8 Aralık 2024 Pazar

Trump’dan diktatör çıkacak mı?

  Tr724 de değil burada yayınladığım yazılardan.



Bir önceki seçim öncesi yazdığım yazıda eski Başkan ve yeni aday Trump’ın, yaşadığı tüm olumsuzluklara, hakkındaki davalardan aldığı cezalara ve eskisinden daha otokrat, öfkeli ve saldırgan görünen imajına rağmen seçimi dört yıl aradan sonra tekrar kazanma ihtimalinin yüksek olduğunu ve bunun Amerikan demokrasisi adına endişe verici bir gelişme olacağını ele almıştım. Nitekim bu gerçek oldu ve Trump, önemli bir oy oranı ile tekrar başkan seçildi. Üstelik bu sefer Cumhuriyetçiler hem Senato’da hem de Temsilciler Meclisinde çoğunluğu ele geçirdiler. Anlayacağınız, Demokratlar tarihlerinin en ağır ve aşağılayıcı yenilgilerinden birisini yaşamış oldular.

Seçim döneminde seçildiği takdirde otokratik bir başkanlık stili takip edeceğinin açık sinyallerini veren Trump ocak ayında görevi devraldığında eli tahmininden daha güçlü bir şekilde göreve başlamış olacak. Trump’ın oluşturacağı kabinesine dair açıkladığı ilk isimler bu yöndeki endişeleri destekler mahiyette. Bu tartışmalı kabinenin onaylanması adına Trump kanadının Cumhuriyetçi Parti’ye “sadakat” baskısı altında hem psikolojik hem de fiziki müdahalelerde bulunacağı çok açık ve bunun ilk işaretlerini de vermeye başladılar.

İsimler neden önemli

Tıpkı Erdoğan gibi tüm gücü ele geçirmek ve kanun dışılık ve baskılama gibi yöntemler kullanarak devlet aygıtını kısa sürede şekillendirmek gibi emelleriniz var ise etrafınıza topladığınız isimlerin kimlikleri, liderin vaat ettiklerine bağlılık eğilimleri, suç işlemeye ve kanunsuzluğa meylettirebilecek zaaf noktaları, hamasete açık oluşları ve cehalet dereceleri oldukça önemlidir. Hele bir de o lider suça ve yolsuzluğa bulaşmış ise etrafındaki tehditlerden hızlıca sıyrılmaya ve kendisini güvence altına almaya ciddi derecede ihtiyaç duyar ve etrafına topladığı insanların kişilikleri daha da önemli bir hale gelir.

Trump’ın ilk açıkladığı isimler arasında çok tartışılan şahsiyetler var. Bazıları hakkında ciddi suç iddiaları mevcut; ancak çoğunun ana ortak noktaları ve asıl endişe verici nokta atanacakları görevlere liyakatleri olmayan kişiler olmaları. Bu da Trump’ın kanun dışı emirlerinin uygulayıcısı olabilecek kalibrede tipler olacakları yönündeki ilk gösterge şeklinde yorumlanabilir.

Zira Trump, bunun aksi ile daha önce tokat yemiş bir lider. Bir önceki başkanlığı döneminde yardımcısı Mike Pence başta olmak üzere etrafından bazı isimler görev bilinci ve ahlaki duruş sergilemişler ve Trump’ın birtakım kanunsuz taleplerini yerine getirmeyi reddettikleri için de ya Pence gibi hain ilan edilmişler ya da görevlerinden ayrılmak durumunda bırakılmışlardı. İşte o yarıklar yüzünden Trump çok geç de olsa iki yıl sonra yargılanmaya başlanabildi ve adalet önünde suçları ispatlanarak, yürürlüğe geçirilmese bile, birtakım cezalar aldı. Ancak dört yıldır hep söylediğim gibi, gizli bir el onu hep korudu ve bugün onu yeniden başkanlığa taşıyan sürecin ana mimarı oldu!

Önemli bazı isimlere hızlı bir bakış

Bir önceki yazıda önemli sayıda Amerikalı Müslümanın Trump’a sembolik ama hatalı yanılgılara dayanarak oy verdiklerini ama pişman olacaklarını belirtmiştim. Nitekim Trump’ın kabinesi için açıkladığı isimlerin önemli bir kısmının Trump’ın savaş karşıtı görünümüne rağmen savaş yanlısı ve İsrail; hatta Siyonizm destekçisi kişiler oldukları görülüyor. Yani tek sıkıntı, liyakatsizlikleri ve kişilikleri değil! Trump’ın kendisi de açıkça “İsrail’in savaşına karşı çıkanları Amerika’da tutmamak lazım” tarzında bir ifade kullandı yenilerde. Bu, suistimale son derece açık bir tehdit! Kısacası, İsrail’i birazcık eleştirenleri, Türkiye’deki soykırım aracı olan “Fetö” propagandası misali, hemen Hamas terörü destekçisi ilan edip ülke dışına tekmeleme kapısını açabilecek bir sürecin habercisi bu.

Açıklanan ilk isimlerden olan Adalet Bakanı adayı Matt Gaetz, suç dosyası olan, çevresine imtiyaz sağlamış, yasak madde kullanmış ve ismi çocuk yaştakilerle cinsel ilişki skandalına karışmış bir isim. Toplumsal baskı gelince, Trump geri adım attı ve yerine eski Florida Başsavcısı Pam Bondi’yi atadı. Bondi, 2023 yılında katıldığı bir programda, “Trump kazanırsa Adalet Bakanlığını silah olarak kullanacak… Bakanlıktaki savcılar ve müfettişlerin ‘kötü olanları’ hedef alınacak, bunların kim oldukları belli, kayıtları var… Evin temizlenmesi lazım…” gibi ifadeler kullanan bir isim. The Hill gazetesine göre, Trump’a yardım eden bir avukat da Adalet Bakanlığı’nda çalışan kişilerden Cumhuriyetçi vizyona uymayan ve ona karşı çıkanlar işi bırakmalılar demiş şimdiden.

Diğer isimlerden olan Başkan Yardımcısı adayı James D. Vance, İçişleri Bakanı adayı Marco Rubio, ve Ulusal İstihbarat Direktörü adayı Tulsi Gabbard gibi isimler zamanında Trump’ı kamu önünde aşağılamış isimler. Yani Erdoğan için Süleyman Soylu ve Devlet Bahçeli ne ise bunlar da onun gibiler adeta. Erdoğan’a zamanında Bizans uşağı, Siyonist, yolsuz vs. demiş; ancak sonradan onun Bakan’ı veya kabinesinde etkili bir eleman olarak en yılmaz savunucusu olmuş olan isimleri bir gözden geçirin. Vance, Trump için “Amerikan’ın Hitleri”, “Kızılmayı hakkeden biri” vs. demiş bir isim. Rubio, onun için “dolandırıcı” (con artist) demiş mesela! Sağlık İşleri’nin Genel Sekreteri adayı Robert Kennedy Jr. da Trump’ı destekleyen ve MAGA şeklinde adlandırılan taban için “kavgacı ahmaklar” tabirini kullanmış olan birisi. Kennedy de Gabbard da kabineye seçildikten sonra liyakatsizlikleri açıkça sorgulanan isimlerden.

Trump’ın ilk açıkladığı büyükelçi adayı ismi bildiğim kadarıyla İsrail Büyükelçiliği makamı oldu. Bu görev için bu sahada tecrübesi olmadığını düşündüğüm Arkansa Valisi Mike Huckabee’yi öne sürdü. Yazılanlara göre Huckabee, İsrail’in Batı Şeria’yı ele geçirmesini ve Yahudi yerleşimcilerin yaptıklarını savunan, İslamofobik fikirleri olan Evanjelik Hristiyan bir isim. Bunu da Trump’a destek veren Müslümanların kulağına bir küpe olarak takıp devam edelim.

Trump’ın Birleşmiş Milletler temsilcisi olarak düşündüğü isim olan Elise Stefanik de muhalif Cenk Uygur’a göre, İsrail’e yeni savaş suçları için yeşil ışıl yakabilecek, ABD’deki 6 Ocak meclis kalkışmasını da destekleyen bir aday.

Trump’ın Amerikan’ın en önemli kuruluşlarından birisi olan Yurtiçi Güvenliği Bakanlığı (Department of Homeland Security) için düşündüğü isim de yine bir aşırı sağcı Evanjelik Hristiyan ve Trump savunucusu olan Kristi Noem. Noem’in bir Twitter mesajında valisi olduğu Güney Dakota meclisine İsrail’i savunmak adına verdiği bir kanun düzenleme maddesini reklam etmek için yazdığı, “Tanrı’nın seçilmiş insanlarının güvenliğini korumak adına” şeklindeki mesajı da buraya not düşüp geçelim!

Atanılabilecek en etkili makamlardan olan Ulusal İstihbarat Direktörlüğü ve Savunma Bakanlığı için teklif edilen isimler de son derece ilginç karakterler. Düşünüldükleri makamlar için liyakatlerinin olmadığı ve Trump’a olan bağlılıklarının o makamlarda doğuracağı tehlikeler daha şimdiden ciddi şekilde tartışılmaya başlandı.

Savunma Bakanlığı için düşünülen isim olan Rege Hegseth, FOX TV’de sunuculuk yapan ve belki de liyakatsizliği ve karakteri en çok tartışılan iki isimden biri. Diğer isim yukarıda bahsettiğim ve gelen tepkiler üzerine adaylığı geri çekilen Adalet Bakanı adayı Matt Gaetz. Hegseth, TV ekranında sırf COVİD aşılarını eleştireceğim diye, “10 yıldır ellerimi yıkamıyorum. Mikrop diye bir şey yok. Görmediğim için de gerçek değiller” diyerek övünerek konuşabilmiş bir isim. Ayrıca, verdiği söyleşilerde Hristiyanlar olarak bir eğitim kalkışması yapmalı ve eğitim kampları ile Amerika’yı tekrar geri almak üzere eğitimler vermeliyiz tarzı aşırı Hristiyan milliyetçisi görüşler ileri sürmüş bir isim. Yine Hegseth de “Amerikancılık ve Siyonizm aynı şeylerdir” diyerek İsrail savunuculuğunu açıkça dile getirmiş bir aday.

Diğer önemli aday da CIA, FBI, NSA gibi Amerika’da faaliyet yürüten 18 istihbarat örgütünün yöneticisi olarak düşünülen Tulsi Gabbard. Normalde Demokrat olan; ama sırf Trump’ı desteklemek adına Cumhuriyetçi kanata geçmiş olan bir isim. Liyakatsizliği haricinde Rusya ve Esed yanlısı söylemleri ile de eleştiriliyor. Ancak, Trump’ın Rusya ile olduğu iddia edilen ilişkileri dikkate alınırsa bu isim belki de en ilgi çekici isimlerden birisi haline geliyor. Hem de tüm istihbaratın başına gelen bir isim bu. Bizdeki İran yanlısı Fidan’ın, MİT başkanı yapılıp İrancı Selam-Tevhid örgütlenmelerinin sümen altı edilmesi gibi bir ihtimal var karşımızda. Yani bu Trump’ın Rusya ile olduğu iddia edilen ilişkilerini kimse araştıramayacak ve olan deliller de yok edilecek belki de. Ayrıca, gazeteci Mehdi Hasan’a göre Gabbard’ın Hint Milliyetçisi ve [Faşist, U.T.] Modi ile de yakınlığı var. Basına yansıdığına göre bir Cumhuriyetçi temsilci olan Don Beyer bile Gabbard’ın liyakatsiz olduğunu ve ulusal güvenlik adına bir tehlike oluşturduğunu söylemiş.

Bu pozisyonla bağlantılı olarak Trump’ın FBI direktörü olarak düşündüğü isme de bir göz atmak gerekiyor. Bu isim, Gabbard gibi Hint kökeni olan Kash Patel. Trump’ın bana göre belki de en hassas olduğu kurum FBI. Çünkü bir önceki FBI direktörünü kendisi atadığı halde (bu atama 10 yıla kadar uzanabiliyor), başı adalet ile belaya girdiğinde bu isimle Florida’daki meşhur otelinde buluşmuş, destek beklemiş ama bulamamıştı. Bununla da kalmadı meşhur oteli FBI tarafından basıldı ve orada birtakım deliller ve devlet gizliliği olan bazı belgeler ele geçirildi. Trump şimdi büyük ihtimalle ilk iş olarak bu ismi istifaya zorlayacak ve ateşli savunucusu olan liyakatsiz Patel’i göreve getirecek. Patel, Trump’a destek konuşmaları yaptığı dönemde “FBI binasını kapatacağım ve Derin Devlet Müzesi yapacağım” demiş olan popülist birisi. Trump da tıpkı Erdoğan’ın gibi uzun süredir hep sanki bürokrasiye savaş açmış görüntüsü veriyordu. İşte Patel bu noktada bir “temizliğin” yapılabilmesi adına kasten seçilmiş bir aday görüntüsü veriyor. Bununla da kalmayıp temizliğin sadece devlet makamlarında değil “komplocu” basında da yapılacağını açıkça ifade etti Patel. Hem de bunun gerekirse “ya kanunen ya da suç işleyerek” yapılacağını bile söyleyebildi. Yani bizdeki “kanlı mı olacak, kansız mı” veya “acırsanız, acınacak hale gelirsiniz” diyen İslamcılar gibi…

Trump’ın CIA’in başına düşündüğü isimse kendi adamlarından, aşırı sağ fikirleri ile de tanınan ve Podcast programlar yapan eski bir CIA ajanı olan Dan Bongino. Mevcut CIA başkanı Ronald Rowe’un, Trump’dan bir ön görüşme için randevu bile alamadığı söyleniyor.

Peki bu durumda ne olacak?

Trump, muhtemelen kendi partisine de henüz tam olarak güvenemediği için kabinesinin, senato onayı olmadan yani senato tatilde iken “recess appointment” denilen bir yöntem ile bizzat kendisi tarafından atanmaları gerektiğini düşünüyor ve bu yönde bir talep şimdiden dile getirildi. Bu, Trump’ın resmini çizdiğim aday tercihleri dikkate alındığında çok anlam ifade ediyor! Trump’ın bahsettiğim ikinci dönem motivasyonları ve içinden geçtiği varoluşsal travmaları onu aşırı tedbirler almaya götürecek ve işaret ettiğim gibi devlet kadrolarını ve medyayı başta FBI, CIA ve Adalet Bakanlığı olmak üzere temizlemeye çalışacak. Kinci kişiliği ile varoluşsal refleksleri birleşince ihtiyaç duyacağı en büyük hazine emirlerini harfiyen uygulayacak ve onun için suç işlemeyi ve devlet teamüllerinin dışına çıkmayı dahi göze alabilecek yeni bir kabine-kadro oluşturmak. Bizdeki darbeleri ve katliamları ortalığa saçılan Ergenekon’un ve sonrasında da yolsuzluk soruşturmaları ile sarsılan Erdoğan’ın yaşadıkları varoluşsal krizler ve ardından kanun dışına çıkarak gerçekleştirdikleri devlet içi temizlikler ve soykırım aynı oyun kitabından çıkmalar. Trump bu yönde ilerleyeceğini önceki söylemlerinin ötesinde uygulamaya koymuş gibi görünüyor.

Normalde bu şekilde atanan federal yetkililer yaklaşık iki yıla kadar görevde kalabiliyorlar bir sonraki meclis onayına kadar, ancak Trump’ın zaten o zamana kadar devlet kademelerinde, medyada ve Cumhuriyetçi Parti içerisinde gerekli temizlikleri yapmayı planladığını düşünmek yanlış olmaz.

Trump gibi kişilerin kinci olduklarını ve zamanında karşısında olmuş olan federal yetkilileri; hatta kendisini tam olarak desteklememiş olan eski yardımcısı Mike Pence dahil birçok kişiden intikam almaya çalışacağını ve Cumhuriyetçi Partiyi “sadakat” (loyalty) sloganı eşliğinde yeniden tasarlamaya çalışacağını önceden irdelemiştik. Bu atamalar bunun güçlü bir ön göstergesi.

Seçimi Trump mı kazandı, yoksa Demokratlar mı kaybetti?

Seçim sonrası insanların sorduğu ilk sorulardan birisi de bu oldu. Seçimi Trump kazanmış gibi görünse de aslında Demokratların yaptıkları büyük taktiksel hatalar ve parti yönetiminin ve yönetim anlayışının seçkinci (elitist) reflekslere yenik düşmesi Demokratlara büyük bir seçim hezimeti yaşattı. Oysa iyi bir strateji ile, Biden’ın daha ilk günden aday olmadan yerini Harris den daha güçlü bir adaya bırakması ile ve makyaj niteliğindeki seçim vaatlerinin halk nazarında yer bulamaması gibi sebeplerle Trump gibi hüküm giymiş, kişiliği tartışmalı olan ve demokrasiyi mahvedebilecek motivasyonda bir aday karşısında bile adeta yerlerde süründüler. Evet! Görünürde seçimleri Demokratlar kaybettiler; ancak bu yazıda çizmeye çalıştığım resim gerçekleşebilirse yani Amerikan halkı ve kurumları Trump’ın ve liyakatsiz adaylarının tıpkı mafyalaşan Erdoğan yönetiminde gördüğümüz gibi potansiyel tehlikelerini bertaraf edemezlerse hem Amerika hem de dünya kaybedecek. Yani, Trump’dan tam bir diktatör çıkmasa bile son derece zedeleyici bir otokrat çıkacağı ve Amerika’yı çok zor bir sürecin beklediği aşikâr. Bakalım demokratik ülkelerin temeli olan güç dengesi ilişkileri bu motivasyonlara direnebilecek mi yoksa ona yenik mi düşecek? Hep birlikte izleyeceğiz!

29 Nisan 2024 Pazartesi

Gazeteci herkesle mülakat yapabilir mi?

 Tr724 de değil burada yayınladığım yazılardan.

Geçenlerde KHK TV ile alakalı olan bir gazeteci, derin devlet ilişkileri olan, işkenceciliği de aleni olarak bilinen tartışmalı bir isim, eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı ile bir mülakat yaptığını açıkladı. Bu gelişme karşısında tahmin edilebileceği gibi büyük bir tepki seli yaşandı ve peşinden gelen bir tartışma süreci başladı. Gazeteci, gelen tepkilerin yoğunluğundan olsa gerek mülakatı KHK TV yerine kendi özel Youtube kanalında yayınlamak zorunda kaldı. Hem kendisi hem de ona destek veren az sayıda bir kesim, bir gazetecinin herkes ile görüşme gerçekleştirebileceğini öne sürdüler. Zaten gazetecinin kendisi de “ifade hürriyetinin, insanlık tarihinin en erdemli değeri olduğuna inanıyorum” demek suretiyle kararını savundu.”

Oysa eleştirenlerin çoğunluğu direk olarak KHK uygulamalarından veya mevcut soykırımdan bizzat mağdur olan kişiler oldukları için soykırım aparatının bir algı operatörü olarak gördükleri bir “işkenceciye” KHK TV gibi sadece mağdurların sesi olması gererek bir kanalda neden söz hakkı verildiğini anlamlandırmaya çalıştılar ve bunu sorguladılar. Takip edebildiğim tepkilerin nerede ise tamamı bu minval üzerinden eleştirilerde bulunuyorlardı.

Sosyal medyanın insanları çekinmeden çok rahatça konuşmaya teşvik ettiği böyle bir dönemde bu tarz, anlık Grizu patlamaları nevinden, gelişmeler sıklıkla yaşanabiliyor. Metan gazı belli oranda oksijen gazı ile temas ettiğinde nasıl anlık bir patlama yaşanıyorsa; adeta sürekli metan gazı üreten, trollerle ve kibirli, herkese üstten bakan aydınımsılarla dolu çöplük konumundaki sosyal medyada da bu tarz anlık patlamalar sıklıkla yaşanıyor. İşte bu nedenle bazı mevzuları ortalık durulduktan sonra belli gelişmeleri de izledikten sonra ele almayı daha çok tercih ediyorum.

Mülakatın yayınlanmasını özellikle bekledim. Sonuç tam da beklediğim gibi çıktı. Hatta tahminimden daha da kötü idi. Karşılıklı soru cevapların yaşanacağı ateşli bir mülakat beklemiyordum elbette. Zaten mülakatı eleştiren çoğu insan bu şekilde olmayacaksa olay o zaman bir PR çalışmasına dönebilir diyerek endişelerini dile getiriyorlardı. Üzülerek belirtmeliyim ki mülakat tam da o tadı veriyordu. Söyleşide, 54 dakika boyunca rahatça konuşup istediğini istediği gibi anlatan bir Avcı izledik. Ergenekon davaları döneminde yargılanan isimlerden biri olan Avcı, Ergenekoncu çevreler tarafından yıllardır ısıtılıp ısıtılıp önümüze konulan iddialar dışında hiçbir yeni şey söylemedi. Tek taraflı bir mülakat olduğu için de sadece kendisini anlatan bir Avcı vardı ortada.  Eskiden kahvehane köşelerinde “ben herkese doğru olan neyse hiç çekinmeden söylerim” diyen çok bilmiş amcalar olurdu. Oysa gerçek hayatlarında öyle olmadıklarını iyi bilirdim. Avcı da söyleşi sırasında baştan sona bu havada takılıyordu. Ben hukuka, adalete çok önem veririm; kim bu çizgiden çıkarsa lafımı söyler uyarımı yaparım havasında idi hep.

Oysa gerçekler öyle mi? Birincisi, “Cemaat, Ergenekon-Balyoz delillerini kendisi üretti, askerlere fuhuş iftirası attı, Selam-Tevhid soruşturması ile AKP’li 200 siyasiye operasyon yapacaktı, 15 Temmuz’u Cemaat yaptı ama hükümet önceden bilmemesine rağmen bunu fırsat olarak kullandı” tarzı söylemler ile açıkça yalan söyledi. Ergenekon-Balyoz davalarına dair deliller Amerika’da bağımsız şekilde yapılan kriminal incelemelerden bile gerçek raporu aldı. Asit kuyularından çıkan ceset parçaları, bulunan silahlar vs. hep gerçek idi. MİT tırları davasında başta inkâr edilen tüm deliller de sonradan kabul edilmek durumunda kalındı. Askeri casusluk-fuhuş çeteleri delilleri ve bilumum veriler gerçek idi. Bu davalar bugün hayatta değil ise mevcut hükümetin belirli anlaşmalar sonucunda davaların üzerlerini örtmesi sebebiyledir; yoksa delillerin yetersizliği gibi nedenlere dayanmamaktadır. Kısaca Ergenekon terör örgütü yargı önünde ispatlanmış bir yapıdır. Avcı bizzat içinde olduğu bu davaları birkaç yüzeysel klişe söylem ile çizip kenara atabileceğini düşünüyor; ama yanılıyor.

İkincisi, ‘Cemaatin altı iyi, onlar mağdur edildi; ama üstü kötü’ şeklindeki klasik Erdoğan-Ergenekon algılarını yinelemeye devam ediyor ki bu yöndeki tüm söylemler timsahın gözyaşları misali inandırıcılıktan yoksun gayretler. Mevcut hükümet bu “çok tehlikeli örgütüm iddia edilen üst yönetimine dair” uluslararası makamlara tek bir suç delili hala sunabilmiş değil ki buna 15 Temmuz darbe iddiaları da dahil. Eğer Avcı, tıpkı kendisi ile samimiyeti olan yazar Mustafa Akyol gibi, “elimde delil yok ama suçlu olduklarını biliyorum” demeye getiriyorsa bu kendi bileceği bir iş!

Üçüncüsü, Avcı mülakat boyunca, altını çizdiğim gibi, sürekli olarak adalet havariliği yapıyor; adaletin, yargının, hukukun olmadığı bir yerde kimse kendisini güvencede hissedemez, Cemaat araştırmadan insanları Ergenekon’da suçladı, delil üretti diyor ancak kendisi hangi araştırma veya hukuki süreçler neticesinde 15 Temmuz’un suçlusu olarak Cemaati ilan ettiklerini, hangi araştırmalar neticesinde Ergenekon davalarında deliller üretildiğini bilebildiklerini, hangi araştırmalar sonucunda Cemaatin bir paralel devlet olduğuna kanaat getirdiklerini detaylandıramıyor veya buna gerek görmüyor. Zaten biz de yıllardır bunu yazıyoruz! Ortalıkta dolaşan tüm iddiaların hepsi algı merkezlerinde üretilip sonra da ısıtılıp ısıtılıp gündemde canlı tutulmaya çalışılan klişe 5-10 cümleye dayanıyor ki Avcı’nın kendisi de söyleşi boyunca bu çerçevenin içinde kalmaya özellikle gayret ediyor.

Mesela kendisi hangi delile dayanarak ülkeyi cemaatin imamlarının yönettiğini, AKP iktidarının gücünün olmadığı için bu duruma bir şey diyemediğini söyleyebiliyor? Hangi hukuki gerekçeye dayanarak Erdoğan’ın da o sıklıkla kullandığı “paralel devlet” ifadesini kullanıyor? Hükümet OHAL ile yanlış yaptı, süreç çok uzadı derken hakkaniyetli bir tavır çizmeye çalışıyor ama hemen akabinde de ‘’(hukuksuz) fişlemeler zaten yapılmıştı” diyemiyor da “zaten muhalif olanların kimler oldukları belliydi” diyerek konuyu üstünkörü geçiştiriyor. “Adil Öksüz yanlışlıkla bırakıldı” derken ki gerçeği örtme gayreti ise zaten Oscarlık bir takdiri hak ediyordu!

Konunun Avcı’ya bakan yönü böyleydi. Gazeteci’ye bakan yönünde ise şunları söylemek mümkün. Elbette bir gazeteci istediği kişi ile görüşebilir. Buna kimsenin bir itirazı da yok! Fakat, gazetecinin kiminle ve ne maksatla görüştüğünü sorgulamak da okurların en doğal hakkıdır. Gazeteci bunu bilerek, muhtemel tepkileri göğüsleyerek o işe girişmeli zaten ve belki de okurlardan daha büyük bir sabır, geniş yüreklilik, anlayış ve itidal ile yaklaşmalı böyle tepkilere. Bunun haricinde, gazetecinin yapılacak söyleşinin kime, hangi hakikate, hangi sosyal gerçekliğe hizmet edeceğine dair öngörülü okumalar da yapması gerekir. Bu söyleşi konusunda eleştirilerini dile getiren felsefeci arkadaşlarımızdan Aslı Topuz, konu ile alakalı olarak uluslararası üne sahip olan Avustralyalı gazeteci ve belgesel yapımcısı John Pilger’den bir alıntı paylaştı. Pilger kısaca, gazetecilerin sadece haberci olmadıklarını, aktardıkları haberlerin arkasındaki ajandaları ve o haberleri çevreleyen mitleri de kavramaları gerektiğini söylüyor ki bu son derece doğru bir yaklaşım.

Bu, Batı’da da hep tartışılan bir konu olmuştur. Mesela, bir gazeteci infaz cezası alacak bir suçlu ile mülakat yapmak istediğinde veya toplumun aforoz etmeye yeltendiği, tabir caizse, topun önüne konmuş tartışmalı bir figür ile görüşme yapmak istediğinde bu tür alttan tepkiler ve tartışmalar hep yaşanır. Burada en kritik nokta, söyleşinin üstün bir dikkat, cesaret ve hakşinaslık çizgisinde yapılması ve gerçeğin eşelenmesi adına sorular sorularak gerektiğinde sınırların zorlanması anlamlarına gelir. Hakikat çizgisinde yol alınıp, hakikat bükücülüğüne tevessül edilmeden, insaf dairesinde ve ölçülü bir cesaretle yaklaşılmalı bu tür söyleşilere ve gerektiğinde de okuyucu bu altyapı üzerinden ilgili konuda veya motivasyon çerçevesinde eğitilmeli ve bilinçlendirilmelidir. Zaten ortaya çıkacak eser okurların eğitilmesi adına en belirleyici unsur olacak, oluşturduğu çerçeve ve momentum da gerçeğe ışık tutma vazifesi ifa edecektir. Bu yazıya konu olan Avcı söyleşisi, maalesef, bu çizmeye çalıştığım portreden son derece uzak, başarısız ve bir caninin PR çalışması mertebesinde olmuş açıkçası.

Suçluluar, tartışmalı kişilikler, bozuk siyasetçiler ve benzerleri ile mülakatlar yapılacağı zaman Batı’da kullanılan bir takım savunma argümanları şunlar olmuştur:

Kamuoyu faydası (public interest): Bu tartışmalı isimler ile görüşürken onların motivasyonları adına önemli sosyal, politik, psikolojik vb. çıkarımlar yapılmasına ışık tutulursa böylece de toplum ilgili suç ve yolsuzluk kapsamındaki sosyal olaylar ile ileride daha iyi mücadele edebilir şeklindeki yaklaşım.

Hesap verebilirlik (accountability): Bu mülakatlar neticesinde haklarında iddialar bulunan kişilere konuşma fırsatı verirken onlara hesap verilebilirlik ve suçla yüzleşme ortamı sağlanabilir şeklindeki yaklaşım. Ayrıca, ileride belki benzer suçları işleyebilecek birileri için caydırıcı bir ortam oluşturabilir şeklindeki beklenti.

Medya Özgürlüğü (freedom of press): Medya, kamuoyu faydasına olduğunu düşündüğü bir konuda ilgili kişiler ile her daim konuşma özgürlüğüne sahip olmalı şeklindeki görüşün yaygınlığı ki uygulamada en sıkıntılı görülen konu da bu. Çünkü birçok medyanın bu konuda son derece seçici geçirgen bir tavır sergilediği kimsenin gözünden kaçmıyor.

Meselenin bu boyutlarına zıt olarak, eleştirilerde bulunan insanların kullandıkları başlıca savlar da genellikle şu kategorilere indirgenebilir:

Suçun ve suçlunun meşrulaştırılması tehlikesi (legitimazing action): Bu, Erdoğan gibi soykırımcı, otokrat, basın özgürlüğü düşmanı ve yolsuz bir siyasetçiye mikrofon uzatan onları hala ülkelerindeki toplantılarda ağırlayan Batılı medya ve hükümetlere bugün de yönlendirdiğimiz haklı bir tepki. Yukarıda resmettiğim gibi eğer profesyonelce ve profesyonel saiklerle yapılamazsa böyle bir neticeyi kolaylıkla verebilir bazı mülakatlar ki insanların Hanefi Avcı mülakatına karşı çıkmalarının arkasında yatan asıl endişe kaynağı da bu idi.

Mülakatın netice verme ihtimali olduğu birtakım etik sorunlar (ethical concerns): Şaibeli isimler ile mülakat yapılması her yerde etik eksenli tartışmalara sebep olabilir. Bunun halen mağdur olan insanlara verebileceği zararlar ve başkalarını suça teşvik etme ihtimali gibi noktaları da hep tartışılır durur. Mezkûr mülakatta da insanların en büyük tepkilerinden birisi ilgili kişinin işkence yöntemleri ile bilinen, bu konuda hiçbir özeleştiride bulunmamış, tartışmalı ve derin bir isim olması. Türkiye’de süregiden mevcut soykırımın ortada halen yüzbinlerce mağdur ettiği insan ve aileler var iken bu zulümlerde payı olan bir insana üstelik KHK’lı insanların sesi olması gereken bir platformda yer verilmeye çalışılmış olması doğal olarak mağdurlar nezdinde bu suçun meşrulaştırılması ve zalime yeni bir propaganda zemini sağlanması endişesi yarattı. Ayrıca etik yoksunluk ve zulmün daha da artarak devam etmesi yönünde etkisi olabilecek olması gibi saikler de bu endişelerin bir parçası idiler.

Ne yazık ki yapılan mülakatın içeriği insanların bu noktalardaki endişelerinde haklı olduklarını gösterdi.

Bu tarz mülakat eleştirilerinin bir değer maddesini de “Farklı metodların varlığı ve kullanımı’’ (alternative methods/perspectives) şeklinde özetlemek mümkün. Bu bakış açısına göre; eğer hakikatlere ışık tutmak ve tarihe bir not düşülmek isteniyorsa bu, zalimin kendisine veya ismi şaibeli kişilere mikrofon uzatmak yerine suçun, zulmün, yolsuzluğun vs. etkileri ve boyutları üzerine odaklanmak, zalimler yerine mağdurlara ulaşmak, onların acı tecrübelerini ön plana çıkarmak, bu konularda uzman görüş ve analizlerine yer vermek ve bu suç, yolsuzluk ve zulümleri tetikleyen genel sosyal faktörlere ve adaletsizliklere odaklanmak daha verimli olur şeklinde özetleyebileceğim bakış açısıdır ki bugün çok iyi yapılamayan, eksik kalan, gazetecilerin daha bir hassasiyet ve yoğunlukla üzerine gitmesi gereken nokta da burasıdır.

Nitekim, ilgili gazeteciye tepki verdiği bir mesajda eski bir KHK’lı emniyetçinin ben KHK TV’ye konuşmak istemiştim ama ilgilenmediler demesi üzerine bu gazetecinin, “iltisaklı kişilerle görüşmeme kararı vardı” tarzında bir cevap vermesi, yani KHK’lı olsa da Cemaat ile irtibatı olan bir KHK’lı ile mülakat yapılmak istenmedi şeklinde özetlenebilecek bir tavrı savunması bu Avcı mülakatına gölge düşüren önemli bir itiraf niteliğinde idi.

Şimdilik bu kadarı ile iktifa edelim.


24 Şubat 2024 Cumartesi

RUŞEN ÇAKIR NE YAPMAYA ÇALIŞIYOR?

 2/25/2024 TR724'te yayınlamayıp burada yayınladığım yazılardan.


Bildiğiniz gibi Ruşen Çakır son zamanlarda birkaç yayın yaparak Hizmet Hareketine karşı yıllardır yaptığı itibar saldırılarına devam etti. Gazetecilik faaliyeti adı altında analiz diye yutturulan algı operasyonları eşliğinde son derece trajikomik gayretler içerisine giren isimlerin başında geliyor kendisi tıpkı Levent Gültekin gibi. Hilal Nesin geçenlerde Twitter hesabında Levent Gültekin hakkında onun sürekli olarak “biri bana söyledi”, “biri beni aradı”, “biri bana yazdı” şeklindeki belirgin tarzını eleştirerek onun gazeteciliğini çok güzel bir şekilde özetlemiş oldu.

Ruşen Çakır gibilerin durumları da pek farklı değil. Mevcut Türkiye ortamının “parlak gazeteci” profilini özetle deseniz; direk olarak MİT adına gazetecilik (ajanlık) yapanları piramidin en üstüne oturtur sonra da aşağıya doğru inerek oralara da direk olarak yönlendirilmeseler de teşvik edilerek, enaniyetleri gazlanarak veya gizli bir kaynaktan denilerek yemlendirilmek suretiyle kullanılan ikinci sınıf algı operatörlerini, en alta da parti kulislerinden ve patronlarından beslenen kullanışlı tipleri yerleştirirdim. Piramidin özellikle de en üst kısmındakilerin sadece kullanılırlıkları değil içine battıkları bağnazlık, kibir ve ahlaksızlık aslen çok daha ciddi bir sorun. Bir silah gibi kullanılıyorlar adeta! Kimi bir kamçı, kimi bir bıçak, kimi bir tabanca, kimi de zehir veya biyolojik saldırı silahı kıvamındalar; yavaş yavaş zehirleyip, felç edip öldürmeden toplumu kontrol etmede kullanılıyorlar. Kimileri de sadece çamur atmakta kullanılıyorlar!

Çakır, yaptığı yayınlarından birinde, benim tabirimle, ‘Türk tipi profesörlerden’ Hilmi Demir ile birlikte Cemaatin “neden kült olduğunu” ispatlamaya çalışıyorlardı. Daha önce yazmıştım: Hizmet Hareketine kült diyen entel takımını ki aralarında sosyolog kimlikli olanı bile var kesinlikle ciddiye almaya gerek yok. Bu iddiayı analiz diye sunabilen bir ‘aydınımsı’ ya aşırı bağnazdır ya kin hastalığına tutulmuştur ya sürekli olarak ilgi çekme ihtiyacı hisseden bir psikolojik saplantı haline duçar olmuştur ya da direk olarak emir üzere nokta atış yapmaya çalışan bir algı operatörüdür. Bu kült meselesine ayrı bir yazıda değiniriz.

Onların söylediklerinin sosyolojik bir karşılığı yok. Böyle akademik ve hakikati arama endeksli bir niyetleri de bunu yapabilecek kapasiteleri de yok zaten. Yürütülen algı operasyonları kapsamında üretilmiş 3-5 basmakalıp ve salt iftira ve algı operasyonu kokan söylemleri ısıtılıp ısıtılıp kamuoyunun zihninde canlı tutmaya çalışıyorlar. Fitne ateşlerinin is ve dumanlarının devamını sağlayan köz ateşinin sönmemesi için ortama yalan ve algı üflemeye devam ediyorlar. O içi boş iftiraları ve söylemleri halkın önüne bir küspe gibi savurup duruyorlar. İşte benim ilgimi çeken asıl husus gerçekte bir toplumun sosyolojik anlamda çöküşüne dair en önemli ipuçlarının bu tür sahte ve kullanışlı aparat hükmündeki entel takımı üzerinden okunabiliyor olması hakikati. Konuya merakım daha çok buradan kaynaklanıyor. Yoksa onları bir nebze olsun ciddiye aldığımdan değil.

Dediğim gibi bu tarz söylemlerle öne çıkanların neredeyse tamamı çok net bir şekilde kamuoyu oluşturma ve yönlendirme çabaları kapsamında ya direk ya da dolaylı olarak kullanılıyorlar veya gayrete getiriliyorlar. Bu çabalar o kadar net ki eskiden bu söylemlere kulak kabartan Hizmete yakın isimler bile artık onları eskisi gibi ciddiye almamaya ya da araya mesafe koymaya başladılar. Bu gelişme kendilerini derinden etkilemiş olmalı ki Ruşen, derin devlet elemanı ve Ergenekon terör örgütü davalarında yargılanan karanlık isim Hanefi Avcı ile yaptığı son videosunda bu bilinçaltını açıkça ifşa ediyordu. İkisi de bazı Cemaat muhaliflerinin Türkiye’nin şartlarını göze alarak veya düşene vurmamak gibi düşüncelerden ötürü artık yayınlara çıkmak istemediklerini ama Türkiye’ye hukuk geri gelirse o zaman bu insanların konuşacağını ve çoğunun Hizmetten ayrılacağını iddia ettiler. Bu ifadelerin içeriği bile bu iki ismin temsil ettikleri odakların bilinçaltlarına ve art niyetlerine dair önemli okumalar yapmamızı sağlıyor. İlk başından beri yapmaya çalıştıkları tek şey de zaten bu: Ne yaparız da insanların aklına her daim korku ve ümitsizlik sokarız, kendilerinden ve sevdikleri insanlardan şüphe duymalarını sağlarız; hatta İslami hizmet anlayışından onları soğuturuz ve böylece kolaylıkla böler ve parçalarız! Avcı’nın söylediği gibi Türkiye’ye hukuk geri gelse zaten o insanların aklına ilk olarak Cemaatlerinden ayrılmak değil kendilerine soykırım uygulayan devletten hukuk önünde hesap sormak olur. Ancak Avcı ve Çakır’ın amaçları algı olduğu için kendi söylemlerinde bile nasıl saçmaladıklarını ve kendileri ile tenakuza düştüklerini göremiyorlar.

Twitter üzerinde benzer gelişmeler karşısında yazdığım mesajlarda yıllardır değindiğim hassas bir nokta var. Bu tip insanların organize hareket ederek sürekli olarak canlı tutmaya çalıştıkları sloganımsı ve klişe söylemler sadece ahmaklıkla, cahillikle, bağnazlıkla ve ukalalıkla yani Türkiye entelijansiyasının genel ahvali ile açıklanamayacak kadar derindir ve kasıtlı bir psikolojik harekât planının bir parçasıdır.

Burada hemen bir not düşeyim. Bu genel ifadelerden sonra birileri hemen çıkıp Ahmet Dönmez, Ahmet Kuru, Gökhan Bacık vb. eski bazı Cemaat mensuplarının sergiledikleri muhalif anlayışlarını algı operatörlüğü ile ilişkilendirdiğimi düşünmeyiniz. Şahsım olarak onların söylemlerini analiz edebilirim sadece ve yıllardır yaptığım gözlemlere dayanarak, kendim de akademik kökenli bir insan olarak, onları ciddiye almıyor; hatta pek samimi de bulmuyorum. Ruşen Çakır ve benzerlerinin bu insanlara yaklaşma ve onların muhalif anlayışlarını kullanma şeklindeki gayretleri ise çok sırıtıyor. Özellikle Bacık’ın, Hizmet’e kült diyebilmesi, 15 Temmuz’un ardında da yaşanan soykırımda da ve ülkede hasıl olan sosyolojik yıkımda da Ergenekon ve Erdoğan hükümetinin etkisini görememesi veya görmezden gelerek buradan ısrarla hala Cemaat’e ve Gülen’in liderliğine fatura çıkarmaya çalışması ve “Türkiye güçlü ve adil bir devlet ise cemaatin arkasından kalan bu ‘sosyolojik enkazı’ entegre eder” şeklindeki soykırımı meşrulaştıran devletçi anlayışı bu düşüncelerimi güçlendiriyor. Ruşen Çakır’ın, “tam temizlik kolay olmayacak” şeklindeki söyleminin Bacık ile aynı frekansta olduğunu ve bu soykırımcı-devletçi bakış açısının üzerinde durulmaya devam edilmesi gereken bir yaklaşım olduğunu yineleyerek Çakır ile devam edelim.

Zaten gazeteci Abdülhamit Bilici’nin, Çakır’ın bu sözü üzerine söylediği; “Korkunç bir kin ve Hitler kafasıyla senin [Çakır’ın] ‘tam temizlik kolay olmayacak’ dediğin olaya, AİHM, BM ve hukuka bağlı tüm medeni dünya, hukuksuzluk ve zulüm diyor” şeklindeki ifadesi her şeyi özetliyor.

Yine benzer düşüncelerle olsa gerek, geçenlerde Türkiye’deki zulümleri ABD senatosundaki bir insan hakları oturumunda dile getiren Abdülhamit Bilici, Ruşen Çakır’a hitaben yazdığı Twitter mesajında şunları söylüyordu.

“Nerdeyse tüm dünya 15Temmuz’un çakma darbe olduğunu anlarken, Erdoğan’ın darbeyi enişteden öğrenmesine rağmen istihbarat şefi Fidan’a dokunmaması bile kuşkulanmak için yeterliyken, bu beylerin olaya darbeymiş gibi bakıp, hiç sorgulamama nedeni aptallık olmayacağına göre nedir?

Cemaate karşı olsa da mesela Ahmet Şık, 15 Temmuz’a dair aşağıdaki soruları sordu ve bu yüzden hapse atıldı. Ruşen Çakır, Hanefi Avcı ve benzerleri, böyle yüzlerce sorunun cevabını biliyor mu? Onların sorgulamama nedeni, hapis korkusu mu, yoksa Hizmet’in aklanma ihtimali mi?”

Evet hem hala bölemediler hem Hizmet’in kendisine atılan iftiralardan yargı ve kamuoyu vicdanı önünde aklanma ihtimalinden ve ardından kendilerinden hesap sorulmasından yani yargılanmaktan korkuyorlar hem psikolojik ve ahlaki üstlüğün ve hakikatin her daim Hizmet’in yanında olmasından an be an titriyorlar hem de süreçteki maddi kazanımlarını bir anda kaybetmekten korkuyorlar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden Türkiye aleyhine açılan ihlal davalarından devleti suçlu bulan kararlar çıkıp duruyor. Bu da Erdoğan sonrasında ülkenin yularını elinde tutmaya devam etmek isteyen ulusalcı (Ergenekoncu) derin devlet zihniyetini rahatsız ediyor.

Şimdiden insanların kuvve-i maneviyelerini, topluca hak arama şanslarını güçlendirecek olan birlikteliklerini ve onları tekrar derleyip toparlayabilecek olan liderlerine olan sevgi ve inançlarını kırabilmek adına bahsettiğim 3-5 klişe söylemle ve aynı kişileri kullanarak sabit noktalara vuruş yapmaya devam ediyorlar. Hizmet insanının (onlara göre sosyolojik enkaz) Çin tarzı eğitim (yeniden topluma kazandırma) yöntemleri ile bireyselliklerini, karakter özelliklerini ve cemaat anlayışlarını yerle bir ederek onları hızlıca sindirmeye ve dönüştürmeye ve Hizmet’i kendi yönetecekleri geleceğin Türkiye’si içinde eritmeye, böylece uluslararası soykırım ve tazminat davalarından da kurtulmaya çalışıyorlar.

Yine Çakır’ın Medyascope’taki yazısında kullandığı şu ifade de bu paniğin ve beklentinin ‘sosyoloji’ şekerine batırılmış halini özetler nitelikte: “Benim gördüğüm kadarıyla artık Türkiye’deki mağdurların büyük bir kısmı orayla ilgilerini –mânen ve maddeten diyeyim– kesmiş durumda.” Ama bunu söylerken hala neden, neredeyse haftada bir İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın Twitter hesabından adeta salyalar akıtarak ‘Kıskaç operasyonları’ adıyla duyurduğu hukuksuz soykırım operasyonlarının yapıldığını, Türkiye’de insanların neden hala mağdur ailelere yurtdışından yardım toplayıp dağıttıkları için Cemaat (onlara göre terör) üyeliğinden içeri alındıklarını ve insanları savunacak avukatların bile terör üyeliği ile tehdit edildiklerini, yapmaya çalıştığı algılar adına görmezden geliyor.

Gelin, işaret ettiğim bu son noktalar ile şimdi bahsedeceğim alıntıları birleştirerek hakikatin iki ucunu nasıl birbirine bağlayacağımı görün ve sonrasına da sizler karar verin.

Ruşen de Levent Gültekin de benzer ifadelerle Hizmet insanlarına artık Türkiye’de yer olmadığını söylediler ki bu da yeni bir taktik değil. Ergenekoncu ve CHP’li çevrelerden de benzer söylemler gelmişti daha önce. (Klişeler üzerinden belli periyotlalar ile yapılan nokta atış tezim). Mesela ‘gazeteci’ Atılgan Bayar’ın, 2012’lerde söylediği “gönüllerden düşeceksiniz, evlatlarınız bile sizden nefret edecek” şeklindeki sözleri veya beklentileri gibi!

Çakır da bu konuda son derece öfkeli bir üslup ile şunları söylemişti:

“Bu saatten sonra herhangi bir ders çıkartacağınızı da sanmıyorum. Yok olmaya mahkûmsunuz. Tekrar bir şekilde var kalacağınızı düşünüyorsunuz. Tekrar geri dönüp, tekrar eskisi gibi olacağınızı düşünüyorsunuz. Olmayacak. Türkiye hiç de iyi bir yere gitmedi darbe girişiminden sonra. Bunun da birinci derecede sorumlusu sizsiniz. Ama iyi bir yere gitmedi diye, Türkiye çok daha kötü bir yere geldi, çok daha demokrasiden, hukuk devletinden uzaklaştı diye kimse sizi özlemiyor. Böyle düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bütün bunların ardında sizin parmağınızı, sizin yapıp ettiklerinizi insanlar çok iyi görüyorlar. Bence bir an önce bu işe son verin ve herkesi salın, bâri kendi başının çâresine baksın.”

Bu ifadelerde geçen son kısım yukarıda bahsettiğim bir önceki paragrafa yansıyan panik ruh halinin ve art niyetin psikolojik çözümüne dair bir delil hükmünde.

Geri dönemeyeceksiniz şeklinde özetlenebilecek olan diğer kısımları ise öfkeli ve sosyolojik gerçeklerden uzak, soykırımcı ve faşist yaklaşıma ve bu yönde yaptığım psikolojik tahlillere ve bu kesimlerin bilinçaltlarına ayna tutuyor.

Eski Zaman Gazetesi yazarlarından Dr. Hamdullah Öztürk, Çakır’ın bu videosu üzerine çok güzel bir video yayınladı ve hem Çakır hem de Gültekin’in art niyetli ve yanlış yaklaşımlarını eleştirdi. Cevaben yaptığı açıklamada “Türkiye’deki asıl sorunun aydınların ülkenin geleceğine dair bir planı olmaması olduğunu” ve Hizmet insanının örgütlenmek adına değil bu eksiği kapatmak adına ve İslam’ın öğrettiği inançları kapsamında faaliyet yürüttüklerini hatırlattı. Ardından da kendisinin de Hizmet insanlarının da Türkiye’ye bir gün gelebileceğini, bunun Allah’ın bileceği bir şey olduğunu hatırlattı.  

Hizmet’in Türkiye’ye dönmesi veya dönebilmesi meselesinin sadece manevi değil konuşulması gereken önemli sosyo-politik boyutları da var elbette; ama şimdilik onu başka bir yazıya havale edip bu kadarı ile iktifa edelim.


27 Kasım 2018 Salı

ERGENEKON’UN KARAKTER İNTİHARI, HİZMET ve TOPLUM

Bu yazı 27 Kasım 2018 tarihinde Yeniyon'de yayınlanan köşe yazısıdır.

17-25 Aralık 2013 tarihleri sadece siyasi bağlamda değil, sosyal psikolojik açıdan da tam bir dönüşüm ve kaderdenk noktası oldu. Fethullah Gülen Hocaefendi, bir yazısında kaderdenk ifadesini kullanırken onu ‘’kazanma ve kaybetme kuşağı arasında bir nokta’’ olarak tarif eder ki bu yazının ana maksadına ışık tutması açısından önemli bir tanımlama bu.

Bu dönemde sosyal psikolojinin yapmaya çalıştığı gibi hem toplumsal ve siyasi birtakım hadiselerin toplum ve gruplar psikolojisi üzerinde hasıl ettikleri etkileri gözlemleme imkanımız oldu hem de halihazırda toplumun ve farklı farklı grupların içlerinde uzun bir süredir biriktirdikleri ve bu önemli hadiseler neticesinde bir patlama etkisiyle ortaya saçtıkları karakterlerini, hayretler içerisinde, müşahede etme imkanı bulduk. Tabi uzun süredir ülkeye, ülke insanına ve hadiselerin gelişim şekillerine vakıf olan ve bunları özellikle yurt dışından (sistem dışından) takip edebilen bazı kişiler için bunlar pek de şaşırtıcı olmayan, beklenen karakter patlamaları idi. Bazıları yaşanan bu durum karşısında o kadar şaşırmışlardı ki, Dostoyevski’nin ‘’Böylesine güzel bir gökyüzünün altında, bu kadar kötü insan nasıl yaşayabiliyordu?’’ dediği gibi onlar da hep ‘aziz’ bildiğimiz bir milletin bağrında bu kadar sefil bir karakter nasıl gizleniyormuş diyerek hayret ediyorlardı. Hatta bir zamanlar onlar da dine hizmet ediyor diye bildikleri bazı İslamcıların inanılmaz karaktersizlikleri, kadın-çocuk demeden zulmetleri ve her gün onlarca yalan söylemeleri karşısında bu sefer Mehmet Akif gibi hissediyor ve ‘’yirmi yüzlü insanları gördükçe iki yüzlü insanları sever oldum’’ deme noktasına geliyorlardı.’

Büyük çoğunluğu itibarıyla Türkiye insanının, yalan söylediği aşikar olan, bir siyasinin lafına ya inanarak ya da menfaat gözeterek kendi çocuk ve akrabaları da dahil olmak üzere bir sürü masum insana nasıl hain ve terörist muamelesi yapabildiği, bunun da ötesinde soykırım sayılabilecek haksız ve adaletsiz uygulamaları nasıl da sessizlik içinde seyredip alkışlayabildiği tarihin yapraklarına işlenmiş oldu bu kısa zaman dilimi içerisinde. Ayrıca, yıllarca Ömer’in adaleti, Peygamberin yırtık hırkası, bir iki lokma hurması vb. ifadeleri bayraklaştırarak siyaset yapan siyasal İslamcı zihniyetin ne kadar iğrenç, hırsız ve sahtekar bir hile balonu olduğu da iyice gözler önüne serilmiş oldu.

Gelin bunlara hep ‘üstün’ hasletleri ile övünen, sağcısıyla, solcusuyla, Atatürkçüsü ile ve liberali ile toplumun diğer kesimlerini de ilave edelim. Hepsi bir şekilde derecelerine göre ortak oldular bu haksızlıklara ve karakterlerinin gereğini sergilediler sıraya dizilmişçesine.

Evet karakter dedik, oradan devam edelim…

ABD’de yaşadığım 17 yıl boyunca etrafımdaki arkadaşlara milletin büyük bir yüzdesinin tesbit edilmemiş-adı konmamış ne tür karakter bozuklukları ve ciddi ruh (akıl) hastalıkları ile malul olduğunu anlatırdım hep ve ciddiye alınmazdım. Benim gözümde 2012-13 sonrası dönemde; hep bağrında var olan ve çeşitli faktörlerden ötürü sürekli büyüyen bir iç hastalığın semptom patlamasını yaşadı insanımız.Uzun süredir geliştirdikleri tavır ve tutumlarındaki eksiklik ve zayıflıklar, Einstein’ın ifade ettiği gibi, zamanla karakter zayıflığına dönüşmüştü ve belki de Heraclitus’un dediği gibi de o karakteri sonradan onun kaderi halini almıştı.

Yani bu hadiseler patladığında ortaya çıkan ‘’toplumsal karakter fotoğrafı’’ (zaafı), Yousuf Karsh’ın resmettiği şekliyle ‘’karanlıkta tab edilmişti’’; tıpkı fotoğrafların karanlık resim odalarında tab edilmeleri gibi. Zaman, karanlık bir oda olmuş ve bir milletin karakterini çürüten mantarlar o karanlığın bağrında gelişip bünyeyi sarıp sarmalamışlardı adeta.

İşte böyle karanlık dehlizlerde gelişen bu karakter sorunları ve hastalıklar bir insan, bir millet veya bir topluluk duvara tosladığında ortaya saçılıp dökülüverirler. Normal insanlar bu tavırlara sadece tepki verirlerken bunları okumasını bilen insanlar ise onları, sanki basılan o resmi ellerine alıp inceler gibi bir hassasiyetle alıp okurlar ve muhataplarının karkter analizlerini yaparlar. Bu insanların bir kısmı aklı selim sahibi olanlardır ki onlar okudukları karakter sayfalarından dersler çıkarırlar ve muhataplarına göre stratejiler belirlerler, iyi ile kötüyü ayırdedip geleceğe dair stratejiler belirlerler. Bazılarıysa benzer analizler yaparlar ama bunları daha üst düzey toplumsal manipülasyonlar için kullanırlar. Bazıları da vardır ki onlar sadece kurnaz ve çıkarcıdırlar. Ortaya dökülen bozuk karakter ne kadar çirkef, zalimane, gaddarane ise onlar o kaynağa o kadar yaklaşırlar ve taraflarını güce, korkuya, gelecek endişesine bağlayarak okumalar yaparlar. Nitekim, aynı hadiseler, işte onların karakterlerini de bu şekilde ortaya çıkarmış olurlar. Yani depremin kendisi bir kısım karakterleri ortaya dökerken, artçı sarsıntıları da daha farklı kesimlerin karakterlerinin ortaya dökülmesini sağlar çoğunlukla.

Pozitivist ve pragmatist temeller üzerine bina edilmiş İttihatçı-Kemalist Cumhuriyet rejimi sadece ekonomik ve siyasi anlamda değil milletin karakter inşası noktasında da çok başarısız oldu. Bunun da ötesinde rejim; toplumu parçalara ayırarak yönetme ve şekillendirme, devleti kutsama ve bireysel gelişimi gözardı etme temelli kurulduğundan dolayı insanlardaki bu tavır ve karakter boşluklarının ana müsebbibi oldu. Halkının bu yöndeki gelişimini eksik bırakmakla kalmadığı gibi aksine çoğu zaman onu suistimal de etti. Seküler bir toplum olmasına rağmen Batı’daki seküler ahlak eğitimi de ıskalandığından ve din hep baskılandığından dolayı da bu durum toplumdaki ahlaki ve duygusal çöküntüleri katlayarak artırdı.

Yani bu noktada sanırım Nietzsche haklıydı. O, karakter; sahip olduğunuz bazı tecrübelerden ziyade eksik olan bazı tecrübelerin noksanlığından kaynaklanır der. Benim yukarıda arzetmeye çalıştığım karakter sorunları işte o devlet profilinin halk nezdinde (ahlaki gelişim ve eğitiminde) eksik bıraktığı, adres etmediği, ihmal edip, noksan bıraktığı, bazen de siyasi ve politik maslahatlarla suistimal ettiği tecrübelerin (karakter-ahlak kabiliyet ve reflekslerinin) eksikliklerinden dolayı ortaya çıkmışlardı veya zaten hep olan sorunlar o ihmaller neticesinde metastaz kanser aşamasına kadar ilerlemişlerdi. 
Hani hep verilen güzel bir örnek vardır; halkın sütü neyse kaymağı da odur, o nedenle yukarıya da o çıkar derler; bozuk siyasi erki ve devlet ricalini resmederken. Bunun tersinin de, aynı anda, doğru olabileceğini önceki yazılarımızda ele almıştık. O bozuk toplumun içinden çıkan bozuk erk de kurnaz, çıkarcı ve fırsatçı olduğundan dolayı zamanla o halkın karakterini daha da çürük bir hale getirebilir. Tıpkı John Locke’ın dediği gibi, ‘’bizler bukalemunlar gibiyizdir; ahlaki karakterimizin renklerini ve tonlarını etrafımızı çevirenlerden alırız’’. Demokrasiler içinde büyüyüp gelişmiş olan faşist hükümetlerin yaptıkları da bu olagelmiştir hep. Zaten benzer hastalıklarla malul olan halk da zamanla onların büyüsüyle daha farklı ‘bozuk karakter’ renkleri ve tonları geliştirmeye başlar ve sorunlar artarak büyür.

Charlie Chaplin, belki de o komedyen zekasının cilvesiyle, ‘’bir insanın gerçek karakteri sarhoşken ortaya çıkar’’ der. Bunu sosyal ve psikolojik gerçeklere genişletirsek eğer, gerçek karakterin kendini kriz zamanlarında, felaket dönemlerinde yani sorunlar, yıkımlar ve sıkıntılar başgösterdiğinde ortaya çıkaracağını söylemek yanlış olmaz. Yazar Robert KcKee, gerçek karakterin insanın baskı altında iken yaptığı seçimler, tercihler ile ortaya çıkacağını; baskı ne kadar büyükse o ifşanın o kadar derin olacağını ve karakterin temel doğasını daha iyi yansıtan bir seçim şeklinde belireceğini söyler.

Bazı durumlarda ise gerçek karakter bir şeyin yoksunluğunda değil verilen veya elde edilen şeyin ağırlığını kaldırmaya liyakatı, kabiliyeti olmayan insanların düşeceği durumlarda da ortaya çıkabilir. Bu bir anda zenginleşen insanlarda söz konusu olabileceği gibi, güç elde etme durumunda da ortaya çıkabilir. Abraham Lincoln, sıkıntı anında ortaya çıkan karakter konusunu bir adım daha öne götürerek, ‘’bir çok insan sıkıntılara direnebilir fakat bir adamın karakterini test etmek istiyorsanız ona güç verin’’ der. Yıllarca mülayim, ‘mübarek’, fedakar, alçakgönüllü görünen veya fakir bir hayat yaşamış bazı insanların ellerine para, güç, makam vb. imkanlar geçince zalimleşmeleri sadece sonradan oluşan bir bozulmuşluğun değil, karakterde gizli olan bazı hastalıkların da ortaya çıkmasıdır.

Dindar kimliğine ve dinin öğretilerine rağmen bazı insanların yaşanan zorluklar hemgamında, bazılarının da idareci konumuna geldiklerinde nasıl çirkefleşebildiklerini gördüğünüzde hayretler içerisinde kalırsınız ve ilgili kişilere o şahıslardaki hastalıkları tedavi ettirmeleri gerektiğini önerdiğinizde tepki bile alabilir, o kişilere haksızlık yapmakla itham edilebiirsiniz. Çünkü o idareciler bahsi geçen insanları o sorunların boğuşulduğu ve onların alt tabakadaki insanlarla etkileşim halindeki, zorlu ortamda açığa çıkan halleri ve karakterleri ile hiç muhatap olmamışlardır. Aksine, o sorunlu şahıslar o idarecilerin sadece güç ve yüksek makamı temsil eden huzurlarında hep süklüm-püklüm, itaatkar, saygılı ve kibar haller takınmışlardır. O nedenle sizin işaret ettiğiniz ikilemi algılayamamışlar ve inanamamışlardır. Mesela, genelde hep üst yöneticilerin zalimlik yapabilecekleri düşünülür. Oysa öyle karakterler de vardır ki sıkıntı anında sergiledikleri itaatsiz ve saygı sınırlarını aşan (zorlayan değil) tavırlarıyla (açığa çıkan karakterleriyle) liderlerinin o zorlu zamanlarda en çok ihtiyaç duyacakları uhuvveti, dayanışmayı, güveni, imajı ve desteği kırarak kendi üstlerine ve etrafındaki insanlara zulüm ederler. İşlerini kaybetme endişeleri de yoksa şayet; bu zulümlerini katlayarak artırırlar.

Kendisi güç ve makam sahibi iken zorlu bir ego imtihanı karşısında karakterinin en karanlık noktalarını bir yanardağ gibi öfke ve kin patlaması ile ortalığa saçan Şeytan, meselenin ilk olarak değindiğim boyutu üzerinden kendi imtihanı kaybetmişken, onun kullandığı yöntem ise daha çok ikincisi yönünden olmuş ve ağına düşürdüğü bazı zayıf karakterli zalimleri hep o imkanlar üzerinden yoldan çıkaragelmiştir. Her iki durum da gerçek karakterin en gizli dehlizlerini gözler önüne serme potansiyeline sahiptir.

Her insan yaşanan zorlukların, ümitsizliklerin ve endişelerin çapına göre bu tür imtihanlardan ve karakter testlerinden geçer. Kimi insanlar en ufak zorluklar karşısında bile kötü karakter örnekleri sergilerken, bazı daha derine itilmiş karakterler de daha büyük sorunlar yaşandığında ortaya dökülürler. Bazıları sıkıntı anında düşene yardım etmek yerine güçlüye yanaşmaya çalışabilirler. Hadiseler karşısında her şeyden şikayet edip suçlayacak insan arayanlar olabilir. Tüm bu olanlar onun-bunun yüzünden başımıza geldi yaygaları kopararak zalimden daha çok mağdura sesini yükseltenler çıkabilir. İnsanlara ümit aşılamak yerine her şey bitti, suya atlayıp kurtulun yaygaraları koparanlar varolabilir. Bilerek veya bilmeyerek insanların son kalan ümit kırıntılarını da yok edenler bulunabilir. Fitneden uzak duruyorum iç yalanlarıyla aslında geleceğinden endişe duyduğu için mazlumları terkedenler çıkabilir. Her şeye önce veryansın edip, içini güzelce boşaltıp sonra da vardır bir hikmeti diyerek güya sabır kahramanlığı yapanlar da bulunabilir. Zalime karşı, hataları olsa bile, mazlumlara destek olmak gerekirken onlar da hakettiler diyenler; ben zaten demiştim, şimdi çeksinler diyenler her zaman çıkabilir. Yaşanmış bir olay diye duymuştum. Moğol saldırıları sonrası kanlı Bağdat sokaklarına gidelim. Moğol cellat yüzlerce baş kesmiş ve artık yorgunluktan elindeki kılıcı tutacak hali kalmamıştır. Sonunda bitap bir halde kılıcını elinden düşürür. Birazdan kafası uçurulmak üzere korku içinde sırada bekleyenlerden biri hemen öne atılır ve kılıcı eline alarak celladın eline uzatır. Belki bana merhamet eder diye geçirmişti içinden o kişi belki de kendisini öldürmeyip yanına yardımcı olarak tutacağını… Normal zamanlarında zalimlere karşı her zaman hakkın ve halkın yanında olduğunu dile getirmiş birisiydi belki de o kişi, kim bilir!

İşte zorluklar ve acziyet halleri bazı insanların bu tarz karakterlerinin ortaya çıkmasını sağladığı gibi, (iyi veya kötü) yeni karakterler geliştirmesini de temin edebilir. Sonuçta; gelişmelere verdiğiniz tepkiler ve takındığınız tutumlar en başta da işaret ettiğim gibi zamanla karakteriniz halini alabilirler. O nedenle de hadiseler karşısında güçlü durabilmek, kendi olarak kalabilmek ve hadiseleri sabırla göğüsleyebilmek her insanın sergileyebileceği kabiliyetler değildir. Zaten zorlukları sabır ile göğüsleyip ümidini koruyarak geleceğe dair atılımlar yapmak, hadiselerden ne kendini ne de etrafındakileri sarsmadan sıyrılabilmek, her şeye rağmen kendi olarak kalabilip, zalime boyun eğmeden, hatta zayıflık bile göstermeden dik durabilmek, insanlara hala ideal ve ufuk aşılayabilmek, kısaca onlara hakkı ve sabrı tavsiye etmek önemli bir meziyettir. Kur’an’da salih insanların bu çerçevede tarif edilmiş olmaları bu yüzden önemlidir. Salih kulların sıkıntılar karşısında sergiledikleri tavır yani karakterlerinin gerçek kıvamı işte böyle temayüz eder.

Çok büyük sıkıntılara hatta bir soykırıma maruz kalsa da Hizmet insanının sabır, tevekkül ve dua ile yoluna devam edip elinden geldiğince birbirinin elinden tutmaya çalışması ve ideali gereği hakkı ve sabrı yayma gayretlerine devam ediyor olması bu çizgide bir karakterin göstergesidir. Onların hiç birinin şiddete başvurmaması, savunduğu ilkelerin sadece teorik anlamda değil pratik anlamda da onun artık bir karakteri haline geldiğini tüm dünyaya ve melei alaya göstermektedir.

Dünün hep mağdur edebiyatları yapan, yaşadığı durumlardan hep başkalarını suçlayan, sürekli düşmanlar üreterek kendine taraftar edinmeyi bir yöntem olarak belirleyen siyasi geleğin bazı temsilcilerinin bugün güç, para ve imkanlar ellerine geçince kendi zalimlerinden nasıl daha zalim bir çakal sürüsü haline dönüşebildiklerini, din adına kullanageldikleri söylemlerinde ne kadar yapmacık olduklarını, karakterlerinde ne derin kinler, hırslar, öfkeler, acımasızlıklar, kişilik bozuklukları ve düşmanlıklar barındırdıklarını görüyor bu dünya ve hem melekler hem de tarih bunu hüzünle kaydediyor.

Ergenekon suç örgütü ise, toplumu hep bölerek ve birbirlerine düşürerek geldi bugünlere. İslamcılardan tek farkları kendilerine teslim edilen devlet aygıtının dümeninde iken en azından bazı devlet kaidelerine uyuyormuş gibi roller takınmaları idi. Oysa kendi halkına her türlü şekilde zulm etmeye devam ediyorlardı. Onlara bu ihaleyi tevdi etmiş bazı çevreler, çıkarları gereği onların bu zulümlerine göz yumuyorlardı. Batı dünyası ve dünyanın geri kalanı da çıkarları gereği bu anlayışın temsilcilerini idare ediyor, onların metodlarını görmezden geliyorlardı. Gelinen noktada Ergenekoncu klik, artık İslamcı zalimleri alet olarak kullanarak kendisine tehdit olarak gördüğü Müslüman bir hareketi soykırıma tabi tutuyor. Fakat basiretleri bağlı! Hem güç hem de gelecek endişesi ile yaşadıkları kaybetme korkusu onları zehirlediğinden dolayı onların da gerçek karakteri ortaya saçılıyor bugün. Ama güç sarhoşluğu ile bunun farkında değiller. Oysa tüm dünya gelecekte daha da net görüleceği şekilde İttihatçı-Ergenekoncu geleneğin özellikle yeşil İslamcılıkla birlikte hareket ettiğinde, ne kadar çirkin, ne kadar aşağılık, işkenceci, soykırımcı ve ırkçı bir karaktere ve zihniyete sahip olduğunu görüyor. Gün gelip şartlar değişirse ve eğer dünya faşist reflekslere yenik düşmeden aklı selime teslim olabilirse işte o zaman dünya devletleri ve Türkiye’nin yeni yöneticileri bu zihniyetten ya kurtulmak ya da onu rehabilite etmek isteyeceklerdir. Bunun yolu da sıkıntı anında aklı selim, kalbi selim bir karakterin özelliklerini sergileyebilmiş olanlarla ortak projeler geliştirip, bu vahşi hayvanlardan daha aşağılık olan zihniyeti hapsetmek ve rehabilite etmektir. Onların bu çürük karakterlerinin etrafına bir duvar örüp onları o duvar içinde başkalarına zarar vermeden rehabilite etmektir.

Yani anlayacağınız Ergenekon zihniyeti aslında çoktan kendi kafasına sıkmış oldu. Bundan böyle faşist bir dünya dışında kendilerine hareket alanı kalmadı. Sahte laiklik-demokrasi balonları patladı. Artık yapay zalimlerin ardına sığınarak ne kendi suçlarını örtbas edebilecekler ne de kendi korkak ve çirkef karakterlerinin ortaya saçılmasını önleyebilecekler. Zira kadın ve çocukları bile ölüme itmekten, onları rehin olarak kullanmaktan imtina etmeyecek kadar iğrenç bir karaktere sahip olduklarını herkes görüyor. Bu suç örgütü yapı yaşadığı her bir sıkıntıda daha üst bir katmanını piyasaya sürmek suretiyle nasıl derin, uluslararası bir iğrençlik ağı kurduğunu da dünyanın önünde açık bir şekilde sahneleyecek ve kendi sonunu daha da hızlandıracaktır.

Normalde ‘karakter suikasti’ ifadesi pek yaygındır. Başkalarının karakterine saldıran, ona zarar vermeye çalışan kişiler kastedilir bu ifade ile. Bense bu yazının başlığında hiç kullanılmayan ‘karakter intiharı’ ifadesini tercih ettim. Çünkü bu yazıda resmedildiği gibi bazıları belli dönemlerde sergiledikleri tavırlar ve yaptıkları yanlışlarla kendi bozuk karakterlerini bir lağım patlaması gibi ortalığa saçıverirler ve zamanında kendilerine boyun eğmiş, susmuş insanlar dahil herkesin nefretini kazanıp kendilerinden tiksinti duyulan konumlara düşerler. İşte bu; bir karakter intiharıdır!  Bunun tersi ise salih kulların tarif ettiğim tavırlarıdır ki o da Cennet kokuları gibi etrafa yayılan ve algılayabilen gönüllere itminan duygusu yaşatan bir karakter havzasıdır.

Şimdilik bu kadarıyla iktifa edelim. 

19 Kasım 2018 Pazartesi

SÜREÇ ve ALLAH İÇİN SEVMEK!

Bu yazı 18 Kasım 2018 tarihinde The Circle' da yayınlanan köşe yazısıdır.



Dini kaynaklardan; ayet ve hadislerden mümkün olduğunca uzak bir zeminde, tamamen içime seyahat ederek yazmaya çalışacağım bugün. 

Sade bir Müslümanın kendiyle hasbihali de diyebilirsiniz buna. Her an patlamaya hazır volkanlar gibi fokurdayan çalkantılı iç yakarışlarını, ufak bir basınç değişimiyle içindeki yağmur damlalarını boşaltmaya hazır duygu bulutlarını, dibi hiç görünmeyecekmiş hissi veren en derin his mağaralarını, sonu olmayan uzay boşluğunda ney çalıyormuşçasına duygusal iç geçirişlerini ve hüzünlü kalbinin sahillerine çarpan en latif hikmet dalgalarını ve o uğurdaki arayışlarını ve iç sorgulamalarının izlerini bulacaksınız bu yazıda.

Sorunların, zulümlerin, haksızlıkların, iftiraların ve  mağduriyetlerin tıpkı ani ve yıkıcı bir deprem ardından gelen Tsunami gibi büyük bir hız ve İsrafilvari ürkütücü bir sesle üzerimize geldiği, duygu-düşünce ve ümit sahillerimizi tarumar ettiği böyle talihsiz bir dönemde ben, nazarımı o vahşi dalgaların çok ötesine taşımakta buluyorum çareyi; büyük bir sabır ve sığınmışlık haleti ruhiyesiyle…

Hikmet okyanusunun en ücra köşelerinde, neredeyse irfan dürbünlerinin ve uydularının bile göremeyecekleri kadar küçük bir tevekkül adasında, dua sahillerinde, sabır kumları üzerinde yürürken, kıyıya vuran latif rahmet dalgalarının ayağımı okşadığı, Meltem rüzgarlarının suratıma çarpıp içime huzur doldurduğu uzak iklimlerde arıyorum huzuru. Kimbilir, Kalbin Zümrüt Tepeleri’’ böyle bir yerdir belkide, ıssız, sakin; ama hikmet ve sevgi dolu...

Allah için sevmek…

Evet! İnsanın kalbinin derinliklerinde bulabileceği en değerli hazine; iman ateşini daim kılan, hayata değer katan ve kulluğun en zirve noktası Allah’ı gerçek manasıyla sevmek ise şayet; o ufka ulaşabilmemizi sağlayan en değerli kabiliyet de sanırım  ‘Allah için sevebilmek’ olmalı. Yunus’un dizelerinde dile getirdiği, ‘’Yaradılanı severim, Yaradan’dan ötürü’’ sözünün bile bir adım ötesine geçen bir hal benim tarif edemediğim bu duygu. Allah sevgisiyle öyle yakınlaşabilmeli ki insan, ‘’ötürü’’ kelimesi gibi sanki bir şart, bir tolere etme hali bile barındıramayacak derecede yaradılanla ve yarattıklarıyla bütünleşebilmeli insan ve hak-adalet-hakikat latifelerini bu sevgi kaynağıyla besleyebilmeli.

Etrafıma ve yaşanan hadiselere bakıyorum. Zalimlerin zulmünden korkup başkalarına hakaret eden, onların laflarını tekrar ederek kendine güven alanı açtığını düşünen, mazlumları terkeden, ispiyonlayan, mağduriyetlerini izleyen, hatta ‘’oh olmuş!’’ diyen bilumum insanların hallerini; gelecek endişesiyle, çıkar duygusuyla ve farklı farklı beklentilerle bu zulümlere doğrudan veya dolaylı olarak destek olanlara bakıyorum. Sonra, korkuya kapılıp ‘ben farklıyım’ veya ‘ben artık onlardan değilim’ deme telaşına düşenlere; kah kendi iç boşluklarının üzerini kapama, kah vicdanlarını bastırma, kah egolarını tatmin etme, kah güç karşısında sağlam ve dik duramayıp birtakım aşağılık kompleklerini yenmek gayretiyle; geride kalanları aşağılayan, ‘ben demiştim’ diyerek yaygaralar koparan, ‘suçlu kim’ telaşıyla başkalarının uhuvvet ve ümitlerini kıran; ama bunu yaptıklarının da çoğu zaman farkında olmayan insanlara bakıyorum. Ayrıca tek tük de olsa iyi niyetlerle sorgulamalar yapan ama gereğinden fazla telaşa kapıldığını veya agresif hislerin etkisiyle hareket ettiğini farkedemeyen kişilere göz gezdiriyorum.

Az önce tarif ettiğim bu karakter Tsunamileri üzerime doğru gelirken kendimi bir anda o bahsini ettiğim adada buluyorum. Tüm bu insanların temsil ettikleri çirkinlikleri, bayağılıkları, hataları ve kusurları aşan bir duygu kaplıyor yüreğimi ve aslında onları ne kadar da çok sevdiğimi hissediyorum birden.

Sonra bir acıma hissi kaplıyor gönlümü. İnsanların içine hapsoldukları öfke dalgalarıyla birlikte nasıl sahile çarpacaklarını göremiyor olmalarını hayretler içerisinde izliyorum. Dört sene evvel gördüğüm bir rüya geliyor aklıma. Bir gün geliyor ve bugün mağdur olan insanlar büyük sıkıntıların ardından bir anda feraha kavuşuyorlar ve zaferlerini kutluyorlar sokaklarda. Ben ise büyük bir hüzünle yanımdaki kaldırım taşına çöküyor ve ‘’tüm bunlar için değer miydi!’’ diyerek o zalim güruhun imanlarını nasıl boş bir iş uğruna heba edişlerine ağlıyorum, hıçkıra hıçkıra.

Sahte ve hileli oyunlarla tezgahlanan 15 Temmuz dalgaları geldi bunların ardından. Nice dost bildiğimiz insanlar bu sefer daha büyük korkularla veya yukarıda tarif ettiğim duygu ve düşüncelerle terkettiler bizleri, kendilerince yalnızlığa ittiler ve dışladılar. Çoklarına en çok dokunanı da bu oldu zaten. Zalimlerin zulmünden daha zor olanı da bu idi. Anne, bana, kardeş, akraba, dost, eş dedikleri insanlar terkettiler kendilerini. Gammazlayanları, iftira ve hakaret edenleri zaten saymıyorum.

Bu dalgalar vurduğunda ilk aklıma gelen şey; demekki Allah için sevmemişler bizleri o dost bildiğimiz insanlar demek oldu. Eğer bizi Allah için sevmiş olsalardı, değer verdiğimiz ilkeler ve davalar uğruna bizimle aynı fikirde olmaktan, aynı yolda bulunmaktan vazgeçmiş bile olsalar, farklı da düşünseler en azından yıllara yayılmış arkadaşlık, dostluk ve akrabalık ilişkilerini sonlardırmaz veya söndürmezlerdi diye düşündüm hep. Şahsen içimi çok yokladım ve hep şunu gördüm. Onlar zalimlerin büyülü sözlerine kanıp sevdiğimiz insanlara ve değerlere terörist, hain, en azından yanlış yolda diye baktıkları halde benim onlara karşı olan sevgim hiç sarsılmamıştı. Çünkü onları Allah için sevmeyi başarabilmişim diye geçirdim içimden. Ama sevgi bir taraftan çekilip gidince diğer tarafa da sirayet ediyor zamanla ve seviginizin üzeri hayal kırıklıkları ve gönül yaraları ile kaplanıveriyor.

Sadece; masum ve mağdur insanların temsil ettikleri topluluğu onlar gibi terketmediğim için bana karşı duydukları bir kinden veya öfkeden ötürü dışlamamışlardı beni. Ya da zalim insanların zulmüne karşı yazılar yazdığım için benimle ilişkili görünmenin hasıl ettiği korku da değildi bu. Zamanın geçmişe ait koridorlarında ipuçları  arayıp, yakaladığım her anı tahlil etmeye çalıştım ve şunu gördüm. Her insanın hataları, kusurları ve noksanları olur. Evlilikte bile eşler arasında bulunur benzer sorunlar; hatta bazen daha da şiddetli hissedilirler beklentilerin farklılığından, duyguların yoğunluğundan dolayı. Ama nedense ilişlilerde Allah için sevme kabiliyeti hakim olunca, sanki ilahi bir boya örter o kusurların üstünü, kalpler birbirine ısındırılır, telif edilirler.

Zalimler hileleriyle bizleri binalarımızdan, emek verdiğimiz işlerden vs. değil de buradan vurdular işte. Kalbi latifelerimizdeki bazı damarlara ulaşıp Allah için sevme kabiliyetlerimizi körelttiler ve o sevgi kaynağını hedef aldılar. Bazı insanlarda bir anda Allah için sevme latifesi sönüverdi. O Cennetvari meltemler kesilince de gönüllerden, ortamı bir anda öfkenin, suizannın ve gıybetlerin kavurucu sıcakları sardı. Artık bir insan olarak hepimizde doğal olarak bulunabilen ve şimdiye kadar İlahi ilhamların üzerini örttüğü o kusurlar batmaya başladı o insanlara; adeta su yüzüne vurdu tüm o eski takıntılar. Bizlere artık o kusurlar penceresinden bakar oldular. İki Müslümanın arasında, ‘zaten şu kusuru da vardı’, ‘şu huyunu da sevmezdim’, ‘zaten çok haz etmiyordum’ benzeri bir sürü şeytani duygu ve vesvese hakim olmuştu artık. O, Allah için sevme ışığı sönünce, o takıntıların sahte ve fosforlu ışıklarını rehber edindi vicdanları.

Evet! Allah için sevme kabiliyeti sönünce, o köprüler yıkılınca bir kalpte; artık hep karşımızdaki muhatabımızın hata ve noksanlarını görür oluruz. Bunun da ötesinde artık o insanı zamanı da geriye sararak o hata ve kusurların aynasında tekrar be tekrar izler ve yeniden tartar; hatta yeniden inşa ederiz. O kişiyi veya kişileri sevmememiz ve dışlamamız gerektiği noktasında vicdanımızı bastırma adına neler söyletmemiz ve hissetmemiz gerekiyorsa onları söyletir dururuz vicdanımıza.

Zalimler böyle yıkıntıları sadece mazlumları yalnız bırakan insanlarda gerçekleştirmezler. Onların tesirleri (hatta asıl hedef noktaları); yıllarını milletin imanının inşasına vermiş insanlarda da görülür. Onların, Allah için sevme, Allah için yapma ateşi ile yanan kalplerini; zulümlerle, fitnelerle, algı operasyonlarıyla, bölme ve birbirine düşürme gibi yöntemlerle hedef alıp zayıflattıklarından dolayı, ö güzel insanları bile o zalimlerin yalanlarına alet olmuş milletlerine karşı öfke dolu bir halde bulabilirsiniz. Oysa o güzel insanların her şeye rağmen; o eğitimsiz ve cahil insanların nasıl bir imani akıbete doğru sürüklendiklerini hissetmeleri ve şefkat kalelerini zalimlere yıktırmamaları gerekir. 
Zalimlere alet de olsalar, cahillikleriyle destek de olsalar o insanları eskiden nasıl Allah için seviyor idiyseler, şimdi de Allah için sevmeli ve onların akıbetlerine üzülerek bir gün onlara tekrar yardım elini uzatacakları günlerin hayallerini kurmalılar. Yoksa, yüreklerden Allah için sevme duygusu çekilince o kalbi latifeler körelip çoraklaşırlar ve çöllere dönerler Bir daha da, eğer Allah’ın Hayy ve Kayyum isimleri tecelli etmezse tekrar, hayat bulmaz o körleşmiş latifeler. Artık o milletin her hata ve kusuru gözümüze batar ve sevgi ve şefkat köprüleri hiç tamir edilemeyecek derecede hasar görürler. Bir gün o insanlar sizin himmetinize tekrar ihtiyaç duyup size el uzattıklarında da içinizde ne onlara ulaşacak bir gönül köprüsü, ne de o köprüleri geçmenize yardım edecek sağlam bir niyet, cesaret, ümit ve gayret bulabilirsiniz.

Tüm zulümler devam ederken bence gönül sahillerimizi her gün vuran o Tsunamilerin ardına nazarlarımızı dikmeli ve o his ve idraklerimizi o hikmet adalarında dolaştırmalı değil miyiz! Zalimler size ait her maddi imkanı yıkıp tarumar edebilirler; ancak ümitlerinizi, hayallerinizi, planlarınızı, sevdanızı, imanınızı ve Allah için sevme kabiliyetlerinizi asla çalamamalılar. Onlara bu fırsatı vermeyiniz! Zira kazandıkları an işte sizden bu güzellikleri de çalabildikleri andır. Kazanacağınız ve karanlık bulutların dağılacağı zaman da; Allah ile tekrar ve hatta daha güzel bir bağ kurup; ‘Ey Rabbim! Senin için sevme, seni sevme ve senin tarafından sevilme kabiliyetinden beni mahrum etme!’ diyebildiğiniz, o şefkat adalarına ayak basabildiğiniz andır. İşte o zaman o çok güçlü imiş gibi görünen Tsunami dalgalarının ve hiç yıkılmayacakmış gibi duran zalimlerin aslında ne kadar daa sahte ve zayıf olduklarını, nasıl kolaylıkla dağılıp gittiklerini müşahede edeceksiniz.
Sağlıcakla!

7 Eylül 2018 Cuma

DİĞER MÜSLÜMANLARA ERDOĞAN’I ANLATMAK!

Bu yazı 31 Agustos 2018 tarihinde Yeniyon'de ve The Circle' da yayınlanan köşe yazısıdır.

Kendisini Müslüman olarak tanımlayan dünyaya ister politika, ekonomi, sosyoloji, dini ve kültürel yaşam  gibi maddi dürbünlerle, isterseniz de iman ve hikmet dürbünleriyle bakınız, olumlu bazı hususiyetlerin dıında bir çok toplumsal sorunlar, sistemsizlikler, kafa karışıklıkları, içinden çıkılmaz sorun yumakları, vizyonsuzluklar, ahlaki ve dini yaşayış ve kavrayış sorunları; hatta imani çelişkiler ile karşılaşırsınız.

Tam üç yıl önce yazdığım, ‘’Suriyeli Çocuk ve Vicdansız Müslümanlar’’ başlıklı yazıda da bu konuya işaret etmiş ve Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ‘Müslüman Devletler’ konusundaki bir söyleminden ilhamla şu paragrafı yazmıştım:

Dünyâ üzerinde ‘Müslüman devlet’ olduğunu sanmıyorum. Zîrâ devlet olmak sistemli bir birliktelik sağlayabilmeyi gerektirir ve bir arada yaşama kültürü geliştirebilme kaabiliyeti ister. Müslüman devlet ise Kur’an’dan süzülen güzelliklerin o kültürle yoğrulup hakkaniyete dayalı bir toplum inşâ edilmesini ittihâz eder. Bizlere sadece kaderin bir araya topladığı ‘Müslüman yığınlar’ demek daha doğru olur. Sistemsizlik, cehâlet, kin, düşmanlık, fakirlik, zorbalık, hırsızlık, diktatörlük, özenti, lüks, isrâf… Sağlıklı bir birlikteliğin ve devlet olabilmenin temeline dinamit koyan, İslâmi yaşama aykırı ne varsa hepsinde zirvedeyiz. Fethullah Gülen’in ‘Genç Adam’ şiirinde târif ettiği gibi; ‘’Sarmış cemiyeti onulmaz pek çok hastalık… Toplumun her yanı ayrı bir illetle ma’lûl… Meydanlar inliyor; gâyesiz kalabalıklar… Bir tablo ki komedi, trajedi iç içe… Bunca fezâyîle cemiyet yaşar mı? Heyhât!’’

O yazıyı yazmama sebep olan İzmir’de kıyıya vuran Suriyeli çocuğun acıklı resmi üzerinden yıllar geçti. Zaman; o Ege kıyılarının ev sahibi olan milletin sadece Müslüman göçmen bir misafirini koruyup kollayamamaktan çok daha öte bir biçimde içinde zalimlikler barındırdığını tarihin hüzünlü yapraklarına kustu! Aynı toplumun fertleri; yıllardır çocuklarını okutup gözetip kollayan eğitimcilere, sırf bir adamın sözlerine inanarak, ‘terörist’ muamelesi yapmaya başladı ve onları bu sefer aynı Ege kıyılarında ve Meriç’in sularında ölüme gönderdi. Yukarıda resmini çizdiğim bütün çürümüşlükleri yıllardır sinesinde barındıran toplum ani bir ahlaki çöküntüye maruz kaldı.

Hırsını, öfkesini ve kinini kontrol edemeyen; ama ele geçirdiği baş döndürücü güç ile toplumun iradesini felç ederek vicdani bünyesini kontrol altına alan bir adamın peşinde yaşanan ve hikmet dürbünüyle izleyen herkesi hayretlere düşüren ani bir çöküntü bu!

Topluma sürekli pompalanan yalan ve iftira haberlerini, oynanan iğrenç oyunları, ‘insanlar bu kadar mı düşer’ dedirten sefaletleri ve bin bir türlü algı operasyonlarını bizler görebilsekte bunları herkesin görebilmesi mümkün değil. Hatta, bunları görebilen birçokları; aynı vicdansızlık bataklığına ya korkudan ya da gönüllü olarak girdiğinden olsa gerek, hallerinden son derece memnun bir halde heyecan içinde raks ediyormuş gibi görüntüler sergiliyorlar; adeta bir Hint fakirinin kavalı önünde raks eden çıngıraklı yılanlar gibiler…

Bu yazıyı okuyan bir çok kişinin benim gibi düşündüğünü biliyorum. Artık Türk milletine başı duvara toslayacağı ve içine düştüğü hipnozdan uyanacağı ana kadar birşey anlatmanın mümkün olmadığını düşünüyorum. Hani tıpkı bazı Hollywood filmlerindeki gibi; tüm insanlığı bir hipnozun altında kötü işlere sevkeden ‘kötü karakter’ öldüğünde artık büyü bozulur ve insanlar eski normal hallerine geri dönerler ya, işte öylesi bir durum yaşanıyor gariban ülkemde!

Peki diğer Müslümanların Türkiye’deki gelişmelere karşı bakışları nasıl? Hepsi benzer şeyler mi düşünüyorlar ve fikirlerini değiştirmek mümkün mü? Benim gibi yıllardır yurt dışında yaşayan kişilerin bu konuda farklı farklı tecrübeleri olmuştur elbet. Ben sizlerle kendi yaşadığım tecrübeler ışığında birkaç örnek paylaşmak istedim bugün.

Amerika’da yaşayan Müslümanların önemli bir kısmı diğer ‘Müslüman’ toplumlardan göç etmiş olan göçmenlerden oluşuyor. Tanışacağınız İranlıların büyük bir kısmı zamanında Şah rejiminden kaçmış olan liberal, seküler kişilerden oluşuyor. Arap, Pakistan ve Hindistan kökenli Müslümanların oranı diğerlerine göre fazla olsa da ancak birkaç nesildir buralardalar. Bazıları asimilasyondan geçmiş veya kendi kültürüne uzak kalmayı tercih etmiş olsa da, önemli bir kısmı kimliğini koruyor. Amerika’daki tüm diğer göçmen topluluklar gibi, Müslümanlar da, maalesef ekseriyetle, kendi ülkelerinden bir sürü sorunu beraberlerinde getiriyorlar ve bu yüklerden kurtulmakta zorluklar yaşıyorlar. Bunlar çeşitlilik arzetse de bu yazıya konu olan kısmıyla; siyasi çekişmeler, birbirini dışlama, ülkelerindeki toplumsal ve siyasi çekişmelerden sıyrılamama, yani ‘hicretle bütünleşememe’ eksenli birtakım sorunlar yaşıyorlar.

Bazı Atatürkçü-Müslüman Türkleri hatırlıyorum mesela. Amerika’daki demokrasi ve birlikte yaşama kültürünü ballandıra ballandıra anlattıkları halde, mevzu dindarlar, ‘’Cemaatçiler’’, Kürtler vs. olunca Türkiye’deki aynı hırçın-ayrıştırmacı-ötekileştirici tepkileri verdiklerini hatırlıyorum. Bu yelpazeyi genişlettiğinizde Araplar, Mısırlılar, İranlılar, Pakistanlılar, Afrikalı Müslümanlar vs. derken bir sürü iç çekişme veya birbirini görmezden gelme, ötekileme, ülkedeki farklı siyasi tartışmalar üzerinden yaşanan kopuşlar geliyor hep aklıma. Buna Mısır’daki darbe arefesinde Mısırlılara ait bazı mescidlerde yaşanan Sisici ve İhvancı gruplar arasında hasıl olan tartışma ve kopuşları da eklemek gerekiyor. Bunların çoğu elbette yaşanması muhtemel hadiseler. Benim işaret ettiğim konu daha çok o sorunlu köklerden kopamama üzerine odaklı.

Elbette tahmin edeceğiniz gibi bu sorunlara yeni bir tanesi daha Erdoğan sayesinde eklendi maalesef. Onun önemli bir muhafazakar kitleye aşıladığı nefret tohumları Amerika ve diğer Batı ülkelerinde de zehir saçmaya başladı. Tanıdıkları insanları ‘cemaatçi’ diye fişleyen, isim toplayıp bir yerlere gönderen, onların Rus zulmünden kaçarak ABD’ye sığınmış olan Ahıska Türkleri ile tesis ettikleri kardeşlik köprülerini yıkmak için ellerinden geleni yapan ve bu kadar çirkefleşmeseler de, yıllardır evlerine gidip geldikleri, yemeklerini yedikleri nezih insanları artık dışlayan, görüşmeyen, yalnız bırakan, tanıdık ortak Amerikalı dostlara; ‘benim artık o darbecilerle ilişkim yok!’ mesajları gönderen insanlar…

Bazı Müslümanlar da bu gelişmelerden etkileniyorlar elbet. Geçenlerde Suriyeli bir imamın hala Erdoğan’ı destekleyen görüşler paylaştığını duyduğumda kendisiyle bir süre önce yaptığım konuşma geçti gözümün önünden. Demek Türkiye’de, içlerinde masum kadın ve çocukların da olduğu Müslümanların yaşadıkları inanılmaz zulümlere dair anlattığım ne varsa hiçbiri işe yaramamıştı. Oysa onun çok yakın bir arkadaşı olan Mısırlı ve İhvan kökenli bir Müslüman bir akademisyen ile görüştüğümde Erdoğan hayranı olan o kişiyi ikna etmem sadece 20 dakikamı aldı. İkna etmek için de anlatmamıştım üstelik! Konuyu İhvan’ın Mısırda yaşadığı sosyo-politik sorunlar paralelinde ele aldım ve Suudi Arabistan-Sisi denklemine dair bir takım dinamiklere ve Erdoğan’ın o çarklardaki yerine işaret ettim. Ayrıca, farklı Müslüman toplumlarda gelişen İslamcı reflekslerin zihinleri felç edici bazı zehirli düşünce oklarına ve yalanlar üzerine dönen politikaların zehirleyici yönlerine dair birtakım somut örnekler de verdim. Mısır’dan, Arabistan’dan, Pakistan’dan, Suriye’den, Irak’tan, İran’dan ve tabi Türkiye’den örneklerle de destekledim. Olayı geniş bir çevçevede değerlendirince zihnine yatan bu zat, biz bu tür gelişmeleri hiç okuyamıyoruz, anlattığın şeyler çok vahim ve apaçık bir zulüm; hatta Yezid’in yaptıkları gibi dedi ve şunu ekledi: Biz Erdoğan’ı hiç öyle tanımıyorduk; bu yapılanların açık bir ‘’münafıklık’’ olduğunu bile söyleyebilirm diyerek teşekkür ederek yanımdan memnun bir şekilde ayrıldı.

Bundan birkaç hafta sonra Pakistanlı ve Hindistanlı tıp doktorlarının olduğu bir ortama davetliydim. Bana Türkiye’deki gelişmeleri sordular. Ben de yaşanan somut örneklerden ve gelişmelerden bazı örnekler verdim. Hatta bir espri yaparak şu an Erdoğan’ın ‘terörist’ dediği bir insanla konuşuyorsunuz dedim. Hepsi öğrendikleri şeyler karşısında hayretlere düşüp çok memnun kaldılar. O kişilerden ikisi beni farklı zamanlarda tekrar gördüklerinde gelişmeleri özellikle tekrar sordular. Onlar da tıpkı o Mısırlı gibi; gelişmeleri senin anlattığın perspektiften duyamıyoruz, çok saol diyerek ayrıldılar yanımdan.

Yıllardır yaptığım gözlemlere dayanarak söylüyorum. Genelde Arap toplumlarından gelen insanlara Erdoğan gibi siyasi figürlerin gerçek yüzlerini göstermek diğerlerine nazaran biraz daha güç olabiliyor. Çünkü o toplumlar tıpkı Türkiye’de AKP’nin çıkışını kolaylaştıran şartlar gibi yıllarca seküler rejimlerin zulümleri altında inlemişler ve itildikleri İslamcı ekollerin kucaklarında büyümüşler. O badirelerden tek çıkış yolunun yalnızca siyasetle mümkün olabileceğine, siyasi güç çarklarını ele geçirmeden bir kurtuluşun mümkün olamayacağına inandırılmışlar. Yani kurtuluşa dair geliştirebildikleri tek refleks, tek felsefe o olmuş. Düşünsenize; aynı çevreler yıllardır Kaddafi gibi, Saddam gibi liderlerin de peşlerinden gittiler ve onların Batı’ya ‘kafa’ tutan, halkına zulmetseler de onda bir hikmet arayan anlayışlarının beşiğinde geliştiler. Bugün o liderler hakkında fikirleri değişikliğe uğradıysa bu; o liderlerin toplumu getirip duvara toslatmış olmalarındandır. Yani başta işaret ettiğim gibi, o toplumların da bizdeki gibi, ancak duvara toslayınca hipnozdan kurtulabilen toplumlar olmalarıdır. Bu kesimlere Hizmet-Bediüzzaman çizgisinin temsil ettiği iman inşası ve eğitim ile yeni bir kimlik kazanma konusunu anlatmak çok zor ama elzem bir husus. Hatta, Erdoğan’ı anlattıktan sonra bu farka temas ettiğimde o Mısırlı akademisyen yeni bir bakış açısı kazanma coşkusuyla heyecanlanmıştı.  Müslümanların böyle farklı bir bakış açısını ve onun potansiyel gücünü tanımaları gerekiyor. Bunu başarabilecek şartların oluşması da, maalesef,  ancak İslamcı ve Ulusalcı trenlerin yönettikleri-zulmettikleri toplumları raydan çıkarmalarıyla oluşturacakları şok etkisine bağlı!

Ayrıca; bir çok Arap çevresi yıllardır Türkiye’yi hep ‘kemalist seküler ‘kafirlerin’ yönettiğine inanmışlardır. Benzer İslamcı refleksler de taşıdıklarından ötürü, Arap dünyasının Erdoğan’ın çizdiği görüntüden, yapmacık İsrail ve Batı diklenmelerinden etkilenmemeleri zaten zordu. Bunun yanında bazı Arap toplumlarında Erdoğan’ı ‘Müslümanların hamisi’ gibi gösterme yönünde bazı algı pazarlama faaliyetleri de olmadı değil. Hatta bu konuda Ali Bulaç yıllar önce bir uyarı yapmış ve Türkiye’nin ‘Arapların abisi’ gibi pazarlanmasının bazı ters tepkiler doğuracağına işaret etmişti. Tüm bunlara Türkiye’den yayılan mevcut haberlerin neredeyse hepsinin artık sadece Erdoğan medyasından yayıldığını da eklemek gerekir.

Bu son paragrafta özetlemeye çalıştığım refleksler Erdoğan AKP’sinin Türk insanını etkileme ve yönetme amaçlı kullandığı söylem ve gayretlerle ne kadar da örtüşüyor değil mi?

Bu konu daha çok su götürür. Şimdilik burada kesiyorum. En başta alıntıladığım Hocaefendi’ye ait mısra ile bitireyim: ‘’Bir tablo ki komedi, trajedi iç içe… Bunca fezâyîle cemiyet yaşar mı?’’

Bir itirafta bulunarak sizleri, inşallah, faydalı düşüncelerle başbaşa bırakayım. Ben aslında mevzuları Müslümanlara anlatma gayretlerinden şu dönemde çok bir fayda çıkacağını zannetmiyorum. Yaşadığım örneklerdeki gibi ancak soruldukça anlatıyorum. Ama Amerikalı eğitimli dostlarıma mutlaka bahsediyorum gelişmelerden. Bunun bir çok sebebi var elbet. Onları da o tatlı düşünce dünyanıza havale edip müsaade isteyeyim. Sağlıcakla kalın!