29 Mayıs 2016 Pazar

ERDOĞAN İMTİHANINI KAZANDIK MI?

Bu yazı 30 Mayıs 2016 tarihinde Yeniyön.tv de yayınlanan köşe yazısıdır.



İmtihan ile imtihan olmak başlıklı serimizin dördüncü ve son bölümünde konunun toplumsal boyutu ile devâm edelim.

Günübirlik ve başlarına gelmesi muhtemel imtihanlar karşısında; ‘başa gelince çaresine bakarız!’ anlayışıyla yaşayan ve imtihan sırrına tam olarak vâkıf olamamış ruhlar ve toplumlar, sorunlarla karşılaştıklarında çoğunlukla öfkeli, isyankâr ve şikâyetçi olurlar. Şartların gel gitleri ve kısırdöngüleri arasında sıkışıp kalırlar ve bir o yana bir bu yana toslayıp dururlar. Maniplasyonlara, el açmalara, sahteciliklere, kopyacılıklara, korkutmalara ve benzeri ruh alçaltıcı durumlara mârûz ve eğilimli; hattâ hevesli hâle gelirler. Bu ifâdelerin, içinde doğup büyüdüğüm Türkiye toplumunun genel hâlini özetlediğini düşünüyorum.

Şimdilerde Türk toplumu da önemli bir sınavdan geçiyor. Bir önceki yazıda arzettiğim ‘başa gelen çekilir!’ sözünü plansızlık boyutunda yaşayan; günübirlikçi ve nemelâzımcı bir toplum olduğumuzdan, bu sınava da hazırlıksız yakalandık. Bir hayat felsefemiz yok. Bize gelip çarpan hâdiselere karşı hamâset veya kör tarafgirlik dışında anlamlı bir tepki veremiyoruz. Her imtihan karşısında ya eleştiriyor, ya başkalarını suçluyor, ya bağlı olduğumuz tarafın sloganlarına sarılıyor, ya da bana dokunmayan yılan bin yaşasın anlayışıyla kendi çıkarımızın peşine düşüyoruz. Câhiliz ve İslâm’ın istikâmet veren özünden mahrûmuz. Kendi geliştirdiğimiz şekilci anlayışların mahkûmuyuz ve bunların neticelerinin de mağdûruyuz.

Zulüm sınavlarına karşı da toplumsal bir ön hazırlık gerekir. Bir hayat ve toplum görüşü olmak, fikrî olarak uyanık kalabilmek, zulmün ayak seslerini işitebilmek, toplumsal dokuyu ve bağları o sınavın şiddetine dayanıklı hâle getirmek, kendi kalabilmek, özgüven ve demokratik refleksler geliştirebilmek ve benzeri birçok kaabiliyet hep bir plan, hayat felsefesi, eğitim ve gayret gerektirirler. Biz bunlardan yoksun yaşıyoruz. İhtiyaç da duymuyoruz.

AK Parti ve Erdoğan ekseninde yaşadığımız 17-25 Aralık sonrası gelişen zulüm ve aldatılma süreci de böyle bir imtihan görevi görüyor toplumumuz için. Bir samimiyet ve kalite sınavı bu. Ancak bu sınavda da tıpkı daha önceki Ergenekon ve derin devlet dönemlerinde olduğu gibi başarısız oluyoruz. Toplum hep en hassas ve zayıf damarları olmuş olan fakirlik, gelecek endişesi, bozuk devlet anlayışı, korku, fırsatçılık, ötekileştirme, makama ve devlete tapma gibi hastalıklarına ilâve olarak bu sefer dinle aldatılma sınavına da girdi ve dibe çakıldı.

Tehlike bu sefer kan emen sivrisinek, kene ve tahtakurusu şeklinde bünyeye yapışmış bir vaziyette ve toplumun şimdiye kadar biriktirebildiği üç beş gram insaf, iz’ân ve hakîkat kanına da gözünü dikmiş durumda. Adını zikrettiğim bu hayvanlar gibi toplumun hayat damarlarına münâfıkça sirâyet eden kişiler; hortumlarını, hattâ kene gibi kafalarını, toplumsal damarların içine soktular ve o uyurken de onun geleceğini ve kaynaklarını emip duruyorlar. Biraz kıpırdanacak gibi olsa bu sefer de sahte bir düşman icâd edip onu ‘vampirlerle’ yâni ‘’paralel’’ safsatalarıyla ve gerçekte varolmayan düşmanlarla korkutarak asıl kan emiciler olarak emmeye devâm ediyorlar.   

AK Parti, büyük yolsuzluk ve rüşvet ağı ortalığa saçıldığında tıpkı her suçlu gibi tek yapmak zorunda olduğu şeyi yaptı: Atak moduna geçti ve bunu sağlamak için de dinî kimliğini kalkan olarak kulllanırken, elindeki devlet gücünü de mızrak olarak kullandı. Adâlet sistemini ve demokrasinin saç ayakları olan diğer kurumları felç etti. Büyük bir propaganda ağı kurdu ve namuslu davranıp yanlışa yanlış diyen herkesi ‘hâin’, ‘paralel’ ve ‘darbeci’ ilân etti. 

İşte her kesimiyle Türkiye toplumu bu hâdiseler karşısında yukarıda çizdiğim çerçevede bir karakter, samimiyet ve kalite imtihanı sürecine girdi. 17-25 Aralık davaları sonrası gelişen döneme ‘süreç’ dense de bu döneme aslında Türkiye toplumunun imtihan süreci demek daha doğru gibi geliyor bana. Çünkü zâlimler ve diktatörler mutlaka yıkılıp giderler ama o zulüm sürecinde karakter ve kalite sınavı veren toplumlar sınavdaki başarı veya başarısızlıklarının neticeleri ile cedelleşerek hayatlarına devâm etmek zorunda kalırlar.

Hitler’in zulümlerini alkışlayan ve destekleyen Alman nesli Hitler sonrası acılar çekmeye devâm etti. Lenin, Stalin, Mao, Firavunlar, Nemrudlar ve Yezidler sonrası, tüm toplumların yaşadıkları sıkıntılar ve imtihan serüvenleri hep bir nakarat olarak tarih sayfalarında yerlerini aldılar. Tarihin tekerrür etmesi gerçeği; insan doğasının değişmezliği yanında biraz da insanın geçmiş imtihanlardan çıkaramadığı derslerin sonraki imtihanlarda benzer bir başarısızlık yaşatmasının hikâyesidir aslında. Hattâ, bir sonraki imtihanlar çoğu kez öncekilerden gerekli dersler çıkarılamadığından dolayı sorunların toplumun bağrında tekrar filizlenmesidir. Hani bâzı yıllık bulaşıcı bitkiler vardır. Kökünden çekmeyip sadece toprak üstünde görünen kısmını biçtiğiniz için bir süre sonra tekrar filizlenirler. Toplumsal imtihanlar da işte böyle bir doğaya sahiptirler çoğu zaman. Hatâlardan dersler çıkarıp yeni nesli ona göre eğitmezseniz eğer, sorunlar tekrar filiz verirler ve birkaç nesil sonra tekrar her yere bulaşırlar.

Bu son imtihan sürecinde Cemaat dediğimiz Hizmet Hareketi ve çok az sayıdaki solcu, liberal, milliyetçi ve sâir kesimlerden insanlar dışında demokratik ve insânî liyâkat sınavını geçebilen olmadı. Yukarıda resmettiğim hastalıklarla malûl bir toplumdan daha fazlası da beklenemezdi zâten. Erdoğan ve işbirliği yaptığı Ergenekonvâri suç yapılanmaları da stratejilerini hep bu zaaflarımız üzerine temellendirdiler. Sürekli olarak korku salıp psikolojik harp teknikleri uygulayarak, o toplumsal zaafları suistimâl ettiler. Oysa bir hükümetin ve devletin amacı o hastalık ve zaafları tedâvi etmektir; suistimâl etmek değil.

Kemalistler, Ergenekon bağlantılarından dolayı; anlaşma gereği Erdoğan’a sessiz kalarak destek verdiler. Ergenekon’un CHP ve MHP bağlantıları sayesinde Erdoğan’ın önünü tıkayacak her türlü tepki ve gelişme, muhâlefetin gizli desteği veya muhâlefet yapmaması sayesinde önlendi; böylece Erdoğan’ın yolu hep açık tutuldu. Milliyetçi cephenin muhtemel muhâlefeti de Ergenekon’un kilit adamları vâsıtasıyla önlendi. Bugün üç-beş istisnâ dışında en muhâlif olmasını bekleyeceğiniz soldan bile Erdoğan’a karşı örgütlü bir tepki göremezsiniz. CHP ve Atatürkçüler de buna dâhildir. Kılıçdaroğlu ve bir iki CHP’li vekilin çıkışları müstakil, donkişot çıkışlarıdır. Bu bir bakıma bizde solun da aslında topluma dayalı gerçek bir sol felsefe geliştirememiş olmasındandır.

Halkın önemli bir kısmı ile Atatürkçü, Kemalist ve Cemaat alerjisi olan diğer kesimlerin önemli bir bölümü, ‘yozlaşmış devlet veya parti’ anlayışından çok da rahatsızlık duymadıkları için Erdoğan AKP’sinin paralel adı altında sahnelediği tüm zulümlere hattâ hukuk darbelerine sessiz kaldılar. Başta ‘’yesinler birbirlerini’’ fırsatçılığı ile başlayan duyarsızlık, sonradan ‘’bırakın Cemaat’i dövsünler’’ seyrine dönüştü. Bu hâl şimdilerde; ‘’çok baskı var, aman kendini tehlikeye atma’’ nemelâzımcılığına dönüşmüş durumda.

Eskiden Ergenekon döneminde AK Partili ve dindar kesimleri sürekli olarak köktendinci, yobaz, İrancı, şeriatçı, laiklik düşmanı diyerek tâciz eden ve onları devleti ele geçirip laikliği yıkacak ve şeriat getirecek kişiler olarak takdîm eden bu kesimlerin, Erdoğan tüm devlet sistemini ele geçirmek üzere iken hiçbir tepki vermemeleri, aslında ne kadar da samimiyetsiz ve ideoloji yoksunu olduklarını ve sadece Ergenekon’un gazladığı laiklik hamâseti ile beslendiklerini göstermiş oldu. Sol kesimlerin de büyük çoğunluğunu bu gruba dâhil etmek pek de yanlış olmaz.

Erdoğan imtihanını en acı verici sonuçlarla kaybeden kesim ise dindar-muhafazakar-sağcı kesim oldu. Yıllardır özünden uzak; şekilcilikle ve kültürel boyalarla makyajlar yapılarak bugünlere getirilmiş olan İslâmî ‘hassasiyetlerin’ ve ‘yaşantıların’ balonu patlamış oldu. Hizmet Hareketi ve bir iri ufak dinî grup dışında kalan bütün İslâmî kesimler Erdoğan’ın siyâsî rüşvetlerinin ve saldığı korkunun esîri oldular. Haksızlıklara göz yumup, Müslümanların mallarının gasp edilmesine ses çıkarmadıkları gibi ondan pay da istediler. Namus bekçisi rolleri kesip herkesi Cehenneme sokan hamâsetlerinin ardında çocuk tecâvüzcülerine bile, Erdoğan’a dokunur endişesiyle, tepki vermeyecek karakterler olduklarını bizler bu imtihan sürecinde öğrenmiş olduk. Devlet baskısına hattâ kavramına yıllarca sövmüş olan bu kesimlerin aslında ne kadar da kudret ve makam tapıcısı olduklarını da yine bu süreçte görmüş olduk.

Tüm toplum olarak nasıl da; ‘dayak yiyen ben değilsem çıkarıma bakarım!’ anlayışı ile hareket ettiğimiz; bölünmüş, birbirini ötekileyen, düşene tokat vuran, güçlü ise hırsıza, tecavüzcüye bile ses etmeyen, kaypak, kişiliksiz ve özgüven yoksunu bir toplum olduğumuzu bu süreçte sergilemiş olduk. Bu hastalıklar çoğaltılabilir. 
Zulüm yapan her devlet sahibi zâlim gibi, şimdinin zâlimleri de yakında devrilip gideceklerdir. Bizlere ise elinde kırık notlarla dolu karnesi ile mağdûr, mahzûn ve tahrip edilmiş bir toplum kalacaktır.

Soru şu: Toplum bu imtihan sürecinde sergilediği sefillikten ders almayı başarabilecek mi ve yeni nesillerini ona göre yetiştirebilecek mi; yoksa sefillik istasyonunda başka bir zâlimin treninin gelmesini mi bekleyecek? Tarihin tekerrürü örneğinde verdiğim örnekte olduğu gibi; yanlış ve bulaşıcı hastalıklarla, zehirlerle dolu olan bu bitkiyi kökleriyle söküp atmayı mı deneyecek, yoksa üç beş budamayla kendini mi avutacak?


Şayet öyle olursa, 20-30 yıl sonraki yeni bir Erdoğan trenine binmeye hazır olun derim. Asıl mesele de bu ya!