsa da, zamanla gelişen tanımı sayesinde bugün daha farklı kulvarlarda da kullanılmaktadır. Tanımı ve kökeni itibari ile belirli bir amaç/ticari kaygı neticesinde bir araya gelen insanların oluşturdukları bir örgüt veya daha çok Yunanca kökenli ‘syndikos’ kelimesinden türemiş olması bakımından (bkz. Wikipedia) bir ‘sorun’un koruyucusu/kollayıcısı anlamını da ihtiva eder. Fakat dikkatinizi çekmek isterim ki; sendika kavramı belirli bir suç işlemek maksadıyla organize olmuş insanlar birliği olarakta değerlendirilmekte ve tanımlanmaktadır.
Bu bağlamda ülkemize baktığımızda, sendikalar daha çok bir meslek grubunun haklarını savunma amaçlı faaliyet yürütmektedirler! Bu daha çok kişi/meslek grubu eksenli bir algılayış biçiminin bir ürünüdür ve özellikle 80 öncesi ve sonrası gelişen sol hareketlerin güdümü ile artan bir değere ulaşmıştır. Darbe mühendisi çevrelerin ise her zaman iştahını kabartan bir ‘kale’ olarak algılanagelmiştir. Daha özel ve geniş bağlamda, ‘’sorun’’ eksenli sendikalaşmalar (çalışan haklarını hariç tutarsak) bizde biraz eksik kalmıştır. Mesela, bir grup insan bir araya gelip, ‘kıyafet özgürlüğü sendikası’, ‘hayvanları koruma sendikası’ da kurabilirler. Bizim kültürümüzde bu daha çok vakıf mantığı ile ele alınan bir husustur. Henüz daha temel yaşamsal sorunlarla boğuşmakta olan ülkemiz vakıfçılık alanında da zayıf kalmış olsa da, bu konudaki örnekler için Osmanlı dönemine ait vakıflaşma kültürüne göz atmak yeterlidir.
Sizler sendika kavramına, ülkemizdeki ve yavru vatan Kıbrıs’taki muhtemel uygulamalara bu zaviyelerden baka durun, ben bu yazının yazılmasına neden olan hadisenin önce sunumuna ardından da Amerika’da bir eğitim kurumunda görev yapan bir idareci olarak bunun bir değerlendirmesine gireyim.
Takip etmişsinizdir. İlk olarak 1 Temmuzda Kıbrıs’ta bazı eğitim sendikaları, bünyelerinde Milli Eğitim Bakanlığı’nın onayı ve gözetimi dahilinde yaz Kur’an kursları tertip edilen iki okulu bastılar. Zaman Gazetesi’nin aktardığına göre, ortaokul öğrenci ve öğretmenlerini zorla dışarı çıkararak sonrada protestolarını gerçekleştirdiler. Eskiden Türkiye’de çok dinlediğimiz klasik sloganlarını attılar. Tarih 4 Temmuz... Ülkenin Başbakanı bu sendikaları tavırlarından dolayı kınadı ve haklarında hukuki işlem yapılacağını ilan etti! (9 Temmuz itibari ile henüz herhangi bir adım atılmadı). İlaveten, bu sendikaların ‘’toplumun değerlerine savaş açmanın anlamsız olduğunu’’ belirterek onları saygılı olmaya davet etti (Zaman, 4 Temmuz 2010).
6 Temmuz tarihinde baskına ait bir takım detaylar gün yüzüne çıktı. Yine Zaman Gazetesi’nin haberine göre, ismi ‘Kıbrıs Türk’ ifadesi ile başlayan ve bu baskını gerçekleştiren sendika üyeleri, polisin müdahalesine rağmen, okula kapıdan giremeyince yangın merdiveninden giriyorlar; çocukları kovalayarak fotoğraflarını çekiyorlar. Daha sonrada taciz ettikleri öğrenci ve öğretmenler aleyhinde Türk oldukları gerekçesiyle ‘’işgalci’’; onları korumaya çalışan polisleri de ‘’işgali koruyan polisler’’ şeklinde suçluyorlar ve polisle tartışıyorlar. Ve yine habere göre, polis sendika üyelerini güçlükle dışarı çıkarabiliyor.
7 Temmuz... Aynı sendika üyeleri bu sefer başka bir okulu basıyorlar. Hem de KKTC Başbakanı ‘’gerekli güvenlik önlemlerini alıyoruz!’’ demiş olmasına rağmen! Yine polisin engelleyemediği bir eylem... Okula zorla giren ve kapıları tekmeleyerek, öğrencilerin zorla resimlerini çeken sendika üyeleri ve durumdan şikayetçi olan, çaresiz öğrenci velileri... Çaresizliklik içindeki bir velinin; aynı şeyin geçen sene de yaşandığını ve bir işlem yapılmadığını belirten sözleri ile aslında kendisi acizlik içerisinde olan adalet ve hukuk sistemimizin ne durumda olduğuna işaret edip şimdi, Amerika’da bir eğitim kurumunda yöneticilik yapan birisi olarak, Kıbrıs’ta yaşanan bu vahim hadisenin Amerika’da yaşanması halinde izleyeceğimiz senaryoyu Kıbrıs örneğine paralel bir şekilde sizlerle paylaşmak istiyorum.
Öncelikle şunu belirteyim: Amerika’da hiçbir sendika böyle bir eylem gerçekleştirmeye cesaret edemez. Hele Kıbrıstaki gibi ’ayrımcılık yapma’ kategorisine giren bir eylemi... Diyelim ki etti. Bu durumda ne olur? Birincisi; Amerika’da her ilk ve orta öğretim kurumunda, okula baskın olması durumunda öğretmen, idareci ve öğrencilerin nasıl hareket edeceğine dair yıl içerisinde bir kaç kez tatbikat yapılır. Baskın olması durumunda öğrencilerin ve öğretmenlerin bildiği bir sistemle uyarı verilir. Bu uyarıyı duyan herkes kapılarını kilitler. Öğrenciler duvar kenarlarına çömelerek dizilirler. Kıbrıs hadisesinde polis daha dışarıdakileri sakinleştirmeye çalışırken bu yeterli süre zaten mevcuttu.
İdareciler hemen 911’i arayarak okulun bir kaç yetişkin tarafından basıldığını ve silahları olup olmadığını bilmediklerini rapor ederler. Özellikle küçük öğrencilerin bulunduğu okullara yapılan saldırılara karşı daha hassas olan polis teşkilatı olayı fazlasıyla ciddiye alır. Üç dakika içerisinde yerel polis eşliğinde özel eğitimli SWAT timleri ve federal büro ajanları (FBI) ambulanslar ve itfaiye eşliğinde okula gelirler.
Bu aşamada yukarıda koyulaştırdığım noktaları senaryoya yerleştirmeye başlıyorum. Sendika üyelerinin polisle tartışması gibi bir lüksleri yoktur. Polis buna kesinlikle müsaade etmez. Dinlemez bile. Üyeler slogan ata dursunlar, polis kendileri ile ‘’yahu yapmayın etmeyin’’ repliklerine kesinlikle girmez. Aciz değildir çünkü. Arkasında adalet sisteminin olduğunu bilir. Tek şey söyleyip durur: Sizi uyarıyorum derhal susun ve benimle iş birliği yapın babında emir cümleleri kullanır. Öfkeli gurup taşkınlığa devam ettiğinde ise bu sefer onlara birazdan yapacakları uygulamaları hatırlatır; elektrik şoku verme gibi. Tabi bu senaryo hadisenin halen okul dışında cereyan etmesi halindedir. Yerel polisi izlemekteyiz. Diyelim ki sendika üyeleri polisi aştı ve yangın merdiveninden içeri girdi veyahutta polis geldiğinde üyeler zaten içeri girmişlerdi. Birincisi; polisin gözü önünde böyle bir şey cereyan edemez. Anında silahını çeker ve vurur yada başka bir şekilde üyeleri pasivize eder. Yada olaya direk SWAT timleri müdahele eder. Üyelerin derhal dışarı çıkmasının emredildiği bir anonsun ardından çıkmadıkları takdirde, SWAT timleri içeri dalar ve gerekirse sendikacıları öldürür.
Diyelimki sendikacılar sağ salim pasivize edildiler. Direk olarak gözaltına alınırlar. Arkalarında kim var, başımıza iş gelir mi gibi bir endişesi yoktur polisin. Haklarında özel ve kamu davaları açılır. Aileler asla çaresiz olmadıklarını iyi bilirler. Aileler ve eğitim kurumu sendika aleyhine tazminat davaları açarlar. Büyük ihtimalle de kazanırlar. Öğrencilere ve öğretmenlere psikologlar atanır. Muhtemelen sendika da kapatılır yada toplum baskısından dolayı kendisini fesh eder.. Yada idarecileri istifa ederler. Ayrımcılık suçları direk olarak federal bir suç olduğundan sendika kendisini FBI’ın takibinden kurtaramaz.
Amerika’da bir öğrencinin velisinin istemi dışında resmini de çekemezsiniz. Okulun İnternet sayfasında öğrencinin resmini yayımlayabilmek için bile veliden imzalı bir belge almanız gerekir. Öğrencilerinizi herhangi bir yarışmaya götürmek istediğinizde bile, yarışmayı organize eden kurum günler öncesinden öğrencilerin resimlerinin çekilmesi ihtimaline binaen veli izin kağıdı gönderir size. Kıbrıslı sendikacıların, öğrencilerin zorla resimlerini çekmesi bile, başlarına çok büyük belaların açılması için yeterlidir ABD’de.
Daha çok detaylar olsada burada keseceğim. Kıbrıs’ta ve ülkemizde benzer hadiseler, kanunsuzluklar çok uzun zamandır yaşanıyor. Adalet sistemlerimiz böyle zayıf, aciz, pısırık bir kişilik taşıdığı müddetçe de yaşamaya devam edeceğiz. Böyle fütursuz bir kanunsuzluk irtikab eden bir sendika, arkasında ona destek veren Ergenekonvari bir güç olmadan bu tür kabadayılıklara cesaret edemez. Ergenekonvari yapılanmalar ise gücünü bu yazıda resmetmeye çalıştığım zayıf damarımızdan alırlar. Yani, hukuk sistemimizdeki gedikler, devletin güçlü olmaması, polis teşkilatının kanunları koruma noktasında elinin zayıf olması... Yaklaşık bir yıl önce gazetelerin İnternet sayfalarına düşen bir videoyu izliyorum. Elinde bıçak, bir saldırgan etrafındakileri tehdit ediyor; gazetecilerin tabiri ile ‘’dehşet saçıyor’’. En az 10 dakika süren bir zaman zarfında polis memurlarımız sadece, ‘’kardeş yapma etme’’ diyaloğundan öte geçemiyorlar zanlı ile. Amerika’da ise olay çok basittir. Adamı emir cümleleri ile sükunete davet edersiniz ve işbirliği yapmadığı takdirde başına gelecekleri hatırlatırsınız. Hele elindeki bıçağı polise sallamaya da başlamışsa ya elektrik tabancasının elektrotlarını yada bir kurşunun yakıcı sıcaklığını bağrında hissediverir. Artislik yapmasına müsaade edilmez.
Polis ve arkasındaki adalet sistemi güçlü ve yıldırıcı olmalı. Anlayışlı, tedbirli; ama tavizsiz olmalı. Bir grup kendini bilmez, milletin gözünün içine baka baka geçen sene de işlediği bir haltı, aynı cesaretle polisi dahi aşarak işleyememeli. Bu güçlü bir devlet olabilmenin, gerçek bir hukuk devleti olabilmenin göstergesidir. Bir okulunu ve içerisindeki küçük çocukları dahi koruyamayan, sorumluları en ağır şekilde cezalandıramayan bir devletin etkin ve uzun ömürlü olması beklenemez. Bir gün, Amerika’da da benzer bir hadise karşısında ülke başkanının benzer acizlikler içerisinde bir açıklama yaptığını, adalet sistemi ve polis teşkilatının olaya Kıbrıs ve Türkiye’deki gibi müdahale ettiğini görürseniz, Amerika’nın artık son nefeslerini vermeye başladığından emin olabilirsiniz. Çünkü sağlam bir hukuk ve adalet sistemi uzun nefesli bir devlet olmanın temelidir. ‘Adalet mülkün temelidir’; işte bu demektir. Ancak, güçlü bir polis teşkilatı ve güçlü bir hukuk sistemi ile geleceğe güven ve ümitle bakabiliriz. Keşke Polis teşkilatımıza, meclisimize ve hukuk çevrelerimize bu önemli konuda en ince detaylarına kadar bir brifing verebilseydim.
Oldum olası sendika kavramının bizim toplumumuzdaki algılanış ve uygulanış biçiminden rahatsızlık duymuşumdur. Cumhuriyet tarihimiz sendikalaşma kapsamında nice kutuplaşmaların, sorunların ve çözüm adına üretilen çözümsüzlüklerin gözlendiği bir zaman dilimi olmuştur. Kendisine böyle ek anlamlarla yüklenen misyonu, onu yapay bir mevkiye taşıyınca, sendikalaşma; toplum mühendisliğine soyunan bir takım çevrelerin vazgeçemediği bir alet haline gelmiştir.
Medya, bugün nasıl 4. Kuvvet olarak tanımlanıyorsa, ülkemize has sendikalaşma konsept ve uygulamalarından tevellüd eden sendikaları da 5. Kuvvet olarak tanımlamak hiç yanlış olmaz. Nitekim, halihazırda, mahkeme delil klasörlerine giren bazı deliller ışığında Ergenekon suç örgütünün sendikalara nasıl bir görev biçtiğini yakinen müşahede ettik ve aynı Ergenekon’un Kıbrıs’ta ne kadar etkin olduğunu da çok iyi biliyoruz.
Değişik anlamlar ihtiva edebilen sendika kavramı, ilk uygulanış alanları yönüyle ekonomik temelli olsa da, zamanla gelişen tanımı sayesinde bugün daha farklı kulvarlarda da kullanılmaktadır. Tanımı ve kökeni itibari ile belirli bir amaç/ticari kaygı neticesinde bir araya gelen insanların oluşturdukları bir örgüt veya daha çok Yunanca kökenli ‘syndikos’ kelimesinden türemiş olması bakımından (bkz. Wikipedia) bir ‘sorun’un koruyucusu/kollayıcısı anlamını da ihtiva eder. Fakat dikkatinizi çekmek isterim ki; sendika kavramı belirli bir suç işlemek maksadıyla organize olmuş insanlar birliği olarakta değerlendirilmekte ve tanımlanmaktadır.
Bu bağlamda ülkemize baktığımızda, sendikalar daha çok bir meslek grubunun haklarını savunma amaçlı faaliyet yürütmektedirler! Bu daha çok kişi/meslek grubu eksenli bir algılayış biçiminin bir ürünüdür ve özellikle 80 öncesi ve sonrası gelişen sol hareketlerin güdümü ile artan bir değere ulaşmıştır. Darbe mühendisi çevrelerin ise her zaman iştahını kabartan bir ‘kale’ olarak algılanagelmiştir. Daha özel ve geniş bağlamda, ‘’sorun’’ eksenli sendikalaşmalar (çalışan haklarını hariç tutarsak) bizde biraz eksik kalmıştır. Mesela, bir grup insan bir araya gelip, ‘kıyafet özgürlüğü sendikası’, ‘hayvanları koruma sendikası’ da kurabilirler. Bizim kültürümüzde bu daha çok vakıf mantığı ile ele alınan bir husustur. Henüz daha temel yaşamsal sorunlarla boğuşmakta olan ülkemiz vakıfçılık alanında da zayıf kalmış olsa da, bu konudaki örnekler için Osmanlı dönemine ait vakıflaşma kültürüne göz atmak yeterlidir.
Sizler sendika kavramına, ülkemizdeki ve yavru vatan Kıbrıs’taki muhtemel uygulamalara bu zaviyelerden baka durun, ben bu yazının yazılmasına neden olan hadisenin önce sunumuna ardından da Amerika’da bir eğitim kurumunda görev yapan bir idareci olarak bunun bir değerlendirmesine gireyim.
Takip etmişsinizdir. İlk olarak 1 Temmuzda Kıbrıs’ta bazı eğitim sendikaları, bünyelerinde Milli Eğitim Bakanlığı’nın onayı ve gözetimi dahilinde yaz Kur’an kursları tertip edilen iki okulu bastılar. Zaman Gazetesi’nin aktardığına göre, ortaokul öğrenci ve öğretmenlerini zorla dışarı çıkararak sonrada protestolarını gerçekleştirdiler. Eskiden Türkiye’de çok dinlediğimiz klasik sloganlarını attılar. Tarih 4 Temmuz... Ülkenin Başbakanı bu sendikaları tavırlarından dolayı kınadı ve haklarında hukuki işlem yapılacağını ilan etti! (9 Temmuz itibari ile henüz herhangi bir adım atılmadı). İlaveten, bu sendikaların ‘’toplumun değerlerine savaş açmanın anlamsız olduğunu’’ belirterek onları saygılı olmaya davet etti (Zaman, 4 Temmuz 2010).
6 Temmuz tarihinde baskına ait bir takım detaylar gün yüzüne çıktı. Yine Zaman Gazetesi’nin haberine göre, ismi ‘Kıbrıs Türk’ ifadesi ile başlayan ve bu baskını gerçekleştiren sendika üyeleri, polisin müdahalesine rağmen, okula kapıdan giremeyince yangın merdiveninden giriyorlar; çocukları kovalayarak fotoğraflarını çekiyorlar. Daha sonrada taciz ettikleri öğrenci ve öğretmenler aleyhinde Türk oldukları gerekçesiyle ‘’işgalci’’; onları korumaya çalışan polisleri de ‘’işgali koruyan polisler’’ şeklinde suçluyorlar ve polisle tartışıyorlar. Ve yine habere göre, polis sendika üyelerini güçlükle dışarı çıkarabiliyor.
7 Temmuz... Aynı sendika üyeleri bu sefer başka bir okulu basıyorlar. Hem de KKTC Başbakanı ‘’gerekli güvenlik önlemlerini alıyoruz!’’ demiş olmasına rağmen! Yine polisin engelleyemediği bir eylem... Okula zorla giren ve kapıları tekmeleyerek, öğrencilerin zorla resimlerini çeken sendika üyeleri ve durumdan şikayetçi olan, çaresiz öğrenci velileri... Çaresizliklik içindeki bir velinin; aynı şeyin geçen sene de yaşandığını ve bir işlem yapılmadığını belirten sözleri ile aslında kendisi acizlik içerisinde olan adalet ve hukuk sistemimizin ne durumda olduğuna işaret edip şimdi, Amerika’da bir eğitim kurumunda yöneticilik yapan birisi olarak, Kıbrıs’ta yaşanan bu vahim hadisenin Amerika’da yaşanması halinde izleyeceğimiz senaryoyu Kıbrıs örneğine paralel bir şekilde sizlerle paylaşmak istiyorum.
Öncelikle şunu belirteyim: Amerika’da hiçbir sendika böyle bir eylem gerçekleştirmeye cesaret edemez. Hele Kıbrıstaki gibi ’ayrımcılık yapma’ kategorisine giren bir eylemi... Diyelim ki etti. Bu durumda ne olur? Birincisi; Amerika’da her ilk ve orta öğretim kurumunda, okula baskın olması durumunda öğretmen, idareci ve öğrencilerin nasıl hareket edeceğine dair yıl içerisinde bir kaç kez tatbikat yapılır. Baskın olması durumunda öğrencilerin ve öğretmenlerin bildiği bir sistemle uyarı verilir. Bu uyarıyı duyan herkes kapılarını kilitler. Öğrenciler duvar kenarlarına çömelerek dizilirler. Kıbrıs hadisesinde polis daha dışarıdakileri sakinleştirmeye çalışırken bu yeterli süre zaten mevcuttu.
İdareciler hemen 911’i arayarak okulun bir kaç yetişkin tarafından basıldığını ve silahları olup olmadığını bilmediklerini rapor ederler. Özellikle küçük öğrencilerin bulunduğu okullara yapılan saldırılara karşı daha hassas olan polis teşkilatı olayı fazlasıyla ciddiye alır. Üç dakika içerisinde yerel polis eşliğinde özel eğitimli SWAT timleri ve federal büro ajanları (FBI) ambulanslar ve itfaiye eşliğinde okula gelirler.
Bu aşamada yukarıda koyulaştırdığım noktaları senaryoya yerleştirmeye başlıyorum. Sendika üyelerinin polisle tartışması gibi bir lüksleri yoktur. Polis buna kesinlikle müsaade etmez. Dinlemez bile. Üyeler slogan ata dursunlar, polis kendileri ile ‘’yahu yapmayın etmeyin’’ repliklerine kesinlikle girmez. Aciz değildir çünkü. Arkasında adalet sisteminin olduğunu bilir. Tek şey söyleyip durur: Sizi uyarıyorum derhal susun ve benimle iş birliği yapın babında emir cümleleri kullanır. Öfkeli gurup taşkınlığa devam ettiğinde ise bu sefer onlara birazdan yapacakları uygulamaları hatırlatır; elektrik şoku verme gibi. Tabi bu senaryo hadisenin halen okul dışında cereyan etmesi halindedir. Yerel polisi izlemekteyiz. Diyelim ki sendika üyeleri polisi aştı ve yangın merdiveninden içeri girdi veyahutta polis geldiğinde üyeler zaten içeri girmişlerdi. Birincisi; polisin gözü önünde böyle bir şey cereyan edemez. Anında silahını çeker ve vurur yada başka bir şekilde üyeleri pasivize eder. Yada olaya direk SWAT timleri müdahele eder. Üyelerin derhal dışarı çıkmasının emredildiği bir anonsun ardından çıkmadıkları takdirde, SWAT timleri içeri dalar ve gerekirse sendikacıları öldürür.
Diyelimki sendikacılar sağ salim pasivize edildiler. Direk olarak gözaltına alınırlar. Arkalarında kim var, başımıza iş gelir mi gibi bir endişesi yoktur polisin. Haklarında özel ve kamu davaları açılır. Aileler asla çaresiz olmadıklarını iyi bilirler. Aileler ve eğitim kurumu sendika aleyhine tazminat davaları açarlar. Büyük ihtimalle de kazanırlar. Öğrencilere ve öğretmenlere psikologlar atanır. Muhtemelen sendika da kapatılır yada toplum baskısından dolayı kendisini fesh eder.. Yada idarecileri istifa ederler. Ayrımcılık suçları direk olarak federal bir suç olduğundan sendika kendisini FBI’ın takibinden kurtaramaz.
Amerika’da bir öğrencinin velisinin istemi dışında resmini de çekemezsiniz. Okulun İnternet sayfasında öğrencinin resmini yayımlayabilmek için bile veliden imzalı bir belge almanız gerekir. Öğrencilerinizi herhangi bir yarışmaya götürmek istediğinizde bile, yarışmayı organize eden kurum günler öncesinden öğrencilerin resimlerinin çekilmesi ihtimaline binaen veli izin kağıdı gönderir size. Kıbrıslı sendikacıların, öğrencilerin zorla resimlerini çekmesi bile, başlarına çok büyük belaların açılması için yeterlidir ABD’de.
Daha çok detaylar olsada burada keseceğim. Kıbrıs’ta ve ülkemizde benzer hadiseler, kanunsuzluklar çok uzun zamandır yaşanıyor. Adalet sistemlerimiz böyle zayıf, aciz, pısırık bir kişilik taşıdığı müddetçe de yaşamaya devam edeceğiz. Böyle fütursuz bir kanunsuzluk irtikab eden bir sendika, arkasında ona destek veren Ergenekonvari bir güç olmadan bu tür kabadayılıklara cesaret edemez. Ergenekonvari yapılanmalar ise gücünü bu yazıda resmetmeye çalıştığım zayıf damarımızdan alırlar. Yani, hukuk sistemimizdeki gedikler, devletin güçlü olmaması, polis teşkilatının kanunları koruma noktasında elinin zayıf olması... Yaklaşık bir yıl önce gazetelerin İnternet sayfalarına düşen bir videoyu izliyorum. Elinde bıçak, bir saldırgan etrafındakileri tehdit ediyor; gazetecilerin tabiri ile ‘’dehşet saçıyor’’. En az 10 dakika süren bir zaman zarfında polis memurlarımız sadece, ‘’kardeş yapma etme’’ diyaloğundan öte geçemiyorlar zanlı ile. Amerika’da ise olay çok basittir. Adamı emir cümleleri ile sükunete davet edersiniz ve işbirliği yapmadığı takdirde başına gelecekleri hatırlatırsınız. Hele elindeki bıçağı polise sallamaya da başlamışsa ya elektrik tabancasının elektrotlarını yada bir kurşunun yakıcı sıcaklığını bağrında hissediverir. Artislik yapmasına müsaade edilmez.
Polis ve arkasındaki adalet sistemi güçlü ve yıldırıcı olmalı. Anlayışlı, tedbirli; ama tavizsiz olmalı. Bir grup kendini bilmez, milletin gözünün içine baka baka geçen sene de işlediği bir haltı, aynı cesaretle polisi dahi aşarak işleyememeli. Bu güçlü bir devlet olabilmenin, gerçek bir hukuk devleti olabilmenin göstergesidir. Bir okulunu ve içerisindeki küçük çocukları dahi koruyamayan, sorumluları en ağır şekilde cezalandıramayan bir devletin etkin ve uzun ömürlü olması beklenemez. Bir gün, Amerika’da da benzer bir hadise karşısında ülke başkanının benzer acizlikler içerisinde bir açıklama yaptığını, adalet sistemi ve polis teşkilatının olaya Kıbrıs ve Türkiye’deki gibi müdahale ettiğini görürseniz, Amerika’nın artık son nefeslerini vermeye başladığından emin olabilirsiniz. Çünkü sağlam bir hukuk ve adalet sistemi uzun nefesli bir devlet olmanın temelidir. ‘Adalet mülkün temelidir’; işte bu demektir. Ancak, güçlü bir polis teşkilatı ve güçlü bir hukuk sistemi ile geleceğe güven ve ümitle bakabiliriz. Keşke Polis teşkilatımıza, meclisimize ve hukuk çevrelerimize bu önemli konuda en ince detaylarına kadar bir brifing verebilseydim.
5 Temmuz 2010 Pazartesi
MEDYA GÜNDEMİ EŞLİĞİNDE: NE ZAMAN ADAM OLURUZ?
Bu yazı 6 Temmuz 2010 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesinde yayınlanmıştır.
Türkiye’de herhangi bir gazetede köşe yazarlığı yapmak zor bir iş midir, yoksa kolay mı? Bu soruyu size yöneltseler nasıl cevap verirdiniz? Böyle muğlak sorular karşısında Amerikalıların kullandıkları çok kısa ama öz bir cevap şekli vardır: ‘It depends’ derler. Yani, cevabın niteliği soruyu hangi koşula ve parametreye göre değerlendirdiğimize göre şekil alır demektir bu. Yukarıdaki soruyu da işte bu zaviyeden ele alıp bir değerlendirme yapalım ve oradan da mevzumuzu daha genel bir perspektife taşıyarak ‘biz ne zaman adam oluruz?’ sorusuna cevap bulmaya çalışalım.
Bir ülke düşünün! Sanat, kültür, edebiyat ve felsefe bilgileri yeterli düzeyde olan kişilerin bile kendilerini sadece siyaset ve politika yazmak zorunluluğunda hissettikleri... Entelektüel düzeyi geniş ve derin olan yazarlarının ülkenin düşünce ufkunu ve geleceğini inşa ettikleri değil, ülke gündeminin, yazarların düşünce altyapısını inşa ettiği... Ciddi anlamda hiçbir entelektüel birikimi olmayan bir takım yazarların, ülke gündeminin belirlenmesinde ve şekillenmesinde daha çok etkin oldukları... Ellerine tutuşturulan dosyalarla bir sağa bir sola saldıran, kaynakları kesilince de kaldırımlara savrulan köşe yazarlarıyla dolu... Bir üniversitede öğrenci yetiştirse daha faydalı olabilecek bir sosyoloğun, medyanın ‘amiral köşküne oturtularak’ hükümet kurma-yıkma mühendisliğine soyundurulduğu... Gazetecilerin vurulduğu... Ne zaman güzel bir gelişme yaşasa aniden artan terör ile sevincinin kursağında bırakıldığı...
Bir ülke düşünün! Halkının düşmanlıklar, kin ve nefret duygularıyla birbirine düşman hale getirildiği... Birbirini anlamaz, dinlemez ve birbirine tahammül edemez hale getirildiği. Böyle bir ortamda her gazeteci ve köşe yazarının kendisine bir taraf bulma zorunluluğu hissettiği; özgür iradesini yitirip ve mesleğin gereği olan şüpheciliği hakikat izciliği noktasında değil de, sadece karşı grup aleyhinde bir silah olarak kullanır hale geldiği...
Bir ülke düşünün! Belirli bir tarafı tutmadığı halde, sadece ülkede çetecilerden, darbelerden arınmış bir demokrasi tesis edilsin diye kalem tutan yazarların dahi gene kendi meslektaşları tarafından ‘’karşı taraf’’ olarak ilan edildiği ve fikri bir linçe tabi tutulduğu...
Bir ülke düşünün! Kan, kin, nefret, ölüm, kavga, aldatma, tecavüz, sahtekarlık, hırsızlık, zam, falan parti filan parti vb. haberlerin eğreti verecek bir çılgınlıkta ve yoğunlukta gazete sayfalarını doldurduğu... Kadın resimleri ile gazetelerin satılabileceği anlayışının hakim olduğu.. Gazete sayfalarının yarısını yukarıdaki türde haberlerin diğer yarısını da futbolun işgal ettiği... Bu nedenle de insanların hem takım hem de parti tutmadan yaşayamaz bir hale geldikleri...
Bir ülke düşünün! Ordunun ve bir siyasi partinin ‘Cumhuriyet’in temel direği sayıldığı’. Aynı partinin milletin gözünün içine baka baka ‘ordu darbe yapsa da biz de nemalansak’ anlayışı ile yıllardır demokrasiyi baltaladığı... Bir başbakan’ı idam ettirdiği... Parti liderinin, davalar henüz devam ederken sırf yargıyı etkilemek için, ‘’ben Ergenekon’un avukatıyım diyebildiği’’ ama bu desteğe rağmen bir gece operasyonu ile Ergenekoncu çevreler tarafından alaşağı edilerek vezirin piyon ile yer değiştirildiği (ileride bir taşla çok kuş hesabı eşliğinde yeni bir vezirle değiştirmek üzere)...
Bir ülke düşünün! Bütün dünya profesyonel ordular tesis etmeye yönelirken, kendi subaylarının ‘profesyonel ordu’ kavramından bu kadar korktuğu ve kaçındığı... Ordunun ve Genelkurmay’ın başka hiçbir ülkede olmadığı derecede burnuna kadar siyasetin içine battığı... 2003, 2004 ve 2007 yıllarında dahi içerisinden darbe planlayan üst düzey bazı komutanlar çıkarabildiği ve yargılanan bu kişileri hapishanede ziyaret ederek destek vermeye başka bir subayını gönderebildiği... Geçenlerde 2000 küsürüncü yılını kutlayan ordusunun tarihinde hiç bu kadar kötü yönetilmediği... Hatta tarihinin en kötü Cumhurbaşkanı (Sezer) ve Genelkurmay Başkanlarının (Özkök hariç) aynı on yıl içerisinde beraber siyaset! yaptıkları... Genelkurmay başkanının, ‘’bize karşı bir ‘psikolojik’ harekat yürütülüyor’’ diye diye açık bir psikolojik harekat yürüttüğü ve emrinde bir ‘Psikolojik Harekat Dairesi’ (şimdiki adı Bilgi Destek Daire Başkanlığı) bulunan tek kurumun başında olduğu halde bunu söyleyebildiği...Ordu içinden vatanını seven bazı subaylar yaşanan darbe girişimi, yolsuzluk vb. bir takım suçları belgeleri ile ihbar ettiğinde, bizzat Genelkurmay başkanın veya başka üst düzey bir komutanın medya karşısına çıkıp; gereğini yapıp soruşturma başlatacağız diyeceklerine, utanmadan ‘’kim sızdırıyor’’ tarzı repliklere girebildikleri... Hatta Genelkurmay Başkanı’nın 'İrticayla Mücadele Eylem Planı'nı ihbar eden ‘meçhul subayı’, 'yanlış adam' olarak tanımlayabildiği ve ‘’bizden de yanlış adamlar çıkabilir. Önemli olan onu bulup gereğini yerine getirmek.'' diyebildiği... (Zaman, 6 Temmuz 2010)
Bir ülke düşünün! Adaletin her yerde mülkün temeli olarak görüldüğü bir zaman diliminde, bazı yüksek yargı mensuplarının, Ergenekon çetecilerini ve darbe planlayıcılarını kurtarmak için akla hayale gelmeyen hukuksuzluklara, Ali Cengiz oyunlarına yeltendikleri... Kara planları, ses kayıtları ve belgelerle ortalığa saçılan devlet memurlarının kendinden emin tavırlarla ‘ben yaptım oldu’ şeklindeki kayıtsızlıkları... HSYK’nın tahakkümünden, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay’ın siyasete bulaştığından sıklıkla bahsedildiği, ‘’o mahkeme bizden’’ diyenlerin ortalıkta rahat rahat dolaştıkları... Bazı önemli davaları, anlamsız yere senelerce süren bir sürece yayılıp sonrada ‘mürur-u zaman’ (zaman aşımı) denilerek bazı kesimlerin mahkemelerde kurtarıldığı... Darbecilikten ve diğer suçlardan yakalanan bazı üst düzey komutanların nedense bir anda çok ciddi rahatsızlıklar geçirerek ‘GATAKULLİ’ ye getirildikleri...
Bir ülke düşünün! Hala başörtüsü takmanın yasak olduğu... İktidardaki hükümetin bile bu konuda bir çözüme gitmesine izin verilmediği... Ana muhalefet partisinin bazı yüksek yargı organları ve bazı askerlerle iş birliği yaparak bu konudaki çözümsüzlüğün bayraktarlığını yaptığı... Ama bununla da kalmayıp sanki bu sorunu ancak kendisi çözermiş gibi sahte yalanlar uydurduğu; ardından da ‘’ben öyle bir şey demedim’’ diyerek hemen çark ettiği (Kılıçdaroğlu’nun son açıklamaları, 1-2 Temmuz tarihli gazeteler)... Ana muhalefet liderinin, ’terörü, başörtüsünü biz çözeriz’’ cümlesi ardından gazetecilerin ‘’nasıl’’ sorusuna karşılık ‘’onu bize bırakın’’ diyerek siyaset yaptığını, oy kazandığını sandığı, milleti aptal yerine koyduğu ve aslında hiç bir şey için bir planı olmadığını tüm dünyaya böylece açık ettiği... Ve gene aynı ana muhalefet liderinin, hükümetten oy çalacağım ve kendimi ispatlayacağım telaşı ile, bizleri ‘’bana ne ben de isterim’’ siyaseti ile tanıştırdığı...
Başbakan’ın şehit verdiğimiz mevzileri gezmesinin ardından, ‘ben de giderim, banane! banane!, hem ben gidip ayakta dururum, çok cesurum’dur’ mantalitesi ile siyaset yaptığı... Bazı gazetelerin de bu tek taraflı tartışmayı ciddiye alıp gündem oluşturduğu... Üstüne üstlük, Genelkurmay Başkanı’nın da böyle bir ‘’mevzii turizmine’’ (Abdullah Abdülkadiroğlu, Samanyoluhaber, 5 Temmuz 2010) kasıtlı veya kasıtsız kapı aralayarak siyasete bir kez daha alet olduğu... İnternet sayfasında bu resimleri Başbakan’ın adından bahsedilmeden; ama ana muhalefet liderinin yanındakilerin bile isimleriyle yayınlandığı... Tıpkı bir çocuk tiyatrosu oynar gibi cepheye gidilip (başka bir cephe) ayakta resim çektirerek resimlerin basına servis edildiği...
Bir ülke düşünün! Ordusunun iki bin küsür yıllık tarihinde hiç bu kadar zayıf olmadığı... Teröristi çoban zannedip (gidip kontrol etme gereği bile duymadan) askerlerini şehit veren; parkta duran sade vatandaşı ise terörist zannedip vuran... Bunun kendisinden hesabının dahi sorulamadığı... Sayıları yüzü aşan terörist gurubunun sınır geçip karakol bastığı... Ve gene kimsenin hesap soramadığı... Halka karşı balyoz darbesi planlayan ve bu plan kapsamında kendi uçağını düşürüp komşu ile savaş çıkarmaya, Fatih Camii’ni bombalatıp halkı galeyana getirmeye, diğer din ve ırklardan bazı kimseleri öldürterek bir iç savaş çıkarmaya çalışan, bir cemaate ait evlere silah yerleştirerek sonrada cadı avı başlatmayı planlayan bir askerin; ‘’üstlerim ne dedi ise onu yaptım’’ sözüne rağmen hiç bir üssün yargılanmayı bırakın haklarında soruşturma dahi açılamadığı... (Hadi Kıbrıs’ı da bizden sayalım) ülkenin Milli Eğitim Bakanlığı izni altında çalıştıkları halde bir Kur’an kursunun kendini rejimin bekçisi ilan eden ‘solcu’ ve/veya ‘Ergenekon tandanslı’ sendikalar tarafından basılarak içindekilerin sorgulanması ve hanelerine tecavüz suçu işlendiği halde yaptıklarının yanına kâr kaldığı...
Bir ülke düşünün! 21. yüzyılda şehir içlerinde bile hala Jandarma karakollarının olduğu... En büyük üniversitelerinden biri olan ODTÜ’nün hâlâ Jandarma tarafından korunduğu... Jandarmanın polisin görev alanında olan yerlerde hesap vermeden iş yürüttüğü... Öğrenci yurdu basıp halkı fişlediği... Terörle çok etkili bir şekilde mücadele eden Polis Özel Harekat’ın 28 Şubatçılar etkisiyle el etek çektirildiği... 30 bin masumun katili bir terör elebaşısının sivil hükümetin ve polisin elinin yetişemediği bir adadan avukatları aracılığı ile ülke gündemi belirlediği; ufak çaplı bir siyasi parti liderinden daha çok mesaj verebildiği... Mecliste hükümet ortağı iken bu kişinin asılmasına giden yolu ‘çekimser’ kalarak (şimdiki gibi; ‘asmazsam namerdim’ edebiyatından uzak bir tarzda) kendisi tıkadığı halde, şimdiki Başbakan’ı neden asmıyorsun diyerek suçlayan, meydanlarda halka urgan atarak şov yapan milliyetçi! bir liderin siyaset yaptığı...
Bir ülke düşünün! Bir hükümet iyi bir iş yaptığında bile muhalefet partileri ve bir kısım medyası sırf muhalefet olsun diye o işten eleştirilecek bir şeyler bulmak için taklalar atsın... Muhalefet etmenin politikacılar nezdindeki tek karşılığı; ‘ona nasip olmasın yeter ki!’ mantalitesi olsun... Sadece politikacılar mı? Hudson’da yapılan bir toplantıda bir komutanı dahi; ‘’terör şimdi biterse AKP’nin işine yarar’’ diye endişe arz edebilsin... Ve halkın nerede ise yarısının oyları ile iktidar olmuş bir parti bu kadar çetin şartlarda politika üretmeye, devlet yönetmeye mecbur kalsın...
Bir halk düşünün! Bir imparatorluk iken böyle sefil hallere düşmüş, düşürülmüş olsun. Yukarıda kısmen resmetmeye çalıştığım çirkeflikler kendisine medya diye, haber diye, siyaset diye, rejim-laiklik diye yutturulmuş olsun... Parçalanmış; partilere, takım tutma mantığı altında dağıtılmış, birbirinden nefret eder hale getirilmiş olsun... Orduya, medyaya ve yargıya sızan Ergenekoncu suç çetesinden hesap bile soramaz hale getirilmiş olsun... Seçimde oligarşik-faşist bir zihniyetin sevmediği bir partiye oy verdi diye ‘’ahmak’’, ‘’göbeğini kaşıyan adam’’ diye hakaret görsün... Başı türbanlı analarının evlatları sürekli şehit olup dururken aynı analar ordusunun kışlasına girmeye layık görülmesin... Okuduğu gazeteler, seyrettiği televizyonlar askerin ‘’akreditasyonuna’’ takılıp kalsın... Bu arada bazı komutanların yakınları ve bazı iş adamlarının çocukları hal-hatır veya rüşvet karşılığında askerliklerini yapmak üzere tatil beldelerine gönderilsin...
Bir halk düşünün! Kendisini özgür bilip, demokrasi altında yaşadığını zannetsin; ama aslında demokrasi kendisine çok görülüyor olsun... Kendi sivil anayasasını dahi yapmasına izin verilmesin... Kendi sivil mahkemesinde suç işleyen askerleri yargılaması istenmesin. Referandumda kendi kaderini belirlemesin diye Anayasa Mahkemesi’nin ön iptali için birileri ülkede her tezgahı denesin...
Liste uzayıp gider. O yüzden burada keselim.
Ne zaman mı adam oluruz? İşte yukarıda sıraladığım komik ve eğreti senaryolar artık tartışılmadığı, tek ve ana gündemimiz olmadığı zaman... Alevi, Sünni, Kürt, Türk vesairi ile birlikte artık birbirimizi sevip ortak noktada yaşamayı öğrendiğimiz zaman... Barış, dostluk, kardeşlik diyenleri ‘’acaba ne amacı var?’’ şüphesi ile değerlendirmekten vazgeçtiğimiz zaman... Artık takım tutar gibi parti tutmadığımız zaman... Doğan gurubu ve Cumhuriyet anlayışındaki gazetecilik, kendisini Taraf ve diğer alternatif gazetecilik anlayışlarına bıraktığı zaman... Ergenekon teröristlerinden hesap sorup, demokrasiyi sağlam kazığa bağladığımız zaman... Oligarşik, elitist, faşizan, milliyetçilik körü ve sadece eleştiren bir muhalefet anlayışından kurtulup Avrupa’da ki muhalefet anlayışını geliştirdiğimiz zaman... Artık köşe yazarlarımız halkı az siyasetin yanında sanat, kültür, edebiyat, felsefe vb. alanlardaki fikir ve düşüncelerle de besleyebildiği, eğitebildiği... bu ülkede entelektüel anlamda gazetecilik yapmanın zor olmadığı zaman... Ülke gündemi bu kadar cıvık ve eğreti şeylerle çok yoğun bir şekilde uğraşmadığı zaman... Entelektüel birikimi olmayan kimselerin gazeteci; güvenilir olmayan kimselerin hukuk adamı; ehil olmayanların lider ve demokrasi sevdalısı-sempatizanı olmayanların ise asker olamadığı bir ülke haline geldiğimiz zaman... Kısacası; Türkiye uygarlığın neresinde? sorusunun cevabını gönül rahatlığı ile verebildiğimiz zaman...
Türkiye’de herhangi bir gazetede köşe yazarlığı yapmak zor bir iş midir, yoksa kolay mı? Bu soruyu size yöneltseler nasıl cevap verirdiniz? Böyle muğlak sorular karşısında Amerikalıların kullandıkları çok kısa ama öz bir cevap şekli vardır: ‘It depends’ derler. Yani, cevabın niteliği soruyu hangi koşula ve parametreye göre değerlendirdiğimize göre şekil alır demektir bu. Yukarıdaki soruyu da işte bu zaviyeden ele alıp bir değerlendirme yapalım ve oradan da mevzumuzu daha genel bir perspektife taşıyarak ‘biz ne zaman adam oluruz?’ sorusuna cevap bulmaya çalışalım.
Bir ülke düşünün! Sanat, kültür, edebiyat ve felsefe bilgileri yeterli düzeyde olan kişilerin bile kendilerini sadece siyaset ve politika yazmak zorunluluğunda hissettikleri... Entelektüel düzeyi geniş ve derin olan yazarlarının ülkenin düşünce ufkunu ve geleceğini inşa ettikleri değil, ülke gündeminin, yazarların düşünce altyapısını inşa ettiği... Ciddi anlamda hiçbir entelektüel birikimi olmayan bir takım yazarların, ülke gündeminin belirlenmesinde ve şekillenmesinde daha çok etkin oldukları... Ellerine tutuşturulan dosyalarla bir sağa bir sola saldıran, kaynakları kesilince de kaldırımlara savrulan köşe yazarlarıyla dolu... Bir üniversitede öğrenci yetiştirse daha faydalı olabilecek bir sosyoloğun, medyanın ‘amiral köşküne oturtularak’ hükümet kurma-yıkma mühendisliğine soyundurulduğu... Gazetecilerin vurulduğu... Ne zaman güzel bir gelişme yaşasa aniden artan terör ile sevincinin kursağında bırakıldığı...
Bir ülke düşünün! Halkının düşmanlıklar, kin ve nefret duygularıyla birbirine düşman hale getirildiği... Birbirini anlamaz, dinlemez ve birbirine tahammül edemez hale getirildiği. Böyle bir ortamda her gazeteci ve köşe yazarının kendisine bir taraf bulma zorunluluğu hissettiği; özgür iradesini yitirip ve mesleğin gereği olan şüpheciliği hakikat izciliği noktasında değil de, sadece karşı grup aleyhinde bir silah olarak kullanır hale geldiği...
Bir ülke düşünün! Belirli bir tarafı tutmadığı halde, sadece ülkede çetecilerden, darbelerden arınmış bir demokrasi tesis edilsin diye kalem tutan yazarların dahi gene kendi meslektaşları tarafından ‘’karşı taraf’’ olarak ilan edildiği ve fikri bir linçe tabi tutulduğu...
Bir ülke düşünün! Kan, kin, nefret, ölüm, kavga, aldatma, tecavüz, sahtekarlık, hırsızlık, zam, falan parti filan parti vb. haberlerin eğreti verecek bir çılgınlıkta ve yoğunlukta gazete sayfalarını doldurduğu... Kadın resimleri ile gazetelerin satılabileceği anlayışının hakim olduğu.. Gazete sayfalarının yarısını yukarıdaki türde haberlerin diğer yarısını da futbolun işgal ettiği... Bu nedenle de insanların hem takım hem de parti tutmadan yaşayamaz bir hale geldikleri...
Bir ülke düşünün! Ordunun ve bir siyasi partinin ‘Cumhuriyet’in temel direği sayıldığı’. Aynı partinin milletin gözünün içine baka baka ‘ordu darbe yapsa da biz de nemalansak’ anlayışı ile yıllardır demokrasiyi baltaladığı... Bir başbakan’ı idam ettirdiği... Parti liderinin, davalar henüz devam ederken sırf yargıyı etkilemek için, ‘’ben Ergenekon’un avukatıyım diyebildiği’’ ama bu desteğe rağmen bir gece operasyonu ile Ergenekoncu çevreler tarafından alaşağı edilerek vezirin piyon ile yer değiştirildiği (ileride bir taşla çok kuş hesabı eşliğinde yeni bir vezirle değiştirmek üzere)...
Bir ülke düşünün! Bütün dünya profesyonel ordular tesis etmeye yönelirken, kendi subaylarının ‘profesyonel ordu’ kavramından bu kadar korktuğu ve kaçındığı... Ordunun ve Genelkurmay’ın başka hiçbir ülkede olmadığı derecede burnuna kadar siyasetin içine battığı... 2003, 2004 ve 2007 yıllarında dahi içerisinden darbe planlayan üst düzey bazı komutanlar çıkarabildiği ve yargılanan bu kişileri hapishanede ziyaret ederek destek vermeye başka bir subayını gönderebildiği... Geçenlerde 2000 küsürüncü yılını kutlayan ordusunun tarihinde hiç bu kadar kötü yönetilmediği... Hatta tarihinin en kötü Cumhurbaşkanı (Sezer) ve Genelkurmay Başkanlarının (Özkök hariç) aynı on yıl içerisinde beraber siyaset! yaptıkları... Genelkurmay başkanının, ‘’bize karşı bir ‘psikolojik’ harekat yürütülüyor’’ diye diye açık bir psikolojik harekat yürüttüğü ve emrinde bir ‘Psikolojik Harekat Dairesi’ (şimdiki adı Bilgi Destek Daire Başkanlığı) bulunan tek kurumun başında olduğu halde bunu söyleyebildiği...Ordu içinden vatanını seven bazı subaylar yaşanan darbe girişimi, yolsuzluk vb. bir takım suçları belgeleri ile ihbar ettiğinde, bizzat Genelkurmay başkanın veya başka üst düzey bir komutanın medya karşısına çıkıp; gereğini yapıp soruşturma başlatacağız diyeceklerine, utanmadan ‘’kim sızdırıyor’’ tarzı repliklere girebildikleri... Hatta Genelkurmay Başkanı’nın 'İrticayla Mücadele Eylem Planı'nı ihbar eden ‘meçhul subayı’, 'yanlış adam' olarak tanımlayabildiği ve ‘’bizden de yanlış adamlar çıkabilir. Önemli olan onu bulup gereğini yerine getirmek.'' diyebildiği... (Zaman, 6 Temmuz 2010)
Bir ülke düşünün! Adaletin her yerde mülkün temeli olarak görüldüğü bir zaman diliminde, bazı yüksek yargı mensuplarının, Ergenekon çetecilerini ve darbe planlayıcılarını kurtarmak için akla hayale gelmeyen hukuksuzluklara, Ali Cengiz oyunlarına yeltendikleri... Kara planları, ses kayıtları ve belgelerle ortalığa saçılan devlet memurlarının kendinden emin tavırlarla ‘ben yaptım oldu’ şeklindeki kayıtsızlıkları... HSYK’nın tahakkümünden, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay’ın siyasete bulaştığından sıklıkla bahsedildiği, ‘’o mahkeme bizden’’ diyenlerin ortalıkta rahat rahat dolaştıkları... Bazı önemli davaları, anlamsız yere senelerce süren bir sürece yayılıp sonrada ‘mürur-u zaman’ (zaman aşımı) denilerek bazı kesimlerin mahkemelerde kurtarıldığı... Darbecilikten ve diğer suçlardan yakalanan bazı üst düzey komutanların nedense bir anda çok ciddi rahatsızlıklar geçirerek ‘GATAKULLİ’ ye getirildikleri...
Bir ülke düşünün! Hala başörtüsü takmanın yasak olduğu... İktidardaki hükümetin bile bu konuda bir çözüme gitmesine izin verilmediği... Ana muhalefet partisinin bazı yüksek yargı organları ve bazı askerlerle iş birliği yaparak bu konudaki çözümsüzlüğün bayraktarlığını yaptığı... Ama bununla da kalmayıp sanki bu sorunu ancak kendisi çözermiş gibi sahte yalanlar uydurduğu; ardından da ‘’ben öyle bir şey demedim’’ diyerek hemen çark ettiği (Kılıçdaroğlu’nun son açıklamaları, 1-2 Temmuz tarihli gazeteler)... Ana muhalefet liderinin, ’terörü, başörtüsünü biz çözeriz’’ cümlesi ardından gazetecilerin ‘’nasıl’’ sorusuna karşılık ‘’onu bize bırakın’’ diyerek siyaset yaptığını, oy kazandığını sandığı, milleti aptal yerine koyduğu ve aslında hiç bir şey için bir planı olmadığını tüm dünyaya böylece açık ettiği... Ve gene aynı ana muhalefet liderinin, hükümetten oy çalacağım ve kendimi ispatlayacağım telaşı ile, bizleri ‘’bana ne ben de isterim’’ siyaseti ile tanıştırdığı...
Başbakan’ın şehit verdiğimiz mevzileri gezmesinin ardından, ‘ben de giderim, banane! banane!, hem ben gidip ayakta dururum, çok cesurum’dur’ mantalitesi ile siyaset yaptığı... Bazı gazetelerin de bu tek taraflı tartışmayı ciddiye alıp gündem oluşturduğu... Üstüne üstlük, Genelkurmay Başkanı’nın da böyle bir ‘’mevzii turizmine’’ (Abdullah Abdülkadiroğlu, Samanyoluhaber, 5 Temmuz 2010) kasıtlı veya kasıtsız kapı aralayarak siyasete bir kez daha alet olduğu... İnternet sayfasında bu resimleri Başbakan’ın adından bahsedilmeden; ama ana muhalefet liderinin yanındakilerin bile isimleriyle yayınlandığı... Tıpkı bir çocuk tiyatrosu oynar gibi cepheye gidilip (başka bir cephe) ayakta resim çektirerek resimlerin basına servis edildiği...
Bir ülke düşünün! Ordusunun iki bin küsür yıllık tarihinde hiç bu kadar zayıf olmadığı... Teröristi çoban zannedip (gidip kontrol etme gereği bile duymadan) askerlerini şehit veren; parkta duran sade vatandaşı ise terörist zannedip vuran... Bunun kendisinden hesabının dahi sorulamadığı... Sayıları yüzü aşan terörist gurubunun sınır geçip karakol bastığı... Ve gene kimsenin hesap soramadığı... Halka karşı balyoz darbesi planlayan ve bu plan kapsamında kendi uçağını düşürüp komşu ile savaş çıkarmaya, Fatih Camii’ni bombalatıp halkı galeyana getirmeye, diğer din ve ırklardan bazı kimseleri öldürterek bir iç savaş çıkarmaya çalışan, bir cemaate ait evlere silah yerleştirerek sonrada cadı avı başlatmayı planlayan bir askerin; ‘’üstlerim ne dedi ise onu yaptım’’ sözüne rağmen hiç bir üssün yargılanmayı bırakın haklarında soruşturma dahi açılamadığı... (Hadi Kıbrıs’ı da bizden sayalım) ülkenin Milli Eğitim Bakanlığı izni altında çalıştıkları halde bir Kur’an kursunun kendini rejimin bekçisi ilan eden ‘solcu’ ve/veya ‘Ergenekon tandanslı’ sendikalar tarafından basılarak içindekilerin sorgulanması ve hanelerine tecavüz suçu işlendiği halde yaptıklarının yanına kâr kaldığı...
Bir ülke düşünün! 21. yüzyılda şehir içlerinde bile hala Jandarma karakollarının olduğu... En büyük üniversitelerinden biri olan ODTÜ’nün hâlâ Jandarma tarafından korunduğu... Jandarmanın polisin görev alanında olan yerlerde hesap vermeden iş yürüttüğü... Öğrenci yurdu basıp halkı fişlediği... Terörle çok etkili bir şekilde mücadele eden Polis Özel Harekat’ın 28 Şubatçılar etkisiyle el etek çektirildiği... 30 bin masumun katili bir terör elebaşısının sivil hükümetin ve polisin elinin yetişemediği bir adadan avukatları aracılığı ile ülke gündemi belirlediği; ufak çaplı bir siyasi parti liderinden daha çok mesaj verebildiği... Mecliste hükümet ortağı iken bu kişinin asılmasına giden yolu ‘çekimser’ kalarak (şimdiki gibi; ‘asmazsam namerdim’ edebiyatından uzak bir tarzda) kendisi tıkadığı halde, şimdiki Başbakan’ı neden asmıyorsun diyerek suçlayan, meydanlarda halka urgan atarak şov yapan milliyetçi! bir liderin siyaset yaptığı...
Bir ülke düşünün! Bir hükümet iyi bir iş yaptığında bile muhalefet partileri ve bir kısım medyası sırf muhalefet olsun diye o işten eleştirilecek bir şeyler bulmak için taklalar atsın... Muhalefet etmenin politikacılar nezdindeki tek karşılığı; ‘ona nasip olmasın yeter ki!’ mantalitesi olsun... Sadece politikacılar mı? Hudson’da yapılan bir toplantıda bir komutanı dahi; ‘’terör şimdi biterse AKP’nin işine yarar’’ diye endişe arz edebilsin... Ve halkın nerede ise yarısının oyları ile iktidar olmuş bir parti bu kadar çetin şartlarda politika üretmeye, devlet yönetmeye mecbur kalsın...
Bir halk düşünün! Bir imparatorluk iken böyle sefil hallere düşmüş, düşürülmüş olsun. Yukarıda kısmen resmetmeye çalıştığım çirkeflikler kendisine medya diye, haber diye, siyaset diye, rejim-laiklik diye yutturulmuş olsun... Parçalanmış; partilere, takım tutma mantığı altında dağıtılmış, birbirinden nefret eder hale getirilmiş olsun... Orduya, medyaya ve yargıya sızan Ergenekoncu suç çetesinden hesap bile soramaz hale getirilmiş olsun... Seçimde oligarşik-faşist bir zihniyetin sevmediği bir partiye oy verdi diye ‘’ahmak’’, ‘’göbeğini kaşıyan adam’’ diye hakaret görsün... Başı türbanlı analarının evlatları sürekli şehit olup dururken aynı analar ordusunun kışlasına girmeye layık görülmesin... Okuduğu gazeteler, seyrettiği televizyonlar askerin ‘’akreditasyonuna’’ takılıp kalsın... Bu arada bazı komutanların yakınları ve bazı iş adamlarının çocukları hal-hatır veya rüşvet karşılığında askerliklerini yapmak üzere tatil beldelerine gönderilsin...
Bir halk düşünün! Kendisini özgür bilip, demokrasi altında yaşadığını zannetsin; ama aslında demokrasi kendisine çok görülüyor olsun... Kendi sivil anayasasını dahi yapmasına izin verilmesin... Kendi sivil mahkemesinde suç işleyen askerleri yargılaması istenmesin. Referandumda kendi kaderini belirlemesin diye Anayasa Mahkemesi’nin ön iptali için birileri ülkede her tezgahı denesin...
Liste uzayıp gider. O yüzden burada keselim.
Ne zaman mı adam oluruz? İşte yukarıda sıraladığım komik ve eğreti senaryolar artık tartışılmadığı, tek ve ana gündemimiz olmadığı zaman... Alevi, Sünni, Kürt, Türk vesairi ile birlikte artık birbirimizi sevip ortak noktada yaşamayı öğrendiğimiz zaman... Barış, dostluk, kardeşlik diyenleri ‘’acaba ne amacı var?’’ şüphesi ile değerlendirmekten vazgeçtiğimiz zaman... Artık takım tutar gibi parti tutmadığımız zaman... Doğan gurubu ve Cumhuriyet anlayışındaki gazetecilik, kendisini Taraf ve diğer alternatif gazetecilik anlayışlarına bıraktığı zaman... Ergenekon teröristlerinden hesap sorup, demokrasiyi sağlam kazığa bağladığımız zaman... Oligarşik, elitist, faşizan, milliyetçilik körü ve sadece eleştiren bir muhalefet anlayışından kurtulup Avrupa’da ki muhalefet anlayışını geliştirdiğimiz zaman... Artık köşe yazarlarımız halkı az siyasetin yanında sanat, kültür, edebiyat, felsefe vb. alanlardaki fikir ve düşüncelerle de besleyebildiği, eğitebildiği... bu ülkede entelektüel anlamda gazetecilik yapmanın zor olmadığı zaman... Ülke gündemi bu kadar cıvık ve eğreti şeylerle çok yoğun bir şekilde uğraşmadığı zaman... Entelektüel birikimi olmayan kimselerin gazeteci; güvenilir olmayan kimselerin hukuk adamı; ehil olmayanların lider ve demokrasi sevdalısı-sempatizanı olmayanların ise asker olamadığı bir ülke haline geldiğimiz zaman... Kısacası; Türkiye uygarlığın neresinde? sorusunun cevabını gönül rahatlığı ile verebildiğimiz zaman...
4 Haziran 2010 Cuma
TODA İSRAİL
Bu yazı 6 Haziran 2010 tarihli IV. Kuvvet Medya Gazetesinde yayınlanmıştır.
İsrail'in, Gazze'ye yardım ulaştırmak maksadıyla yola çıkan yardım gemilerine yaptığı saldırı dünya çapında çok geniş kesimlerin tepkisini çekti. Endişe ile karışık duygularla, ''saldırmasa iyi olurdu!'' şeklindeki ''light'' tepkilerden tutunda; ''yeter artık!'', ''hadlerini bildirelim!'', hatta ''savaş açalım!'' derecesine kadar varan bir tepkiler yelpazesi izledik kısa bir zaman dilimi içerisinde. Bu hislerden çok farklı ve gayet sükunetli bir haleti ruhiye içerisinde ben de, İbranice teşekkürler anlamına gelen 'toda' kelimesi ile birlikte 'Toda İsrail!' diyerek duygularımı paylaşmak istedim sizlerle.
Neden mi bu başlığı seçtim? Arz edeyim:
Teşekkürler İsrail...
Bir avuç sivil insanın, en üstün nitelikli komandolara ve en modernize donanıma sahip olduğunu düşünen bir orduyu sadece su sıkarak yenebildiğini gösterdiğin, savaşın silahla değil azimle, sabırla ve bazen şehit vererek kazanıldığını gösterdiğin için...
Türkiye'nin seni rahatsız eden barışcıl politikalarını ve dünya nezdinde ve Araplar arasında artan itibarını, gemideki sivil insanları öldürerek 'çizebilirim' diye düşünecek zavallılıklara, acziyetlere düştüğün için...
Gemiyi uluslararası sularda basmanın ne kadar ahmakça olduğunu düşünemediğin için...
Uçaktan atlamayı bile beremeyip güverteye düşen kendi komando askerini tedavi etmeye çalışan insanların üzerine mermiler sıkarak insanlık dereceni gösterdiğin ve kendi kuyunu kendin kazdığın için...
Sadece PKK terörüne değil, İsrail'in ''devlet terörüne'' de şehit vermemizi sağladın... Artık PKK ile birlikte terazinin diğer tarafını doldurduğun için... Evlerimize Güneydoğu'dan şehitler gelirdi. İlk defa olarak evlerimize İsrail'den de şehit cenazeleri gönderdiğin, zulmün kalkması uğruna bazen şehitler vermesi gerektiğini bilen bir millete bir birleşme ve kaynaşma unsuru daha kazandırdığın için...
Saldırıyla eş zamanlı olarak güney sahillerimizde ve ardından diğer şehirlerde PKK terörünün tekrar hortlamasını tetiklediğin, PKK'nın sana nasıl taşeronluk yaptığını bizlere ve Kürt kardeşlerimize gösterdiğin ve böylece bundan sonra PKK üzerine çok daha ısrarla gitmemizi sağlayacağın için... Kürt kardeşlerimiz PKK'nın arkasında Ergenekon çetesinin olduğunu daha yeni öğrenmişti... Onlara yeni birşey daha öğrettiğin için...
Eskiden sadece Filistin'li kanı akıtırdın. Şimdi ise; tüm dünya'ya ait kanları tek bir geminin içinde Filistin'li kanları ile katıştırıp, onları aynı dava etrafında birleştirmeyi kendi ellerinle başardığın için...
Dünyanın şımarık, fütursuz ve kendi başına buyruk yaşayan bir çocuğu olduğunu tekrar ispat ettiğin için...
Yaptığın her fütursuzca ve 'ben yaptım oldu' eksenli hareketinin artık göz ardı edilmeyeceğini sebep olduğun tepki seli ile sağladığın için...
Eskiden olsa; eylemlerin bir çok dünya medyası, hatta hükümeti tarafından görmezden gelinirdi. Sen de bunu bir güç alameti sayar ve yeni eylemlerine bir geçit olarak kullanırdın. Bu son olayın ardından öncelikle CNN'den başlayıp diğer malum medya hatlarında turladım. CNN, klasik; üstü örtülü, sinsi yönlendirmeli haberlerle sana nefes aldırmaya; diğer bazı medya organları da açıktan savunma refleksleri ile sana can simidi atmaya çalışsalarda, aslında dünya medyası bazında da eski popüleritenin kalmadığını gördüm. Türkiye'de ki; eskiden hemen seni açıktan savunma yarışına giren tipler dahi durumun vehametinden dolayı seni açıktan destekleyemez hale gelmişler. Yardım gemileri yola çıktığında bizim bazı medyacılar da acaba kendi aralarında ve kendi amiral gemilerinde; hele bir iki sıkıntı çıksında içinden AKP'ye yüklenecek bir iki malzeme çıkarırız diyorlar mıydı ki? Bunu nereden mi çıkarıyorum: Eski amiral gemisi kaptanının şu sözlerinden: ''İsrail Hükümeti öyle bir şey yaptı ki, artık hiçbirimizin 'Ama' [yani İsrail'i savunmaya çalışacak, U.T.] diyecek ne mecali, ne hali, ne de cesareti kaldı...'' ''Bakın bizleri de ne hale getirdiler [İsrail Hükümetini kastediyor]. 'O gemide niye çocuklar var' diye dahi soramıyoruz'' [burada AKP hükümetine yüklenme niyet ve planını ibraz ediyor] (Hürriyet, 1 Haziran 2010).
Baskının hemen ardından dünya Yahudilerinin tepkilerine dair bir arayış içerisine girdim... Klasik söylemlerin ve fanatikliğin girdabından kurtulamayan bazı grupların klişe tepkileri dışında bir de ne göreyim: Sayıları azımsanmayacak düzeyde bir çok Yahudi, İsrail hükümetini eleştiriyor. Önemli bir Yahudi diaspora merkezi olan Los Angeles şehrinin önde gelen bazı Yahudi kanaat önderlerinin demeçlerini okuyorum: İsrail'in çok kötü bir şekilde yönetildiğinden bahsediyorlar; aralarda 'ama' lı ifadeler kullansa da bazıları... Sonra, kendisi de Yahudi asıllı bir televizyoncu, stand-up'çı olan Jon Stewart da İsrail'i ekranda rezil edenler arasında yerini alıyor; İsrail'in yardım gemisine müdahale mantığını ve argümanlarını 'ti'ye alarak.
Teşekkürler İsrail...
Tek bir Yahudi'nin dahi desteğini kaybetmenin senin için hayati değerde olduğu bir dönemde, önemli bir Yahudi kesimini karşına almayı başardığın için...
İsrail'in hamasi ve beceriksiz bir kaç politikacının ellerine düştüğünü, Yahudi ağızlardan da dünyaya dinlettirdiğin için...
Konuyu meclisinde görüşürken; Arap asıllı olan ve kendi milletinin seçtiği milletvekillerini ''vatan haini'' olarak nitelendirdiğin ve kendi demokrasinin ayağına kendin kurşun sıkarak tüm dünyaya Ortadoğu'da nasıl bir ''tek demokrasi'' olduğunu bu şekilde ispat ettiğin için...
Bu da yetmez! New York'lu bazı Yahudi grupları sokaklara döküp; onların, ellerinde Türk bayrakları ile İsrail'i protesto etmelerini sağladığın ve bizlere bir ilki yaşattığın için...
Yahudiler arasında aslında sanıldığı gibi yek vücut bir dayanışma olmadığını cümle aleme gösterdiğin için...
Arkandaki güçlü medya desteğine ve zengin şirketlere rağmen; bir avuç masum sivilin, yaşlının, kadının hatta çocuğun PR (halkla ilişkiler) başarısı karşısında eriyebildiğini ispatladığın için...
Teşekkürler İsrail...
Milyonlarca dolar harcasak yapamayacağımız PR çalışmasının bereketini ve getirisini beceriksiz ve öfkesinin kurbanı olmuş bir kaç yöneticin sayesinde bize tepside ikram ettiğin için...
Yine bu duygularla Davos'a gelmiş olan lideriniz, Başbakanımıza ''One Minute'' dedirttiği için. Bizler 20 sene uğraşsak diğer İslam ülkeleri hatta diğer milletlerden bir çok insanın nezdinde bir günde bu kadar popüler hale gelemezdik.
Bu iki kelimelik ifadenin tezahürlerinin; son saldırı ardından Hükümetin gerçekleştirdiği, diğer dünya ülkeleri nezdindeki girişimlerin ve yapılan okkalı ve güzel düşünülmüş demeçlerin arttırdığı öz güvenimizi Fenerbahçe 10 kere üst üste UEFA şampiyonu olsa gene de kazanamazdık.
Olaya tepki olsun diye 15,000 İsrail vatandaşı Türkiye'ye gezilerini iptal edecek demişşin. Şimdi bizim hükümet akıllı davransa ve her gün Türk dizileri izleyen Araplara yayın arasında; İsrail'liler turizmden para kazanmayalım diye vatandaşlarını göndermiyor dedirtse... ertesi yıl 150,000 Arap Türkiye'ye gelmez mi? Gelirse gene teşekkürler İsrail...
Teşekkürler İsrail...
Tüm bu davranışlarınla ve zulmü andıran uygulamalarınla kendine ''Hitler'in çocukları'' dedirttiğin için... Eski'nin mazlum ve mağdurunun nasıl yeninin zalim ve mağruru haline gelebildiğini tarihin ibret levhalarına yazdığın için...
Kurşunlarla yere serdiğin yaralı, masum sivillerin göğüsleri üzerine komandalarına ayak bastırtıp; sonra da güya hakaret etsinler, öç alsınlar mantığı ile ''one minute'' dedirttiğin için... (Gemide bulunan Yenişafak yazarı Hakan Albayrak'ın aktarımı) ve böyle davranarak aslında Erdoğan'ın ''one minute''ının sinende ne kadar derin bir yara açtığını; seni sinirden kudurttuğunu; ne kadar etkili bir Osmanlı tokadı yemiş olduğunu acizlik kokan bir tavırla ima ettiğin için...
Sivillere karşı silahındaki bir kurşunla dahi güvenilemeyecek bir İsrail'in, barınaklarındaki atom bombaları ile hiç güvenilemeyeceğini dünyaya gösterdiğin ve Türkiye'nin bu konudaki uyarılarının haklılığını ispata yardım ettiğin için...
Eski Mısır'da sana zulmeden Firavun; kibrinin, gururunun ve öfkesinin kurbanı iken bir Musa gerekti seni onun pençesinden kurtarmak için. Yukarıda hatlarını çizdiğim davranışlarınla şimdi sen; kendinin Firavun, Mavi Marmara'nın ise Musa olduğunu tespit ettirdin gören gözlere, düşünen beyinlere ve hisseden kalplere.
Yazımı Yahudi halkı adına bir temenni ile bitiriyorum. Umarım sizler; ülkenizi ve soydaşlarınızı yukarıda resmettiğim şekildeki bir ülke ve onun vatandaşları haline sokmayı başaran, basiretsiz ve beceriksiz; ama bir o kadarda öfke dolu, hınç dolu, düşmanlık dolu, faşist liderlerinizden kurtulursunuz. Demokratik bir ülkesiniz! Önünüzdeki ilk seçimde yapacağınız tercih kendi kaderinizi kendinizin tayin edeceği önemli bir dönüm noktası olacaktır. Unutmayın! Yahudileri yeni saldırıların ve nefretlerin pençesinden kurtarmak istiyorsanız, kendinizi öncelikle Netanyahu gibi, Lieberman gibi liderlerin fikri hastalıklarından ve azgın pençelerinden kurtarın. Dünyanın öfkesinin Yahudiliğinize değil; sinesi öfke dolu basiretsiz liderlerinize olduğunu görün ve gereğini yapın.
Savaşsız ve barış dolu, nefretten uzak bir dünya hayali ile noktalıyorum. Saldırılarda şehit olan masum ve yardımsever vatandaşlarımıza Allah'tan rahmet diliyorum.
İsrail'in, Gazze'ye yardım ulaştırmak maksadıyla yola çıkan yardım gemilerine yaptığı saldırı dünya çapında çok geniş kesimlerin tepkisini çekti. Endişe ile karışık duygularla, ''saldırmasa iyi olurdu!'' şeklindeki ''light'' tepkilerden tutunda; ''yeter artık!'', ''hadlerini bildirelim!'', hatta ''savaş açalım!'' derecesine kadar varan bir tepkiler yelpazesi izledik kısa bir zaman dilimi içerisinde. Bu hislerden çok farklı ve gayet sükunetli bir haleti ruhiye içerisinde ben de, İbranice teşekkürler anlamına gelen 'toda' kelimesi ile birlikte 'Toda İsrail!' diyerek duygularımı paylaşmak istedim sizlerle.
Neden mi bu başlığı seçtim? Arz edeyim:
Teşekkürler İsrail...
Bir avuç sivil insanın, en üstün nitelikli komandolara ve en modernize donanıma sahip olduğunu düşünen bir orduyu sadece su sıkarak yenebildiğini gösterdiğin, savaşın silahla değil azimle, sabırla ve bazen şehit vererek kazanıldığını gösterdiğin için...
Türkiye'nin seni rahatsız eden barışcıl politikalarını ve dünya nezdinde ve Araplar arasında artan itibarını, gemideki sivil insanları öldürerek 'çizebilirim' diye düşünecek zavallılıklara, acziyetlere düştüğün için...
Gemiyi uluslararası sularda basmanın ne kadar ahmakça olduğunu düşünemediğin için...
Uçaktan atlamayı bile beremeyip güverteye düşen kendi komando askerini tedavi etmeye çalışan insanların üzerine mermiler sıkarak insanlık dereceni gösterdiğin ve kendi kuyunu kendin kazdığın için...
Sadece PKK terörüne değil, İsrail'in ''devlet terörüne'' de şehit vermemizi sağladın... Artık PKK ile birlikte terazinin diğer tarafını doldurduğun için... Evlerimize Güneydoğu'dan şehitler gelirdi. İlk defa olarak evlerimize İsrail'den de şehit cenazeleri gönderdiğin, zulmün kalkması uğruna bazen şehitler vermesi gerektiğini bilen bir millete bir birleşme ve kaynaşma unsuru daha kazandırdığın için...
Saldırıyla eş zamanlı olarak güney sahillerimizde ve ardından diğer şehirlerde PKK terörünün tekrar hortlamasını tetiklediğin, PKK'nın sana nasıl taşeronluk yaptığını bizlere ve Kürt kardeşlerimize gösterdiğin ve böylece bundan sonra PKK üzerine çok daha ısrarla gitmemizi sağlayacağın için... Kürt kardeşlerimiz PKK'nın arkasında Ergenekon çetesinin olduğunu daha yeni öğrenmişti... Onlara yeni birşey daha öğrettiğin için...
Eskiden sadece Filistin'li kanı akıtırdın. Şimdi ise; tüm dünya'ya ait kanları tek bir geminin içinde Filistin'li kanları ile katıştırıp, onları aynı dava etrafında birleştirmeyi kendi ellerinle başardığın için...
Dünyanın şımarık, fütursuz ve kendi başına buyruk yaşayan bir çocuğu olduğunu tekrar ispat ettiğin için...
Yaptığın her fütursuzca ve 'ben yaptım oldu' eksenli hareketinin artık göz ardı edilmeyeceğini sebep olduğun tepki seli ile sağladığın için...
Eskiden olsa; eylemlerin bir çok dünya medyası, hatta hükümeti tarafından görmezden gelinirdi. Sen de bunu bir güç alameti sayar ve yeni eylemlerine bir geçit olarak kullanırdın. Bu son olayın ardından öncelikle CNN'den başlayıp diğer malum medya hatlarında turladım. CNN, klasik; üstü örtülü, sinsi yönlendirmeli haberlerle sana nefes aldırmaya; diğer bazı medya organları da açıktan savunma refleksleri ile sana can simidi atmaya çalışsalarda, aslında dünya medyası bazında da eski popüleritenin kalmadığını gördüm. Türkiye'de ki; eskiden hemen seni açıktan savunma yarışına giren tipler dahi durumun vehametinden dolayı seni açıktan destekleyemez hale gelmişler. Yardım gemileri yola çıktığında bizim bazı medyacılar da acaba kendi aralarında ve kendi amiral gemilerinde; hele bir iki sıkıntı çıksında içinden AKP'ye yüklenecek bir iki malzeme çıkarırız diyorlar mıydı ki? Bunu nereden mi çıkarıyorum: Eski amiral gemisi kaptanının şu sözlerinden: ''İsrail Hükümeti öyle bir şey yaptı ki, artık hiçbirimizin 'Ama' [yani İsrail'i savunmaya çalışacak, U.T.] diyecek ne mecali, ne hali, ne de cesareti kaldı...'' ''Bakın bizleri de ne hale getirdiler [İsrail Hükümetini kastediyor]. 'O gemide niye çocuklar var' diye dahi soramıyoruz'' [burada AKP hükümetine yüklenme niyet ve planını ibraz ediyor] (Hürriyet, 1 Haziran 2010).
Baskının hemen ardından dünya Yahudilerinin tepkilerine dair bir arayış içerisine girdim... Klasik söylemlerin ve fanatikliğin girdabından kurtulamayan bazı grupların klişe tepkileri dışında bir de ne göreyim: Sayıları azımsanmayacak düzeyde bir çok Yahudi, İsrail hükümetini eleştiriyor. Önemli bir Yahudi diaspora merkezi olan Los Angeles şehrinin önde gelen bazı Yahudi kanaat önderlerinin demeçlerini okuyorum: İsrail'in çok kötü bir şekilde yönetildiğinden bahsediyorlar; aralarda 'ama' lı ifadeler kullansa da bazıları... Sonra, kendisi de Yahudi asıllı bir televizyoncu, stand-up'çı olan Jon Stewart da İsrail'i ekranda rezil edenler arasında yerini alıyor; İsrail'in yardım gemisine müdahale mantığını ve argümanlarını 'ti'ye alarak.
Teşekkürler İsrail...
Tek bir Yahudi'nin dahi desteğini kaybetmenin senin için hayati değerde olduğu bir dönemde, önemli bir Yahudi kesimini karşına almayı başardığın için...
İsrail'in hamasi ve beceriksiz bir kaç politikacının ellerine düştüğünü, Yahudi ağızlardan da dünyaya dinlettirdiğin için...
Konuyu meclisinde görüşürken; Arap asıllı olan ve kendi milletinin seçtiği milletvekillerini ''vatan haini'' olarak nitelendirdiğin ve kendi demokrasinin ayağına kendin kurşun sıkarak tüm dünyaya Ortadoğu'da nasıl bir ''tek demokrasi'' olduğunu bu şekilde ispat ettiğin için...
Bu da yetmez! New York'lu bazı Yahudi grupları sokaklara döküp; onların, ellerinde Türk bayrakları ile İsrail'i protesto etmelerini sağladığın ve bizlere bir ilki yaşattığın için...
Yahudiler arasında aslında sanıldığı gibi yek vücut bir dayanışma olmadığını cümle aleme gösterdiğin için...
Arkandaki güçlü medya desteğine ve zengin şirketlere rağmen; bir avuç masum sivilin, yaşlının, kadının hatta çocuğun PR (halkla ilişkiler) başarısı karşısında eriyebildiğini ispatladığın için...
Teşekkürler İsrail...
Milyonlarca dolar harcasak yapamayacağımız PR çalışmasının bereketini ve getirisini beceriksiz ve öfkesinin kurbanı olmuş bir kaç yöneticin sayesinde bize tepside ikram ettiğin için...
Yine bu duygularla Davos'a gelmiş olan lideriniz, Başbakanımıza ''One Minute'' dedirttiği için. Bizler 20 sene uğraşsak diğer İslam ülkeleri hatta diğer milletlerden bir çok insanın nezdinde bir günde bu kadar popüler hale gelemezdik.
Bu iki kelimelik ifadenin tezahürlerinin; son saldırı ardından Hükümetin gerçekleştirdiği, diğer dünya ülkeleri nezdindeki girişimlerin ve yapılan okkalı ve güzel düşünülmüş demeçlerin arttırdığı öz güvenimizi Fenerbahçe 10 kere üst üste UEFA şampiyonu olsa gene de kazanamazdık.
Olaya tepki olsun diye 15,000 İsrail vatandaşı Türkiye'ye gezilerini iptal edecek demişşin. Şimdi bizim hükümet akıllı davransa ve her gün Türk dizileri izleyen Araplara yayın arasında; İsrail'liler turizmden para kazanmayalım diye vatandaşlarını göndermiyor dedirtse... ertesi yıl 150,000 Arap Türkiye'ye gelmez mi? Gelirse gene teşekkürler İsrail...
Teşekkürler İsrail...
Tüm bu davranışlarınla ve zulmü andıran uygulamalarınla kendine ''Hitler'in çocukları'' dedirttiğin için... Eski'nin mazlum ve mağdurunun nasıl yeninin zalim ve mağruru haline gelebildiğini tarihin ibret levhalarına yazdığın için...
Kurşunlarla yere serdiğin yaralı, masum sivillerin göğüsleri üzerine komandalarına ayak bastırtıp; sonra da güya hakaret etsinler, öç alsınlar mantığı ile ''one minute'' dedirttiğin için... (Gemide bulunan Yenişafak yazarı Hakan Albayrak'ın aktarımı) ve böyle davranarak aslında Erdoğan'ın ''one minute''ının sinende ne kadar derin bir yara açtığını; seni sinirden kudurttuğunu; ne kadar etkili bir Osmanlı tokadı yemiş olduğunu acizlik kokan bir tavırla ima ettiğin için...
Sivillere karşı silahındaki bir kurşunla dahi güvenilemeyecek bir İsrail'in, barınaklarındaki atom bombaları ile hiç güvenilemeyeceğini dünyaya gösterdiğin ve Türkiye'nin bu konudaki uyarılarının haklılığını ispata yardım ettiğin için...
Eski Mısır'da sana zulmeden Firavun; kibrinin, gururunun ve öfkesinin kurbanı iken bir Musa gerekti seni onun pençesinden kurtarmak için. Yukarıda hatlarını çizdiğim davranışlarınla şimdi sen; kendinin Firavun, Mavi Marmara'nın ise Musa olduğunu tespit ettirdin gören gözlere, düşünen beyinlere ve hisseden kalplere.
Yazımı Yahudi halkı adına bir temenni ile bitiriyorum. Umarım sizler; ülkenizi ve soydaşlarınızı yukarıda resmettiğim şekildeki bir ülke ve onun vatandaşları haline sokmayı başaran, basiretsiz ve beceriksiz; ama bir o kadarda öfke dolu, hınç dolu, düşmanlık dolu, faşist liderlerinizden kurtulursunuz. Demokratik bir ülkesiniz! Önünüzdeki ilk seçimde yapacağınız tercih kendi kaderinizi kendinizin tayin edeceği önemli bir dönüm noktası olacaktır. Unutmayın! Yahudileri yeni saldırıların ve nefretlerin pençesinden kurtarmak istiyorsanız, kendinizi öncelikle Netanyahu gibi, Lieberman gibi liderlerin fikri hastalıklarından ve azgın pençelerinden kurtarın. Dünyanın öfkesinin Yahudiliğinize değil; sinesi öfke dolu basiretsiz liderlerinize olduğunu görün ve gereğini yapın.
Savaşsız ve barış dolu, nefretten uzak bir dünya hayali ile noktalıyorum. Saldırılarda şehit olan masum ve yardımsever vatandaşlarımıza Allah'tan rahmet diliyorum.
11 Mayıs 2010 Salı
TÜM ERGENEKON AVUKATLARINA DERS OLSUN
Bu yazı 11 Mayıs 2010 tarihli IV.Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.
Sayın Baykal'ın ismi üzerinde oynanan son kaset oyunu, ülkemiz siyasi tarihinin önemli mihenk taşlarından biri olmaya aday gözüküyor. Hadisenin, yıllar sonra bile bir takım derin analizlerin ilgi odağı olacağına eminim. Kasetteki görüntülerin Baykal'a ait olup olmaması ile hiç ilgilenmiyorum. Konuyu; zamanlaması, sunuş tarzı, hangi kesimlerin ne tarz tepkiler verdikleri ve çıkış kaynakları açısından değerlendirmek lazım. Yoksa salt, Baykal ismi üzerinden meseleye yaklaşmak, planın arkasındaki çevrelerin ekmeğine yağ sürmek anlamına gelir. İslam inancı ile yoğrulmuş Anadolu kültürü de zaten meseleye bu açıdan yaklaşmayı öğütlüyor bizlere.
Herşey ayarlanmış. İki hafta sonra gerçekleşecek CHP kurultayı öncesi Baykal'ın ayağını kaydırmak için mevcut kaset hazırda bekletilmiş. Partililer tarafından yapılan bir açıklamanın da gösterdiği gibi, kaset İnternete sürülmeden evvel, Baykal konudan sekiz saat öncesinden haberdar imiş (Taraf, 9 Mayis 2010). Eminim bundan daha da önce haberi olmuştur Baykal'ın. Zira parti başkanlığı seçimine bir daha katılmaması için pazarlıkların ve köşeye sıkıştırmaların daha öndecen başlamış olması icap eder. Böyle pazarlıklar son iki haftaya bırakılmaz.
Hadisenin arkasında CHP karşıtı (CHP jargonu ile konuşursak laiklik karşıtı) kesimlerin olmadığı çok açık. Zaten, olayın duyulduğu andan itibaren Baykal lehinde en anlayışlı ve alkışa değer yaklaşımlar bu çevrelerden geldi. Başbakan'ın yaptığı açıklama ve bazı gazetelerin (mesela Zaman, Yenişafak, Taraf...) kaset haberlerine değer vermemesi nedense en çok CHP sempatizanı gazeteleri rahatsız etti. Mevzuya ilk olarak kendilerinin, 'komplo' vb. savunmalarla atlaması gerekirken, onlar aynı anda kurulmuş saatler gibi 'Baykal istifa!' zilleri çalmaya başladılar. Bu nedenle olayın arkasında Ergenekon'a yakın çevrelerin ve partililerin olduğunu düşünmek mantığa hiç te ters düşmüyor. Star'dan Ergun Babahan (9 Mayıs 2010), ''Deniz Baykal, dün sabah gazeteleri alıp birinci sayfalarına baktığında, kendisine bu kirli tezgahı kimin kurduğunu anlamıştır'' derken aynı çevrelere işaret etti ve ''neden sistem iktidara karşı en büyük silahı olan partinin, kendisini her koşulda koruyan liderini bir anda satıyor?'' diyerek meseleye anlamlı bir boyut kazandırdı. Samanyoluhaber'den Abdullah Abdülkadiroğlu da (9 Mayıs 2010), ''Ergenekon’un ağızları şimdi koro halinde Baykal’a istifa besteleri yapıyor'' diyerek sızdırma işinin arkasındaki adrese işaret etti.
Akl-ı selim her ne kadar bu şekilde olduğunu göstersede, Ergenekon çevrelerinin kaynak saptırması yapmaya çalışması beklenen bir gelişme olmalı. Nitekim gene Ergun Babahan aynı yazısında şöyle demeyi gerek görmüş: ''Kimin bundan sonra ne yazacağına dikkat edin. Şimdi F Tipi, cemaat, polis teşkilatı çekti sızdırdı geyikleri de artacak. İnanmayın.''
Peki neden? Neden kendisini ''Ergenekon'un avukatı'' olarak tanımlamış bir kişi yine bu çevreler tarafından siyasetin dışına itilmeye çalısılıyor?
Muhtemel nedenlerin iki boyutu var: Güncel; siyasi ve politik gelişmeler ve bunlarla ilişkili olarak şekillenen gümdemlerden zarar gören bazı çevrelerin psikolojik durumları ve bunların dışa vurum şekilleri.
'Adam harcama', Ergenekon'un ve benzer yapıların bazen isteyerek bazen de mecbur kalarak yaptıkları bir eylem. Bu tür yapıların içerisine girmiş iseniz hatta sadece sempatik yaklaşmış bile olsanız bir kullanım sürenizin olduğunu bilmeniz gerekir. 12 Eylül olaylarında kullanıldıklarını ve aldatıldıklarını itiraf eden binlerce sade vatandaştan tutun, 'ikinci Atatürk' alkışları arasında Genelkurmay koltuğuna uğurladıkları Genelkurmay Başkanlarına kadar, oradan da Necip Hablemitoğlu'na kadar kimleri harcamadılar ki? ''İkinci Atatürk'' Yaşar Büyükanıt Paşa'yı darbe yapmadı diye nerede ise vatan haini ilan ettiler. Soyuyla ilgili haberler yaydılar. Suçunu da dindarlara yıkmaya çalıştılar. Necip Hablemitoğlu'nun idealist çizgisini kullanıp sonrada ölüsü sağlam propaganda malzemesi olur düşüncesi ile öldürdüler. Öldürülen, sonrada defterleri Veli Küçük'lerden çıkan subaylar, kendilerine suikast tertip edilen paşalar, yada evlerinde ölü bulunan bazı subaylar ise cabası. İlker Başbuğ'a da ''ikinci Atatürk'' gözüyle baktılar; ama onun da darbeye pirim vermeyen tavrı karşısında, İsrailde ki ağlama duvarı önünde çekilen resimlerini piyasaya sürdüler.
AKP ve devlet kurumları eksenli çok büyük değişimler oluyor. 12 Eylül anayasası değişmek üzere. Kürt vatandaşlara dönük siyasi ve ekonomik açılımlar terörün sonunu getirebilecek ölçekte. Bunlardan da önemlisi artık halk suça bulaşmış derin yapılanmalarını sorguluyor, hatta bununla da kalmıyor yargılamak istiyor. Muvazzaf subayların bile tutuklanabildiği bir ülke haline geldi Türkiye. İşte böyle hayati tehlikelerin cenderesinde kıvranan bir yapılanma, daha sabırsız hareket ediyor. İşine yarar düşüncesi ile desteklediği isimleri kendi arzu ettiği kısa süreçte etkin olamazlarsa hemen defterinden siliyor. Kendisini ''Ergenekon'un avukatı'' ilan etmiş, anayasa değişikliğine karşı çaba göstermiş bir sempatizanını bile harcıyor bu çevreler. Zaman kaybetmeye tahammülleri yok. O yüzden aceleci ve panik atak yaşıyor. Kendi çizgisine uygun görüşler taşıyan kişileri o yüzden daha kolay gözden çıkarabiliyor. Baykal, kendi milletvekillerini arkasına alıp anayasa değişikliğine karşı ne kadar mücadele vermiş olsa da sonuçta başarısız oldu. Tıpkı Büyükanıt Paşa ve Başbuğ gibi kendisinden beklenen şeyi gerçekleştiremedi.
Bu başarısızlığı dışında Baykal'ın (bu çevrelere göre) bir zayıf karnı daha var. O da Baykal'ın partideki kemalist çizgiyi takip etse de aşırı laikçi olmaması hatta dini değerlere saygılı oluşu. Yani bir temsil sorunu da var Baykal'ın. Rejimin laiklik kapısının bekçisi konumundaki bir parti başkanının Mevlana ile ilgili anlamlı sözler ifade etmesi, çarşaflı bir üyeye parti rozeti takması ve bir zamanlar darbe yapmaya sebep gösterilecek kadar ciddi bir ''gericilik'' örneği olan Kutlu Doğum haftasına katılması, Ergenekoncu çevrelerin ve katı laikçi derin CHP'nin tahammül edebilecekleri hususlar değil. Hele bir de; Kutlu Doğum töreninde yaptığı komuşmayı düşünün. Ben ilk okuduğumda kendi kendime Baykal'ın işi bitti demiştim. Hatta ''mücahit Baykal'' başlıklı bir yazı yazmayı bile düşünmüştüm. Neler mi demişti Baykal o konuşmada? ''İslamiyet, insanoğlunun yaşadığı her türlü soruna çözüm üretiyor. Dinimiz, 1400 yıl önce insanların renginin ve ırkının önemli olmadığını vurgulamıştır, ırkçılığı yasaklamıştır. Öldürmeyi, eşitsizliği, adaletsizliği yasaklamıştır. Herkes Allah önünde eşittir. Eğer İslam ahlakını ve sistemini bütün dünyaya yayabilirsek hiçbir yerde kavga, gürültü olmaz. Zaten İslam anlayışı ne zaman nerede tam anlamıyla hakim olsa, orada hiçbir gürültü patırtı olmadığını görüyoruz." Taha Akyol'un dediği gibi (Milliyet, 17 Nisan 2010) laikliğin belkide en içten savunucusu olan Ecevit'i bile ''Gülen’in müridi diye suçlayabilecek kadar ‘laikçi’ bir zihniyete sahip'' olan bir CHP mantalitesinin ve laikçi çizginin yukarıda alıntıladığım sözleri hazmetmesi mümkün değil.
Nitekim Baykal da sızan kaset ile ilgili olarak yaptığı açıklamada benzer bir hususa işaret etmiş:
''Orada [Kutlu Doğum töreninde] yaptığım konuşmanın mütedeyyin insanlarımız tarafından da takdirle karşılanması bazı çevreleri ürküttü... Bazı çevrelerin yıllardır sürdürdükleri 'CHP din düşmanı bir partidir' yalanını yıktık. İnançlı yurttaşlarımızla hiçbir kavgamız olmadığı, halkımızın dinine, diline, giyim ve kuşamına müdahale etmediğimizi halkımız gördü. O kesimleri de sahiplenmemiz ve bilhassa son olarak Diyanet İşleri Başkanı'mızın davetlisi olarak Kutlu Doğum Haftası'na katılışım ve orada yaptığım konuşmanın mütedeyyin insanlarımız tarafından da takdirle karşılanması bu çevreleri ürküttü. Yıllardır sürdürdükleri yalanın ortaya çıkmasından, CHP'nin halkımızın her türlü dini inancına ve yaşam tarzına saygılı olduğunun anlaşılmasından korktular."
Bu açıklama ile Baykal her ne kadar yukarıda izah ettiğim harcanma nedenlerinden bir tanesine üstünkörü değinmişsede yinede politik davranıp Ergenekoncu çevreleri ele vermemiş. Kasetin ikinci günü gazete köşelerinden ''istifa'' çığlıkları atmaya başlamalarına rağmen Baykal gene de Ergenekon'a karşı itidalli davranmayı tercih etmiş. Açıklaması çok ortada. Birileri çıkıp açıklamayı taraflı yorumlayarak kaset olayından dindar çevreleri ve AKP'yi sorumlu tutabilir. Vatandaş bunun böyle olmadığını bilsede açıklamanın belirsizliği iki taraflı bir bıçak gibi her kesimi yaralamaya açık bir üslüp belirsizliğine sahip. Baykal artık gerçekleri görmeli ve demokrasiden yana tavrını belirlemeli. Korkunun ecele faydası olmaz. Bu çevrelerin geçenlerde Şamil Tayyar'ın önemli isimlere suikastlar olabilir diyerek uyardığı gibi bu sıralar Baykal'a suikast yapmaya kadar işi götürebileceklerini düşünüyorum.
Bu son olayın ve yukarıda örneklerini verdiğim olayların ışığı altında tüm ''Ergenekon avuklatlarına'' sesleniyorum: Bu tür yapılanmalar için sizin ideolojik ve idealist çizginizin hiçbir önemi yoktur. Genel olarak yurt dışı bağlantılı olan bu tür hareketler insanlarımızı ''vatan, millet, Sakarya'' edebiyatı ile kandırırken devlet içi bir yapılanmaya ve kadrolaşmaya ihtiyaç duyarlar. Milliyetçilik yada laiklik duygularını istismar ettiği kişilerin beyinlerini doyurarak kontrolünde uzun süre tutamayacağını bildiği içinde diğer yandan kuyularını kazmaya başlar. Ergenekon operasyonları ile devlet birimlerinin ele geçirdiği yüzlerce şantaj kasetlerini, üst düzey komutanlar (Büyükanıt Paşa dahil) hakkında nasıl istihbarat çalışmaları yaptıklarını (eşinin harcamaları dahil), ve halen ele geçirilememiş (özellikle yargı mensuplarına ait) kozmik odalarda saklanan başka şantaj kasetlerini bu gözle bir daha düşünün. Düşünün ve bir gün mutlaka sizlerin de ipini pazara çıkaracaklarını aklınızdan çıkarmayın. O yüzden iyisimi onurunuzla hatalarınızı göğüsleyin; ama Ergenekonvari yapıların ekmeğine yağ sürecek antidemoktarik yaklaşımlar içerisine girmeyin. Ergenekon'a yaranılmaz. O yüzden hep Ergenekon'a değil, halka nasıl hesap veririz endişesi ile hareket ediniz. Halk'a kendinizi sevdirdiniz mi o halk sizin kasetlerinizi görmez ayrıca affedip bağrına basmasını da bilir.
Sayın Baykal'ın ismi üzerinde oynanan son kaset oyunu, ülkemiz siyasi tarihinin önemli mihenk taşlarından biri olmaya aday gözüküyor. Hadisenin, yıllar sonra bile bir takım derin analizlerin ilgi odağı olacağına eminim. Kasetteki görüntülerin Baykal'a ait olup olmaması ile hiç ilgilenmiyorum. Konuyu; zamanlaması, sunuş tarzı, hangi kesimlerin ne tarz tepkiler verdikleri ve çıkış kaynakları açısından değerlendirmek lazım. Yoksa salt, Baykal ismi üzerinden meseleye yaklaşmak, planın arkasındaki çevrelerin ekmeğine yağ sürmek anlamına gelir. İslam inancı ile yoğrulmuş Anadolu kültürü de zaten meseleye bu açıdan yaklaşmayı öğütlüyor bizlere.
Herşey ayarlanmış. İki hafta sonra gerçekleşecek CHP kurultayı öncesi Baykal'ın ayağını kaydırmak için mevcut kaset hazırda bekletilmiş. Partililer tarafından yapılan bir açıklamanın da gösterdiği gibi, kaset İnternete sürülmeden evvel, Baykal konudan sekiz saat öncesinden haberdar imiş (Taraf, 9 Mayis 2010). Eminim bundan daha da önce haberi olmuştur Baykal'ın. Zira parti başkanlığı seçimine bir daha katılmaması için pazarlıkların ve köşeye sıkıştırmaların daha öndecen başlamış olması icap eder. Böyle pazarlıklar son iki haftaya bırakılmaz.
Hadisenin arkasında CHP karşıtı (CHP jargonu ile konuşursak laiklik karşıtı) kesimlerin olmadığı çok açık. Zaten, olayın duyulduğu andan itibaren Baykal lehinde en anlayışlı ve alkışa değer yaklaşımlar bu çevrelerden geldi. Başbakan'ın yaptığı açıklama ve bazı gazetelerin (mesela Zaman, Yenişafak, Taraf...) kaset haberlerine değer vermemesi nedense en çok CHP sempatizanı gazeteleri rahatsız etti. Mevzuya ilk olarak kendilerinin, 'komplo' vb. savunmalarla atlaması gerekirken, onlar aynı anda kurulmuş saatler gibi 'Baykal istifa!' zilleri çalmaya başladılar. Bu nedenle olayın arkasında Ergenekon'a yakın çevrelerin ve partililerin olduğunu düşünmek mantığa hiç te ters düşmüyor. Star'dan Ergun Babahan (9 Mayıs 2010), ''Deniz Baykal, dün sabah gazeteleri alıp birinci sayfalarına baktığında, kendisine bu kirli tezgahı kimin kurduğunu anlamıştır'' derken aynı çevrelere işaret etti ve ''neden sistem iktidara karşı en büyük silahı olan partinin, kendisini her koşulda koruyan liderini bir anda satıyor?'' diyerek meseleye anlamlı bir boyut kazandırdı. Samanyoluhaber'den Abdullah Abdülkadiroğlu da (9 Mayıs 2010), ''Ergenekon’un ağızları şimdi koro halinde Baykal’a istifa besteleri yapıyor'' diyerek sızdırma işinin arkasındaki adrese işaret etti.
Akl-ı selim her ne kadar bu şekilde olduğunu göstersede, Ergenekon çevrelerinin kaynak saptırması yapmaya çalışması beklenen bir gelişme olmalı. Nitekim gene Ergun Babahan aynı yazısında şöyle demeyi gerek görmüş: ''Kimin bundan sonra ne yazacağına dikkat edin. Şimdi F Tipi, cemaat, polis teşkilatı çekti sızdırdı geyikleri de artacak. İnanmayın.''
Peki neden? Neden kendisini ''Ergenekon'un avukatı'' olarak tanımlamış bir kişi yine bu çevreler tarafından siyasetin dışına itilmeye çalısılıyor?
Muhtemel nedenlerin iki boyutu var: Güncel; siyasi ve politik gelişmeler ve bunlarla ilişkili olarak şekillenen gümdemlerden zarar gören bazı çevrelerin psikolojik durumları ve bunların dışa vurum şekilleri.
'Adam harcama', Ergenekon'un ve benzer yapıların bazen isteyerek bazen de mecbur kalarak yaptıkları bir eylem. Bu tür yapıların içerisine girmiş iseniz hatta sadece sempatik yaklaşmış bile olsanız bir kullanım sürenizin olduğunu bilmeniz gerekir. 12 Eylül olaylarında kullanıldıklarını ve aldatıldıklarını itiraf eden binlerce sade vatandaştan tutun, 'ikinci Atatürk' alkışları arasında Genelkurmay koltuğuna uğurladıkları Genelkurmay Başkanlarına kadar, oradan da Necip Hablemitoğlu'na kadar kimleri harcamadılar ki? ''İkinci Atatürk'' Yaşar Büyükanıt Paşa'yı darbe yapmadı diye nerede ise vatan haini ilan ettiler. Soyuyla ilgili haberler yaydılar. Suçunu da dindarlara yıkmaya çalıştılar. Necip Hablemitoğlu'nun idealist çizgisini kullanıp sonrada ölüsü sağlam propaganda malzemesi olur düşüncesi ile öldürdüler. Öldürülen, sonrada defterleri Veli Küçük'lerden çıkan subaylar, kendilerine suikast tertip edilen paşalar, yada evlerinde ölü bulunan bazı subaylar ise cabası. İlker Başbuğ'a da ''ikinci Atatürk'' gözüyle baktılar; ama onun da darbeye pirim vermeyen tavrı karşısında, İsrailde ki ağlama duvarı önünde çekilen resimlerini piyasaya sürdüler.
AKP ve devlet kurumları eksenli çok büyük değişimler oluyor. 12 Eylül anayasası değişmek üzere. Kürt vatandaşlara dönük siyasi ve ekonomik açılımlar terörün sonunu getirebilecek ölçekte. Bunlardan da önemlisi artık halk suça bulaşmış derin yapılanmalarını sorguluyor, hatta bununla da kalmıyor yargılamak istiyor. Muvazzaf subayların bile tutuklanabildiği bir ülke haline geldi Türkiye. İşte böyle hayati tehlikelerin cenderesinde kıvranan bir yapılanma, daha sabırsız hareket ediyor. İşine yarar düşüncesi ile desteklediği isimleri kendi arzu ettiği kısa süreçte etkin olamazlarsa hemen defterinden siliyor. Kendisini ''Ergenekon'un avukatı'' ilan etmiş, anayasa değişikliğine karşı çaba göstermiş bir sempatizanını bile harcıyor bu çevreler. Zaman kaybetmeye tahammülleri yok. O yüzden aceleci ve panik atak yaşıyor. Kendi çizgisine uygun görüşler taşıyan kişileri o yüzden daha kolay gözden çıkarabiliyor. Baykal, kendi milletvekillerini arkasına alıp anayasa değişikliğine karşı ne kadar mücadele vermiş olsa da sonuçta başarısız oldu. Tıpkı Büyükanıt Paşa ve Başbuğ gibi kendisinden beklenen şeyi gerçekleştiremedi.
Bu başarısızlığı dışında Baykal'ın (bu çevrelere göre) bir zayıf karnı daha var. O da Baykal'ın partideki kemalist çizgiyi takip etse de aşırı laikçi olmaması hatta dini değerlere saygılı oluşu. Yani bir temsil sorunu da var Baykal'ın. Rejimin laiklik kapısının bekçisi konumundaki bir parti başkanının Mevlana ile ilgili anlamlı sözler ifade etmesi, çarşaflı bir üyeye parti rozeti takması ve bir zamanlar darbe yapmaya sebep gösterilecek kadar ciddi bir ''gericilik'' örneği olan Kutlu Doğum haftasına katılması, Ergenekoncu çevrelerin ve katı laikçi derin CHP'nin tahammül edebilecekleri hususlar değil. Hele bir de; Kutlu Doğum töreninde yaptığı komuşmayı düşünün. Ben ilk okuduğumda kendi kendime Baykal'ın işi bitti demiştim. Hatta ''mücahit Baykal'' başlıklı bir yazı yazmayı bile düşünmüştüm. Neler mi demişti Baykal o konuşmada? ''İslamiyet, insanoğlunun yaşadığı her türlü soruna çözüm üretiyor. Dinimiz, 1400 yıl önce insanların renginin ve ırkının önemli olmadığını vurgulamıştır, ırkçılığı yasaklamıştır. Öldürmeyi, eşitsizliği, adaletsizliği yasaklamıştır. Herkes Allah önünde eşittir. Eğer İslam ahlakını ve sistemini bütün dünyaya yayabilirsek hiçbir yerde kavga, gürültü olmaz. Zaten İslam anlayışı ne zaman nerede tam anlamıyla hakim olsa, orada hiçbir gürültü patırtı olmadığını görüyoruz." Taha Akyol'un dediği gibi (Milliyet, 17 Nisan 2010) laikliğin belkide en içten savunucusu olan Ecevit'i bile ''Gülen’in müridi diye suçlayabilecek kadar ‘laikçi’ bir zihniyete sahip'' olan bir CHP mantalitesinin ve laikçi çizginin yukarıda alıntıladığım sözleri hazmetmesi mümkün değil.
Nitekim Baykal da sızan kaset ile ilgili olarak yaptığı açıklamada benzer bir hususa işaret etmiş:
''Orada [Kutlu Doğum töreninde] yaptığım konuşmanın mütedeyyin insanlarımız tarafından da takdirle karşılanması bazı çevreleri ürküttü... Bazı çevrelerin yıllardır sürdürdükleri 'CHP din düşmanı bir partidir' yalanını yıktık. İnançlı yurttaşlarımızla hiçbir kavgamız olmadığı, halkımızın dinine, diline, giyim ve kuşamına müdahale etmediğimizi halkımız gördü. O kesimleri de sahiplenmemiz ve bilhassa son olarak Diyanet İşleri Başkanı'mızın davetlisi olarak Kutlu Doğum Haftası'na katılışım ve orada yaptığım konuşmanın mütedeyyin insanlarımız tarafından da takdirle karşılanması bu çevreleri ürküttü. Yıllardır sürdürdükleri yalanın ortaya çıkmasından, CHP'nin halkımızın her türlü dini inancına ve yaşam tarzına saygılı olduğunun anlaşılmasından korktular."
Bu açıklama ile Baykal her ne kadar yukarıda izah ettiğim harcanma nedenlerinden bir tanesine üstünkörü değinmişsede yinede politik davranıp Ergenekoncu çevreleri ele vermemiş. Kasetin ikinci günü gazete köşelerinden ''istifa'' çığlıkları atmaya başlamalarına rağmen Baykal gene de Ergenekon'a karşı itidalli davranmayı tercih etmiş. Açıklaması çok ortada. Birileri çıkıp açıklamayı taraflı yorumlayarak kaset olayından dindar çevreleri ve AKP'yi sorumlu tutabilir. Vatandaş bunun böyle olmadığını bilsede açıklamanın belirsizliği iki taraflı bir bıçak gibi her kesimi yaralamaya açık bir üslüp belirsizliğine sahip. Baykal artık gerçekleri görmeli ve demokrasiden yana tavrını belirlemeli. Korkunun ecele faydası olmaz. Bu çevrelerin geçenlerde Şamil Tayyar'ın önemli isimlere suikastlar olabilir diyerek uyardığı gibi bu sıralar Baykal'a suikast yapmaya kadar işi götürebileceklerini düşünüyorum.
Bu son olayın ve yukarıda örneklerini verdiğim olayların ışığı altında tüm ''Ergenekon avuklatlarına'' sesleniyorum: Bu tür yapılanmalar için sizin ideolojik ve idealist çizginizin hiçbir önemi yoktur. Genel olarak yurt dışı bağlantılı olan bu tür hareketler insanlarımızı ''vatan, millet, Sakarya'' edebiyatı ile kandırırken devlet içi bir yapılanmaya ve kadrolaşmaya ihtiyaç duyarlar. Milliyetçilik yada laiklik duygularını istismar ettiği kişilerin beyinlerini doyurarak kontrolünde uzun süre tutamayacağını bildiği içinde diğer yandan kuyularını kazmaya başlar. Ergenekon operasyonları ile devlet birimlerinin ele geçirdiği yüzlerce şantaj kasetlerini, üst düzey komutanlar (Büyükanıt Paşa dahil) hakkında nasıl istihbarat çalışmaları yaptıklarını (eşinin harcamaları dahil), ve halen ele geçirilememiş (özellikle yargı mensuplarına ait) kozmik odalarda saklanan başka şantaj kasetlerini bu gözle bir daha düşünün. Düşünün ve bir gün mutlaka sizlerin de ipini pazara çıkaracaklarını aklınızdan çıkarmayın. O yüzden iyisimi onurunuzla hatalarınızı göğüsleyin; ama Ergenekonvari yapıların ekmeğine yağ sürecek antidemoktarik yaklaşımlar içerisine girmeyin. Ergenekon'a yaranılmaz. O yüzden hep Ergenekon'a değil, halka nasıl hesap veririz endişesi ile hareket ediniz. Halk'a kendinizi sevdirdiniz mi o halk sizin kasetlerinizi görmez ayrıca affedip bağrına basmasını da bilir.
2 Ocak 2010 Cumartesi
TÜRKİYE’NİN ERGENEKON’LA KOZMİK İMTİHANI
Bu yazı 7 Ocak 2010 tarihli IV.Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.
Çok ilginç gelişmelere sahne olan, sürprizlerle dolu bir yılı geride bıraktık. Toplumun hem yekünü hem de farklı farklı kesimleri, muhatap olma derecelerine göre, nasiplerini aldılar 2009 yılı bohçasından. Kürtçeye özerklik haberleri ile açılan; ama devletin üst düzey yetkililerine suikast planları ile kapanan, bize ne sunacağını hiç kestiremediğimiz haylaz bir yıl...
Eminim, ne milletimiz ne de Başbakanımız, zamanın en küçük birimlerinden biri olan ‘’bir dakika’’ ifadesinin, 2009 yılında asırlara bedel bir mâhiyet ve anlam kazanacağını tahmin etmemişlerdir. Evet! İngilizce bir dil olalı ‘one minute’ ifadesi hiç bu kadar büyük bir anlam kazanmamış; kibir âbidesi bir devlet başkanının başını ezerken dünyanın yarısına yakın bir kitleye ‘eyvallah!’ dedirtmemiştir. İşte 2009 yılı bize bunun olabileceğini tüm cesareti ile gösterdi.
Daha neler mi oldu? Obama Amerika’nın ilk siyahi başkanı olmayı başardı. Amerika, Irak’ta iflas ettiğini nisbeten kabul etti, onurunu zedelemeden Irak bataklığından çıkma planları yaparak, gözünü Afganistan’da yeni mâcerâlara dikti.
Ancak kanaatimce en büyük sürprizi bizim Ergenekon câmiası yaşadı. Bir örümcek ağı hassasiyeti ile kurdukları suç organizasyonunun bu kadar kolay çözülebileceğine hiç ihtimal vermemiş olacaklar ki; yaşadıkları hezimetler karşısında şaşkınlıkla karışık bir sağa tosladılar bir de sola. Eskiden hep taşeron kullanmaya alışmış olan örgüt, yaşadığı panik havası ile artık piyonlarını değil, kale (orduya sızmış), vezir (adalete sızmış), at (medyaya sızmış) ve fillerini (siyasete sızmış) çıkardı sahneye. Hatta, son günlerde ‘at’ların topu taca atma gayretlerine bakılırsa ‘şâh’ı rahatlatmak için ‘kale’leri ile bir ‘rok’ hamlesi yapmak isteyeceklerini kestirmek bile zor değil. Savcıların hamlesi zaten bu ‘rok’ hamlesini savuşturup ‘şah’ı savunmasız bırakmak idi belkide.
Efendim! bu yıl, Alevi kardeşlerimiz için de sürprizlerle dolu bir yıl oldu. Âcizâne bendenizin de dahil olduğu bir grup insan şimdiye kadar hep, Alevi kardeşlerimizin yıllardır nasıl sinsi bir plan ile CHP siyasetine mahkum edildiklerini, bir takım provakasyonlar ve sahte laikçilik oyunları ile toplumdan izole edildiklerini söyleyip durduk. İşte 2009 yılı orataya döktüğü kirli Ergenekon çarşafları ile, Alevi kardeşlerimizin önemli bir kısmına bu gerçeği gösterdi. Bir çok Alevi’nin Ergenekon fişleyicileri tarafından nasıl fişlendikleri, bazı liderlerine nasıl kışkırtma amaçlı suikast tertip edildiği, hem Alevi hem de Sünnileri birbirlerine düşürmek için nasıl kurnazlıklar planlandığı belgeler ışığında bir bir ortaya döküldü ve herkesin gözünü açtı. En önemlisi de, CHP’nin Aleviler hakkında gerçekte ne düşündüğü o meşhur ‘Dersim’ açıklaması ile gün yüzüne çıktı ve Baykal’ın da destek vermesi ile tarihte yerini alan ifşaatlar arasında yerini aldı. Alevi kardeşlerimizin hâlâ süren tepkileri konunun burada kalmayacağını gösterir mâhiyette.
Ergenekon’la devam... 2009 senesi, bize Kozmik odanın kapısını açarak güzel bir hediye bırakarak gitti. Genelkurmay’dan birileri son bir hamle ile bazı evrakları yakmış olsada, odanın içindeki dumanlar bertaraf olduğunda bu kozmik oda bize sırlarını ifşâ edecek ve milletimiz, 2009 senesinin bize aslında ne kadar büyük bir armağan takdim ederek, bir teşekkür dahi beklemeden, mütevâzi bir edâ ile aramızdan çekip gittiğini anlayacaktır.
Kozmik oda açılırda basın bundan nasibini almaz mı hiç! Hem de ilk alan o oldu. Kozmik odanın ilk kurucularından gelen ifşaatlar, bu odanın varlığını ilk açık eden Ecevit’ten tevârüs ettiğimiz alıntılar ve bazı gazetecilerin satırlarına yansıyan itiraflar meğer bazı gazetecilerin ve siyasilerin ‘’Özel Harekatçı’’ olduklarını gözler önüne seriverdi. Bazı gazetecilerin bir anda Genelkurmay’dan daha çok ‘kozmik oda’ savunucusu çıkmaları, bazı siyasilerin hiç gecikmeden topu taca atma gayretleri, bizleri şimdiden 2010 yılından yeni sürprizler dilenen bir hâlet-i ruhiye içerisine soktu bile.
2009 yılı, yer altından lav silahları çıkardı; birileri ‘boru’ dedi. Adâlet mühürler ‘ıslak’ dedi; birileri ‘tuzum kuru’ dedi. Belgeler Ergenekon dedi; biri ‘fasa fiso’ dedi, diğeri ‘ben avukatıyım’ dedi. Kurucuları JİTEM dedi; birileri ‘yok’ dedi. Taraf ‘darbe günlüklerini’ doğruladı; birileri ‘bağcıyı’ dövdü. Deliller ‘kafes planı’ dedi; birileri ‘kağıt parçası’ dedi. Adâlet, ‘Ergenekon çetecileri’ içeri dedi; birileri ‘gidip bir ziyaret edelim’ dedi. Hakimler adaleti tescil edelim dedi; ama birileri emekli paşaları ‘GATAKULLİ’ ye getirdi, rahat ettirdi. AKP, demokratik açılım dedi; en çok Kürt hakları savunucuları panik yaşadı. ‘’Bir arslan miyav dedi; minik fare kükredi. Fareden korktu kedi; kedi pır uçuverdi’’. İşte önceden devir aldığıyla, kendisiyle böyle bir yıldı 2009.
Zaman’dan Mustafa Ünal’ın bir tarih kitabından aktardığı gibi (1 Ocak 2010): ‘’Tarihin kesin dönemleri ve çağlara ayrılması sadece ders kitaplarında vardır. Tohumdan ağaca sıçrama olmadığı gibi insanlığın evrimi de sıçramalarla yürümez…’’ Hele bir yıldan bir diğerine bu hiç beklenmez. Bizler de 2010 yılından bir sıçrama beklemiyoruz. Sadece; 2009 yılından tevârüs ettiği sürprizlerin üzerini örtmesin, aksine deştikçe deşsin; kozmik ve benzeri odaların gizemlerini fâş etsin; ‘oda’dan ‘loca’ya geçit açsın; ‘şâh’a ‘mat’ çeksin; ülkemizin Ergenekon’a karşı yürüttüğü ‘kozmik sınavda’ yüzünü güldürsün ve bu ülkenin Başbakanına bir daha ‘one minute’ dedirtmesin yeter. Mümtazer Türköne, 2010 yılı için ‘’Tarihin hüküm yılı’’ ifadesini kullanıyor (Zaman, 1 Ocak 2010). Şimdi, hâl böyle iken, sizce ben çok mu şey istiyorum 2010 yılından?
2010’dan ilk medya notu: DKM’nin işaret ettiği bir habere göre (2 Ocak 2010) Hürriyet’in yeni amirali Berberoğlu, kendisini tanıttığı ilk yazıda ‘şeyh torunu’ olduğu vurgusunu yapmış. Hafızam yanıltmıyorsa daha önce de Sezer’in atadığı ve AKP’ye kapatma davası açan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurahman Yalçınkaya da Doğan Grubu medyasında özellikle ‘şeyh torunu’ vurgusu ile tanıtılmıştı kamuoyuna. Bu bir taktik midir? Basınımızın yeni ‘Amiralinin’ hangi çizgide olacağının göstergesi ve AKP’ye bir ‘aba altından sopa gösterme’ yöntemi midir bunu zaman gösterecek.
Çok ilginç gelişmelere sahne olan, sürprizlerle dolu bir yılı geride bıraktık. Toplumun hem yekünü hem de farklı farklı kesimleri, muhatap olma derecelerine göre, nasiplerini aldılar 2009 yılı bohçasından. Kürtçeye özerklik haberleri ile açılan; ama devletin üst düzey yetkililerine suikast planları ile kapanan, bize ne sunacağını hiç kestiremediğimiz haylaz bir yıl...
Eminim, ne milletimiz ne de Başbakanımız, zamanın en küçük birimlerinden biri olan ‘’bir dakika’’ ifadesinin, 2009 yılında asırlara bedel bir mâhiyet ve anlam kazanacağını tahmin etmemişlerdir. Evet! İngilizce bir dil olalı ‘one minute’ ifadesi hiç bu kadar büyük bir anlam kazanmamış; kibir âbidesi bir devlet başkanının başını ezerken dünyanın yarısına yakın bir kitleye ‘eyvallah!’ dedirtmemiştir. İşte 2009 yılı bize bunun olabileceğini tüm cesareti ile gösterdi.
Daha neler mi oldu? Obama Amerika’nın ilk siyahi başkanı olmayı başardı. Amerika, Irak’ta iflas ettiğini nisbeten kabul etti, onurunu zedelemeden Irak bataklığından çıkma planları yaparak, gözünü Afganistan’da yeni mâcerâlara dikti.
Ancak kanaatimce en büyük sürprizi bizim Ergenekon câmiası yaşadı. Bir örümcek ağı hassasiyeti ile kurdukları suç organizasyonunun bu kadar kolay çözülebileceğine hiç ihtimal vermemiş olacaklar ki; yaşadıkları hezimetler karşısında şaşkınlıkla karışık bir sağa tosladılar bir de sola. Eskiden hep taşeron kullanmaya alışmış olan örgüt, yaşadığı panik havası ile artık piyonlarını değil, kale (orduya sızmış), vezir (adalete sızmış), at (medyaya sızmış) ve fillerini (siyasete sızmış) çıkardı sahneye. Hatta, son günlerde ‘at’ların topu taca atma gayretlerine bakılırsa ‘şâh’ı rahatlatmak için ‘kale’leri ile bir ‘rok’ hamlesi yapmak isteyeceklerini kestirmek bile zor değil. Savcıların hamlesi zaten bu ‘rok’ hamlesini savuşturup ‘şah’ı savunmasız bırakmak idi belkide.
Efendim! bu yıl, Alevi kardeşlerimiz için de sürprizlerle dolu bir yıl oldu. Âcizâne bendenizin de dahil olduğu bir grup insan şimdiye kadar hep, Alevi kardeşlerimizin yıllardır nasıl sinsi bir plan ile CHP siyasetine mahkum edildiklerini, bir takım provakasyonlar ve sahte laikçilik oyunları ile toplumdan izole edildiklerini söyleyip durduk. İşte 2009 yılı orataya döktüğü kirli Ergenekon çarşafları ile, Alevi kardeşlerimizin önemli bir kısmına bu gerçeği gösterdi. Bir çok Alevi’nin Ergenekon fişleyicileri tarafından nasıl fişlendikleri, bazı liderlerine nasıl kışkırtma amaçlı suikast tertip edildiği, hem Alevi hem de Sünnileri birbirlerine düşürmek için nasıl kurnazlıklar planlandığı belgeler ışığında bir bir ortaya döküldü ve herkesin gözünü açtı. En önemlisi de, CHP’nin Aleviler hakkında gerçekte ne düşündüğü o meşhur ‘Dersim’ açıklaması ile gün yüzüne çıktı ve Baykal’ın da destek vermesi ile tarihte yerini alan ifşaatlar arasında yerini aldı. Alevi kardeşlerimizin hâlâ süren tepkileri konunun burada kalmayacağını gösterir mâhiyette.
Ergenekon’la devam... 2009 senesi, bize Kozmik odanın kapısını açarak güzel bir hediye bırakarak gitti. Genelkurmay’dan birileri son bir hamle ile bazı evrakları yakmış olsada, odanın içindeki dumanlar bertaraf olduğunda bu kozmik oda bize sırlarını ifşâ edecek ve milletimiz, 2009 senesinin bize aslında ne kadar büyük bir armağan takdim ederek, bir teşekkür dahi beklemeden, mütevâzi bir edâ ile aramızdan çekip gittiğini anlayacaktır.
Kozmik oda açılırda basın bundan nasibini almaz mı hiç! Hem de ilk alan o oldu. Kozmik odanın ilk kurucularından gelen ifşaatlar, bu odanın varlığını ilk açık eden Ecevit’ten tevârüs ettiğimiz alıntılar ve bazı gazetecilerin satırlarına yansıyan itiraflar meğer bazı gazetecilerin ve siyasilerin ‘’Özel Harekatçı’’ olduklarını gözler önüne seriverdi. Bazı gazetecilerin bir anda Genelkurmay’dan daha çok ‘kozmik oda’ savunucusu çıkmaları, bazı siyasilerin hiç gecikmeden topu taca atma gayretleri, bizleri şimdiden 2010 yılından yeni sürprizler dilenen bir hâlet-i ruhiye içerisine soktu bile.
2009 yılı, yer altından lav silahları çıkardı; birileri ‘boru’ dedi. Adâlet mühürler ‘ıslak’ dedi; birileri ‘tuzum kuru’ dedi. Belgeler Ergenekon dedi; biri ‘fasa fiso’ dedi, diğeri ‘ben avukatıyım’ dedi. Kurucuları JİTEM dedi; birileri ‘yok’ dedi. Taraf ‘darbe günlüklerini’ doğruladı; birileri ‘bağcıyı’ dövdü. Deliller ‘kafes planı’ dedi; birileri ‘kağıt parçası’ dedi. Adâlet, ‘Ergenekon çetecileri’ içeri dedi; birileri ‘gidip bir ziyaret edelim’ dedi. Hakimler adaleti tescil edelim dedi; ama birileri emekli paşaları ‘GATAKULLİ’ ye getirdi, rahat ettirdi. AKP, demokratik açılım dedi; en çok Kürt hakları savunucuları panik yaşadı. ‘’Bir arslan miyav dedi; minik fare kükredi. Fareden korktu kedi; kedi pır uçuverdi’’. İşte önceden devir aldığıyla, kendisiyle böyle bir yıldı 2009.
Zaman’dan Mustafa Ünal’ın bir tarih kitabından aktardığı gibi (1 Ocak 2010): ‘’Tarihin kesin dönemleri ve çağlara ayrılması sadece ders kitaplarında vardır. Tohumdan ağaca sıçrama olmadığı gibi insanlığın evrimi de sıçramalarla yürümez…’’ Hele bir yıldan bir diğerine bu hiç beklenmez. Bizler de 2010 yılından bir sıçrama beklemiyoruz. Sadece; 2009 yılından tevârüs ettiği sürprizlerin üzerini örtmesin, aksine deştikçe deşsin; kozmik ve benzeri odaların gizemlerini fâş etsin; ‘oda’dan ‘loca’ya geçit açsın; ‘şâh’a ‘mat’ çeksin; ülkemizin Ergenekon’a karşı yürüttüğü ‘kozmik sınavda’ yüzünü güldürsün ve bu ülkenin Başbakanına bir daha ‘one minute’ dedirtmesin yeter. Mümtazer Türköne, 2010 yılı için ‘’Tarihin hüküm yılı’’ ifadesini kullanıyor (Zaman, 1 Ocak 2010). Şimdi, hâl böyle iken, sizce ben çok mu şey istiyorum 2010 yılından?
2010’dan ilk medya notu: DKM’nin işaret ettiği bir habere göre (2 Ocak 2010) Hürriyet’in yeni amirali Berberoğlu, kendisini tanıttığı ilk yazıda ‘şeyh torunu’ olduğu vurgusunu yapmış. Hafızam yanıltmıyorsa daha önce de Sezer’in atadığı ve AKP’ye kapatma davası açan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurahman Yalçınkaya da Doğan Grubu medyasında özellikle ‘şeyh torunu’ vurgusu ile tanıtılmıştı kamuoyuna. Bu bir taktik midir? Basınımızın yeni ‘Amiralinin’ hangi çizgide olacağının göstergesi ve AKP’ye bir ‘aba altından sopa gösterme’ yöntemi midir bunu zaman gösterecek.
12 Temmuz 2009 Pazar
AYŞE ARMAN'IN PSİKOLOJİSİ
Bu yazı 14 Temmuz 2009 tarihli IV.Kuvvet Medya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.
Önce Özkök duyurdu Arman'ın tesettür giyerek bizlere bir sürpriz hazırladığını. Bu haberi duyunca ilk tepkim, "acaba nasıl bir kışkırtmanın peşindeler" şeklinde oldu; hem de cümlede geçen çoğul ekini bilinçli bir şekilde seçerek... İkinci bölümü bugün yayınlanan yazı maalesef bu endişemde haklı olduğumu hissettiriyor bana. Zira, Arman'ın yazısının ardından 'karşı kesimin' bazı yazarlarının belli tarzda yazılar kaleme alarak mevzuyu daha farklı bir boyuta taşıyacaklarını ve tartışma konuları hiç eksik olmayan ülkemizde yeni bir tartışma konusu başlatacaklarını kestirmek hiç de zor değil. Baksanıza Ahmet Hakan bugünkü yazısında (13 Temmuz 2009) aynı konuyu kaşıyıp hiç gecikmeden 'Arman ajitasyonuna' malzeme sağlamış bile.
Hazırladığı yazı serisinin ilk ikisi yayınlandı henüz; ancak bu sefer çok kötü faka basmış Arman. Tesettüre girerek yaşadığı 'sıkıntıları' anlatırken kendisinin ve belirli bir kesimin iç hastalıklarını ve önyargılı dünyasını iyice deşifre etmiş. Ruhsal bir manik depresif psikoz yaşadığının bilincinde değil. Bu tür hastalarda kendine aşırı güven ve riskli işlere girişme istek ve arzusu doğar. Manik halde iken aşırı ve nedensiz gülme hali, depresif fazda ise sinirlilik hali hüküm sürer. Dikkat dağılır. Bir konu üzerine yoğunlaşma yeteneği zedelenmeye başlar. Karşı cinse de istek artar...
Arman'ın karşı cins yerine 'tesettürlü kadınlara' karşı olan saplantısı iyice dışa vurmuş ve kendisine böyle riskli bir işe girme ruh haleti kazandırmış. Her iki yazısını da okursanız yazıların genel karakterinin ''sinirimiz bozuldu...'', ''gülüyoruz'' kısır döngüsü ve haleti ruhiyesi altında yazıldığını hemen farkedeceksiniz. Arman'ın yazısındaki belirsiz ve ikilemli üslup bize şunu da gösteriyor: Bazı insanların yaptkları işin yanlışlığı vicdanlarının derinliklerinden yansırken zihinlerinin ön yargılı kalıplarına çarpar ve kendilerini; ''hayır hayır doğru olanı yapıyorsun devam et'' şeklindeki bir ruhsal ikilemin içine atarlar. Bu ikilemin oluşturduğu kısır döngü zaten manik-depresif döngüye girmiş bir bünyede böyle bir 'Arman sendromu' oluşturabilir.Oluşturmuşta...
Daha önce Amerika'da bu tür 'tebdil-i kıyafet' hatta 'tebdil-i mekan' yaparak belli bir grubun içinde yaşayan, sonra da bu tecrübelerini başkaları ile paylaşan çalışmalar, yazılar okumuştum. Arman'ınki bu okuduklarımdan son derece farklı. Çünkü o kişiler bu işi ellerinden geldiğince profesyönel bir tarzda yapmaya çalışmışlar ve bir takım araştırma teknikleri kullanmışlardı. Bu tür işler Arman gibi, başıma başörtüsünü geçirip 'bizim mahallede' bir dolaşayımda hem mahalle baskısı yapmadığımızı cümle aleme ispatlayayım! hem de şu başörtüsünün ne kadar ''huzursuzluk ve rahatsızlık'' veren bir bez parçası olduğunu tesettürlülerin suratına çarpayım önyargısı ile yapılmaz. Hürriyet gazeteciliği bu ise ona sözüm yok zaten.
Her iki yazısını da tamamen bu kavrayış ile yazmış ve gidip dolaştığı her yere bu önyargılar ile gitmiş kendisi. Arman'ın bilmediği bir gerçek de bu zaten. Batılı akranları bu tür işler içine girerken içine karıştığı grubu anlamak, tanımak; hatta bazen empati yapabilmek için girerler. Gazetecilik nasıl, neden, niçin, kim gibi soruların üzerine yoğunlaşan bir meslekse, o gazeteciler de bu tür sorular zihinlerinde olarak girerler bu tür çalışmaların içine. Oysa Arman'ın paragrafları içinde ''mahalle baskısı yok'' cümlesi çok sıklıkla kullanılıyor. Tesettürlü insanları bir şekilde anlamaya çalışmak şöyle dursun, aksine aşağılama üslubu hakim yazısında. Şu ifadelere bir göz atalım: ''Ninja kaplumbağa... Zulmün adı haşema... Karşı mahallenin kadınları... hiç yüzmüyorlar... Örtü gözünü değil, burnunu ortaya çıkarıyor... Kafamı cendereye sokulmuş gibi hissediyorum... Öyle bir baskı, sıkışıklık, rahatsızlık... Dünyayı 180 derece algılayamıyorum...Bir enerjim vardı, hayat akardı içimden, geçerdi, hissederdiniz, hissederdim. O şimdi yok. Ben sanki matlaştım. Kimse, benimle göz göze gelmek istemiyor. Yokum sanki...'' Bu ne tür bir nefrettir, ne çeşit bir öfke ve kin halidir anlamak mümkün değil.
Meğer tesettürlü iken 'kendi mahallesinin' lüks mekanlarına gidince hiç 'baskı!' olmamış kendisine karşı. Oysa satırları arasında bazı yerlerde nasıl yadırgandıklarını hatta Reina'ya zengin Arap taklidi yaptıkları halde nasıl alınmadıklarını anlatmak zorunda kalmış. Buna rağmen mahalle baskısı yok tezini gene vurgulamış ve Reina'ya alınmamalarını yadırgamak yerine ''arabamıza gidip güldük'' repliği ile geçirtirmiş. Adını da 'Reina'da Ayrımcılık' yerine ''Reina Komedisi'' koyarak üstüne toprak atmış bu mevzunun.
Arman ajitasyonu bunlarla da yetinmemiş. Ee! maksat ''bizim mahallede baskı yok-onların mahallede var'' önyargısını ispatlamak! olunca Fatih semtine hiç uğramamak olur mu? Uğramışlar tabi ki, hem de mini eteklerini giyerek. Yazısının bu bölümlerini sıksanız üslubundan, şimdi birisi çıkıp bize tokatı basacak beklentisi şırıl şırıl damlıyor. Ancak kimse çıkıpta 'ulan kafir, al şu tokadı' dememiş olmalı ki, bu bölümde okuruna aşılamak istediği önyargıyı da, ''bir tesettürlü'' bayandan yaptığı alıntı ile kapatmış Arman. Alıntı şöyle: ''Bir arkadaşımızı tokatlayarak sersem ettiler... Siz hiç durmayın, hızlı adımlarla caddeyi baştan başa yürüyün. Bir şey olursa koşabilirsiniz değil mi?" Meğer Fatih semtine kaçmayı bilmeyen giremezmiş. Bu tavsiyeyi de öğreniyoruz Arman ablamızın araştırmacı! kişiliğinden...
En başta belirttiğim gibi, Ahmet Hakan'ın ''tesettürlü kadınlara AKP'li erkek zulmü'' içerikli yazısı ile Arman'ın tesettürlü kadınları hem aşağılayan hem de erkekleriniz gül gibi yaşarken siz, bu hem size hiç yakışmayan hem de sıkıntı veren ninja kıyafetleri altında işkence çekiyorsunuz... tandanslı yazı dizisini yan yana koyunca midem bulanıyor. Girişte arzettiğim, yeni bir lüzumsuz; ama bilinçli bir tartışma konusunun nasıl fırına verildiğini üzüntü içerisinde izliyorum. Bu tür niyetler ile yazılan yazılar insanlarımızı bölmekten ve birbirilerine karşı olan önyargılarını kemikleştirmkten öte bir amaca hizmet etmez. Eğer amaç bu değilse, bu tür kısır döngülerin içinden çıkması lazım gazetecinin. Gazeteci birleştiri olmalı; bölücü değil. Toplumu aşağılamaya değil; anlamaya çalışan kişi olmalı. Gerçi Arman'dan çok şey beklememek lazım. ''Ben gazetemde başörtülü çalıştırmam'' diyen ayrımcı bir yayın yönetmeninin altında çalışıyor kendisi. Anlayacağınız Hürriyet gazeteciliği ülkemizi aydınlatmaya ve batılılaştırmaya! devam ediyor vesselam...
Not: Eğer hakiki bir hukuk devleti olsa idik Arman'ın yazısında ortaya çıkan Reina'nın ayrımcılık yaptığına dair delilin ve az önce alıntıladığım Hürriyet ayrımcılığının Cumhuriyet savcılarının ilgi alanına takılması gerekirdi. Henüz gerçek bir hukuk devleti olamadığımız için savcıları göreve çağırmıyorum tabii olarak. 13 Temmuz 2009
Önce Özkök duyurdu Arman'ın tesettür giyerek bizlere bir sürpriz hazırladığını. Bu haberi duyunca ilk tepkim, "acaba nasıl bir kışkırtmanın peşindeler" şeklinde oldu; hem de cümlede geçen çoğul ekini bilinçli bir şekilde seçerek... İkinci bölümü bugün yayınlanan yazı maalesef bu endişemde haklı olduğumu hissettiriyor bana. Zira, Arman'ın yazısının ardından 'karşı kesimin' bazı yazarlarının belli tarzda yazılar kaleme alarak mevzuyu daha farklı bir boyuta taşıyacaklarını ve tartışma konuları hiç eksik olmayan ülkemizde yeni bir tartışma konusu başlatacaklarını kestirmek hiç de zor değil. Baksanıza Ahmet Hakan bugünkü yazısında (13 Temmuz 2009) aynı konuyu kaşıyıp hiç gecikmeden 'Arman ajitasyonuna' malzeme sağlamış bile.
Hazırladığı yazı serisinin ilk ikisi yayınlandı henüz; ancak bu sefer çok kötü faka basmış Arman. Tesettüre girerek yaşadığı 'sıkıntıları' anlatırken kendisinin ve belirli bir kesimin iç hastalıklarını ve önyargılı dünyasını iyice deşifre etmiş. Ruhsal bir manik depresif psikoz yaşadığının bilincinde değil. Bu tür hastalarda kendine aşırı güven ve riskli işlere girişme istek ve arzusu doğar. Manik halde iken aşırı ve nedensiz gülme hali, depresif fazda ise sinirlilik hali hüküm sürer. Dikkat dağılır. Bir konu üzerine yoğunlaşma yeteneği zedelenmeye başlar. Karşı cinse de istek artar...
Arman'ın karşı cins yerine 'tesettürlü kadınlara' karşı olan saplantısı iyice dışa vurmuş ve kendisine böyle riskli bir işe girme ruh haleti kazandırmış. Her iki yazısını da okursanız yazıların genel karakterinin ''sinirimiz bozuldu...'', ''gülüyoruz'' kısır döngüsü ve haleti ruhiyesi altında yazıldığını hemen farkedeceksiniz. Arman'ın yazısındaki belirsiz ve ikilemli üslup bize şunu da gösteriyor: Bazı insanların yaptkları işin yanlışlığı vicdanlarının derinliklerinden yansırken zihinlerinin ön yargılı kalıplarına çarpar ve kendilerini; ''hayır hayır doğru olanı yapıyorsun devam et'' şeklindeki bir ruhsal ikilemin içine atarlar. Bu ikilemin oluşturduğu kısır döngü zaten manik-depresif döngüye girmiş bir bünyede böyle bir 'Arman sendromu' oluşturabilir.Oluşturmuşta...
Daha önce Amerika'da bu tür 'tebdil-i kıyafet' hatta 'tebdil-i mekan' yaparak belli bir grubun içinde yaşayan, sonra da bu tecrübelerini başkaları ile paylaşan çalışmalar, yazılar okumuştum. Arman'ınki bu okuduklarımdan son derece farklı. Çünkü o kişiler bu işi ellerinden geldiğince profesyönel bir tarzda yapmaya çalışmışlar ve bir takım araştırma teknikleri kullanmışlardı. Bu tür işler Arman gibi, başıma başörtüsünü geçirip 'bizim mahallede' bir dolaşayımda hem mahalle baskısı yapmadığımızı cümle aleme ispatlayayım! hem de şu başörtüsünün ne kadar ''huzursuzluk ve rahatsızlık'' veren bir bez parçası olduğunu tesettürlülerin suratına çarpayım önyargısı ile yapılmaz. Hürriyet gazeteciliği bu ise ona sözüm yok zaten.
Her iki yazısını da tamamen bu kavrayış ile yazmış ve gidip dolaştığı her yere bu önyargılar ile gitmiş kendisi. Arman'ın bilmediği bir gerçek de bu zaten. Batılı akranları bu tür işler içine girerken içine karıştığı grubu anlamak, tanımak; hatta bazen empati yapabilmek için girerler. Gazetecilik nasıl, neden, niçin, kim gibi soruların üzerine yoğunlaşan bir meslekse, o gazeteciler de bu tür sorular zihinlerinde olarak girerler bu tür çalışmaların içine. Oysa Arman'ın paragrafları içinde ''mahalle baskısı yok'' cümlesi çok sıklıkla kullanılıyor. Tesettürlü insanları bir şekilde anlamaya çalışmak şöyle dursun, aksine aşağılama üslubu hakim yazısında. Şu ifadelere bir göz atalım: ''Ninja kaplumbağa... Zulmün adı haşema... Karşı mahallenin kadınları... hiç yüzmüyorlar... Örtü gözünü değil, burnunu ortaya çıkarıyor... Kafamı cendereye sokulmuş gibi hissediyorum... Öyle bir baskı, sıkışıklık, rahatsızlık... Dünyayı 180 derece algılayamıyorum...Bir enerjim vardı, hayat akardı içimden, geçerdi, hissederdiniz, hissederdim. O şimdi yok. Ben sanki matlaştım. Kimse, benimle göz göze gelmek istemiyor. Yokum sanki...'' Bu ne tür bir nefrettir, ne çeşit bir öfke ve kin halidir anlamak mümkün değil.
Meğer tesettürlü iken 'kendi mahallesinin' lüks mekanlarına gidince hiç 'baskı!' olmamış kendisine karşı. Oysa satırları arasında bazı yerlerde nasıl yadırgandıklarını hatta Reina'ya zengin Arap taklidi yaptıkları halde nasıl alınmadıklarını anlatmak zorunda kalmış. Buna rağmen mahalle baskısı yok tezini gene vurgulamış ve Reina'ya alınmamalarını yadırgamak yerine ''arabamıza gidip güldük'' repliği ile geçirtirmiş. Adını da 'Reina'da Ayrımcılık' yerine ''Reina Komedisi'' koyarak üstüne toprak atmış bu mevzunun.
Arman ajitasyonu bunlarla da yetinmemiş. Ee! maksat ''bizim mahallede baskı yok-onların mahallede var'' önyargısını ispatlamak! olunca Fatih semtine hiç uğramamak olur mu? Uğramışlar tabi ki, hem de mini eteklerini giyerek. Yazısının bu bölümlerini sıksanız üslubundan, şimdi birisi çıkıp bize tokatı basacak beklentisi şırıl şırıl damlıyor. Ancak kimse çıkıpta 'ulan kafir, al şu tokadı' dememiş olmalı ki, bu bölümde okuruna aşılamak istediği önyargıyı da, ''bir tesettürlü'' bayandan yaptığı alıntı ile kapatmış Arman. Alıntı şöyle: ''Bir arkadaşımızı tokatlayarak sersem ettiler... Siz hiç durmayın, hızlı adımlarla caddeyi baştan başa yürüyün. Bir şey olursa koşabilirsiniz değil mi?" Meğer Fatih semtine kaçmayı bilmeyen giremezmiş. Bu tavsiyeyi de öğreniyoruz Arman ablamızın araştırmacı! kişiliğinden...
En başta belirttiğim gibi, Ahmet Hakan'ın ''tesettürlü kadınlara AKP'li erkek zulmü'' içerikli yazısı ile Arman'ın tesettürlü kadınları hem aşağılayan hem de erkekleriniz gül gibi yaşarken siz, bu hem size hiç yakışmayan hem de sıkıntı veren ninja kıyafetleri altında işkence çekiyorsunuz... tandanslı yazı dizisini yan yana koyunca midem bulanıyor. Girişte arzettiğim, yeni bir lüzumsuz; ama bilinçli bir tartışma konusunun nasıl fırına verildiğini üzüntü içerisinde izliyorum. Bu tür niyetler ile yazılan yazılar insanlarımızı bölmekten ve birbirilerine karşı olan önyargılarını kemikleştirmkten öte bir amaca hizmet etmez. Eğer amaç bu değilse, bu tür kısır döngülerin içinden çıkması lazım gazetecinin. Gazeteci birleştiri olmalı; bölücü değil. Toplumu aşağılamaya değil; anlamaya çalışan kişi olmalı. Gerçi Arman'dan çok şey beklememek lazım. ''Ben gazetemde başörtülü çalıştırmam'' diyen ayrımcı bir yayın yönetmeninin altında çalışıyor kendisi. Anlayacağınız Hürriyet gazeteciliği ülkemizi aydınlatmaya ve batılılaştırmaya! devam ediyor vesselam...
Not: Eğer hakiki bir hukuk devleti olsa idik Arman'ın yazısında ortaya çıkan Reina'nın ayrımcılık yaptığına dair delilin ve az önce alıntıladığım Hürriyet ayrımcılığının Cumhuriyet savcılarının ilgi alanına takılması gerekirdi. Henüz gerçek bir hukuk devleti olamadığımız için savcıları göreve çağırmıyorum tabii olarak. 13 Temmuz 2009
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)